Ana Sayfa Blog Sayfa 4396

Kısa. Yoğun. Sert. Boşluklu.

“Kış zamanı. Karlar eskimeye başlıyordu, ama soğuktu yine.”

Bora Abdo’nun adını öykülerindeki kısa ama yoğun anlatım tarzı gibi kısa zamanda yoğun biçimde duyduk. Son bir iki yıl içinde neredeyse bütün önemli dergilerde öyküleriyle karşılaştık. Tarzı farklı gelse de, insanı çarpan öyküler anlattığı için merakla takip eder olduk. Bir süre sonra da hiç kanat alıştırmadan uçmayı başaran, bu martılar arasındaki albatrosun kitabını beklemeye başladık. Yazmasını sevmeyen babaya ithaf edilmiş ilk kitabıyla da yazar beklentilerimizi fazlasıyla karşıladı. öteki kışın kitabı, aynı zamanda karakış üçlemesi’nin de ilk kitabı. Sonrasında gerçek adı süreyya adlı bir romanın gelecek olması, Bora Abdo’nun yazmadığı on iki yıl boyunca (1997 – 2009 yılları arasında) sadece okumadığının aynı zamanda düşündüğü ve biriktirdiğinin de kanıtı adeta.

Yazarın, somut, doğrudan bir anlatımı yok; soyut, dolaylı, sezdirmeli bir anlatımı tercih etmiş. Kitabın tamamına hâkim olan, şifreli dili çözmek içinse okurların ekstra çabası gerekiyor. Gözleriyle takip edenlere değil, altını çize çize, dura düşüne okuyanlara göre yazılmış bir kitap bu. On bölüm ve on yedi öyküden oluşuyor. Zaman zaman öyküler arasında ince göndermelere, bağlantılara rastlanıyor ama bölüm içlerinde somut irtibat olmadığı gibi aralarında da bariz ayrımlar yok.

İlk öykü olan bela evi’nin adı kadar, “Sokak, sıcak. Kaçtım. Ardımda kırık bir gölge. Ter gözbebeklerimi yaktı. Kirpiklerim düğümlendi. Acımsı. Gece küfreden bıyıklar. Tekme atan. Yumruklayan. Gözüm mosmor. Kolum. Dağılıyor hep bir şeyler. Birden. Siren sesi. Uğultulu,” şeklindeki anlatımdan da anlıyoruz, kadının adalet dağıtan kocasını neden/nasıl terk ettiğini. Ölen eski eşin ardından, ölümün tüm yükünü sırtlanmak istercesine,  kadın yıllardır öpmediği o bıyıklı dudakları öpüyor. Öpüyor öpmesine hatta ölümün suçunu kendi terk edişine de bağlıyor ama bunda haklı olduğunu da ince bir sitemle dile getiriyor. Aslında alıntılanabilecek o kadar çok cümle var ki, öykünün tamamını aktarsam yeridir. Ama okurun ağzınıza bir parmak bal çalıp, kavanozu kucağına bırakmakla yetiniyorum. “Evlendikten yıllar sonraydı. Renksiz, buruşuk bir perde inmişti kirpiklerime. Kör olmamıştım, hayır. Kirpiklerim islenmişti. Tırnaklarım kırılmıştı. Nefes alamıyordum. Tahta gibiydi. Her akşamüstü. Yağmurlar dinince. Pul pul dökülerek… Karakollar kurdum. Filmler seyrettim. Duvarlarımı sağdım. Rüzgârlarımı. Karanlık kıyılarda. Sabahı seyredemedim. Kendi kendime konuştum. Çocukluğumun diliyle. Böyle yaşlandım. Yüzümü kustum avucuma. Ağzı köpüklü köpeklerin kulaklarını okşadım. Uzun bir kar bekledim. Küfelik. Buz sarkıtları. Yok. Aç hep, taş. Yokluk. Azalmasın. Özür dilerim. Bir başkası olamadım.”

Meskeni sokaklar olan… koltuk değnekli bir dilenci… bir kolu olmayan yüzü yanık arkadaşı… sokakta yaşayan… adı Laçin konulan… ölmek isteyen bir kadın… bütün makineleri suskun da olsa… lunapark da ölünmez… kışın adalar yaşamdan çok ölüme yakın durur… ödünç üç hasır tabure… ağaca bağlı ipler… devrilen iki tabure… bileğe atılan bir jilet…

“Karım kendini sıvası dökük bir duvardaki çiviye, yeşil boyalı bir anahtar gibi astıktan çok sonraydı,” diye biten bir öykü –lâçin– başka nasıl anlatılır ki?

“O gece Lâçin saç diplerimize yağdı. Kucaklarımıza küçük, kardan kediler yaptı. Alınlarını okşadık donmuş parmak uçlarımızla. İsimler verdik her birine. Kendi uydurduğumuz fırtına isimleri. Köpekler hep yağdanlıktır zaten fırtınası, kara kediler uğursuz değildir fırtınası, sobamızı söndüren bizden değildir fırtınası… Hayır, arya söylemedik. Kımıldamadan durduk sabaha kadar, kediler rahatsız olmasın diye. Lâçin’in saçlarını okşadık, arkadaşım bir masal anlattı, korktuk, ağladık, Lâçin çok titredi, burnu kıpkırmızı dondu, gidip gelip yanaklarımızı öptü, kulaklarımızı ısırdı, öpüştük, uzun uzun öpüştük, saçlarımızı taradı, sarılamıyorduk, fırlatıp atacaktık kucağımızdakileri, Lâçin çok üzülür diye duruyorduk heykel gibi, bir anımız kalmıştı geçmişte, ne bir gölgemiz, oturduğumuz yerde ölüyorduk.” Anlatımdaki harikuladeliğin yanı sıra yazarın oyunu da dikkatimizi çekiyor. Koltuk değnekli dilencinin arkadaşıyla birlikte uydurduğu fırtına isimleri kitabın bölümlerini oluşturuyor. Buradan anlatıcının, arkadaşları ve karısının aksine yaşamaya devam ettiği çıkarımını yapabiliriz ya da kardan kediler rahatsız olmasın diye kımıldamadan durup, usulca sayfayı çevirip sonraki fırtınaya geçebiliriz.

“Seni düşündükçe bütün bu dünya ısınıyor içimde. Rüzgâr çay kokuyor, şalını düşürmüşsün gibi, beklemek kokuyor, bulmak ve kaybetmek kokuyor, söylenemeyen tutuk kelimeler, kırık sözcükler, sen kokuyor. Papatyaya, çarkıfeleğe, yeni çiçek açmış bademe yakınlaşıyor sabahlar. Kayboluyor yaz. Kahverengi, büyük kafalı iki tane köpeğin yorgun yorgun uyuduğu bir bahçemiz olsun istiyorum, bir inciri yarmak ortasından. Oysa ismini bile yazamıyorum. Güneşe dokunmaya çalışan iki kozalak gibi gözlerini. Vapur dolu sesini. Deniz ağarırken tam karşımızda. Kirpiklerin tarçın,” diye sevilen bir yasak aşkın ardından kaç kadeh rakıdan sonra sarhoş olunacağının cevabı gibi, onuncu.

Bora Abdo için detayların yazarı diyebiliriz. Hepimizin gözünün önünde durduğu halde görmeden geçtiğimiz küçük ayrıntılar adeta yazarın öykü evrenin yapıtaşlarını oluşturuyor. Kadının, birden çalışmayı, konuşmayı kesen kocasına tutkusunu anlatan bir hikâye olan, sadece o biliyor’dan bir paragrafla örnek verebiliriz: “Şoför ağır ağır kullanıyordu arabayı. Elleri büyük, direksiyonda, mavi sarı kravatı gevşek. Ütüsüz pantolonu gaz pedalında sıkıntılı, çoraplarının siyahı soluk, kemerinin derisi açılmış aşırı sıkmaktan, ağarmaya başlamış saçları hayal kırıklığının öfkesini kusmuş omuzlarına. Dalların yeşil huzmesi alnına sokuluyor, kırışık, hiç gülmemenin kıraç kötümserliği donuk bakışlarında. Sileceklerin arasında kuru, sarı yapraklar yarım yamalak. Kırgın. Radyoda silikonları patlak, yüzü gerdirilmekten davula dönen şarkıcının acemaşiran küskünlüğü.”

Yazar genel olarak kısa cümlelerle derdini anlatıyor. Öykülerinin özellikle ilk paragraflarını kısacık cümlelerle örüyor. Bu boşluklu anlatımla yazar bir takım durum ve olayları ortaya koyuyor. Onları birleştirip boşlukları doldurmayı ise okura bırakıyor. İki at üzerinden ölümü, dostluğu, yitiği anlatan bir öykü yelkovan. Bu öykünün de genelinde ve özellikle ilk paragrafındaki anlatım kısa cümlelerden oluşuyor. “Bir at. Büyükada’da. Adı Gorki. Kara. Polonyalı bir soydan. Dedesi engelli yarışçısıydı. Kara. Alnı kırçıl. Sonra Kasımpaşa’da. Zayıflamıştı. Çökük. Yirmi beşinde. Bir at kasabına. Kış çökmeden. Bıçak parasına. Güpegündüz. Yeşil bir balkonda, ilk rüzgargülü dönerken kuru bir saksıda. Nereye götürdüklerini öğrenememiştiler. Yeleleri dökülmüştü. Aksıyordu. Sağrısı karanfil kokuyordu. O gün, o saat çıkan gök kuşağını görmüştü, sanki. Bir ara durmuştu. Başını kaldırmıştı. Çok çıplaktı.”

o kış yüzüme çöreklenmeden önceydi çok önceydi peki gidiyorum o zaman tabi ben, adı uzun olsa da kısa bir öykü. Kısa hatta tek kelimelik cümlelerin yoğunluğu baş döndürücü. Bunun sebebi ölmek üzere olan bir kadının ağzından dökülen son cümleler olması belki de. “Kirli desenlerini silemiyordum yüzümün. Kirpiklerimin buruşukluğunu… Kapısı yaralı… Biçilmiş ot kokusu… Gök örüyordu… Koridordan küs ışıklar akıyordu… Rüzgârda perdelerin sallanışı donardı… Konuşurken gülen göz bebekleri donardı…” gibi büyülü cümlelerden oluşuyor. Zaten kitap da, büyülü bir dilden ve altını çizmeden duramayacağınız cümlelerden mürekkep.

Farklı öykülerdeki kahramanlar arasında kimi zaman bir ilişki ya da inceden bir selam seziliyor. Belli belirsiz bu kalem darbelerini, yazarın küçük sürprizleri olarak algılamak mümkün. köpek‘in kahramanını hem fırtına isimleri uyduran laçin’in hem de bisikletle giderken köpeğin kovaladığı deniz’in elbisesi’ninkiyle özdeşleştirebiliyoruz. Bu öyküde kahramanın kendisine saldırarak bacağını ısıran köpekten intikamını vahşice alışı anlatılıyor. Öykü köpeğin sahibini beklerken, merak duygusu tavan yapmışken, sonu okura bırakılarak bitiyor.

“Niye öldürdüm ki kız,” diyorum, “bazı akşamlar ne güzel saz çalardı!” diye biten, kardan kadın, çocuklukta yitirilen âşıkların tekrar kavuşmasını ve bu sırada aradaki eşin ortadan kaldırılışını anlatan bir öykü. kuyu, diyaloglardan oluşuyor; boşalmış belki de boşaltılmış bir köyden geriye kalan adam, karısı ve kumasının öyküsü. Belki de gizliden gizliye kardan kadın’da öldürülen Yusuf’un öyküsü.

Klasik anlatıma daha yakın duran, mimoza, kapı duvar, Heybeliada’da karlı bir mart gecesi yürürken görülen mimoza üzerine kurulan bir öykü. Ağaçla bağlantılı yıllar öncesine gidişle genişleyen anlatım, anneyi hatırlama ve sarılma özlemiyle, oymuşçasına kendi kendine sarılışla son buluyor.

Bora Abdo’nun öykü evrenine girmek ve anlayışını kavrayabilmek için belki de kitabı sondan başa doğru okumak gerekiyor. Klasik anlatı geleneğine daha yakın duran, gerek anlatılanlarda gerekse de anlatımda fazla boşluk bırakmadan kurulan, çabuk anlaşılan öykülerle biten kitabın baştaki soyut, anlamak için birkaç defa okumak gereken, tek cümlelik, boşluklu öykülere giden yolunu ancak bu şekilde bulabilmek mümkün.

Bora Abdo’yla -Sait Faik, Barış Bıçakçı, Marquez gibi- kimi yazarlar arasında akrabalık kurulabilse dahi, yakın bir bağ kurulması zor gibi duruyor. Çünkü kendine ait tarzıyla pek kimselere benzemiyor. Kısa, yoğun, sert ve boşluk bırakarak yazıyor. Cortazar’ın, “Roman puan toplayarak, öykü nakavtla kazanmak zorundadır,” deyişi gibi, yazar neredeyse tüm öykülerinden nakavtla ayrılıyor.

Bora Abdo
Öteki kışın kitabı
Öykü
Alakarga Sanat Yayınları
128 sayfa, Eylül 2012

 

 

Mehmet Fırat Pürselim

 

Son dönemin Yeşil Kitapları

Petrol Değil Toprak

PETROL DEĞİL TOPRAK, ekoloji, feminizm ve küreselleşme hakkında en ilham verici metinleri kaleme alan Hintli yazar ve aktivist Vandana Shiva’nın en son eseri.

Vandana Shiva, sürdürülebilir olmayan, indirmegeci ve mekanik dünya görüşünün bizi sürüklediği noktayı vurgularken, iklim, enerji ve gıdada yaşanan üçlü krize dikkat çekiyor.

‘’Büyüme ve kalkınma ilüzyonuna kapılarak çıktığımız yolculuğun bir geleceği yok. İklim krizi, ekonomik eşitsizlikler ve sosyal çözülme insan topluluklarını uçurumun kenarına sürüklüyor. Şu an çok kritik  bir dönemeçteyiz: Yıkım, çözülme ve imha süreçlerinin böylece sürüp gitmesine izin verebilir ya da yaratıcı enerjilerimizle sistematik bir değişim yaratıp, insan türü olarak, gezegenin bir parçası olarak geleceğimizi yeniden kazanabiliriz.

Artık uyanma vakti.

Petrol Değil Toprak
Vandana Shiva
Çeviren: Özge Olcay
Sinek Sekiz Yayınevi
2013

 

Türkiye Bitkileri Listesi (Damarlı Bitkiler)

 

Nezahat Gökyiğit Botanik Bahçesi, ANG Vakfı ve Flora Araştırmaları Derneğ’nin işbirliğyle Türkçe ve resimli hazırlanan “Türkiye Florası” kitabının yayımlanmasına ilişkin projenin çalışmaları sürdürülüyor. Bu kapsamlı projenin ilk aşaması olarak planlanan, Türkiye Bitkileri Listesi (Damarlı Bitkiler)kitabı, Nezahat Gökyiğit Botanik Bahçesi tarafından yayımlandı.

NGBB Müdürü Adil Güner’in koordinasyonu ve ülkemizdeki doksandan fazla biliminsanının katkısı ile hazırlanan kitap, bilim âlemi ve botanik dünyası için başvuru eseri olma özelliği taşıyor.Adından da anlaşıldığı gibi kitap, ülkemizdeki bitki çeşitliliği kapsamında, yalnız iletim demetleri bulunan kibritotları, eğreltiler, kozalaklı ağaçlar ve tohumlu bitkileri kapsamaktadır.

Türkiye’nin tüm damarlı bitkilerinin aynı çiltte toplandığı ilk ve tek çalışma olan kitabın, önemli bir özelliği de her bitki için Türkçe ad verilmiş olmasıdır.

“Türkiye Bitkileri Listesi”, hemen her 10 günde yeni bir bitki türünün keşfedildiği ülkemizdeki bitki zenginliği hakkında önemli veriler sunuyor.

Kitabın içeriğinde her bir bitkinin adı ve künyesi, sinonimleri (eş adları), coğrafi bölge ve alt bölgelere göre ülkemizde yayılışı, endemik olma özelliği,  biliniyorsa hangi bitki coğrafyasının elementi olduğu vb bilgiler yer alıyor.

Günümüze kadar ülkemizde tespit edilmiş bitkiler ve endemik bitkilerimiz ile ilgili tartışmalar konusunda, sağlıklı bir veri tabanı oluşturan kitap; botanik alanında gerçekleştirileçek yeni çalışmalarda esas alınaçak kaynak niteliğindedir.

Türkiye Bitkileri Listesi (Damarlı Bitkiler)
Editör: Adil Güner,
Nezahat Gökyiğit Botanik Bahçesi, ANG Vakfı ve Flora Araştırmaları Derneği
2013

 

GDO’ların Sosyal ve Hukuksal Boyutu

Odak alanlarını “Biyoçeşitlilik” ve “Kapasite Arttırımı” olarak hedefleyerek 30 Mart 2012 tarihinde “Genetiği Değiştirilmiş Organizmaların Sosyal ve Hukuksal Boyutu “ isimli proje ile GEF Küçük Destek Programına başvuruda bulunan Ekoder’in hazırlamış olduğu bu kitapçık, projenin gerçekleştirilmesine katkı veren kişi ve kurumların kolektif çalışma ve emeğinin ürünüdür.

Eylül,Ekim ve Kasım ayları olarak planlanan proje süresi içinde “Genetiği Değiştirilmiş Organizmaların Sosyal ve Hukuksal Boyutu” başlıklı iki günlük etkinlik ile alanda aktif STKların, bilim insanlarının, merkezi kurum temsilcilerinin, Biyogüvenlik Kurulu temsilcilerinin, uzman ve hukukçuların bir araya gelerek şimdiye kadar Türkiye’de yürütülen hukuksal süreç ve dünyadaki örneklerinin tartışılması amaçlanmıştır. Bahsi geçen projenin bir çıktısı olarak hazırlanan bu kitapçık, projenin tanımı ,faaliyet başlıkları ve etkinliğin gerçekleştirildiği 6 ve 7 Ekim 2012 tarihlerindeki sunumları ve konuşmaları içermektedir.

GDO’ların Sosyal ve Hukuksal Boyutu
EKODER-GDO’ya Hayır Platformu Yayını
2013

Filmmor’dan 8 Mart filmi: Güç sizin, sahip çıkın!

Filmmor Kadın Kooperatifi 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü için bir film hazırladı.

İki dakika süren filmde yüzü görünmeyen karakterler sesleri ile düşüncelerini aktarıyor. Erkek egemen sistemi temsil eden eril ses kadına karşı erkek egemen bakışı temsil eden cümleleri sarf ederken daha sonra sözü alan ve kadın bakışını temsil eden dişi ses erkek egemen bakışın düşüncelerini çürütüyor ve finalde tüm kadınlara, “Güç sizin, sahip çıkın!” diye sesleniyor.

(Yeşil Gazete)

Ankara’da kadınlar tacize, kadın katliamlarına, tecavüze ve erkek egemenliğine karşı yürüdü

Kadınlar, 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nde Türkiye’nin her yerinde talepleriyle meydanları doldurdu. Ankara’da kadınlar meydanlara 8 Mart’ın ücretli izin günü kabul edilmesi, barış ve özgürlük taleplerini haykırmak için çıktı.

Ankara’da 8 Mart  buluşmasında toplanma yeri her yıl olduğu gibi Kolej Meydanı idi. Meydanda buluşan kadınlar, Ziya Gökalp Caddesi boyunca yürüyüşe geçti. Rengarenk kıyafetleri, sayısız dövizleri ve sloganları ile kadınlar, Kızılay’da son bulan caddeyi baştan sona doldurdu. Ankara Kadın Platformu’nun öncülüğünde yapılan mitingde ana pankart kadınların isyanını yansıtıyordu: “Tacize, kadın katliamlarına, tecavüze, erkek egemenliğine karşı, özgürlük ve barış için yürüyoruz”

Kürt kadınları yöresel kıyafetleri ile alandaydı. Paris’te katledilen Kürt kadınlarının resimlerini ve “Rosalardan Sakine Cansız’lara sözünüz, sözümüz; yolunuz yolumuzdur” yazılı pankart taşıdılar. DİSK, KESK, TTB, TMMOB’li kadınlar da, odalar ve sendikalara yönelik AKP hükümetinin baskıcı ve yok etme çabasına karşı tepki gösterdi.

Ortak açıklamayı okuyan Tuğba Özcan, Hindistan’da toplu tecavüz ve cinayetleri, ırkçı söylemleri, Ermeni kadınlara yönelik linç girişimini, Paris’te 3 Kürt kadın siyasetçinin katledilişini, Suriyeli kadınların durumunu ve Mısırlı kadınların taciz isyanını hatırlattı. Özcan, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Şahin’in, “Aile bakanıyım. Aile erkek, kadın ve çocuktan oluşuyor” sözünü hatırlatarak, “Kadınları ‘kelebek’ olarak gören anlayış, merkezlere ‘koza’ adını vermiş ve şiddet gören kadınla ona şiddet uygulayan erkeklere aynı merkezde hizmet vermeye başlamıştır” dedi.

Özcan, KCK adı altında tutuklanan KESK’li kadınların mücadelesini kendi mücadeleleri olarak gördüklerini belirterek, 8 Mart’ın ücretli izin günü ilan edilmesi gerektiğine dikkat çekti. Açıklamanın Kürtçesini ise Mahabad Akın okudu.

Fotoğraflar: Koray Doğan Urbarlı – Yeşil Gazete

(Turnusol, Yeşil Gazete)

“Orada olan kadınların festivali” Filmmor’un programı açıklandı

Umudu ve gücünü kadınlardan alan, kadınlar tarafından kadınlar için yapılan, bu yıl hırpalanan-susturulan-görmezden gelinen tüm kadınlara ithaf edilen 11. Filmmor Kadın Filmleri Festivali, on dokuz ülkeden kadınlar ve filmlerini ağırlayacak.

Festival, tema bölümleri, toplu gösterimler, açılış, kapanış etkinlikleri, 5. Altın Bamya Ödülleri, söyleşiler ve atölyelerle, 15-23 Mart’ta İstanbul’da, 30-31 Mart’ta İzmir, 6-7 Nisan’da Sinop, 13-14 Nisan’da Bitlis’te sinemaseverler ile birlikte olacak.

Bu seneki sloganı, “Orada olan kadınların festivali” olarak belirlenen 11. Filmmor Kadın Filmleri Festivalinin kapanış töreni sırasında ise bu sene 5. kez sahiplerini bulacak olan Altın Bamya ödülleri açıklanacak.

Festivalde Yeşim Ustaoğlu ve Doris Dörrie toplu gösterimlerini, “Women Make Movies Seçkisi”ni izlemek mümkün.

11. Filmmor’da bulunacak diğer bölümler ise “Bedenimiz Bizimdir!”, “Cins-iyet-ler”, “Kendine Ait Bir Cüzdan” olarak belirlendi.

Festivalde bu etkinlik ve gösterimlerin yanısıra Hatice Bülbül, Aslı Davas, Duygu Öz, Huriye Toker, Melek Göregenli katılımı ile “Bedenimiz Bizimdir” paneli; Hasbiye Günaçtı’nın kolaylaştırıcılığında “Beden Atölyesi” ve söyleşiler de gerçekleştirilecek.

Festival filmleri ve program hakkında ayrıntılı bilgi için filmmor.org

(Altyazı.net, Yeşil Gazete)

 

LGBT vekiller Walesa’ya inat Polonya Parlamentosu’nda

Polonya’nın ilk açık gey ve trans vekilleri önceki gün parlamentonun ön sıralarına oturarak eski Cumhurbaşkanı Lech Walesa’nın düşmanca açıklamalarını protesto ettiler.

1983 yılında Nobel Barış Ödülü’ne layık görülen Walesa, geçen Cumartesi katıldığı bir televizyon programında eşcinsellerin yerinin Parlamentonun arka sıralarında, “hatta duvarların arkasında” olduğunu söylemiş

“Bir azınlık kendini çoğunluğa dayatamaz. Azınlık olduklarının farkına varmalı ve kendilerini daha küçük şeylere alıştırmalılar.” şeklindeki sözleri büyük tepki toplamıştı.

Transseksüel Milletvekili Anna Grodzka (ortada) ve eşcinsel hakları aktivisti Robert Biedron (sağda) Walesa'nın açıklamasını protesto etmek için meclisin en ön sırasında yer aldılar

Walesa’nın ayrımcı açıklamasıyla ilgili Parlamento’da yerini alan eşcinsel hakları aktivisti Robert Biedron“Lech Walesa hepimiz ve tüm dünya için önemli bir sembol. Kendisine saygı duyuyorum, keşke daha farklı sözcükler kullanıp farklı insanları kabul eden ve onlara saygı duyan bir açıklama yapsaydı.” diye konuştu.

Walesa, LGBT düşmanı görüşlerini Polonya’da eşcinsellere medenî birliktelik hakkı tanınması hakkındaki fikri sorulduğunda ortaya döktü. Medenî birliktelik mevzuat tasarısının Parlamento’da reddedilmesinin ardından Ocak ayının sonunda üç farklı tasarı yeniden oylamaya sunulmuştu. Her üç tasarı da medenî birlikteliklerin eşcinsel ve heteroseksüel çiftlerin ihtiyaçlarına yönelik olması gerektiğini vurguluyor.

(Kaos GL, The Guardian)

 

Tarkan’dan 8 Mart çıkışı

Tarkan, 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü vesilesi ile yayınladığı mesajda erkek egemen toplum anlayışını eleştirerek kadınların öldürüldüğü bir toplumda 8 mart acılarla yüklü bir gündür, bu nedenle de kutlanacak bir gün değildir dedi.

Toplumdaki erkek egemen algıyı ve namus anlayışını, “Kutsalla namus arasında sıkışmış bir erkekliğin zorbalığı tetikleyen hastalıklı zihnidir bu… ” şeklinde tarif eden Tarkan, 8 Mart’ın toplumumuzda kutlanacak bir gün olması için, öncelikli olarak erkek zulmüne uğramakta olan bütün kadınların acılarının dinmesi, ölüm ve şiddet riskinden kurtulmaları, çocuk gelinlerin kurtarılmaları ve bütün kadınların özgürleşmeleri gerektiğini ifade etti

İşte Tarkan’ın açıklaması:

“8 Mart Dünya Kadınlar Günü, aslında takvimimizin çok derin acılarla yüklü bir günüdür ve kutlanacak bir gün de değildir bence…

Anneyi, anneliği kutsal sayan bu toplumda erkekler ne yazık ki hâlâ kadınları, kızları öldürüyor! Bu çelişkiyi anlamak mümkün değil!

Bir yandan annesini, anneliği kutsuyor; diğer yandan başka annelere, anne adaylarına işkence ediyor, dövüyor. Hatta emeklerini sonuna kadar sömürüyor. Onların özgürlüğünü ellerinden alıyor.

Kutsalla namus arasında sıkışmış bir erkekliğin zorbalığı tetikleyen hastalıklı zihnidir bu…

Öyle bir erkek zihni oluşturulmuş ki, sadece kendi var oluşunu kabul ediyor; yakınlarındaki kadınlara, kendi izni ve onayı dışında var olma, gelişme, düşünme, hissetme, konuşma şansı tanımıyor… Onaylamadığı bir durumla karşılaşınca da, zihninin doğruladığı herhangi bir gerekçeye sığınıp onlara her türlü şiddeti uyguluyor, hatta öldürüyor, bazen de diri diri toprağa gömüyor…

Bugünün kutlanması için; 

Erkek zulmüne uğramakta olan bütün kadınların acılarının dinmesi, ölüm ve şiddet riskinden kurtulmaları, çocuk gelinlerin kurtarılmaları ve bütün kadınların özgürleşmeleri gerekir…

Hukukun, şiddete maruz kalan kadınları daha fazla desteklemesi gerekir…

Hepimizin, kadınlara uygulanan şiddete karşı bilinçlenmesi ve sonuna kadar savaşması gerekir…

8 Mart, ancak o zaman kutlanacak bir gün olur…”

(Yeşil Gazete)

AKP’li il başkanından 8 Mart’ta erkeklere mesaj: “Kadınları hafifçe dövüp korkutabilirsiniz!”

AKP Kırıkkale İl Başkanı Mehmet Demir, 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü mesajında Kuran-ı Kerim’den örnek vererek erkeklere seslendi, “onları (kadınları) hafifçe dövüp korkutabilirsiniz”

Demir, kadınların hafifçe dövülüp korkutulabileceğini savundu. Demir’in kadınlar günü nedeniyle Facebook hesabından yayınladığı mesaj şöyle:

“Siz kadınları Allah’ın emaneti olarak aldınız. Onların namus ve ismetlerini Allah adına söz vererek helal edindiniz. Sizin kadınlar üzerinde hakkınız, onların da sizin üzerinizde hakları vardır.

Sizin kadınlar üzerindeki haklarınız, aile namusu ve şerefinizi kimseye çiğnetmemeleridir. Eğer onlar sizden izinsiz razı olmadığınız kimseleri aile yuvanıza alırlarsa, onları hafifçe dövüp korkutabilirsiniz. Kadınların sizin üzerinizdeki hakları ise örfe göre hür türlü (meşru ihtiyaçlarını), yiyecek ve giyeceklerini temin etmenizdir… Analarımız, bacılarımız, eşlerimiz, arkadaşlarımız olan kadınlar, hayatımızın her anında, her alanında erkeklerle yan yana yer almaktadır. 1857 yılında New York’taki bir grevde çıkan yangın sonucu ölen çoğu kadın 129 kişi anısına her yıl kutlanan dünya kadınlar gününü kutluyor, daha güzel yarınlar diliyorum.”

Mehmet Demir’in 8 Mart Kadınlar gününde verdiği öğütlerin AKP içerisinde nasıl bir karşılık bulacağı ise merak konusu. Başbakan Tayyip Erdoğan daha önce bu konuda yaptığı açıklamalarda kadına yönelik şiddeti, “İnsanlık, vicdan dışı vahşet, korkaklık” diye nitelendirmişti.

Kimsesizlerin Kim’i

Kırıkkale İl Başkanının vecizeleri bu kadarla sınırlı da değil. Mehmet Demir, ramazan ayında parti binasında yaptığı bir açıklamada, “Kimsesizlerin kimi olmaya gayret ediyoruz” diyerek ne denli engin bir irfana sahip bulunduğunun sinyallerini daha o zamandan vermişti.

(T24, Yeşil Gazete)

Kadın voleybolunun kalbi haftasonu İstanbul’da atacak

0

Kadın Voleybolunun avrupadaki en iyi takımı bu haftasonu İstanbul’da gerçekleşecek Final Four (Dörtlü Final) sonunda belli olacak. Voleybol Kadınlar CEV Şampiyonlar Ligi Dörtlü Finali yarın İstanbul’da başlayacak.

Türkiye’den ev sahibi Galatasaray Daikin ile Vakıfbank, Azerbaycan’dan Rabita Bakü, İtalya’dan Unendo Yamamay ekiplerinin şampiyonluk mücadelesi vereceği dev organizasyon, Burhan Felek Voleybol Salonu’nda iki gün sürecek.

Dörtlü Final, yarın saat 14.00’teki Rabita Bakü-Unendo Yamamay maçıyla başlayacak. Günün ikinci maçında ise iki Türk takımı Galatasaray Daikin ile Vakıfbank saat 17.00’de karşı karşıya gelecek.

Final Pazar günü

İlk gün maçlarının galipleri ikinci gün saat 17.00’de şampiyonluk için, mağlupları ise saat 14.00’de üçüncülük için karşı karşıya gelecek.

Evsahibi Galatasaray Daikin

Tarihinde ilk kez CEV Şampiyonlar Ligi’ne katılan Galatasaray Daikin, İtalyan Unendo Yamamay, Rumen Dinamo Romprest ve Fransız ASPTT Mulhouse takımıyla birlikte yer aldığı C Grubu’nu 6 maçta 5 galibiyet ve bir yenilgiyle lider tamamlamayı bildi. Grup maçlarının ardından ev sahipliği hakkını elde eden sarı-kırmızılı ekip, direkt olarak Dörtlü Final’e yükseldi.

(Eurosport)

 

Nijerya futbolda lezbiyenliği yasakladı mı?

FIFA, Nijerya Futbol Federasyonuna resmi bir yazı göndererek futbolda lezbiyenliği yasakladıklarına ilişkin yaptıkları bildiri hakkında açıklama istedi.

Nijerya Kadın Futbolu Ligi Başkanı ve Nijerya Futbol Federasyonu yönetim kurulu üyesi Dilichukwu Onyedinma geçtiğimiz günlerde bir bildiri ile Nijerya futbolunda lezbiyenliğin yasaklandığını açıklamıştı.

Bu bildiri FIFA’nın ayrımcılığa karşı politikaları ile çelişiyor. Futboldan ırkçılığı tamamen kaldırmak üzere çok sert tedbirleri devreye sokan dünya futbolunu yönetenler, cincel ayrımcılıkla da mücadele halinde.

FIFA’nın bu talebi, Nijerya sözkonusu olduğunda çelişkiler de barındırıyor. Lezbiyenlik yasağı nedeniyle açıklama istenen Nijerya’nın kanunlarında eşcinsellik halihazırda tüm ülkede yasaklanmış durumda.

Nijerya Kadın Futbolu Ligi Başkanı Dilichukwu Onyedinma

Nijerya’da medya mensuplarına açıklama yapan Niyerya Kadın Futbol Ligi Başkanı Onyedinma artık lezbiyen olduğu düşünülen her futbolcu kadının meslekten ihraç edileceğini belirtiyor.

Onyedinma bununla da yetinmeyerek ülkedeki tüm kulüp başkanlarına çağrıda bulunmayı da ihmal etmiyor

“Ülkedeki tüm kulüp başkanlarını kendi futbolcularını kontrol etmeleri konusunda uyardık. Lezbiyen futbolcuların Nijerya Milli takımında görev almaması için gerekli tüm tedbirleri alacağız”

Eşcinsellik ile ilgili ayrımcı politikaları ile tüm dünyanın tepkisini üzerine çeken Nijerya’da erkek futbol takımı, 2012 Afrika Uluslar Kupası finalinde Burkina Faso’yu mağlup ederek kupayı ülkesine götürmeyi başarmıştı

(Yeşil Gazete, Independent)