Ana Sayfa Blog Sayfa 4397

Özgür Üniversite’den ekoloji eksenli bahar semineri

İstanbul Özgür Üniversite’nin 23 Mart Cumartesi günü başlayacak bahar dönemi seminerlerinde Çarşamba akşamının konusu Yirmibirinci Yüzyılda Komün, Devrim, Ekoloji.

Ekoloji Kolektifi tarafından 27 Mart Çarşamba 19:00 – 21:00 saatleri arasında gerçekleştirlecek seminerin programında ekoloji tüm yönleri ile ele alınıyor.

Ekososyalizm, Ekolojik Devrim, Ekolojik Yıkımın Kent Hali, İklim Değişikliği, Yeni Devrimler ve İklim Adaleti gibi konuların konunun içinden kişiler tarafından ele alınacağı seminerin programı şu şekilde:

Ekososyalizm ve Ekolojik Devrim: Hande Atay ve Stefo Benlisoy
Ekolojik Kriz Karşısında Yeni bir Hukuk Aramak : Ilgın Özkaya Özlüer ve Alp Tekin Ocak
Ekoloji Mücadelesinde Sınıfsal Dönüşüm: Özneler, yapılar ve hareketler: Fevzi Özlüer  ve Cömert Uygar Erdem
Ekolojik Yıkımın Kent Hali: Hatice Kurşuncu ve Gökhan Bilgihan
Toprak Gaspı, Gıda ve İklim Krizine Karşı Gıda Egemenliği: Olcay Bingöl ve Arca Atay
Kapitalistleştirme Ekseninde Enerji Krizi ve Türkiye’de Su Mücadelesi: Emre Baturay Altınok, Yakup Okumuşoğlu ve Bora Sarıca
Kır ve Kentte Kadın: Ecehan Balta ve Bengi Akbulut
Yeşil Kapitalizme Yanıtlar:Planlı Ekonomik Küçülme: Ethemcan Turhan
İklim değişikliği, yeni devrimler ve iklim adaleti: Stefo Benlisoy ve Fevzi Özlüer

Üniversitenin tüm bahar dönemi seminerleri ile ilgili ayrıntılı bilgiye ise buradan erişmek mümkün.

(Yeşil Gazete)

Dudaktan kapitalizme – Ezgi Özcan

8 Mart için genellikle kadınların emekçiliğinden, ezilmişliğine kadar birçok konuda yazı yazılacak diye tahmin ediyorum. O yazıları yazan arkadaşlara şimdiden ellerine sağlık diyorum. Ben şehirli bir kadın olarak, bulunduğum yerden dikkatimi çeken başka bir manzarayla ilgili yazmak istedim.

Birkaç ay önce, otobüs duraklarındaki reklam panolarında bir eşarp reklamına denk geldim. Reklamın hedef kitlesi hem başörtülü kadınlar hem de eşarbı aksesuar olarak kullanan kadınlardı. Neredeyse kusursuz güzellikte olan bir manken, başına eşarbı takmış, “Ey hedef kitle, özeneceğin idollerden biri benim” dercesine iddialı bakıyordu. Yalnız şöyle bir ayrıntı vardı: Manken, dudaklarını “arzulanır ve seksi” şekilde bir tutam aralık bırakmıştı.

“Peh!” dedim kendi kendime… Benim gibi baş örtüsü kullanmayan kadınları, çoğunlukla karşı cinse meyyal olarak kodlayan toplum, işte bu zıtlığı görmezden gelmişti. Kadınların gösterişsiz ve erkek bakışlarından uzak olmasını amaçlayan baş örtüsünün karizması, reklam panosundaki bir seksi dudak aralığıyla cart diye çizilivermişti. Gerçi o karizma çoktandır çizilmemiş miydi?

Etrafıma baktığımda ister istemez baş örtülü kadınlardaki değişim gözüme çarpıyor. Bu değişim iyi mi kötü mü karar veremiyorum. Belki de bu kararı vermek bana düşmez. Bilmiyorum… Ama gözüm takılıyor işte ne yapayım!

Neye mi takılıyor? Valla liste uzun…

Artık kapalı kadınlar da benim gibi “meyyal” tipler gibi dar giysiler giyiyor. Makyaj yapıyor. Piercing takıyor. Alışveriş merkezlerindeki cicili bicili iç çamaşırı mağazalarından alışveriş yapıyor. Sevgilileriyle el ele dolaşıyor; öpüşüyor. Çoğu insan kabul etmese de aktif cinsel hayatları var. Karşı cinsleriyle değil belki ama hemcinsleriyle bu konuları daha rahat konuşuyorlar. Bir kısmı feminizmle tanışmış, toplumsal ve bireysel cinsiyetiyle yüzleşmeye çalışıyor.

Sosyal hayatta daha görünür olmaya başlamaları kadınlık güdülerini harekete geçirmiş. Cinsiyetlerinin kendilerine bahşettiği çekiciliği ve dişiliği istiyorlar. Bu noktaya gelmelerinin bir diğer büyük sebebi reklam dünyası ve “kapitalizmsel” talepler tabii ki… Ama biz başı açık kadınları da bulunduğumuz noktaya getiren etkenler de benzer değil mi zaten? “Hayır! İdeolojimiz de var bi’ kere!” desek de aynı idollerden beslenmiyor muyuz artık?

Hepimiz çekici dudak aralığıyla poz veren mankenlerin haline özenmiyor muyuz bir şekilde?

Burada ideolojiler ötesi bir durum peyda oluyor. Bu manzaraya yakından bakıldığında, biz kadınlar farklı iki grup olarak görünüyoruz. Uzaktan bakıldığında ise küresel kapitalizm, yarattığı “tasarlanmış idollerle” bütün kadınları aynı arzuların peşine düşürüyor. Kadın olmanın temel şartı “arzulanırlık” şeklinde belirlenince, hayat tarzı ne kadar farklı olursa olsun “dişiliklerimiz” birbirine benzemeden duramıyor. Tüketim zincirinin biz kadınlara biçtiği misyonları, belki de dişiliğimizin doğası olarak algılayıp “Ama kadınız biz canım!” diyerek yerine getiriyoruz.

Dudaklarımızın tasarlanmış aralıkları, bize kadınlığımızı sağlıyor zannediyoruz. Kadın olarak her türlü var olma mücadelemizi bu gerçeklikten bağımsız olarak sürdüremeyiz. Başımız açık ya da kapalı…

 

 

Ezgi Özcan – Turnusol

 

Yeşiller/Sol Kadın Meclisi, “Bedenimiz, emeğimiz, kimliğimiz bizimdir”

Yeşiller ve Sol Gelecek İstanbul Kadın Meclisi, 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar günü vesilesi ile yazılı bir basın açıklaması yayınladı.

Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın temel işlevinin kadın ve erkeklerin geleneksel rollerini güçlendirmek olduğunun altının çizildiği açıklamada bu bakanlığın yapısının toplumsal cinsiyet eşitliği göz önüne alınarak değiştirilmesi ve adının Kadın Bakanlığı olmasının talep edildiği basın açıklamasının tam metni şu şekilde:

Yaşasın 8 Mart Kadın Dayanışması!

Bugün 8 Mart Dünya Kadınlar Günü. Kadınların hayatın her alanında uğradığı toplumsal cinsiyet eşitsizliğine, ayrımcılığa karşı birlik, dayanışma ve mücadele günü.

Geçen 8 Mart’tan bu yana hayatımız değişmedi. Kadınların, eğitim, sağlık, istihdam, politik güç, yaşam kalitesi ve hayat beklentileri açısından yaşadığı sorunlar sürüp gidiyor. Ancak tüm bu sorunların yanı sıra kadına yönelik erkek şiddeti, taciz, tecavüz ve cinayetler ile hükümetin üreme politikaları üzerine yoğunlaşarak toplumu aile çevresinde disipline ederek yönetmeye talip olmasından kaynaklı kürtaj konusu kadınların gündeminin en başına geçti.

Başbakanın kürtaj aleyhindeki söylemlerinin ardından kadınların büyük muhalefetiyle karşı karşıya kalınınca, yeni çıkan Üreme Sağlığı Yasası’nda kürtaj 10 haftaya kadar serbest bırakıldı. Ancak uygulamada o kadar zorluk çıkarılmaya başlandı ki neredeyse fiilen yasaklandı.

Biz kadınlar “ Benim bedenim, benim kararım” diyoruz. Doğum kontrol yöntemlerine ve kürtaja erişim önündeki engellerin kaldırılmasını, ücretsiz ve güvenilir olmasını, Hastanelerde 10 haftalık yasal süreye uyulmasını ve yasal sürenin 12 haftaya çıkarılmasını, tecavüz sonrası hamileliklerde ise savcılık iznine gerek olmadan bu sürenin 24 hafta olmasını istiyoruz.

Kadın Bakanlığı istiyoruz.

Her şeyden önce Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın temel görev alanı “ailenin güçlendirilmesi, aile bütünlüğünün sağlanması, ailelerin parçalanmalarının engellenmesi olduğu için, Kadın ve erkeklerin geleneksel rollerini güçlendiriyor.  Bu durum şiddetle mücadele ile örtüşmüyor Bu nedenle öncelikle ilgili bakanlığın tüm yapısının toplumsal cinsiyet eşitliğinin tüm koşullarını yaratmak üzere planlanması ve adının Kadın Bakanlığı olmasını istiyoruz.

Kadına yönelik erkek şiddeti, taciz ve tecavüzlere isyan ediyoruz.

Kadına yönelik erkek şiddeti, taciz ve tecavüzlere karşı etkin mücadele için; Kadın Danışma/Dayanışma Merkezleri ve Sığınma evleri arttırılmalı, Şiddeti Önleme Merkezlerinin merkezi yapıları değiştirilip, idari ve yasal açıdan yeniden düzenlenmeli, kadın örgütleri ve belediyelerin de kendi sığınak faaliyetlerinde söz, yetki ve kararları olabilmelidir.

Barış istiyoruz.

Otuz yıldır süren savaşa karşı yürüttüğümüz barış mücadelesi yeni bir evreye ulaştı. Hepimizin basından takip edebildiği bir barış süreci var. Ancak bu süreçte kimse kadınları dikkate almıyor. Kadınların barış surecine katkıları göz ardı ediliyor.  Oysa kadınlar olmadan barış toplumsallaşamaz, sürdürülebilir olamaz, yerelleşemez, toplumda eşitlik ve demokratikleşme sağlanamaz.  BM’in 1325 sayılı kararı da” Barış ve güvenliğin korunması ve geliştirilmesine yönelik çabalara kadınların tam olarak dahil edilmelerinin ve eşit katılımlarının önemini, çatışmaların önlenmesi ve çözümlenmesiyle ilgili kararların alınmasında rollerinin artırılmasının gerekliliği” konusunu vurgulamaktadır. Tam da bu yüzden Barış için Kadın Girişimi’nin başlattığı, kadınların barış surecine sonuna kadar müdahilliği talebinin arkasındayız. Biz kadınlar barışın tarafı ve müdahili olacağız.

Biz Yeşiller ve Sol Gelecek Partili kadınlar olarak, kamusal alanda tüm haklardan başörtülü veya değil bütün kadınların, farklı cinsel yönelimleri olanların eşit yararlanması için, ortak anayasal taleplerimizin ardında durabilmek için, cinsiyet ayrımcılığına karşı tüm yasa, tüzük ve yönetmeliklerin, Siyasi Partiler ve Seçim Yasalarının da kadınların taleplerine göre düzenlenmesi için, barış için çalışmaya devam edeceğiz. Hayatın her alanında pozitif ayrımcılık ve kota uygulanmasının takipçisi olacağız.

Erkek egemenliğinin kadınlar üzerindeki iktidarını sorgulamadan gerçek bir demokrasiden ve eşitlikten söz edilemez. Biz kadınlar hayatın yarısıyız ve  haklarımızı sonuna kadar alacağız.

BEDENİMİZ, EMEĞİMİZ, KİMLİĞİMİZ BİZİMDİR!
YAŞASIN 8 MART KADIN DAYANIŞMASI!
YAŞASIN KADINLARIN ÖRGÜTLÜ MÜCADELESİ!

Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi
İstanbul Kadın Meclisi

Toplumsal adalet için kadın mücadelesi – Sevil Turan

0

Kadınların dayanışma ve mücadele günündeyiz. Her 40 saatte bir kadının öldürüldüğü ülkemizde, bu 24 saatten tek istediğim,  kadınların çığlıklarının,  sadece özgürlük için yükselmesi.

Bunu, bir günde kadınların özgür olmayacağını, sokakta olmaktan dolayı yadırganmaktan muaf olunmayacağını, emek sömürüsünün ve  şiddetin kurbanı olmaktan kurtulunmayacağını bilerek söylüyorum. Kız çocuğu, genç kız ve kadın olmanın ne anlama geldiğini oldukça keskin olarak öğreten sistem, bütün bu adaletsizliklere karşı  nasıl kafa tutacağımızı da öğretti biz kadınlara, sağolsun.

Benim mücadelem kadın olduğum için başlamıştı. Bütün ayrımların farkına varmam kadın olmamdandı.

****

Kadınların bedeni toplumun malı oluyor; siyasetçiler, sözde temsiliyet sistemine dayanarak siyasi erk alanlarını kadın bedeni üzerinden oluşturuyorlar, tacizi ve tecavüzü dolaylı olarak meşrulaştırıyorlar. Kadın meselelerinden Aile ve Sosyal İşler Bakanlığı sorumlu oluyor, erkek egemen cinsiyet anlayışının savunucusu olan Bakanlık, sözünü sakınmadan farklı cinsel yönelime  sahip bireyleri hedef gösteriyor ve nasıl kadın olunacağına, kaç çocuk doğurulucağına dair nasihatlar veriyor.

Her 40 saatte bir kadın öldürülürken Meclis’in % 85,5 sandalyesini erkekler işgal ediyor, ölümlere karşı sessizlikleri ile kadınların yerinin neresi olduklarını onaylıyor, birbirlerinin adamlıklarını sınıyorlar.

Kadınlar ülke ve dünya çapında zaman zaman da kutsanıyor, tecavüze uğrayıp öldürüldükleri için “Uluslararası Cesur Kadınlar” ödülüne layık görülüyor, öldürülmedikleri zaman da militarist erkek egemen sisteme kurban verdikleri çocukları için onore ediliyor.

Kadınları onurlandırmak için, savaşlara ve ölümlere ihtiyaç duyan hükümetler, bu uğurda doğaya hunharca davranabiliyor. Kadınların sömürüldükleri endüstriyel sistemi besleyen enerji ihtiyacı için, ekosistem dengesine ve halkın iradesine bakılmaksızın yaşam alanlarına müdahale ediliyor. İnsanlar göç ettiriliyor; temiz hava ve suya erişim hakları ellerinden alınıyor.

Hiçbir alanda fırsat eşitliği sağlanamamış kadınlar, toplumsal rolleri itibari ile çevre kirliliklerinden, iklim göçlerinden ve felaketlerinden daha fazla etkileniyorlar. Kadınların eşit şekilde yararlanamadığı iletişim teknolojileri,  ulaşım araçları ve diğer sosyal imkanları erkekler daha rahat kullandığı için, kadınlardan daha fazla enerji tüketiyor. Ama iklim değişikliği ve enerji politikalarındaki karar mekanizmalarına kadınların katılımı sınırlı tutuluyor. Bütün bunlara rağmen, çevre kirliliği nedeniyle, ev idaresi ve ailenin bakımını sağlamakla yükümlü kadına ek işler yükleniyor. Üstüne bir de devlet, enerji politikasını cinsiyetçi Enerji Hanımlar ile piyasaya sürüyor.

Üretim süreçlerinin görünmez ve ucuz iş gücü olan ve toplumsal cinsiyet rollerinin dayattığı ağır iş yükü altında kalan kadınlar mevcut iktisadi düzenin kurbanı oluyor.

Büyüme oranları ile Türkiye ekonomisi parlatılmaya devam edilirken, temel haklardan yararlanma  ve kaynaklara erişimde oranlar eşit bir dağılım göstermiyor. Eğitim ve sağlık gibi temel haklara erişemeyen kadınlar, yaşadıkları fırsat eşitsizliklerinden dolayı bir kez daha mağdur hale düşürülüyor, düşük maaşlarla kayıt dışı sektörlerde, güvencesiz şekilde çalıştırılıyor.

Türkiye’de okuma yazma bilmeyen her 5 kişiden dördü kadın ve bu oran nüfusun %15,8’ini oluşturuyor. Kadınların iş gücüne katılım oranı ise %30’larla sınırlı kalıyor. Çünkü kadınlar çocuk bakımı ve ev işleri ile yükümlü tutuluyor. Mevcut iktisadi düzenin getirdiği kentleşmeye bağlı olarak kadınların ev hapisliği ve birey yerine ailenin bir parçası olma rolü perçinleniyor. Kadınlar, bir yurttaş olarak eşit bir şekilde temel haklarını kullanamazken, bu durum diğer yandan kadınların ekonomik sistemden dışlanmasına ya da sömürülmesine neden oluyor.

******

Toplumsal adaletsizlikler her yönü ile en çok kadınları vuruyor. Adaletsiz erkek egemen düzen,  emek sömürüsü, şiddet ve ayrımcılık karşısında kadınların uğradığı zülmü katlıyor. Bu anlamda, her alanda uygulanması gereken toplumsal cinsiyet odaklı politikaları, 4A’nın da temellerinden biri olması gerekiyor.

Kadınların mücadelesi iktisadi adalet, çevre ve iklim adaleti, tanınma adaleti ve katılım adaleti yani 4A’nın sağlanması ile güçlenecektir.

Kadınların kendilerini geliştirecekleri araçların sağlanması ve yaygınlaştırılması, çalışma koşullarının kadınların ihtiyaçlarını göz önüne alacak şekilde düzenlenmesi ve bu konuda gerekli yasal düzenleme ve yaptırımların uygulanması gerekmektedir. Kamu hizmeti ya da sübvansiyonlu olarak çocuk bakım programlarının geliştirilmesi ile kadınların iş gücüne katılımı oranında büyük artış sağlanabilir. Bu anlamda, merkezi idari yapılar yerine yerel ve konunun öznelerinin söz sahibi olacağı yapılanmaların önü açılmalıdır. Belediyelerin hizmetlerini kadınların ihtiyaçları ve toplumsal eşitsizliği giderecek şekilde düzenlemesi ve gerekli sosyal destekler ile gelir adaletsizliğini önleyici tedbirler alması gerekmektedir.

Kamu harcamaları toplumsal cinsiyet eşitliği temel alınarak yapılmalı, kadın örgütlerinin dahil olacağı bağımsız izleme ve denetleme mekanizmalarının önünün açılması gerekmektedir.

Eşit yurttaşlık kapsamında sosyal, siyasi ve sivil hakların herkes için ulaşılabilir şekilde düzenlenmelidir.

Günlük hayatta cinsiyetçilik üzerinden yaşanan ayrımcılıkların ve şiddetin engellenmesi için gerekli yasal düzenlemelerin en kısa sürede hayata geçirilmesi gerekmektedir. Anayasal yurttaşlık kapsamında ailenin parçası olarak değil, bir birey olarak kadının statüsünün güçlendirilmelidir.

Kadınların aktif olarak siyaset yapmadığı bir toplumun dönüşümü mümkün değildir. Kadın milletvekili oranının  %14 olduğu bir mecliste tanınma ve katılım adaletinin olduğunu söylemek mümkün değil. Kadınların siyaset yapması için cinsiyetçi ve ayrımcı  sistemin yarattığı tüm zorluklar karşısında alternatif sunmak gerekiyor. Bu nedenle siyasi karar alma mekanizmalarına toplumun tüm kesimlerinin eşit katılımını sağlayacak kotalar uygulanması gerekiyor. Kotalar, sadece pozitif ayrımcılık olarak gerekli değil temsiliyetin eşitliğini sağlamak ve eşit olmayan koşulları değiştirmek için vazgeçilmezdir.

Kadın mücadelesinin geldiği noktada artık militarist erkek egemen sistemin kuralları ile eşitlik mücadelesi verilmiyor. Kadın hareketi barış cephesinden siyasetin taşıyıcısı oluyor. Hak ve söz istemek için rüştünü ispat etmesinin beklenildiği kadınlar artık çocuklarını savaşa kurban eden anne, cephe ardında savaşan kahraman kadın olarak söz ve haklarını istemiyor. Barışın kadınları olarak özgürlük, eşitlik ve onurlu bir yaşam istiyor, mücadele ediyor. Bu mücadele ile savaşın annelerinin çığlıkları ve gözyaşları yerine barışın kadınlarının sesi yükseltiliyor.

Kadın olduğum için başlamıştı mücadelem. Yolda gördüğüm dostlar sayesinde de anladım ki kadınların mücadelesi toplumun kurtuluşu olacak.

Pınar Selek ve onunla beraber adalet mücadelesi veren kadınlara, VAKAD’lı, KESK’li kadınlara, tutuklu genç kadın öğrencilere, cumartesi annelerine, Bayram Sokağı’nda polis şiddetine maruz kalan kadınlara, emek ve özgürlük mücadelesi veren tüm umudun kadınlarına,

Mücadele günümüz kutlu olsun…

 

 

Sevil Turan
Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi Eşsözcüsü

En temiz enerji tasarruf edilen enerjidir!

0

İstanbul Teknik Üniversitesi Elektrik Mühendisliği Kulübü’nün düzenlediği “Temiz Enerji Günleri ”nin ikinci gününde, enerji verimliliği üzerinde duruldu; enerjinin üretimi ve dağıtımının yanı sıra depolamanın artan önemi konuşuldu.

Temiz Enerji Günleri’nde yenilenebilir enerji üzerinde çalışan isimler bir araya geldi, yenilenebilir enerjinin potansiyelleri ve ne kadar değerlendirildiği, gelecek yıllardaki beklentiler, istatistikler tartışıldı. Rüzgar ve güneş enerjisinin yenilenebilir enerjide en çok tercih edilen/istenen kaynaklar olduğuna dikkat çekilen toplantıda yenilenebilir enerjilerin temiz enerji kapsamındaki konumu irdelendi. Enerji politikasında devlet güdümü yerine bu konuda bağımsız çalışacak ajansların oluşumu desteklendi.

Behzat Ç. 2 ay sonra ekranlara veda edecek

Behzat Ç.’nin yapım şirketi Adam Film, “RTÜK’ün verdiği onca cezadan sonra ‘Behzat Ç.’yi yayınlayacak kanal kalmadığı için mecburen bitiriyoruz diziyi” açıklaması yaptı.

Milliyet Gazetesi’nden Ali Eyüboğlu’nun köşe yazısında belirttiğine göre özellikle sosyal medyada kendisine güçlü bir destek bulan ve bu destek sayesinde halen yayında kaldığı zaman zaman gündeme gelen fenomen dizi “Behzat Ç.” sezon sonu yayından kaldırılacak. i.

İki ay sonra final

Dizinin yapımcısı Adam Film tarafından yapılan açıklamada bu akşam 88. bölümü yayınlanacak olanın kült dizinin 96. bölümünde final yapacağının belirtildiğini yazdı.

Behzat Ç.nin yapımcıları ile Antalya’da karşılaştığını, şu andaki kanalından ayrılacak olsa bile başka bir kanalda devam etmesi yönünde izleyticiden kendisine gelen talepleri ilettiğini aktaran Eyüboğlu, Adam Film yöneticilerinin verdiği yanıtı sütunlarında şu şekilde belirtti

RTÜK’ün verdiği onca cezadan sonra ‘Behzat Ç.’yi yayınlayacak kanal kalmadığı için mecburen bitiriyoruz diziyi.”

(Milliyet, T24, Yeşil Gazete)

İlk kadın filmleri festivali Feminale 17 yıl sonra yeniden

Türkiye’nin ilk kadın filmleri festivali Feminale Bursa Kadın Filmleri Festivali, 17 yıl sonra yeniden sinameseverler ile buluşuyor. Festivalin açılış filmi olarak Muhsin Ertuğrul’un yönettiği, Nazım Hikmet’in Selma Lagarlöf ile birlikte senaryolaştırdığı 1934 yapımı “Bataklı Damın Kızı Aysel” gösterilecek.

1996 yılında gerçekleşen ilkinden 17 sene sonra 8 – 17 Mart tarihleri arasında izleyicisinin karşısına çıkan 2. Feminale Bursa Kadın Filmleri Festivali’nde sinema emekçisi Birsen Kaya’ya Türkiye’nin ilk kadın yönetmeni Cahide Sonku adına onur ödülü verilecek.

http://www.youtube.com/watch?v=ZNwr8OxkzOM

Festivalde ayrıca dünyanın ilk feminist filmi olarak gösterilen 1923 tarihli “Madam Beudet Gülüyor” da izlenebilir. Feminist sinemanın ilk örneklerinden sayılan film, akıllı bir kadının aşksız bir evliliğin tuzağına düşüşünün hikayesini anlatıyor.

Femianale 2’de Holywood’un en iyi kadın yönetmenlerinden Louis Weber, Bağımsız Amerikan sinemasının öncü kadınlarından Maya Deren ve Oscar kazanan ilk senarist kadın Francis Marion’un filmleri de programa dahil edildi.

2. Feminale Bursa Kadın Filmleri Festivali’nin Blog adresi feminale-2.blogspot.com/

Facebook sayfası facebook.com/Feminale-2-2-Bursa-Kadın-Filmleri-Festivali

(Yeşil Gazete)

Yeşiller/Sol Ermeni, Suryani, Kürt ve Suriyeli kadınları buluşturuyor

Yeşiller ve Sol Gelecek İstanbul Kadın Meclisi, 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü  kapsamında Ermeni, Suryani, Kürt ve Suriyeli göçmen kadınları “Kadınlar Birbirini Duyuyor” etkinliğinde 9 Mart Cumartesi günü buluşturuyor.

Sadece kadınlara açık olacağı belirtilen buluşma Yedikuledeki Surp Haç Tıbrevank Derneği’nde saat 15:00’de gerçekleşecek.

“Kadınlar Birbirini Duyuyor” ekinliğinin facebook sayfası

(Yeşil Gazete)

Mısır hem GDO’yla, hem de gıda fakirliğiyle savaşıyor

GreenProphet’te Arwa Aburawa imzalı olarak yayınlanan incelemeyi, Yeşil Gazete gönüllü çevirmenlerinden İnci Bilgiç‘in çevirisiyle sunuyoruz. 

***

Greenpeace, hükümet tarafından yasaklanmasına rağmen Mısır’da hala GD tahılların bulunduğuna karşı uyarıda bulunuyor.

2012 yılında Mısır Tarım Bakanlığı, Mısır’da hiçbir Genetiği Değiştirilmiş (GD) tahılın yetiştirilmeyeceğini açıklamıştı.Bu, pek çok kampanya yürütücüsü ve gıdası için endişelenen her Mısırlı için rahatlatıcı bir haber olsa da işlerin ilk bakışta göründüğü kadar düzgün ilerlemediği son zamanlarda anlaşıldı.

Greenpeace, aslında Mısır’ın,  Afrika’nın üçüncü büyük GD tahıl pazarlayan ülkesi olduğunu gösteren raporlar bulunduğunu açıkladı. Peki bu Mısırlılar için ne ifade ediyor?

Greenpeace’in Sürdürelebilir Tarım kampanyası yürütücülerinden Ahmed El Droubi, “Durum son derece endişe verici. Hükümetimiz bize Mısır’ın halkını, doğasını, ekonomisini koruyacağına dair teminat vermişti, oysa bu rapora göre verilen sözlerin hiçbiri tutulmamış.” diyor.

 


Uluslararası Tarımsal Biyoteknoloji Uygulamaları Kazanımları Hizmeti (ISAA), yıllık “Pazarlananan Biyoteknenolojik/ GD Tahılların Küresel Durumu” raporunu yayınladı ve Mısır’ın 2012’de 1000 hektarlık alanda GD mısır yetiştirdiği ortaya çıktı.

Mısır Tarım Bakanı ise 2012’de Mısır’a ruhsatlı GD tahıl sevkiyatının sadece 40 tonluk MON 810 türünde GD mısırdan ibaret olduğunu ve bunun da Bakanlık tarafından el konularak yok edildiğini açıkladı.

Bazı şeyler açıklanmıyor ve Greenpeace yanıtların peşinde. Rapordaki bulgular ile Mısır Tarım Bakanlığı’nın açıklamaları arasındaki tutarsızlıkların sebeplerini bilmek istiyorlar.

Ahmed El Droubi “Mısır halkı olarak topraklamızda ne yetiştirildiğini ve ne yediğimizi bilmeye hakkımız var!” diyor ve ekliyor;  “GDOların riskleri ve yarattıkları tehditler şüphe götürmez, zaten yasaklanmış olan bu eylem ise hiçbir gerekçeyle devam etmemeli. Mısır hükümetinin GDOları yasaklayan açık biyogüvenlik yasalarını yürürlüğe koymasını talep ediyoruz.”

GDO’lar konusundaki bu son gelişme Mısır’da gıda yetersizliğinin artışta olduğu, özellikle istikrarsız ve tehlikeli bir zamanda ortaya çıktı. Güncel bir hükümet araştırmasına göre, Mısırlıların %86’sı gelirlerinin aylık gıda, giyim ve barınma masraflarını karşılamak için yetersiz olduğunu belirtiyor.

Bu oran 2011’de %74’tü.

Aileler gittikçe artan gelir-gider dengesizliğiyle başedebilmek için öğünleri kesme veya porsiyonları azaltma gibi uç noktadaki yöntemlere başvuruyorlar.

Daha önce ise Bozoor Balady (Yerel Tohum) kampanyacıları da yerel tohum çeşitliliğinin önemini ve yerel tohumlar ile tahılların değerini vurgulayan yoğun çalışmalar yürütmüşlerdi.

 

Yeşil Gazete için çeviren: İnci Bilgiç

Yazının özgün hali (ingilizce) için tıklayınız.

(Green Prophet, Yeşil Gazete)

 

 

Polisten Bayram Sokakta yaşayan Trans Kadınların evine baskın

Beyoğlu Küçük Bayram Sokakta trans kadınların yaşadığı evlere Perşembe akşamı 20:00’de polis balyozla kapıları kırarak baskın yaptı. Baskın sonrasında 17 trans kadının gözaltına alındığı belirtildi.

Acil Eylem Çağrısı

Baskın ve gözaltı haberleri üzerine İstanbul LGBT Dayanışma Derneği, Lambdaistanbul LGBT Dayanışma Derneği ve SPoD Sosyal Politikalar Cinsiyet Kimliği ve Cinsel Yönelim Çalışmaları Derneği tarafından yapılan açıklamada bu durumu protesto etmek için 8 Mart Cuma (Bugün) saat 17.30’da Beyoğlu Polis Merkezi’ne yürüneceği belirtildi.

Yazılı açıklamanın tam metni şu şekilde:

“Bugün (7 Mart Perşembe) Küçük Bayram Sokak’ta ikamet eden trans kadınların evleri polis saldırısına uğramıştır. Emniyet güçleri kapıları kırarak 17 trans kadını zor kullanarak gözaltına almıştır. Emniyetin transfobik uygulamaları ilk değil! Translara dönük nefret cinayetlerinde, katilleri ödüllendiren yargıyı ve katilleri koruyan emniyet güçlerini protesto etmek; zor kullanarak gözaltına alınan arkadaşlarımızla dayanışmak için 8 Mart Cuma saat 17.30’da İstiklal caddesi, Büyükparmakkapı, Tel sokak, No:2, Kat 2, Beyoğlu- İsanbul(Klemuri Restoran’ın üst katı) buluşuyor ve arkadaşlarımızın alıkonulduğu Beyoğlu Polis Merkezi’ne yürüyoruz!”

(Yeşil Gazete)