Ana Sayfa Blog Sayfa 4395

Kadıköy Yeşil Ev’de “Bizimkiler”le Pazar Kahvaltısı

Pazar günü 12:00’de Kadıköy’deki Kadın Mitingi’ne mi katılacaksınız? Evde kahvaltı yaparsam gecikirim telaşında mısınız? İşte size bir öneri. Kadıköy Yeşil Ev’de Pazar sabahı 10:00’da demli ilk çayların yudumlanması ile başlayacak “Bizimkilerin Kahvaltısı”na eşlik edebilir. Ardından da ver elini Kadın Miting’i diyebilirsiniz.

Kadıköy Yeşil Ev Bahariye’de. Adresi de Bahariye Cad. Kırtasiyeci Sok. Çandarlıoğlu Apt. Kadıköy. Öyle mektup tarifi ile nasıl bulurum ki diyenlerden iseniz facebook sayfasında harita metod tarifini de yapmış Yeşil Evci’ler.

facebook.com/KadıköyYeşilev/BizimkilerleKahvaltı

Afiyet bal şeker olsun. Mitingde atacağınız her slogan tez zamanda yerini bulsun

(Yeşil Gazete)

 

 

[Özel Haber] AVM’lerden Tarlabaşı’na 8 Mart söyleşileri

8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nde İstanbul’un değişik bölgelerinde karşılaştığımız kadın ve erkeklerle kadınlar günü üzerine Yeşil Gazete için söyleştik.

Emekçi kadının tanımı, kadın emeğinin değersizleştirilmesi, toplumda kadın ve erkeğin konumları, kadının medya tarafından sunuluşu, evliliklerde sorunların kaynağı ve benzeri soruları farklı sınıftan ve çevreden gruplarla ve bireyle tartıştık.

8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü dendiğinde akla gelen ‘emekçi’ çağrışımı üzerinde de durduk.

Röportajları Cevahir ve Demirören Alışveriş Merkezleri’yle Tarlabaşı, Yenibosna ve Cennet mahallesinde yaptık.

İşte AVM’lerden Tarlabaşı’na kadınların ve erkeklerin 8 Mart hakkındaki düşünceleri…

Çözüm, sorununu dile getirebilmektir

8 Mart yürüyüşünden - İstiklal caddesi, 8 Mart 2013

8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nde, Cevahir AVM’de çeşitli öğrenci gruplarıyla görüşmeler yaptık. Emekçi Kadınlar ve Kadınlar Günü algıları konusunda şekillenen görüşmelerden edindiğimiz ilk izlenim, Dünya Kadınlar Günü’nün toplumsal yaşamda ikinci bir sevgililer günü gibi yansıtılıyor olmasıydı. İkinci temel gözlemimiz ise, sokakta yapılan etkinlerin, belirli gruplar tarafından sahipleniyor olmasının kadınlar arasında birlikteliği ve dayanışmayı düşürüyor olması.

8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’yle ilgili haberleri nerelerden takip ettiniz? İlk olarak nerede karşılaştınız?

“Öncelikle hangi konuda emekçi olduğunu merak ediyorum. Kadına emekçi sıfatının verilmesi, yalnızca bir gruba ait gibi görünüyor. İsimlerin aldatmaca olduğunu düşünüyorum. Evinde oturan, yemek yapan kadın da emekçidir.”

“Erkek egemen bir toplumda bugüne tepki var, ‘Kadınlar yine toplandı’ şeklinde bakılıyor.”

“Dünya Kadınlar Günü’yle ilgili TV’den haberleri izledim, belediyenin afişlerini gördüm, mitinglerle ilgili afişlerse genelde köprü altlarında yani çok da dikkat çekmeyecek yerlerdeydi. Taksim’deki eylemlerin afişlerini gördüğümde, açıkçası katılmaya çekiniyoruz. Her an gaz bombası atılacak, saldırı olacak gibi hissediyoruz. Mitinglerde şiddetin olasılığının yüksek olması ve erkeklerin katılım göstermemesi sanki eylem yapmak aykırıymış, sevimsizmiş gibi gösteriliyor.”

– AVM’lerde kendinizi daha güvende hissediyor musunuz?

“Evet, AVM’lerde otururken, yürürken, alışveriş yaparken daha güvendeyiz. Ancak bu yapay ve göstermelik bir güven. Güvenlik görevlileriyle korunmuş dört duvar arasında olsak da, erkeklerin bakışları burada da değişmiyor. Sonuçta buradan çıkınca tekrar sokaktayız. Kanunlar kadınlar politikası konusunda yetersiz.”

– Erkek güçlüdür algısı hakkında ne düşünüyorsunuz?

“Erkek özgürlüğü, kadın özgürlüğü farkı… Erkekler yaratılan algı bu şekilde olduğu için  sadece psikolojik olarak kendilerini güçlü hissediyorlar.”

“Okula kız çocukları gönderilmiyor, kızlara daha bu yaşta kısıtlama yapılıyor ve bu yaştan itibaren kadının yerinin ev olduğu öğretiliyor. Erkek hesap sorma hakkına sahip kılınırken; kadın hesap vermek zorunda kalıyor.”

– İş hayatında, kadın ve erkek konumu hakkında ne düşünüyorsunuz?

“Biz moda tasarımı öğrencileriyiz. Çalışma arkadaşlarımız çoğunlukla kadın. Bizimle birlikte çalışan erkeklerin bir kısmı eşcinsel… Açıkçası, eşcinsel erkeklerle çalışırken daha rahat davranabiliyoruz. Farklı kalıba sokulma korkusu yaşamıyoruz. Onlardan zarar gelmez gibi düşünüyoruz.”

– 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü etkinlikleri, kadına yönelik şiddetle ilgili farkındalık yaratılmasına nasıl hizmet edilebilir?

“Bir şeylerin meşru kılınabilmesi için, öncelikle onun dile getirilmesi, konuşulması ve paylaşılması gerekir. Kadına yönelik şiddet illa ki fiziksel değildir, bu psikolojik de olabilir. Ancak kadınların bunu ifade etmekten çekinmemesi, yaşadığı olaydan utanmaması gerekir. Eğer konuşmazsanız, psikolojik şiddetin farkına varamazsınız. Sorunlarını dile getirebilen kadınlar arasında dayanışma duygusu oluşur. Çözüm ancak bu şekilde gerçekleştirilebilir.”

Medya ticari bir kurumsa; haber neden duyarlı olsun?

Demirören AVM’de ise, 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nü erkekler penceresinden aktardık. Popüler kültür ürünü olarak, özel günlerin kullanılmasını konuştuk. Medyada yer alan kadın figürlerinin toplumdaki yansımalarını irdeledik, medyanın da ticari bir ürün sunduğu göz önüne alınarak neden duyarlılık çabası içinde olduğu ya da olması gerektiğini tartıştık. Ataerkil toplum düzeninde kadına yönelik şiddet, eşlerin birbirine karşı tutumu ve İslam bakış açısı başlıklarından söz ettik.

– Dünya Emekçi Kadınlar Günü ile Dünya Kadınlar Günü söylemlerinde ne gibi farkılıklar var?

“Dünya Kadınlar Günü, tıpkı Sevgililer Günü gibi popüler tüketim aracı. Sermaye emek ilişkisinde bir hak mücadelesini çağrıştırıyor. TV’de ‘savaş kötüdür’ü ve acıyı görüyorsunuz. Sadece üzülüyorsunuz ve bir süre sonra bu da etkilemiyor. Bunlar sessiz kalma araçları oluyor. Kitlelerin haykırıp isyan etmemesini sağlıyor. ‘Baba beni okula gönder’ kampanyasında, buna destek olacak kamu oluşturuldu. Kamu desteği olmadan farkındalık yaratılamaz ve değişim olmaz.”

“Medyada, kadına yönelik haberlerin sunumu magazinel olduğu için eleştiriliyor. Aslında, haber de ticari bir üründür. Ondan neden duyarlı olması bekleniyor, biraz bu tartışılmalı. Ben kendi adıma düşündüğümde, benden bekleneni yaptığımı, seçimlerimi kendimin yapmadığımı fark ettim, toplumun yönlendiriciliğinin etkisini görebiliyorum. Tartışılan bu olursa, daha doğru yönde adımlar atılabilir.”

Toplumda kadının yeri hakkında ne düşünüyorsunuz? Kürtaj bir hak mıdır? Üç çocuk konusunda ne düşünüyorsunuz? Eşe nasıl davranılır? Bekaret neyi ifade eder?

“Biz ataerkil bir toplumda yetiştik. Emekçi dendiğinde benim aklıma anam gelir. Emekçi anadır. Erkek kadın kadar sorumlu değildir ama kadına bunun saygısı gösterilmez. Bu da eğitim sisteminin yanlışlığından kaynaklanıyor. Erkeğin kadından üstünlüğü yoktur. Fiziksel güçlülük, kas yapısı değildir. Fikir, düşünce üstün olmalıdır.”

“Kürtaj baştan aşağıya yanlıştır. Türkiye’nin genç nüfusu olmalı, biz üç çocuğu destekliyoruz. İslam’da kürtajın yeri yoktur. Bakire olmayan kadın namusunu, ruhunu kaybedebilir. Kadın İslam’da itaatsizlik gösterirse, eve kapatılabilir. Bu şekilde cezalandırma olduğu gibi ödüllendirmeler de vardır.”

(Ödüllendirmelerin ne olduğu konusunda cevap alamadık – Muhabirin Notu )

Bekarken daha özgürsün

Tarlabaşı’nda yaptığımız sohbetlerde toplumda kadın ve erkeğin yerini, son dönemin gençlerini, yaşlılarını ve ahlak anlayışını değerlendirdik.

– Kadın ve erkeğin toplumdaki konumu, evlilikte eşlerin rolü nasıldır?

“Kadın ahlaklı olmalı, namusunu korumalı; eğer çalışmıyorsa eşi eve geldiğinde yemeğini çayını hazır etmeli. Eşinden habersiz bir yere gitmemeli. Erkek, sahiplenmeli, benimsemeli. Eşler birbirine saygı göstermeli, saygıdan sonra sevgi zaten gelir. Kadın ve erkeğin haklarının eşit olduğundan bahsediyorlar, kadın ve erkek asla bir değildir. Kadın zayıftır. Yolda geçerken görüyorum, erkek önde yürüyor, kadın hem çocuğunu taşıyor, hem eşyalarını taşıyor; adama yumruk atıp kaçasım geliyor. Erkek kadına yardım etmeli.”

– Anne ve babanızla ilişkileriniz nasıl? Ailenizde anne ve babanızın konumu nedir?

“Annem benim koruyucu kalkanımdır; babamı zaten çok göremiyorum. Onunla iletişim kurmuyoruz. Babam benimle samimi bir şekilde konuşsa da ben onunla pek konuşmam. Derslerle geçiştiririm.”

“Baba belli bir yaşa kadar, sözünü geçirebildiğini geçiriyor. O yaştan sonra ise çatışma başlıyor. Babanın konumu daha çok dışarıda…Yalnızca sahiplenici ve hesap sorucu.”

– Şimdiki gençlik ile sizin gençliğiniz zamanında kadın olarak gördüğünüz farklılıklar nelerdir?

“Biz gençliğimizde bu şekilde davranmıyorduk. Annem dışarı çıkmamıza izin vermediği için, ancak kapının önünde oturuyorduk.” (Kadın, 41.)

“Ben okumayı çok istemiştim. Halamın kızı orta okulda erkek arkadaşı oldu diye ailesinden tepki aldı. Babam da benim de erkek arkadaşım olur diye okula göndermedi. Hain adam.” (Kadın, 37)

“Bekarken aile desteği var, daha özgürsün. Bir kuaföre gidiyorsun, harcamalarını daha rahat yapıyorsun. Evlenince öyle olmuyor. Aileden daha özgür de olsak şimdikine baktığımızda bize çok tuhaf gelen şeyler var. Biz aileden izinsiz hiçbir şey yapmazdık. Örneğin sokakta sigara içerek giden 12-13 yaşlarında çocukları görüyorsunuz. Sigarayla saygı olmaz deniyor ama sigara saygıdır. Biz bu yaşta da annemizin yanında sigara içmeyiz.

– Evde eşleriniz size yardımcı oluyor mu? Üç çocuk politikası hakkında ne düşünüyorsunuz? Çocuklarınızı yetiştirmede sorun yaşıyor musunuz?

“Ben eşime çok teşekkür ediyorum. O olmasa çocuğumuzu büyütemezdim. Çocuğum çok hareketli. Çocuğumla vakit geçirebiliyorum. Eşim de yardımcı olduğu için sorun yaşamıyoruz. Evde çocuğun yanında hiç tartışmıyoruz. Evde şiddet ortamı görmüyor; ancak burada ne yazık ki sokak şiddeti var. Dolapdere’de birkaç kez pazar bombalandı. Çocuğumla beraber gideceğim için oraya gitmiyorum; her an bir şey olabilir düşüncesiyle…”

“Eşim ikinci çocuğu doğurana kadar bana çok yardımcı oldu. İkinci çocuğum rahatsız olduğu için üçüncü bir çocuğu düşünmüyoruz. Şu an ikinci çocuğumla daha çok ilgileniyorum.  Rahatsızlığım olmasaydı üçüncü çocuğu da düşünürdüm.”

– Kadına yönelik şiddetle ilgili ne düşünüyorsunuz?

“Haberlerde her gün öldürülen bir kadını görüyoruz, mesela kadın, erkeği bıraktı deniyor. Ama neden o noktaya geldiklerini bilmiyoruz. Nasıl evlenme kararı verilebiliyorsa; ayrılma kararı da verilebilir.”

Şimdiki kadınlar, evlerinden sorun üretiyorlar

Yenibosna ve Cennet Mahallesi sakinleriyle kadına yönelik şiddetin nedenini sorguladık. Parayla saadet ilişkisini yeniden yorumladık. Şimdiki kuşakta gençlerin kadın erkek ilişkileri konusunda bakış açılarını tartıştık.

– Emekçi kadın kimdir? Kadın erkek ilişkilerinde sorun nereden kaynaklanıyor?

“Bizim annelerimiz, tarlada, bağ bahçede çalıştı. O zaman kadınlar şiddet görse de susuyorlardı, bugünkü gibi değildi. Şimdiki kadınlar, evlerinden sorun üretiyorlar. Ben eşimle kırk yıllık evliyim; eşim daha bir gün işe gitmedi. Zaten gitmesine de izin vermem. Ama günümüzde, tek başına da idare edilmez. Şimdiki boşanmaların sebebi, parasaldır. Para varsa huzur da vardır.”

– Şu anki kadın politikaları ne üzerinden tartışılıyor?

“Ben İsviçre’den Türkiye’ye geleli yaklaşık on dokuz yıl oluyor. Orada kadın ve erkek ayrımı yoktur, her şey birey odaklıdır. Türkiye’de bu konuşulurken, modern düşünce deniyor. Modernlik değil insanlık bu. Şimdiki politikalar İslam’a dayalı din adı altında yürütülüyor. Fakat şimdiki kuşakta, herkes kendi hakkını savunuyor. Daha açık fikirliler. Durum daha da iyiye gidecek.”

Röportajlar: Büşra Akman, Furkan Dilben, Fırat Bodur, Fatih Serdar Özgültekin

(Yeşil Gazete)

Fukuşima’nın 2. yılında Galata köprüsünde insan zinciri

0

Nükleer Karşıtı Platform, 11 Mart 2011’de Japonya’da yaşanan Fukuşima nükleer felaketinin  ikinci yılında İstanbul Galata Köprüsü’nde insan zinciri eylemi yapıyor.

NKP’nin eylem çağrısında şöyle deniyor:

“Galata Köprüsü’nden hükümete sesleniyoruz: Halk istemezse nükleer santral yapamazsın! Türkiye’nin en güzel kıyılarının nükleer atık deposuna çevrilmesine izin vermeyeceğiz.

Ne Mersin Akkuyu’da, ne de Sinop Akliman’da nükleere santral istemiyoruz!

Gelin siz de nükleere karşı sesinizi yükseltin. Gelecek nesillerin radyoaktif topraklarda yaşamasına izin vermeyin. Deprem kuşağındaki ülkemizde nükleer santrallerin kurulmasına izin vermeyin. Bu ülkede Çernobil, Fukuşima benzeri kazalar olmasın.

Nükleere karşı insan zincirinde siz de yer alın. Komşunuzu, eşinizi, dostunuzu, çocuklarınızı ve torunlarınızı alın gelin. El ele verirsek yine durdururuz.

Nükleere Hayır!”

Fukuşima’nın 2. yılında insan zinciri

Tarih : 10 Mart 2013 (Pazar günü)

Saat : 12:00

Yer : Galata Köprüsü

(Yeşil Gazete)

Gerçek temizlik günleri başlıyor!

Buğday Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneği,  ekolojik yaşam pratiklerini yaymak için düzenlediği Gerçek Temizlik Günleri’nin ilkini 16 Mart Cumartesi günü Şişli %100 Ekolojik Pazar’ında gerçekleştiriyor.

Gerçek Temizlik Günleri’nde ekolojik yaşam pratiklerinin yaygınlaştırılmasının yanısıra ekolojik temizlik malzemelerinin tariflerinin paylaşılması da hedefleniyor.

Bugün temizlik alışkanlıklarımız birkaç kuşak önceki temizlik anlayışından çok farklı bir noktada. Sektör, herkesin evlerinin “pırıl pırıl”, “bembeyaz”,”dezenfekte edilmiş”,”hijyenik” olması gerektiği konusuda herkesi ikna etmiş gözüküyor. Bir algı karmaşası yaşıyoruz aslında. Bugün çoğumuza göre “Toprak mı pis, yoksa bu deterjan mı?” sorusunun cevabı toprak. Çünkü toprak bize uzak, yabancı. İçerisinde neler var kim bilir.

Ama raflarda dizili temizlik malzemeleri mis kokulu, hijyeni simgeliyor ve bizi bir sürü dertten kurtarıyor değil mi? Arkasına baktığınızda da derin bir oh çekiyorsunuz, içindeki herşey belli, size ya da doğaya zararlı birşey koyacak olamazlar ya. Hem kim istemez tek yıkamada sakız gibi beyaz çamaşırlar, bir damlayla bütün mikropları kırılan tuvaletler? Onlar benim yerime temizliği hallederken ben de keyfime bakarım…

Ama ne pahasına? Bugün evlerimizde kullandığımız, içerisinde onlarca kimyasal barındıran temizlik ürünleri sizin için temizliği yaptıktan sonra nereye gidiyor dersiniz? Bu ürünlerin büyük kısmı doğrudan kanalizasyona akıp sonunda da içerdiği kimyasallarla birlikte yeraltı sularına karışıyor, su kaynaklarını uzun vadede kullanılmaz hale getiriyor, toprağı zehirliyor. Karmaşık üretim süreçlerinin gerektirdiği yoğun enerji tüketiminden ve üretimde kullanılan petrol ürünlerini ise tüm bu hijyen takıntılı sürecin olumsuzlukları.

Çevreye verilen zarardan belki de daha kısa süre içerisinde hissedebileceğimiz etkiler ise kendi sağlığımıza. Sözünü ettiğimiz kimyasallar, sonunda “fazla yüklenme” olasılığı yaratarak vücudumuzda depolanıyor ve zehirli olma düzeyine ulaştığında çeşitli hastalıklara yol açıyor. (Kronik yorgunluk, alerjiler, karaciğer sorunları, lenf kanseri gibi.).

 

Peki bu ürünler yokken ne yapıyorduk? Evlerimizde bulunan iki üç malzemeyle bütün temizliğin altından kimyasallar olmadan da kalkıyorduk. Ama artık bu bilgiler unutulmak ve tüm temizliğimiz kimyasallarla dolu temizlik ürünlerine teslim edilmek üzere. Buna dur demek isteyenlerden birisi de Buğday Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneği. Derneğin ekolojik yaşamı yayma hedefiyle üç ayda bir üyeleri için yayınladığı Ekolojik Yaşam Rehberi’nin 14. Sayısı bu sebepten doğa dostu temizlik malzemelerine ayrılmıştı. Dernek “Gerçek temizlik mümkün!” diye haykırmış, herkesin evlerinde uygulayabileceği tarifler vermişti. Şimdi bir adım ileri gidiyor ve derneğin uzun soluklu projelerinden olan %100 Ekolojik Pazarlarda gerçekleştirilecek “Gerçek Temizlik Günleri” ile rehberde yayınlanan tüm tarifler pazara gelen ziyaretçiler ile beraber hazırlanacak ve uygulanacak.

Yapılacak tarifler arasında bulaşık ve çamaşır makinası tozlarından, çok amaçlı yüzey temizleyicilere, elde bulaşık yıkama sıvısından cam temizleyiciye kadar neredeyse hergün kullanılan temel tarifler de var. İlki 16 Mart Cumartesi günü Şişli’de gerçekleşecek Gerçek Temizlik Günleri’nin gün içi akışı ile ilgili ise hatıranması gerekenler 11:00 ve 13:00 saatleri, çünkü bu saatlerde tüm tarifler başan sona anlatılarak yapılacak.

Bu tariflerin yaygınlaşması ve kullanılması demek daha az enerji tüketimi, daha az kimyasal kirlilik ve sağlığımıza daha az zarar demek. Bu nedenle atılacak en küçük adımlar bile büyük etkiler yaratma şansına sahip. Buğday Derneği, bunun farkında olarak ekolojik bir yaşama adım atmak, gezegendeki ayak izini küçültmek ve beraber üretmenin hazzını yaşamak için herkesii %100 Ekolojik Pazarlardaki Gerçek Temizlik Tezgahı’na bekliyor.

Gerçek Temizlik Günleri Tarihleri şöyle:

16 Mart – 7 Nisan Şişli %100 Ekolojik Pazar

31 Mart – 14 Mart Kartal %100 Ekolojik Pazar

 

Haber: Bora Kabatepe

(Yeşil Gazete)

 

 

 

 

 

 

 

8 Mart – Selen Çağlayık Eloğlu

Bu yazı, Selen Çağlayık Eloğlu’nun “Selen’in Agroekoloji Günlüğü” adlı blogundan alınmıştır.

***

Sabah 4′te uyanıyoruz bir ağlama sesiyle. Hayat böyle bundan böyle deyip kabulleneli çok oldu.

Sonra 4′te kalkan bir kadın geliyor aklıma. Ege’de bir köyde yaşayan bir kadın. Yazları 4′te kalkmaya alışalı çok olmuş.

4′te kalkıp elini yüzünü yıkar.

4′te kalkıp basmasını giyer.4′te kalkıp yola koyulur. Karanlıkta ağır ağır gider köyün dışındaki tarlasına. Bazen kocası traktörle de götürür gerçi ama genelde yayan başlar güne.

Ve 5′te güne hazırdır kadın. Önce toprağa eğilir, toprakla yetinir ve oracıkta namaz kılar.

Şükreder ve derin bir nefes alıp başlar güne.

İlk kez ona eşlik ettiğimde zorlanmıştım; ben hala gözlerimi ovuştururken o çoktan işe koyulmuştu.

Çıt çıt çıt. Hiç tütünden bu ses çıkar mı?

Çıkarmış.Ve evet tütün de kırılırmış. Meğer o bakır renkli yaprakların hikayesi kırılarak başlarmış.Tek bir hamleyle, tek bir bilek çevirişle, tek bir parmak oynatışla yapraklar sıra sıra kırılır ve dizilirmiş önce ele sonra şişe. Bahsi geçen kadın ise ustaymış tütün kırışta. Bütün köy bilirmiş onun hızını. Çıt çıt çıt.

Ben daha ilk bitkideyken o koca bir sırayı bitirmişti bile.

Zaman ilerler, güneş tepede patlar. Saatler, saatler ve saatler geçer. Sıcaktan bitkiler bile isyan edip boyun eğerken kadın durmaz devam eder. Vücuduna meydan okurcasına eğilir kalkar, eğilir kalkar ve yaprak kırar.

Bir köşeye atıverdiği çıkınından kirli bir pet şişe çıkarır ara ara, su yudumlar.

Biraz ekmek, biraz da peynir ekler yanına.

Ama durmaz ve öğlene kadar çalışır. 7 saat. Yapraklar dizilir, şişler birikir ve traktör gözükür uzaktan.

Öğlen yemeği hızla yenir çünkü kaybedecek zaman yoktur. Yapraklar omuzlarını bükmeden şişlerden askılara geçirilmelidr. Kaşıklar birbirine çarpar tabaklarda, hızla tüketilir yemekler. Bu arada bunlar da kadının haftada bir uğradığı bahçeden getirdiği sebzelerden yapılmıştır. Tütünü kısa kesip bazen koşa koşa bahçeye gider kadın. Bazen de inekleri otlatmaya çıkarır.

Yemek biter ve biraz dinlenmeye fırsat bulur kadın.

1 saat gözleri, kulakları yarı açık uyur gider öylesine. Sonra çayını içer. Ve gün devam eder.Sabah sabah dizdiği şişlere ipler geçirilir ve o iplerde yapraklar usulca kaydırılır. Kadın gene hızlıdır. Çıt çıt çıt kırdığı yapraklar birer birer iplere dizilir ve sonunda bütün ipler duvara asılır. Yapraklar kurumaya başlar duvarda; önce yeşil, bir iki güne ise sarı.Akşama kadar sürer ip asmak. Arada inekler su içmeye götürülür köy meydanına. İşler devam eder ta geceye dek.

Sonra yeniden başlar döngü.

4′te kendiliğinden kalkar kadın.Horoz bile uyumaktayken o çoktan elini yüzünü yıkamıştır.

40lı yaşlarındaydı kadın ben oradayken. 60′tan fazla olduğunu düşünmüştüm. Kocaman elleri vardı. Nasırları vardı. 2 tane basması vardı dönüşümlü giydiği. Çocuğu torunu vardı. Hızı vardı, köyde ünü vardı. Ve elinden ucuza çıkacak tütünleri, uzmanlarca denetlenecek sarı mı sarı yaprakları vardı.

Ha bir de komşuları vardı tabi.

Tarlası olmadığı için “tütün”de yevmiyeli çalışan kadın. Kocasından ayrılmıştı, çocuklarıyla ve annesiyle yaşıyordu. O da 4′te kalkıyordu her gün.

Sonra bir göz odada yaşayan başka bir kadın vardı. Yevmiyeli çalışamayacak kadar yaşlıydı artık. Eh arazi de yoktu ne yapsın? Her gün tepelerde ot toplardı yemeğe katmak için.Belinden rahatsız kadın vardı sonra. Kızı gidiyordu tarlaya artık. O ise keçilere koyunlara eşlik ediyordu ancak.

Bir de amca vardı bol bol yaptığı kız çocuklarıyla övünen. Ne kadar çok kız, o kadar çok makine diyen.

Tütün bu, bel ister, el ister, ter ister.

Tütün bu, kadın emeği ister.

Tütün bu, yanmak, yakılmak ister her şeyden önce. Ve çıt çıt çıt diye içten içe yanar.

Tütün bu, yanar ve yakar kadınları.

Kiminin ellerini tarlada güneşle bir olup.

Kiminin içini dertle bir olup.

Kimininse tenini şiddetle bir olup.

 

***

Bu yazı, Selen Çağlayık Eloğlu’nun “Selen’in Agroekoloji Günlüğü” adlı blogundan alınmıştır.

 

Kendi rüzgar türbinini kendin yap!

Netzeroguide sitesinde yer alan “ev yapımı rüzgar türbini nasıl yapılır?” konulu makaleyi, Yeşil Gazete gönüllü çevirmenlerinden Onur Babacan‘ın çevirisiyle sunuyoruz.

***

Evde elektrik enerjisi üretmeye olan ilgi çok doğal olarak günden güne artıyor. Özellikle güneş ve rüzgar enerjisi gibi evde uygulanabilir olan yenilenebilir enerji yöntemlerinin fiyatları gittikçe düşerken, fosil yakıtların, özellikle petrolün maliyeti artıyor.

Kendi eviniz için böyle bir uygulama düşünüyorsanız, hangi sistemi kurmayı seçeceğiniz kısmen yaşadığınız yere bağlı. Güneş ışığını güvenilir ve güçlü alan yerlerde güneş enerjisi uygunken, yere yakın ve sürekli esen rüzgarların bulunduğu yerlerde rüzgar enerjisi daha uygun oluyor.

Ancak kendi enerjinizi üreterek elektrik faturalarından büyük tasarruf sağlamak cazip olsa da ilk yatırım maliyeti gözünüzü korkutabilir. Rüzgar türbininizin kurulumunu kendiniz yaparsanız maliyet oldukça azalıyor ama elbette büyük bir kısmı olsa da, kurulum işçiliği maliyetin tek bileşeni değil.

Türbinin kendisi, muhafazası, ve türbini yükseltmeye yarayan kulenin de maliyeti var. Montajı yapılmış bir rüzgar türbini, eğer iyi bir fiyat bulursanız watt başına yaklaşık 3.5 Lira’ya (2 Amerikan Doları) denk geliyor. Sistemin çalışması için gerekli diğer parçaları hesaba katmadan, sadece türbinlerin maliyeti evinizin enerji ihtiyacına göre 7000 Lira’yı bulabiliyor.

Kendi türbininizi sıfırdan yaparak bu maliyeti daha da düşürmek güzel olmaz mıydı? Bunu yapmak mümkün mü? Doğrusu mümkün

Rüzgar Türbini Bileşenleri

Bir rüzgar türbini şu parçalardan oluşur: Pervane kanatları, kanatları rüzgara karşı çeviren kızak, sistemi rüzgar yüksekliğine yükselten kule, aktarma organları ve jeneratör.

Aktarma organlarını imal etmenin en kolay yolu, “doğrudan tahrikli” (ing: direct drive, ed.) olacak şekilde jeneratörü pervanenin tam arkasına monte etmektir. Böylece karmaşık dişli mekanizmalarıyla enerjiyi yere aktarmaya gerek kalmayacak ve türbinin hem yapımı hem bakımı kolaylaşacaktır.

Plan

Rüzgar enerjisinin popüler hale gelmesiyle kendi rüzgar türbininizi yapmak için gerekli planları internette ücretsiz bile bulmak artık mümkün. Hatta YouTube’da yapım sürecini detaylarıyla anlatan öğretici videolar bile bulabilirsiniz. Bütün bunların hepsi bir tık ötede, bu makaleyi okuduktan sonra konuyu daha fazla araştırma isteği duyarsanız, işiniz hiç de zor değil!

Bunların dışında, daha ayrıntılı yapım planlarını düşük fiyatlara bulmanız da mümkün. Bu planları takip etmek ve uygulamak daha kolay olabileceği gibi daha zor da olabilir.

Burada detaylı bilgi vermek yerine, asıl aktarmaya çalıştığımız fikir şu: Bu büyük bir devlet sırrı değil, rüzgar enerjisi yıllardır kullanımda olan bir teknoloji ve uygulaması için gerekli bilgilere ulaşmak el yakmıyor.

 

 

Aletler

Kendi rüzgar türbininizi yapmak için doğal olarak birkaç alet gerekli. Kıl testere, küçük bir taşlama makinesi, lokma anahtarları ve lokmalar, tornavidalar, zımpara kağıdı ve keskin bir bıçak işinizi görecektir.

Makine yağı bulundurmanız da şart olmasa bile faydalı olur.

Pervane kanatları

Aslında pervane kanatlarını tahtadan yapmak mümkün, ama bu hem gerekenden çok daha zahmetli, hem de tahtanın plastikten ağır olması bir dezavantaj. Öte yandan tahta kanatların kullanım ömrü uzun olduğundan, oymacılık beceriniz de varsa tercihinizi o yönde kullanabilirsiniz.

Daha kolay bir yaklaşım ise 15 santimetrelik ABS boru kullanmak. Kavisli olduğundan sadece keserek gerekli kanat şeklini elde edebilirsiniz. Her boru parçasından dört kanat çıkar ve türbin başına üç kanat gerektiğinden, üç “boy” boruyla dört türbin yapabilirsiniz.

“Boy”un uzunluğu kullandığınız plana göre değişebilir, ama türbinin bütün kanatları aynı uzunlukta olduğu sürece işleyişini değiştirmez. Yaklaşık olarak 1 metrelik bir uzunluk verimli şekilde rüzgarı yakalar.

 

Jeneratör

Jeneratör, pervanenin arkasında konumlandırılır ve pervane kanatlarıyla aynı mile bağlanır.

Burada dikkat etmeniz gereken şey, basit bir doğrudan tahrik sistemine dayandığından dolayı genelde kullanılan ticari jeneratörlerin bu tasarımda uygun olmadığı. Bu jeneratörler genellikle yüksek devirde dönecek şekilde tasarlanmıştır ve pervanenin dönüş hareketi jeneratöre vites sistemleriyle hızlandırarak aktarılır.

Doğrudan tahrikli türbinde ise jeneratör pervaneyle aynı hızda döner.

Aslında jeneratör, bir elektrik motorunun tersine çalıştırılmasından ibarettir, iki cihaz da aynı prensiple çalışır. Motor elektrik girdisini harekete, jeneratör de hareket girdisini elektriğe dönüştürür. Hangi yönde çalışırsa çalışsın prensip aynıdır.

Bu, bir elektrik motorunu jeneratör olarak kullanabilirsiniz demektir. Sadece belli özelliklere sahip sabit mıknatıslı bir motor bulmanız yeterli.

Uygulamada ihtiyacımız olan düşük devirli ve yüksek voltajlı bir motordur, böylece rüzgarın üretebildiği düşük dönme hızlarından mümkün olduğunca yüksek voltaj üretir. Yüksek voltajla düşük devir elde ettiği için verimsiz olarak görülebilecek böyle bir motor, tam da bu özelliğinden dolayı jeneratör için en iyi seçimdir.

 

Kendi rüzgar türbininizi yapmak çok zor değil ama yine de bir miktar bilgi ve beceri birikimine ihtiyacınız var. Pervane kanatlarını ve milini imal etmenin yanında, jeneratörü elektrik üretim sistemi için gerekli teçhizata bağlamanız gerekli. Üretim sistemi kolay bir bağlantıyla elektrik şebekesine dahil olup faturanızı azaltabileceği gibi, daha karmaşık ve daha pahalı bir seçeneklerle şebekeden tamamen bağımsız da olabilir.

Ek olarak, türbininizi taşıyacak olan kulenin sabitlenmesi için beton dökmeniz veya aynı sağlamlıkta başka bir yöntem bulmanız gerekli.

Ama tasarım karmaşık değil ve gereken bilgi ve beceri birikimine ulaşmak göründüğünden daha kolay. Yapım sürecinin elektrikle ilgili kısmı karmaşık elektronik devreler değil, basit kablolama işlemleri içeriyor. Sonunda hepsini kendiniz yapmamaya karar verseniz bile, yaptığınız kısımlar ölçüsünde tasarruf edersiniz.

 

Yeşil Gazete için çeviren: Onur Babacan

Yazının özgün hali (ingilizce) için tıklayınız.

(Netzeroguide.com, Yeşil Gazete)



Muratlar’da “Organik Tarım ve Ekolojik Yaşam” Paneli

Bayramiç Yeniköy -Kazdağları Ekolojik Yaşam ve Tohum Derneği, bu haftasonu Muratlar köyünde Organik Tarım ve Ekolojik Yaşam Paneli düzenliyor.

Panelin konusu tarımda üretici-tüketici ilişkisi, topluluk destekli tarım modelleri, ekolojik yaşam ve yaşam alanlarının korunması olacak.

Panelde Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi Ziraat Fakültesi Zootekni Bölümü’nden Prof. Dr. Türker Savaş, organik tarım çiftçisi ve peynir üreticisi İlhan Koçulu, organik tarım uzmanı ve danışman Nurhayat Bayturan, Bayramiç Yeniköy Kazdağları Ekolojik Yaşam ve Tohum Derneği Başkanı Mustafa Alper Ülgen ve Bayramiç Yeniköy Kazdağları Ekolojik Yaşam Ve Tohum Derneği Yönetim Kurulu Üyesi ve avukat Özlem Güneri konuşacak.

Altın arama çalışmalarının tehdidi altında olan Kazdağları’nda, Çan-Bayramiç yolu üzerinde bulunan Muratlar köyü de ekolojik yaşama ve yerli tohumlara yeniden”Merhaba” diyor. Köyde kurulmuş olan ve bir ekolojik yerleşke girişimini de başlatmış olan Bayramiç Yeniköy Kazdağları Ekolojik Yaşam ve Tohum Derneği’nin de desteğiyle köylüler geleneksel-doğal üretim yöntemlerine dönüyor, evladiyelik tohumları  yeniden ekmeye başlıyorlar.

10 Mart Pazar günü saat 11:00’de başlayacak olan etkinlik saat 13:00’de sona erecek. Panelin ardından köyde tüm katılımcılar ve köylülerin katılabileceği bir yemek yenilecek.

 

(Yeşil Gazete)

Şehir ve öğle yemeği

 

Bir metropolün gerçek ritmini öğle saatlerinde yakalayabilirsiniz. Kentin ritmi birden daha da hızlanır, binalardan sokaklara akan insanların görüntüsü her şeyi bastırıverir. Şehir ansızın uykusundan uyandırılmış gibi olur. Kaldırımlar dolar, yiyecek satan tezgâhlardan yükselen kokular yoğunlaşır, dükkânların vitrinleri renklenir.

Günün bu en olağanüstü saatinin belirleyici tanımı telaştır. Öğle yemeği molasına çıkmış insanlar kendilerine bahşedilen bu zamanı en istifadeli şekilde değerlendirmeye çalışırlar. Bu sürede karınlarını doyurmalı, sigaralarını yakmalı, bir parkta oturup bulutlara bakmalı, at yarışı oynamalı, flört etmeli veya erteledikleri bir sürü dünyevi işi tamamlamaya çalışmalıdırlar. Yapılacak iş çok, fakat heyhat, süre sınırlıdır. Koca koca insanlar öğle yemeği molalarına teneffüse çıkmış okul çıkmış çocuklar gibi neşe içinde başlarlar, hafta sonu izninden dönen yatılı talebeler gibi naçar dönerler işlerinin başına.

Ne zaman kalabalık bir kentte, gün ortasında aylaklık ederken öğle tatilindeki insanların arasında kalsam aklıma New York’ta bir gökdelenin inşaatında yemek molası veren işçilerin görüntüsü takılır. Herkesin bildiği meşhur fotoğraf 1930’lu yılların başında Manhattan’daki Rockefeller binasının yapımı sırasında çekilmiştir. Bir grup erkek işçi 69. katta yeni koydukları bir putrelin üstüne oturmuş muhabbet ederler. Yemek sonrası kimisi termostan kahve doldurmakta, kimisi cigarasını yakmaktadır. Çalıştıkları henüz inşaat halindeki binanın arka planında sisler içindeki New York görülür.

Her şey son derece gündelik hayata dair, yani son derece sıradan gibidir.

Bu insanlar da kent yaşamının akışına ayak uydurmuşlar ve öğle yemeği saatinde her çalışan gibi mola vermişlerdir. Zaten bu ikonik fotoğrafı bu kadar çarpıcı kılan aşağıda sürüp gitmekte olan sıradan bir günün temposunu yüzlerce metre yüksekte, bizlere inanılmaz tehlikeli gelen bir işte tekrarlıyor olmalarıdır.  Öğle yemeği molasındaki işçilerimiz bir bankada veya bir devlet dairesinde çalışanlar gibi bir doğallık içinde yan yana otururlarmış gibi görüntülenmişler.

Garip olan büyük olasılıkla yeni göçmen olan bu işçilerin tehlikeye meydan okuyan rahat tavırları ya da hiçbir güvenlik önlemi almadan çalışıyor olmaları değildir. Bu fotoğrafın esas rahatsız edici tarafı bu insanların hepimize dayatılan bir yaşama temposuna dâhil edilmiş olmalarıdır. Sorgulamadan kabul ettiğimiz gerçeklik öğle yemeğinin aynı zaman içinde ve toplu halde, adeta bir ayin yapılır gibi birlikte yeniliyor olması değil midir? Bu işte bir gariplik yok mudur?

Acaba 69.katta çalışırken mola veren işçiler öğle yemeği saatlerini vücutlarının dayattığı biyolojik zamana göre mi ayarladılar, yoksa modern iş yaşamın temposuna mı uydular?

Öğle yemeği hayatımızın bir parçası mıdır, yoksa modern hayatın, daha doğrusu sanayi çağının bizlere bir dayatması mıdır? Acaba insanlar tarih boyunca bugün kabul ettiğimiz şekliyle üç öğünlük bir beslenme rejimiyle mi sürdürdüler yaşamlarını? Sanayi tesislerinde toplu olarak çalışmaya başlamadan önce de insanların karınları aynı anda mı acıkırdı? Kırsal yaşamdan sökülüp atılan insanların metabolizmaları farklı mı çalışmaya başlar? İdeal olan öğle yemeği süresi kaç saattir, hangi saatler arasıdır? Öğle yemeğinde neler yemeli, neler yememelidir çalışanlar?

Modern çağda ev ve iş yeri arasındaki mesafeler arttıkça insanlar kendi yiyecekleri üzerindeki tasarruflarını başkalarına bırakmaya başlamışlardır. Karnı acıktığı zaman evine dönüp ailesiyle beraber karnını doyuran insan tipi romanlarda karşılaştığımız geçmiş zaman karakteridir artık. İşe yemek götürmenin en sevimli biçimi olan sefertaslarının da temizlik, pratiklik gibi gerekçelerle ortadan kalkmasıyla öğle yemeklerinin sadece zamanlaması değil içeriği de farklılaşmaya başlamıştır. Evde pişirilip getirilen yemeğin yerini önce basit ekmek arası yiyecekler almış, zamanla bununla da uğraşmak zor gelmeye başlayınca rasyonel olan yola uyulmuş, ya bu iş için kurulmuş fast food tarzı yiyeceklere mahkûm olunmuş veya hızın ve maliyetin lezzetin ve sağlığın yerine geçtiği endüstriyel yemek fabrikalarının egemenliğine boyun eğilmiştir.

Dünyanın her yerinde, her kültürde insanların aynı zamanda, aynı tarzda yemek yemelerini sağlanmak tam anlamıyla sağlanamamıştı ama küreselleşme bu konuya da el attı ve yemek alışkanlıklarımızı küresel bir nizamata sokmak için son darbelerini hazırlamaktadır. Avrupa’da ortaya çıkan finans krizden en büyük sıkıntıyı çeken Yunanistan, İspanya gibi Akdeniz ülkelerine özgü siesta baş suçlu ilan edilmiş, keyifle yenilen uzatılmış öğle yemeği geleneğini Avrupa’nın refahı için başlıca tehdit olarak gösterilmeye başlanmıştır. Zamanın Çekoslovakya’sında devasa bir sanayi tesisinde gördüğüm, çalışma aralarında işçilere verilen ve işçilerin beslenmesine de katkıda bulunduğuna inanılan bira molalarının sürdürüldüğünden emin olamıyorum.

Thierry Paquot   “Bir sanattır öğle uykusu” kitabında modern hayatın dayattığı günlük hayatın ritmine itiraz ederek öğle uykusunun bir hak olarak kabul edilmesini savunuyordu.

Paquot öğle uykusu hakkını savunarak modernizmin günlük hayatımızın akışını belirlemesini önleyebileceğimizi söylüyordu. Şimdi bizler öğle yemeği molalarının saçmalığını savunarak bu mücadeleye farklı bir cephe daha ekleyebiliriz. Öğle yemeğimizi ne zaman yiyeceğimize kendimiz karar vermeyi başarabilirsek, ne yiyeceğimize de kendimiz karar vermeye başlayabiliriz.

Yemeyi sanat düzeyine çıkartan ünlü yemek filozofu Brillat –Savarin ”ne yediğini söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim” dediğinde devasa fabrikalar yeni yeni ortaya çıkmaktaydı. Savarin ustanın sözlerini “bana ne zaman ve ne yediğini söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim” şeklinde değiştirerek onlara kim olduğumuzu gösterebiliriz.

 

***

Notlar: Rockefeller gökdeleni inşaatında yemek molası veren işçileri gösteren iki ayrı fotoğraf var. Bu fotoğraflardan birinin veya her ikisinin de kurmaca olduğuna, inşaat şirketinin halkla ilişkiler çalışmasının parçası olduğuna dair tartışmalar sürüyor.

Fotoğrafın çekildiği, yani Rockefeller gökdeleninin yapıldığı tarihler ABD’de büyük bunalımın her noktada hissedildiği günlerdir. Fotoğrafın yayın hakkını elinde bulunduran ajansın yetkilisinin hatırlattığı gibi, o zor zamanlarda insanlar sadece iş bulmak veya bedava iaşe dağıtımlarından yararlanmak için bir araya gelirler. Oysa işçilerimizin işleri vardır, çalışmaktadırlar ve karınlarını doyurmaktadırlar.

 

Yürümek, adım adım… – Arzu Erturan

sokakbizim_leuven2Zaman zaman içinde bulunduğun çemberin dışına çıkmak gerekir. Hatta buna yönelik bir istek bile doğar içinde, özellikle her gün aynı şeyleri yapıyor gibi hissedip sıkıldığın, yenilikler arayışına girdiğinde. Zaman zaman bir çemberin içinde bulunduğunun farkında bile değilsindir. Farkında olsan bile o çemberin dışına çıkmak sana öyle zor gelir ki, içinde sıkışıp kalırsın. İşte böyle zamanlarda alıp başını gitmek lazım!

leuven_bicycle_sbDışarıda bir yürüyüş yapmak, belki bisiklete binmek, hatta mümkünse yeni şehirlere ve ülkelere gitmek insanı tazeler adeta. Evet, içinde bulunduğun o rahatlık çemberi -comfort zone- çok tatlı ve güvenlidir. Fakat o çemberin içinde ne kadar çok kalırsan, çember daralıp seni bir o kadar boğar.

Ben de yenilenmek, yeni keşifler yapmak için çemberin dışında neler varmış diye baktım geçtiğimiz sonbahar. Çemberimi oldukça genişletip Avrupa şehirlerinde yürüyüşe daldım. Leuven, Münih, Salzburg, Viyana ve Prag çemberini sevgili kardeşim ile birlikte dolaştım. Bütün gezi boyunca bolca yürüdüm, yürüdüm ve yürüdüm…

sokakbizim_munihKardeşimin bir süredir ikamet etmekte olduğu küçük ve sevimli öğrenci şehri Leuven’e varmakla başladı macera. Belçika’nın güzel evleri ve sokaklarından oluşan bu şehirde beni kendine hayran bırakan şeylerden ilki çok fazla bisiklet kullanıcısının olmasıydı!

IMG_0063Gerçekten genç, çocuk, yaşlı demeden herkes bisiklete biniyor. Leuven’de bisikletçiler, yaya ve araç trafiği ile karma ama birbirlerine saygılı bir şekilde var olabiliyorlar. Yürüyerek bile bir günde keşfedilebilen bu şehri bisikletle dolaşmak haliyle daha hızlı oluyor. Avrupa’nın en uzun açık barı olarak tanımlanan Ode Markt, yanyana dizili birçok bardan ve büyük eski bir meydandan oluşuyor. Şehrin merkezindeki bu eğlenceli mekana genellikle yürüyerek veya bisikletle gidiyorsun ve kendine Leuven’in özel birası Stella Artois ısmarlıyorsun!

munich_sokakbizimBir sonraki durak ise Münih’ti. Şehre meşhur Oktoberfest zamanı gittiğimiz için epey kalabalık ve renkli bir şehir karşıladı bizi. Özellikle geceden sabaha tüm şehrin kılık değiştirmesi ve geleneksel kıyafetlerle dolaşması gerçekten ilginçti. Burada da en meşhur ana caddeleri olan Neuhauser ve Kaufinger boyunca yaya olarak dolaşmanın tadını çıkardık. Bu caddede yürürken karşına çıkan bisiklet taksiler eğlenceli görünüşleriyle keyifli bir gezi potansiyeli sunuyorlar.

Uğradığımız bir başka yer ise meşhur Münih Olimpiyatları’nın yapıldığı olimpiyat kompleksi oldu. Münih’te olimpiyat kulesinden tüm şehri görmeniz mümkün, biz de tabii öyle yaptık.

salzburg_sbSanırım tüm gezi boyunca bira bakımından ne kadar şanslı olduğumu söylememe gerek yok:) Çünkü bir sonraki duraklarımız olan Salzburg ve Viyana da bu konuda epey seçeneğe sahip. Münih’e trenle 1,5 saat mesafede olan Salzburg, bizi kendine hayran bırakan bir başka şehir. Mozart’ın doğduğu ve büyüdüğü şehir olarak da bilinen Salzburg üç tane yüksek tepe ile çevrili.

Gezi boyunca sıkça yaptığımız şeylerden biri de şehirleri yüksek bir yerden izlemek oldu. Salzburg’da bize bu konuda meşhur Salzburg kalesi yardımcı oldu. Ortaçağ’dan kalma bu büyük kalede bir anda yüzyıllar öncesine gidebiliyorsun.

sokakbizim_salzburgHohensalzburg Kalesi’nde zamanda yaptığımız bu yolculuktan sonra hava yavaş yavaş kararmaya, biz de yorulmaya başlamıştık. Avusturya’ya gelip şnitzel yemeden dönmek olmazdı…

salzburg kalesi sokak bizimKaleye çıkan yokuşun üzerinde yerel bir atmosfere sahip güzel bir restoranda yemek yedik. Salzburg nehri kenarında yaptığımız yürüyüş ile bir kez daha bir kentte yaya olarak dolaşmanın ne kadar keyifli olduğunun farkına vardık.

Gezimiz burada bitmiyor elbette, devamını merak edenler için bir sonraki yazımız pek yakında!

Arzu Erturan – www.sokakbizim.org

 

 

Şu acayip dünyada kadın kadına yürümek

Son 1 yıldır kadın hareketi açısından sadece Türkiye’de değil, dünyada da oldukça hareketli günler yaşanıyor.

Türkiye’de kürtaj yasağı tartışması ile  bir anda  daha önce olmadığı kadar belirgin şekilde toparlanan kadın hareketi, hükümetin yine üstün bakkal hesapları neticesinde ortaya attığı  nüfus politikası fikri gereği kadınlara giydirmek istediği “muhafazakar politika entarileri”ni kabul etmedi, iade etti. Medya dahil pek çok çevreyi sindiren başbakan Erdoğan’a  “ Haddini bil” diyebilen iki toplumsal hareketten birisi olarak ( diğeri de Kürt hareketidir)  tarihe geçti.

Tabii, kadın meselesi , tüm dünya kadınlarının meselesi.

Kadına yönelik şiddet, taciz ve tecavüz gündemi, bu sene Hindistan’da yaşanan olaylarla, bir anda  tüm dünyanın gündemine girdi ve büyük tepki uyandırdı. Sevgilisi ile sinema dönüşü bindiği otobüste 6 kişinin tecavüzüne uğrayan genç kadının ölümü, kadına yönelik şiddete karşı adeta küresel bir feminist fırtına yarattı.  14 Şubat’ta  dans etmek üzere “1 Milyar Kadının Dans Etmesi Devrimdir!”  sloganı ile tüm dünyada sosyal medya üzerinden örgütlenen “One Billion Rising” hareketi, küresel iklim değişikliğine karşı yapılan eylemlerden sona gerçekleştirilen ikinci ulusüstü küresel eylemdi.  (http://www.onebillionrising.org/livestream). Eylem Türkiye’de de 27 şehirde ve 55  noktada gerçekleştirildi.

One Billion Rising Yeni Delhi'de de milyonlarca kadını biraraya getirdi

Bu eylem sadece küresel olması ile değil,  seçtiği yöntem ve örgütlenme şekli ile de diğer kadın eylemlerinden ayrışıyor. Bedenine ve kimliğine yönelen şiddete, kamusal alanlarda dans ederek karşılık vermek, büyük bir meydan okumadır.  Bu derin  bir devrimdir.  Asiliktir. Bu eyleme katılan  kadınlar,  yıllar sonra milat kabul edilecek bir tarih yazdılar. Doğmamış kız çocuklarına, enfes bir armağan verdiler.

Ve geldik bugüne. Bugün 8 Mart 2013.  8 Martları seviyorum. Kadın kadına sokağa çıkıp yürümeyi, şarkı söylemeyi, meydan okumayı seviyorum.  Bu sene de pankartlar ve  sloganlar  renk renk,  çeşit çeşitti. Yine 8 Mart’ta kadın kadına yürüdük, şarkı söyledik. Bedenimize, kimliğimize, emeğimize, hayatlarımıza sahip çıkmak için, barış için, adalet için, geceyi de, sokakları da, meydanları da terk etmedik.

Not: Başörtülü kadınlar yok denecek kadar azdı. Başka bir yazının konusu olsun.

Fotoğraflar: Aysen Ataseven

 

 

Aysen Ataseven