Ana Sayfa Blog Sayfa 4369

Çanakkale’de “sol ve ekoloji” muhabbeti

Galatasaray Üniversitesi öğretim üyesi, yazar ve Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi kurucu üyesi Ahmet İnsel, 31 Mart Pazar günü Çanakkale’de düzenlenecek “Sol ve Ekoloji” söyleşisine katılacak.

Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi Çanakkale oluşumu tarafından düzenlenen söyleşide başlık “Türkiye’de Sol ve Ekoloji Mücadelesi”.

31 Mart Pazar günü Çanakkale merkezde bulunan Türkan Saylan Belediye Nikah Salonu’nda gerçekleştirilecek söyleşi saat 14:00’de başlayacak.

Etkinlikle ilgili detaylı bilgiye bu adresten ulaşılabilir.

Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi Çanakkale oluşumu koordinatörlerinden Oral Kaya Yeşil Gazete’ye verdiği demeçte “Çanakkale ekolojik tahribatın çok yoğun yaşandığı, altın madenleriyle, kömürlü termik santrallerle mücadele ettiğimiz, suyumuzu ve toprağımızı korumaya çalıştığımız bir bölge” dedi.

Kaya’ya göre, “İnsan hakları ile doğanın hakları arasında doğrudan bağ kuracakları yeni bir siyaset, Türkiye’yi çok güzel yerlere taşıyabilir ve hatta vahşi kapitalizme gerçek bir cevap olabilir”.

Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi Çanakkale oluşumundan Hasan Türkoğlu’na göreyse, “Çanakkale halkı giderek yaklaşmakta olan ekolojik tahribata karşı ataletini üstünden atmalı ve daha hızlı ve güçlü tepkiler oluşturmalı”. Bunun için meseleler arasındaki ilişkilere dair bir farkındalığın oluşturulması gerektiğini savunan Türkoğlu, Ahmet İnsel’le gerçekleştirecekleri söyleşiyi bunun için önemli bir araç olarak gördüklerini belirtiyor.

 

(Yeşil Gazete)


Ekoloji Mikrofonu’ndan: Yeşil Olma Deklarasyonu

2009 yılından beri, Türkiye’nin çok sesli online radyosu olan Nor Radyo’da yayın hayatına devam eden Ekoloji Mikrofonu programında bir “Yeşil Olma Deklarasyonu” yayınlandı.

Deklerasyon metnini 28 Mart Perşembe akşamki yayında okuyan ekoloji mikrofonunun iki kafadarı Erdem Temel ile Devin Bahçeci ayrıca gelecek on hafta boyunca  programda yeşil düşüncenin temel ilkelerini tartışacaklarını ifade ettiler. Temel ile Bahçeci yeşil düşüncenin ilkeleri tartışmasına herkesi davet ettiklerini de program sırasında ifade etti.

İnternet üzerinden yayın hayatını sürdüren Nor Radyo’da yayınlanan Ekoloji Mikrofonu her hafta; Perşembe günü saat 19:00’da Nor Radyoda yayınlanıyor.  Nor Radyo’yu  www.norradyo.com üzerinden dinlemek mümkün.

Programda okunan “Yeşil Olma Deklarasyonu”nun tam metni ise şu şekilde:

“Yeşil Olma Deklarasyonu

Sayın ve Sevgili zaat-ı Ekolojistler ve daha niceleri;

İki dönemdir Nor radyoda yayınlanmakta olan Ekoloji mikrofonu programının ekibi olarak, bu güne dek elimizden gelebildiğince siyasetin ve ekoloji mücadelesinin şenlikli tarafını kendimize has biçimde, kara mizahla dilimiz döndüğünce paylaşmaya çalıştık.

Amma ve lakin derinleşen krizler ve bunlar ile baş etmek için ortaya konan egosentrik ve antroposentrik mücadele biçimleri kötümser tarafımızı gıdıkladı. Bu süreçte, tarihselliği olmayan söylemler, teorisiz kalan pratikler, pratiğe dönüşemeyen teoriler ve daha nice sonuca varamayan ve atıl kalan deneyimleri gözlemlemek bıkkınlığımızı dürttü. Umutsuzluğumuz kamçılandı, mizahımız karalaştı.

Ayrıca bu atalet sonucunda, kendini koruma iç güdüsü ile, muhafazakar bir kimlik haline dönüşen yaşam pratiklerinin, genel geçer mücadele biçimleri haline geldiğini görmemiz; masamıza bir kadeh daha efkar doldurmamıza sebep oldu. Sarhoş olduk, yetti gayri dedik! Ortaya koymaya çalıştığımız şenlikli yaklaşımın amacına ulaşamadığını hissettik. Bu nedenden dolayı, biz de artık yaklaşımımızı derinleştirme kararı aldık.

Bu zamana kadar yaptığımız programlarda fark ettik ki; biz aşağıdaki gibi düşünüyoruz:

Yeşil düşünce, kavramsal tartışma olmadan, yakından sağır eden bir davul gibi. İçi boş, dışı janjanlı.

Yeşil oldum demekle yeşil olunmuyor. Sadece etiket güzel duruyor! Söylemde yeşillendi, sol dalları.

Şimdiye kadar, Ekoloji Mikrofonumuzda neticemizden uydurduk. Yine uyduracağız; ancak neticemiz artık daha güzel olsun diyoruz.

Bu yüzden, gelecek on programımızı yeşil ilkelere ayırma kararı aldık. 10 hafta boyunca, yeşil olmanın bize neyi ifade ettiğini konuşacağız. Yeşil olmak deyince aklımıza gelen on ilkeyi sıraladık. Her hafta bir ilkeyi konuşuyor olacağız. (sürdürülebilirlik, doğaya uyum, çeşitliliğin korunması, özgür yaşam, adil paylaşım, erkek egemenliğinin reddi, küresel mücadele, yerellik, şiddetin reddi, doğrudan demokrasi)

Daha çok okuyacak, daha çok geyik yapacak ve daha şenlikli olacağız.

En azından olalım diyoruz.

İlkelerin tarihsel perspektiflerini; teorik altyapılarını ve uygulama biçimlerini konuşmaya çalışacağız.

Benzer düşünüyorsanız, gelin beraber yapalım. Bir bilen değiliz çünkü.

Çünkü, rasyonel olmayan aklımız der ki;  bizim neticelerimizden çıkan yorumlar ile yapmaya çalışacağımız sizlerin yorumlarınız ile daha da zenginleşecek.

Arada başka rasyonel olmayan akıllar da katılsın bize diyoruz.

Bu süreçte, okuyacağımız diğer, güzel neticeli kaynakları da sizlerle paylaşmayı planlıyoruz.

On program sonra, oturup dinleyeceğiz. Ne dedik, ne demedik diye!

Ne kadar tutarsız, ne kadar zibidiysek, o kadar güzel oldu diyeceğiz.

Bitti mi, yok. Konuştuklarımızı kağıda döküp, bir de kitap yapalım diyoruz.

Çok uçtuk belki, ama uçmak güzeldir.

Zikrimiz, umudumuz ise şudur: Bu çalışmamız türkiye yürütülen ekoloji mücalesine renk katsın.

Biz her geçen gün geri dönülmez hale gelen ekolojik kriz ile bildiğimiz anlamda yaşamın yok oluşu şeklinde yüzleşmeyi kendine yediremeyenlerdeniz. bu nedenle projemizi olabildiğince çoğulcu şekilde tecrübe etmek bizim için çok önemli. bize yorum ve eleştirilerinizi iletmenizi bekliyoruz.

Koala gibi huzurlu, doğa gibi kımıl kımıl olun emi!

saygılarımızla

Devin – Erdem

(Yeşil Gazete)

 

Fikir kimindir, hırsız kimdir? – Metin Solmaz

744px-Copyleft_Pirate_symbol.svg

Mp3 indiriyor musunuz? Ben indiriyorum. Daha provokatif de olabilirim. Torrent’le filan uğraşamıyorum. Buradan bulup indiriyorum sık sık: http://newalbumreleases.net/. Başka kaynaklarım da var.

Albümlerini hakikaten beğendiklerimi satın da alıyorum. Şirketi 3 büyüklerden birisiyse hiç bir durumda satın almıyorum.

Kanun açısından hırsızım sanırım. Adalet yahut hukuğa gelince işler değişiyor sanki.

Elli sentlik CD’leri yirmi dolara “iteleyip” dünyanın zaten en zengin şirketlerine ve malikanelerde yaşana müzisyenlerinin daha da fazla para kazanması hırsızlık olmuyor da benim indirdiğim mp3’ler hırsızlık olacak? Peh.

South Park’ın bir bölümü vardı. Çocuklar İnternet’ten mp3 indiriyorlar. FBI ağır silahlarla evi kuşatıp çocukları hapse atıyor.

Sorguları sırasında çocuklar hırpalanıyor. Aklımda kaldığı kadarıyla: Efendim Metallica’nın davulcusu bu yüzden sarayının bir odasını eksik yaptırmak zorunda kalmış. Britney Spears’ın yatı yarım metre kısalmış filan.

Fikir kıymetlidir tabii. Ama ne kadar kıymetlidir? Miniminnacık bir azınlığı karun gibi zengin edecek fikir kıymetliyse o fikir adaletsizlik getiriyor demektir. Ve benim düşmanımdır.

Fikir

Fikir en başta kolektif bir şeydi. İlk sahibi kaçınılmaz olarak önemsizdi. Buluşlar anonimdi.

Birisi “Yahu şu cezveye bir sap yapsak da kahve yaparken elimiz yanmasa” diyordu. Büyük olasılıkla aynı birisi oturup bu fikrini hayata geçiriyordu yani sap da yapıyordu. Sonra başka birileri o sapı ve cezveyi daha kullanışlı hale getiriyordu. Sonuçta anonim ve her açıdan optimize edilmiş, ideal bir cezve çıkıyordu ortaya.

Endüstriyel dönemde işler değişti. Artık fikir sahibi bir cezve üreticisi bulmak ve fikrini ona beğendirmek durumundaydı. Üretici her şeydi. Fikirle uygulama arasında bir iletişimsizlik oluştu. Uygulama hep bir sıfır öndeydi.

Derken rekabetle birlikte fikir sahibinin kendisini üreticiye beğendirmesi yetmez oldu. Üreticinin de kendisini tüketiciye beğendirme zorunluluğu baş gösterdi. Bir de üzerine dağıtım da büyük önem kazanmıştı. Fikirle uygulama arasındaki iletişimsizlik tavan yapmıştı.

Dağıtım ve üretimi elinde tutan azınlık, fikir peşinde koşmuyordu. Rahat koltuğunda oturuyor, küçük teşebbüslerle filizlenen fikirleri küçük paralara “topluyordu”. Akla yahut yaratıcılığa ihtiyaç duymayan, hantal ama kârlı bir mekanizmaydı bu. Uzun yıllar böyle gitti.

Müzikte de hayat böyleydi: 5 tane büyük plak şirketinin tekelindeydi herşey. (Birbirlerini satın alarak 3 kaldılar şimdi: Universal, Warner, Sony). Bu azınlık da fikir peşinde koşmuyordu. Nasıl koşabilir ki birkaç şirket bütün dünyaya zaten?

Geç de olsa gelişmeleri duymak için mekanizmalar geliştirmişlerdi. Her ülkede onbinlerce bağımsız ve küçük şirketi desteklediler. Bu bağımsız markalar daha kahraman ve ucuz prodüksiyon bölgeleri oldukları için daha kolay denemeler yapabiliyorlardı. Bunlara tutan fikirleri satın almak kalıyordu.

İnternet patladı sektör damdan düştü

Derken İnternet yayıldı, sektör damdan düştü. O kadar şımarmıştı ki düşünce kedi gibi davrandı. Kediler damdan düşünce şaşkınlıktan depresyona girer: Ben kediyim yahu, niye düştüm?

Şaşkın sektörün şapkasını önüne koyup alışkanlıklarını değiştirmesi gerekiyor. Bunu erken yapan kazanır.

Rapidshare’de eş zamanlı “indiren” kullanıcı sayısı 3 milyona, indirilen dosya sayısı onmilyonlara varıyor. Anlık rakamlar bunlar. Günlüğünü yıllığını siz hesaplayın. Taa, 2001’de Napster’ın 26 milyon aktif kullanıcısı vardı. Bir şey birkaç kişi kopyalayınca hırsızlık denebilir. Bu kadar yüz milyon birbirinden kopyalayınca (ve ortada bir mali çıkar olmayınca) o artık bir çeşit kamulaştırmadır.

Yeni bir tür anonimlik

Bir ses kayıtla taşınabilir olunca kulaktan kulağa ya da dudaktan dudağa taşınması ne kadar sürebilirdi ki?

Tekrar eskiye gidelim. Müzikler kulaktan kulağa yayılırken herkes üzerine bir şeyler koyar, anonim olan ilkeleri belirlerdi. Elit olan da anonim olanın süzgecinden geçenleri notalar parlatır sunardı.

Neredeyse her evde bir enstrüman “tıngırdatan” bulunurdu.

Kayıt icat olunca neredeyse aynı insanlar olan icracı ve dinleyici derin çizgilerle ikiye ayrıldı. İcracı şımardı, tanrılaştı. Dinleyici pasif takipçi haline geldi. Bu da tabii müziğin gelişimini negatif etkiledi. Sanatla hayat arasındaki farklar arttı. Bunda sanatçıyı korumak / üretimi arttırmak martavalı altında sertleşen kopyalama haklarının ve kazandıkça hantallaşan sektörün de derin payı oldu.

Şimdi yavaştan yeni bir tür anonimlikten söz edebiliriz.

Her şeyden önce herkes her müziğe müdahale edebiliyor. Azıcık çalışkan ve fikir sahibi herkes poposunun üzerinden sofistike üretimler yapabiliyor. Bu kadar da değil. Şarkıların sunum şekli de çok değişti. Bir çok radyo istasyonu artık kullanıcı alışkanlıklarına göre akışını belirliyor. Bir çok sitede Bob Dylan radyosu yap bana diyorsunuz, Dylan sevenlerin hoşlanacağı bir radyo “yapıyor”. Bunu, kullanıcılarının dinleme alışkanlıklarına, yani bıraktığı bilgilere bakarak yapıyor. Dolayısıyla Dylan kadar hangi şarkıdan sonra neyin geleceğine karar veren kitle yani dinleyici de söz sahibi.

Dinleyici aktive oldukça eser sahiplerinde de eski tanrısal mevkiler kayboluyor. Her şeyden önce çok daha erişilebilir oldular. Derdi olan açıyor Twitter’ı, Facebook’u, müzisyen blogunu kendi blogunu ediyor kelamını.

Bu kadar da değil. Eskiden müzik yapan birisinin sektörde kafanı çıkarabilmesi için pahalı parantezinde stüdyolar, enstrümanlar, basım süreçleri, tanıtım, klip ve sair süreçlere ve dağıtım tröstlerine mahkumiyet vardı ya…

Şimdi hepsi için 500 USD’lık bir bilgisayar ve İnternet bağlantısı yetebiliyor. Yaratıcılığa bağlı olarak kaydı ve gerekliyse klibi tamamladıktan sonra medyayı oluşturmak da kolay. Soundcloud, mp3.com ya da basitçe Youtube’e salıvermek epey bir adım demek. Sonrasında sosyal medya ve arama motorları emrinizde. Yaptığınız işin bir karşılığı varsa öyle ya da böyle buluyor onu. Oya/Berk gibi tek şarkıyla büyük çıkışlar yapan müzisyenler bir kenara Zardanadam ya da Bandista gibi müziklerini sadece İnternet’ten yayan ve hepten bedava dağıtan dünya kadar müzisyen var. Gangnam Style’da olduğu gibi işler çığrından da çıkabiliyor tabii.

Bu tabii çok kaba bir bilanço. Resim netleşmiş de değil. Ayrıca her durumda bir cennetten değil ummandan bahsediyoruz elbette. Hayat da öyle değil mi zaten?

Müzik yapmanın bu kadar kolay olması, “ayağa düşmesi” müthiş bir şey. Düşünsenize benim gibi mutlak bir yeteneksiz dahi iPad’indeki Garage Band marifetiyle kendi grubu varmış gibi besteler yapabiliyor. Sanatla hayat tekrar birbirine yaklaşıyor. John Cage bu kadarını görebilseydi pek mutlu olurdu.

Bu ucuzluk ve göreli özgürlük ortamının sonuçlarını bugünden öngörmeye çok olanak yok, ama kesin olan şeyler var.

Misal albüm kutsanması bitecek. Zaten bir acayiplik var epeydir. Albüm yapıp da çok satamayanların pek çoğu cebinden para harcıyor. Çok satamayacağını bilmesine rağmen bunu yapmasının basit bir nedeni var. “Albümü olan sanatçı” olmak, sahnesi başta olmak üzere marka değerini arttırıyor.

Şimdilik ünlenmeye çalışanlar mp3’lerimi “indirin”, zaten ünlü olanlar da “indirmeyin” diye yalvarıyor. Ama kesin olan şu, 50 cente maledilen CD’yi 20 USD’a satma dönemi bitiyor… Her formatta albüm denilen şey koleksiyon nesnesi olmak yolunda hızla ilerliyor.

Telif hakları düzenlemeleri eşyanın doğası gereği değişecek, bir an önce değişmeli. Rock’çılar sık sık insanların bayılarak dinledikleri şarkıları beş dakikada helada yazdıklarını söylerler. Bizden de Lale Müldür, Aysel Gürel ile Serdar Ortaç söylemişti hatırladığım.

Copyright meselesinde sorun çok. Copyleft ise çok daha sarih bir alan. Sanırım en temel sorulardan birisi şu olmalı: “Birisi, beş dakikada helada yazdığı bir şarkı için milyonlarca dolar kazanabilmeli mi? Üstelik ömür boyu. Hatta varisleri yoluyla öldükten 70 yıl sonrasına kadar.”

NOT: Bu yazı Milliyet Sanat Dergisi’nin Şubat 2013 sayısında yayınlanan yazımın bir miktar değiştirilmiş halidir.

Metin Solmaz   buyukeyif.com

 

twitter.com/metinsolmaz

Çalışan anne her şeye yetişebilir mi? – Gülsin Harman

Derginin kapağındaki kadının iddialı bir duruşu var. Vücut dili hanım hanımcık olsa da yüzündeki hafif küstah ifade dikkat çekmeyecek gibi değil.

İki hafta önceki kapağıyla Time dergisi Facebook’un üst düzey yöneticilerinden, 43 yaşındaki operasyon müdürü Sheryl Sandberg’in duruşuyla yetinemeyip “Başarılı olduğu için ondan nefret etmeyin” başlığını da atarak konuyu “Kıskananlar çatlasın” seviyesine taşımış.

İnsanın aklına iki soru geliyor: Biz kimiz ve Sandberg’den neden nefret ediyor olabiliriz? Sandberg’in Amerika’da yayımladığı anda büyük fırtınalar koparan, tartışma yaratan kitabı “Lean In: Women, Work, and the Will to Lead” (kabaca “Sıkın Dişinizi: Kadınlar, İş ve Önderlik Etme İradesi” olarak çevirilebilir) aracılığıyla sunulan tavsiyelere bakarsak biz; kadınlarız ve yöneticilik yapmak için yeterince hırslı olmadığımız için alt basamaklardan liderliğe zıplayamıyoruz.

 

 

 

Marie Antoinette’e benzetildi

“Bahane bulmayın, kendinize inanın ve tüm varlığınızı başarılı olmaya adayın” öğüdü özellikle iş hayatında yükselmeye çalışan genç kadınlar için motive edici gözükebilir. Ama kazın ayağı öyle mi? Sandberg’ün asistanı sabah 04.30’da iş başı yapıyor. Sandberg 08.00’de ofisine vardığında günün planı önüne konuyor. Üstüne üstlük 17.30’da eve dönüp iki çocuğuyla vakit geçirme ve evden çalışabilme lüksüne de sahip. Time dergisi Sandberg’e ‘feminizmi sıfırdan başlatma misyonunu’ yüklese de kadın yöneticinin yılda 30 milyon dolara yaklaşan kazancı sayesinde kurabildiği düzen ‘Marie Antoinette’ benzetmesine yol açtı. Modern zamanların kadınları için “Ekmek yoksa pasta yiyin”in yeni versiyonu “Zaman yoksa bakıcı ve asistan tutun” ise, yardım almadan çocuk büyütmeye çalışan anneleri kim ‘dişini sıkmamakla’ suçlayabilir?

 

Kapitalizmin hizmetindeki anne

Tabii bu tartışma Amerika ve Batı Avrupa’da yaşandığı için çalışan Türk anneleri tarafından test edilip onaylanmış ‘babaanne ve anneanneye bırakmak’ formülü akıllara gelmedi. Onun yerine Sandberg’in feminizmin içini boşaltıp boşaltmadığı dillere sakız oldu. Sol görüşlü Guardian gazetesinden Zoe Williams, ‘Sandberg’in sunduğu amaç odaklı, bir ideolojiden uzak kadın modeli feminist devrim için bir kıvılcım yaratmadığını’ yazdı. New York Times’tan Maureen Dowd, Sandberg’i yerden yere vurarak “Sosyal bir hareketin (feminizmin) kelime dağarcığını ve büyüsünü bir davayı değil; kendisini satmak için kullanıyor” dedi. Washington Post’tan Melissa Gira Grant “Bir elit ‘daha az elitlere’ liderliğe soyunuyor” diyerek Sandberg’in kadınların sorunlarına ayakları yere basan çözüm önerileri getirmek yerine imajını parlatmaya çalıştığını söyledi.

Kabahat kadınlarda mı?

New York Times gazetesinin eleştiri ekinde kitabı yorumlayan Anne-Marie Slaughter’a göre meselenin özünü ‘kadınların neyi yapabilecekleri konusunda duydukları özgüvensizlik’ olarak nitelemek sorunlu.

Kadınların iş hayatındaki eşitlik arayışı içinde ‘bahaneler ve özürlerle’ bir yere gelemeyeceğini savunan Sandberg’e Slaughter’ın karşı çıkması tesadüf değil. Çünkü kendisi de yaz aylarında benzer bir tartışmanın odağındaydı. Dünyaca ünlü Princeton Üniversitesi’nin Woodrow Wilson Uluslarası İlişkiler Okulu’nun ilk kadın dekanı Slaughter, The Atlantic dergisine yazdığı bir makaleyle büyük gürültü koparmıştı. “Kadınlar neden her şeye her şeye sahip olamaz” adlı makalede Slaughter, çalışma hayatında bir kadının önünde sonunda ‘iş ya da aile’ seçeneklerinden birini tercih etmeye zorlandığını söylüyordu.

 

En büyük mesele zaman

Slaughter’in “İş yerinde gerçekten eşitlik istiyorsak iş-aile dengesini kurmalı ve kadınların kendi çalışma düzenlerini kontrol edebilmelerini sağlamalıyız” çıkışı dünyanın dört bir yanındaki çalışan kadınların en büyük ikileminin haftalarca gündemde kalmasını sağlamıştı. Haliyle Slaughter’ göre  ‘esas dişini sıkması gereken kadınlar değil işyerleri’… ABD Dışişleri Bakanlığı’nda baş danışmanlığı tercih ederek çalışma temposunu düşürmüş ve böylelikle ailesine zaman yaratabilmiş olan Slaughter “Çocuklarına bakan anneleri ofiste baş köşeye kurulabileceklerine inandırmaya çalışırken, şunu sormalıyız: İş yerleri dişini sıkabilecek mi?” sorusunu yazısının sonuna koyarak tarafını belli ediyordu.

Kadınların doğum izninden döndüğünde “O yokken de işlerin yürüdüğü” keşfedildiği için kovulduğu, hamile olduğu öğrenilince terfi ettirilmediği, iş yerlerinin kreş hizmetine UFO muamelesi çektiği Türkiye’de de acilen başlaması gereken tartışmada iş kadını Jody Greenstone Miller meseleyi en doğru yerinden özetliyor: “Amerika’yı neden kadınlar yönetmiyor? Yeteneksiz, hırssız ya da eğitimsiz oldukları için değil. Gerçek sorun şirketlerin çalışma düzenleriyle buna uygun bir ortam hazırlamamaları”.

 

 

Gülsin Harman

http://twitter.com/gulsinharman

 

 

 

 

 

 

 

Obama, Monsanto’yu korudu – Ayşe Bereket

Başkan Obama 26 Mart (ABD saatiyle) geç saatlerde çevreciler tarafından “Monsanto’yu Koruma Yasa Tasarısı” olarak bilinen yasa eklentisinin içinde yer aldığı HR 933 adlı yasa tasarısını imzaladı. Monsanto Koruma Yasa Tasarısı artık kanunlaştı.


20 Mart 2013 gecesi ABD Senatosu’nda büyük bir çoğunlukla (73’e 26) kabul edilen yasa tasarısı eklentisi, ertesi sabah da Temsilciler Meclisi’nden de onay alarak Kongre’den geçip, Obama’nın imzasına sunulmuştu. Eklentisi, Yasa Tasarısı Kongre’den geçmeden hemen önce, Tarım ve Adalet Komisyonları tarafından da yeterince incelenmeden, tasarının içine sızdırıldığı için de çok eleştirilmişti.

Food Democracy’nin çok kısa zamanda topladığı ve yasa tasarısını veto etmesini isteyen 250,000 imzayı görmezden gelen Obama, kendi imzasıyla Monsanto’yu federal mahkeme kararlarına karşı dokunulmaz kıldı.

Bu kanunun ne anlama geldiğini kısaca hatırlayalım:
·         Federal mahkemeler yasadışı ve tehlikeli GDO ürünlerinin bile satış ve üretimini hakkında düzenleme yapamıyor.
·         Mahkeme söz konusu GDO’lu ürünlerin usulüne göre onaylanmadığı kararını verse bile, çevre ve insan sağlığı üzerindeki etkileri araştırıldığı süreçte ABD Tarım Bakanlığı (USDA) “geçici” ekim izni verme yetkisine sahip. “Monsanto’yu Koruma Yasası” ABD Tarım Bakanlığı istemese bile bu geçici izni vermek zorunda bırakıyor.
·         Tarım Bakanlığı’nın onayına yasal itirazlar devam ederken, ve hatta bir federal mahkeme GDO’lu tohumların ekilmemesi kararını aldığı takdirde bile, çiftçiler bu tohumları istedikleri gibi ekebilecekler. Yani, bir mahkeme Tarım Bakanlığı’nın bir GDO’lu ürüne verdiği onay kararını bozsa ya da ihtiyati tedbir kararı alsa bile, herhangi bir çiftçi o ürünü ekmek için Tarım Bakanlığı’na izin belgesi için başvurabilecek. Tarım Bakanlığı ise bu belgeyi vermek zorunda.

Her ne kadar sadece 6 ay yürürlükte kalacak olsa da, Monsanto’yu Koruma Yasası özel şirketlerin Kongre’yi kendi taraflarına çekebildikleri takdirde, tüketici haklarının korunmasının önüne geçebildiğini gösteriyor ve tehlikeli bir emsal teşkil ediyor. Yeni ve test edilmemiş GDO’lu tohumların ekimi için engelleri kaldırarak, önlerini açıyor. 

Şu anda ABD’de 13 yeni GDO’lu tohum ABD Tarım Bakanlığı’nın onayını bekliyor. AquaBounty’nin GD Somonu ise Nisan ayında her an ABD Gıda ve İlaç Dairesi (FDA) tarafından onaylanabilir. Monsanto’yu koruyan bu yasa ABD’yi bir tür GDO’lu ürün deneme alanı haline getiriyor.

Yasanın imzalanması medyada henüz hak ettiği yankıyı bulmadı zira ABD gündeminde bugünlerde Anasaya Mahkeme’sinde görüşülen ve homoseksüel evlilik karşıtı California Proposition 8 var. Ancak Obama’nın tasarıyı yasalaştırdığı gün ve ertesi gün, Reuters dahil birçok haber kaynağı Monsanto ve Dupont’un yıllardır sürdürdükleri patent ve anti-trust davalarından vazgeçip, işbirliği yapmak üzere anlaştıkları haberini yayınladı. Hem Monsanto Koruma Yasası haberinin önüne geçmesi, hem de zamanlaması açısından oldukça manidar.

2012’de 13.5 milyar dolarlık satış yapan Monsanto, GDO’lu tohum üretim teknolojisinin pazar lideri ve dünyanın en büyük tohum şirketi. Hem tohum satışlarından hem de diğer şirketlerle GDO’lu tohum lisans anlaşmalarından kazanç sağlayan Monsanto’nun açıklamasına göre, Dupont’la yaptıkları bu anlaşmanın kendilerine en az 1.75 milyar dolar getirisi olacak. Dupont, Monsanto’nun teknolojisini geniş müşteri ağına sunarken, Monsanto’nun ürünlerini bu yıl içinde sahada test etmeye başlayabilecek. Obama’nın imzalayarak yasalaştırdığı bu kanun da, en azından önümüzdeki 6 aylık sürede, her şeyi daha da kolaylaştıracak.

Dün Beyaz Saray’ın önünde protesto yapan Food Democracy, GDO’lu ürünlerin etiketlenmesi için yeni bir imza kampanyası başlattı. Biz de Amerika’daki bu tüyler ürpertici gelişmeleri izlerken, Greenpeace Akdeniz’in devam edenEtiketsizse Yemezler: GDO’lu yemle beslenen hayvan ürünleri etiketlensinkampanyasının önemini hatırlayalım. Kendi payımıza düşeni yapalım, Tarım Bakanı Mehdi Eker’e verdiği “etiketleme” sözünü hatırlatalım ve hesap soralım.

Kaynaklar:

Bu yazı ilk olarak yesilist.com/ da yayınlanmıştır

 

Ayşe Bereket

twitter.com/aysebereket

Gökçeada’da Rum okulu açılmasına onay

Milli Eğitim Bakanı Nabi Avcı, Gökçeada’da Rum okulunun açılması talebinin onaylandığını bildirdi.

Milli Eğitim Bakanı Nabi Avcı,yaptığı açıklamada, Çanakkale’nin Gökçeada ilçesinde 1951 yılında faaliyete başlayan Rum azınlık okulunun 1964’te kurucu isteği doğrultusunda kapatıldığını hatırlattı.

Başvuru üzerine aynı binada Rum azınlık okulu açılması talebinin Bakanlık tarafından onaylandığını belirten Avcı, bugün itibarıyla Özel Gökçeada Rum İlkokuluna açılış izni verdiklerini söyledi.

Bu arada, 2011’den bugüne İstanbul’daki Rum okullarından üçü ilköğretim okulu, biri de lise olmak üzere toplam 4 Rum okulu, kurucularının istekleri doğrultusunda Milli Eğitim Bakanlığınca kapatıldı.

Bakanlığın azınlıklara ait okulların kendi istekleri doğrultusunda açılması veya kapatılması yönünde gelen talepleri önemle değerlendirdiği bildirildi.

(Agos)

Avustralya Başbakanı bebeği zorla elinden alınan bekar annelerden özür diledi

Avustralya Başbakanı Julia Gillard, İkinci Dünya Savaşı sonrası çocuğu zorla elinden alınan binlerce anneden özür diledi. Başbakan’ın konuşması sırasında 800’e yakın kişi gözyaşlarına hâkim olamadı.

Avustralya Başbakanı Julia Gillard

Avustralya’da 1950-70 yılları arasında çoğu bekar olan anneler, devlet zoruyla bebeklerinden vazgeçmek zorunda bırakılmıştı. Bekar olduğu veya anneliğe uygun olmadığı gerekçeleriyle annelerinden alınan çocuklar ise evli ve çocuksuz ailelere verilmişti.

Başkent Canberra’da meclis kürsüsünden halka seslenen Başbakan Gillard, “Bugün bu meclis Avustralya halkı adına sorumluluğu üzerine alıyor ve anneleri bebeklerinden zorla ayıran, hayat boyu sürecek acı ve ıstırapa sebep olan politika ve uygulamalar sebebiyle özür diliyor.” dedi.

Başbakan'ın konuşması sırasında 800'e yakın kişi gözyaşlarına hâkim olamadı

Avustralyalı Başbakan’ın konuşması sırasında “zorla evlatlık” politikasından etkilenen 800’e yakın kişi gözyaşlarına hâkim olamadı. Gillard’ı konuşmasının ardından parlamento binasının büyük salonunda bulunan yüzlerce kişi ayakta alkışladı.

Yıllarca uygulanan zorla evlatlık politikasının mağdur ettiği binlerce aile için hükümet 5 milyon Avustralya doları ayırdı. Milyon dolarlık bu fonun, uygulamadan etkilenen annelere verilecek destek ve ailelerin yeniden birleşmesi için kullanılacağı belirtildi.

(BBCabcnewsDünya Bülteni)

 

Barış Süreci, Türkiye’nin kredi notunu arttırdı

Uluslararası kredi derecelendirme kuruluşu Standard and Poors Türkiye’nin kredi notunu artırırken barış sürecine de vurgu yaptı.

S&P Türkiye’nin kredi notunu  BB‘den BB+ seviyesine yükselterek ekonomi dünyasının barış sürecinin ekonomi cephesindeki etkilerini dikkatle izlediğini gösterdi.

S&P’den yapılan açıklamada, “Not  artırımımız Türkiye’nin halen oldukça büyük olan dış finansman ihtiyacını, iç  talepteki azalmanın da etkisiyle ihracat performansını artırarak yavaş ve  sürdürülebilir şekilde azaltmasını yansıtmaktadır” deniliyor. 2012 yılında Türkiye’nin cari açığının azalarak gayri safi  yurtiçi hasılanın (GSYH) yüzde 6 oranına kadar çekildiğine dikkat çekiliyor ve ekonomik  büyümenin S&P tarafından daha “sürdürülebilir” olarak görülen bir seviyeye  çıkarıldığı belirtiliyor.

Hürriyet Gazetesinin haberine göre not artırım açıklamasında, “Kürt meselesinin çözülmesi  için kaydedilen ilerlemeye” dikkat çekiliyor ve “Bunun, daha önce  gösterilen çabalardan daha uzun süreli olmasını bekliyoruz. Eğer öyle olursa,  güvenlik sebepli harcamalar azalacak ve sınır ticareti artacaktır” saptamaları yapılıyor.

Çözüm sürecinin olumlu etkilerine değinen açıklamada ayrıca, Türkiye’nin 2014 ve 2015 yıllarında gerçekleşecek yerel, genel ve Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin potansiyel risk olarak görülmeye devam edildiği dile getiriliyor.

Uluslararası kredi derecelendirme kuruluşlarının verdiği notlar piyasalardan borç almak isteyen şirketlerin ve devletlerin faiz oranlarının belirlenmesinde önem taşıyor. Ayrıca ülkelere uluslar arası yatırımların çekilmesinde belirleyici oluyor.

(Hürriyet, Yeşil Gazete)

3. Boğaz Köprüsü de Ilısu Barajı da artık ÇED kapsamında

Ekoloji Kolektifi Derneği’nin, Çevre ve Orman Bakanlığı’nın Nisan 2011’de Resmi Gazete’de yayınladığı yönetmelik değişikliği ile ilgili Danıştay’a yaptığı başvuru sonuçlandı. İlgili yönetmelikte yer alan Ilısu Barajı, 3. Boğaz Köprüsü gibi büyük kapsamlı projeler için ÇED gerekmez şeklindeki madde iptal edildi.

Ilısu Barajı da 3. Boğaz Köprüsü ve İzmir-İstanbul Otoban projesi gibi artık ÇED kapsamında

Resmi Gazete’de Nisan 2011’de yer alan yönetmelik değişikliğinde ÇED Yönetmeliği’nin Ek 1 listesinde yer alanlar için 17/07/2015 ve Ek 2 listelerinde yer alan projeler için de 17/7/2013 tarihine kadar yatırıma başlandığı takdirde ÇED muafiyeti getirilmişti.

Ek1 listesi; rafineriler, termik güç santralleri, radyasyonlu nükleer yakıtlar, asbest içeren ürünleri işleme veya dönüştürme projeleri, yollar, geçişler ve havaalanları, suyolları, limanlar ve tersaneler ile tehlikeli ve özel işleme tabi atıklarla ilgili tesisleri ile madencilik projelerini kapsıyordu.

Radikal Gazetesi’nden Enis Tayman’ın haberine göre Danıştay 14. Dairesi verdiği nihai kararda söz konusu geçici maddenin birinci fıkrasının b bendini iptal etti. Buna göre uygulama projeleri onaylanmış veya çevre mevzuatı ve ilgili diğer mevzuat uyarınca yetkili mercilerden izin, ruhsat veya onay ya da kamulaştırma kararı alınmış veya yatırım programına alınmış veya mevzi imar planları onaylanmış projeler hakkında ÇED alınması zorunlu hale geldi.

Danıştay’dan Tarihi Karar: “İktisadi büyümede tabii kaynakların korunması da gözetilmelidir”

Danıştay 14. Dairesi kararında daha önce pek çok kez tartışılan konulara da açıklık getirildi. Danıştay, ÇED süreçlerinin demokratik katılımın öne çıktığı ortamlar olduğunu vurguladı. 14. Daire ayrıca , 1984 Tokyo Konferansı’na da atıfta bulunarak “iktisadi büyümede sadece iktisadi gelişme göstergeleri değil, aynı zamanda tabii kaynakların korunması, hastalıklarla mücadele edilmesi, kültür miraslarının korunması gibi konularla da ilgilenilmelidir” dedi.

Yeşil Gazete olarak Danıştay’ın son kararının yansımalarını sorduk:

Pelin Cengiz (Gazeteci):  “Eğer gerçekten hükümet daha önce yaptığı gibi arkasından dolanıp yeni yönetmelikler ile yeni ÇED muafiyeti getirme yoluna gitmez ise çok önemli bir karar. 3. Köprü, Nükleer Santraller, Ilısu Barajı için Danıştay’ın bu kararından sonra yeniden ÇED süreci başlatılmak durumunda”

Ekoloji Kollektifi: “Danıştay’ın bu kararı çok önemli. Artık bu karar ile İzmir – İstanbul Otoban yolu projesi, 3. Köprü ve Ilısu Barajı için kesinlikle ÇED sürecinin başlatılması gerekiyor.

Çevre Kanunun 10. maddesi Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) sürecinin kapsamı ile ilgildir, ilgili maddede açıkça şu ifade yer alır, “Çevresel Etki Değerlendirmesi Olumlu Kararı veya Çevresel Etki Değerlendirmesi Gerekli Değildir Kararı alınmadıkça projelerle ilgili onay, izin, teşvik, yapı ve kullanım ruhsatı verilemez; proje için yatırıma başlanamaz ve ihale edilemez

Danıştay 14. Dairesi’nin nihai kararı ile İzmir – İstanbul Otoban yolu projesi, 3. Köprü ve Ilısu Barajı gibi büyük projelerdeki ÇED muafiyetini iptal etmiş oldu. Kanundaki 10. madde gereğince bu projeler içinde ÇED sürecinin tamamlanması gerekiyor.

Danıştay 14. Dairesinin bu kararı şu açıdan da çok önemli, Daha önceden mahkemeler, sürdürülebilir gelişme meselesi ile ilgili olarak verdikleri kararda “Ekonomik gelişme, İktisadi büyüme son derece önemlidir bunun üzerinde hiçbir şey olamaz” yorumu ile aleyhimize karar çıkartabiliyorlardı. Danıştay’ın bu kararında ise, uluslararası bir sözleşme olan Tokyo Konferansı’na da atıfta bulunularak  “İktisadi büyümede sadece iktisadi gelişme göstergeleri değil, aynı zamanda tabii kaynakların korunması, hastalıklarla mücadele edilmesi, kültür miraslarının korunması gibi konularla da ilgilenilmelidir” yorumu var. Bu içtihat hükmünde bir karar ve konu ile ilgili tüm davaların da seyrini değiştirecektir.”

(RadikalYeşil Gazete)

 

Savaşın sisi ortadan kalktığında

Türkiye 30 yıldır bir sisin altında. Toz, duman, gürültü… Kendinden başka her şeyi bastıran, kendinden başka her şeyin sesini duyulmaz yapan ve kendinden başka her şeyi kirleten bir sisin altında. Savaşın sisinin altında.

Ve uzun bir süre sonra tekrar ama bu sefer daha ciddi bir şekilde bu sisin kalkma/dağıtılma ihtimali var. Savaşın, bir kaç günde bir gelen ölüm haberlerinin ve her gün tüm Türkiye’de kol gezen ölüm korkusunun ortadan kalkma ihtimali var.