Ana Sayfa Blog Sayfa 4368

Açlık ve Zorluktan Özgürlüğe: Pesah Bayramı – Avi Haligua ve Eli Haligua

 

Pesah, Yahudiler için yılın en önemli günlerinden biri olup özgürlük bayramı olarak bilinir. Hatırlamanın ve gelenek aktarımını kimliğinin temeli sayan Yahudi kültürü için en çok hatırlanması gereken, illa anlatılması gereken en önemli “bayramdır”. Kovalamaca ve sürgünler sonucu oluşan kimliklerini vardıkları yer neresi olursa olsun korumak için hikayelerine güvenirler.

Pesah için hazırlanan Seder sofrası, tüm ailenin bir araya toplandığı,  birbirini pek de göremeyen geniş ailenin biraraya geldiği özel günlerdendir. Büyüklerin, çocukluklarından beri her yıl dinlediği bu hikayeyi anne-babalarından gördükleri gibi anlatma vakti gelmiştir.

Agada, o günün olmazsa olmazı

Kölelikten çıkışlarını ve bu süreçte başlarına gelenleri, o dönemin tartışmalarını ve hatta neler yiyip, neler yiyemediklerinin özeti olan bu anlatının adı Agada’dır. Kaçtıkları diyarda köle edilen halkın özgürlük yolunda nasıl ilerledikleri anlatılır. Yahudi inancına gore, Agada’nın (kelime anlamı hikaye) anlatılmadığı ev Yahudi evi sayılmaz.. Her cemaat Pesah’ın temel amacı olan ‘O gün çocuğuna anlatacaksın’ (Şemot 13/8) emrinin yerine getirilebilmesi için kendince azami çabayı gösterir.

Ana dilde açıklamaların eklendiği hikaye bazen çoğu diyaspora toplumunun bilmediği İbranice de dahil iki, bazen de üç farklı dilde okunur. Bu süreç okumadan çok canlandırmaya benzer. “Başlarına gelenler ve çıkış” bir okumadan çok neredeyse temsil edilir. Her ailenin görevi, çıkış hikayesinin bir sonraki kuşağa aktarıldığından emin olmaktır. Kutsal muamelesi gören bu hikayeler ve onları anlatırken gerçekleştirilen ritüeller, Yahudi kimliğinin önemli bir güvencesidir.

Moşe’nin hikayesi

Agada’ya göre Yahudiler, Mısır topraklarında Faro’nun (firavun) hükmü altına köle olarak, ızdıraplar içinde yaşamaktadırlar. Yahudilerin hızlı çoğaldığını ve krallığını ele geçirebileceklerine inanan Firavun, hükümranlığındaki tüm İbrani oğlan bebeklerinin öldürülmesini emreder. Levi kabilesinden Amram’ın karısı Yohevet de doğan oğluna kıyamaz, bir sepetin içinde kız kardeşine verir ve bebek Nil Nehri’ne bırakılır. Sepet sarayın önünden geçerken cariyeler onu bulur ve Firavun’un kızkardeşi olan prensese verirler. Bebeğin adını sudan çıkartılmış anlamına gelen Moşe koyarlar.

Sarayda bir prens olarak büyütülen Moşe sorgulamaları sonucunda İbrani olduğunu öğrenir. Yine bir gün, bir Mısırlı’nın, Yahudi bir köleyi haksız yere dövmesine dayanamayan Moşe eziyet eden Mısırlıyı öldürür. Artık kimliği “dolaptan çıkan” Moşe, cinayet işlediği için Midyan tepelerine kaçar. Orada Midyan Tapınağı’nın bir kahinin kızı ile evlenip çobanlık yapmaya başlar.

Bir gün Horev dağının eteklerinde koyunları güderken Tanrı yanan bir çalı halinde Moşe’ye kendini gösterir ve ona seslenir. Moşe geri döner ve ağabeyi Aaron’un da yardımıyla halkının Tanrı’ya inanmasını sağlar.

Ekmeklerini mayalayamadan yollara düşerler

Firavun’un sarayına giden Moşe halkının serbest bırakılmasını talep eder ve mucizeler gösterir. Firavun onları huzurundan kovar. Bunun üzerine Tanrı Mısırlılar’ın başına Kan, Kurbağalar, Bit, Yırtıcı hayvanlar, Bulaşıcı hayvan hastalığı, Yaralar, Dolu, Çekirgeler, Karanlık ve İlk doğan erkeklerin (Behorlar) ölümü olmak üzere 10  bela verir.

Son bela olan ilk oğlan çocuklarının (dönemin algısı gereği bu ölüm hayvanları da es geçmiyordu) ölümü gerçekleşmeden önce tüm İsrailoğulları kurban kanı ile evlerini işaretler. Böylece ölüm, o evlerin üzerinden atlayacaktır. Pesah, bu “atlama” halinin kelimeye dökülmüş hali olarak Bayramı adlandırır.

Oğlunu kaybeden Firavun bunun üzerine Moşe’yi çağırır ve halkını da alıp gitmesini söyler. Yahudi takvimine gore tarih 15 Nisan 2448’dir. Ekmeklerini mayalamaya dahi vakit bulamadıkları için mayasız pideler pişiririp yaşlı, genç yollara düşerler. Mısır’da geçen 210 yılllık esaretten, 40 yıl çölde geçen yolculuktan sonra Yahudiler vaad edilmiş topraklara varırlar. Bu olayın anısına Tanrı, 7 gün boyunca (Diaspora için 8 gün) Pesah bayramının kutlanmasını, matsa (hamursuz) yenmesini emredip, bu hafta boyunca mayalı tüm yiyecekleri hametz (haram) kılar.

Dört kadeh şarap ve matsa

Mısır’dan çıkış, Yahudi kimliğinin bütünlüğü için elzemdir. Agada, “misafir gittikleri” Mısır diyarında yüzlerce yıl kötü koşullarda köleliğe zorlanan bu halkın özgürlük hikayesidir.

Acıları hatırlarken, kurtuluşa sevinilen, uzun bir mücadele her yıl Seder yemeğinde anlatılarak yaşatılır. Seder yemeğinde; masada köleliği çağrıştıran semboller bulunmalı, 10 bela sayılmalı , 4 kadeh şarap içilmeli ve matsa, yani mayasız ekmek, yenmelidir. Matsa denen hamursuz ekmek bir hafta boyunca Yahudiler’in masalarından eksik olmaz.

Türkiyeli Sefarad Yahudileri’nin Seder yemeğinde, pırasa köftesi, ıspanak böreği, pırasa böreği, haşlanmış yumurta, buñuelos, balık, kuzu, tatlı olarak da cevizli tespişti, ve kölelik zamanında tuğlaları yapmakta kullanılan kerpiçi sembolize ettiğine, siyah üzüm, hurma ve portakaldan yapılmış haroset bulunur.

Açlık ve zorlukların anımsandığı bayram gecesinde sokak kapısı her daim açık olmalıdır. Masaya fazladan tabak konarak, yoldan geçenler ya da ihtiyacı olanlar için yer hazırlanır.

Zaten Pesah Agadası da şöyle başlar: “Mısırdan telaşla çıkmıştık.. (matza’yı göstererek) Bu atalarımızın Mısır ülkesinde yedikleri fakir ekmeğidir. Aç olan herkes gelsin ve yesin. İhtiyacı olan herkes gelsin ve Pesah’ı kutlasın. Bu yıl buradayız. Gelecek yıl ise İsrail diyarında olacağız. Bu yıl köleyiz. Gelecek yıl ise İsrail diyarında özgür insanlar olacağız.”

Bu cümlelerle başlayan hikayenin bile baskılarla şekillenen bir diaspora kimliğinin özeti gibidir. Metnin ilk paragrafı, Agada’nın yazıldığı dönemde Yahudiler’in günlük dili olan Aramicedir. Herkesin anlaması üzerine odaklı bir bayram olduğundan ilk cümlenin neden Aramice olduğunu anlamak kolaydır. Ancak bu ilk paragrafın İsrail diyarından bahseden ikinci kısmı “herkes anlamasın” diye İbranicedir. Bilmek ve hatırlamak için kutlanan bu bayram daha ilk gününden itibaren Yahudi’nin ötekiliği ile şekillenmiştir.

Pesah evinin kapıları artık kapalı

Ulusal kimliklerin dünyayı şekillendirmeye başladığı 19. yüzyıldan itibaren pogromlar ve çeşitli saldırılara maruz kalan Pesah evi, kapılarını misafirlere kapatmaya başladı. Çünkü ev ahalisi “yabancının niyetinden çekinir” oldu. Bugün bizim evde sorulduğunda yaşlılar, “Kimi tanıyoruz da kim gelecek?”, “Canıma mı susadım?” der ve arkasından ‘‘eskiden böyle değildi, herkes birbirini tanırdı” faslı başlar. “Agadalar saatlerce sürer, çocuklara Pesah ile ilgili oyunlar oynar ve hep beraber Pesah tekerlemeleri söylenirdi’’ nostaljisi kaçınılmaz olarak kendi gösterir.

Köle İsrailoğulları, inanç ve inatları sayesinde kurtuldukları kölelikten özgürlüğe geçeli bin yıldan fazla olsa da, anmaları gerçekleştiren Türkiye Yahudileri için Pesah’ta sokak kapıları hala kapalı.

Pesah, firavun ve düzeninin bir gün mutlaka yıkılacağını, adaletin eninde sonunda galip geleceğini anlatır. Baskı altında ezilen halkların ilelebet bu durumda kalmayacaklarını bilen binlerce hikâyeden biri olarak insanlığın kırılmaz umudunun simgelerinden biridir.  Korkuların yerini umudun aldığı, karanlığın aydınlığa boğulduğu ve herkesin özgür olduğu Pesahlar’ı görebilmek umuduyla.

Avi Haligua ve Eli Haligua – www.bianet.org

[Özel Haber] Ekoloji camiası “Barış Süreci” için ne diyor? ~1

Kimisine göre Kürt, kimisine göre Türk, başkalarına göre ise terör ya da demokrasi veyahut şiddet sorununda geçtiğimiz hafta önemli gelişmeler yaşandı.

Newroz kutlamalarında okunan mektuplar, siyasetçilerden gelen açıklamalar, PKK’nın sınır dışına çekilme takvimi hakkında öngörüler derken, Türkiye “Barış Süreci”ni tüm hararetiyle konuşmaya başladı.

Biz de Yeşil Gazete olarak ekoloji camiasına sorduk, “Barış süreci hakkında ne düşünüyorsunuz?” diye. “Ekoloji mücadelesini nasıl etkiler? Türkiye’de doğanın ve ekosistemlerin sürdürülebilirlği anlamında neleri değiştirir?”

 

Ekoloji camiasına "Barış Süreci" hakkında düşüncelerini sorduk

 

Görüşünü aldığımız kişi ve kurumlar, en geniş anlamıyla “ekoloji” konusunda mücadele veriyor. Kimisi HES’lere ya da altın madenlerine karşı, kimisi tarım politikalarında, öbürü iklim değişikliğiyle, beriki ekolojik yaşam için mücadele edenler…

Gerçi söz konusu ekoloji oldu mu, bütün meseleler birbiriyle bağlantılı.

Ekoloji mücadelesi veren herkese ulaşabildiğimizi iddia etmiyoruz tabi. Kimisine biz ulaşamadık, kimisi ise “politik bir mevzuda kurum olarak söz söylemekten çekinerek” cevapsız bırakmayı tercih etti bu soruyu.

Genel tabloya baktığımızda, ekoloji camiasının da barışın heyecanı içinde olduğunu ve bunun “insanla doğayla barışmasına vesile” olmasını arzuladığını görüyoruz.

Sürece karşı çekincelerini koyanlar da var ; soru işaretleri olanlar, ya da yaşananların barışı getirmeyeceğini düşünenler… Hepsini bugün ve yarın iki parça halinde yayımlayacağımız dosyamızda derledik.

Lafı fazla uzatmayalım. Söz ekoloji camiasında.

 

“Barışın olmadığı yerde ekolojik kaygılar hep lüks olarak algılanıyor”

Barışın  olmadığı yerde ekoloji ikinci planda kalıyor, Greenpeace Akdeniz Kampanyalar Yöneticisi Hilal Atıcı’ya göre:

“Biz Greenpeace olarak silahlar sussun, insanlar konuşsun dedik. Bugün gelinen nokta öncelikle barış adına umut verici. Bir de barışın olmadığı yerde ekolojik kaygılar hep lüks olarak algılanıyor.

Greenpeace Akdeniz Kampanyalar Direktörü Hilal Atıcı

Kendi yürüttüğümüz kampanyalarda da aldığımız yorumlarda sıkça “Türkiye’de terör var” ya da “Türkiye’de bir Kürt sorunu gerçeği var” diye başlayan cümleler ‘Sizin uğraştıklariniz ne ki?’ şeklinde devam ediyordu. İçinde yaşadığımız dünyanın sorunlarını tanımlarken toplumda ister istemez  bir önceliklendirme söz konusu oluyor. Ülkenizde sıcak bir çatışma varken böyle bir kaygı elbette doğal. Öte yandan, içinde bulunduğumuz ekolojik krizin boyutlarının küresel ve yerel düzeyde algılanması ve siyasi çarelerin zorlanması için belki de artık daha elverişli bir ortama giriyoruz.”

 

 

“İklim mücadelesini kazanamazsak ‘Oyun biter'”

Barış sürecinin iklim mücadelesine mutlaka ve bir an önce olumlu etkide bulunması gerektiğini savunan Açık Radyo yayın yönetmeni ve iklim aktivisti Ömer Madra, “İklim mücadelesini kazanamazsak barış asla ulaşılamayacak bir şey olur” diyor.

“Barış süreci de dahil olmak üzere en temel meselelerimizi bile arka plana itecek kadar ağır ve önemli tehditle, iklim kriziyle karşı karşıyayız. Barış sürecindeki olumlu gelişmelerin iklim değişikliğiyle olan mücadelemize de yansıması, destek vermesi lazım. Zaten bu iki konuyu, yani insanın insanla barışıyla insanın doğayla barışını ayıramayız. Bir bütündür. Gezegen elden gidiyor Manifestosu’nda da bunu söyledik: “Şimdi doğayla barışma zamanıdır”. Çünkü biz şimdi bunu başaramazsak her şey bitecek. Bu mücadeleyi kazanamazsak, James Hansen’ın dediği gibi “Oyun biter”. İklim krizini aşamazsak işte o zaman barış asla ulaşılamayacak bir şey  olur.

Açık Radyo Yayın Yönetmeni ve İklim aktivisti, Ömer Madra

NASA’nın son verilerini gördünüz mü? Mezopotamya, Dicle ve Fırat havzaları büyük bir kuraklığın pençesinde. Hindistan’dan sonra dünyanın en büyük 2. su azalması bu bölgede, bölgemizde gerçekleşiyor. 2007’de başlayan kuraklığın Suriye’deki iç savaşa da doğrudan etkide bulunduğu söyleniyor. Kürt sorununda barışa umutla bakıyoruz, öte yandan bütün bölge savaşa da gidebilir bu kuraklık yüzünden. Böyle bir bağlantı var. İklim konusundaki mücadelenin de barışla birlikte büyümesi, çoğalması şart.”

 

“Doğanın sadece parçası olduğumuzu idrak ettiğimizde barış gelecek”

Sözlerine “Şüphesiz, şu anda içinde bulunduğumuz süreci en yüklü dualarımızla sarmalıyor, umutlarımızı huzurlu bir geleceğin hayaline bağlıyor, en iyisi için çalışıyoruz: kardeşliğimiz, lafta değil, sahici kardeşlik olsun diye!” temennileriyle başlıyor, Slow Food Fikir Sahibi Damaklar Hareketi lideri Defne Koryürek, ve şöyle devam ediyor:

Ancak barışı ekoloji üzerinden konuşacaksak, insanın tahakküm dahil tüm gücünü esirgemeksizin üzerine yığdığı, yıktığı, direttiği doğa ve bu doğayı paylaştığı tüm canlılar üzerinden konuşacaksak… hangi barış, diye sorar, kazananı olamayacağımız bir savaşın en kanlı saatlerini, milyonlarca küçük kıyameti yaşıyoruz derim. Aleni olanı tekrar edeceğim: doğayı bir bütün görmeyi becerebildiğimizde, bizim bu doğanın sadece parçası olduğumuzu idrak ettiğimizde ve bu doğanın sürdürülebilirliği ile kendi varlığımızın devamını ortak tarif ettiğimizde, işte o gün hepimiz sahiden, ama sahiden kardeş olacağız. O gün, kıyametlerin sona erdiği gün, barış gelecek.

Slow Food Fikir Sahibi Damaklar Hareketi lideri Defne Koryürek

Şu anda Türkiye’de yaşadığımız ve çok canımızı yakan, bizi çok yıpratan, yaralar içinde bırakan savaşı sonlandırma sürecinin, yukarıda tarif etmeye çalıştığım gerçek barışa ve sahici kardeşliğe bir yansıması olur mu, ben söyleyemiyorum. Ama acilen yaralarımızı saralım, diliyorum. Bir an önce ve özenle, sahici bir gayretle kendimizden önce diğerinin yaralarını saralım, hatta. Ortak geleceğimiz ve gerçek barış için hayal kurmaya, tartışmaya ve birlikte çalışmaya ihtiyacımız var. Birlikte! Daha da geç olmadan. Gene bir sebep bulup bir başkasını ötekileştirmeye girişip yeni bir savaşa kendimizi kaptırmadan.

 

“Barış umut verici ama neoliberal ekonominin ekolojik yıkımını da hızlandırabilir”

“Barış elbette çok umut verici bir gelişme” diyen Çevre ve Ekoloji Hareketi Avukatları’ndan Yakup Okumuşoğlu, “barış”la birlikte doğa talanına dayalı kalkınmacı söylemin bölgeye hakim olacağından ve ekolojik bir yıkım yaratacağından korkuyor.

Yakup Okumuşoğlu - Çevre ve Ekoloji Hareketi Avukatları (ÇEHAV)

“Barış süreci” ve sonrasında “barış” ile neoliberal ekonomik anlayışın unsurları  artık güvenlik sorunu görmedikleri bu bölgelere hızla giriş yapacaktır. Bu güne kadar ülkenin geri kalanına sunulan parıltılı “kalkınma” söylemleri barış süreci ile bölgede daha çok duyulur olacak. Neticede  kalkınma imajı ile henüz ellenmemiş çok değerli ekosistemler madencilik adına, enerji adına, tarım adına piyasa ekonomisinin dişlileri arasında maalesef bizce hızla yıkıma uğrayacak. Sadece doğal kaynak değerleri, ekosistemler değil, ülkenin geri kalanında gördüğümüz kültürel yıkımların bu bölgelerde de gerçekleşeceğini göreceğiz. Toplumsal dönüşüm, birbirine benzeme, neticede aynı üretim ve tüketim eksenine entegre olma, gibi süreçler yaşanacak.  “Barış” elbette çok umut verici bir gelişme.  Ama piyasa ekonomisinin tarihsel gelişimine ve halen Türkiye’de uygulana gelen yol ve yöntemlerine baktığımızda korkarız “barış” kavramına bağlanan umut dolu gelişmeler, ekolojik açıdan bu bölgelerde büyük bir yıkıma dönüşecek.

 

“‘Başka bir dünya mümkün’ sloganı ancak barışla gerçek olur”

“Kürt halkının özgürlük mücadelesini canı gönülden desteklediklerini” belirten Nuran Yüce, Küresel Eylem Grubu (KEG) olarak “yoksulluğun, adaletsizliğin, eşitsizliğin olmadığı insani ve ekolojik kaygıların ön planda tutulduğu bir dünya” istediklerini söylüyor.

“Doğanın haklarını, gelecek kuşakların haklarını savunmak barış ve demokrasi mücadelesinin ayrılmaz bir unsurudur. Var olan eşitsizlik ve adaletsizlik ekolojik krizle

Küresel Eylem Grubu -KEG'den Nuran Yüce

daha da derinleşirken bir de bunlara savaş unsuru eklenince krizin boyutu katlanılmaz ve baş edilemez bir hale geliyor. Bu topraklarda on yıllar boyunca “terörle mücadele” kapsamında ormanlar yakıldı. Bir halkın kendi anadilini konuşabilmek, eşit vatandaşlık hakkı ve siyasi statü kazanmak için verdiği mücadele karşılığında gördüğü muamele; ölüm, inkâr ve asimilasyonun yanı sıra bulundukları coğrafyanın da acımasızca yakılması, bombalanması ve barajlarla bölünmesi oldu. Soyut bir ekoloji mücadelesinin yapılamayacağını zaten bize yaşadığımız coğrafya ve tarih gösterdi. Ormanları talan edenler de Kürt halkına siyasi statü tanımayan da aynı sistem. Barışın gelmesini, barış sürecinin aksamamasını ve Kürt halkının özgürlük mücadelesini canı gönülden destekliyoruz. Bizim, eylemlerimizde sıkça attığımız “Başka bir dünya mümkün” diye bir slogan vardır. Bu sloganın içeriğini yoksulluğun, adaletsizliğin, eşitsizliğin olmadığı insani ve ekolojik kaygıların ön planda tutulduğu bir dünya için atarız. Doğal olarak bütün bunlar barışsız olamaz.”

 

“İnsanı insanla barıştırabiliyorsak doğayla da barıştırabiliriz”

Geçmişte TEMA Vakfı’nın ve Greenpeace Akdeniz’in genel müdürlüğünü de yapmış olan çevre aktivisti Uygar Özesmi, “Esas meselelere harcanması gereken enerjiyi anlamsız bir şiddet sarmanlında heba etmekten kurtulacağız” diyor.

Uygar Özesmi - Çevre aktivisti, TEMA Vakfı ve Greenpeace eski Genel Müdürü

“İnsanlığın karşı karşı olduğu en büyük tehlike iklim ve biyolojik çeşitlilik krizi. Bunlarla mücadele etmeye vakfedilmesi gereken enerjinin anlamsız bir şiddet sarmalında heba olmasının önüne geçilmiş oldu bu barış süreciyle… Farklılıklarımızı bir kenara bırakıp ortaklıklarımız üzerinden hareket etmeyi seçmiş olmamız çok önemli. Başlayan bu barış süreci iklim ve biyolojik çeşitliliği koruma mücadelesinde başarıya ulaşma umudumuzu tazeledi. Çünkü bu kadar derinlere giden ve hatta kemikleşmiş sorunları aşma cesaretini gösterebildiysek, iklim ve biyolojik çeşitlilik mücadelesini de kazanabiliriz. Yani insanın insanla barışmasını sağlayabiliyorsak, şimdi de insanı doğayla barıştırabiliriz. Bu barış bütün barışlara vesile olsun.”

 

“Savaştan en çok kadınlar, çocuklar ve doğa zarar görür”

Kazdağları’nda yaşayan Süheyla Doğan, bölgedeki ekoloji mücadelesinin etkin olarak içinde. Kendini ekolojist feminist olarak tanımlayan Süheyla Doğan da barışı sonuna kadar savunulması, ancak “emperyalist dayatmalar” olmadan ve özgür iradeyle yürütülmesi gereken bir süreç olarak tanımlıyor:

“Ekolojistler, sosyalistler  ve kadın hakları savunucuları olarak “barış” her zaman savunduğumuz bir kavramdır. Savaş hem insan hakları, hem kadın hakları  hem de doğa açısından yıkım ve talan demektir.

Süheyla Doğan, Kazdağları mücadelesi, ekolojist feminist

Savaştan tüm insanlar zarar gördüğü gibi, kadınlar ve çocuklar daha fazla etkilenmekte, doğa yakılarak, yıkılarak nasibini almaktadır. Bu nedenle, yıllardır süren çatışmaların sona ermesi önemli ve istenen bir durumdur. Ancak barış sürecinin herhangi bir emperyalist dayatma-güdüm olmadan, özgür iradeyle, gerçek anlamda ve halkların gerçek temsilcileri tarafından yürütülmesi gereklidir. Barış sürecinin  amacı, şiddet yöntemlerinin tamamen  terk edilerek, silahların  bırakılıp halkların birlikte yaşaması olmalıdır. Pensilvania’ya göz kırparak, doğa düşmanı  emperyalistlerin güdümünde, silahlar terk edilmeksizin yürütülecek bir barış sürecinin Orta Doğu Halkları için neler getireceği meçhuldür. Emek, ekoloji ve kadın haklarıyla birleşik bir barış süreci ancak gerçek barış süreci olur ve ekoloji mücadelesine doğrudan katkısı olur.”

 

Yarın: TEMA Vafkı, Doğa Derneği, Buğday Derneği, Ekoloji Kolektifi, Marsis Grubu, Mahir Ilgaz ve Nasuh Mahruki

 

Haber: Durukan Dudu

(Yeşil Gazete)

 

 

Ne biçim adammışsın (?)Miko – Cansın Leylim Ilgaz

0

İstanbul’da meyve ağaçları çiçek açtı. Beyaz çiçeklerle dolu ağaçları her gördüğümde ‘Aslında İstanbul o kadar da çekilmez değil be?’ diye düşündüm kendi kendime. Ağaçların hepsinin resimlerini çekip, sosyal medyada ‘#nofilter’ etiketiyle meşhur etmek istedim. Hani böyle yol kenarında kendi kendine açıyor ya, sanki biraz daha takdir görmesi, beğenilmesi gerekiyor gibi geldi yaptıkları şovun. 27 yaşındayım, ilk defa bu sene İstanbul’daki ağaçların güzellikleri bu kadar ilgimi çekti. Çünkü artık eminim, o ağaç muhtemelen orada kalmayacak, o yol kenarındaki yeşilliğe bir bina yapılacak. Ağaç görmeye gidecek pek park da yok İstanbul’da. Zor yani. Değerini bilmek lazım, şimdiden kafayı kaldırıp bakmak lazım.

Geçen sene Mart ortasında İstanbul’da kar yağıyordu. Bu sene pek kar da yağmadı. Mart ortasında hava 18 dereceye kadar çıktı. Ağaçlar ne yapsın, sandılar ki bahar geldi. Sonra dolu yağdı. Sanki ağaçların inadına. Ağaçlar bilmiyor ki iki mevsimli bir iklime vardık sayılır, bahar yakında sadece kız isimlerinde yaşayan bir anı olacak. Bana İstanbul’u sevdiren ağaçlar çıplak şimdi. Panik oldum. Soğuklarda, doğa olaylarından sorumlu melek Mikail’e,laubali bir şekilde ‘Miko’ diye seslenip isyan eden sosyal medya geldi aklıma.  Ben de o panikle Miko’ya kızdım: ‘Miko bize acımadın da ağaçlardan ne istedin!’

Mevsimi geç, iklimle ilgili her şeyi bizden olmayan, kafasına göre hareket eden üstün bir varlığa mal etmek ne kadar kolay olurdu! Elimizde olmayan nedenlerden bir şey yapamıyor olmak. Üstün bir varlığın takdiri, ne yaparsın? Ağaçlarımızı incitiyorsun. Ne kötü adammışsın Miko!

27 yaşındayım, ağaçların ilk defa bu kadar değerini bildim. 27 yaşındayım ve hayatımda hiç ortalamadan daha soğuk bir ay yaşamamışım. Korkutuyorsun beni Miko. İsrafil’le ortak oldun, sur borusuna el verdin. İklimimizi, doğamızı, gezegenimizi kıyamete götürüyorsun.

Nedir bu başımıza gelen iklim değişikliği belası?Amerika kıtasındaki kuraklık, Rusya’da mahsulün düşüşü ve yiyecek krizi, Avustralya’daki yangınlar,Orta Doğu’da su kaynaklarının inanılmaz bir hızla azalması, Karadeniz’deki ani seller ve baharın Kuzey Yarımküre’yi terk etmesi. Tüm bunların sebebi biz değiliz herhalde? Kömüre yatırmaktan, yenilenebilir enerji potansiyelini kullanmamaktan, kirli enerjilere teşvik vermekten değil herhalde? Hop İstanbul’da üçüncü köprü, üçüncü havaalanı, Taksim’deki ağaçların kesilmesi, Haydarpaşa’nın kapanması. Birileri veya bir şeyler dünyanın her yerinde saldırıyor, iklim değişiyor. Biz suçsuzuz amirim!

(Yüksek bir yerden denize doğru, bağırarak) Ama seni yeneceğiz Miko (veya her kimsen)! Mevsimsel değişiklikler bir yana, iklimimizi değiştiren politikaları yaratan ve uygulayanlar, kafasına göre hareket edenler bizden değil tabii. Ama sorun yok, üstün varlıklar da değiller. İstanbul Manifestosu yayınlandı. Gezegenin elden gitmemesi için el ele vermeye karar verenler, önce imzalarını vermeye karar verdi. Miko saldırıyor. ‘İşte onun için, vicdanı olan tüm yurttaşlarımızı, elde hâlâ çözüm imkânı varken, gezegeni kurtarma seferberliğinde kendi payına düşeni yapmaya, bu büyük sorumluluğu paylaşmaya çağırıyoruz.İklim daha fazla değişmeden biz değişelim, çözümün parçası olalım.’ Çözümlerimiz ve vaktimiz varken harekete geçmemeyi vicdan kabul etmez çünkü.

change.org/tr/kampanyalar/gezegeneldengidiyor-buna-razı gelemeyiz


 

Cansın Leylim Ilgaz

twitter.com/CansinL

 

Umut ve sabrımızı kaybetme lüksümüz yok – Feyha Karslı

0

Roboski raporu Ahmet Türk’ün dediği gibi yeni bir Roboski yaşatıyor “ vicdanımızda “  . Keşke bu rapor sorumluları ortaya çıkarmış olsaydı. Ölenler PKK lı mı , değil mi tartışılmamış olsaydı , haksız ölümlerin sorumlusu aransaydı . Tek amaç adaletin yerini bulması olsaydı. Onca ölümden , acıdan sonra barışmaya henüz karar verildiği , silahların henüz sustuğu bu günlerde Roboski sorumluları cezasız kalmasaydı. Ruhumuzdaki , vicdanımızdaki yara biraz daha az acırdı. Sorumluyu bulamayan meclis keşke kendisinin de sorumlu olduğunu bilseydi , sorumluluk almayı becerseydi. Ama ne sorumluluk almayı bildiler , ne de almaları gerektiğini .

Böyle bir raporun kabul edilmesi üzerine barış sürecinin yara alacağına , bununla barışın olamayacağına dair yazılar yazıldı , twitler atıldı , paylaşımlar yapıldı.

Bu ülkede adalet ne 10 senedir , ne 20 senedir , ne 30 senedir yok. Bu cumhuriyet kurulduğunda birileri daha egemen oldu , birileri için daha adil oldu , birileri için daha var oldu. Sistem ona göre oluşturuldu. TBMM İnsan Hakları komisyonunda kabul edilen bu rapor da hakkın yerini bulmadığı , adalet duygumuzun yara aldığı ne ilk , ne de bir zaman için daha son olacak. Bu ülkede göz altında kaybolmuş binlerce faili meçhul var. Bu ülkede Diyarbakır cezaevi var. Bu ülkede asılmış Deniz Gezmiş ve arkadaşları var. Bu ülkede 12 eylül var, asılmış Erdal Eren var. Bu ülkede cezaevlerinde filistin askısı var, insanların cinsel organlarına verilen elektrik var. Bu ülkede savaşta yitirdiğimiz çocuklar var. Bu ülkede öldürülmüş gazeteci , aydın insanlar var. Bu ülkede öldürülen Hrant Dink var. Bu ülkede birkaç bin kişi kalmış Rumlar var. Bu ülkede duruşmaya çıkmak için senelerce bekleyen , ilk duruşmada serbest bırakılanların olduğu yargı sistemi var .Bu ülkede düşüncelerinden dolayı ceza alan insanlar var. Bu ülkede otellere peşkeş çekilen kıyılar var. Taş ocaklarına kurban edilen dağlar var. Ve bu ülkede Roboski katliamı var. Suçlusu bulunmamış , bulunsa da ceza almamış , hesabı verilmemiş  , adalet duygumuzun yara aldığı anlatacak , yazılacak çok vaka var .

Bu düzenin , sistemin var ettiği bu iktidar , barış sürecini başlattı , aynı zamanda bu raporun komisyonda onaylanmasını da sağladı. Malzeme bu . Biz bu düzende , bu sistem içinde bu şartlara rağmen barışı yapacağız , yapılmasını sağlamak için ne gerekiyorsa onu da yapacağız. .

Artık barış yolundan geri dönülmesine izin vermeyeceğimizi biliyorum. Süreçte barış dili çok önemli diyoruz. Eleştireceğiz , tartışacağız , talep edeceğiz ama yaparken barışa ve sürece dair kaygı ve umutsuzluk duygusu oluşturacak dili kullanmayalım.

Adaletsizliğe karşı demokratik , çoğulcu , eşitlikçi , özgürlükçü ve ekolojik anayasanın yapılması gerekiyor. Bu ülkede Türk’sen , sünni isen ve erkek isen daha eşitsin. Barış sürecinde anayasa çok önemli. Anayasa için de barış ve süreci çok önemli , ama yeterli değil.

Özgür iradenle kendini tanımladığın kimliğinin sorgusuz kabul edildiği , kimliğinin ve bu kimlikle yaşadığın hayatı güvence altına alan, Düşünce ve taleplerinin koşulsuz dinlendiği , katkı ve katılımını sağlayan  , toplumsal hayatın her alanında çoğulcu bir yönetim anlayışının hayata geçirildiği , Ekonomik eşitsizlik , haksızlıkla mücadele eden, Doğa ve canlı yaşamını saygılı bir sistemi garanti altına alan anayasamızın olması gerekiyor.

Bahar gelmeden yaz gelmiyor. Barış ve anayasa zaman alacak. Sürecin ilerlemesi ve süreklilik için yazılı , imzalı metinlerin , mutabakatların dışında , vicdanımızın , düşüncelerimizin , yaklaşımımızın ,    anlayışımızın ve dilin de birbirini desteklemesi gerektiğini  ve uyumunun çok önemli olduğunu düşünüyorum.

Herkese , hepimize çok sorumluluk düşüyor.Umut ve sabrımızı kaybetme lüksümüz yok.

 

Feyha Karslı

Yeşiller Ve Sol Gelecek Partisi Bodrum İlçesi Eş Sözcüsü

twitter.com/feyhakarsli

 

ÇED muafiyeti ve yurttaş davası – İkbal Polat

Tarih 18 Nisan 2011, bir grup Bursalı 9. Noter’in önündeyiz. Bursa Merkez, Gemlik, Orhangazi ve İznik ilçelerinden toplam 31 kişi dava için çevre hareketleri avukatlarına toplu olarak vekâlet veriyoruz. Nilüfer Kent Konseyi, TMMOB Bursa İKK, TMMOB MMO, DOĞADER ve EKODER’den gönüllüler var aramızda.

ÇHA’da; Emre Baturay Altınok , Cem Altıparmak, İbrahim Demirci, Bülent Kaçar, Yelda Kullap, Alp Tekin Ocak, Yakup Şekip Okumuşoğlu, Mahmut Fevzi Özlüer, Arif Ali Cangı, Tuncay Koç, Ayşegül Altınbaş, Cömert Uygar Erdem isimli avukatlar yer alıyor.

Bu bir yurttaş davası. ÇED muafiyetine karşı dava açıyoruz.

BİZE NEDEN DANIŞILMIYOR?

Ve davamızı açarken demişiz ki;

“17.07.2008 günlü, 26939 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan, Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) Yönetmeliği’nin geçici 3. maddesi uyarınca 7.2.1993 tarihinden önce yetkili mercilerden izin, ruhsat veya onay ya da kamulaştırma kararı alınmış veya yatırım programına alınmış veya mevzi imar planları onaylanmış projeler Çevresel Etki Değerlendirmesi uygulamasından muaf tutulmuşlardı.

Bu düzenlemeye karşı Çevre Mühendisleri Odası, ÇED Yönetmeliği’nin “Kapsam Dışı” başlıklı geçici 3. maddesinin yürütmesinin durdurulması talebi ile dava açmış ve itiraz sonucu Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu’nun 07.10.2010 tarih ve 2010/968 İtiraz nolu kararı ile söz konusu maddenin yürütmesi durdurulmuştu.

Çevre ve Orman Bakanlığı tarafından ÇED Yönetmeliğinin Geçici 3. Maddesi tekrar 14.04.2011 tarihli Resmi Gazete’de yayımlandığı üzere değiştirilmiştir. Yapılan değişiklikle, 1993 yılından önce planlanan projelerde hatta projesi olmadan geliştirilen fikri tasarımlarda; ülkemizin ve dünyanın çevresel durumunu değiştirebilecek, halk sağlığını tehdit edebilecek projelerde “Çevresel Etki Değerlendirmesi” yapılmasının önüne geçilmektedir.

İlimizden geçmesi planlanan Gebze-Orhangazi-İzmir Otoyolunun kentimizde yaratacağı çevresel sonuçlardan olarak haberdar olmak için projenin Çevresel Etki Değerlendirilmesinin yapılmasını istiyoruz. ÇED yapılırken proje hakkında yurttaşlara yönelik bilgilendirilme yapılmasını ve esas olarak bizlerin görüşlerinin alınmasını talep ediyoruz.

Bu nedenlerle, 14.04.2011 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan Çevresel Etki Değerlendirmesi Yönetmeliği’ndeki değişikliğin yürütmesinin durdurulması ve iptali için Danıştay’a yurttaşlar olarak dava açıyoruz.

Danıştay’daki davamızı takip etmeleri için Çevre Hareketleri Avukatlarına vekâlet vermek üzere Çarşamba günü saat:10.00’da ilçelerde yurttaşlar olarak Noter’de buluşacağız.

Bursa’daki kişi ve kuruluşlar kendi ilimizde, 93 yılından önce planlanan projeler için ÇED yapılması için yurttaş davası açıyor ve diğer illerdeki yurttaşları da dava açmaya davet ediyoruz.”

Ardından da “Bursalılar Davacı: Otoyol Yapılırken Bize Neden Danışılmıyor?” diye haberlerimiz çıktı.

Derken tarih oldu, 28 Mart 2013, yaklaşık iki yıl geçti. Ve dava nihayet bugün sonuçlandı.

Danıştay 14. Dairesi, verdiği nihai kararda söz konusu geçici maddenin birinci fıkrasının b bendini iptal ediyor. Buna göre uygulama projeleri onaylanmış veya çevre mevzuatı ve ilgili diğer mevzuat uyarınca yetkili mercilerden izin, ruhsat veya onay ya da kamulaştırma kararı alınmış veya yatırım programına alınmış veya mevzi imar planları onaylanmış projeler hakkında ÇED alınması zorunlu hale geliyor.

Yani 14. Daire, genelge ve yönetmeliklerle ÇED sürecine girmeden inşa edilmesi mümkün kılınan Üçüncü Boğaz Köprüsü, Gebze-İzmir otoban yolu, Ilısu Barajı, nükleer santraller gibi önemli projeler için ÇED sürecinin gerekli olduğuna karar veriyor.

Yurttaşların dışında meslek odalarının, ekoloji örgütlerinin de olduğu bu dava sürecinin sayesinde artık 3. Köprü, Gebze-İzmir otoban yolu, nükleer santraller vb. tüm projeler için ÇED süreci işletilecek.

Şimdi sıra yeni davalarda, Mudanya antik kenti, Yıldırım kentsel dönüşüm projesi için Bursalılar yeni dava sürecini örgütlemeli. Bursalıların karar sürecinde olmadığı tüm projeler davaya taşınmalı ki demokrasi ve temel insan hakları kazansın.

Bu yazı ilk olarak turnusol.biz/ de yayınlanmıştır.

 

İkbal Polat

 

 

 

İkbal Polat

Süleyman Seba hastaneye kaldırıldı

0

Beşiktaş Onursal Başkanı Süleyman Seba, rahatsızlanarak hastaneye kaldırıldı.

 

Beşiktaş’ın onursal başkanı Süleyman Seba’nın durumunun ciddi olduğu öğrenildi. Seba, 19 Ekim 2012’de de rahatsızlığı nedeniyle hastaneye kaldırılmıştı.

Lig TV’nin haberine göre Adapazarı’nda bulunan Seba, öğle saatlerinde rahatsızlanarak yeğeni Tayfur Havutçu tarafından İstanbul’daki Fulya Acıbadem Hastanesi’ne getirildi.

(Eurosport)

 

 

Kuzey Kore’den askeri birliklerine: “ABD’ye saldırmaya hazır olun”

0

Kuzey Kore, ABD’nin hayalet bombardıman uçaklarını ülke üzerinde uçurmasına misilleme olarak, füze bataryalarına ABD hedeflerine saldırmaya hazır olma emri verildiğini duyurdu.

Resmi Haber Ajansı KCNA’da Kuzey Kore lideri Kim Jong-un’un üst düzey generallerle yaptığı toplantıdan sonra, emri imzaladığı belirtildi.

KCNA, Kim Jong un’un “Dev stratejik güçlerle pervasız bir tahrikte bulunurlarsa, Kore Halk Ordusu ABD ana karasına, Guam ve Hawai’nin de aralarında bulunduğu Büyük Okyanus’taki ve Güney Kore’deki askeri üslerine acımasızca saldıracaktır” dediğini aktardı.

Pyonyang yönetimi, yeni BM ambargolarına ve ABD’nin Güney Kore’yle yaptığı askeri tatbikatlara öfkeli.

Kuzey Kore’nin en yakın müttefiki ve en büyük ticaret ortağı Çin de taraflara sükunet çağrısında bulundu.

Güney Kore’yle yapılan ortak askeri tatbikatlar kapsamında Kore Yarımadası üzerinde iki B-2 bombardıman uçağını uçuran ABD ise yarımadadaki ‘her türlü gelişmeye’ hazır olduğunu söyledi.

(BBC Türkçe)

 

 

 

Kozak Yaylasında Altın Madenlerinin ÇED raporlarına iptal

Bergama Kozak Yaylası’nda faaliyet gösteren Koza Altın İşletmelerine ait 4 açık ocak altın madeninden 3’nün ÇED raporu iptal edildi.

Yeşiller ve Sol Gelecek Eş Sözcüsü Arif Ali Cangı ve Elele Hareketi Dönem sözcüsü Dr. Oya Otyıldız

Bergama Kozak Yaylası’ndaki faaliyet gösteren altın madenlerinin kapatılması için Elele Hareketi’nin verdiği mücadelede ÇED raporu iptali sevinci yaşandı.

Kozak Yaylasında faaliyet gösteren Uyuzkaya, Yerlitahtacı ve Gelintepe altın madenlerinin ÇED raporları idari mahkeme tarafından iptal edildi. Elele Hareketi Dönem sözcüsü Dr. Oya Otyıldız ve hareket temsilcileri İzmir Tabip Odası toplantı salonunda düzenlenen basın toplantısıyla Kozak Yaylası’nın ‘kurtuluşu’nu kamuoyuna duyurdu.

Hareketin dönem sözcüsü Otyıldız Vali Kıraç’a çağrıda bulunarak “Başta valimiz olmak üzere tüm yetkililere buradan sesleniyoruz. Anayasa’nın 138. Maddesi ve İdari Yargılama Usulü Yasası’nın 28. Maddesine göre kararları en geç 30 gün içinde uygulayın. ÇED iznine bağlı olarak verilen tüm izin ve ruhsatları geri alın. Bölgedeki tüm hazırlık faaliyetlerini durdurun. Aksi halde sorumluluklarını yerine getirmeyen kamu görevlileri için de gereken başvuruları yapacağız” diye konuştu.

Toplantıda söz alan Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi Eş Sözcüsü ve Elele Hareketi avukatı Arif Ali Cangı ise “Mahkeme kararlarındaki bilirkişi raporları madenlerin zararlarını o kadar kesin ve net açığa çıkarmış durumdaki, Koza Altıncılık kararı temyiz etse bile, ÇED kanununda maden şirketleri lehine yönelik bir değişiklik yapılmadığı sürece temyizden dönmesi imkansız. Biz bu hükümet tarafından adeta dokunulmazlık zırhına büründürülen madenciler için mücadelemize kararlılıkla devam edeceğiz. Bu süreç Bergama Ovacık köyünde başladı tüm yurda örnek oldu. Sayımız az olsa da direneceğiz” dedi.

(Egede Son Söz)

 

 

 

Claudia Roth’un konvoyu Cizre’de kaza yaptı

Şırnak’tan Diyarbakır’a gitmekte olan Alman Yeşiller Partisi Eş Başkanı Claudia Roth’un konvoyunda kaza meydana geldi. Kazada 2 polis öldü, 1 polis de yaralandı.

 

Kuzey Irak’taki ziyaretlerinin ardından Habur Sınır Kapısı’ndan Türkiye’ye gelen Alman Yeşiller Partisi Eşbaşkanı Claudia Roth’un konvoyunda bulunan polis ekibinin aracı Şırnak’ın İdil İlçesi yakınlarında TIR’la çarpıştı. Kazada, polis memuru İhsan Vicelek ve Serkan Ağca hayatını kaybederken, 1 polis de yaralandı.

Kazada ağır yaralanan 3 polis memuru, İdil Devlet Hastanesi’ne kaldırılıp tedavi altına alındı. Ancak polis memurlarından İhsan Vicelek ile Serkan Ağca, yapılan tüm müdahaleye rağmen kurtarılamadı. Yaralı polisin tedavisi sürürken, kazayla ilgili soruşturma başlatıldı. Kaza nedeniyle Roth’un konvoyu bir süre olay yerinde bekledikten sonra yoluna devam etti.

 

Almanya Yeşiller Partisi Eşbaşkanı Claudia Roth bir süre önce kızı Solin'in rahatsızlığı nedeniyle cezaevinden tahliye edilen Hanım Onur ile kazadan hemen önce yemek yemişti

Alman Yeşiller Partisi Eşbaşkanı Claudia Roth başkanlığındaki heyet, kaza öncesi Şırnak’ın Cizre İlçesi’deki baro lokalinde bir süre önce kızı Solin’in rahatsızlığı nedeniyle cezaevinden tahliye edilen Cizre Belediye Başkan Yardımcısı Hanım Onur ve kızı Solin’i ziyaret etti.

 

Kuraklaşan iklim ishal salgınlarını arttıracak!

Virginia Tech Üniversitesi Doğal Kaynaklar ve Çevre Bölümü’nün yaptığı araştırmanın bulguları oldukça çarpıcı. Araştırmacılar, ishal salgınları benzer hastalıklar ile kuraklık arasında, şaşırtıcı bir doğrudan ilişki buldular.

Uluslararası Çevre ve Halk Sağlığı Dergisi’nde çıkan makalesinde, Güney Afrika ülkesi Botswana’da, son 30 yıllık verileri inceleyen, Kathleen Alexander ve ekibi;, ishal salgınlarının en yüksek göründüğü ayların, en sıcak ve kurak yıllar olduğunu buldular.

Araştırmaya göre “İklim Değişikliği; Botswana ve benzer ülkelerde, ishallerin halk sağlığı üzerindeki tehtidini arttıracak”

Afrika ülkelerinde halk sağlığı kayıtları, çok az tutuluyor. Bu yüzden, iklim değişikliğinin halk sağlığına dair etkilerinin nasıl olacağına dair bölgede yapılan çok az araştırma var. Bu araştırma,  kuraklık ve yüksek sıcaklıkla, ishal gibi ölümcül ve çok tehlikeli olan hastalıklarının doğrudan ilişkili olduğunu göstermesi bakımından çok önemli.

Dünya Ticaret Örğütü’nün verilerine göre, ishal hastalığı, beş yaş altı çocukların ölümüne neden olan, en yaygın ikinci hastalık.

Araştırmada aynı zamanda, sürpriz bir bulgu daha varr.

Araştırmacılar, iklim değişikliği ile ishal salgınları arasında bir bağlantı bulmuş durumda. Ama, beklemedikleri bir bulguya daha ulaştılar. Bir çok uzman, kirli su kaynaklarını, ishalin yayılmasının en temel sebebi olarak gösteriyor. Hatta, Dünya Sağlık Örğütü “İshal en çok, kirlenmiş gıda ve su kaynaklarından dolayı yayılmaktadır. Tüm dünya2da, yaklaşık 1 milyar insanın temiz suya erişmekte sıkıntı çekiyor, 2.5 milyon insanın ise temel hıfzısıhha hizmetlerine erişimi bulunmuyor” diyor.

Ancak araştırmacılar  göre bulguları, su kaynaklarının, göz önünde bulundurulması gereken birçok etmenden sadece biri olduğunu gösteriyor:

“İklim değişikliği ile artacak olan sıcaklık ve azalacak olan nem oranı; bölgede kurak dönem ishal hastaları vakalarını arttıracakken, yağışlı ve yüksek nemli sezonlarda ise ishal vakalarında azalma olacaktır.”

Veriler, Botswana’da kurak sezonda görülen ishal vakası sayısının yağışlı sezonda görülenden yüzde %20 daha yüksek olduğunu gösteriyor.

Daha önce kurak sezonlarda ishal vakalarında artışın beklenmediğini ileten araştırmacılar, iklim değişikliği ile ishal salgınlarının yayılmasına neden olan, sinekler gibi diğer etmenlerin yoğunluğunun artacağını ve ishal vakalarında artış olacağını belirtiyorlar. Yani, kirli su kaynaklı olmayan ishal vakalarında, iklim değişikliği ile artış görülecek.

 

Haber: Devin Bahçeci

(ClimateNewsNetwork, Yeşil Gazete)