Ana Sayfa Blog Sayfa 4360

Koptaş ve Kıvanç’a “Dink davasını eleştirme” soruşturması

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, Agos Genel Yayın Yönetmeni Rober Koptaş ve yazar-yönetmen Ümit Kıvanç hakkında soruşturma açtı. Koptaş ve Kıvanç’ın soruşturmaya konu olan sözleri, Hrant Dink cinayeti davasında kararın verildiği gün katıldıkları bir televizyon programında dile getirdikleri eleştirilerden ibaret.

Koptaş ve Kıvanç, Hrant Dink davasında açıklanan kararın hemen ardından, 17 Ocak 2012’de Haber Türk TV’de Balçiçek İlter’in sunduğu Söz Sende programına konuk olmuş ve kararla ilgili değerlendirmelerde bulunmuştu.

Programın yayımlanmasının ardından, 18.01.2012 tarihinde, Antalya’da yaşayan Aydın Taşçı, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’na şikâyette bulundu.

Taşçı, ihbar dilekçesinde şu ifadelere yer verdi: “Rober Koptaş ve Ümit Kıvanç adlı TC vatandaşların (belli ki Ermeni) Hrant Dink davası ile ilgili olarak TC devletinin katil olduğunu ve katilliklerine devam ettiğini, ayrıca yargılama süreci hakkında nahoş kelimeler kullanmalarını bir Türk vatandaş olarak kabul etmediğim için size bildirmek isterim.”

İstanbul Cumhuriyet Başsavcı vekili Fikret Seçen, ihbar dilekçesini işleme koydu. İstanbul Cumhuriyet Savcısı’na dosyasının gönderilmesinin ardından RTÜK’ten yayımlanan program istendi. Program kaydının deşifresi için bilirkişi atandı. Bilirkişi gerekli çözümleri savcılığa gönderdi. Savcılık ayrıca Antalya Başsavcılığı’na yazı yazarak ihbarcı Aydın Taşçı’nın talimata ifadesinin alınmasını istedi. Talimatla ifadesi alınan Taşçı, Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve yargının küçük düşürüldüğünü iddia ederek şikâyetini yineledi.

Savcı, bu ifadenin ardından Koptaş ve Kıvanç’ı ifadeye çağırdı. Koptaş ve Kıvanç önümüzdeki günlerde savcılığa giderek ifade verecek.

Soruşturmaya konu olan programı aşağıdaki başlıklara tıklayarak izleyebilirsiniz:

Rober Koptaş ve Ümit Kıvanç / Balçiçek İlter – Söz Sende (1)

Rober Koptaş ve Ümit Kıvanç / Balçiçek İlter – Söz Sende (2)

Rober Koptaş ve Ümit Kıvanç / Balçiçek İlter – Söz Sende (3)

Rober Koptaş ve Ümit Kıvanç / Balçiçek İlter – Söz Sende (4)

(Agos, Haber Türk)

 

 

Yaşam için 4 adalet – Serdar Esen

Türkiye’de adalet en çok konuşulan, ama eksikliği en fazla hissedilen bir söz.

Ülkemiz, çoğunlukla adında adalet kelimesi yer alan iktidarlarla yönetilmesine karşın, adaletin sağlanamadığı bir yer. Karşı karşıya olduğumuz, her gün yakındığımız sorunların pek çoğu adaletsizlikten ve eşitsizlikten kaynaklanıyor.

25 Kasım 2013 tarihinde siyasal yaşama katılan Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi geçtiğimiz günlerde bir kampanya başlattı. “Yaşam için 4 Adalet, 4 Adalet için Yeşiller ve Sol Gelecek” sloganıyla başlatılan kampanya dört ay sürecek ve “4A” konusunda çeşitli etkinlikler düzenlenecek. Bu kampanyanın Bursa’daki ilk etkinliği de 30 Mart 2013 gününde “İklim ve Çevre Adaleti” konulu panel ile gerçekleştirildi.

Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi’nin “su, ekmek, söz, kimlik : 4 Adalet Gelecek” başlıklı kitapçığında 4A şöyle açıklanıyor;

“Bir ülkede,

– Kapitalist ve endüstriyel sömürü, yoksulluk, gelir eşitsizliği, işsizlik ve bölgesel eşitsizlik varsa iktisadi adalet yoktur.

– Herhangi bir etnik, dinsel ve cinsel farklı kimlik dışlanıyorsa, aşağılanıyorsa, yok sayılıyorsa tanınma adaleti yoktur.

– Kapitalist ve endüstriyel kalkınma ve büyüme anlayışı, enerji oburluğu, tüketimcilik, doğa ve canlı yaşamının tahribatı, küresel iklim değişikliği ve ekosistemde yıkımlar varsa çevre ve iklim adaleti yoktur.

– Siyasal alanın çoğulculuğunun önünde yasal, fiili ve kültürel engeller varsa, demokratik işleyiş gerçekleşmiyorsa, siyasal katılım eşitsizliği yaşanıyorsa katılım adaleti yoktur.

Bir ülkede iktisadi adalet, tanınma adaleti, çevre ve iklim adaleti, katılım adaleti sağlanırsa, toplumsal adalet de gerçekleşir. Toplumsal adalet, özgürlükçü, eşitlikçi, ekolojist ve demokrat bir siyasetin yön verici ve düzenleyici ilkesidir. Ancak 4 adaletin sağlandığı bir ülkede, herkes özgür ve eşit olarak, kendisi ve doğa ile barışık bir biçimde yaşayabilir.”

Ülkemize baktığımızda bir yanda işsizlik, yoksulluk, çalışma yaşamında taşeronlaşma, gelir dağılımdaki uçurum; diğer yanda kömür, petrol ve doğalgaza bağımlı enerji ile iklimin hızla değişmesi ve nükleere, HES’lere, maden ve taş ocaklarına karşı yaşamı savunan halklar; etnik kimliğini, inancını, cinsel kimliğini ve tercihini özgürce yaşayamayan Kürtler, Aleviler, Müslüman olmayanlar, kadınlar, LGBT bireyler; öte yandan seçimlerde yüzde 10 barajı ile siyasal katılımın önlendiği ve kadınların, gençlerin, engellilerin ve diğerlerinin yaşamın her alanında katılımını engelleyen adaletsizlikler. Kısaca adaletsizlikler her gün, her yerde karşımızda.

Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi 4 adalet tanımında iktisadi adaleti “ekmek”, iklim ve çevre adaletini “su”, tanınma adaletini “kimlik” ve katılım adaletini de “söz” ile sembolize etmiş.

İnsanca ve adil bir yaşamın 4A ile yani 4 Adalet ile mümkün olduğunu ifade eden Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi’nin 4A kitapçığı şu slogan ile sona eriyor; Yaşam için 4 Adalet, 4 Adalet için Yeşiller ve Sol Gelecek.

İnanıyoruz ki yaşamın her alanındaki adaletsizliklerin aşıldığı adil, eşit, özgür, demokratik bir Türkiye de çok yakında gelecek.

Bu yazı ilk olarak bursaport.com/ da yayınlanmıştır

 

Serdar Esen

 

SPoD, parti kelebeklerini bekliyor

SPoD, kuruluşunun ikinci yıl dönümünü kutluyor.

SPoD (Sosyal Politikalar Cinsiyet Kimliği ve Cinsel Yönelim Çalışmaları Derneği), 5 Nisan Cuma günü saat 21:30’da Taksim Roxy Club’ta düzenlenecek olan partiye, “parti kelebeklerini” bekliyor.

Yurtdışında STK’ları desteklemek için sıkça kullanılan “parti melekleri”ni ilk kez başlatan SPoD, kuruluş yıldönümünün kutladığı ilk partide 800’den fazla parti meleğini ağırlamıştı.

Bir grup aktivist, akademisyen ve öğrencinin bir araya gelerek 2011 yılında resmi olarak kurdukları sosyal politika temelli bir LGBT hakları derneği olan SPoD’un bu akşamki partisine katılacak ünlülerden bazıları ise şöyle: Aylin Aslım, Ayta Sözeri, Deniz Yurdakul, Elif Baysal, Fatoş Çırnaz (Yeşil Düşünce Derneği), Füsun Demirel, Hakan Eren, Hale Akay, Hazar Ergüçlü, Işın Eliçin, Jale, Nuri Harun Ateş, Ayşegül Mavi Turan, Maya Arakon, Seyyal Taner, Şebnem Bozoklu, Şükran Moral, Ufuk Uras, Zeynep Sağdaş.

Bu akşam düzenlenecek partinin programı ise şöyle:

  • 21.30 – 23.00 DJ Kıtt
  • 23.00 – 01.30 Tetris (live)
  • 01.30 – … Dj Sarp Dakni

 

(Yeşil Gazete)


 

Çakır Ceyhan Süvari: “Düşman kalmayınca namluları birbirine çevirdiler”

Yrd. Doç. Dr. Çakır Ceyhan Süvari

Yüzüncü Yıl Üniversitesi Antropoloji Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Çakır Ceyhan Süvari, Türkiye’nin çok kültürlülüğe bakış açısını antropolojik boyutuyla inceleyip bu konuda araştırmalar yapıyor.

Süvari’nin şu günlerde iki kitabı birden yayıma girdi. Birisi Ezidiler ve diğeri Malakanlar üzerine. Biz de Yeşil Gazete Haftasonu-Kitap ekimiz için kendisiyle bir söyleşi yapmak istedik. Bizi kırmayıp kitaplarını tanıttı ve fırsat bu fırsat deyip, Türkiye’deki çokkültürlülük ve antropoloji bilimi hakkında sorular sorduk. Malakanlar ve Ezidiler üzerine olan söyleşimiz yarın Kitap ekinde yayımlanacak. Bugün ise giriş niteliğindeki sohbetimizle  yayınımıza başlıyoruz.

****

Bilindiği gibi, çokkültürlülük, son yıllarda ülkemizde çok sık tekrarlanan bir söylem. Süvari ise tam da bu konu üzerine çalışan bir akademisyen. Kendisinin antropolog bakış açısıyla kültürel paydaşlığın nasıl yorumlandığını, çoklukları tekliğe dönüştürmeye çalışan anlayışları konuştuk. Barış söylemlerinin içimizi ısıttığı son günlerde artık bu topraklarda bizimle olmayanları ve geride kalanların halinden, ahvalinden söz ettik.

Çakır Ceyhan Süvari, yaptığımız söyleşide, çokkültürlülüğün, hoşgörünün alt anlamlarını incelerken “ötekiler”in yalnızca gidenler olmadığını, kalanların da Türk-Müslüman-Sunni-Erkek tahakkümüne sıkıştırılarak ötekileştirildiklerine özellikle vurgu yapıyor.Bu tahakküm çerçevesinde toplumsal cinsiyetçiliği sorgulayıp yaratılmak istenen monokültür düzlemini de tartışan Süvari, korku nedeniyle kültürel kimliklerin gizlendiğini de anlatıyor.

 

“Antropoloji tüm mağdurların, madunların, dışlanmışların ve ötekileştirilmişlerin sözcülüğünü yapan yegane bilim dalıdır, aslında bir karşı duruşun ve itirazın bilimidir.”

 

Antropoloji biliminin gelişiminden söz edelim, antropolojinin bakış açısı nasıldı, şimdi nasıl bir yol izliyor?

En yalın ve yaygın haliyle antropoloji, “benzerlik ve farklılıklarını anlayabilmek amacıyla insanı ve toplumları tüm yönleriyle (biyolojik, sosyal, kültürel) inceleyen, bütüncül ve karşılaştırmalı bir disiplin” olarak tanımlanmaktadır. Ama benim asıl önemsediğim tarafı antropolojinin başından beri ötekinin bilimi olmasıdır. 19. yüzyıldan 20. yüzyılın ortalarına kadar antropolojinin konusu yine öteki olmuştur. Ancak söz konusu süreçte temel amaç ötekini anlamaktan ziyade, sömürge yönetimlerinin amaçları doğrultusunda ötekinin kültürel yapısını ve zihin dünyasını “çözerek” yönetilmelerini kolaylaştırmak üzerine temellendirilmiş bir antropoloji anlayışı söz konusuydu. 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren bu anlayış, sosyal bilimlerin içsel tartışmalarına da koşut olarak değişmiş ve artık öteki adına ve onlara rağmen söz söylemek, yani açıklayıcı bilim anlayışı yerine ötekini kendi anlam dünyaları içerisinde anlamaya çalışan bir antropoloji anlayışı gelmiştir. Antropolojinin insanlığa sunduğu diğer bir katkı da küreselleşmenin kaçınılmazlığının ve tek tip üretim biçiminin dayatıldığı yeni dünya düzeninde, farklı renklerin, kimliklerin ve uyarlanma biçimlerinin de olduğunu göstermesidir. Dolayısıyla bu yönüyle antropoloji bir karşı duruşun ve itirazın bilimi olarak çok önemli bir görev üstlenmiş durumdadır.

 

“Türkiye’de antropolojiye ilgi artıyor”

 

Sosyal bilimlere ve özelllikle de antrolopoloji alanındaki çalışmalara Türkiye’de az sayıda insanın ilgi göstermesini, üniversiteler ve akademisyenlerin konuya bakış açılarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Türkiye’de antropoloji en başından beri ötekinden ziyade “biz”e ait olanla ilgilenmiş ya da “öteki”leri “bizleştirme” görevi yerine getirmekten öteye gidememiştir. Bu yaklaşım ancak 1990’ların sonuna doğru değişmeye başlamıştır. Söz konusu süreçte özellikle sosyal/kültürel antropoloji alanında Türkiye’de var olan klişeleşmiş konular dışına çıkılarak kimlik, etnik kimlik, trans kimlikler, toplumsal cinsiyet, yoksulluk gibi çalışmalarla “ötekilere” dikkat çekilmiştir.

Türkiye’de antropolojiye verilen önemin yetersiz olması meselesine gelirsek, aslında bu sadece antropolojinin değil, sosyal bilimlerin karşı karşıya olduğu genel bir sorun. Sistemini tamamen kalkınma politikaları üzerine kurmuş bir devlet anlayışından ve onun tezgahında formatlanan zihinlerden sosyal bilimlere hak ettiği değeri vermesini beklemek saflık olacaktır. Sosyal bilimlerden özel olarak antropolojiye dönersek, antropolojinin yaptığı işler ya küçümsenmekte ya da zararlı faaliyetler kapsamında değerlendirilmektedir. Az önce belirttiğim gibi antropoloji 1990’llı yıllara kadar Türkiye akademisinde bilinen ve uygulanan haliyle, “bize” ait kaybolmaya yüz tutmuş ya da kaybolmuş “maddi” ve “manevi” kültür öğelerinin bulunup derlenmesi ve korunması işiyle yükümlü bir bilim dalı olarak görevlendirilmişti. Hal böyleyken, yani “tehlikeli konularla” uğraşmıyorken, aksine resmi ideolojiye tarihsel, etnografik ve kültürel alanda önemli katkılar sunuyorken dahi gerekli ilgiden mahrum bırakılmıştı. Zira söz konusu süreçte antropolojinin yaptığı çoğunlukla basit bir iş olarak küçümsenmekte idi. 1990”lı yıllardan itibaren antropolojide “öteki” lehine gerçekleşen radikal dönüşümden sonra ise küçümsemenin yerini şüphe ve kaygı almıştır. Dolayısıyla uğraştığı konular nedeniyle başlangıçta küçümsenen daha sonra da kaygıyla karşılanan bir sosyal bilim dalına neden ve nasıl önem verilisin ki?

Ancak bu durumdan yola çıkarak antropolojinin tamamen ilgiden mahrum kalmış bir bilim dalı olduğu anlaşılmamalıdır. Türkiye’de antropoloji her türlü zorluğa rağmen çok önemli işler yapmaya devam etmektedir. Son yirmi yıl içerisinde gerek Türkiye’de gerçekleştirilen özgün çalışmalar, gerekse yapılan çeviriler sayesinde antropoloji alanında önemli bir külliyat oluşturulmuştur. Kazandığı birikimleri yayınlar vasıtasıyla paylaşıma sunması sadece entelektüel bir çaba olarak kalmamış aynı zamanda her kesimden insanın antropolojiye olan ilgisini artırmıştır.

 

“Batı’da çokkültürlülük, dışarıdan gelen kültür ve göçmenleri ifade eder”

 

Siz çokkültürlülük kavramına nasıl bakıyorsunuz?

Son zamanlarda bizde de çok sık tekrarlanan ve aslında ötekileştirmenin, hatta asimilasyonun başka bir aracı olan “çokkültürlülük” söylemi, farklı olanı oyalamaktan başka bir işlev taşımamaktadır. Zira çokkültürlülük kavramı Batıda, özellikle Amerika ve Kanada’da göçmen politikasıyla alakalı olarak üretilmiş bir kavramdır. Dolayısıyla söz konusu ülkelerin göçmen politikasına göre geliştirilmiş, görünüşte hoşgörülü ve halklara saygılı bir siyaset izlenimi uyandırsa da, gerçekte egemen kültürlerin/kimliklerin lehine olan hegemonik bir siyasetin ürünüdür. Çünkü Batı’da çokkültürlülük kavramı, Anglo-Sakson kültürünün dışında kalan Afrika’dan, Asya’dan ve Latin Amerika’dan gelen farklı kültürleri/göçmenleri ifade etmek için kullanılmaktadır. Bu anlamda çokkültürlülük söyleminde siyasal bir eşitlikten bahsetmek söz konusu bile değildir. Çokkültürlülük içerisine alınan kimliklere sadece yaşam adacıkları sunulmuştur. Ancak bu yaşam adacıklarındaki kültürler, kesinlikle siyasal alana ortak edilmezler.

 

Kolaj: Büşra Akman

 

“‘Hoş görmek’, ‘kardeşlik’ ve ‘çokkültürlülüğün’ sık kullanıldığı yerde farklı kimlikler için dramatik bir durum var demektir”

 

Türkiye’de nasıl bir çokkültürlülük var? Hoş görmek kavramı çerçevesinde bir bakıştan söz edebilir miyiz?

Türkiye’nin durumuna baktığımızda da çokkültürcü söylemin gerçekleri gizlediğine tanık olabiliyoruz. Nitekim söylemin tüm albenisine rağmen gerçekte Türkiye kültürel açıdan maalesef gittikçe çölleşmektedir. Çoklu kültür ve kimliğe sahip diyebileceğimiz Mardin ve Antakya gibi numunelik bir iki şehir dışında diğer şehirlerin tamamında monokültür hakim olmuş durumda. Üstelik sadece etnik ve dinsel anlamda değil toplumsal cinsiyet bağlamında da erkek egemen bir monokültürleşme söz konusu. Haklı olarak sorabilirsiniz, tamam farklı etnik ve dinsel gruplar ülkeyi terk ettiler ya da asimile oldular peki kadınlara ne oldu? Anadolu’nun çoğu kentinde artık çok az kadın sokağa, çarşıya, pazara çıkabilmektedir. Şerif Mardin’in bahsettiği mahalle baskısıyla dayatılan muhafazakarlık farklı etnik ve dinsel kimliklerden, trans kimliklere ve kadınlara kadar, yani MÜSLÜMAN-SÜNNİ-TÜRK-ERKEK dışında kalan tüm kimlikler üzerinde baskı kurmaktadır. Bu durum karşısında farklı dinsel kimlikler ve trans kimlikler mahalle dışına atılmakta kadınlar ise eve hapsedilmektedir.

Bu açıdan sorunuzda yer alan “hoş görmek” ifadesi yaşadığımız sürece çok güzel ayna tutuyor. Zira “hoş görmek” bir egemenlik söylemi olarak monolaşmayı ve farklı olana uygulanan baskıyı çarpıcı bir şekilde yansıtıyor. “Hoş gören” yani iktidar/erk olan “hoş görülene” aslında şunu söylemek istiyor: Çoğunluk olayım ya da olmayayım -zira erkekler karşısında kadınlar azınlık değildir- egemen olan benim, siz hep öteki olarak kalacaksınız, asıl ve kalıcı olan benim, siz haddinizi bilecek ve benim hoş görümü kazanabilmek için çabalayacaksınız. Dolayısıyla eğer bir ülkede “hoş görmek”, “kardeşlik” ve “çokkültürlülük” ifadeleri sıkça dile getiriliyorsa orada farklı kimlikler açısından dramatik bir durum var demektir.

Başka hangi topluluklar var, incelemeyi düşündüğünüz? Türkiye’de araştırılacak, bilinmeyen ne kadar topluluk vardır?

Bir önceki sorunuzda ifade ettiğim gibi kültürel açıdan gittikçe çölleşen bir ülkede artık çalışılacak çok fazla kültürden bahsedemiyoruz. Kalanları da çalışmak çok zor zira çalışmak istediğiniz, yani konu edindiğiniz kimliklerin temsilcileri haklarında bir şeylerin yazılmasından ve söylenmesinden kaygı duymaktadırlar. Zira kimliklerinin ifşa olmasından ve “hoş görenin” sabrını zorlamaktan korkuyorlar. Buna rağmen antropolojik çalışmalar sürdürülüyor ve sürdürülmeye devam etmelidir. Antropoloji tüm mağdurların, madunların, dışlanmışların ve ötekileştirilmişlerin sözcülüğünü yapan yegane bilim dalıdır ve bu yönüyle başta da söylediğim gibi aslında bir karşı duruşun ve itirazın bilimidir.

 

“Asıl barış, sayısı azaltılan azınlıklar ve ötekileştirilmişlerin can ve hakları garantiye alındığında gelir”

 

Barış sürecinden bahsediyoruz; bütün toplulukları, bütün inanışları bu sürece nasıl dahil edebiliriz?

Barış sürecini insanların ölmemesi adına elbette önemsiyorum. Ama barış, savaş araçlarına ve savaşma yeteneğine sahip iki güç arasında yapılan bir antlaşmadır. Bu açıdan baktığımızda Türkler ve Kürtler bu coğrafyanın baskın iki halkıdır. Sayısal üstünlükleri ve sahip oldukları savaş araçları sayesinde yaşadığımız coğrafyadaki diğer halklar üzerinde hep baskı unsuru olmuşlardır. Her iki kesimin siyasetçilerinin sıkça dile getirdiği “biz bin yıldır müttefik iki kardeş halkız” söyleminde bile askeri bir ittifaktan bahsedilmektedir. Biz şu kadar zamandır birlikte üreten iki halkız denmiyor. Malazgirt’den başlayarak Çanakkale ve Kurtuluş Savaşına kadar hep “silah arkadaşlığı”ndan bahsediliyor. Müttefik bu iki halk, sahip oldukları silahları sadece Bizans’a veya işgalci İngilizlere, Fransızlara ve Ruslara karşı mı kullandılar? Ermenilere, Rumlara, Alevilere, Ezidilere, Süryanilere, Keldanilere, Nasturilere ve adını sayamadığım diğer yerli halklara karşı da kullandılar. Sonuç olarak ortada “düşman” kalmayınca silah kullanma alışkanlığından olsa gerek namluları birbirlerine çevirdiler. Başta da dediğim gibi insanların ölmemesi adına yapılan her türlü girişimi önemsiyorum. Ama asıl barışın, sayısal olarak azınlıkta olanlar- aslında azaltılanlar daha doğru bir ifade- ile birlikte ötekileştirilmiş herkesin/her kesimin can güvenliklerinin, bireysel ve kültürel haklarının korunup garantiye alındığı bir ortamda geleceğine inanıyorum. Böyle bir anlayıştan yoksun barışın samimi ve kalıcı olabileceğini düşünmüyorum.

Yarın: Çakır Ceyhan Süvari’yle bu söyleşinin devamı olan Malakanlar ve Ezidiler üzerine olan sohbetimiz iki kısım halinde yayımda olacak…

Söyleşi: Büşra Akman

Editör: Savaş Çömlek

(Yeşil Gazete)

 


Artık barış zamanıdır

Kemal TuncaelliHiçbir şey eskisi gibi olmayacak.

Şiddetin, savaşın hüküm sürdüğü bu topraklarda barış sessiz milyonların umudu olmaktan çıkıp, ete kemiğe bürünme şansına sahip güçlü bir olasılık haline gelmeye başladı.

Bu durum bütün hesapları dengeleri sarsan yeni bir dönemin başlangıcıdır artık. Savaştan nemalanan bütün politik pozisyonların boşa çıktığı ve altlarının boşalmaya başladığı bir sürece doğru hızla kayacaktır ülkenin gündemi. Savaşın dilini kullanan ve onlarca yıldır burada politik mevzi tutan tüm siyasal akımlar için bu süreç bir aptallaşma ve şaşırma hali yaşatmakta. Nasıl olmasın ki? Tüm siyasal argümanlarını savaşın devamı üzerine kuran bu yapılar gelişmekte olan süreçle ellerindeki temel politik gerekçelerini kaybetmekteler. Bunun telaşı ve kızgınlığı içinde değişik tepkiler geliştirmekteler. Sürece ya doğrudan saldırmakta ya da Akp ve Bdp karşıtlığı üzerinden pozisyon tutmaya çalışmaktalar. Akp’nin anti demokratik yapısı ya da Bdp ve Pkk’nın taleplerinin ülkeyi böleceği korkutması üzerinden sürece karşı bir direnme noktası oluşturmaya çalışıyorlar. Ama bir tek şeyi açıkça dillendirmiyorlar, dillendiremiyorlar.

Akan kanın durmasından yana mısınız, değil misiniz?

Barış mı, savaş mı?

Püf noktası bu işte!

Hiç kimse bu noktada açıkça laf söylemiyor. Asıl soru ve sorun bu. Bu basit soruya verilecek yanıt gerçek pozisyonları ortaya çıkaran turnusol kağıdı işlevini gösterecek çünkü.

Kimileri AKp’nin anti-demokratik uygulamaları ve oluşacak anayasada da var olabilecek sakıncaları bahane ederek, bunun üzerinden bir direnme oluşturma gayretindeler ve bu sürecin Akp’yi güçlendireceği bahanesi ile doğrudan karşı çıkamadıkları barış sürecine dolaylı bir direnç hattı çiziyorlar. Bunların çoğu kendilerinin solda politika yaptığını zanneden ama sol politikayı sadece anti-Akp olmak zannedenler.

Kimileri de Bdp ve Pkk ya ödünler verildiği, pazarlıklar yapıldığı, ülkenin bölüneceği üzerinden karşı politika oluşturuyorlar. Bunlar da kendilerini hakim millet kabul eden ve bu topraklarda yaşayan insanların efendisi olduğunu zanneden kesimlere hitap etmeye çalışan milliyetçi akımlar.

Birlikte sürece karşı ortak tavır geliştiriyorlar.

Ama bu kesimler bile açıkça savaşın devamından yanayız diyemiyor, barışın kendisine açıktan karşı koyma cesaretini gösteremiyor.

Çünkü bu toprakların savaştan bıkmış, kan ve ölümlerden yılmış insanlarının barış özleminin ne kadar sahici, ne kadar derin olduğunu ve barış düşüncesinin önünde var olan tüm engelleri parçalayarak gittikçe büyüyeceğinin farkındalar.

Çünkü barış demek yoksul evlerine düşen acının, asker ve gerilla ölümlerinin sonlanması demek. Anaların gözyaşının dinmesi demek… Her gelen telefonda evladıma bir şey mi oldu kaygısından uzaklaşmak demek. Haberleri dinlerken endişeden nefesinizin kesilmemesi demek… Oğlunu askere gönderirken ya savaşta ölürse korkusundan kurtulmak demek…

Barış demek silahların değil sözün politika yapmaya başlaması ve demokratik siyasete bir başlangıç yapabilmek demek…

Tüm bunlar Türk, Kürt bu topraklarda yaşayan herkesin ilk dileği ve talebidir.

Diğer her şey bu ölümler dursun talebinin ardılıdır ancak.

Bu yüzden barış, bu toprakların ortak talebidir. Bu ülkenin toprakları kana doydu. Evlatlarımızı bu kirli savaşa kurban vermeyeceğiz artık. Bu savaş insanlarımızın ruhunu kirletemeyecek. Kürt illerinde olsun, batı illerinde olsun evlerde bu acıyı bitirecek her çaba karşılığını bulacaktır.

Bırakın savaş taraftarları açıktan ya da dolaylı olarak buna karşı durmaya çalışsınlar.

Savaşınız batsın diyen milyonlar, barış düşüncesini büyütecek ve sağlamlaştıracaktır.

Ülkenin doğusunda, batısında, kuzeyinde, güneyinde artık barışın güvencesi bundan en fazla umutlanan yoksul analarının evleridir.

Barışı samimiyetle destekleyen her siyasal akım bu süreçten güçlenerek çıkacaktır.

Savaşınızdan bıktık, yeter artık.

Şimdi barış zamanıdır.

 

 

 

Usul usul başkanlığa – Erdal Güven

Türkiye usul usul bir rejim değişikliğine mi gidiyor? Başkanlık sisteminde püf noktası ne? ABD ve Fransa’daki sistemler nasıl? AK Parti’nin başkanlık modeli ABD’deki tam başkanlık, Fransa’daki yarı-başkanlık sisteminden nasıl ayrışıyor?

Lamı cimi yok, Başbakan Tayyip Erdoğan Türkiye’yi başkanlık sistemine geçirmeye kararlı. AK Parti çoktan kolları sıvadı. Geçen kasım ayında teklifini meclise sundu (Teklifin tam metni için).

Anayasa Uzlaşma Komisyonu’nda kotarılmaya çalışılan ‘yeni anayasa’nın referans noktalarından biri başkanlık rejimi. Bir tür seferberlik de söz konusu. AK Parti’li bir ekip  il il dolaşıp başkanlık sistemini anlatmaya başladı.

Zamanında Turgut Özal ve Süleyman Demirel de denemişti başkanlık şansını ama ikisi de olmayacağını, olamayacağını görüp yol yakınken dönmüştü. Erdoğan’ın ne Özal’a ne Demirel’e nasip olmuş oy oranı ve meclis çoğunluğundan da güç alarak yolun sonuna kadar gideceği anlaşılıyor.

 

Kolay olmayacak

 

Parti tüzüğü gereği AK Parti’liler art arda en fazla üç dönem milletvekilliği yapabiliyor. Bu yüzden Erdoğan 2014′te Köşk’e çıkmaya hazırlanıyor. Ancak mevcut yetkilerle değil… Çok daha fazlasıyla.

Gelgelelim kolay olmayacak. CHP ve MHP ‘sistemle oynanması’na kategorik olarak karşı. BDP (ve PKK) pragmatik yaklaşıyor. Birkaç bağımsız entelüktüeli saymazsak meseleye dair söz söyleyenlerin, kalem oynatanların pozisyonları da siyasi mevzilerine göre değişiyor. Ancak şu bir gerçek ki Burhan Kuzu, Bekir Bozdağ, Osman Can gibi AK Parti’li  hukukçular bir yana, akademi ve medyada başkanlık sistemini savunanların sayısı pek fazla değil. Şimdilik tabii.

 

Tek adam korkusu

 

Başkanlık yanlıları, Türkiye’nin daha etkin, istikrarlı ve güçlü bir yönetime kavuşabilmesi için rejim değişikliğinin artık şart haline geldiğini savunuyor. Dahası Türkiye’de erkler ayrılığının lafta kaldığını, yasama ve yargının ancak başkanlık sistemiyle yürütmeden bağımsız hale gelebileceğini öne sürüyorlar.

Karşıt cepheden yükselen itirazların ortak noktası ise şu: Türkiye’nin sorunu rejimle değil, demokrasiyle. Dolayısıyla yapılması gereken mevcut sistemi iyileştirmek. Dile getirilen çekincelerin başında başkanlık sisteminin bu haliyle rejimi tek adamlığa götürebileceği var.

 

İyisi de mevcut kötüsü de

 

Dünyadaki örneklerine baktığımızda manzara şu: ABD ve Fransa gibi ileri demokrasi örneği başkanlık sistemleri var. Buna karşılık Asya’dan Afrika’ya, Doğu Avrupa’dan Güney Amerika’ya birçok yarı-demokratik, hatta otoriter ülke de başkanlık rejimiyle yönetiliyor.

Bu farklılık gösteriyor ki mesele sistemin kendisi değil, nasıl uygulandığı. Bir başka deyişle başkanlık rejimini demokratik ya da otoriten kılan, sistemin kuruluş ve yürürütülüş biçimi.

 

Püf noktası

 

İşin püf noktası ya da temel kriter şu: Yetkileri bir yana başkanın gücünü sınırlayıp icraatını sorgulayan, hesap verebilir kılan, yürütmeden bağımsız yapılar var mı yok mu? Sistem anayasal güvenceye alınmış bir erkler ayrılığına dayanıyor mu, dayanmıyor mu? Oturmuş bir demokratik sistem içinde denetleme  ve dengeleme mekanizmaları mevcut mu değil mi?

Bu soruların yanıtı ‘Evet’se o başkanlık sistemi demokratik biçimde işleyebiliyor. Yanıt ‘Hayır’sa rejim otoriterleşebiliyor, hatta diktalaşabiliyor.

 

Tam teçhizatlı başkan

 

Gelelim AK Parti’nin meclise sunduğu teklife. Her ne kadar AK Parti sözcüleri sık sık ABD’deki tam başkanlık sistemiyle Fransa’daki yarı-başkanlık sistemini referans gösterse de söz konusu teklif, ikisinden da ayrışan, ikisini de aşan ‘özgün’ bir model öngörüyor.

Başkana tanınan bazı yetkiler şöyle: Meclisi feshetmek, kararname çıkarmak, kanunları meclise iade etmek, uluslararası anlaşma yapmak, orduyu görevlendirmek, sıkıyönetim veya olağanüstü hal ilân etmek, YÖK üyelerinin yarısını ve üniversite rektörlerini, Anayasa Mahkemesi, Danıştay ve Hâkimler Savcılar Yüksek Kurulu üyelerinin yarısını ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nı seçmek… Ayrıca bakanları, kamu yöneticilerini ve büyükelçileri atayıp azletmek.

 

Ya denetim?

 

Yetkiler geniş olmasına geniş ancak daha da önemlisi şu: Başkan tüm bu yetkilerini kullanırken nasıl bir denetime tabi kılınacak? Erkler ayrılığı ilkesi nasıl işleyecek?

Teklifte deniyor ki Meclis başkanlık kararnamelerini iptal ettirmek için Anayasa Mahkemesi’ne başvurabilir, yürürlükten kaldırılması için yılda bir kez halkoylamasına karar verebilir. Ancak her iki işlemde de milletvekillerinin yarıdan bir fazlasının oyu gerekecek.

Demek oluyor ki Meclis ve mahkemeler, son derece geniş yetkilerle donatılmış başkanı sadece kararnameleri üzerinden denetleyebilecek. Tabii iki vekilden biri uygun görürse ve ancak yargı desteği veya halkoyu yoluyla.

Başkanın veto yetkisine gelince: Meclis, milletvekilerinin (550) dörtte birinin bir fazlasıyla, yani 140 milletvekilinin oyuyla kanun koyabilecek. Ancak başkanın uygun görmeyip iade ettiği kanunu yeniden geçirebilmek için bu kez  milletvekillerinin beşte üçünün, yani 330 milletvekilinin oyu gerekecek. Bu da pratikte, başkanın ‘olur’ vermediği bir kanunu meclisten geçirmenin pek de kolay olmayacağı anlamına geliyor.

Ayrıca teklife göre başkan suç işlediği iddiasıyla Meclis’in ancak üçte ikisinin oyuyla soruşturulabilecek. Yine ancak dörtte üçünün oyuyla Yüce Divan’a sevk edilebilecek Dolayısıyla başkanı soruşturmak, denetlemekten de zor. Önce üçte iki meclis çoğunluğu bulmak gerekecek.

Sonuç: Kararnameler dışında genel iç ve dış siyaseti ve tabii ki ekonomiyi yürütürken başkanın tüm icraatı denetleme ve dengeleme dışı… Sıkıyönetim ilan etmek, milletvekili seçimlerini yenilemek, daha doğrusu meclisi feshetmek dahil! Hiçbir kısıt ya da sınır getirilmediği gibi, teklifte söz konusu yetkilerin hangi koşullarda ve nasıl kullanılabileceğine ilişkin herhangi bir ifade de yok.

AK Parti’li hukukçular, meclise de başkanlık seçimini yenileme yetkisi verildiğine dikkat çekiyor. Daha kötü ya: Teklifteki kuvvetler ayrılığı ihlallerinde biri bu de zaten!

Atamalara gelince, yasamanın esamesi bile okunmuyor. Burada da kuvvetler ayrılığının bir başka çarpık yorumuyla karşı karşıyayız: Başkan sivil/askeri bürokrasi  ve bakanlar bir yana, özel kalem müdürü atar gibi, örneğin ODTÜ’ye rektör, örneğin Yargıtay’a başsavcı atayabilecek ve yasama ya da yargının en ufak bir söz hakkı olmayacak…

 

‘İleri’ başkanlık

 

Şimdi gelin demokratik başkanlık sistemlerine örnek teşkil eden ABD ve Fransa’da işlerin nasıl yürüdüğüne bakalım kabaca…

Fesih: ABD’de başkan Kongre’yi feshetmeyi aklından bile geçiremez. Kuvvetler ayrılığınının özü bu zaten. Fransız başkanın bu yetkisi var. Ama son derece istisnai koşullarda (savaş, anayasal düzenin çökme tehlikesi vb.); dahası hem başbakan hem meclisin iki kanadının başkanlarıyla istişare halinde(Prof. Ergun Özbudun’a göre bu yetki ‘başkan baba’lar diyarı Latin Amerika’da bile yalnız üç ülkede söz konusu).

Kararname: ABD başkanının Kongre’yi by-pass ederek kararneme çıkarma yetkisi yok. Fransa’da ise yine istisnai koşullarda, sınırlı bir süre ve sınırlı bir yetki kapsamında kararname çıkarabiliyor başkan. Üstelik meclis, senato ve anayasa mahkemesi başkanlarının onayı gerek. (Bugüne kadar bir kez, Cezayir savaşı sırasında kullanıldı bu yetki). Ayrıca genel siyasete ilişkin kararnamelerin yürürlüğe girebilmesi için başbakan ve ilgili bakanın da imzası gerekiyor.

Sıkıyönetim: ABD’de ancak Kongre onayıyla mümkün. Fransa’da başkan savaş ya da anayasal düzenin çökmesi gibi acil durumlarda sıkıyönetim ilan edebiliyor, ancak 12nci günden sonra hükümet ve meclis başkanlarının yanısıra Anayasa Mahkemesi’nin de onayı gerek.

Atama: ABD’de başkan yalnız bakanları değil, CIA başkanı dahil federal kamu yöneticilerini, Yüksek Mahkeme üyelerini, hatta büyükelçileri bile ancak aday gösterebiliyor. Atama, Senato onaylarsa gerçekleşebiliyor. Sadece azilde Senato onayı gerekmiyor. Fransa’da da başkan yalnız başbakanı atıyor (görevden alamıyor). Bakanları seçme yetkisi başbakanda; başkana onaylamak kalıyor. Başkan bir bakanı ancak başbakan onaylarsa azledebiliyor. Hükümeti de başbakan idare ediyor. Hükümet başkana değil, meclise karşı sorumlu. Dokuz üyeli Anayasa Mahkemesi’nin de yalnız bir üyesini başkan atıyor. Üç yılda bir üç üye değişiyor. Ayrıca Fransa’da başkanın içişlerine ilişkin tüm kararlarının icraata dönüşebilmesi için başbakanca onaylanması gerekiyor.

Veto: ABD’de Temsilciler Meclisi ve Senato’nun salt çoğunlukla kabul ettiği bir kanun, başkan tarafından iade edilirse, yeniden kabul için üçte iki çoğunluk gerekiyor.  Bu açıdan, AK Parti’nin teklifindeki ilgili madde, sorunlu görünmüyor. Fransa’da ise başkan, bir kanunu ancak yeniden değerlendirilmesi için meclise gönderebiliyor.  Gerekirse referanduma da götürebiliyor. Ancak her iki durumda da başbakanın rızası gerekiyor.

Yasamanın yürütme karşısındaki konumu açısından üstünde durmaya değer bir nokta daha var. AK Parti’nin teklifine göre yasama tek kanattan, meclisten oluşacak ve başkan ve milletvekilleri aynı günde, aynı süre için seçilecek. Bu şu demek: Beş yıl içinde meclis demokratik meşruiyetini kaybetse bile başkan aksine gerek görmediği sürece milletvekilleri görevini sürdürecek.

Oysa gerek ABD gerekse Fransa’da yasama iki kanattan oluşuyor. Dahası ABD’de iki yılda bir Temsilciler Meclisi’nin tamamı, yine iki yılda bir Senato’nun üçte biri için seçim düzenleniyor. Fransa’da da yine üç yılda bir Senato’nun yarısı için seçim yapılıyor. Amaç hem yürütmenin yasamaya hükmetmesini önlemek hem demokratik meşruiyeti her daim taze tutmak.

 

Teklifte ısrar edilirse…

 

Taha Akyol, “Başkanlık sistemi benim kadın olmam kadar zor” demişti bir keresinde.  Zorluk derecesi bilinmez ama iktidar partisi bu işte ciddi. İyimser bir yorumla, AK Parti’nin teklifi ‘pazarlığı yüksekten açma’ taktiğine bağlanabilir. Ve fakat teklif, ısrara dönüşürse Türkiye’yi yine gerilimli günler bekliyor demektir.

 

Erdal Güven- www.t24.com.tr

 

AK Parti’nin başkanı

Nitelik: 40 yaşını doldurmuş, üniversite mezunu.

Adaylık: Son seçimde en az yüzde 5 oy almış bir parti ya da en az 100 bin vatandaş tarafından.

Seçim: Milletvekili seçimleriyle aynı günde, halk oyuyla, beş yıllığına, en fazla iki kez. İlk turda yüzde 50 oy bulamazsa, ikinci turda oy çoğunluğuyla.

Görev: Anayasanın uygulanıp devletin çalışmasını gözetmek, genel (iç ve dış) siyaseti yürütmek.

Yetkiler: Kanunları tekrar görüşülmek üzere meclise iade etmek, anayasa değişikliklerini halkoyuna sunmak, Anayasa Mahkemesi’ne iptal davası açmak, milletvekili seçimlerini yenilenmesini istemek, bakanları atayıp azletmek, başkanlık kararnamesi çıkarmakbüyükelçileri atayıp kabul etmek, uluslararası anlaşma imzalayıp yayınlamak, başkaomutanlığı üstlenmek, orduyu görevlendirmek, kamu yöneticilerini atayıp azletmek, sıkıyönetim veya olağanüstü hal ilân etmek, YÖK üyelerinin yarısını ve üniversite rektörlerini seçmek, Anayasa Mahkemesi, Danıştay ve Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu üyelerinin yarısını ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısını seçmek, Anayasa ve kanunlarla verilen diğer seçme ve atama görevlerini yerine getirmek.

Sınırları: Meclis üye tamsayısının salt çoğunluğuyla başkanlık kararnamelerini tamamen ya da kısmen iptal ettirmek için Anayasa Mahkemesi’ne başvurabilir, yürürlükten kaldırılması için yılda bir kez halkoylamasına karar verebilir.

Sorumluluk: Suç işlediği iddiasıyla Meclis üye tamsayısının en az üçte ikisinin önergesiyle soruşturulabilir, Meclis üye tamsayısının dörtte üçünün oyuyla Yüce Divan’a sevk edilebilir, mahkum edilirse görevine son verilir.

 

Teklifin önemli maddeleri

AK Parti’nin  Kasım 2012de TBMM Anayasa Uzlaşma Komisyonu’na sunduğu başkanlık sistemine ilişkin önerileri de içeren teklifin önemli maddeleri (bold ve bold italikler bana ait):

 

DEVLETİN TEMEL ORGANLARI

 

YASAMA

TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ

Madde 1– (1) Türkiye Büyük Millet Meclisi, genel oyla seçilen beşyüzellimilletvekilinden oluşur.

Madde 2– (1) Milletvekilleri sadece seçildikleri bölgeyi veya kendilerini seçenleri değil, bütün Milleti temsil ederler.

Madde 9– (1) Türkiye Büyük Millet Meclisinin görev ve yetkileri şunlardır:

a) Kanun koymak, değiştirmek ve kaldırmak,

b) Bütçe ve kesin hesap kanun tasarılarını görüşmek ve kabul etmek,

c) Para basılmasına ve savaş ilânına karar vermek,

ç) Milletlerarası andlaşmaların onaylanmasını uygun bulmak,

d) Üye tam sayısının beşte üç çoğunluğunun kararı ile genel ve özel af ilânına karar vermek,

e) Anayasanın diğer maddelerinde öngörülen yetkileri kullanmak ve görevleri yerine getirmek.

 

Kanunların Başkan tarafından onaylanması ve yayınlanması

Madde 11– (1) Başkan, Türkiye Büyük Millet Meclisince kabul edilen kanunları onbeş gün içinde onaylar ve yayınlar.

(2) Başkan onaylamadığı kanunları bir daha görüşülmek üzere, bu hususta gösterdiği gerekçe ile birlikte aynı süre içinde Türkiye Büyük Millet Meclisine geri gönderir.Başkanca kısmen uygun bulunmama durumunda, Türkiye Büyük Millet Meclisi sadece uygun bulunmayan maddeleri görüşebilir. Bütçe kanunları bu hükme tâbi değildir.

(3) Türkiye Büyük Millet Meclisi geri gönderilen kanunu üye tamsayısının beşte üç çoğunluğu ile aynen kabul ederse, kanun, Başkanca yedi gün içinde yayınlanır. Meclis, geri gönderilen kanunda değişiklik yaparsa, Başkan değiştirilen kanunu ikinci fıkra hükümlerine göre Meclise geri gönderebilir.

 

Savaş hali ilânı ve silâhlı kuvvet kullanılmasına izin verme

Madde 13– (1) Türkiye Büyük Millet Meclisi;

a) Milletlerarası hukukun meşru saydığı hallerde savaş hali ilânına,

b) Türkiye’nin taraf olduğu milletlerarası andlaşmaların veya milletlerarası nezaket kurallarının gerektirdiği haller dışında, Türk Silâhlı Kuvvetlerinin yabancı ülkelere gönderilmesine veya yabancı silâhlı kuvvetlerin Türkiye’de bulunmasına,

izin verme yetkisine sahiptir.

(2) Türkiye Büyük Millet Meclisi tatilde veya ara vermede iken ülkenin ani bir silâhlı saldırıya uğraması ve bu sebeple silâhlı kuvvet kullanılmasına derhâl karar verilmesinin kaçınılmaz olması halinde, Başkan da, Türk Silâhlı Kuvvetlerinin kullanılmasına karar verebilir.

Toplantı ve karar yeter sayısı

Madde 18– (1) Türkiye Büyük Millet Meclisi, yapacağı seçimler dahil bütün birleşimlerinde (üye tamsayısının en az üçte biri ile) TOPLANTI YETER SAYISI ARANMAKSIZIN toplanır ve Anayasada başkaca bir hüküm yoksa toplantıya katılanların salt çoğunluğu ile karar verir. Ancak karar yeter sayısı, hiçbir şekilde üye tamsayısının dörtte birinin bir fazlasından az olamaz.

 

YÜRÜTME

BAŞKAN

Nitelikleri

Madde 20– (1) Başkan, kırk yaşını doldurmuş, yüksek öğrenim yapmış ve milletvekili seçilme yeterliliğine sahip vatandaşlar arasından, halk tarafından seçilir.

(2) Başkanın görev süresi beş yıldır. Bir kimse en fazla iki defa Başkan seçilebilir.

(3) Başkanlığa son genel seçimde en az yüzde beş oranında oy almış olan siyasi partiler ile en az yüzbin vatandaş aday gösterebilir.

 

Seçimi

Madde 21– (1) Başkanlık seçimi, Başkanın görev süresinin dolmasından önceki altmış gün içinde; makamın herhangi bir sebeple boşalması halinde ise boşalmayı takip eden altmış gün içinde tamamlanır.

(2) Genel oyla yapılacak seçimde, geçerli oyların salt çoğunluğunu alan aday Başkan seçilmiş olur. İlk oylamada bu çoğunluk sağlanamazsa, bu oylamayı izleyen ikinci pazar günü ikinci oylama yapılır. Bu oylamaya, ilk oylamada en çok oy almış iki aday katılır ve geçerli oyların çoğunluğunu alan aday Başkan seçilmiş olur.

 

Görev ve yetkileri

MADDE 22– (1) Başkan Devletin ve yürütmenin başıdır. Yürütme yetkisi Başkana aittir.

(2) Başkan, Devlet başkanı sıfatıyla Türkiye Cumhuriyetini ve Türk Milletinin birliğini temsil eder; Anayasanın uygulanmasını, Devlet organlarının düzenli ve uyumlu çalışmasını gözetir.

(3) Başkan, yürütmenin başı olarak genel/(iç ve dış) siyaseti yürütür.

(4) Başkanın görev ve yetkiler şunlardır:

a) Gerekli gördüğü takdirde, yasama yılının ilk günü Türkiye Büyük Millet Meclisinde açılış konuşmasını yapmak,

b) Ülkenin iç ve dış siyaseti hakkında Meclise yıllık mesaj vermek,

c) Kanunları onaylamak,

ç) Kanunları tekrar görüşülmek üzere Türkiye Büyük Millet Meclisine geri göndermek,

d) Anayasa değişikliklerine ilişkin kanunları gerekli gördüğü takdirde halkoyuna sunmak,

e) Kanunların, Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünün, tümünün veya belirli hükümlerinin Anayasaya şekil veya esas bakımından aykırı oldukları gerekçesi ile Anayasa Mahkemesinde iptal davası açmak,

f) Türkiye Büyük Millet Meclisi seçimlerinin yenilenmesine karar vermek,

g) Bakanları atamak ve görevlerine son vermek,

ğ) Başkanlık kararnamesi çıkarmak,

h) Yabancı devletlere Türkiye Cumhuriyetinin temsilcilerini göndermek, Türkiye Cumhuriyetine gönderilecek yabancı devlet temsilcilerini kabul etmek,

ı) Milletlerarası andlaşma akdetmek ve yayınlamak,

i) Türk Silahlı Kuvvetlerinin Başkomutanlığını temsil etmek,

j) Türk Silahlı Kuvvetlerinin kullanılmasına karar vermek,

k) Kamu yöneticilerini atamak ve görevlerine son vermek,

l) Sıkıyönetim veya olağanüstü hal ilân etmek ve sıkıyönetim veya olağanüstü hal kararnamesi çıkarmak,

m) Sürekli hastalık, sakatlık ve kocama sebebi ile belirli kişilerin cezalarını hafifletmek veya kaldırmak,

n) Yükseköğretim Kurulu üyelerinin yarısını seçmek,

o) Üniversite rektörlerini seçmek,

p) Anayasa Mahkemesi üyelerinin yarısını, Danıştay üyelerinin yarısını, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısını ve Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu üyelerinin yarısını seçmek.

(5) Başkan ayrıca Anayasada ve kanunlarda verilen seçme ve atama görevleri ile diğer görevleri yerine getirir ve yetkileri kullanır.

 

Başkanlık kararnamesi

Madde 23– (1) Başkan, genel siyasetin yürütülmesinde ihtiyaç duyduğu konularda Başkanlık kararnamesi çıkarabilir. Bir konuda Başkanlık kararnamesi çıkarılabilmesi için kanunlarda o konuyu düzenleyen uygulanabilir açık hükümlerin bulunmaması şarttır. Kişi hak ve hürriyetleri kararname ile düzenlenemez. Kararnameler ile kanunlarda aynı konuda farklı hüküm bulunması halinde, kanun hükümleri uygulanır.

(2) Başkan, kanunların uygulanmasını sağlamak üzere ve bunlara aykırı olmamak şartıyla, yönetmelikler çıkarabilir.

(3) Kararnameler ve yönetmelikler, yayından sonraki bir tarih belirlenmemişse, Resmî Gazetede yayınlandıkları gün yürürlüğe girer.

 

Başkanın sorumluluğu

Madde 24– (1) Başkan hakkında, kişisel ya da göreviyle ilgili bir suç işlediği iddiasıyla Türkiye Büyük Millet Meclisi üye tamsayısının en az üçte ikisinin vereceği önerge ile, soruşturma açılması istenebilir. Meclis, bu istemi en geç bir ay içinde görüşür ve gizli oyla karara bağlar.

(2) Soruşturma açılmasına karar verilmesi halinde, Meclisteki siyasî partilerin, güçleri oranında komisyona verebilecekleri üye sayısının üç katı olarak gösterecekleri adaylar arasından her parti için ayrı ayrı ad çekme suretiyle kurulacak onbeş kişilik bir komisyon tarafından soruşturma yapılır. Komisyon, soruşturma sonucunu belirten raporunu iki ay içinde Meclise sunar. Soruşturmanın bu sürede bitirilememesi halinde, komisyona iki aylık yeni ve kesin bir süre verilir. Bu süre içinde raporun Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına teslimi zorunludur.

(3) Rapor Başkanlığa verildiği tarihten itibaren on gün içinde dağıtılır, dağıtımından itibaren on gün içinde görüşülür ve gerek görüldüğü takdirde ilgilinin Yüce Divana sevkine karar verilir. Yüce Divana sevk kararı ancak üye tamsayısının dörtte üç çoğunluğunun gizli oyuyla alınır. Yüce Divan tarafından seçilme yeterliliğine engel bir suçtan mahkûm edilen Başkanın görevi sona erer.

 

Başkan Yardımcısı ve bakanlar

Madde 25- (1) Başkan seçilenin oy pusulasında Başkan Yardımcısı adayı olarak yer alan kişi Başkanın seçildiği anda Başkan Yardımcılığına seçilmiş olur. Başkan Yardımcılığına aday gösterilmek için milletvekili seçilme yeterliliğine sahip olmak şarttır.

(2) Başkanlık makamının herhangi bir nedenle boşalması halinde, seçimlere kadar kalan sürede Başkan Yardımcısı Başkanın yerine görev yapar ve Başkanlık yetkilerini kullanır. Başkan Yardımcılığının herhangi bir nedenle boşalması halinde, seçime kadar kalan sürede bu görevi yürütecek olan kişiyi Türkiye Büyük Millet Meclisi belirler.

(3) Başkanın hastalık ve yurt dışına çıkma gibi sebeplerle geçici olarak görevinden ayrılması hallerinde, görevine dönmesine kadar Başkan Yardımcısı Başkana vekâlet eder ve Başkana ait yetkileri kullanır.

(4) Başkan Yardımcısı milletvekilleri ile aynı hukukî statüye tâbi olur ve milletvekillerinin sorumsuzluk ve dokunulmazlığına ilişkin hükümlerden yararlanır.

 

Bakanlar

Madde 26– (2) Bakanlar,  Başkan tarafından atanır ve görevden alınır. Bakanların milletvekili seçilme yeterliliğine sahip olması gerekir. Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri  ve yedek milletvekilleri, bu statüleri sona erse bile bakan olarak atanamazlar.

(2) Her bakan, Başkana karşı sorumludur.

(3) Bakanlar milletvekilleri ile aynı hukukî statüye tâbi olurlar ve milletvekillerinin sorumsuzluk ve dokunulmazlığına ilişkin hükümlerden yararlanırlar.

(5) Bakanlıkların kurulması, kaldırılması, görevleri ve yetkileri ile teşkilât yapısı Başkanlık kararnamesi ile düzenlenir.

Milletvekilliği-başkanlık seçimleri ve ilişkileri

Madde 27– (1) Türkiye Büyük Millet Meclisi ve Başkanlık seçimleri beş yılda bir aynı günde yapılır.

Seçimlerin yenilenmesi

Madde 28– (1) Türkiye Büyük Millet Meclisi veya Başkan tek başına her iki organın seçimlerinin birlikte yenilenmesine karar verebilir.

Anayasa Mahkemesi ve halkoylamasına başvuru

Madde 32– (1) Türkiye Büyük Millet Meclisi, Başkanlık kararnamelerinin ya da bazı hükümlerinin; Başkan, kanunların ya da bazı hükümlerinin iptali için Anayasa Mahkemesine başvurabilir.

(2) Türkiye Büyük Millet Meclisi, Başkanlık kararnamelerinin ya da bazı hükümlerinin; Başkan, kanunların ya da bazı hükümlerinin yürürlükten kaldırılması için halkoylaması yapılmasına karar verebilir. Bir yıl içinde her organ en fazla bir defa halkoylaması kararı alabilir.

(3) Türkiye Büyük Millet Meclisinin bu maddedeki yetkilerini kullanabilmesi için üye tamsayısının salt çoğunluğu ile karar alması şarttır.

Barışı inşa etmek – Metin Yeğin

Geçen haftaki ‘Demokratik Modernite’ yazısını biraz daha derinleştirmek istiyorum. Kent toprakları hızlı bir şekilde kadınlara dağıtılmalı diye yazmıştım. Kent reformu ile kent topraklarının toplumsallaştırılması, ev yerleri olarak, yani barınma hakkı olarak kadınlara dağıtılması devrimci bir öneridir ama aynı zamanda doğrudan uygulanabilir ‘reformist’ bir öneridir de.

Reformist bir öneridir; bugünün yasaları bile bunun gerçekleştirilmesi için yeterlidir. Cunta anayasası, 82 anayasası konut hakkı başlığı altında 57. madde de ‘Devlet, şehirlerin özelliklerini ve çevre şartlarını gözeten bir planlama çerçevesinde, konut ihtiyacını karşılayacak tedbirleri alır, ayrıca toplu konut teşebbüslerini destekler’ diye tanımlar.

Bunun anlamı; bir belediyeye başvuran evi olmayan, kirada olan ya da başka aileler ile paylaşmak durumunda olan bir araya gelen mesela 70 kadın için devletin ya da belediyelerin onların kendi evlerini yapmaları için toprak verilmesini cunta anayasasının bile kabul ettiği ve hatta görev olarak yüklediği manasına gelir. Tekrar ediyorum, ‘konut ihtiyacını karşılayacak tedbirleri alır, ayrıca toplu konut teşebbüsünü destekler.’ Eğer kent topraklarını kadınlara dağıtmazsanız anayasal bir ilkeyi çiğnerseniz!

Reformu destekleyen(!) hukuksal zorunluluk sadece bununla da kalmıyor. 56. madde ‘Sağlık hizmetleri ve çevrenin korunması’ başlığı altında ‘Herkes, sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahiptir. Çevreyi geliştirmek, çevre sağlığını korumak ve çevre kirlenmesini önlemek devletin ve vatandaşların ödevidir’ demektedir. Belediyeler aslında zaten TOKİ’ye bedelsiz olarak tahsis ettiği toprakların yasal dayanağı da bu anayasal maddelerden kaynaklanmaktadır. Yani geçen yazıda vurguladığım gibi belediyeler ya toprağı şu an yaptığı gibi TOKİ müteahhitlerine ya da kendi evlerini inşa etmek için kadınlara vermelidirler.

Bu öneri devrimci bir öneridir. Erkek mülkiyet düzenin hançerini, ‘mülkiyet’ hançerini kendisine saplamasıdır. Burada mülkiyet kelimesini tırnak içinde yazmam sadece bir imla kuralı değil, konut hakkını klasik mülkiyet kavramından farklı tanımladığım içindir. Ev mülk değil barınma hakkıdır. Eğer ev, birden fazla ya da ihtiyaç çizgisinden öteye geçerse, mülke dönüşür. Ancak aynı zamanda bu ‘mülk’ün kadınlara verilmesi de kapitalist modernite karşısında yıkıcı bir etki yaratır. Düşünsenize Ortadoğu’da 1 milyon kadınının kendi evinin, toprağının sahibi olmasını… Bu devrimden başka nedir ki? Hem de batı hegemonyasının burjuva nezaketine bulanmış kadın hakları değil, temelden kapitalist modernitenin ilişkilerini sarsacak bir kadın devrimidir. Bunu yapabilme potansiyeli de Ortadoğu’da ve belki de şu an için dünyada sadece Kürt hareketinde vardır. Bu şekilde toprağın toplumsallaştırılması, kentin kadınlaştırılması hareketi aynı zamanda bu potansiyelin radikal devrimci etkisinin bütün dünyada geniş, yaygın engellenemez bir meşruiyet alanı yaratacaktır.

Gerçek bir barışın inşası; ancak toprağın demokratize edilmesi, barınma hakkı, kent reformu gibi radikal süreçlerin, isyanın bugüne taşıdığı enerjinin dinamiği ile olabilir. Yoksa yukarıdaki fotoğrafta gördüğünüz Meksika’da otoban kenarına dizilmiş 8 sandalyedeki cesetler gibi önümüzden akıp geçen otomobilleri seyredenler gibi barışın(!) Kapitalist modernitenin seyircileri oluruz; sessiz ve ölü…

 

Metin Yeğin – Özgür Gündem

Yıldız, “Güney Kore nükleer santral ihalesinden çekildi”

Enerji Bakanı Taner Yıldız, Sinop’a kurulacak nükleer santralin inşası ile ilgili olarak Güney Kore’nin çekildiğini belirtti.

NTV’ya konuşan Yıldız, 9 büyüklüğündeki depreme dayanıklı bir nükleer santral yapmaları gerektiğini belirterek, hassasiyeti en yüksek düzeye çıkardıklarını iddia etti.

Irak’tan gelen kaçak petrol uyarısını değerlendiren Yıldız, “Kuzey Irak’tan yapılan tanker ticaretinde herhangi bir kaçakçılık olamaz. Uçak indi mi, inmedi mi tartışmalarında elimizde alınmış iniş izni vardı. Merkezi Irak hükümeti buna rağmen bunu yaptı. Kuzey Irak’ın petrol ürünleriyle ilgili ihtiyaçları merkezi hükümet tarafından karşılanamıyor” diye konuştu.

Taner Yıldız, Güney Kore’nin nükleer santral inşasından çekilmiş olmasına karşın Çin ve Japonya ile müzakerelerin sürdüğünü sözlerine ekledi.

(Ntvmsnbc)

Gergedan haber sitesi yayında

Siyah Pembe Üçgen İzmir Derneği’nden öğrenci grubunun haber sitesi Gergedan yayında. Genel olarak LGBT (lezbiyen, gey, biseksüel, trans) öğrenci topluluklarının faaliyetlerine odaklanmayı hedefleyen siteye http://gergedan.siyahpembe.org/ adresinden ulaşılabilir.

Gergedan, özellikle LGBT’lerin başarı hikâyelerine ve olumlu gelişmelere yer vererek umut veren bir site olmayı amaçlıyor. Ayrıca LGBT öğrenci topluluklarının bir arşivi niteliğinde işlev görecek olan sitede öğrenci topluluklarıyla ilgili duyurular ve haberler yer alıyor.

Gergedan’ın en göz dolduran bölümlerinden biri Dayanışma Ağı. Bu kısımda Türkiye’deki LGBT örgütleri ve öğrenci topluluklarının Facebook sayfalarına yönlendiren bağlantılar bulunuyor. Dökümanlar bölümünde LGBT meselelerine dair kaynak oluşturan materyaller yer alırken, Galeri Türkiye’deki LGBT hareketinden video ve resimlerden oluşuyor.

(Ömer Akpınar – Kaos GL)

Bu Cumartesi Şişli %100 Ekolojik Pazar çok hareketli

Buğday Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneği’nin düzenlediği Şişli %100 Ekolojik Pazar’da bu haftasonu hareketli bir program ziyaretçileri bekliyor.

Her Cumartesi Feriköy Semt Pazarı alanında kurulan ve sadece bir pazar olmaktan çok ekoloji buluşmalarına da ev sahipliği yapma amacında da olan %100 Ekolojik Pazar’ın 6 Nisan Cumartesi günkü programında kıyafet takası ve başladığı günden bu yana yoğun ilgi ile karşılaşan “Gerçek Temizlik Günleri” atölyesi var.

Siz de haftalık gıda alışverişinizi organik sertifikalı üreticilerden yapmak, kullanmadığını kıyafetlerinize can vermek ve temizlikte dönüşüme başlamak için bu Cumartesi bir kaç saatinizi %100 Ekolojik Pazar’da geçirmeyi düşünebilirsiniz.

Gerçek Temizlik Günleri atölyesi

Bahar temizliği vaktinin geldiği bu günlerde evlerde kullanılan temizlik maddelerinin içerdikleri kimyasallardan dolayı taşıdığı tehlikelere dikkat çeken Buğday Derneği, bu kimyasalların tüketimini ve evlerin ekolojik ayak izini azaltmak adına başlattığı Gerçek Temizlik hareketinde, www.zehirsizev.com sitesinin kurucusu Mercan Uluengin’in hazırladığı tarifleri katılımcılarla paylaşıyor.

Bitkisel sabun, karbonat, kaya tuzu gibi kolaylıkla bulunacak doğa dostu malzemeler yardımı ile evlerde kolayca hazırlanabilecek tarifler saat 11:00 ve 13:00’te düzenlenecek iki seansta baştan sona katılımcılarla beraber hazırlanacak ve uygulanacak. Tarifler arasında bulaşık makinası tozundan , krem yüzey temizleyiciye, sıvı sabundan, cam silme sıvısına kadar evlerde en sık kullanılan ürünler bulunuyor.

Etkinlikle ilgili detaylı bilgiye Facebook sayfasından ulaşmanız mümkün.

Kıyafet Takası

Kıyafet takası etkinliği ise katılımcıların ihtiyaçları olmayan ancak hala iyi durumda olan kıyafetlerini takas yolu ile değiştirmelerini, böylece kullanılacak durumda olan kıyafetlerin gardropların köşesinde karanlıkta beklemek yerine yeni bir kıyafet ihtiyacındaki insanların üzerinde yeniden can bulmasını hedefliyor.

Saat 09:00-12:00 arasında kıyafet kabulü yapıldıktan sonra saat 12:00’de takas başlıyor ve katılımcılar getirdikleri sayıda kıyafeti götürebiliyorlar. Takasa sokmak için maksimum 10 kıyafet limiti olan etkinlik sonunda kalan kıyafetler bir kuruma bağışlanarak ihtiyaç sahiplerine ulaştırılacak.

Bu etkinlik ile ilgili detaylı bilgiye de Facebook etkinlik sayfasından ulaşmanız mümkün.

 

Günün Programı

07:00 Pazarın açılışı

09:00-12:00 Kıyafet takası için kıyafet kabulü ve düzenleme

11:00-12:00 Gerçek Temizlik Atölyesi – I

12:00-13:00 Kıyafet takası

13:00-14:00 Gerçek Temizlik Atölyesi – II

17:00 Pazarın kapanışı

Ulaşım: Adres: Feriköy Sabit Pazarı Bomonti Cad. Lala Şahin Sk. Feriköy Şişli

Haber: Bora Kabatepe

(Yeşil Gazete)