Ana Sayfa Blog Sayfa 4359

Süvari: “-Öteki” uzaktayken dost ve hoş; yakında ise kaygı verici

0

Çakır Ceyhan Süvari ile dün yayımladığımız söyleşinin ikinci bölümüyle devam ediyoruz. Süvari’nin iki kitabından birisi olan Malakanlar kendi içlerinde kendilerini nasıl anladıklarını ve aktardıklarını, kendilerinden başkaları için de onların kim olduklarını anlatıyor. Kozmopolitan kavramının ifade ettiği şekilde “evren vatandaşlığı” görüngüsüyle, Malakanlar’ı tanımak istiyoruz.

Malakanizm nedir? Malakanlar neler yaşadı?

Malakanlar; inançlarını nasıl oluşturdular, nelerle çatıştılar ve gitmek zorunda kaldılar? Çakır Ceyhan Süvari, yaşadıklarını paylaşırken, tanık olduğu zaman içindeki algı değişimini de aktardı. Şu an burada yaşamayan Malakanlar’ın barışsever, mükemmel topluluk olarak sunumlarına bakmadan evvel, buradaki yaşamları sırasındaki ötekileştirilmişliklerini aktardı. Rusların gözündeki Malakanların, Müslümanların Alevilikle ilgili fikirlerle benzeştiğini ifade eden Süvari, Malakanların içinde bulunduğu koşulların etkisiyle göçtüklerini anlatıyor.

İlk kez tanışacaklar için; nasıl tanırız onları, onlar içinde kendimizi nasıl tanımlarız?

Malakanların ayırt edici diğer bazı özellikleri: İktidar ilişkileri, iktidarla bağlantılı olan militarist pratik ve simgeler, sermaye birikimi dinlerince günah sayılmaktadır. İnançlarında ruhban sınıfının olmayışı tam da bu nedenledir. Malakan ayinleri cemaat içerisinde sevilen ve dini bilgisi olan herhangi bir erkek Malakan tarafından yönlendirilmektedir. Öte yandan askerlik faaliyeti, üniforma giymek, silah kullanmak hatta taşımak, şiddet uygulamak da dinlerince yasaklanmıştır. Malakanlar aynı zamanda ortaklaşmacı bir yaşam biçimine sahiptirler ve bu yaşam biçimi inançları tarafından da kutsanmaktadır. İvanovka’daki kolhoz sistemi[1]nin hala sürdürülmesinde inançlarında yer alan ortaklaşmacılığın çok önemli bir rol oynadığını düşünmekteyim. Ancak tüm bunlara rağmen Malakanları iç çelişkilerden arınmış sınıfsız ve kendi içlerinde nihai mutluluğu yakalamış bir toplum olarak sunmak elbette gerçekçi olmayacaktır. Alan araştırması yaptığım köyde erkekler askere gitmekteydi, hatta İkinci Dünya, Afganistan ve Karabağ savaşlarına katılmış Malakanlar devletçe kendilerine verilmiş madalyaları büyük bir gururla taşımaktaydılar. Dahası köydeki Malakan mezarlığında yer alan çoğu mezar taşında üniformalı ve madalyalı asker resimlerinin işlendiği mezar taşlarının çokluğu dikkat çekiciydi.

 

Dindar bir Malakan

Malakanları nasıl tanırız sorusunun cevabını Malakanların Kars ile, dolayısıyla Türkiye ile olan bağlantısını iki döneme ayırarak ancak verebiliriz. Bunlardan ilki Malakanların henüz Kars’ta yaşadıkları dönem, ikincisi Malakanların Türkiye’yi tamamen terk ettikten sonraki dönem.

Malakanlar henüz Türkiye’de yaşıyorken yapılmış çalışmalar dikkate alındığında şimdinin “mükemmel topluluğu” o zamanlar “komünist ajanları” olarak günah keçisi yapılmışlardı.

İlk dönemde Malakanlarla ilgili yaygın algı, “dış güçlerin maşası” (Sovyet/komünist ajanları) ve devlet tarafından kendilerine sunulan hoşgörü ve her türlü imkâna rağmen içlerine kapanıp entegre olmamakta direnen tehlikeli ötekilerdir. İkinci dönemin yaygın algısında ise, Malakanlar tüm insanlığı kurtaracak bir dünya görüşüne sahip yüce ve erdemli insanlar olarak hayal edilmektedirler. Bu durumun Malakanların artık Türkiye için bir tehdit olamayacağı düşüncesiyle yakından ilgisinin olduğunu düşünmekteyim. Oysa, her iki uç düşüncedeki iddiaların aksine, etnik bir grup olarak Malakanlar da, dünyadaki diğer insanlar/gruplar gibi yeni koşullara göre uyarlanan/değişen, durumsal ve bağlamsal olarak hem ilişkide bulundukları toplumlar; dinler ve iktidarlar karşısında etkilenerek ya da çatışarak, hem de kendi içlerindeki sosyal ve ekonomik çelişkiler nedeniyle dinamik ve sürekli inşa halinde bir kimliğe sahiptirler.

Bir zamanlar günah keçisi iken şimdi barışçı mükemmel topluluk, yok oldukça kıymetlenmeleri konusunda. Başka hangi topluluklar var bu konumda? Popüler kültür içinde eritiliyor gibi geldi bana da…

 

İvanovkalı teyzenin evinde kahvaltı

Gidenler artık sorun çıkartanlar olarak görülmediğinden sizin de ifade ettiğiniz gibi popüler kültürün tüketime sunabileceği bir metaya dönüştürülmektedir. Aslında bu genel olarak devletin ve baskın grubun “öteki” algısıyla ilgili bir tavır, daha doğrusu ikiyüzlülük. Zira “öteki” uzakta olduğunda dost olan ve hoş görülen; yakında olduğunda ise kaygı ve rahatsızlık veren biri olarak algılanmaktadır. Nitekim Türkiye’nin, devlet erkânınca dost ülke listesinde adı en sık tekrarlanan Pakistan, Japonya, Hindistan ve Afganistan’la sınır komşusu olmaması oldukça manidardır. Oysa Yunanistan, Bulgaristan, Ermenistan, Gürcistan, Irak, Suriye ve İran gibi komşu ülkeler zaman zaman dost ülkeler olarak anılsa da, çoğunlukla sorun çıkaran ve tarihsel “kin ve hevesleri” olan ülkeler listesinde yer almaktadırlar. Bu algıdan hareketle Malakanlar artık komşumuz olmadığına göre dost olabilirler.

Öte yandan gidenlerle ilgili söylenen güzel sözler hem onların artık bir tehdit olmamasıyla ilgili bir ruh halinin yansıması, hem de kalanlara yani hala yaşamakta olan ötekilere duyulan nefretin ve küçümsemenin bir ifadesi olarak karşımıza çıkmaktadır. Zira gidenlerle ilgili olarak söylenen “barışseverlerdi”, “çalışkanlardı”, “temizlerdi” vb gibi görece olumlu sözlerle aslında dolaylı yoldan kalan ötekilere siz “kavgacısınız”, ”tembelsiniz”, “kirlisiniz” denmek istenmektedir.

Malakanizm hangi koşullarda oluşmuştur?

Yaşayış biçimlerine göre; dinlerini kendi kültür ilişkileriyle yarattıklarını görebiliyoruz değil mi?

İvanovka'da bir cenaze töreni

Malakanların, Ortodoks Kilisesi’nden ayrılmalarında hem ekonomik hem de dini gerekçeler birlikte rol oynamıştır. Ağır vergiler, serfliğin geliştirilerek kolektif köylerin dağıtılması vb “ekonomik gerekçe”ler iken; Rus Ortodoks Kilisesi’nin düşüncelerinin ve ritüellerinin Yunan Ortodoks Kilisesi’ne göre yeniden düzenlenmesi, dinlerinin emrettiği “Hıristiyan kardeşliği” ilkesinin yaşatılmasına uygun olan cemaat sisteminin dağıtılması vb de “dinsel gerekçe”lerdir. Dolayısıyla yaşam biçimi ve inanç arasında diyalektik bir ilişki var. Rus köylülüğünde hem Hıristiyanlık öncesi hem Hıristiyan olduktan sonra kolektif bir yaşam tarzının egemen olduğunu görmekteyiz. Hıristiyanlık öncesi var olan kolektif yaşam biçimi yeni dinle beraber “Hıristiyan kardeşliği” ilkesiyle yaşatılmaya devam etmiştir. Ancak XVI. Yüzyıldan itibaren başlayan Batılılaştırma projesi Rus köylüsünün dinsel inançları ve ekonomik uğraşılarını da içeren yaşam tarzına bir müdahaleydi. Zira Batılılaştırılma hareketiyle değiştirilen sadece dini kurum ve pratikler değildi; aynı zamanda Rus köylüsünün cemaat dayanışmasına dayalı üretim biçimi de alt üst edilmişti. Bu durum başlangıçta Rus köylüsünün simgesel olarak Çarlıktan ziyade, resmi kiliseyle giriştikleri ve eski defterlerin de açıldığı bir hesaplaşmaya yol açmıştır. Tüm bunlara bağlı olarak ortaya çıkan toplumsal direncin halk dini ideolojisi ile desteklenmesi, Rus köylüsü ve çarlık -ve çarlığın kutsayıcısı Ortodoks Kilisesi- arasındaki uçurumu daha da derinleştirmiştir. Ortaya çıkan pek çok hareket içerisinde Malakanizm işte tam da bu kolektif yaşam biçimine uygun olarak inşa edilmiş bir inanç olmuştur.

Malakanlar inançlarını nasıl yaşadılar?

Dindar bir Malakanla yaptığımız görüşmeden

Ortaya çıktıkları zamanın aksine, dinlerini gizli yaşayan bir topluluk ve dinleri için de bir “sır” dinidir demek doğru olmaz. Zira Malakan inancı her ne kadar heretik bir inanç olarak değerlendirilse de çoğu heretik inançtan farklı olarak gizemci ve mistik özellikler taşımamaktadır. Her şeyden önce Eski Ahit’ten esinlenerek yazılmış kitapları bulunmaktadır. İbadetlerini dünyanın neresinde olursa olsun gizlenmeden yapmaktadırlar. Yine ibadetlerini Sabranya olarak adlandırdıkları kiliselerde gerçekleştirmektedirler. Bununla beraber Malakan inancını Ortodoks inançtan ayıran pek çok farklı özellik bulunmaktadır. Söz gelimi Malakanlarda ruhban sınıfı yoktur. Kiliselerinde İsa’nın ve Meryem’in temsilleri olan ikonalar, haç, kutsal öykülerin resmedildiği freskler gibi Ortodoks inancında gördüğümüz simgelere yer verilmemektedir. Malakan sabranyaları oldukça sadedir. Elbette ayin biçimleri, ayinlerde okunan dua ve ilahiler de kendilerine özgüdür.

Kitaplarına Rusça “Biblo” diyorlar. Çoğunlukla Eski Ahit temel alınarak hazırlanmış bir kitap. Malakan Biblosu’nda Yeni Ahitle ilgili bölümler çıkarılmış. Eski Ahit’in etkisi inançlarındaki kimi tabu ve pratiklerde de görülebilmektedir. Söz gelimi sünnet geleneği, Alkolün ve domuz etinin tabu sayılması vb gibi.

Sohbetlerinizde, törenlerde yaşadıklarınızdan aktarır mısınız, deneyimlerinizi? Neler hissettiniz?

Dinleri sır dini olmamakla beraber ayinlerine cemaatten olmayanları kabul etmemektedirler. Beni de kendi aralarında uzunca bir süre konuştuktan sonra almaya karar verdiler. Ancak görüntü almamı istemediler, sadece ilahilerini kaydedebileceğim ses kayıt cihazına izin verdiler. Cemaat dışından çok az insanın şahit olduğu bir Malakan ayinini izlemek gerçekten benim için özel bir deneyim olmuştur.

Geleneksel Malakan erkek ve kadın kıyafetleri- artık sadece köyün müzesinde sergileniyor

Alan araştırması yapmak niyetiyle 2007 yılında Kars’ın Arpaçay ilçesine de gittim. Zira yakın çevremden duyduğum ve kimi yazılı kaynaklardan okuduğum kadarıyla Arpaçay’da hala birkaç aileden oluşan bir Malakan grubunun yaşamakta olduğuna dair malumatım vardı. Ancak niyetimin aksine, Arpaçay’da yöre insanı tarafından Malakan olarak adlandırılan küçük bir grubun önderiyle ancak mülakat şeklinde bir görüşme gerçekleştirebildim. Söz konusu mülakatın gerçekleşmesi de oldukça sıkıntılı olmuştur. Zira mülakat sırasında Baptist olduklarını söyleyen grubun lideri, daha evvel de kendileriyle görüşmeler yapıldığını ve her seferinde “başlarının derde girdiğini” ifade etmiştir. Özellikle haklarında basında çıkan haber ve yazılar sonrasında kaymakamlığa çağrılıp azarlandığını ve kendisinin bu durum karşısında “yerin dibine girdiğini” söylemiştir.

Arpaçay’da gerçekleştirdiğim bu mülakatın dışında söz konusu Baptist grupla bir daha görüşmedim. Bunun da etkisiyle ilçede kaldığım sürede hem Baptist grup hakkında hem de Arpaçay’dan göç etmiş Malakanlar hakkında yöre insanının anlattıklarına/anılarına odaklandım. Sözlü tarih yöntemiyle elde ettiğim verilerle, Karslıların zihnindeki Malakan algısını anlamaya çalıştım.

Baptist grup neden kaçınıyordu, sizce? Malakan olarak adledilmekten mi yoksa başka bir şey mi? Genel olarak diyebiliriz -konuşmak insanın başını derde sokar-; bu gruplar için ilgi arttıkça onların aleyhine mi oluyor dersiniz?

Balık tutan İvanovkalı çocuk

Aslında orda kaçındıkları şey çoğunluk baskısıydı. Zira azınlık bile değilsiniz. Toplam nüfusları yirmiyi bile bulmayan çok küçük bir grup, kabul edilmiş hiçbir statüleri yok. Hepsi Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı o kadar. Ne ibadet edebilecekleri bir kiliseleri ne de ölülerini gömecekleri bir mezarlıkları var. Eski Malakan mezarlığını kullanıyorlarmış ancak söz konusu alan belediye tarafından yerleşim yeri olarak projelendirilmişti, dolayısıyla gömü izini alamıyorlardı. Tüm bunlara rağmen Arpaçay’da hayata tutunmaya çalışıyorlar. Böyle bir ortamda haklarında yapılan her haber ve yazıdan sonra dinsel ve etnik kimlikleri tekrar tekrar deşifre oluyor. Bu da kaçınılmaz olarak kendilerini rahatsız ve tedirgin ediyor. Yöre insanının onları Malakan olarak adlandırmasına da aynı gerekçeyle sessiz kalıyorlar. Düşünsenize “hayır biz Malakan değil Baptistiz” deseler bu sefer sürekli olarak o kimlik hakkında sorulara ve dışlayıcı tavırlara maruz kalacaklar. En azından Malakan kimliği hakkında genel bir malumat var ve kimseye izahat vermek zorunda kalmıyorlar. Yoksa Malakan olarak adlandırılmak inançları açısından yaralayıcı bir durum. Yaşadıkları çelişkiyi anlamak adına şöyle bir benzetme yapalım, Sünni Müslüman bir grubu Alevi olarak tanımlıyorsunuz ya da tam tersini yapıyorsunuz. Muhatapları bu durumu “küfür” olarak kabul eder değil mi?

Rusların bakış açısı nasıl peki?

Rusların Malakanlar hakkındaki düşüncesine gelirsek, elbette homojen bir düşünceden bahsedemeyiz. Ama genel olarak iki eğilim öne çıkmaktadır. İlki, tarihsel olarak süren, özellikle Ortodoks Kilisesi’ne bağlı dindar Rusların bakış açısıdır ki, bunlara göre Malakanlar kiliseyi terk eden sapkınlardır. İkincisi ise bizdeki ulusalcıları andıran seküler eğilimli Rus milliyetçilerinin bakış açısıdır. Onlara göre de Malakan inancı eski Rus dininin devamıdır. Ne kadar tanıdık değil mi? Tıpkı bizdeki Alevilik tartışmalarına benziyor.

Malakanlar ne zaman göç ettiler, şimdi neredeler? Kars’ta başka hangi topluluklar var?

kolhozun ahırlarından birisi

Günümüzde büyük bir çoğunluğu Rusya’da olmak üzere ABD, Kanada, Meksika, Brezilya, Arjantin, İsrail, Ermenistan, Azerbaycan gibi pek çok ülkede yaşamaktadırlar. Gürcistan, Türkiye, ve bazı Orta Asya ülkelerinde de yakın zamanlara kadar önemli bir Malakan nüfusu bulunmaktayken, yaşadıkları sorunlar nedeniyle bahsi geçen ülkeleri terk etmişlerdir. Nitekim Gürcistan’daki Malakanlar Rusya Gürcistan savaşından sonra ülkeden çıkarılmışlardır.

Not: Ceyhan Süvari ile Ezidiler kitabını konuşmaya devam edeceğiz.

 

Söyleşi: Büşra Akman

Editör: Savaş Çömlek

(Yeşil Gazete)


[1] Kolhoz, Sovyetler Birliği zamanında kurulan kolektif çiftliklerin genel adıdır. İvanovka’daki kolhozun dışındaki diğer tüm kolhozlar Sovyetler Birliği’nin yıkılmasından sonra dağıtılmışlardır. İvanovka kolhozu 1953’te, kendisi de bir Malakan olan Nikolai Nikitin öncülüğünde kurulmuştur. Köydeki tüm üretim araçları kolhoza aittir. Kolhozun çeşitli birimlerinde çalışan İvanovkalılar hem emekleri karşılığında ücret, hem de kolhozda elde edilen ürünlerden yine emekleri ve hanedeki birey sayısı dikkate alınarak verilen yiyecek ve diğer ihtiyaç maddelerinden almaktadırlar.

Atilla Dorsay’ı Emek Sineması’ndan yaka paça dışarı attılar

Emek Sineması’nın inşaatının açık kapısından içeri girmek isteyen sinema yazarı Atilla Dorsay, oradaki bir görevli tarafından tartaklandı. Dorsay, Emek’in son halini görmek için inşaata gittiğini ancak görevlilerin boğazına sarılıp kendisini yaka paça dışarı attıklarını söyledi.

Dorsay, projeye şiddetle karşı çıkan isimlerin başında geliyor

Olay,saat 15.00 sıralarında yaşandı. Dorsay, yaşadıklarını şu şekilde aktardı:

“ İstanbul Film Festivali kapsamında 13.00 seansında Atlas’ta gösterilen filmden çıktıktan sonra Emek Sineması’nın son halini görmek istedim ve tek başına oraya gittim. Emek’in kapısında yıkıntılar vardı. Eski Komedi Tiyatrosu tarafındaki kapının açık olduğunu gördüm ve içeriye girdim. Arkamdan bazı adamlar geldi. Seslendiler, dışarı çıkarmaya çalıştılar. Sinemanın durumunu görmek için durmadım, gidebildiğim kadar gittim. Gördüğüm şey şu, Emek tam bir harabe haline gelmiş. Sadece koltuklar değil her şey yıkıntıydı. İçlerinden iri yarı sakallı bir adam boğazıma sarıldı, itip kalkmaya başladı. Bari bir de yumruk at, tokat at dedim. Herhalde o sırada içlerinden biri beni tanımış olacak ki, durdu. Ama değişen bir şey olmadı, beni yaka paça dışarı attılar.”

Tarihi Emek Sineması, yerine bir alışveriş merkezi yapılmak üzere üç yıl önce yapılan açıklama gerçekleşirse yıkılacak. Tarihi sinema izleyicilere kapatıldığı günden bu yana sinemaseverler, İstanbullular ve sinema dünyasından insanlar projeye  şiddetle karşı çıkıyor.

Kamuya, Sosyal Güvenlik Kurumu’na ait bina, özel inşaat firması Kamer İnşaat tarafından hazırlanan ve uygulanan bir projeyle yıkılıyor. Projeye şiddetle karşı çıkan isimlerin başında duayen sinema eleştirmeni ve yazar Atilla Dorsay geliyordu.

Geçtiğimiz hafta Pazar günü yapılan protestoda bir grup sinemasever Emek Sineması’nın içine girip, sinemanın harap halini belgelemiş ve İstanbul Film Festivali’nin simgesel bir açılışını eski festival sarayı Emek Sineması’nda yapmıştı.

 

(Yeşil Gazete)

 

Demokrasi Güçleri DİSK’ten İrade Beyanı Bekliyor – Sami Evren


DİSK, 14. Genel Kurulu’nu 2012 yılının Şubat ayında yaptı. Şimdi bir yıl sonra, 6 Nisan 2013’te Olağanüstü Genel Kurulu toplama kararı aldı. Aslında Birleşik Metal-İş Sendikası Genel Başkanı Adnan Serdaroğlu’nun Aralık ayında DİSK Genel Sekreterliği görevinden istifasıyla, olağanüstü kongre süreci de başlamıştı.

DİSK Türkiye gündeminden kopuyor

bianet’te 10 Şubat 2012’de yayınlanan “Emekçiler İrade Beyanı Bekliyor’başlıklı makalede, geçtiğimiz yıl yapılan DİSK genel kurulu ile ilgilibir değerlendirmede bulunmuş ve budeğerlendirmedeDİSK 14. genel kurulu, sadece kimin başkan olacağına endekslenmiş bir iç hesaplamaya dönüştürülmemeli. Aksi takdirde 12 Eylül darbecilerinin elimize tutuşturduğu DİSK tabelasıyla ortalıkta durmanın hiç bir anlamı olmaz” demiştim. Bu satırları yazdıktan yaklaşık bir yıl sonra 6 Nisan 2013’te yapılacak olan DİSK olağanüstü genel kurulu üzerine yeniden bir yazı kaleme almaya gerek var mı bilmiyorum.

Çünkü DİSK’te yeni bir durum yok.

DİSK içinde sürdürülen bu iç tartışmalar, emek hareketinin sorunlarını görmekten, bunlara çare aramaktan çok uzak.

DİSK yeniden yönetim oluşumuna ve başkanlık tartışmalarına kilitlenmiş durumda. Bu nedenle geçen genel kurulda ifade ettiğim düşünceler bugün için de geçerlidir. Çünkü DİSK olağanüstü genel kurulunun gündemiyle Türkiye’nin gündemi birbirin den çok farklı gözüküyor. DİSK’in genel kurulu Türkiye gündeminden uzaklaşmış ise sınıfın sorunlarından da uzaklaşmış, demokratik mücadele süreçlerinden de kopmuş demektir. İşçiler, emekçiler ve demokrasi güçleri açısından DİSK’te kimin yönetime geleceği, kimin başkan olacağı hiç de öncelikli bir sorun değildir. Doğrusu bu, kimsenin umurun da değildir. Bir kez daha bize düşen görev, Türkiye gündemiyle birlikte olağanüstü genel kurulu değerlendirmenin daha doğru olacağı sorumluluğunu hatırlatmaktır.

Yeni örgütlenme stratejisi tartışılmalı

DİSK genel kurulu, çalışma yaşamındaki verileri göz önünde tutarak bundan sonra hayata geçireceği örgütlenme ve mücadele programını tartışmalıdır.

Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı 2011 yılı istatistiklerine göre, çalışma çağındaki nüfus 53 milyon 593 bin kişidir. İşgücü 26 milyon 725 bin kişi, istihdam ise 24 bin 110 bin kişi olarak veriliyor. Bu sonuçlara göre istihdam edilemeyen insan sayısı nüfusun yarısı kadardır. Bu durum çalışan emekçiler üzerinde ciddi bir baskı oluşturmaktadır.

Zorunlu sigortalı olarak çalışanların sayısı ise 11 milyon 030 bin 939 kişi olarak verilmiştir. İşyerlerinin büyüklüğüne göre dağılıma bakıldığında ortaya çıkan sonuçlar şunlardır: Çalışan sayısı 10 kişiden az olan işyerlerinde istihdam edilen işçi sayısı 3 milyon 271 bin 100 kişidir. Çalışan sayısı 10-49 arasında olan işyerlerinde istihdam edilen işçi sayısı ise 3 milyon 586 bin 499 kişidir. Çalışan sayısı 50-99 arasında olan işyerlerinde de 1 milyon 063 bin 928 kişi istihdam edilmektedir.

Bu duruma göre, Türkiye’deki işçilerden yaklaşık sekiz milyonu 100 kişinin altında işçi çalıştıran işletmelerde istihdam edilmektedir. Bu işletmelerin sayısı da 1 milyon 423 bin 637’dir.

Bu rakamlar, örgütlenmenin zorluğunu da açıkça gösteriyor. 20-30 işçinin çalıştığı işyerlerinde örgütlenmeyi hedef alan bir sendika yaklaşık 5 milyona yakın işçiyi örgütlenmede kapsam dışında tutmuş olur. Gözden çıkarmasa bile böyle iş yerlerinde ne işçi sendikayı ne de sendika işçiyi bulabilir.

2011 yılında yürürlükte olan toplu sözleşme sayısı 4.423 adettir. Toplu sözleşmeler 28.435 işyerinde 1 milyon 037 bin 565 işçiyi kapsamıştır. Bu da zorunlu sigortalıların sadece yüzde 10’u toplu sözleşme yapabiliyor demektir. Geriye kalan işyerleri ve çalışanlar ulaşılmayı ve örgütlenmeyi bekliyor.

Büyük işyerlerinde ise taşeronlaştırma bir taraftan ucuz emek piyasası oluştururken, diğer taraftan örgütlenmeyi zorlaştıran en önemli faktörlerin başında geliyor. Taşeronlaştırma sonucunda aynı işyerinde farklı işkollarında kayıtlı, farklı işverenlere bağlı olarak çalışan işçiler bulunuyor. Bu durum işçilerin bütünlüğünü ortadan kaldırıyor, mevcut örgütlenmeyi zayıflatıyor, yeni sendikal örgütlenmenin genişletilmesini ise çok zorlaştırıyor.

Kamu işyerlerinde de benzer bir durum var, aynı işyeri içinde benzer işleri yapanların bir kısmı memur bir kısmı ise işçi statüsünde görev yapıyor. Tümüyle farklı statüdeki bu farklı çalışan gruplarını içermeden ortak sendikal örgütlenme yapılabilmesi mümkün olmuyor.

Ayrıca istihdam rakamları açık ve gizli işsizliğin ne derece büyüdüğünü de gösteriyor. Resmi rakamlara göre gençler arasında yüzde 25 düzeyine yükselmiş olan işsizlik oranı sömürülmenin bile bir “şans” haline geldiğini gösteriyor.

Özetlemek gerekirse, emek hareketi örgütlenmesinin önünde barikat oluşturan temel sorunlardan birincisi işyerlerinin parçalanmasına bağlı az sayıda işçi çalıştıran küçük ve orta ölçekli işletme sayısının çokluğu; ikincisi, İstihdam oranlarının düşmesi ve artan işsizlik nedeniyle çalışanlar üzerinde oluşan baskı; üçüncüsü ise çalışanların taşeronlaştırma vb. yöntemlerle parçalanmasıdır.

DİSK genel kurulu esas olarak bu üç durumu bilerek yeni bir sendikal yapılanmayı tartışmaya açmalıdır. DİSK genel kurulu bugünkü örgütlenme modeli ile sendikal mücadelenin ileriye taşınmasının mümkün olamayacağını konuşmalı ve yeniden yapılanma ve yeni bir örgütlenme stratejisi tartışmalıdır.

Türkiye’de ve dünyada neo liberal politikaları uygulama görevi üslenmiş küresel şirketlerin hükümetleri, sendikaların gündemine yeni sorunlar ve daha ağır hak kayıpları ilave ediyorlar. Emekçiler açısından yoksullaşma ve işsizlik devam ederken DİSK’in gereksiz gündemlerle verimsiz genel kurullar yapma hakkı yoktur.

DİSK genel kurulundan bizim ve bütün emekçilerin beklentisi, bu durumu açığa çıkartması ve DİSK’e yakışır bir tartışma sürecinin öncülüğünü yapmasıdır.

DİSK barışın örgütleyicisi olmalı

Türkiye’nin siyasal gündemi çok hızlı değişiyor. Üç ay önce çatışmaların ve toplumsal gerginliğin hangi boyutlarda seyredeceğinin bilinmezliği konuşulurken, Türkiye bu gün barışı, yeni anayasayı, demokratikleşmeyi konuşuyor.

Yaklaşık üç aydır ne asker ne de gerilla cenazesi toprağa düşmedi. Bu sevindirici gelişme Türkiye siyasetinin yeni bir döneme kapı aralamaya başladığını gösteriyor.

Böylesine önemli bir dönemeçte DİSK bu gündemlerin uzağında kalan bir genel kurul yapıyor. Bu genel kurul vesilesiyle DİSK ile ilgili bazı soruları yeniden sormanın da zamanıdır.

Bu güne kadar Kürt sorununda ulusalcı çizgiyi aşamamış bir konfederasyon bu defa cesaretli davranabilecek mi?

DİSK, ulusalcı-sol yaklaşımlardan uzaklaşarak emekçilerin savaş nedeniyle yaşadıkları kayıpları ifade edip barışın örgütleyicisi olabilecek mi?

Elbette DİSK barış karşıtı bir örgüt değildir. Bunu söylemek DİSK’e yapılacak bir haksızlık olur. Burada söylenmek istenen şudur: Bugünlerde “akil insanlar” listesinde yer alan Türk İş- Memur Sen gibi örgütler yıllardır bırakın Kürt sorununu gündemlerine almayı, nerdeyse savaş kışkırtıcılığı yapma noktasında tutum belirlemiş örgütlerdir. Bugün barışın akilleri durumundalar. DİSK genel kurulu buna sessiz kalacak mıdır? Ya da “içinde de olmam karşısında da olmam” mı diyecektir?

Demokrasi,  talep edilirse kazanılır. DİSK, bu ülkede yaşayan bütün insanlarımızın dil, din, ırk mezhep farkı gözetmeden eşit yurttaşlar olduğunu söylemeyecek mi?

Tüzüğünde yazan ifadeleri anayasal güvenceye almak için “eşit yurttaşlık talebini anayasaya da yazın” demeyecek mi?

Anadilde eğitim hakkı bu vatanı böler diyenlere karşı “anadil bölmez birleştirir” demeyecek mi?

Tarihsel olayların üzerini örten devlete karşı “katliamlarınla yüzleşmelisin” demeyecek mi?

DİSK’in tüzüğünde yer alan faşizme karşı mücadele, neyi ifade ediyor? Bunu hep birlikte bir kez daha düşünelim.

Emek ve demokrasi mücadelesi yürütenlere düşen görev, barış mücadelesinin en ön saflarında olmaktır.

Barış için, demokrasi için, emeğin hakları için DİSK ön saflarda yerini almalıdır.

 

Sami Evren,  (4. Dönem KESK Genel Başkanı) – Bianet.org

Polis, Anadolu Üniversitesi’nde öğrenci avında

Anadolu Üniversitesi’nde polis korumasında günlerdir bildiri dağıtımı bahanesiyle giren Türkiye Gençlik Birliği (TGB) üyesi bir grup, polis ve ÖGB işbirliğiyle üniversitelilere saldırıyor.

Polisin savaş alanına çevirdiği kampüste çok sayıda yaralı ve gözaltına alınan üniversiteli var.

Polisin, fakültelerin camlarını kırarak içeriye gaz bombası attığı olaylarda bir öğrencinin de burnu kırıldı.

Gelişmeleri aktarmaya devam edeceğiz

(Yeşil Gazete)

Tunceli’de AKP-BDP-EMEP ittifakı

Tunceli’de, İl Genel Meclisi’nce işbirliği yapan AKP – BDP -Emek Partisi üyeleri 5 kişilik Daimi Encümen üyeliklerini paylaştı.

İl Genel Meclisi’nin 1 Nisan günkü toplantısında bir yıl görev yapacak Daimi Encümen seçimi yapıldı.

17 üyeli İl Genel Meclisi’nde BDP’li 6, AKP’li 4, EMEP’li 2 üye birbirlerine oy vererek 5 üyeli CHP ‘yi devre dışı bıraktı. İl Daimi Encümeni, BDP’li 3, AKP’li ve EMEP’li 1’er üyeden oluştu.

CHP’li üyeler böyle bir ittifak içinde hareket etmeyeceklerini söyledi.

[Özel Haber] Hayvancılıkta son(u getirecek?) nokta: Organize Hayvancılık Bölgeleri


Ozan Sezai Zeybek

 

Türkiye’de hayvancılık, önemli bir dönüşümün eşiğinde.

Pek çok yerleşim yerinde organize hayvancılık bölgeleri (OHB) kuruluyor. Kapalı bir arazide, senede on binlerce hayvan beslenecek, büyütülecek, kesilip paketlenecek.

Yasada geçen ismi Tarıma Dayalı İhtisas Organize Sanayi Bölgeleri (TDİOSB). İçinde “hayvancılık” yok; ancak burada “sanayi” olarak anılan kısım, besi-süt sanayi. Diğer bir deyişle, bu proje kapsamında hayvancılığın endüstriyel üretime daha fazla entegre olması öngörülüyor.

Açılacak bölgelerde yem sanayi, et işleme tesisleri, süt işleme ve toplama tesisleri, biyogaz enerji tesisleri ve gübre tesislerinin bir araya getirilmesi planlanıyor. 2009 yılında Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın “et fiyatlarındaki artış spekülatif” demesinin ardından et ve canlı hayvan ithalatı için talimat verilmişti. Ancak harcanan üç milyar dolara rağmen ithal etle fiyat düşürme politikası sonuç vermemiş, bu uygulama sonlandırılmıştı. Üstelik bu dönemde yerli üretici de zarar görmüştü. (İlgili Yeşil Gazete haberi için tıklayınız)

Bunun üzerine hayvancılıkta yeni bir proje başlatıldı. Verilen desteklerle üreticinin OHB’lerde toplanması bekleniyor. Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı, OHB’lerin altyapısı için 11 yıl vadeyle % 3 faizli bir teşvik veriyor. Tarım ve Kırsal Kalkınmayı Destekleme Kurumunun üstyapı ile ilgili %50 – %65 arasında değişen hibeleri var. Özellikle belediyeler ve odalar, OHB’lere büyük ilgi gösteriyor.

Türkiye’de bir ilk olan Organize Hayvancılık Bölgesi için 14 ilde altyapı ve inşaat çalışmaları devam ediyor. Diyarbakır pilot bölge seçilmiş. Yaklaşık bin dekarlık araziye kurulan ve 20 bin hayvan kapasiteli Diyarbakır OHB’nin, 2013 baharında açılması bekleniyor.

Bunun yanında Şanlıurfa’da, Çavdarhisar ve Kırkıllı’da (Kütahya), Kayseri’de,  Çubuk’ta (Ankara), Antalya’da, Burdur’da, Aksaray’da, Kırşehir’de  Kelkit’te (Gümüşhane), Karaman’da, Artova’da (Tokat) süreç çeşitli aşamalarda devam ediyor.

Organize Hayvancılık Bölgesi kurma fikri ilk kez 2004 yılında, Tarım ve Köy İşleri Bakanlığı ve GAP Bölge Kalkınma İdaresi arasında imzalanan protokolle gündeme geldi. Amaç, özellikle Güneydoğu Anadolu’da düşüşe geçen hayvancılığı tekrar canlandırmaktı. 1985 yılında Ortadoğu ülkelerine yapılan ihracatın % 42’si hayvancılıktan (süt ürünleri, et ürünleri, canlı hayvan ve yemden) geliyordu. 2000’li yılların ortalarına gelindiğinde ise bu ihracat kalemleri tamamen yok olmuştu.

 

 

Organize Hayvancılık Bölgeleri, büyük ölçekleriyle yüksek dış girdiye ihtiyaç duyan ve ekolojik yıkımı hızlandıran yapıları nedeniyle bir çok eleştirilerin hedefi

 

 

 

Son birkaç yıldır ise, Türkiye dışardan canlı hayvan ithalatı yapmaya başladı.

TÜİK verilerine göre 1991 yılında Türkiye’de yaklaşık 6 buçuk milyon yerli sığır ve 366 bin manda yaşarken, bu sayılar 2011’de sırasıyla 2 buçuk milyona ve 100 bine inmiş. Buna mukabil, yurt dışından getirilen kültür sığırlarının sayısı ise aynı yıllar içinde 1 milyon 200 binden 4 milyon 800 bine çıkmış.

Organize Hayvancılık Bölgesi kurmak Türkiye’ye has yeni bir fikir değil. Dünyanın çeşitli endüstriyel ülkelerinde uzun yıllardır benzer sistemler kullanılıyor, yol açtığı ekolojik sorunlar hakkında bir hayli yazılıp çizilmiş.

Ancak bu tarz hayvancılığın bu bölgeye gelmesi bir hayli yeni sayılabilir ve özellikle savaş-çatışma ortamı ile yakından alakalı. Çok yakın bir coğrafyada, Kuzey Irak’ta, hayvancılık (özellikle işgalden sonra) benzer şekilde dönüşmeye başladı. ABD Uluslararası Kalkınma Ajansı, USAID ve diğer kurumların verdiği desteklerle et üretimi kapalı alanlarda, çok sayıda hayvanın yüksek teknolojiler eşliğinde üretimine dayalı hale getiriliyor.

Özellikle afet ve savaş sonrası yeniden yapılandırma projeleri üstüne çalışan The Louis Berger Group Inc. isimli bir şirketin başını çektiği konsorsiyum, Kuzey Irak’ta INMA isimli bir program başlatmış. Konsorsiyumun temsilcisi Ross Wherry’e göre, bu program sayesinde geleneksel yöntemlerle mümkün olmayacak güvenilir ve çok miktarda etin ucuza üretilmesi hedefleniyor.

Savaş, afet, çatışma yaşamış topraklarda yeni ticaret alanları, yeni üretim biçimleri, yeni küresel işbirlikleri ortaya çıkıyor. Et üretiminin endüstriyel hale gelmesini eleştiren pek çok grup var; ancak bir yandan daha fazla üretim (ve tüketim) hedefleyen büyüme politikaları Türkiye’de gıda rejimini ve hayvancılığı köklü şekilde dönüştürecek gibi gözüküyor.

 

Özel Haber: Ozan Sezai Zeybek

 

(Yeşil Gazete)

 


‘Gökçek, Ankara’yı 24 bin kat borçlandırdı’

CHP Ankara Milletvekili Aylin Nazlıaka, Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek’in, vadesi ertelenen borçlar itibariyle Ankara’yı 24 bin kat daha fazla borçlandırdığını, Ankaralının geleceğini ipotek altına aldığını söyledi.

CHP Ankara Milletvekili Aylin Nazlıaka, Meclis’te düzenlediği basıntoplantısında, Hazine Müsteşarlığı verilerine göre, Ankara Büyükşehir Belediyesi’nin 1993 yılında vadesi geçmiş borcunun 52 bin 60 dolardan, 24 bin kat artarak 2011 yılında 1 milyar 272 bin dolara yükseldiğini belirtti. Nazlıaka EGO’nun borcunun da aynı süre içinde 88 kat arttığını ifade etti.
Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek’in, bu borçların Murat Karayalçın döneminde ”çarçur edilmek için” alındığı gibi bir algı oluşturmaya çalıştığını söyleyen Nazlıaka, ”Ancak bu borçların her biri, Ankaralıların yaşam standardını yükseltmek amacıyla üretilmiş olan projelerin kredilendirme borcudur” dedi.

Nazlıaka, bunların yalnızca belediyenin Hazine’ye ödemesi gereken borçlar olduğunu, bunun dışında belediyenin Maliye Bakanlığı, tedarikçiler, bankalara olan borçları da bulunduğunu kaydetti.

Aylin Nazlıaka, şöyle devam etti:
”Yıllardır hizmet yerine laf üretmeyi kendisine bir siyaset biçimi olarak benimsemiş olan Melih Gökçek, sık sık ‘Ben hizmet veremiyorum. Çünkü bunlar Murat Karayalçın döneminde yapılan borçlardır’ diyor. ‘Hizmet veremiyorum’ bölümü doğrudur. Ama hizmet verememesinin tek gerekçesi beceriksizliği, kişisel başarısızlığıdır. Siyasetçi çözüm üretmek için vardır, yakınmak için değil. Tam 19 yıldır bu şehri yönetmektedir. Kendi beceriksizliğine bahane buluyor.

19 yıl boyunca Ankara’nın bütçesini yöneten Melih Gökçek, vadesi ertelenen borçlar itibariyle bakıldığında tam 24 bin kat daha fazla Ankara’yı borçlandırmıştır. Ankaralının geleceğini ipotek altına almıştır. Yüzü kızarmadan Sayın Murat Karayalçın dönemini suçlamaktadır.

İçişleri Bakanlığı müfettişleri CHP’li belediyelerin önünde kamp kurarken, neden Ankara Büyükşehir Belediyesi ile ilgili olarak soruşturma açmamıştır?”

(Ajanslar)

[Foto ve Özel Haber] Koç Üniversitesi’nde direniş sürüyor

Koç Üniversitesi’nde ISS firmasına bağlı taşeron olarak çalışan 161 işçi, 13 Mayıs’ta sözleşme bitiş tarihi beklenmeden 2 Nisan günü, işten çıkarıldı. İş çıkışında servisler durduruldu, ertesi günden itibaren işe gelmemeleri, atamalarının yapıldığı yere gitmeleri, kabul etmeyenlerin tazminatlarını almaları söylendi.

 

 

Anlaşmaya varmaları için servisten indirilip ISS firmasına götürülmeye çalışan işçiler, itiraz etti. Okula geri dönüp çadır kurdular ve direnmeye başladılar. Talepler belli: çalışma koşullarının iyileştirildiği bir ortamda, Koç Üniversitesi bünyesinde kadrolu olarak çalışmak.

Taleplerinin karşılanması üzerine direnişe geçen işçilere, dayanışma için bir araya gelen akademisyenler, öğrenciler, kamu avukatları, sendikalar, örgütler(parti örgütleri, sivil toplum kuruluşları, çeşitli dayanışma grupları) destek veriyor.

 

 

Alman Hastanesi’nden çalışmak üzere gelen 5 işçiye direnişi anlatarak geri döndüren öğrenciler, gün boyu içeri başka işçi girmemesi için ikna etti, içeri pazarlamacıyız diye girmek isteyenler de oldu. Öğrenciler, içeride temizliğin inşaat işçilerine yaptırılmak istendiğini ancak durdurduklarını aktardı. Temizlik için gönüllülerden oluşan öğrenci grubu sırayla çalıştı.

BDP Milletvekili Ertuğrul Kürkçü, HDK yöneticisi Kadir Akın, TÖDİ’den Ahmet Saymadi, İstanbul Üniversitesi Asistan Dayanışması, KESK ve Eğitim-Sen temsilcileri, dün oradaydı.

 

 

İşten nasıl çıkarıldılar?

İşçiler, taşeron firmayla yalnızca şefler aracılığıyla ilgili olduklarını söyledi. Gece vardiyası çalışanı, işten çıkarılmaları bilgisini 2 Nisan’da “aynı yerde servisi bekleyin, servis sizi şirkete götürecek, haklarınızı vermek için çağıracaklar” şeklinde bir kısa mesaj aracılığıyla haberi olduğunu söyledi. Gündüz vardiyasının ise, işten çıktığında her servis aracının önünde bir başka araç bulunduğunu, her servis aracının durdurulup, bu araçlardan inen müdürlerin gelip “Biz size tebliğ edecektik, durumu. Şirkette konuşalım, bunu.” şeklinde konuştuklarını anlattı.

 

 

13 Nisan’da ayrılacaklarının bilgisini de şeflerinden aldıklarını söyleyen işçiler, yazılı olarak herhangi bir bildiri yapılmadığını ifade etti. İş fesihlerini öğrendiklerini eyleme geçtiklerini, toplantı istediklerini belirten işçiler, bu eylemlerinin ertesi günü işten bu şekilde çıkarılmalarının nedeninin bu olduğunu söyledi. ISS’nin başlangıçtaki tavrının eylemlerden sonra değiştiğini, daha sonra anlaşmaya varalım, atamalarınızı yapalım, tazminatlarınızı alın şeklinde yaklaştıklarından söz eden işçiler, direnişleri devam ederken rektörün de benzer şekilde tavrının değiştiğini anlattı.

 

 

Ellerinde herhangi bir yazılı belge olup olmadığı, nasıl bir iş sözleşmesine sahip olduklarını aktaran işçiler, taşeron firma değişse de işe girdiklerinde tek bir sözleşmeye imza attıklarını, bu olaylardan sonra ise bu sözleşmeyi istediklerini ancak kendilerine verilmediğini söyledi. (İş başvurularının Koç Üniversitesi’ne gelerek yapıldığını orada da taşeron firma adına bir kişinin bulunduğunu, bu sırada bir sözleşme imzalandığı bilgisini verdiler.)

3 aydır üniversitede taşeron firmanın değişiminin konuşulduğunu, ancak 10 gün önce bunun kesinleştiğini ifade eden işçi, “Kulaktan duyduk bunları hep, resmi bir beyan olmadı” dedi.

ISS’den hiçbir çalışanın kalmadığını, şeflerin ise “atamaları” kabul edip ayrıldıklarını söyleyen işçi, firmanın da kendilerini ikna etmek için uğraştıklarını söyledi.

 

 

Çalışma koşulları nasıldı?

*Gece vardiyasında çalışan bir işçi 20.00-6.00’ya kadar, sabah vardiyasında ise: 7.00-17.20 çalışılıyor.(imza kağıtlarında 7.30-17.20 olarak gözüküyor, iş sözleşmesinde bu yarım saat fazla çalışmanın yer aldığı da söylendi) Genel rakamlar ise günde 10 saat dolayında, haftasonları da çalışılıyor. Haftalık 55 saate varıyor. Bazı zamanlarda(kep töreni örneği) üst üste 3 gün çalıştıklarını eklediler. Fazla çalışmanın ise mesaiye yansımadığı belirtildi.

*Gece vardiyasında 20 kişi çalıştıkları, 9 bina için 2 kişinin çalıştığı; yurtlarda çalışan 55 kişi yarı yıldan sonra 25 kişiye düşürüldüğünde iş yükü de arttığını genel olarak tüm birimlerde çalışanların çoğu çıkarıldığı ifade edildi.

*Rapor, izin, senelik izin konusunda sıkıntı yaşadıklarını aktaran işçiler, rapor almak için hastaneye gidemediklerini, rapor aldıklarında da maaşlarından ve sigortalarından kesileceği için hasta da olsalar işe geldiklerini söyledi. Çoğunlukla çok acil olduğunda normal izinlerinden, yıllık izinlerinden kesildiğinden söz ettiler.

“Ben 6 yıldır çalışıyorum burada, servis elemanıyım. Bahçelievler’e gönderdiler. Hayır dedim, Cevahir çıktı bu sefer, komilik. Mecburi vardiya sistemleri varmış.”

 

 

“3 yıl taşımacılık yaptım. Sonra temizlik görevlisi olarak çalış ya da istifa et, dediler. Maaşım düşürüldü. Çalışmaya devam ettim.”

“19 yıldır çalışıyorum burada, bu 6. firmam. EPI’ydi, sonra o satıldı, ISS oldu. Aslında firmalar sadece isim değiştiriyordu. Üniversite kadroya alabilirdi. 10 kişiyi aldılar. İnan geldiğinde 3 kişi de kadroya alındı. Ama istemiyorlar.”

“1 Mayıs İşçi Günü’nü kutlamış İnan, bizimkini de kutlayacak mı? Burada bunları yaparken hangi işçinin gününü kutluyor?”

“Morg temizlerken 5 kişi zehirlendi. Hastaneye götürülmedik, ben ameliyatlıydım bir yıl olmuştu, kötü durumdaydım revire götürdüler, revirdeki görevli hastaneye götürülmesi gerekiyor dedi; ama başımız belaya girmesin diye orada tuttular, aileme dahi haber veremedim. Sonraki gün dinlen diye bir gün izin verdiler. Ama ben yine işe geldim. Bir dilekçe imzalattılar, ne yazıyor bilmiyorum. Dava da açmadım.”

Atamalar” nereye?

Topkapı, İstinye, Bayrampaşa, Mecidiköy, Maslak, Bakırköy, Büyükdere gibi yerlere atamaları yapılmış gözüken işçiler, sorumlu kişi olarak gösterilen kişileri aradıklarında, böyle bir durumdan haberdar olmadıklarını bildiren kişilerle karşılıyorlar. Bazen, onunla da karşılaşmıyorlar, numaralar sorumlulara ait değil, durumu böyle ifade ediyorlar. Cevahir’de aradıkları kişi(şefler), artık telefon tacizi yaşadığını söyleme noktasına vardığını, kendisine verilen talimatla kaç kişi gelirse gelsin kaynaştırması gerektiğinin söylendiğini aktaran işçiler, kendi yaptıkları iş harici görevler verildiğini söyledi. Ofis görevlisiyse komi, temizlik işçisi gibi işleriyle ilgili olmayan yerlere yöneltildiklerini aktardılar.

Direnişe destek

Gün içinde yapılan dünkü konuşmalardan bazı başlıklar:

Ertuğrul Kürkçü, “Talebiniz haktır, bundan önceki direnişleri örnek olarak alın, direnen kazananlar oldu, bu tecrübelerden yararlanın” dedi. Kürkçü, mücadele için bir dayanışma sınaması olacağını vurgularken herkesi dayanışmaya davet etti. HDK’dan Kadir Akın, direnişin on binleri etkileyeceğini ifade etti. KESK’ten Barış Uluocak, buradaki direnişin Türkiye genelinde dayatılan sistemin bir simgesi olduğunu söylerken Eğitim Sen’den Arzu Acar ise, güvensiz çalıştırmanın kural haline geldiğini vurguladı. Konuşmalar sırasında zafer direnen işçilerin olacak, sloganı atıldı.

 

İsterlerse başvurabilirler”

Dışarıda konuşmalar yapılırken, içeride akademisyenler rektörle görüştü. Toplantı sonrası dışarıdaki eylem alanına gelen akademisyenler, toplantı hakkında bilgi verdi. Öğretim üyeleri, rektörün daha olumlu bir bakış açısıyla farklı çözümler üzerinde düşündüğü bilgisini verdi, en iyi uzlaşının işçilerle rektör arasında yapılması üzerine işçilerin ve rektörün bir araya gelip konuşmasıyla sağlanacağını söyledi. Rektörlük için taşeron firma değişimi olarak düşünüldüğü paylaşıldı. Akademisyenler, çoğunluğun(akademisyenlerin) işçilere destek verdiği, rektörle yapılan görüşmede Koç Üniversitesi’ni ayakta tutanlar olarak, insani bir bakış açısı aktardıklarını ifade etti.

Akademisyenlerle görüştükten sonra, işçilerle 17.00 civarında toplantı yapan Rektör Ümran İnan, jandarma eşliğinde üniversitenin girişinde işçilerle bir araya gelerek onların talepleri dinledi. İnan1: bütün üniversiteler, firmalar, devlet, basın taşeron ile çalıştığını, taşeron ile çalışmama şansı olmadığını söyledi. Yeni taşeron temizlik firması seçildiğinde bu anlaşmayı 90 gün uzatmamıza bir gerek kalmadığını çalışanlara bunun serviste söylenmesinin “iyi halledilemeyen bir durum” olduğunu ifade etti. İşçilerin başvurdukları takdirde değerlendirmeye alınacağını Mavi Yaka ile anlaşmanın imzalandığını, servis elemanlarının Mavi Yaka’ya, temizlik elemanlarının ise Euroserve’e başvurabileceğini söyledi.

 

Özel Haber: Büşra Akman


(Yeşil Gazete)

 


[Özel Haber] Bakanlıktan iklim için ilginç öneriler

“İklimin Sesini Dinle” videosu, iklim değişikliği konusunda ilginç tespit ve önerileriyle ilgi çekiyor.

Çevre ve Şehircilik Bakanlığı ÇevreYönetimi Genel Müdürlüğü tarafından hazırlanan “İklimin Sesini Dinle” adlı bilgilendirme videosunda çözüm olarak “uyum” sunuluyor. İklim değişikliğiyle mücadele ise, filmin ana temasında yer almıyor.

Bu bağlantıdan izlenebilen videoda ilginç ifade ve öneriler var.

Film, hayatımızı devam ettirmemiz için gerekli öğelerin arasında “yer altı kaynaklarımızın” da bir maden görüntüsüyle birlikte geçmesiyle başlıyor.

İklim değişikliğini anlatırken ise “dünyamız kendi doğal dengesi nedeniyle ısınıyor” diyerek şaşırtan film, “ama insanlığın payı da büyük” diyerek bir nebze de olsa rahatlatıyor.

İnsanlığın payını ise şu sözlerle açıklıyor film: “Kalkınma için fosil yakıtları tüketiyoruz. Doğal kaynakları bilinçsizce tahrip ediyoruz. Toprağı, suyu ve havayı kirletiyoruz.”

İklim değişikliğinin temel dinamiklerini anlatmaya devam eden filmde, “değişime ayak uyduramadığı için risk altında olan”lar arasında sanayi ve ticaret de sayıldıktan sonra, filmin esas “mesajı” da büyük harflerle veriliyor:

“Çözüm, iklim değişikliğine uyum sağlamak.”

Filmdeki bir başka ilginç ifade ise, “iklim değişikliğine uyum…iyi bir yönetimle (iklim değişimin yarattığı) bu etkilerden faydalanmayı içeriyor” cümlesi. İklim değişikliğinin yaratmakta olduğu felaketlerden faydalanmanın ne anlama gelebileceği konusunda soru işaretleri oluşturan bu ifadeleri Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın bu konuda yaptığı “yoğun çalışmaları” anlatan bölüm takip ediyor.

İklim değişikliğinin ziraat ve hayvancılıkta yarattığı gelir kayıplarına çözüm olarak ise “iklime dayanıklı, verimli türlere yönelim” sunuluyor. Film, “verimli” olduğu iddia edilen tohum çeşitleri ve hayvan ırklarının büyük oranda yüksek enerji girdisi isteyen ve yöresel iklim koşullarına dayanıksız olduğu gerçeğine ise değinilmiyor.

Filmden başka bir detay ise, iklim değişikliğinin popülasyonlarını arttırabileceği “zararlı” böceklere karşı önlemler almak gerektiğini belirtirken arka plana yerleştirilen konvansiyonel böcek zehirlemesi görüntüleri.

Filmdeki şaşırtan bir detay ise, kimyasal gübrenin toprağı öldürdüğünün kabullenilmesi ve “iyi tarım uygulamalarına ve organik gübreye” geçmenin tavsiye edilmesi. Bu ifadeleri, hükümetin mevcut tarım politikasında bir değişikliğe gideceğine ve küçük ölçekli – ekolojik tarımın ön plana alınacağına dair ufak da olsa bir umut ışığı olarak yorumlamak mümkün. Öte yandan, iklim değişikliğiyle uyum noktalarından biri olarak toprağı ve yaşamı öldüren bir başka uygulamanın (böcek zehirlemesi) önerilmesi kafaları karıştırıyor.

Enerji politikaları konusu ise filmde “Fosil yakıtlar sera gazı salımlarımızı arttırıyor, yenilenebilir enerjiye yönelmeli ve enerjide verimliliği arttırmalıyız” ifadeleriyle yer buluyor. Filmdeki bu ifadelere uygun olarak  hükümetin sayıları 50’yi geçen kömürlü termik santral projelerinden vazgeçip geçmeyeceği ise önemli bir soru işareti.

Bu filmle ilgili görüşlerini aldığımız TEMA Vakfı Çevre Politikaları Koordinatörü ve İklim Projesi Sorumlusu Gökşen Şahin, “İklim değişikliği konusunda kapasite arttırmak için Bakanlık

TEMA Vakfı Çevre Koordinatörü ve İklim Projesi Sorumlusu Gökşen Şahin

tarafından böyle bir videonun hazırlanması çok önemli. Üstelik, bilim insanlarının söylediği gibi  iklim değişikliğine uyum sağlayamamanın bedelinin ağır olacağının Bakanlık tarafından kabul edildiğini görmek de, bizim için çok önemli.” diyor.

Şahin sözlerine “Ancak, bu videoda gözden kaçan bir nokta var. O da iklim değişikliği ile mücadele için sera gazı salımlarımızı azaltmadığımız yani fosil yakıt tüketimimizden vazgeçmediğimiz sürece, ne kadar mükemmel iklim değişikliği uyum politikaları geliştirirsek geliştirelim; insan türünün küresel sıcaklık artışına uyum sağlayamayıp yok olacağı noktası.” şeklinde devam ediyor.

Şahin, “bilim insanlarının, mevcut fosil yakıta dayalı enerji politikalarımızı acilen enerji verimliliği ile desteklenmiş yenilenebilir enerji politikalarına dönüştürmezsek; küresel sıcaklık artışımızın 6 dereceyi bulabileceğini ve bunun bir canlı türü olarak insanın uyum sınırlarının dışında olduğunu belirttiğinin” altını çiziyor.

Gökşen Şahin, sözlerini bir dilekle sonlandırıyor: “Bilinçlendirme için hazırlanan bu videonun ve politikaların eksik olan bu bölümü de tamamlandığında ancak iklim değişikliği ile mücadele için üzerimize düşeni yapmış olacağız.”

 

(Yeşil Gazete)


Dünya gibi daha milyarlarca gezegen Samanyolu’nda

Gökbilimciler, Samanyolu Galaksisi’nde 100 milyar Dünya benzeri gezegen bulunabileceğini açıkladı. Geçmişte yapılan araştırmalar, Güneş Sistemi’nin içinde yer aldığı Samanyolu’nda 10 milyar Dünya benzeri gegezen olabileceğini ortaya koymuştu.

Yeni Zelanda’nın Auckland Üniversitesi’nde yapılan araştırmada, gökbilimciler Dünya benzeri gezegenleri tespit etmek için yeni bir yöntem öne sürdü.

MOA (Astrofizikte Hassas Mercek Gözlemleri) adı verilenproje ile yerçekimsel hassas mercekleme (mikro mercekleme) yöntemi kullanılarak Samanyolu’nda 100 milyar gezegen bulunabileceği ortaya kondu.

Yeni Zelanda’nın Mount John Gözlemevinde yapılan ve Monthly Notices of the Royal Astronomical Society dergisinde yayımlanacak olan araştırmada, ‘Yıldızıyla arasındaki mesafe, Güneş ile Dünya arasındaki mesafenin iki katı civarında olam gezegen sayısı’ tespit edilmeye çalışılıyor.

Araştırma ekibinin başındaki isim Dr. Phil Yock, hassas mercekleme yöntemiyle elde edilen verilere NASA’nın ‘gezegen avcısı’ Kepler Teleskopu’nun verilerini eklediklerini belirtti. Kepler’in verileri, Samanyolu Galaksisi’nde Dünya büyüklüğünde 17 milyar gezegen olabileceğini öne sürmüştü. Bu gezegenlerin Dünya’dan genelde daha sıcak olduğu, ancak Kırmızı Cüce gibi soğuk bir yıldızın yörüngesinde bulunmaları halinde yaşam imkanı sunma ihtimalinin daha yüksek olabileceği ifade edildi.

Genişliği 100-120 bin ışık yılı olduğu düşünülen Samanyolu Galaksisi’nde, 200-400 milyar gezegenin yer aldığı tahmin ediliyor.