Ana Sayfa Blog Sayfa 4305

Velospitle İstanbul’da bir gece: Velonotte – Gizem Hasırcıoğlu

0

18 Mayıs Cumartesi günü İstanbul daha önce de duyurduğumuz gibi hayli önemli bir olaya tanıklık etti.

Uğradığı şehirlerin tarihi ve kültürel mirasını anlatmayı amaçlayan ismi ile müsemma (Velo: bisiklet Notte: Gece) bir gece sürüşü olan Velonotte Moskova, Roma, New York, Londra ve St. Petersburg’dan sonra İstanbul’daydı.

2007 yılında mimarlık tarihçisi ve kent bilimcisi Sergey Nikitin tarafından başlatılan Velonotte, bu yıl 13. Etkinliğini İstanbul’da gerçekleştirdi. Etkinlik 20. yüzyılın hem Türkiye’de hem Rusya’da yaşamış olan iki önemli şahsiyetine, şair Nazım Hikmet ve tarihi yapıların koruması için yaptığı çalışmalarla bilinen yazar ve hukukçu Çelik Gülersoy’ a ithaf edildi. Etkinlik gece boyunca Açık Radyo’dan canlı yayınla takip edildi ve yayın boyunca Afife Batur, İlber Ortaylı, Cambridge Üniversitesi’nden tarihçi David Abulafia, İngiltere kültürel mirasını korumak amacıyla kurulmuş “English Heritage” programından Andrew Saint ve Moskova Üniversitesi’nden Mikhail Meyer gibi isimleri misafir etti. İlgilenenler programın podcastine ilgili bağlantıdan ulaşabilir.

Ulaşımını bisikletle sağlamaya çalışan Yeşil Gazete’nin iki kafadarı olarak Bora ve ben de oradaydık.

Şimdi müsaadenizle gecenin bende bıraktıklarını anlatmaya çalışayım.

Yanımıza kattığımız biz kadar bisiklet sevdalısı arkadaşlarımızla saat 21.30 Karaköy vapuruna binmek için Kadıköy iskelesinde buluştuğumuzda ne kadar yalnız olmadığımızı görüp keyiflendik. Vapur kapasitesini zorlayacak kadar bisikletli 22.00 sularında Karaköy’e yanaşıp eş dostla merhabalaştıktan sonra buluşma yeri olan Sultanahmet Meydanı’nın yolunu tuttuk.

22.30 sularında vardığımız meydanda yine yalnız değildik. Birbirini tanıyan, tanımayan, o an tanışan yüzlerce bisikletli doyum olmaz bisiklet sohbetleri yaparken saat geldi, program 23.00’de toplanmayla başlayacaktı. Bizim gibi Ayasofya’nın bir tarafında olanlar esas buluşma yeri olan diğer taraf geçtiklerinde benim kadar şaşırdılar mı bilmiyorum. Binlerce bisikletli-2500-3000 civarında katılım olduğu söyleniyor- gecenin karanlığını aydınlatan ışıkları, kafalarında kaskları, radyo yayınına bağlanmak için son ayarlamaları yapıyorken İstanbul’un en “marjinal” grubu gibi gözüküyorlardı.

Sergey’in hoş geldiniz konuşmasının ardından nihayet tur başladı. Velonotte bir spor aktivitesi değil, kültür turu. Bu sebeple hız yapılmamasına ve yardımlaşmaya azami dikkat etmek gerekiyor. Atlı Meydan’da başlayan tur, Ordu caddesi boyunca devam edip İstanbul Üniversitesi, Süleymaniye Camii, Zeyrek Camii- burada bir parantez açmak gerek. Nasıl olduysa bizim de içinde bulunduğumuz 1000 kadar bisikletli Zeyrek Camii’ne gidemedi. Kendimizi bir anda Galata Köprüsü’nden Kabataş istikametine doğru geçerken bulduk. Bu arada yayın devam ediyordu ve rotayı kaçırdığımızın farkındaydık. Burada sanırım yönlendirmelerin biraz eksik kaldığını belirtmek gerekir. Yine bizim gibi bir grup yayını takip edip rotayı kaçırdığını fark edince( Açık Radyo sevgili Mahir Ilgaz’a canlı bağlanmıştı), ana grup o esnada Sirkeci dolaylarındaydı, gidonları Sirkeci’ye kırdık ve grubu yakaladık. Ayrılan grup geceyi biraz erken noktalayıp Beşiktaş dolaylarına varmıştı bile. Ana grup olması gereken rotada Karaköy Bankalar Caddesi’nde toplanıp Galata Kulesi’nde Okay Temiz’in sürpriz kısa performansıyla bir mola verdikten sonra Tophane, Fındıklı, Beşiktaş boyunca devam edip Ortaköy’de geceyi noktaladı. Turdan sonra bir de vapurla boğaz turu vardı fakat biz o kısma katılmadık.

Tur boyunca sürücülerden gördüğümüz entresan tepkilere- arka kapısını açıp konuşandan, neler olduğunu anlamak için bisiklet hızında araba sürene, deli miyiz bu işi yapıyoruz sorularına- gecenin o vakti hala bitmeyen anlayamadığımız onca trafiğe, yer yer yaşanan organizasyon sıkıntılarına rağmen Sergey’in dediği gibi “Bir şehrin sakladığı hikâyeleri yerinde işitmek için sessiz bir gece ve bisikletten daha iyi bir ikili olmadığını gördük.

Bisiklet lambalarımızın aydınlattığı canım Şehr-i İstanbul’da bisikletli olmanın zorluklarını, bisikletin ulaşım aracı olarak kullanılması konusunda hala kat etmemiz gereken ne kadar uzun yollar olduğunu ve fakat buna rağmen bazı şeylerin insanları nasıl bir araya getirip kenetlediğini, ferman padişahınsa yollar* bizimdir diyen iki tekerin yettiği ne kadar çok kişi olduğumuzu görmenin sevinciyle, umuduyla bitirdim geceyi. Çünkü bana sorarsanız, bisiklet politiktir ve bir o kadar muhaliftir. Hayatla biraz derdi olmayanın, şikâyet yerine alternatif çözümlere inanmayanın o sele tepesine çıkacağını düşünmüyorum.

Ve son söz; bu gecenin gerçekleşmesini mümkün kılan başta Velonotte ekibi, Bisikletliler Derneği, Açık Radyo ve bisikletini kapıp gelmiş herkese bir teşekkürler de bizden. Daha nicelerine, iyilerine.

 

Gizem Hasırcıoğlu

Rajendra K. Pachauri, “Gelecekten umutluyum”

Nobel Barış Ödülü sahibi Dr. Rajendra K. Pachauri, Boğaziçi Üniversitesi’ni 150. Yıl etkinlikleri kapsamında düzenlenen “İklim Değişikliği: Enerji-Çevre” konulu seminere katıldı. Küresel ısınma ve iklim değişikliği üzerine yaptığı çalışmalar nedeniyle 2007 yılında Nobel Barış Ödülü’ne layık görülen Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (IPCC) Başkanı Pachaurı, iklim değişliği konusunda izlenen politikaları eleştirdi.

Üniversite rektörü Prof.Dr. Gülay Barbarasoğlu’nun konuşması sonrasında kürsüye çıkan Dr. Pachauri 2 saate yakın kürsüde kaldı ve katılımcılardan gelen soruları yanıtladı. Yaptığı sunumda artan karbondioksit emisyonu sonucundan iklim değişikliği sorununun hızla büyüdüğünü ve kritik eşiğin çoktan aşıldığını, bununla mücadele edebilmek için ise  hem yerel hem ülkesel hem de küresel düzeyde daha fazla sorumluluk alınması gerektiğini belirtti.

Yenilenebilir enerjilere daha fazla yatırım yapıldığında mutlaka sonuç alınacağını anlatan Pachauri, “Doğal afetlerden en fazla etkilenen kesim gelişmekte olan ülkeler, bu sebeple onlar yenilenebilir enerji konusunda çok daha hassas olmalılar” dedi.

Sunumunu Gandhi’nin ” Eğer yanlış bir yöne doğru gidiyorsanız ne kadar hızlı ilerlediğinizin bir önemi yok” sözüyle bitiren Pachauri, ekonomik kakınmanın doğaya zarar vermenin gerekçesi olamayacağını belirtti. İklim değişikliğiyle mücadelenin zorlu bir yol olduğunu ve bunun üstesinden gelebilmek için  gerekli politikaların bir an once üretilmesi gerektiğine vurgu yaptı.

“Gelecekten umutluyum”


Katılımcılardan gelen “Küresel güçler iklim değişikliği konusunda çok yavaş davranıyorlar, bu sizce ne zaman değişir?” sorusuna Al Gore’un geçtiğimiz hafta yaptığı bir konuşmasından alıntı yapan Pachauri ” 40 yıl önce siyahlarla beyazlar aynı otobüse dahi binemiyorlardı, yine eşcinsellik hastalık olarak görülüyordu, bugün değişmez denilen pek çok konuda büyük değişimler oldu dünyada, iklim değişikliği konusunda da aynı değişimi görebiliriz” diyerek gelecekten tüm olumsuzluklara rağmen şu andan itibaren gerekli adımlar atıldığı takdirde gelecekten umutlu olduğunu belirtti.

Başka bir katılımcının ” İnsanlara 30 yıl sonra başınıza büyük sıkıntılar gelecek dediğimizde kısa vadeli zararları daha çok önemsediklerinden, iklim değişikliği konusunda harekete geçmiyorlar, sizce nasıl mesajlar verilmeli?” sorusuna ” Bugün yaşananları anlatın, hali hazırda etkilerini yiyecek kıtlığı, kasırgalar, sellere bağlı göçler şeklinde yaşıyoruz. Gelecekte yaratacağı felaketlerin yanı sıra, bugün insanların hayatlarını nasıl etkilediğini ve Dünya’ya nasıl zarar verdiğini anlatabilirseniz daha etkili olur” diye yanıtladı.

Fotoğraflar: Levent Kurnaz

Haber: Belkıs Gökbulut

(Yeşil Gazete)

 

Başka bir Dünya mümkün – Mehmet Fırat Pürselim

0

“TARİHTE GÜÇSÜZLERİN YARARINA OLACAK ŞEKİLDE

GÜCÜNDEN GÖNÜLLÜ OLARAK FERAGAT EDEN

HİÇBİR GÜÇLÜ ÖRNEĞİ GÖRÜLMEMİŞTİR.”

Ekonominin Gerçek Yüzü, “Güç ve Açgözlülükten Şefkat ve Ortak Faydaya” alt başlığıyla Yeni İnsan Yayınevi’nin Yeşil Politika kitapları serisinden çıkan ekonomiye farklı bir gözle bakmamızı öneren bir kitap. Fizikçi Philip Barlett Smith ile ekonomist Manfred Max-Neef arasındaki uzun süreli diyalogun ürünü olarak sunulmakta. Ekoloji ve sürdürülebilir yaşam konularında aktivist olan İlknur Urkun Kelso kitabın çevirmeni. Yeşil bir zemin üzerine ana akım ekonomiyi simgeleyen çarkların arasına alternatifi temsilen ayçiçeği konularak Cem Doruk Timur tarafından hazırlanan kapak tasarımı, bence orijinalinden daha başarılı.

Genellikle arka kapak yazıları içerikten uzak biçimde -bir futbol terimiyle söyleyecek olursak- takımdan ayrı düz koşu yaparken, burada kitabın başarılı bir özetini ve amacını sunmakta: “Bir toplumun ne kadar adil olduğunu, ekonomik ve mali gücün dağılımı belirler. Bu güç ne kadar yoğunlaşmışsa o toplumdaki adalet o kadar azdır. Bu temel ilişki özellikle denetimsiz piyasayı yücelten neoliberal ekonominin ekonomik paradigması ile ilgilidir. Denetimsiz (sözde ‘serbest’) piyasanın daima ekonomik gücün yoğunlaşmasına, yani adaletsizliğe yol açtığı göz önüne alındığında, ideale daha yakın, daha iyi bir toplum inşa etmek için piyasa paradigmasına eleştirel gözle bakılmalı ve bunun yerine daha insancıl bir alternatif konup konamayacağı sorgulanmalıdır. Bu kitabın esas amacı budur…”  Kitabın önsöz ve giriş bölümlerini arka kapağın genişletilmiş hali olarak okumak mümkün.

Kitap için getirebilecek en önemli eleştiri; tashihe yeterince özen gösterilmemiş olması. Arka kapak yazısı hatta içindekiler bölümü de dâhil olmak üzere yazım yanlışları göze batmakta, bunların dikkatli bir okumayla ikinci basımda giderilmesini dilerim.

On üç bölümden oluşan kitap, Bilgi yerine anlayış’la açılıyor. “Anlamak bütünleşmenin sonucudur, bilgi ise ayrışmanın. Anlamak bütüncüldür, bilgi ise parçacıl,” denilerek, örnekler verilerek, bilgi yerine anlayışın konulması halinde daha adil bir dünyaya ulaşılabileceği açıklanıyor.

Ekonominin toplumdaki işlevi isimli ikinci bölümde, ekonominin yoksulların açlığının doğal olduğu ve bunu ortadan kaldırmaya çalışmanın doğaya aykırı olup düzeni bozacağını göstermek için gerekli savlardan doğduğu anlatılıyor. Bu statükonun devamını sağlamak üzere hukukun yanı sıra bir başka kurum olarak ekonomi disiplinin ortaya çıkışı ve Aristo’nun ‘ev geçindirme sanatı’ olarak adlandırdığı ekonominin zamanla nasıl ‘servet edinme sanatına’ dönüştüğü tarihsel kesiti içinde kısaca açıklanıyor.

Keynesçilik: yükselişi ve çöküşü kısmında, 1929 krizinden sonra Keynes’in önerdiği güçlü devlet müdahalesi ve bayındırlık çalışmaları şeklindeki çözüm anlatılıyor. İki Dünya Savaşı ve Sovyetler Birliği’nin doğuşunun dönemin dinamikleri olduğu, Batılı demokrasilerde halkın topyekûn savaşa desteğini sağlamak için her türlü eşitlikçi ilkenin -daha adil bir toplum yaratmaya niyetleri olmasa da- yöneticiler tarafından kullanıldıktan sonra halkın bunları savaş bittiğinde unutmadığı ve elde etmeye çalıştığı, kapitalizmin karşısındaki ‘komünizm tehlikesini’ bertaraf etmek için bir takım sosyal hakları kabul etmesine dikkat çekiliyor. Bu dönemde hükümetin ekonomik sistemin işleyişine acil müdahalesi, sosyal güvenlik ve sağlık hizmetlerinin ciddi oranda toplumsallaşması ile ilk etapta sağlanan nispi toplumsal adalet durumunun 70’lerden itibaren geriye gidişi, Keynesçiliğin ve daha adil bir dünya umudunun sona erişi anlatılıyor. Yazarların, rekabet ve verimliliğe yönelik dikkat çekici iki tespitini alıntılayarak bu bölümü kapatalım:

“Rekabet ekonomik liberallerin düşüncelerinin kökeninde -liberalizm felsefesinin kaynağında- vardır. Rekabet terazinin diğer kefesinde yer alması gereken işbirliğinden ayrı ele alındığında esasen şiddet içeren bir davranış biçimidir. Kendi haline bırakıldığında tüm silahların çıkarıldığı yıkıcı bir çatışmaya dönüşecektir.” (Kaldı ki ilerleyen sayfalarda büyük şirketler/ekonomilerin küçükleri ezerek, bünyesinde eriterek yok edip, tüm piyasaya egemen olmaları neticesinde rekabeti ortadan kaldırmalarından kaynaklanan çelişkiler de dile getirilmektedir.)

“…hükümeti toplumun refahını sağlama sorumluluğundan arındırma yolunda bir sonraki adım özelleştirmedir. Bunun ardında yatan düşünce hükümetin ilkesel olarak verimsiz olduğu ve özel sektördeki kâr güdüsünün otomatik olarak verimlilik getireceğidir. Burada “verimlilik” kelimesini yalın, araçsal anlamında kullandık. Uygulamaya döküldüğünde ise bunun anlamı bundan böyle verimli demiryollarının ana yol üstünde olmayan kentlerde istasyonu olmayacağı ve postanın ücra bölgelere artık gitmeyeceğidir.”

Dürüstlük ve öncül değerler isimli kısımda, ana akım ekonominin kendi öncül değerleri doğrultusunda ekonomik gerçekliği nasıl manipüle ettiği örneklerle anlatılıyor.

Müspet bilimler hem sosyal bilimlere ve ahlak kurallarına göre toplumca daha bilimsel bulunmakta hem de objektif ve mutlak doğru olarak kabul edilmektedir. Ana akım ekonomistler de müspet bilimleri taklit ederek, toplum gözünde mutlak gerçek olmaya çalışmaktadır. Ancak toplum bilimleri ya da özelinde ekonomiyi atom çekirdeğini inceleyerek geçerli sonuçlar elde eden fizik gibi düşünmek mümkün değildir, çünkü bu bilimler insan davranışlarına dayanmaktadır. İnsanı yok sayarak ekonomi normları ortaya konulursa bunların reel gerçeklerle örtüşmeyeceği, Müspet bilimlerin taklit edilmesi: indirgemecilik, matematiksel modeller ve Pareto bölümünde işleniyor.

Ekonomik büyümenin iyi hatta zaruri olduğuna, herkese zenginlik ve mutluluk getireceğine yönelik yaygın kanının yanlış olduğu, Ekonomik büyüme isimli bölümde ele alınıyor:

“Ekonomik büyümeden dünya nüfusunun sadece küçük bir bölümü yararlanabiliyorken büyümenin yıkıcı etkileri dünya çapında hissedilmektedir. Özetle ekonomik büyüme:

  • Bazı son derece kalıcı etkilere sahip olup temel yaşamsal süreçleri tehdit eden kirleticiler aracılığıyla biyosferi hızla zehirlemektedir.
  • Doğanın Dünya’da yaşayan varlıklara bahşettiği büyük hammadde kaynaklarını tüketmektedir… Bu tükenme tehdidi ise kalan kaynakların kontrolü için savaşlara yol açmaktadır.
  • Aslan payının zaten zengin ve güçlüler tarafından elde edildiği, sürekli artan bir servet akışı yaratmaktadır. Bu akışın çok küçük bir bölümü yoksullara damlamaktadır.
  • Nüfus büyümesi ile birlikte bizimle aynı biyosferi paylaşan diğer türlerin habitatına zarar vermekte, zamanla yaşamın tamamının yoksullaşmasına neden olacak soy tükenmesi hızını artırmaktadır.

Buradan çıkartılabilecek tek sonuç, ekonomik büyümenin herkesin barış içinde ve güvenli bir şekilde yaşayabileceği bir dünyanın yaratılmasına yönelik çabaları engellediği ve engellemeye devam edeceğidir.”

Bu bölümle ilgili sözlerimizi, reklamcılığa yönelik tespitleri alıntılayarak bitirelim: “Reklam endüstrisi neredeyse bir bütün olarak insanların ihtiyaç duymadıkları şeyleri istemelerini sağlamak için çalışmaktadır… Eşyaya sahip olmanın hayata anlam kattığı kurgusunu sürekli vurgulayarak ve maddi şeylere bol bol sahip olunmadığında yaşamın anlamını kaybettiğini ima ederek, reklamcılık yaşamın kendisini alçaltmaktadır.”

Kitap yedinci bölüm olan Küreselleşme ile daha çarpıcı bir anlatıma ulaşmaktadır. Hem verilen bilgiler hem de ortaya çıkan durum karşısında okur sarsılmaktadır.

“Ekonomik özerklik bağımsızlık yolunda etkisi kanıtlanmış bir yöntem olmasına rağmen, modern kalkınmacı söylemde kötü bir söz haline gelmiş; kalkınmadaki etkisi deneysel olarak kanıtlanmış olan yerel endüstrinin korunması ihtiyacının yerini tamamen hayal ürünü olan doğrudan yabancı yatırımın teşvik edilmesi ihtiyacı almıştır. Bu söylemde serbest ticaret ekonomik olarak zayıf ülkelerin “dünya ekonomisine eklemlenmesini” sağladığı için “iyi”dir; gözlemlenebilir gerçeklerin aksine bu eklemlenmenin gelecekteki refah için bir ön koşul olduğu ima edilmektedir. Mevcut uzlaşmacı kalkınma söyleminin diğer bir öğesi ise kalkınmanın GSMH artışı ile eş anlamlı olduğu ve yoksul ülkeler için en iyi kalkınma yolunun kendi sınırları içinde bir sanayi temeli oluşturmak yerine hammadde ve tarımsal ürün ihracatını arttırmak olduğudur… Mevcut söylemin uygulamalarıyla gelişmekte olan ülkelerin nasıl ebedi bir esaret altında tut(tuğu), sonra da bu ülkelerin doğal kaynaklarını -sürdürülebilir bir geleceğe ulaşması için ihtiyaç duyulacak olan kaynakları, tabii eğer ödenmesi mümkün olmayan borçlarla zaten ulaşılamaz hale getirilmediyse- yok etme eğiliminde olduğu (gösterilmektedir.)”

Endüstrileşme ancak endüstrinin ihtiyaç duyduğu (teknik) eğitim, altyapı ve teknolojilerin yerelden kontrol edilmesi ile mümkündür. Bunların kontrolü yabancı şirketlerin elinde ise burada endüstrileşme değil olsa olsa yeni-sömürgecilik vardır; çünkü bu durumda ülke halkının tek rolü ucuz işgücü sağlamak olup, üretilen kazanç yatırımcı şirketin bulunduğu metropole aktarılmaktadır. Şu haliyle neoliberal modelin kendini yeniden üretebilmesi için yoksulluğun bir sine qua non olduğu açıktır.” (Tarafımca altı çizildi.)

“…yeni sömürgeciliğin kurumsal omurgasını Dünya Bankası ve IMF oluşturmaktadır. 1968’de(n) … sonra yoksul ülkelere verilen borçlar akıl almaz düzeyde artmıştır. Bu borçlar geniş kapsamlı ve devasa projeler için sağlanmış, kimi zaman borçlar zorla verilmiştir… Bolluk vaadiyle onları büyük borçlar almaya ikna etmek ve diğer yandan dünya pazarlarının temelini sarsarak bu borçların asla ödenmemesini sağlamak şeklinde iki koldan ilerleyen bu taktik ile yoksul ülkeleri ele geçirmek ve ezmek daha kolaydır. Bu taktikler ulusal muhalefetle karşılaşmayacak ve asker kaybettirmeyecek şekilde, yönetim kurulu toplantı salonlarında gizlice planlanmıştır. Kaçınılmaz şekilde, bir sonraki mantıksal adım da gelmiştir. Borçlu ülkeler zengin ülkelerde imal edilen ithal mallara kapılarını açmaya zorlanmıştır. Bunun iki sonucu olmuştur. Birincisi satışlardan elde edilen kâr, ikincisi ise zaten çok büyük olan borçların daha da büyümesi ve ödenmesinin daha da zorlaşmasıdır.”

“Yoksul ülkeleri düşük bir refah ve bağımsızlık seviyesinde tutma politikası, en az Kraliçe Viktorya döneminde hanımefendilerin hak eden yoksullara verdiği sadakalar kadar rahatsız edicidir. İkisinin de örtülü amacı aynıdır: Yoksulları yoksul kalmaya ve sadaka ile yaşamaya teşvik ederek statükoyu korumak, bu örnekte yoksul ülkelerin asla sağlam bir endüstriyel temel oluşturamamalarını ve kendilerini yoksulluktan çıkamamalarını sağlamak(tır). Durumu daha da kötüleştiren şey ise ihracat ürünlerinin düşük ücretli işçiler tarafından, modern endüstriyel tarım yöntemleri kullanılarak ve genellikle metropoldeki şirketler tarafından satın alınmış çok geniş verimli arazilerde üretilmesidir. Yerel gıda üretimi fiilen kenara -yamaçlardaki verimsiz topraklara- itilmiş olup, bu sırada endüstrileşmiş tarım faaliyetlerinden elde edilen kârın büyük bölümü kırsal nüfusa bırakılmadan metropole gönderilmektedir. 30 yıl önce Yapısal Uyum Programları’nın ön ayak olduğu bu sistemde ülkeler kendi halklarını beslemek için yeteri miktarda ürettikleri temel gıda maddelerini ithal etmeye zorlamıştır.”

“Bunun çarpıcı bir örneği Kuzey Amerika Serbest Ticaret Anlaşması (NAFTA) nedeniyle Meksika’nın içinde bulunduğu durumdur. Meksika mısırın anavatanıdır. Mısır Meksika’nın kırsal ekonomisinin önemli bir öğesi olmakla kalmayıp Mayalardan ve hatta daha öncelerden beri halk kültüründe derin bir ruhani öneme sahiptir. Bugün NAFTA nedeniyle Meksika’da tüketilen mısırın yarısı ABD’den ithal edilmektedir. Bu ithal mısırın tamamı devlet teşvikiyle üretilmekte ve büyük bölümü gen aktarımlı, yani genetiği değiştirilmiştir. Bunun sonucu binlerce köylünün büyük kentsel alanlarda olmayan işlerde çalışmak umuduyla arazilerini terk etmesi olmuştur. Ayrıca gen aktarımlı çeşitlerle çapraz tozlaşma nedeniyle bazı yerel mısır çeşitleri ciddi zarar görmüş ya da yok olmuştur. Ancak Meksika’nın GSMH’sı birkaç puan artmıştır ve neoliberal öğretiye göre önemli olan tek şey budur.” (Tarafımca altı çizildi.) (Meksika örneği kadar çarpıcı bir diğer örnek de sanırım Türkiye’dir. Kısa süre öncesine kadar ders kitaplarında, dünyanın kendi kendini besleyen yedi ülkesinden biri olarak anlatılan Türkiye için de durum maalesef benzer biçimde vaki olmuştur.)

Bu bölüm öylesine çarpıcı ki, aradan çekilerek kitaptan alıntılarla devam edelim.

“Küreselleşme yoksul ülkeler için kötü sonuçları olan bir politika olmakla kalmayıp eski moda sömürgecilikten farksızdır. ‘Beyaz adamın esmer tenli yükü’nü barbarlığın lanetinden kurtarıp bizim medeniyet seviyemize yükseltme görevinin kutsallığı ile -Hristiyanlık’la ilişkilendirerek- övünenlerin torunları bugün bu ülkelerin dünya piyasasına entegre edilmesine yardım etmemiz gerektiğini söylemektedir. Bu sayede bu ülkelerin vatandaşları; para biriktirmeyi dert etmelerine gerek kalmayacak kadar düşük maaşlarla, çalışma koşullarının iyileştirilmesine kafa yormalarına gerek kalmasın diye sendikalaşma hakkından mahrum oldukları, uymaları gereken sinir bozucu iş güvenliği kuralları bulunmadığı, bir kaza geçirirlerse sayfalarca form doldurmak zorunda kalmasınlar diye tazminatın adının bile duyulmadığı metropol şirketlerine ait fabrika ya da endüstriyel çiftliklerde çalışma ayrıcalığına sahip olabilecektir.”

Bu bölümde ayrıca küreselleşme Kosta Rika örneği üzerinden incelenmiştir. “SA’nın (Yapısal Uyum) Kosta Rika halkını dilenci durumuna düşürmekle kalmayıp gelecekte sürdürülebilir bir Kosta Rika yaratma olanaklarını da ortadan kaldırdığını söylemek hiç de abartılı değildir. Küresel ekonomi trenine bir kez binenin bir daha inemediği görülmektedir. Bu ülkeler borçlarını ödeyebilmek için ihracatı arttırmaya ve sosyal harcamalarını azaltmaya devam etmek zorundadır. Zenginlerin milli gelirden aldığı pay gittikçe büyümekte ve bu pay dışarıdan gelen -…elitin yaşam tarzına katkıda bulunan- lüks tüketim mallarına harcanmaktadır. Bu düşüş çizgisi bir türlü durdurulamamaktadır; çünkü ülke tamamen kredilere bağımlı hale gelmiştir ve ekonomisi tamamen çökmediği sürece bu kısır döngüden çıkması mümkün değildir. Bu sırada ülkenin kaynakları öylesine tüketilmektedir ki, çok uzak gelecekte bile olsa sürdürülebilirlik bir sorunsal haline gelmektedir. Bir ülke yapısal uyuma bir kez boyun eğdi mi bir daha yakasını kurtaramamaktadır.” Tümevarım yöntemiyle, küreselleşmenin Kosta Rika için tespit edilen sonuçlarının diğer ülkeler için de benzer olduğunu söylemek sanırım çok yanlış olmayacaktır.   

Şefkat’in hemen başında böyle bir bölüme yer verme sebeplerini, “…ekonomi disiplininin, kuramda ve uygulamada, kendini toplumumuzdaki adaletsizlikleri, özellikle de, dünya topluluğun daha az talihli üyelerinin yaşamları bakımından tüm insanlık dışı sonuçları ile yoksul-zengin ayrımını savunmaya adamış…” olmaları şeklinde açıklamışlardır. De Sismondi’nin 1819 yılında basılan Siyaset Ekonomisinin Yeni İlkeleri’nin yazarlar ve insanlar için esin kaynağı olmayı sürdürdüğünden dem vurarak bu kitaptan bolca alıntı yapmışlardır: “Devlet yönetimi bir toplum olarak bir araya gelmiş insanların mutluluğunu hedefler, ya da bunun hedeflemelidir. Yönetim bu insanlara tabiatlarına uygun olan en yüksek refahı sağlamanın ve aynı zamanda bu refahtan mümkün olan en yüksek sayıda bireyin pay almasının yöntemlerini arar… Yönetici aynı anda hem toplumsal örgütlenme sayesinde insanlığın ulaşabileceği hak seviyesini, hem de bu mutluluğa herkesin eşitlikçi bir biçimde katılmasını gözetmelidir. Herkesin eşit derecede mutlu olabilmesi için bazı özel bireylerin gelişimi engeller, kişilerin akranları arasından yükselmesine izin vermez ve insanlığa örnek ve herkesin yararına olacak keşiflere rehber olarak kimseyi sunmazsa bu görevini yerine getirmiş sayılmaz. Ancak, bu üstün yetenekli kişilerin gelişimi dışında bir sebep olmadan, diğer vatandaşların acı çekmesi ve düşkünlüğü pahasına küçük bir grubu onlardan üstte tutuyorsa yine bu amaca ulaşmış olmaz… Üst sınıflarda en yüksek mutluluk seviyelerine ulaşılmış, tüm yetenekleri gelişmiş, tüm haklar korunmuş, tüm zevkleri sağlanmış başarılı bireyler bulunsa bile büyük insan kitlelerinin mahrumiyette, varoluş ile ilgili endişelere, iradesini bastıracak, ahlakını bozacak, kişiliğini zedeleyecek herhangi bir şeye sürekli olarak maruz kaldığı bir ulus köleleşmiştir.”

Dünya üzerinde 1 milyar aç insan bulunmaktayken ve bu hayatların kurtulması için 30 milyar $ yeterliyken, gelişmiş ülkeler göstermelik birkaç tedbir dışında kılını kıpırdatmamaktadır. Oysaki özel bankaları kurtarmak için altı büyük merkez bankası kısa süre içinde 17 trilyon $ kaynak aktarabilmektedir. Kitabın yazarları bu durum karşısında hayatları mı yoksa bankaları mı kurtarmamız konusunda nasıl bir seçim yapmamız gerektiğini, Çarpışmaya giden dünya ve yeni bir ekonomi ihtiyacı isimli bölümde tartışmaktadır. Egemen modeli ayakta tutan efsaneleri,

1-      Kalkınmanın tek etkili yolu küreselleşmedir

2-      Dünya ekonomisine daha iyi eklemlenmek yoksullar için iyidir

3-      Karşılaştırmalı üstünlük başarılı bir dünya yaratmak için en etkili yoldur

4-      Daha fazla kürselleşme daha fazla istihdam demektir

5-      Dünya Ticaret Örgütü demokratik ve hesap verebilir

6-      Küreselleşme kaçılmazdır, olarak sıraladıktan sonra bunları tek tek çürütmektedirler.

Kurtuluşun insan ölçekli bir ekonomide olduğunu söyledikten sonra kısa bir kurtuluş reçetesi de sunulmaktadır:

1-      Paranın mümkün olduğunca ortaya çıktığı yerde akması ve dolaşımı için yerel para birimlerinin kullanılması. Paranın ortaya çıktığı yerde en az beş kez dolaşımı ile küçük bir ekonomik patlama yaratılabileceği ekonomik modellerle ortaya konulabilmektedir.

2-      Tüketimi piyasaya yaklaştırmak için mal ve hizmetlerin mümkün olduğu kadar yerel ve bölgesel olarak üretilmesi.

3-      Tarife ve kotalar aracılığıyla yerel ekonomilerin korunması.

4-      Tekelleşmeden kaçınmak için yerel işbirlikleri kurulması.

5-      Enerji, kirlilik ve diğer olumsuz etkiler için ekolojik vergiler.

6-      Yerel ekonomilere geçiş sürecinde verimliliği ve eşitliği sağlamak için daha fazla demokratik kararlılık.

Onuncu bölümde, 21. yüzyıla uygun insancıl bir ekonomi başlığı altında, yaşadığımız sorunlar ve çözümü için yapılabilecekler sıralanmıştır:

1-      İnsanlar ekonomiye değil, ekonomi insanlara hizmet etmelidir.

2-      Kalkınma nesnelerle değil insanlarla olur.

3-      Büyüme ile kalkınma aynı şey değildir ve kalkınma için büyüme şart değildir.

4-      Ekosistemin sunduğu hizmetler olmaksızın ekonomi mümkün değildir.

5-      Ekonomi daha büyük ve sonlu bir sistem olan biyosferin alt sistemidir; bu yüzden kalıcı büyüme mümkün değildir.

ABD: yetersiz gelişen bir ulus, bölümünde dünyanın en zengin ve en gelişmiş ülkesi olduğu iddia edilen ABD’nin aslında yetersiz gelişen -iyiden kötüye doğru giden- bir ülke olduğu ortaya konulmaktadır. Dünyanın en zenginlerinin yaşadığı ABD’de aynı zamanda dünyanın yoksul ülkelerindeki en savunmasız insanlar kadar acı çeken milyonlarca insanın yaşadığı bilimsel verilerle ortaya konulmaktadır. Öyle ki işçinin kazandığı 1 $’a karşılık CEO’nun geliri 500 $’ı bulmaktadır. En zengin 400 Amerikalının serveti nüfusun %50’sininkinden fazladır. Yani ABD’de 400 kişi 155 milyondan daha ağır basmaktadır.

Zehirsiz ekonomi eğitimi bölümünde, güçlü lobileri sayesinde üniversitelerde ağırlıklı olarak ana akım ekonomilerin okutularak, alternatif ekonomilerin yok sayılması eleştirilmektedir.

Son bölüm olan, Uygulama: köylerden küresel bir düzene doğru’da gerçekleşmiş örnekleriyle insancıl bir ekonominin yaratılmasının ve bunun köylerden küresel bir düzene yayılmasının mümkün olduğu ortaya konulmaktadır. Kolombiya’da Minga Asoryarcocha adlı birliğin önderliğinde oluşan inisiyatif ve İskandinav ekobelediyelerin başarıları incelenmektedir.

Bu kitapta ekonominin gerçek yüzü tüm çirkinliğiyle ortaya konulurken alternatifi de sunulmaktadır ve hepimiz inanırsak başarabiliriz denilmektedir: “Elimizde iki paralel dünya var. Biri siyasetle, rekabetle, aç gözlülükle ve güçle ilgilenen ve her şeyin kontrol altında olduğu izlenimi veren dünya; diğeri ise eşitlik, refah, yaşama saygı ve dayanışma ile ilgilenen ve hiçbir şeyi kontrol altına almayan, ama durdurulamaz bir sivil toplum yer altı hareketi olarak büyüyen ve genişleyen dünya. Bunların ilki, ezici gücü ve varlığına rağmen, gittikçe derinleşen krizlerinden de anlaşıldığı gibi katılığı, dogmatizmi ve büyüme fetişizmi yüzünden savunmasız ve sürdürülebilir olmayan bir dünyadır. İkincisinin ise dağınıklığı, çeşitliliği, son derece güçlü bir şekilde bağımsız olması ve kaotik yapısı sayesinde ne boynunun vurulması ne de çökertilmesi mümkün(dür). Bu paralel dünyaların varlığı güç ve bireyselliğin dünyasından dayanışma ve topluluklar dünyasına doğru hareket ettiğimizi, ya da en azından hareket etmeye niyetlendiğimizi göstermektedir. Çevre felaketlerine ve insanların çektiği tüm acılara karşı tepkiler her yerde yükselmektedir. Hareketin tüm bileşenlerinin temelinde egemen ekonomik modelin kökünden değişmesi gerekliliği yatmaktadır.” Doğaya, insanlara, yaşama saygılı başka bir dünya umudunu sıcak tutan Ekonominin Gerçek Yüzü ve benzeri kitapların çoğalması, çoğalırken de bir şeyleri değiştirmesi umuduyla yazıyı bitirirken bir dilek fenerini gökyüzüne salıyorum.

MAYIS – 2013

Ekonominin Gerçek Yüzü, Philip Barlett Smith – Manfred Max-Neef, Yeni İnsan Yayınları, Yeşil Politika, 264 Sayfa.

 

Mehmet Fırat Pürselim

Hortum ABD’yi vurdu: 51 ölü

ABD’nin Oklahoma eyaletinde meydana gelen hortumlarda en az 51 kişinin öldüğü, çok sayıda kişinin kayıp olduğu bildirildi.

Hızı zaman zaman saatte 320 kilometreyi bulan ve 3,5 kilometre genişliğe ulaşan hortumlarda yüzlerce ev yerle bir oldu, araçlar hurdaya döndü. Yetkililer hortum nedeniyle en az 51 kişinin hayatını kaybettiğini, çok sayıda kişinin yaralandığını belirtti.

Hortumda Moore kentindeki Plaza Towers İlkokulu’nun tamamen yıkıldığı, en az 7 çocuğun cesedinin bulunduğu kaydedildi. Hortum sırasında okulda olan 24 çocuktan ise haber alınamadığı ifade edildi. Kurtarma ekipleri, okulun yıkıntıları arasında kalan çocukların bulunması için çalışıyor. Velilerin endişeyle beklediği okulda hava karardığı için aramaların güçlükle yürütüldüğü bildirildi.

Hortumlar nedeniyle yıkıntıların kapladığı bazı otoyollar da trafiğe kapatıldı. Bazı evlerde hortum nedeniyle yangın çıkarken, 40 binden fazla aboneye elektrik verilemediği kaydedildi. Eyalet yetkilileri ve Kızılhaç, evsiz kalan binlerce kişiye yardım ulaştırmaya çalışıyor.

(Ajanslar)

 

Türkiye’nin kredi notu neden artıyor – Ahmed Pelda

Son dönemlerde uluslararası derecelendirme kuruluşları tarafından Türkiye’nin kredi notu artırılmakta. Aslında ülke ekonomisinde bu kuruluşları harekete geçirecek çok ciddi değişimler sözkonusu değil. Hatta şu an ekonominin motoru olan inşaat sektöründe kriz olasılığı çok yüksek. Aşırı şişme var. Mekânsal yerleşim tercihi, satış kampanyaları, müşterilerin tasarruflarını bu sektöre yönlendirmeleri, yerleşim eğiliminde ziyade yatırım niyetiyle konut edinme isteği ve benzeri bir sürü faktör bu sektörü şişirdi. Adeta spekülasyon alanına dönüştü. Elbet bunun da bir biçimde sorun yaratacağı aşikar. Ama ne kadar zamanda ve nasıl olacağı konusunda sadece içsel değil dışsal faktörlerde belirleyici olacak.

Zaten Türkiye’deki kalkınma daha çok dışsal desteğe dayalıdır. Özellikle Ortadoğu’daki politik değişimler güç dengelerinde Türkiye’ye fırsat tanımıştır. Arap ülkelerindeki istikrarsızlık ve çatışma ortamı, Libya, Mısır, Tunus, Fas, Sudan, hatta Suudi Arabistan, Lübnan, Ürdün, Suriye ve Irak’taki istikrarsızlık, çatışmalı ortam yanı sıra İran’a uygulanan ambargo, Afganistan ve Pakistan’daki belirsizlik nedeniyle yatırım talebi kuzey Afrika ve Ortadoğu bölgesinden daha kuzeye ve doğuya kaymaktadır. Türkiye, Bangladeş, Endonezya, Hindistan yatırım talebi için potaya girmektedir.

Hele hele Türkiye Kürdistanı’ndaki çatışmaların bitmesiyle ortaya çıkan ekonomi potansiyeli yabancı yatırımcılar için daha büyük bir fırsat ortaya çıkarmıştır. Bundan dolayı kredi derecelendirme kuruluşları peşi sıra Türkiye’nin notlarını artırmaktadırlar. Ekonomik şartlarda bir değişim olduğu için değil, olma potansiyeli gördükleri için adeta Türkiye’yi teşvik etmektedirler.

Çünkü Türkiye, Irak ve Suriye Kürdistanı dahil 25-35 milyon nüfus aralığındaki bir bölge yatırım, üretim ve tüketim piyasasına katılacak. Bu bölgelerde büyük petrol ve doğalgaz rezervleri, yanı sıra çeşitli yer altı madenleri, geniş ve sulanabilir tarımsal alanlar, elektrik enerjisi üretimi için gerekli su, güneş ve rüzgar potansiyeli daha da önemlisi genç ve ucuz işgücü gibi bir çok pozitif olanaklar mevcut. Yine Kafkaslar, İran’dan Afganistan-Pakistan hattına uzanan hat ve Ortadoğu’ya yayılan pazar ve üretim alanına yakınlığı dikkat çekici.

İşte böylesi bir potansiyelin işlerlik kazanabilmesi için kilit rolü Türkiye oynamaktadır. Çünkü Kürtler kendi başlarına bir ortak irade ve siyasi birlik oluşturabilmiş değil. Ama Türkiye’ye kilit rol biçen faktör Kürt-Türk çatışması yerine Kürt-Türk barışmasıdır. Eğer bu barış gerçekleşirse istikrar hattı geniş bir alana yayılacaktır. İstanbul’dan Kerkük’e, Erivan’a Bakü’ye, Beyrut’a değin uzanabilecek bir hat ortaya çıkmaktadır.

İşte kredi derecelendirme kuruluşları, AB, ABD gibi politik aktörler bundan dolayı Türk yönetimini itekliyorlar.

İtekliyorlar diyorum aslında Türk yönetimi buna çok da razı değil. İki önemli nedenden dolayı. Birincisi Türkiye olaya hala sömürgeci mantıkla bakıyor. Oralara yayılırsa ancak sömürerek, asimile ederek, Türklüğe hizmet ettirerek gitmek istiyor. Fakat bugün her parçadaki Kürt iradesi de bunu kabul edecek durumda değil. Eşitlikçi bir birliği istiyor. Uluslararası camia da bunu istiyor ve normal görüyor. Bu Türkiye’yi, burdaki zihni yapıyı zorlayan en önemli etken.

İkinci dezavantaj ise Türkiye’nin ekonomiye yaklaşımında yatmaktadır. Özellikle AKP hükümetinin esas aldığı kalkınma anlayışı çok sakat. Çünkü düz, dikey ve fiziki kalkınmayı öne çıkarmaktadır. Yani insan unsurunu nasıl yaparsa yapsın direkt para kazanmaya, ticaret yapmaya yönlendirmekte ve bunu başarının esas kriteri saymaktadır. Böyle olunca menfaat esasına dayalı toplumsal şekillenmeler ortaya çıkıyor. Lider, gurup, cemaat, tarikat, erkek, para, bina, kariyer, tüketim gibi faktörler değere dönüşüyor öne çıkıyor. İnsani değerler, eğitim, düşünsel gelişim, demokrasi, erdem, paylaşım, dayanışma, birey, kadın, çocuk, hak, kültür, bilim, felsefe, çoğulculuk, refah vb kavramlar alabora olmakta değer yitirmektedir.

Bu yeni bir çatışma noktasıdır ve hiç de basit değildir.

 

Ahmed Pelda – Özgür Gündem

Ekonomideki büyüme hane gelirlerine nasıl yansıdı?- Bekir Ağırdır

Ekonominin başarı ölçüsü yalnızca büyüme oranları mıdır? Ya da büyümenin getirdiği fırsatlar denilince yalnızca tüketicilerin sayısının ve gelirinin artmasını mı anlamalıyız? Ülkenin ekonomik notu ya da başarı değerlendirmesi tek başına o yılın enflasyonu, işsizliği, büyümesi gibi yalnızca ekonomik verilere mi dayanıyor?

Ekonomist olmadığım için o kadar da anlamıyorum bu meselelerden. Ama yine de ekonomiye dair tartışmalarda bir şey dikkatimi çekiyor. Siyasetçilerden başlayarak bir büyüme fetişizmi yaygın ama büyümenin kalitesine çok az değiniliyor? Büyümenin nimetleri ve külfetleri konuşulduğu zaman bile ekonomik sektörlere veya kesimlere göre konuşuluyor. Asgari ücreti, memur ücretlerini ya da gelir dağılımını konuşuyoruz ama ekonomik adaletsizliğin farklı toplumsal ve kültürel kümelere göre nasıl yaşanıldığını yeterince bilmiyoruz.

Örneğin hükümet sıkça Güney Doğu’da çok yatırım yaptığından, Kürt meselesinin ekonomik boyutunda çok mesafe alındığından söz ediyor. Ama bu yatırımlar gerçekten Kürtlerin ve bölgenin geri kalmışlık meselesini nereye kadar çözüyor, emin değilim.

Tabi bir de ekonomide tümüyle battık fikrinde olanlar, büyümenin şişirme rakamlar olduğunu söyleyenler var ki onlara cevabı Bader Aslan kardeşim versin artık.

Bu sorular kafama takılınca bazı ipuçları bulur muyum umuduyla dönüp KONDA veri ambarına baktım.

Her bir araştırmada hane geliri sorarız. Kültürel yapımızdan, edep anlayışımızdan, kadınların büyük kısmının hane gelirini tam bilmiyor olmasından, güvenlik kaygılarından gibi nedenlerle, biliriz ki hane geliri eksik söylenir. Bu eksik söyleme hali de hemen her ekonomik, toplumsal, kültürel ve coğrafi farklılıkta neredeyse aynıdır. O nedenle veri, mutlak sayısal anlamda değilse de birbiriyle göreceli olarak gelir dilimlerini ve ekonomik kesimleri ayırt edicidir. Bunun yanı sıra her bir araştırmada kültürel aidiyetleri de sorarız.

KONDA veri ambarında son 7 yıla dair kapsamlı veri yığınında veri madenciliği yaparak şöyle bir hesaplama yaptım. 2006 Sonu söylenen hane gelirlerinin ortalamasını aldım ve bu ortalamayı 100 kabul ettim. 2012 Sonu söylenen hane gelirleri ortalaması hesaplandığında ise 173. Bu iki ortalama hane geliri hesaplaması gösteriyor ki görüşülen kişilerin kendi beyanlarıyla hane geliri 6 yılda yüzde 70 artmış. Bu hesaplamada enflasyon payı yok elbette. Kabaca enflasyona göre indirgediğimizde son altı yılda hane gelirinde yüzde 35-40 oranında net artış var.

Yukarıdaki grafikte gördüğünüz gibi hesaplamayı farklı demografik ve kültürel kümeler için yapmak mümkün. 2006 Hane geliri ülke ortalamasını 100 kabul ettiğimizde lise altı eğitimliler 80, Kürtler 81. Yani hesaplama başlangıç noktasında ülke ortalamasından beşte bir daha az gelire sahipler.

6 Yıl sonra baktığımızda, 2012 sonu itibariyle hane geliri ülke ortalaması 173 olmuş ama büyümenin nimeti eşit ve adil dağılmamış. Üniversite eğitimlilerde ortalama 305 iken lise altı eğitimlilerde 136, Türklerde 173 iken Kürtlerde 130 olmuş. Evet, Kürtlerin de hane gelirinde artış var ama 6 yıllık sürede Kürtler ile Türkler arasındaki hane geliri farkının azaldığını söylemek mümkün değil.

Aşağıdaki grafik ise aynı hesaplamanın bölge bazında yapılmış hali. Bölgesel bazda hesaplama başlangıç tarihi olan 2006’da bölgeler arası gelir dağılımındaki adaletsizliği gözle görüyorsunuz. 2006 yılsonu itibariyle ülke ortalamasında 100 olan hane geliri Güney Doğu Anadolu’da 65, Orta Doğu Anadolu’da 72 ve Kuzey Doğu Anadolu’da 78.

2012 Yıl sonu itibariyle ülke ortalaması 173’e çıkmış ama Batı Anadolu’da 214 iken Kuzey Doğu Anadolu’da 88, Güney Doğu Anadolu’da 114, Orta Doğu Anadolu’da 128.

Gördüğünüz gibi adaletsizlik yalnızca işçiler ya da tarım gibi ekonomik sınıflar ve kesimler için değil kültürel farklılıklar için de hala geçerli.

Bekir Ağırdır – www.t24.com.tr

Eyvah, notumuz artmış!

Uluslararası kredi derecelendirme kuruluşu Moody’s Türkiye’nin kredi notunu yükseltmiş. Ba1 olan kredi notu Baa3’e çıkartılmış. Ekonomi basını ve hükümet çevreleri not artırımını müjdeli bir haber olarak verdi. Not artırımının sonucu olarak Türkiye küresel sermaye için yatırım yapılabilir ülke statüsüne değer bulunmuş. Ülkemiz başta emeklilik fonları olmak üzere çok sayıda fon için yeni, güvenilir ve tabii ki kârlı bir liman, doğrudan sermaye girişleri vasıtasıyla da yeni yatırımlar için çekim merkezi olacakmış. Böylece sürmekte olan projeler için daha kolay finansman bulunacağı gibi, yeni çılgın projeler de mümkün olacakmış.

Konuyla ilgili muhalefetin suskunluğunun nedeni Türkiye’nin not artışını hükümetin bir başarısı olarak görmeleri ve mağlubiyeti peşinen kabul etmeleri olsa gerek. Bu not artırımın kendi hükümetleri döneminde gerçekleşmiyor olmasını büyük bir kayıp olarak görüyorlar herhalde.

Bütçe açığı, dış ödemeler dengesi, istihdam gibi mevzuları iktisatçılara, yapılan not artırımı açıklamasının Başbakanın ABD ziyaretinin yapıldığı günlere denk düşmesiyle bir ilişkisi olup olmadığını konunun uzmanı komplo teorisyenlerine bırakarak biz daha önemli bulduğumuz iki ayrı alanla ilişkiye dikkat çekmek isteriz.

Not artışının peş peşe gelen bir dizi olayla ilişkisi üzerine düşünüldüğünde daha iyi anlaşılacağını düşünüyoruz.

Türkiye’nin yatırımlar için cazip bir ülke olmasının nedenlerinin başında AKP hükümetinin uyguladığı sosyal politikalar olduğu aşikâr. THY grevinin başarısız olduğunu da mutlulukla ilan edenlerle not artışıyla sevinenlerin aynı insanlar olmasında şaşılacak bir taraf yok. Yıllardır uygulanan politikalar sonucu sendikalar çalışma hayatının dışına itilmiş, sendikalı çalışan sayısı yıllar içinde hızla düşmüş ve çalışanlar örgütsüzleşerek tamamen savunmasız hale getirilmişlerdir. Bunun sonucu olarak gelir adaletsizliği artmış, ülke büyüdükçe milli gelirden çalışanlara düşen pay hızla azalmıştır. Hükümetler yoksulların durumunu ücret artışlarıyla iyileştirmek yerine sadaka politikaları ile çalışanları sınıf dayanışmasından kopartmış ve bağımlı hale getirmiştir. Bu yönüyle çalışan kesimlerin örgütsüz olduğu ve haklarını savunamaz hale geldiği bir ülke yatırımcılar için elverişli bir ülkedir.

Son haftalarda kamuoyuna açıklanan dev projeler de Türkiye’nin yatırım yapılabilir bir ülke olduğuna dair yapılan reklâm kampanyasının bir parçasıdır. Sürmekte olan yüzlerce HES, kömürlü termik santral ve madencilik yatırımlarına ilave olarak 2. nükleer santral, 3. Boğaz köprüsü ve İstanbul’a 3. Havaalanı projeleri pastanın üzerindeki çileklerdir. Getirilmeye çalışılan ÇED muafiyeti uygulamaları ile bu çileklerin tadını bozmak isteyeceklere de gözdağı verilmek istenmektedir.

İktidarın doğayı sadece bir kaynak olarak gördüğü tescil edilmiştir.

HES projeleri ile bütün derelere sayaç takılmış, termik santral inşaatlarıyla karbon salım artışında dünya birinciliğini kimseye kaptırılmayacağı konusunda kararlılık gösterilmiş, nükleer santral ihaleleriyle kendi ülkelerinde iflas etmekte olan nükleer endüstrisine can suyu verilmiş, 3. köprü için kesilecek 2 milyon ağaca ek olarak 2 milyon ağacın da 3. havaalanı için kesileceği duyurulmuş, kentler yoksullarından arındırılarak uluslar arası sermayenin beklentisine uygun olarak hızla sterilize edilmiştir. Yatırımlar mevzu bahis olduğunda tarihin ve kültürel değerlerin sadece teferruat olduğu Hasankeyf’te, Allianoi’de, Yenikapı’da, Haliç köprüsünde dosta düşmana gösterilmiştir.

Yatırım yapmayı düşünenlere doğanın kâr amaçlı kullanılabilmesi için ihtiyaç olduğunda ÇED muafiyeti benzeri yeni düzenlemelerin yapılacağı, bir engel çıktığında mahkeme kararlarının bypass edileceği, gerekirse acil kamulaştırma yoluyla mülkiyet hakkının bile ortadan kaldırılacağı güvencesi verilmiştir.

Uluslararası kredi derecelendirme kuruluşu Moody’sin gördüğü manzara budur ve not artışı açıklamasıyla Türkiye’nin insanlarıyla ve tabiatıyla sömürüye açık bir ülke olduğunu henüz bilmeyenlere de ilan etmiştir.

Barış için ‘Toplumsal ve Demokratik İnsiyatif’ kuruldu

Çeşitli sivil toplum kuruluşları, sendikalar ve bireysel katılımlarla oluşturulan “Toplumsal ve Demokratik Barış İnisiyatifi”nin, oluşum amacı ve gündemindeki konular basın toplantısıyla açıkladı.

Radikal’den İsmail Saymaz’ın haberine göre; Barış sürecinde sol bir inisiyatif yaratmak üzere bir araya gelen Özgürlük ve Dayanışma Partisi (ÖDP), Halkevleri, DİSK, KESK, Türk Tabipleri Birliği, SODEV ve bazı Alevi örgütleri, “Toplumsal ve Demokratik Barış İçin İnisiyatif”i kurdu. Bir dizi etkinlik ve eylem planlayan inisiyatife CHP Denizli Milletvekili İlhan Cihaner ve ‘Erdal Bakkal’ karakterini oynayan tiyatrocu Cengiz Bozkurt da destek veriyor. Bozkurt, “Bu sorun çözülmeden rahat uyuyamayacağız” diyor.

İnisiyatifin kuruluş açıklaması, Taksim’deki Makine Mühendisleri Odası’nda yapıldı. Bu inisiyatif adına ÖDP Eşbaşkanı Alper Taş, Halkevi Genel Başkanı Oya Ersoy, Deri-İş Başkanı Musa Servi, SODEV Başkanı Erol Kızılelma ve gazeteci Ahmet Şık’ın da hazır bulunduğu toplantıda basın açıklamasını TTB Genel Sekreteri Ali Çerkezoğlu okudu. Açıklamada, “mevcut çatışmasızlık” halinin sürmesi ve sahiplenilmesi gerektiği ifade edilirken, “Bizi bizle çatıştıracak her türlü oyunu teşhir edecek, Türk ve Kürt çocuklarının yeniden ölmesine izin vermeyeceğiz” denildi. Her tür milliyetçi ve ırkçı yaklaşıma karşı mücadele edileceği vurgulanan açıklamada, AKP karşıtı kimi eğilimlerin Kürt düşmanlığına savrulabildiği, buna karşın kimi liberal çevrelerin de çözüm sürecini AKP destekçiliğine dönüştürdüğü belirtildi. Kürt sorununun iktidarla Kürtler arasındaki bir sorun değil, bütün toplumun ortak sorunu olduğu kaydedilirken, “Bu sorunu hepimiz için eşitlik, özgürlük ve hak taleplerinin bir parçası olarak ele almadıkça gerçek bir çözüme kavuşturamayacağımızın bilincindeyiz” denildi. AKP’nin barış sürecini başkanlık sistemi için araç olarak kullanmak istediği belirtilen açıklamada, “Eskisinden daha otoriter bir ‘yeni’ rejimin inşasını kabul etmeyen herkesi barışı ve demokrasiyi birlikte savunmaya çağırıyoruz. AKP’nin ‘yeni’ rejimi tahkim edecek düzenlemelerin barışın bedeli olarak dayatmasına izin vermeyeceğiz” denildi. Suriye’deki olası müdahaleye karşı çıkılacağı anlatılan açıklamada, “Ülkenin ilerici, demokrat, emekten yana, sosyal demokrat ve sosyalist bireyleri olarak sürece soldan aktif müdahale edeceğiz, bu yöndeki çabaları örgütleyeceğiz” denildi.

İnisiyatife destek veren tiyatrocu Cengiz Bozkurt da, “Çok hassas bir dönemden geçiyoruz. Bu sorunu çözmeden hiçbirimiz rahat uyuyamayacağız. Elimden geldiği kadar katkı koyacağım” dedi.

İnönü yıkılıyor, konserler taşınıyor

İnönü Stadı’nda yenilenme için yıkım çalışmalarının bu yaz başlayacağının belli olmasının ardından bu yaz burada konser vermeyi planlayan dünyaca ünlü isimler için yeni mekan arayışına girildi ve aranan adres bulundu.

Bu yaz BJK İnönü Stadyumu’nda yapılması planlanan dev konserler Parkorman’a taşınıyor.

BJK Başkanı Fikret Orman’ın, stada ilk kazmanın Haziran ayının başında vurulacağını açıklamasının ardından bu yaz burada konser vermeyi planlayan dünyaca ünlü isimler için yeni mekan arayışına girildi ve aranan adres bulundu. Pozitif Live organizasyon tarafından düzenlenen “Vodafone İstanbul Calling” kapsamında ünlü isimlerin konserlerine Maslak’taki Parkorman ev sahipliği yapacak.

Program kapsamında Tiesto 7 Haziran’da sahne alacak. The Prodigy, Basement Jaxx ve Jaguar Skills’i ağırlayacak Dance Day etkinliği ise 29 Haziran’da düzenlenecek. 7 Temmuz’da ise Urban & Hip-Hop Day etkinliğinde Snoop Dog, CeeLo Green ve NAS hayranlarının karşısına çıkacak.

Atalay: Türkiye’deki Suriyeli sayısı 300 bin

Başbakan Yardımcısı Beşir Atalay, ülkemizde yaşayan Suriyeli sığınmacı sayısının yaklaşık 200 bini kamplarda olmak üzere 300 bin kişi olduğunu söyledi.

Reyhanlı’daki patlamayı gerçekleştirenlerin, Türk vatandaşı olduğunu hatırlatan Beşir Atalay, sığınmacıların patlamada her hangi bir rolünün olmadığını ifade etti. Atalay, sınırlardaki güvenlik önlemlerinin baştan beri ileri seviyede olduğunu belirtti.

Başbakan Yardımcısı Beşir Atalay, Necip Fazıl Kısakürek’in ölümünün 30’uncu yıldönümü nedeniyle düzenlenen ‘Uluslararası Necip Fazıl Kısakürek Sempozyumu’na katılmak için Konya’ya geldi. Beşir Atalay, burada gazetecilerin gündeme ilişkin sorularını da cevapladı.

”Planlı ve stratejiyle yürütülüyor”

Çözüm süreciyle ilgili soru üzerine Atalay, çözüm sürecini hükümetin planladığı ve yönettiği bir süreç olduğunu belirtti. Her safhasının titiz bir planlama ve stratejiyle yürütüldüğünü ifade eden Atalay, şunları söyledi: ‘Bir yandan alanda, Türkiye’nin her köşesinde Akil İnsanlar Heyeti, çalışmasını sürdürüyor. Bir yandan bizim, hükümet olarak yürüttüğümüz çalışmalar, bir yandan güvenlik birimlerimizin alanda, arazide süren hassasiyetleri var. Bunun hepsi birlikte yürüyor. Biz çözüm sürecini entegre bir strateji olarak niteledik. Pek çok boyutu olan entegre bir strateji. Bizim acımızdan şu an plan yürüyor. Hedefimiz terörün bitmesi. Türkiye bütün renklerin, bütün farklılıklarının tam bir zenginlik içinde, bir arada şu güzel ülkemizde yaşamasıdır. Türkiye’de birliğin, bütünlüğün projesidir bu. Bu çalışmaların sonucunda inşallah Türkiye daha büyüyecek. Türkiye daha yükselecektir, çabamız onun içindir.’

300 Bin Suriyeli sığınmacı

Ülkemizde yaşayan Suriyeli sığınmacıların sayısı hakkında soruya da ise Beşir Atalay, ‘Şu anda Suriyeli sığınmacı diye andığımız, Suriye’deki baskıdan, zulümden kaçarak ülkemizin de sığınanların sayısı, çadır kentlerde, konteynır kentlerde yani kamplarda yaklaşık 200 bin kişidir. Ama bunların dışında şehirlerimizde yaşayan ve sayısını 100 bin olan Suriye’den gelmiş vatandaşlar, bunlar kamplarda yaşamıyorlar. Özellikle sınır illeri başta olmak üzere buralarda kendi imkanlarıyla ya da yerel yönetimlerin destekleriyle de yaşıyorlar. Hatta şu an İstanbul’da yaşayan bir grup var.’diye konuştu.Suriye’den gelenlere Türkiye olarak, açık kapı politikası izlediklerini ifade eden Atalay, ‘Uluslararası bir sorumluluğu yerine getiriyoruz. Komşumuzda büyük bir olay yaşanıyor. Orada devletin kendi vatandaşına uyguladığı bir zulüm var. Oradan kaçan vatandaşlara biz tabii elimizden gelen her desteği, her insani yardımı yapmaya gayret ediyoruz. Uluslararası kuruluşların tespitlerinde Türkiye bu konuda çok başarılı, çok organize çalışma yürüttüğüdür. Kamplarımızda Suriyeli vatandaşlarımızın sağlık ve eğitim hizmeti de her hizmeti mümkün olduğunca en ileri şekilde veriyoruz.’ dedi.