Ana Sayfa Blog Sayfa 4303

Rusya ile Azerbaycan arasında “Eurovision’da niye bana sıfır puan verdin” krizi

Eurovision şarkı yarışmasında Azerbaycan, Rusya’ya sıfır puan verince ortalık karıştı. İki ülkenin bakanları Moskova’da buluştu. Azerbaycan hükümeti ‘Puanlamada hata olmuş’ dedi.

Rusya adına yarışan Dina Garipova Azerbaycan'ın sıfır puanından sonra yarışmayı Azerbaycan'ın ardından üçüncü sırada tamamladı

Azerbaycan Dışişleri Bakanı Elmar Mammadiyarov, “Rusya’ya verilen oylar bilinmeyen bir sebeple kayboldu”

Rusya ve Azerbaycan arasında, Eurovision şarkı yarışmasında puanlamanın “siyasi” olduğu iddialarını destekleyecek bir kriz yaşanıyor. Aliyev yönetimi altında Moskova ile yakın siyasi ve ticari ilişkilerini koruyan eski Sovyet ülkesi Azerbaycan, Rusya’ya geçen cumartesi gerçekleşen finalde “sıfır” puan verdi. Rusya ise Azerbaycan’dan en yüksek puan olan 12’yi esirgemedi. Her Eurovision yarışmasında Rusya’ya yüksek puanlar gönderen Azerbaycan’ın bu yılki değerlendirmesi şaşırttı. Rusya ile arasının bozulmasından endişelenen Azerbaycan hükümeti, cep telefonu oylamasını tekrar inceleyerek “puanlamada bir hata oluştuğunu” açıkladı. Azerbaycan Dışişleri Bakanı Elmar Mammadiyarov, “Rusya’ya verilen oyların bilinmeyen bir sebeple kayboldu” şeklinde konuştu.

Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov: “Korkunç olayın yanıtsız kalmaması için işbirliği yapacağız”

İki ülkenin dışişleri bakanları, Moskova’da ortak basın toplantısı düzenledi. Son günlerde Suriye krizinin kilidi haline gelen Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov da yoğun gündemine ara vererek “Eğer bizim yarışmacımızın 10 puanı çalınmışsa bu bizi mutlu etmez. Korkunç olayın yanıtsız kalmaması için işbirliği yapacağız” diye konuştu.  Mammadiyarov, Azerbaycan’da faaliyet gösteren üç telefon operatöründen gelen oyların toplamına göre, Rusya’nın aslında Ukrayna’nın ardından ikinci olduğunu ve 10 puan alması gerektiğini açıkladı.

Eurovision şarkı yarışmasında oylama sistemi şarkı yarışması sırasında televizyon izleyicilerinin her yarışmacı ülke için verilen gsm numaralarını araması şeklinde gerçekleşiyor. Kendi ülkesi adına oy kullanamayan izleyiciler diğer ülkelerin performanslarına oy verebiliyorlar. Eurovision’da her sene komşu ülkelerin birbirlerine en yüksek puanları vermesi öteden beri eleştirilen bir durum.

 

İnancıma, bedenime, yaşamıma karışamazsın! – Oya Baydar

Muhafazakârlık; millî, mânevî değerleri, kurumları, düşünceleri, âdet ve gelenekleri devrini tamamlamış, köhnemiş de olsalar, olduğu gibi koruma ve yaşatma çabası ve zihniyetidir. Bu açıdan bakarsak, Türkiye sağı da solu da, İslamcısı da Atatürkçüsü de, hepsi kendi değerleri çerçevesinde sapına kadar muhafazakârdır. Ancak din kökenli muhafazakârlık, insanların inanç dünyasının derinliklerine kök saldığı ve Tanrı korkusuna dayandığı için muhafazakârlığın aşılması en zor, bağnazlığa en yatkın olanıdır. Bu sadece İslamiyet açısından değil bütün semavî dinler açısından da böyledir. Toplumlar sekülerleştikçe, modern yaşam kültürü yaygınlaşıp egemen oldukça muhafazakârlık geriler.

AKP, 2002’de iktidara geldiğinde kendisini “muhafazakâr demokrat” olarak tanımladı. Aslında Müslüman demokrat sıfatını kullanmak isterdi ama gerek dünya gerekse Türkiye konjonktürü henüz elverişli değildi. Öte yandan, hakkını teslim etmek gerek, köhnemiş vesayetçi rejimi sarsmakta, asker-sivil Cumhuriyet oligarşisinin egemenliğine son vermekte, Kemalist Cumhuriyet’in reforme edilmesi gereken kurumlarını değiştirmekte hiç de tutucu değildi. Kendi iktidarını kurmak ve pekiştirmek için, asıl önemlisi de kendi ideolojik- kültürel modeline göre toplumu yeniden biçimlendirebilmek için, yer yer reformculuğu da aşan köklü hamlelerden çekinmedi. Ancak paradoks şu ki, şikâyet edip lanetlediği Kemalist toplum mühendisliğini ve tek tipleştirmeyi şiddetle eleştirirken, önce usul usul şimdilerde züccaciye dükkânına girmiş fil kabalığıyla Sünnî muhafazakârlık temelinde toplum mühendisliğine girişti. AKP’nin önde gelen kadrolarının kültürel-ideolojik- sınıfsal temelleri, dinin ve inancın derin dünyasına nüfuz edemeyen; yüzeysel, kalıplaşmış, biçimsel yorum ve pratiklerle sınırlı taşra/kasaba muhafazakârlığından başkasına olanak tanımıyordu. Kadınla, insan bedeniyle, hazla, neşeyle, rengârenk, çok sesli bir yaşamla barışamayan; mezarlıkların kapısına “Her fanî bir gün ölümü tadacaktır ürkütücü cümlesinden başka yazacak söz bulamayan; inancı, Tanrıyı, yaşamı, ölümü, umut ve aydınlık olarak değil, korku olarak yaşatan zihniyet…

İçki, sadece içki değildir beyler!

 

Bu yazı aslında son günlerde gündeme gelen içki yasağı/ içki yasası tartışmaları üzerine. AKP, açık açık “alkollü içkiyi yasaklıyorum” diyemediğinden, çıkarmaya çalıştığı yasalarla, düzenlemelerle, uygulamalarla (mesela THY’de pek çok hatta alkollü içki servisinin kaldırılması) içki içmeyi gizli saklı yapılacak, ayıplı günahlı bir iş haline getiriyor. İçki içenleri kötü alışkanlıkları olan düşkün insanlar olarak gösterip aşağılıyor. Öte yandan sadece belli yerlerde, lüks otellerde, restoranlarda, turistik tesislerde içilebilmesine imkân tanıyarak, olağanüstü vergilerle de pahalılaştırarak küçük bir mutlu azınlığın ayrıcalığı kılıyor.

“Meyhaneleri mi savunuyorsun, gençliği alkolle zehirlemeye mi çalışıyorsun, halkın sağlığını hiçe mi sayıyorsun !” çığırtkanlığına pabuç bırakmam. Evet, meyhaneleri ve içkiyi savunuyorum: Çünkü içki sadece içki değildir; dünyevi olandan haz alan, onu sanatsal yaratıcılığa dönüştüren, kadın-erkek eşit düzlemde toplumsallaşmayı, kadınla erkeğin her alanda birlikteliğini öngören rengârenk, cıvıl cıvıl, çok sesli, yaratıcılığa açık bir yaşam kültürünün parçasıdır. Benim de dahil olduğum bu yaşam kültüründe, tabii ki isteyen içer, isteyen içmez, bu kişisel bir tercihtir. Üstelik, içmeyen içenden çoktur. Kimse içmeye zorlanamaz ama içmesi de yasaklanamaz. İçki, dinî (Sünnî) muhafazakâr yoruma göre ise, haramdır. Bu yüzden de yasaklanması caizdir. Kimse takiyyeye, arkadan dolaşma yöntemlerine, farklı gerekçelere sığınmaya yeltenmesin, bu konudaki kısıtlama ve yasaklar, tartışma kabul etmez biçimde dinî -ideolojik dayatmadır.

Alkolizmle içki ve yemek kültürünü birbirinden ayırmaktan aciz olan AKP’li muhafazakâr beylerin şu sırada yapmak istedikleri, gençliği ve halk sağlığını alkolden korumak veya alkolizmle mücadele değil, düpedüz kendi inançları ve İslamcı muhafazakâr yaşam kültürleri çerçevesinde toplumu “haramdan” uzak tutmaya çalışmaktır. Amaç sağlığı korumak olsaydı yasaklama önceliğinin, çok daha fazla zararlı olduğu bilinen kola türü içeceklerde, vb olması gerekirdi. Üstelik Türkiye bazı kuzey ülkeleri ya da Rusya gibi içki problemi yaşayan bir ülke değil. Kişi başına alkollü içki tüketimi yılda 1,5 litreyi geçmiyor. Alkolün neden olduğu trafik kazalarının oranı bütün trafik kazalarının yüzde 4,5’u. Alkolizm toplumun hiç de öncelikli bir sorunu değil. Üstelik hem gözlem hem de tespit: genç kuşaklar, ağırlıklı olarak alkol değil kola, eis-tee, fest-food bağımlısı.

Uzun lafa hiç gerek yok, sadece alkol meselesinde değil yaşamı ilgilendiren pek çok konuda atılmaya çalışılan adımlar; Kemalist toplum mühendisliğinden, yaşam tercihlerine karışılmasından, inançlarını özgürce yaşayamamaktan haklı olarak şikâyet eden dünün mağdurlarının, bugün iktidara geldiklerinde toplumu kendi inanç, ideoloji ve yaşam kültürleri çerçevesinde dizayn etme çabasıdır.

 

Toplum sürü, sen çoban değilsin

 

Özellikle Başbakan Erdoğan’da belirginleşen bu yeni toplum mühendisliği ve vesayet anlayışı, toplumu güdülmesi gereken sürü, kendini de çoban gören; çağdaş devlet yönetimi, paylaşımcı demokrasi, inanç özgürlüğü, başkalarının yaşam biçimlerine saygı gibi kavramlarla alâkası olmayan; dinî muhafazakârlığın imam anlayışı, padişahların kulluk anlayışıdır. Başkan babamız, çobanımız tabii ki bizim iyiliğimizi gözeterek (!) bize nasıl yaşamamız, nasıl düşünmemiz, nasıl davranmamız gerektiğini vaaz eder. En doğru inanç, en doğru yol onunkidir. Herkesin bu yolu izlemesi gerekir. Nasıl yaşayacağımıza, bizlere neyin yararlı neyin zararlı olduğuna, kaç çocuk doğurmamız, nasıl davranmamız gerektiğine, ne yiyip içeceğimize, vb. karar veren odur.

Ama hop dedik! Bölük dur, Rizeli Recep sen de dur. Geçmişte, apoletli apoletsiz başka çobanların sizin inançlarınıza, yaşam biçimlerinize müdahale etmelerine, sizleri ve bütün halkı koyun saymalarına, iktidarınızı engellemek için darbeler, komplolar düzenlemelerine karşı çıkanlardanım. Mağdur olduğunuz dönemlerde hak ve özgürlükleriniz için yanınızdaydım, bu yüzden de şimdi alnım ak, komplekssiz konuşma hakkına sahibim. O günlerde, “Ama onlar iktidara geldiklerinde senin özgürlüklerine, senin yaşam biçimine saygı göstermeyecekler”, diyenlere, “Mümkündür, ama gerçekten demokratsak, herkes için adalet ve özgürlük istiyorsak, darbecilerin, vesayetçilerin toplumun bir kesimini mağdur etmelerine izin vermemeliyiz. Gün gelip de yeni muktedirler benim inanç ve düşünce özgürlüğüme, yaşam biçimime müdahaleye yeltenirlerse, bu defa onlara karşı mücadele ederiz,” diyordum. Bugün de aynı şeyi söylüyorum. Mağdurların hak ve özgürlüklerini korumak, kendi hak ve özgürlüklerimi, kendi inançlarımı veya inançsızlığımı, kendi yaşam biçimimi korumaktan vazgeçmek anlamına hiç gelmiyor

Anayasaya vicdan hürriyeti, inanç hürriyeti yazmakla bitmiyor bu işler. İnanç ve vicdan hürriyeti demek kişinin inancı doğrultusundaki yaşam biçimine müdahale edilmemesi demektir. İsteyenin rakı, isteyenin ayran içmesine; isteyenin örtünüp isteyenin açılmasına, isteyenin istediği cinsel tercihte bulunup bedenini istediği gibi kullanmasına devletin karışması değil, karışılmaması için müdahil olması demektir. Sizin inancınız içkiyi haram sayabilir, kadınların örtünmesini emredebilir, kadınla erkeğin toplum yaşamında eşit olmasını, birlikte görünmelerini, birlikte eğlenmelerini sakıncalı görebilir, vb… vb… İnancınıza, yaşamınıza, ahlâk anlayışınıza -doğru bulmasam da- saygılıyım, karışma hakkını kendimde görmem. Karışmaya kalkışanlara karşı yanınızda yer alırım. Ama sizin inançlarınızın gereklerini, yasaklarını kabul etmeye, sizin tasavvurunuza göre yaşamaya hiç mecbur değilim. Topluma karşı bir suç işlersem, cezası mevcut yasalarda yazılıdır. Çevreyi rahatsız edecek kadar aykırı davranışlarım olursa toplumun ayıplaması veya dışlaması ile karşı karşıya kalırım. Devletin/  iktidarın görevi kamu düzenini, herkesin özgürlüğünü, herkesin kendi doğru bulduğu şekilde yaşamasını sağlayarak korumaktır. Bunun için belli konularda özendirici olunabilir, ama yasaklayıcı olunamaz. Yasaklayıcı olunduğunda rejimin adı değişir.

“Ben, ben” diye konuştuğuma da bakmayın, size haber vereyim ki ben milyonlarım, bu toplumun en az yarısıyım. Sufî geleneğin derin izlerini barındıran, neoliberal urba kuşanmış muhafazakâr siyasal “İslamcılığın” değil gönül Müslümanlığının yurdu olan bu topraklarda, insanlar toplum mühendislerinin kendi projeleri çerçevesinde biçtikleri gömlekleri giymekten bıkıp usandılar. Her kesimden fanatikler ve muktedirler bir yana, bu toplumun çoğunluğu: inançlısı, inançsızı, artık Onuncu Köy’de buluşmak, huzur içinde özgürce yaşamak istiyor. Ben inançlı dostumun iftar masasını o benim çilingir soframı aynı yürek genişliğiyle hazırlayabildiğimizde; ben inananların inanç özgürlüğü için, onlar benim inanmama özgürlüğüm için bütün muktedirlere ve diktatörlere karşı ortak mücadele edebildiğimizde, işte o zaman bu ülkeye gerçek barış gelecek.

İçki, alkol tabii ki sadece sembol, sadece mecaz. Anlayana bayram, anlamayana ayran. Bu topraklarda yaşayanlar yüzyıllardır suyu yoğurda katıp ayran yapmayı da rakıya katıp bayram yapmayı da bildiler. Yine bileceklerdir.

Oya Baydar – t24.com.tr

Hasankeyfte uluslararası dayanışma: Hasankeyflilerle Amazon yerlileri Ilısu şantiyesini kapattı

Güney Amerika, ABD, Avrupa, Afrika ve Türkiye’deki baraj karşıtları ve uluslararası doğa koruma örgütlerinin temsilcileri antik Hasankeyf kentini ve Dicle Vadisi’ni sular altında bırakacak olan Ilısu Barajı şantiyesinin girişinde protesto düzenleyerek, baraj alanının girişini geçici olarak kapattılar.

Aralarında Amazon yağmur ormanlarında baraj karşıtı mücadeleleriyle tanınan ünlü Kayapo Kabilesinin Şefi Megaron Txucarramae’nin ve Hasankeyflilerin de olduğu 20 eylemci, üstünde İngilizce ve Türkçe “Nehirler birleştiri, barajlar böler: Ilısı ve Belo Monte’yi durdur” yazan bir pankart açtı.

Ilısu Barajı şantiyesindeki eyleme katılan Kayapo kabilesinin lideri Megaron Txucarramae “Şingu Nehri’ni Belo Monte’den kurtarmak için sürdürdüğümüz mücadele, Dicle Nehri’ni Ilısu Barajı’ndan kurtarmak için sürdürülenden farklı değildir. Biz hükümetlere, insanları ve kültürleri var eden nehirlerimizi öldüremezsiniz demek için birleştik” dedi.

Doğa Derneği Hasankeyf Kampanya Koordinatörü Dicle Tuba Kılıç yaptığı açıklamada, “Ilısu Baraj projesi durdurulmadan ve Hasankeyf kurtarılmadan Türkiye’deki barış süreci tamamlanamaz. Aynı zamanda, Dicle ve Fırat nehirlerinin sularının barajlarla tutulması Türkiye hükümetinin komşularıyla ‘sıfır sorun’ politikasıyla çelişmektedir. Çünkü Orta Doğu’da giderek artan su krizi bölgede gerilimin giderek artmasına sebep olabilir” dedi.

Doğa Derneği ve uluslararası DAMOCRACY hareketi işbirliğiyle bir araya gelen uluslararası delegasyon, barışçıl protestosunu gerçekleştirmeden önce ise 20 Mayıs’ta Diyarbakır’da resmi temaslarda bulundu. Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Baydemir’i ziyaret eden delegasyon, sadece Mezopotamya bölgesi için değil, tüm dünyada yıkıcı etkileri olacağı bilinen Ilısu Barajı’na karşı, muhalefetin ve yerel yönetimlerin de mücadeleye aktif destek vermesinin önemine dikkat çekti.

(T24)

 

 

 

Dünyamızı cehennemleştirmek – Bahadır Aral

ABD'nin Colarado eyaletindeki hortum 24 can aldı. Dünyada hortum, kasırga, kuraklık, seller gibi afetlerin sıklıkla görünme nedeni iklim değişikliği. İklim değişikliği dendiğinde insan eli ile dünyanın cehenneme çevrilmesini de anlayabiliriz

İnsanoğlu, Dünya’nın bütün doğal kaynaklarını istediği kadar tüketip atıklarını da umursamadan bırakıyor. Tüketiminin ve atıklarının büyük etki yaratmayacağına, bugünkü yaşam tarzlarını değiştirmeden uzun yıllar daha gidebileceğine ve doğanın kendi dengesini bulacağına inanıyor. Fakat, bu inanç gerçek değil. Tüketimimiz ve atıklarımız o kadar büyük ki sonucunda doğada önemli tepkiler ve değişimler gerçekleşiyor. Bilim bu tepkileri ve değişimleri rahatlıkla görüyor ve tanımlamaya çalışıyor. Birçok tanım ve sorun var. Günümüzde fosil yakıtların yakılması ve başta CO2 olmak üzere sera gazlarının atmosfere atık olarak bırakılması sonucu gerçekleşmekte olan iklim değişikliği veya küresel ısınma en önemli çevre sorunu olarak kabul ediliyor. Problemi bilen azınlık, bunu insanlığın karşılaştığı en büyük sorun olarak görüyorlar. Aksine, insanların büyük çoğunluğu yaptıklarının ne olduğunun, ne gibi sonuçlar doğurduğunun, sorunun büyüklüğünün ve ciddiyetinin farkında değiller.  Bu yüzden uzun yıllardır çözüm için haykırılmasına rağmen çözüm üretilmiyor ve sorun her geçen yıl daha da büyüyor. İnsanların farkında olmamasının bir sebebinin de kullanılan bilimsel kavramlar olduğunu ve farkındalığın arttırılabilmesi için ilk önce, iklim değişikliği ve küresel ısınma yerine daha anlamlı ve anlaşılır kavramlar kullanılması gerektiğini düşünüyorum.

İklim denince insanın aklına günlük hava sıcaklığı, yağış olması gibi meteorolojik olaylar geliyor. Çoğu insan iklimin ne kadar geniş kapsamlı olduğunu ve hayatı ne kadar çok etkilediğini bilmiyor. Değişiklik denince ise ilk önce iyi ve güzel kavramları akla geliyor; çünkü günlük hayatta değişim, genellikle olumlu anlamda kullanılıyor.  Kime sorsanız hayatında bir şeyler değiştirmek istiyor ve olacak değişimin hayatını iyileştireceğine inanıyor; işini, saçını, evini değiştirmek gibi. Bu bakış açısı iklim değişikliğinin güzel sonuçlar doğurabileceğini akla getiriyor. Aslında iklim değişikliğinin, insanoğlunun kontrolünde olmayan, büyük bilinmezlik içeren;  ekonomiden, sosyal hayata kadar her şeyi yeni şartlara adapte olmaya zorlayacak ve sonunda adapte olamayanları yok edecek kaotik bir istikrarsızlık olduğu fark edilmiyor.

Küresel ısınma daha etkili bir kavram olarak düşünülse de yine de yetersiz kalıyor. Küre, akla okul hayatında pek sevilmeyen geometri ve şekillerini getiriyor; kare, üçgen, doğru gibi. Gündelik hayatta küresel, genelde ekonomik bir kavram olarak kullanılıyor. Küreselden kastedilenin, üzerinde yaşayabildiğimiz tek gezegen olan Dünya’nın tamamını kapsadığı pek anlaşılmıyor. Isınma da gündelik dilde olumlu anlamda kullanılan ve o can sıkıcı soğukluğu gideren güzel eylemdir; evin, yemeğin, suyun, içinin ısınması gibi. İnsanların çoğu da yazı kışa, sıcağı soğuğa tercih eder. Küresel ısınma o yüzden daha az üşümek, daha uzun yazlar, baharda denize girebilmek gibi hoş bir gelişmeler olarak algılanabiliyor. Aslında bilimsel olarak kastedilen; ısınmanın kavurucu sıcak dalgaları, kuraklık, orman yangınları, buzulların erimesi, deniz seviyesinin artması, şehirlerin ve verimli arazilerin su altında kalması, doğal felaketlerin sıklığının ve şiddetinin artışı olduğu hiç anlaşılmıyor.

İklim değişikliği ve küresel ısınma kavramlarının yanlış anlaşılmalarının yanında, hayati birçok unsuru da anlatmıyor. İnsanoğlunun tüketimi ve atıkları sonucu okyanuslar asitleşiyor. Toprak, su ve hava zehirleniyor. Canlı türleri görülmemiş bir hızda tükeniyor. Kısaca, yaşam hızla yok oluyor.  Akla gelmeyen diğer bir unsur da tepkinin zaman boyutunun uzunluğudur. 4 milyarlık geçmişi olan yaşamın verdiği tepkiler, binlerce hatta milyonlarca yıl boyunca devam eder. Ömrü en fazla yüz yıl olan ve uzun vadesi on yılları geçmeyen günümüz insanın doğanın uzun vadesi olan yüz bin veya milyon yılı anlaması mümkün değildir. Ayrıca birçok bilimsel araştırma, doğanın karmaşık, zikzaklı değiştiğini gösterirken; insanoğlunun karmaşık davranışları anlayamadığını, çevresini hatalı olarak doğrusal ve düzenli olarak algıladığını, olmayan kalıplar yarattığını gösteriyor.

Bütün bu gerçekler çerçevesinde yeni bir tanım yaparsak ilk önce iklim veya küresel yerine doğrudan “Dünya” kullanılması çok daha anlamlı ve anlaşılırdır; çünkü yaptıklarımız bütün gezegeni etkiliyor. İkinci olarak da insanoğlunun yaptıkları sonucunda Dünya’nın nasıl bir yer olacağını düşünelim. Sıcaklık sürekli artıyor. Sıklıkla kavurucu sıcak hava dalgaları, iç kesimlerde kuraklık, yağış alan yerlerde ise yoğun yağış ve ani seller var.  Buzullar eriyor ve deniz seviyesi yükselerek en önemli şehirler ve tarım arazileri su altında kalıyor. Kalmayanlar da görülmemiş boyutta fırtına ve doğal afet tehlikesi altında.  Ormanlar yanıyor, çöller hızla genişliyor, tarım arazileri çölleşiyor, akarsular ve göller kuruyor ve okyanuslar asitleşmeden ölüyor. Tanıdık bitkiler ve hayvanlar yok olurken yerlerine ilk önce egzotik bakteriler, böcekler, mantarlar geliyor ve beraberinde yeni hastalıkları ve sorunları getiriyor. Herkese yetecek kadar su ve yiyecek kalmıyor.  Yaşadığımız yerlerin çoğu yaşanmaz halde.  Göç ve kalan kaynaklar için savaş kaçınılmaz ve bu sefer savaş gerçekten bütün dünyayı kapsıyor. En önemlisi, durum her geçen yıl kötüleşiyor.  Ne kadar ve nasıl daha kötüleşebileceğini de bilmiyoruz ama kötüleşmenin yüzlerce yıl daha süreceğinden ve etkilerinin binlerce hatta milyonlarca yıl hissedileceğinden eminiz. Bu durum insanlara sonsuzluk gibi geliyor. İnsanlığın temel değer yargıları sarsılıyor. Liderlere, toplumun önemli kişilerine, temel kurumlara ve genel öğretilere artık inanç kalmıyor; çünkü hiçbiri olacaklar konusunda uyarılarda bulunmadı ve önlem almadı. Bildik çözümler de işe yaramıyor. Neyin işe yarayacağını da bilmiyoruz. Toplumlar kargaşa, korku, güvensizlik ve umutsuzluk içinde. Gelecek kaygısı her bireyi sarmış durumda; fakat daha önemlisi çocuklar ve yeni nesiller için endişeleniliyor. Çünkü  yeni nesillere daha iyi bir dünya bırakmanın imkânı yok. Hatta yaşanabilir bir dünya kalacağı bile belirsiz.  Daha önce hiç görülmemiş ve üzerinde yaşanmamış böyle bir yeri tanımlayabilecek kelime nedir? Benim aklıma bu yeri cehennem kelimesinden daha iyi anlatabilecek bir kavram gelmiyor. O yüzden yaptığımız açıkça “Dünyamızı cehennemleştirmek”tir.

 

Bahadır Aral

Boğaziçi Üniversitesi
İklim Değişikliği Çalışma Grubu

 

Emet Değirmenci: “Beni ötekilestirilmiş insanlarla çalışmak çekiyor”

14 yıl İstanbul Teknik Üniversitesinde sismoloji uzmanı olarak çalışan Emet Değirmenci, Avustralya’da 2000 yılında edindiği ekoturizm diplomasına ek olarak 3 permakültür sertifikası aldı ve yerel topluluklara ilişkin deneyimlerini ve aldığı eğitimlerden öğrendiklerini paylaşma yoluna gitti.

Türkiye’de, yerellik, ekolojik restorasyon ve permakültüre yönelik eğitimlere katkı koymasının yanında 2012 yılında Van’da meydana gelen yıkıcı deprem sonrası sismoloji ve permakültür deneyimlerini birleştirerek Türkiye’nin ilk afet sonrası ekolojik restorasyon/permakültür projesine de ön ayak oldu.

Emet Değirmenci, “Kadınlar Ekolojik Dönüşümde” kitabının da editörü ve projesinin geliştiricisidir.

Bilkent Üniversitesi’nde Arkeoloji ve Sanat Tarihi eğitiminin ardından bir süreliğine Çanakkale’de Klan Çiftliği’nde gönüllü olarak çalışan ve daha sonra Norveç’te UMB’de Agroekoloji masteri yapan dostumuz Selen Çağlayık Eloğlu’nun Emet Değirmenci ile Yeşil Gazete için yaptığı söyleşiyi siz değerli okurlarımızla paylaşıyoruz.

Selen Çağlayık Eloğlu’nun agroekoloji üzerine yazılarına Selen’in Agroekoloji Günlüğü sitesinden ulaşabilirsiniz.

* * *

 

Permakültür Nedir?

Emet Değirmenci

Permakültür kalıcı kültür (permanent culture) olarak Avustralya’da Bill Mollison ve öğrencisi David Holgreen tarafından 1970’lerde öne sürüldü. Zaman içinde bütüncül bir ekolojik yaşam tasarımı paketi olarak şekillendi. Permakültür merkezi olmayan toplumsal düzeyde karşılıklı bağlılık ilişkisi temelinde enerjiden su hasadına, atık yönetiminden verimli arazi kullanımına, ekonomiden topluma kadar pratik yöntemler içerir.

Permakültürün ilk çıkışı kalıcı tarım  ağırlıklı idi. II. Dünya savaşından sonra petro-kimya ürünü sunni gübreler  (buna böcek ve yabani ot öldürücüler de dahil) dünyanın topraklarını hızla çölleştirmekteydi. Permakültürden önce de  alarm ilan eden bir dizi düşün insani oldugunu belirtmek gerekiyor. Bu bağlamda bazı önemli kitaplardan söz edersek; 60’larda  Rachel Carlson’ın Sessiz Bahar ı, Murray Bookchin’in Sentetik Çevremiz ve Fukuoka‘nın geliştirdiği doğal tarım yöntemleri ve felsefesini içeren yayınları…Hatta bundan da öncesi var. 1915’de  ABD’li tarım bilimcisi  Franklin Hiram King’ in  40 .YY’ın Çiftcileri  (Farmers of Fourty Centuries: Organic Farming in China, Korea and Japan)  kitabı Asya’da geleneksel tarım pratikleri açısından kalıcı tarıma  dikkat çekmekteydi.

Permakültüre sağ duyuyla ulaşılacak doğru yol diyenler de var.  Buna tam anlamıyla  katılıyorum. Bu algıya bir örnek Avusturya Alp’lerinde 60’lı yıllardan bu yana ekolojik tarım ve ekolojik yaşam teknikleri uygulayan Sepp Holzer‘dir.  Kendisinin permakültür deyiminden 80’lere kadar haberi olmadığından bahseder;  “Bir gün bana senin yaptığın permakültür dediler” şeklinde dile getirir. O’ndan sonra çıkaracağı kitabına Sepp Holzer Tekniğiyle Permakültür adını verecektir. Sepp Holzer bugün dünya çapında  (Portekiz’deki Tamera Ekoköy’ünün su projesi dahil) büyük ekolojik projelere imza atıyor ve yaptığının ekolojik restorasyon olduğunu vurguluyor.

Permakültürün içeriğine baktığımızda yerli (indigenous) ve geleneksel kültürlerden çok fazla öğe buluruz. Örneğin, kardeş bitkiler Amerikan yerlilerinin tarıma geçmesinde uyguladıkları üç kızkardeş olarak adlandırdıkları (mısır, fasülye ve kabağın) birlikte ekim yöntemidir. Gıda ormanı yaratırken ağaç birliktelikleri (Guild) sistemi uygularız.  Bu da diktiğimiz ağaca gerekli mineralleri  toprağın derinlerinde getirecek bitkiler demektir.  Aynı zamanda kardeş bitkiler gibi bakteri, mantar vb bitki hastalıklarına karşı doğal yöntem olup aynı zamanda yararlı böcekleri çekme özelliğine sahiptir. Aztekler döneminde yapılan arkeo ekolojik araştırmalarda tıpatıp bu yöntemleri izlediklerini görüyoruz.  Sonra bazı bahçe tipleri var. Örneğin  Anahtar Deliği Bahçesi Uganda ve Kenya’dan,  Mandala Bahçesi Tibet Budist’lerinin pratiklerinden, biyokömür ise Brezilya yerlilerinin Amazon ormanlarında toprağı  zenginleştirmek için kullandığı bir yöntemdir. Bilginin evrensel olduğu dikkate alınırsa birbirimizin pratiklerinden öğrenip uygulamamız olağandır. Ne var ki şeylerin birbiriyle  bağlantısına ve sürekliliğine atıfta bulunalım ve o partikleri bize ulaştıranlara minnettarlığımızı da belirtelim. Hiçbirşeyin gökten zembillle inmediğini bilelim. Çinde Lost Plato ve Hindistanda Rift Valley’nın restorasyonu gibi daha bir çok örnek verebiliriz. Permakültür isim olarak bizi birleştiriyor. Endüstriyel monokültürel gidişe ve desantralize pratikleri gün ışığına çıkarıp  hatta bunlara modern teknolojiyle yenilerini ekleyerek halka kendine yeterliliğin mümkün olduğunu gösteriyor.

Bugün içilebilir suyun dünyada %0.5’e düşmesi ve akiferin kuruması alarm verici düzeyde su hasadına yönelmemiz gerektiğini gösteriyor. Biyosferin hızla aşınmış olduğu gerçeği bize her yerde ekolojik restorasyon gerekliliğine işaret ediyor.  Ekolojik bilgelikle ve ekolojik ilkelere göre öyle tasarımlar yapmalıyız ki insan hem kendi yaşamı, hem de içinde bulunduğu yaşam süreçlerini kendi kendine çevirebilecek şekilde sürekliliği olan dirençli sistemler kurabilsin.    Permakültürün üç etiğine  (yeryüzünü koru, insanı koru ve fazlanı paylaş) ve prensiplerine (karşılıklı bağımlılık, cok fonsiyonluluk vb. ) baktığımızda permakültürün ‘Uygulamalı Ekoloji’den çok şey aldığını görürüz. Örneğin, Fritjof Capra’nın, Schumaher College’da verdiği derslerde ekolojik ilkelerin öğretildiğini görürken Murray Bookchin kitaplarında (Özgürlüğün Ekolojisi, Toplumu Yeniden Kurmak, Ekolojik Bir Topluma Doğru vb.) ekolojik bir toplumda karşılıklı bağlılık ve dayanışmanın esaslarını toplumsal düzeyde anlarız.

 

Permakültürün dünya için önemi nedir? Permakültür dünyanın değişen koşullarında ne sağlamaktadır?

Permakültür ekolojik ve sürdürülebilir yaşam döngüsünü betimleyen bir terim. Permakültürde bitkiler, hayvanlar, tabiat, barınaklar, insanlar ve toplulukların uyum içinde hayatiyetini sürdürmesi temel gaye.

Permakültür kapitalist tüketim toplumunun geliştirdiği kıtlık toplumu yerine ekolojik tasarım ilkeleriyle bolluk toplumu yaratabilmenin mümkün olduğunu gösterir.  Tasarımlarımızda insan gereksinimlerini odak alırız ancak insanı merkeze koymayız. Çünkü dikkate alacağımız insan ögesi kapitalist tüketim toplumunun bir ferdi değil, yaşam pratikleriyle kendini doğanın bir parçası olarak adapte etmiş modeldir.  İnsan etrafında gereksinim duyduklarıyla beraber yaşayan bir ekosistem oluşturur. Dünyayı atık yığını haline getiren yanlış tasarımlar masum değildir. Bilmeden “yanlışlıkla” tasarlanmış da değildir.  Ekolojiyi ekonomiden ayrı tutup, sürekli büyümeye odaklanan kapitalist sistem,  kuyumuzu kazdı. Yediğimiz, içtiğimizle vücudumuza 218 toksik atık biriktiği belirtiliyor.  Bu da hasta birey, hasta toplum ve birbirine şiddet uygulayan insanlar demektir. Ancak sistem bu kez de bacasını ve paketini yeşile boyayarak sürdürülebilir olmaya çalışıyor. Buna da dikkat etmek lazım.

Biraz daha derinden toplumsal olarak bakarsak endüstriyel-kapitalist sistemde ilişkilerin de tüketildiğini görürüz. Oysa ekolojik bir tasarım doğası gereği yapıcı ilişkiler harmanıdır. Karşılıklı olarak birbirini destekleyen, besleyen ve büyüten (hatta kompost gibi değerli bir madde olup dönüşüme sokan) bir ilişkiler ağının örülmesi üzerine kurulur. Öyleyse karşılaşılaştığımız problemlerde çözümü dışarıda değil, problemin içinde arayan ve çözümün  parçası olmak için sorumluluk alan insan modeline gereksinim vardır. Bu da kendi kendine işleyen otonom ekolojik bir sistem kurmak anlamına gelir.

 

Permakültür kursu hayatımızda ne tür değişiklik yaratabilir?

Permakültür,  etik ve ilkeleri vasıtasıyla ekolojik tasarımlarımızda yaşama bütünsel bakmamıza yardımcı olur.  Elbette bu önceki alt yapımıza ve kursta alınan ip uçlarını derinlestirmeye ve en önemlisi uygulama yapmaya bağlıdır. Örneğin suyunuzun nereden geldiği ve size ulaşana kadar hangi döngülerden geçtiği, hangi izleri taşıdığı bütünsel bir ilişkiler zinciridir.  Amerika’da ilk verdiğim permakültür tasarım kursundan sonra bir  öğrencim şöyle demişti: “Önce kompost yapmayı öğrenmeye çalışıyorum, sonra da bahçemi tasarlıyacağım. Daha sonra evimde daha az enerji kullanma yöntemleri sırada. Şimdi artık mahallememin sokaklarından geçerken ne kadar yanlış tasarlandığını görebiliyorum.”

Elbette bu düzeyde bir yorum yapabilmek için ekolojik bir alt yapı olduğunu varsayıyoruz.  En önemlisi büyük resmi de görebilmek… Atık üretmeyen ekolojik bir tasarım yapmak ve bu tasarım sırasında enerji döngülerini en verimli şekilde kullanmayı kavramak bir süreç meselesidir. 72 Saatlik bir sertifika  kursunda (ki; bu aslında konuya bir giriş niteliğindedir)  biyosferdeki çeşitli enerji döngüleri (karbon, su, besin döngüsü vb)  hakında bazı ipuçları verebiliyoruz.  Daha sonra isteyen istediği konuda derinlik kazanabilir. Örneğin sırf arıcılığa soyunanlar olduğu gibi yalnızca kompost türlerine yoğunlaşmak, su ve enerji hasadı, hayvanların ekosisteme entegrasyonu vb olabilir.

 

Siz permakültürü yaşamınızda nasıl uyguluyorsunuz?

Emet Değirmenci, Yeni İnsan Yayınevi'nin ekoloji dizisinden çıkan, "kadınlar ekolojik dönüşümde kitabının da editörü

İlk permakültür sertifikamı 1997’de Türkiye de Max Lindegger’den edindikten sonra   Avustralya ve Yeni Zelanda’da bulundum ve oraların iklim ve coğrafyalarında hem gözlem yaptım hem de özellikle toplumsal projelerde (ekoköy girişimlerinden toplumsal kent bahçeleri kurmaya kadar) deneyim kazanmaya çalıştım. Köy kökenli olup toprakla ilişkimi her gittiğim yerde  korumaya çalışmıştım. Toplumdaki iş bölümü ve toplumsal ekoloji felsefesine, permakültürden onlarca yıl önce kafa yormaya başladığımdan şanslıydım. Yeni Zelanda’da sığınmacı yeni göçmen kadınların önderlik ettiği Innermost Gardens projesini kurduk. Projeyi oturtmak için 3 yıl ailemin zamanından da çalarak yoğun emek verdim. Hatta o zamanlar orta okulda olan oğlum hakim kültür altında  etniklere dayalı bir projeyi yoktan var etme çabalarımızı hala çok canlı anımsıyor.  Her büyüyen ağacın resmini ve projedeki değişiklikleri ailecek heyecanla izliyoruz. Bugün Wellington’un merkezinde çok kültürlülüğü esas alan permakültür eğitimi de veren  ve yerli (Maori) bilgeliğini esas alan örnek bir yerimiz var. Proje alanı değişik okul ve toplum gruplarının eğitim mekanı da oldu. Üzerine master ve doktora tez konuları yapılıyor. Bu arada  bu projenin annesi olarak uluslarası bir ödüle de layık görülmenin tadını da yaşadım ama herşey kollektif bir çabanın ürünü olduğu için o sıfatı da grubumuza atfettim.

Son yıllarda Türkiye’ye yılda bir kez gelmeye çalışıyorum ve değişimleri yakından izleme, olabilirse eğitimlere katkı sağlamaya çalışıyorum.  Amerika’daki permakültür hareketinde bir Türkiyeli olarak yer alıyorum ve kadim Anadolu kültürünü yansıtmaya çalışıyorum.  Son olarak Erciş’de yaptığımız deprem sonrası ekolojik restorasyon projesini tanıttım. Seattle’ın serin ikliminde kendine yeterliliğe önem veriyor, olabildiğince sebze ve meyveyi kendim yetiştiriyorum. Arılarımdan elde ettiğim balın fazlasını komşularımla paylaşıyorum. Onlara sırf estetik için değil gıda için polinasyon bitkileri ekmelerini öneriyorum. İnsanlar gelip geçerken durup bir bakıyor küçük kent çiftliğime… Çünkü  hep yeni bir şey ilave ediliyor. Ya bir heykel ya bir ağaç vs.  Dolayısıyla yok etmek istediğimiz bir ağaçtan basit bir bank ve sehpa yaptım. Yol kenarında bir sosyalleşme köşesi oldu. Bazen onlara toplayıp bir tutam salatalık ürün veriyorum. Öğrenmek isteyen gençler geliyor. Ben yokken bahçeye bakıp mevsimlik ürünlerden yararlanıyorlar. Ayrıca mahallemde neredeyse her köşede bir toplum kent bahçesi var. Onlara tasarımlarında fikir veriyorum. Fide vb ürettiğimin fazlasını verdiğim de oluyor. Arkadaşların düzenlediği permakültür kurslarına konuşmacı olarak davet ediliyorum. Yetiştiremediğimi ‘Takas Festivalleri’ nde değiş tokuş yaparak sağlıyorum. Bu yolla mahallemde  karşılıklı bağlılık üzerine bir yardımlaşma ağı örerken karbon ayak izimi de azaltmış oluyorum. Seattle’da ABD’nin en büyüğü dedikleri gıda ormanı oluşuyor. Vakit buldukça benzeri projelere de katkı verme çabam da oluyor.  Böylelikle kavramı içselleştirirken permakültürün 3. etiğini de hayata geçirmiş oluyorum. Üstelik bu yolla insana dokunmanın zevki başka oluyor.

Topraksızlaştırılan ve ötekileştirilen insanlar çekiyor beni…  Kısacası ötekileştirilen insanların yaşadığı  sosyal ve çevresel ekosisteme nasıl katkıda bulunabileceğime kafa yoruyorum. Innermost Gardens gibi gecen sene Van depremi sonrası  Türkiye’nin ilk permakütür projesini oluşturabiliriz diye yola çıkmam bu nedenleydi…

 

Permakültür Sertfika kursu neyi amaçlar?

Permakültür kursuyla öncelikle ekolojik yasam tasarımı için neler yapılabileceği üzerine olasılıkları görüyorsunuz. Dünyadaki başarılı örnekleri gösteriyoruz. Eğer yaptığınız uygulamalarda  ehil hale gelmişşeniz siz de öğretici durumuna gelebilirsiniz. Bu ağa dahil olup sürekli kendinizi yenileyip yeni dostlar edinirsiniz.

 

Permakültür İstanbul gibi büyük kentlere neler sunuyor?

Nüfusunun % 70-80 gibi bir oranının kentsel dönüşüme maruz kaldığı, köylülüğün kaldırıldığı bir dönemden geçiyoruz. Oysa küresel iklim değişimine karşı  çözümler üretilmeye odaklanıldığı dönemde köylülüğü artırıp özümüze dönmemiz gerekiyor. Bir zamanlar hepimiz köylüydük. Hepimiz yerliydik ve yerel üretip yerel tüketiyorduk. Köylü, atık üretmeyen sistemi kendisi  tasarlıyordu. Karbon ayak izi neredeyse sıfırdı. O halde ekolojik restorasyona  kırsaldan değil, kentlerden başlamak daha da önceliklidir. Zaten bazı ögrencilerimiz permakültür kurslarına giderken köylü olmayı öğrenmeye gidiyoruz diyorlar.   Dolayısıyla önce bir arazimiz olacak, sonra da üstünde permakültür uygulamaları yapacağız diye beklemeye gerek var mıdır? Atıkları küçük alanlarda dönüştürüp minicik alanlarda dikine bahçe dizaynlarıyla işe başlanabilir. Yaşadığımız alanlarda enerjiyi akıllıca kullanabilir hatta üretebiliriz. Örneğin, biyoenerji ki; bugün algi (algea) besin maddesini  serada üretmek mümkün. Mutfak, balkon ya da banyo gibi birçok alanda solucan kompostu yapmak mümkün.  Ben bir çeşit fermente kompost olan bokaşi kompostumu kendi geliştirdiğim bir yöntem ve küçük bir düzenekle üretiyorum. Suyunu da bitkilerimi beslemekte ve hastalıklarını tedavide kullanıyorum.

Kent bahçeleri ve permablitz gruplarına katılabilirsiniz. Yoğun yapılaşma gerçeğine rağmen çatı bahçeleri yapılabilir, belediyelerden toplumsal kent bahçesi için arazi istenebilir.  Böylece rant peşinde koşanlara da başka tür ‘dur’ diyen bir kesim oluşabilir. Toprakta büyütmek değil kompost vb ile toprak büyütmeyi öğrenmek önemlidir.  Ana okulundan başlayarak okullarda ve üniversitelerde kompost yapılması hem kantin atıklarını dönüştürmede (ki; yemek atıkları içinde bunlar %70 dir) hem de  gelecek kuşakların toprağı tanıyarak yetişmesi anlamına gelir. Böylece kantinlerinde kendilerinin ürettigi sağlıklı yiyecekler satmış olurlar. İlkokullardan üniversitelere ve iş yerlerine kadar dünyada bunun çok örnekleri var.  Böylece kamusal alanlarda atık azaltma ve dönüştürmenin yanında enerji tasarrufu da sağlanmış olur.  Avustralya’nın öncü permakültürcülerinden  Robyn Francis bir makalesinde toprakla  uğraşmanın içerdiği  serotonin hormonundan bahseder. Toprak büyüten insan mutludur.  Sonra betonlar kırılıp yağmur bahçeleri (rain gardens) yapılarak akiferin beslenmesi sağlanabilir.  Atık su denilen çamaşır ve bulaşık suları hemen yerinde değerlendirilip bahçeler beslenebilir.  Bugün siyah su dediğimiz lağım suları Almanya ve Japonya gibi ülkelerde yeşil bina projeri kapsamında ele alınıyor. İş yeri ölçeğinde de uygulamalar da var. Kentlerin Özgür Ekolojik Geleceği makalemde değindiğim gibi bir kültür birikimi olan kentleri daha zevkli yaşanır hale getirmek mümkün! Elbette bunun için belediyeler,  kent plancıları,  mimar odalarına vb yerlerle koordineli çalışmak gerekmektedir.

 

Editörlüğünü yaptığınız “Kadınlar Ekolojik Dönüşümde” isimli bir kitabınız yayınlandı. Nereden esinlendiniz ve bu kitabın nasıl bir etki yaratmasını bekliyorsunuz ?

"kadınlar ekolojik dönüşümde" kitabı ile Türkiye ve Dünya'nın çeşitli yerlerinde ekofeminizm üzerine çalışan kadınlar mücadele ve deneyimlerini paylaşıyorlar

Evet, Yeni İnsan Yayınevi’nden 2010’da çıktı ve epey kadına (ve kadınları anlamaya çalışan erkeklere) esin kaynağı oldu. Kitaptaki öyküler ise sıradan bir kadına, bak ben de yapabilirim diye teşvik etmesi için yazıldı. Bu anlamda kitap hedefine ulaştı! Aslında editörlük yerine derleyen demek lazım belki de… Değişik ülkelerden ekoloji ve kadın aktivizminde yüzyüze tanıdığım birçok kadına çağrı yaptım kitap için. Kars’ın Boğalıtepe köyündeki kadınlarla yaptığım bir söyleşi ve Yeni Zelanda’daki İnnermost projemiz hakkında deneyim paylaştığım bir makalem de var içinde. Evrensel anlamda kadınların yazılı tarihini geliştirmek açısından önemsiyorum bu tür projeleri. Çoğu arkadaş ilk kitabımın daha başka olmasını bekliyorlarmış. Belki daha felsefik ve politik… Sırada başkaları var deyince rahat ettiler. Kafamda üç kitap projesi daha var. Biri Anadolu’daki geleneksel ekolojik pratiklere ve onların öykülerine yönelik olacak. Biri benim yıllardır yerli ve yerel insandan esinlenmelerimi kısacası doğrudan deneyimlerimi ve neredeyse 20 yıla yaklaşan yurt dışı seyyahlığımı içerecek. Bir merkezi sisteme bağlı olmaksızın atık mantalitesi olmayan yaşam pratiklerine dair… Hepsinde toplumsal ekolojik bakış açısı temel alınacak ve elbette cins ve ötekileştirilmişlerin renkli öyküleri de… Üçü de üç kızkardeş gibi lüle lüle saçlarına taktıkları kırmızı karanfillerle yanyana yürüyüp ha bire yüzüme bakıyorlar ne zaman sıra bize gelecek diye.

 

Röportaj: Selen Çağlayık Eloğlu


(Yeşil Gazete)

 

Yıkım kararı davası henüz sonuçlanmayan Emek Sineması’nı alelacele yıktılar

26 Ekim 2009 tarihinden beri kapalı olan ve Mart ayında yıkımına başlanan, yıkım kararı büyük tepki gören ve defalarca yürüyüşlerle protesto edilen tarihi Emek Sineması, iş makineleriyle tamamen yıkıldı.

Kamer İnşaat’ın ‘Grand Pera’ projesi son hızla devam ederken Emek Sineması hakkında açılan dava ise hala Danıştay’da bekliyor.

İstanbul Film Festivali’ne tam 28 yıl ev sahipliği yapan Emek Sineması, 2009 yılında restorasyon iddialarıyla kapatıldıktan sonra bir AVM projesinin parçası haline getirilmişti.

Sinemanın yıkımına karşı TMMOB Mimarlar Odası’nın açtığı dava Danıştay’da olmasına karşın Yeşilçam Sokağı gün içinde polis tarafından yaya trafiğine kapatıldı ve iş makineleri 1924’ten kalma binayı yerle bir etti.

Mimarlar Odası’nda, “Emek Sineması’nda neler oldu, neler oluyor?” toplantısı

Emek Sineması’ndaki yıkım sürerken, İstanbul Mimarlar Odası, Emek Sineması’nda neler oldu, neler oluyor?’ başlıklı bir bilgilendirme toplantısı yapacak.

Bugün saat 13.00’te İstanbul Mimarlar Odası’nın Karaköy Kemankeş Caddesi’ndeki ana binasında yapılacak toplantıda ‘Emek Sineması konusunda yazılı, görsel ve sosyal medyada yer alan yanlış bilgilerle kamuoyunun yanıltılıp şimdiye kadar yapılanların meşrulaştırılmaya çalışılmasına karşın konuyla ilgili meslek ve bilim insanları, sanatçılar ve sinemaseverlerle beraber sürecin tüm yönleriyle açıklığa kavuşturulacağını söyleyen mimarlar, meseleye ilişkin tüm soruların cevaplanacağı bu toplantıya herkes davet ediyor.

(Ntvmsnbc)

 

 

Yahoo, Tumblr’ı satın alıyor

Arama motoru Yahoo’nun, popüler blog forumu sahibi Tumblr şirketini satın almaya hazırlandığı bildirildi.

Yahoo Üst Yöneticisi Marissa Mayer, Tumblr adlı mikroblog ve sosyal ağ platformuna sahip internet sitesinin sahibi şirketle 1,1 milyar dolar karşılığında Yahoo’ya geçmesi konusunda anlaşmaya varıldığını açıkladı.

Yahoo’dan yapılan açıklamada, varılan anlaşmaya göre, Tumbler’ın Üst Yöneticisi David Karp’ın, Yahoo’dan ayrı bir ticari işletme olarak yönetilecek şirketin başında kalmaya devam edecek.

Yahoo, Tumblr’ı satın almak için, Çin’e ait bir internet şirketi olan Alibaba Holdingler Grubu’ndaki hisselerinin yarısının satışı sonucu bir anda eline geçen 7,6 milyar doların bir bölümünü kullandı.

Bu amaçla Yahoo’nun mart ayında bankada bulunan 5,4 milyar dolarlık nakit hesabının yaklaşık beşte birini çektiği belirtildi.

Google’un, en etkili internet şirketi olarak Yahoo’yu geride bırakmasında en büyük rolü oynayan Mayer, 10 ay önce aldığı cesur bir kararla Google’daki 13 yıllık başarılı kariyerini geride bırakarak Yahoo’ya geçmişti.

Gözlemciler, Yahoo’ya geçmesinin ardından çalışanların moralini iyileştirmeye ve 50 milyondan daha az bir yatırımla daha fazla mühendislik yeteneği getirmek suretiyle şirketin hizmetlerini yeniden tasarlamaya odaklandığını belirtiyor.

Mayer’in çalışmalarının şimdiye kadar Wall Street’te iyi bir karşılık gördüğüne işaret eden gözlemciler, ancak Yahoo’nun borsada elde ettiği yüzde 69’luk yükselmede en büyük rolü, şirketin halen yüzde 24’lük hissesinin sahibi olduğu Alibaba’nın hisse senetlerindeki yükselmenin oynadığına dikkati çekiyor.

Uzmanlar, Yahoo’nun, gelecek bir kaç yıl içinde halka açılacak Alibaba’da kalan hisselerinin satışından da 10-20 milyar dolar elde etmesinin beklendiğini kaydediyor.

THY Dakar ile Dakka’yı karıştırdı!

Türk Hava Yolları (THY) Dakar ile Dakka’yı karıştırınca, Amerikalı çift kendisini aslında gitmek istedikleri yerden 11 bin kilometre uzakta ve yanlış kıtada buldu.

CNNTurk’ten Metin Güneş’in haberine göre; THY’nın İstanbul Atatürk Havalimanı’nda havaalanı kodlarını karıştırması nedeniyle, ABD’li çift Sandy Valdiviseo ve eşi Triet Vo’nun yolculuğu gitmek istedikleri yerden 11 bin km uzakta son buldu.

Çift, Los Angeles’ten Senegal’in başkenti Dakar’a uçmak istiyordu ama THYhavaalanı kodlarını karıştırınca Bangladeş’in başkenti Dakka’ya gitti.

Bu tuhaf durum sonucu çift sadece yanlış yere değil aynı zamanda tamamen yanlış kıtaya gitmiş oldu.

Türk Havayolları Dakar’ın DKR olan havaalanı koduyla Dakka’nın DAC olan kodunu karıştırmıştı.

Çift önce İstanbul’a uçmuş ve burada dört saat bekledikten sonra aktarma yapmıştı.

Los Angeles Times’ın haberine göre çift bir terslik olabileceğini düşünmeksizin İstanbul’da uçağa bindi.

Los Angeles Times’a konuşan Valdiviseo, uçak havalandıktan sonra hostesin Dakka’ya gitmekte olduklarını anons etmesi üzerine de durumu fark edemediklerini,  Türk aksanıyla Dakar’ın Dakka gibi telaffuz edildiğini düşündüklerini söyledi.

Hatayı sadece havadayken uçuş rotası haritasını görünce fark edip Senegal yerine Bangladeş’e gitmekte olduklarını anladılar.

Bangladaş’e vardıklarında ise THY ile sorunu çözmeleri için dokuz saat bekelemek zorunda kaldıkları bildirildi.

THY yetkililerinin ilk önce Valdivieso’nun telefondan yaptığı bilet rezervasyonu kayıtlarını dinlemek için ısrar ettikleri, ancak daha sonra biletlerine yanlış havaalanı kodunun yazıldığını kabul ettikleri belirtildi.

Çift İstanbul’a geri getirildi ve bu defa doğru uçağa bindirilerek Senegal’e götürüldü. Bagajları ise iki gün sonra Senegal’e vardı.

Olay geçtiğimiz yıl Aralık ayında oldu ancak çiftin tazminat talep temesi üzerine basında şimdi yer almaya başladı.

Türk Havayolları’nın bir sözcüsü LA Times’a “Çok üzgünüz, özür diliyoruz” dedi.

Şirket ayrıca çifte THY’nın uçuş ağı içindeki herhangi bir yere bedave ekonomi sınıfı bilet teklif ettiklerini açıkladı.

Çağlayan’da adalet: İslamcıya serbest, solcuya yasak!

İstanbul Başsavcılığı, Çağlayan’daki Adalet Sarayı önünde basın açıklaması yapılmasını yasaklamıştı.Polis, geçen hafta bir gruba biber gazı sıkmıştı. Dün, Mavi Marmara davası için adliye gelenler ise sloganlarını özgürce attı, basın açıklaması yaparken polis ortalıklarda görünmedi.

İsrail’in Gazze’ye insani yardım götüren Mavi Marmara gemisine düzenlediği saldırıda 9 Türk ölmüştü. Olayda sorumluluğu bulunan İsrailli yetkililer için dava açılmıştı. Dün bu davaya Çağlayan’daki İstanbul Adalet Sarayı’nda devam edildi. İstanbul Başsavcılığı, 2 hafta önce Çağlayan’daki Adalet Sarayı önünde basın açıklaması ve eylem yapılmasını yasaklamıştı.Dünkü duruşma öncesi Adalet Sarayı önünde toplanan İslamcı gruplar ve sivil toplum örgütleri Filistin bayrakları açtı.

‘İsrail Yargılanıyor’ yazılı balonların uçurulduğu ve ‘Ne özür ne tazminat siyonist çeteyle bütün ilişkiler kesilsin’ yazılı pankartın açıldığı eylemde kalabalık grup sık sık İsrail aleyhine slogan attı ve tekbir getirdi. Polisin, yasak olmasına rağmen eylemcilere müdahale etmemesi dikkat çekti.

Mourinho, Real Madrid’le yollarını ayırdı

0

Real Madrid Kulübü Başkanı Florentino Perez, teknik direktör Jose Mourinho’nun sözleşmesinin karşılıklı olarak feshedildiğini ve kulüp başkanlığı seçimine gidileceğini açıkladı.

Real Madrid ile Portekizli teknik direktör Jose Mourinho’nun yolları sezon sonunda ayrılıyor. Real Madrid Kulübü Başkanı Florentino Perez, sezon sonunda Jose Mourinho’nun takımdan ayrılacağını açıkladı.

Perez yaptığı açıklamada, “Mourinho ile karşılıklı anlaşarak yollarımızı ayırdık. Onun yönetiminde takım olarak 3 sezonda büyük aşama kaydettik.

Takım adına yaptığı çalışmalardan dolayı kendisine teşekkür ediyoruz” dedi.
Mourinho, 2010 yılında Manuel Pellegrini’nin görevine son verilmesinin ardından Real Madrid’in teknik direktörlüğüne getirilmişti.