Gezi ile birlikte Türkiye siyasetinde yeni bir dönemin başlayacağını düşündüğümü daha önce yazmıştım. Bu yeni dönemde, sivil toplumdan kaynaklanan özerk inisiyatiflerle etkileşime geçebilecek, onlara kendi doğrusunu dayatmayacak, tam tersine o dinamiklerden öğrenmeye açık bir siyaseti içselleştirmiş partilerin karşılık bulacağını düşünüyorum.
Fakat öncelikle yanıtlamamız gereken basit bir soru var: Hangi Gezi? Gezi, yakın dönem tarihimizin meşruiyet düzeyi en yüksek toplumsal hareketlerinden biriydi. Tam da bu nedenle çok kısa bir süre içinde Türkiye’nin dört bir yanına yayıldı. Bu yayılma, elbette sorunlar da içeriyordu. Birçok siyasal hareket, bu meşruiyetten yararlanma yoluna gitti.TGB ve İP gibi ulusalcı örgütlerin bu süreçte kazandıkları yeni zemini görmemiz gerekiyor. Örneğin Doğu Perinçek tam da bu zeminin güveniyle Yoğurtçu Parkı’ndaki“başıbozuklara” atıp tutuyor.
Gezi-sonrası dönem analizlerinde “hangi Gezi” sorusu meşru bir sorudur. Bu soruya, “direnişi bölmemek gerekir” kaygısıyla yanıt vermekten kaçınmamamız gerekiyor. Zira söz konusu olan, hareketin Türkiye halkının geneli nezdindeki meşruiyetidir. Bu yazıda bahsedilecek olan Gezi, otantik olanıdır. Gezi Parkı’nda başlayan ve temel talebi katılım olan, otoriter iktidarın kendi yaşam alanlarına keyfi müdahalelerine dur diyen, demokrasiyi sandıkla sınırlamayan, insanların kendilerini ilgilendiren kararlara katılımını savunan ve bu talebin önüne polis şiddetini çıkartan iktidara karşı da sivil itaatsizlik eylemleri koyan otantik Gezi…
Bu Gezi elbette başka yerlerde de vardı. Ankara’da Kuğulu’da vardı; şimdilerde İstanbul Yoğurtçu dahil olmak üzere Türkiye’nin çeşitli parklarında var.
Tayyip Erdoğan, iktidarının en büyük meşruiyet krizlerinden birini Gezi ile yaşadı. Çeşitli bocalamalardan sonra Gezi’nin taleplerini kabul etmek zorunda kaldı. “Üç beş çapulcuya mı soracağım” diyen muktedir, “mahkeme leyhimde bile karar verse Referanduma gideceğim” demek zorunda kaldı. Gezi başarmıştı!
Bundan sonra Erdoğan stratejisini netleştirdi ve eylemcileri itibarsızlaştıran, onları olmadık şeylerle itham eden bir söylem geliştirdi. Erdoğan, olanca öfkesiyle bu stratejiye kendini öylesine kaptırmıştı ki toplumun fay hatlarını derinleştirmeye ayarlı bu uğursuz yolun ne tür risklerle dolu olduğunu bile göremez olmuştu. Eylemlerde yer almış Kürtlerin, Alevilerin, Ermenilerin, LGBT’lerin, kadınların hepsini birden ötekileştiren bu söylem, toplumda zaten aktif olan fay hatlarını harekete geçirme riskini barındırıyordu.
Erdoğan krizden, kutuplaştırma stratejisiyle çıkmaya karar vermişti ve Gezi’yi bütünüyle yanlış temsil ederek kendi meşruiyetini arttırmaya çalışıyordu. Ulusalcı örgütler ve partiler başta olmak üzere Gezi’nin bileşenlerinden bazıları bu stratejiye eklemlendiler. Onların bulunduğu politik zeminler de kutuplaşmadan beslenen zeminlerdi. Oysa kutuplaşma stratejisi en başta Erdoğan’a yarıyordu. Kendi kitlesini bu şekilde sağlamlaştırdı. Erdoğan’ın manipülasyonu şuydu:Gezi, aslında milli iradeye, halkın iradesine karşı bir başkaldırıydı. Sandıkta başarılı olamayacak olanların, arkalarına dış güçleri, faiz lobisini, CNN’i, BBC’yi v.s.’yi de alarak Cumhuriyet mitingleri kıvamında –bu kez şiddet de uygulayarak- gösteriler yaptıkları ve esas hedefin AKP hükümetini devirmek olduğu bir başkaldırı…
Erdoğan’a göre bir yanda “%50”, “Müslümanlar”, “halk” vardı; diğer yanda da farklı yerlerde farklı biçimlerde dillendirdiği “çapulcular”, “ayyaşlar”, “laikler”, “modernler” v.s… Bırakın Gezi’ye katılanları, Gezi Parkı’na bir an olsun tanıklık etmiş herkes için gülünecek iddialardı bunlar. Fakat bunu söylemek, bu iddiaların toplumun önemli bir kesiminde karşılık bulduğu gerçeğini değiştirmiyor. Siyasetimizi “bize benzemeyenlere” de ulaştırmak gibi bir hedefimiz varsa “dışımızda” olan biteni anlamak gibi bir sorumluluğumuz var. Anlamadan dönüştürmek mümkün değil!
Geziyi tecrübe edenler biliyordu: Otantik Gezi, Erdoğan’ın resmettiği kutuplaşmanın değil demokratik bir zeminde uzlaşmanın mekanıydı. Birbirinden farklı yaşam tarzlarına sahip kesimlerin bir araya geldikleri, herkesin birbirini eşdeğer gördüğü, farklılıklarına saygı duyduğu bir politik-mekandı Gezi. Müslümanlar, başörtülü kadınlar, feminist kadınlar, sosyalistler, demokratlar, Ermeniler, Kürtler, Aleviler yan yana duruyor ve otoriter iktidarın kendi alanlarına müdahalesine karşı direniyorlardı. Bu yönüyle de geleceğin demokratik Türkiye’sinin ipuçlarını veriyordu Gezi ve iktidarın temsil oyununa heba edilemezdi.
İşte bu noktada, Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi olarak Erdoğan’ın stratejisini boşa çıkarmanın en etkin yolunun Gezi bileşenlerinin katılımıyla yapılacak birdemokrasi çağrısı olacağını düşündük. Otantik Gezi’yi oluşturan demokratların bir araya gelecekleri ve asgari müştereklerini ortaya koyacakları bir demokrasi manifestosu yazılmalıydı. Onların demokratik taleplerinin hepsini birden sahiplenen, aralarında hiyerarşik bir ilişki kurmayan ama hiçbir bileşeni de yabancılaştırmayan asgari müşterekleri ortaya çıkartacak bir manifesto…
Öte yandan, Gezi’deki çoğulculuğu kapsamak sadece Yeşiller ve Sol Gelecek için değil, hiçbir parti için mümkün değildi elbette. Öyleyse, hazırlanacak metin bir parti metni olamazdı. Zaten ilk öneri de parti dışından –öğretim üyesi Umut Özkırımlı’dan- gelmişti. Sonrasında metnin oluşumunda parti üyesi olmayan birçok kişi rol aldı.
İşte Türkiye’nin önde gelen akademisyenlerinin, yazarlarının, aydınlarının, gazetecilerinin, kanaat önderlerinin imzaladığıAdalet ve Saygıya Çağrı bildirgesi böyle ortaya çıktı. Söylemeye gerek yok: O imzacılardan her biri, kendi çevreleri için bundan çok daha tatminkar bir metni oluşturabilirdi. Ama metnin önemi tam da burada yatıyordu: Hiçbirimizin tam olarak yeterli görmediği ama çok farklı yerlerden gelmiş insanlar olarak an itibariyle üzerinde ortaklaştığımız ve hep birlikte mücadele edeceğimiz demokratik taleplerimizi ortaya koyuyorduk.
Yaptığımız iş çeşitli açılardan farklıydı: Birincisi, bu satırların yazarını her zaman rahatsız etmiş olan politik toplum (partiler alanı) ile sivil toplum arasındaki sınırı muğlaklaştırmıştık. Sivil toplum, elbette politik toplumdan özerk bir varoluş biçimidir; öyle kalmalıdır. Fakat iki varlık arasındaki etkileşimleri, geçişkenlikleri arttırmamız gerekiyor. Yeni bir sol siyaset için bunun çok önemli olduğunu düşünüyorum.
İkincisi, bu bildirge artık alışageldiğimiz bağımsız aydın bildirgelerinden olmayacaktı. Bildirgenin örgütsel bir karşılığı olacaktı. Yeşiller ve Sol Gelecek, kendi alanını sadece kolaylaştırıcılıkla sınırlamış ve bildirgenin açıklanacağı basın toplantısını duyurmakla yetinmişti. Metni elbette sahipleniyordu ama tek sahibi olmak gibi bir iddiası da yoktu. Yeşiller ve Sol Gelecek bu müştereği sokağa taşıma ve yurttaşla müzakere etme görevini üstlenmişti.
Üçüncüsü, bu Çağrı ile birlikte Erdoğan’ın kutuplaştırma stratejisine itiraz eden Müslüman aydınlar da demokrasi koalisyonunun ayrılmaz bir bileşeni olduklarını bir kez daha gösterdiler. Cemevlerinin ibadethane statüsüne kavuşturulması gerektiğini söyleyen metne imzalarını verdiler. Bence bundan daha da radikal bir tavır sergilediler ve “LGBT’lerin eşitlik ve onur taleplerine” destek verdiler. Solda ve sağda ezberlerini bozmakta zorlanan bunca insanın olduğu bir toplumda yaptıkları işin önemini vurgulamaya gerek yok.
Dördüncüsü, bu Çağrı, bir yönüyle geleceğe de yapılmış bir Çağrıydı. Şunu demek istiyorum: Metne imzalarını verenler belki müzakereler sonucunda asgari müştereklerinin bu metnin ima ettiğinden çok daha fazla olduğunu görecekler ve daha ilerde talepleri dillendirecek yeni bir manifesto hazırlayacaklar. Bilemiyorum! Fakat siyaseti, determinizmin baskısından uzakta kurgulamaya çalışan biri olarak bu ucu açıklıktan keyif alıyorum! Benim için siyaset, etkileşimlerle, diyalog ve ikna yoluyla özgür ve demokratik bir zemini genişletme faaliyetidir. Genişlemesi için uğraş verdiğim, ama nereye kadar genişleyeceğini önceden kestiremediğim bir faaliyet biçimi…
Ki bu da Çağrı’nın bence en önemli olan beşinci özelliğine bizi getiriyor: Bu Çağrı farklı bir siyaset çağrısı aynı zamanda… Siyasetin kutupların arasına sıkıştırıldığı, kutuplardan birini seçme faaliyetine indirgendiği bir ortamda “başka bir siyaset mümkün” diyen bir çağrı. Bu siyaset, kutuplar arasında tercih yapan değil, farklı bir yerde zemin inşa etmeye çalışan bir siyaset. Alternatifini gösteren, pozitif bir siyaset. Ufkunu muhalefet etmekle sınırlamayan, kurduğu alternatif zemine çağrı çıkartan bir siyase. Bu yönüyle, hegemonik AKP iktidarında bir karşı-hegemonya oluşturma yönünde mütevazı ama önemli bir adım olduğunu düşünüyorum.
Gezi, katılan herkes için dönüştürücüydü. Gezi’den çıkacak siyasetin de herkesin dönüşebileceği varsayımını merkeze alan bir yerden kurgulanması gerekiyor.
Şimdi Adalet ve Saygıya Çağrı’yı toplumsallaştırmak, katılımcılarını arttırmak ve belki bir sonrasında daha gelişkin bir müşterekler zemininde buluşmak için müzakerelere başlama zamanıdır!
Son zamanlarda Hükümet’in büyük tartışma yaşayan çılgın projelerini üstlenen müteahhitlik firmaları şimdi de medya sektörüne el attılar.İstanbul 3. Havaalanı ihalesini alan müteahhit konsorsiyumu bir süre önce TMSF tarafından el konulan Skytürk 360 TV, Akşam Gazetesi ve Alem FM medya grubunu ele geçirdi.İstanbul’da 3. havalimanının yapılması için yapılan ihalede, 22 milyar 152 milyon Euro + KDV ile ihaleyi alan grup Akşam, SkyTürk 360 ve Alem FM’ e 60 milyon dolara sahip oldu.
TMSF tarafından el konulmadan önce Çukuruva Holding bünyesindeki diğer yayın organı Show TV ise geçtiğimiz günlerde 402 milyon $’a Habertürk ve Star TV’nin sahibi Ciner’e satılmıştı.
Bu hafta içinde Taraf Gazetesi tarafından lehine 400 milyon liralık vergi kayırması yapıldığı iddia edilen Cengiz Holdinge yönelik Eti Alüminyum özelleşmesi sırasında Oymapınar HES’le ilgili usulsüzlük ididaları da gündeme taşınmıştı. Bu iddialar üzerine Cengiz Holding sahiplerinin tehditkar bir ifade ile” ben ne yapacağımı biliyorum” dediği açıklanmıştı.
Cengiz Holding’in medyaya girmesi Cengiz Holding’in kendisine yönelik eleştiriler konusunda nasıl bir yol izleyeceğini ortaya koymuş oldu.
Medya Gruplarının kamu ihalelerinden büyük pay alan şirketlerin eline geçmesi bu yolla doğal ve kültürel varlıkları tehdit eden mega projelere yönelik muhalefetin sesinin daha da etkisizleştireceğinden korkuluyor.
Skytürk 360 TV, Akşam Gazetesi ve Alem FM medya grubunu ele geçiren Cengiz / Limak / Kolin grubunun kamudan aldığı tek ihale 3. Havaalanı ihalesi değil. Bu üçlü çok sayıda elektrik ve doğalgaz dağıtım ihalelerinin yanında Artvin Yusufeli barajının da yüklenicisi.
Son zamanlarda medya da el değiştiren şirketlerle doğayı ve kültürel varlıkları tahrip eden projeleri yürüten şirketler arasında dikkat çekici ilişkiler var.
İşte son zamanlarda kamu ihalelerinden pay alan şirketlerin kontrolündeki çevre projeler:
Cengiz Holding (Skytürk 360 TV, Akşam Gazetesi ve Alem FM ):
Elazığ / Beyhanı HES, Bingöl/Kaleköy HES,2 x 600 MW İthal kömüre dayalı termik santral, Oymapınar HES, Eti Bakır Murgul, Eti Bakır Küre, Eti Alüminyum, Ilısu barajı inşaatı
Limak(Skytürk 360 TV, Akşam Gazetesi ve Alem FM ) :
Çok çeşitli mihvallerde hızla yayılan bir şehir efsanesi var: “Çlıgın Projeler durursa ekonomi çöker, ya da bu projelere hayır diyenler yabancıların (özellikle Almanya’nın ne hikmetse!) oyununa geliyor”.
Bu eleştirileri yapanların neye dayanarak bu tür yargılara vardıklarını anlamak güç. Altta özetlemeye çalışacağım dünya ve Türkiye için yapılan çalışmalar, ekonomik büyümeden ve istihdamdan vazgeçmeden doğanın sınırlarına saygılı bir yaşam kurabileceğimizi gösteriyor. Yani, ekonomik sistemin yeşil ilkeler temelinde dönüştürülmesiyle kişi başına düşen gelir artarken, işsizlik oranları düşürülebilir, ülkenin biyolojik kapasitesi artırılıp kirlilik azaltılabilir.
Önceki yazımda günümüzün “salt ekonomi büyüsün de gerisi ne olursa olsun” ruhlu ekonomi politikalarının ülkeyi getirdiği noktayı işaret etmiştim. Hatırlarsak, son yıllardaki hızlı gelir artışına bağlı artan tüketim ekolojik ayak izimizi kişi başı 2.55 hektara çıkarırken, ülkenin varolan biyokapasitesi kişi başı 1.31 hektara düşmüş. Ekonomi tıkırında giderken, doğal kaynaklarımızı hızla tüketmeye, ülkenin tarımsal üretimi talebin gerisinde kaldığından yurtdışından ürün ve daha acısı biyokapasite ithal etmeye başlamışız. Gıda güvenliğini kendi eliyle tehlikeye atan Türkiye’de Tarım İşletmeleri Genel Müdürlüğü’nün Sudan’da kiraladığı 5 milyon dönüm arazi de yetmemiş olacak ki, başka Afrika ülkelerinden toprak bakılmaya devam etmekte (Radikal, 8 Şubat 2013).
Varolan sistem altında ya da değil ekonomik büyümeye temelden karşı olanları bir kenara koyarsak (ki bu da tartışılmalıdır ama bu yazının konusu değil) kimse ekonominin daralmasını, insanların işsiz kalmasını istemiyor. Biraz daha ileri gidelim ve komplo teorisyenlerinin itibarsızlaştırmak amacıyla tartışmayı misal, 3. Havalimanı-Frankfurt Havalimanı çekişmesine bağlamaya çalışmaları konusuna gelelim. Bu “akıl” yürütmesiyle, yeni pist yapımına karşı çıkıp mahkemede iptal ettiren Londralılar , ya da gece saat 11 ile sabah 05 arasında uçak iniş ve kalkışlarını yasaklatan Frankfurtlularda Türkiye ajanı demektir. Hangi yabancı parmaktan bahsediyoruz, biraz daha seçici olmakta, her İngiliz’i her Alman’ı aynı kefeye koymamakta fayda var!!! Neyse, geçelim.
Şimdi, ciddi ekonomik modellere dayanarak yapılan çalışmaların sonuçlarına bakalım.
Yeşil Dönüşüm’le daha çok gelir, daha çok istihdam ve doğayla barışık bir yaşam mümkün!
2008 Krizi inşaat, demir-çelik, çimento, otomotiv, fosil enerji gibi kirleten endüstrileri dönüştürmek için çok iyi bir fırsattı. Kimi ülkeler bunu bir ölçüde başarabildi, içlerinde Türkiye’nin de olduğu kimi ülkelerse “dik durup” bildiği yoldan sapmadı!İlk gruptaki ülkeler krizden görece daha hızlı çıkmakla kalmadı, Çevresel Performans Endeksi’ndeki sıralamada daha üstlere tırmandı. Hatırlatalım, geçenlerde yayınlanan 2012 yılına ait sıralamada Türkiye 132 ülke arasında 109. sırada yeralabildi (Radikal 2, 23 Haziran 2013).
Yeşil Dönüşüm daha çok iş, daha az işsizlik demektir. OECD’nin 2011 yılında yayınladığı rapor yeşil dönüşümün ekonomik etkilerini araştıran çalışmaları özetliyor. İlginç sonuçlardan bazıları şöyle:
ABD 2020 yılına kadar enerji tüketiminde yenilenebilir enerji payını %20’ye çıkaracak yatırımlar yapması halinde 200 binden fazla kişiye istihdam sağlayabilir. Buna karşın Fosil yakıtlara dayalı yatırımların sağlayabileceği iş sayısı 90 binden az olarak bulunmuş.
Yine ABD’de temiz enerjiye sağlanacak 90 milyar dolarlık kaynağın 2012 sonunda 720 bin işi koruyacağı ya da yaratacağı hesaplanmış.
Güney Kore’nin 50 trilyon KRW’lik yatırımla yeşil sektörlerde 2009-2012 döneminde 960 bin kişiye iş olanağı sağlayacağı bulunmuş.
AB’nin 2020’de %20 yenilenebilir enerji hedefinin 1.4 milyon kişiye iş sağlayacağı hesaplanmış.
Şehir efsanelerinden beslenen bir diğer görüş de “ABD, AB ülkeleri zengin ve kaynakları var, biz ise gelişme aşamasındayız, hele biz de o düzeye gelelim bakarız” şeklinde sık sık karşımıza çıkmakta. Oysa kazın ayağı öyle değil. Çin, halen kişi başına gelir bakımından Türkiye’nin gerisinde, yani Türkiye Çin’e göre daha gelişmiş bir ekonomi. Ne hikmetse Çin’in 2011-2015 dönemini kapsayan 12. 5 Yıllık Plan’ı daha yeşil bir ekonomiye geçişin manifestosu olarak kaleme alınmış. Buna göre birim gelir üretiminde havaya salınan CO2 miktarını 2015’e kadar %17; NOx ve amonyum nitrojen salınımını %10 düşürmeyi planlamış. Çin 2008 itibariyle yenilenebilir enerji yatırımlarında dünya birincisi. Ve açıkladıkları 586 milyar dolarlık destek paketinin %40’ı yeşil yatırımlara ayrılmış durumda.
Türkiye üzerine önemli bir çalışma ya da bir şehir efsanesinin çöküşü
Şimdi, çok önemli bulduğum Erinç Yeldan, Aziz Bouzaher ve Şebnem Şahin tarafından 2012 yılında yapılmış bir çalışmanın sonuçlarından bahsetmek istiyorum. Çalışmanın başlığı “Türkiye Ekonomisini Yeşillendirmek: Sürdürülebilir Büyüme için Çevre Politikalarının Genel Denge Araşırması” şeklinde tercüme edilebilir. Önemi, Türkiye’de bu konuda yapılmış kapsamlı ilk ciddi çalışma olması. Araştırmacılar, mevcut politikalar 2030 yılına kadar devam ettirildiğinde Gayri Safi Yurtiçi Hasıla (GSYH), istihdam ve çevre kirliliğinin ulaşacağı düzeyleri, birtakım alternatif yeşil politika araçlarıyla müdahale edilseydi ulaşacağı düzeylerle kıyaslıyor. Mevcut politikaların sürdürülmesi demek, yıllık ortalama %5-5.5 oranında büyüme demek ki bu oldukça iyimser bir rakam, bu büyüme sağlanırken cari açık ve bütçe açığının belirli düzeyleri geçmeyeceği de modele kısıt olarak yerleştirilmiş.
Mevcut ekonomi politikaları sürdürülürse (yani doğa için herhangi bir düzenleme yapılmadan) 2011- 2030 döneminde nereden nereye geleceğimiz aşağıdaki tabloda gösterilmiştir. Buna Temel Senaryo diyeceğiz.
GSYH
İstihdam (milyon kişi)
Kirlilik (milyon ton)
2011
2030
2011
2030
2011
2030
774 milyar dolar
3 trilyon dolar
24.1
25.9
Katı Atık: 38.5
PM10: 1596
CO2ed: 344.7
Katı Atık: 129
PM10: 4045.5 CO2ed: 983.7
Kaynak: Yeldanvd. (2012) ve TÜİK.
Yeldan vd. (2012) bundan sonra çeşitli çevresel politikalar uygulansaydı, 2030’da GSYH, istihdam ve kirlilik, yukardaki Temel Senaryo’ya göre ne düzeyde olurduyu hesaplamış. Sonuçlar aşağıdaki tabloda özetlenmiştir.
Senaryolar
Ne tür politikalar?
Mevcut politikalarla 2030’daki GSYIH’ya Oranı
Mevcut politikalarla 2030’daki İstihdama Oranı
Kirlilik Azalımı (%)
Senaryo 1
CO2 salınımına vergi koy
0.926
–
CO2ed: 9.1
Senaryo 2
Senaryo 1+ Sanayi atıklarını vergilendir; PM10 azalımı ile beraber gelen verimlilik artışını hesaba kat;
0.886
0.80
PM10:35
Katı Atık (sanayi): 60
Senaryo 3
Senaryo 2 + yeşil vergi gelirleri ile yeşil iş yarat
0.928
0.92
Katı Atık: 97
PM10: 32.1
CO2ed: 27
Senaryo 4
Senaryo 3 + istihdam vergilerini düşür
1.016
1.236
Katı Atık: 97
PM10: 26
CO2ed: 19.8
Senaryo 5
Sürdürülebilir tarım ile dönüştür: su kulanım etkinliğini artır + mera yönetimini geliştir + korumacı tarımı genişlet
1.036
1.018
–
Kaynak: Yeldanvd. (2012)
Yeldan vd. ilk olarak hükümetin CO2 salınımlarına vergi koyması durumunda ne olurdu diye soruyor (Seanryo 1). Temel Senaryo’ya oranla GSYH’nın 2030 yılında %7.4 daha düşük olacağı görülüyor, ancak CO2 salınımlarının %9.1 oranında azalacağı öngörülüyor. İkinci senaryoda CO2’nin yanında kimi sanayi atıklarının da vergilendirilmesinin etkileri incelenmiş, kirlilik büyük oranda düşerken GSYH ve istihdam mevcut politikalar izlenseydi ulaşılacak düzeylerin yine gerisinde kalmış.
Şimdi Senaryo 4’e bakalım. Burada hükümetin CO2, sanayi atıklarını vergilendirdiğini, vergi gelirleriyle yeşil işler yarattığını ve emek piyasasında istihdam vergilerini düşürdüğünü varsayıyoruz. Ve beklenen sonuç karşımıza çıkıyor. Temel Senaryo’ya oranla 2030 yılında GSYH %1.6, istihdam edilebilecek kişi sayısı %23.6 daha fazla çıkıyor. Bunun yanında CO2 salınımları 2030’da ulaşacakları değerden %19.8, Katı Atık %97, havadaki partikül miktarı (PM10) da%26 daha düşük olacağı bulunmuş.
Yeldan vd. Senaryo 5’te yüzlerini kırsal ekonomiye çevirip, belirtilen politikalar izlendiğinde Temel Senryo’ya göre ne durumda olacağımızı araştırmışlar. Buldukları sonuç yine umut verici. Temel Senaryo uygulansaydı ulaşılacak GSYH’dan %3.6 daha yüksek bir GSYH ve %1.8 daha fazla istihdam sağlanacağını göstermişler.
Bu çalışma (Senaryo 4 ve 5) gösteriyor ki, çevreyi katletmeden büyüme ve istihdam sağlamak mümkün. Bu çok yaygın bir şehir efsanesinin çöküşü demek. Dediğim gibi, bu sayılar, benzerleri devletin diğer kurumlarında kullanılan, ciddi ekonomik modellerin çalıştırılmasıyla elde edilmiş sayılardır. Bir yanlışlık eksiklik varsa, bu kusur o çalışmalar (2023 Vizyonu’nda açıklanan hedefler gibi) için de geçerlidir.
Senaryo 6
Yeldan vd. haklı olarak yeşil dönüşümü çok kısıtlı bir çerçevede ele almışlardır. Zira, ekonomik genel denge modeli kullandıklarından ancak sayıya dökülebilecek (vergi oranı, etkinlik düzeyinin artırılması) politikaları çalışmalarında kullanabilmişlerdir. Oysa, hükümetin elinde çok daha geniş bir politika yelpazesi vardır. Termik ve nükleer santral inşaatlarını durdurup rüzgar ve güneş enerjisi yatırımlarına teşvik vermek, binaların ısı yalıtımlarını sübvanse etmek, ormanları yokedecek köprü ve havaalanı inşaatlarından vazgeçip geleneksel tarımı desteklemek ve daha birçok yeşil dönüşüm politikası bulunmaktadır. Bunların uygulanması halinde ekonomik büyümeden ve istihdamdan fedakarlık etmeden daha yaşanılabilir bir ülkeye kavuşmak mümkün.
Özetle
Ormanları, denizleri, gölleri, akarsuları, parkları kısaca tüm ülkeyi koca bir şantiyeye çeviren, yaptıkları rezidansları dükkanları satamayınca Mütekabiliyet Yasası’nı hızla geçirip paralarını nerede değerlendireceğini şaşırmış yabancılara emlak satışının önünün açan, inşaatlar için ülkeyi demir-çelik ve çimento gibi oldukça kirletici sanayilere boğan, sonra bu sektörlerin aşırı enerji ihtiyacını bahane gösterip “enerji açığımız var” diyerek İskenderun Körfezi’ndeki 100 km’lik sahil şeridine 7 tane termik santral, Karadeniz’in derelerine 2000 küçük HES inşa edenlere ve buna ekonomi büyüsün, istihdam artsın diye ses çıkarmayanlara karşı Yeşil Dönüşüm politikalarını savunmamız gerekiyor. Doğa için, yaşam için ve adalet için…
Usta yazar Leyla Erbil, uzun zamandır tedavi gördüğü Balat Hastahanesi’nde hayatını kaybetti.
Erbil bir süredir yoğun bakımda uyutuluyordu. Erbil’in cenazesi Levent Camii’nden kalkacak.
Özgün anlatım ve yazım tarzı ile tanınan 82 yaşındaki Yazar Leyla Erbil, lösemi nedeniyle bir süredir Balat Hastanesi’nde tedavi görüyordu. İki gündür uyutulan Leyla Erbil, bugün saat 17.00 sıralarında hayatını kaybetti.
Balat Hastahanesi’nde yoğun bakımda uyutulan edebiyatçı, yazar Leyla Erbil hayata gözlerini yumdu. Erbil’in cenazesi Levent Camii’nden kalkacak.
Başbakan Tansu Çiller’in Japonya gezisi dönüşünde kendisine 3’üncü Boğaziçi köprüsü için müjde verdiğini söyleyen Erdoğan: “3’üncü köprü İstanbul için cinayettir. Kuzey bölgemizde kalan yeşil alanların imara açılarak katledilmesinden başka bir şey değildir. İnşallah bu cinayet bitmeden hükümet değişir.”
Recep Tayyip Erdoğan, 20 Mart 1995
Yazarın notu: Bu yazıyı, bir inat (rant?) uğruna katledilecek ağaçları, canları düşünerek, içim sızlayarak yazdım. 3. Köprü’nün tarihini incelediğimizde de görülüyor ki “en iyisini ben bilirim” ve “yaptım oldu” zihniyetleri ideolojilerin üstünde. “Bunlar nereden bilirler, biz en iyisini biliriz, bugüne kadar kaç esere imza atmışlar, bunların çakılı bir kazığı bile yok vb.” argümanlar köprü savunmasında 1998’den beri kullanılıyor. Bu zihniyet Türk siyasetinin kültürü, normu haline gelmiş ve maalesef bizim sonumuz olacak.15 senelik süreçte defalarca güzergahı değişen ve zaten bu değişimin bu kadar kolay yapılması nedeni hiçbir plana, hiçbir çevre raporuna dayandırılmayan, haritadan yer seçilerek yapılan bir inşaat ve sonradan uydurma imar planlarıyla torunlarımızın kaderini çiziliyor.
Üçüncü köprüyü ilk kim dillendirdi?
03 Haziran 1998: 3. Köprü yapılacak o kadar! Bayındırlık Bakanı Yaşar Topçu, Üçüncü Boğaz Köprüsü’nün Arnavutköy-Kandilli arasında yapılacağını, bu konuda sivil kuruluşların ya da Koruma Kurulu’nun eleştirilerinin göz önüne alınmayacağını söyledi. “Tarihi doku yok olacakmış. Proje kentin imar planına aykırıymış. Nereden biliyorlar Boğaz’ın katledileceğini? Bunlar şehirciliği, köprünün kente zarar vereceğini nereden biliyorlar? Bugüne kadar kaç esere imza atmışlar? Herkes ağzına geleni söylüyor. Bilmeden konuşuyorlar.”[1]
10 Haziran 2001: Arnavutköylülerden 3. Köprü’ye hayır Şenliği: Arnavutköy Semt Girişimi, İstanbul Boğazı’na 3. köprü yapılması yönündeki istemlerin tekrar gündeme gelmesini protesto amacıyla şenlik düzenledi.[2]
31 Mayıs 2002: Akcan, Arnavutköy-Beylerbeyi arasına yapılması düşünülen 3’üncü Boğaz Köprüsü’nün 2005 yılına yetiştirileceğini açıkladı.[3]
05 Haziran 2002: Akcan: Boğaz’a 3.Köprü kaçınılmaz. 3. Boğaz köprüsünün istimlak bedelleri dikkate alındığında mevcut iki köprü arasında inşa edilebileceğini söyledi. Güzergahın milli emlak arazilerinden geçebilmesi için Arnavutköy civarından geçmesi gerektiğini belirten Akcan, Arnavutköy’de 4-5 kişinin keyfi kaçacak diye bu projeden vazgeçilmesi düşünülemez.[4]
Ecevit’in 3 partili koalisyonunda Bayındırlık ve Ulaştırma Bakanlıkları hükümet düşene kadar 3. Köprü üzerinde fikir birliğine varamadı.
03 Kasım 2002 seçimleriyle iktidara gelen AKP iktidarında Şubat 2003’te 3. Köprü projesinin askıya alındığı açıklandı.[5]
09 Nisan 2003: “Yap-işlet-devret” modeliyle inşaası öngörülen 3. köprü projesi için, yeniden DPT’nin onayına başvuruldu.[6]
04 Haziran 2003: Devlet Planlama Teşkilatı (DPT), 3. boğaziçi köprüsü projesinin, İstanbul Büyükşehir Belediyesi koordinatörlüğünde yürütülmesi halinde, yatırım programına alınması yönünde izin verebileceğini bildirdi.[7]
Recep Tayyip Erdoğan: “3’üncü Köprü’ye evet ama Arnavutköy-Kandilli arasinayapilirsa katliam olur, Rumeli Hisari ile Anadolu Kavagiarasinayapalim.”[8]
18 Ağustos 2004: İstanbul Boğazı’na üçüncü köprünün yapılması için ekonomi yönetiminin yaptığı görüşmeler hızlandı. Sarıyer-Anadolu Kavağı arasında yapılacak köprünün maliyeti 1.2 milyar doları buluyor.[9]
23 Ağustos 2004: Yiğit Bulut Radikal’deki köşe yazısında haklı sorular soruyor: 2001’de 700 milyon dolara mal olacağı öngörülen köprü maliyeti 2004’te 1.2 milyar doları nasıl buluyor? [10]
20 Ekim 2005: İstanbul Büyükşehir Belediye Meclisi, Karayolları Genel Müdürlüğü tarafından önerilen, ancak 3 yıldır bekletilen Boğaz’a 3’üncü köprü teklifini onayladı.İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş, İstanbul Boğazı’ndaki iki köprü arasında karayolu taşımacılığı yapacak 3. köprünün yapılmasını bir mimar olarak doğru bulmadığını bildirdi, yetkisini kullanarak kararı veto etti. [11]
08 Kasım 2005: 3. Köprü ihalesi 2006’da. Erdoğan, ‘Kuzeyde üçüncü köprüye ihtiyaç var. Bu faaliyete geçince diğer iki köprüden ağır vasıta geçişi yasaklanacak. Bu köprü Karadeniz Otoyolu’nun da İstanbul’a bağlantısı olacak. İhaleyi 2006’da yapabiliriz. Böylece İstanbul’un kuzeyi yeniden düzenlenecek’ diye konuştu.[13]
11 Kasım 2005: Köprülere 2.Kat önerisi Karayolları Genel Müdürlüğü’nde kabul görmedi. [14]
31 Ağustos 2007: “2007 Eylül sonuna kadar Başbakan Tayyip Erdoğan (güzergah) kararını verecek. Vakit kaybetmeden ihalesini açacağız ve en geç 2008 Ocak ayında köprünün yapımı başlamış olacak. Ve yüzde 90, Rumeli Kavağı-Beykoz/Yuşa Tepesi arasında üçüncü köprümüze kavuşacağız.” [15]
03 Eylül 2008: İşte 3.Köprünün güzergahı: Tarabya-Beykoz. [16]
29 Haziran 2009: Binali Yıldırım: Nihayet 3. Köprü güzergahında karara vardık, 3. Köprüyü yapacağız. Boğaziçi ve Fatih Sultan Mehmet köprülerinin kuzeyinde olacak [17]
19 Ağustos 2009: Topbaş: 3. KöprüTrabya-Beykozarasında[19]
20 Ağustos 2009:
ŞehirPlancılarıOdası İstanbul ŞubeBaşkanı Erhan Demirdizen: “Biz İstanbul ulaşımındaköprününçözümolmadığını, başındanberibilimselverileredayanaraksöylüyoruz. BelediyeBaşkanımızınaçıklamalarınadikkatedilirse; güzergahınBaşbakan, UlaştırmaBakanıvekendisitarafındanhelikopterlebelirlendiğinisöylüyor.Yani Bu 3. Boğazköprüsüvegüzergahyolu, herhangibirbilimselçalışamayadayanmıyor.”[20]
Orman Mühendisleri Odası İstanbul Şube Başkanı Besim Sertok: “Bu güzergâh İstanbul’un her iki yakasında ormanlık alan, su havzaları, doğal alan ve tarlalarda ciddi tahribatlara yol açacak”.
İTÜ Ulaştırma Anabilim Dalı öğretim üyesi Prof. Dr. Haluk Gerçek: “Bu projenin kendi yaratacağı trafik dışında, mevcut köprülerdeki trafik tıkanıklığına fazla bir faydası olmayacak. Bu köprü de bir süre sonra mevcut iki köprü gibi tıkanacak.”
WWF-Türkiye (Doğal Hayatı Koruma Vakfı) Genel Müdürü Filiz Demirayak: “Beykoz ve Sarıyer ormanları büyük ölçüde parçalanacaktır. İklim değişikliğiyle mücadelede ve uyum sağlama sürecinde kentsel ormanlar, su temin, karbon tutma ve mikroklima özellikleriyle önemliyken, bugün 3. köprü ve onun bağlantılı yolları üzerinde yapılan konut projeleri ve arazilerin el değiştirmesi süreçlerine kurban edilmek istenmesi yine kamu yararına aykırıdır.”[21]
Eski İstanbul Metropolitan Planlama Koordinatörü Prof. Dr. Kaptan: “Biz 3. köprüye karşı çıktık, Topbaş bizi destekledi ama sonunda hükümete göre tavır belirledi”[22]
İnşaat Mühendisleri Odası(İMO), Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı döneminde üçüncü köprü için “cinayet” dediğini anımsatarak, Erdoğan’ın üçüncü köprüye için onay vererek “üçüncü cinayetin” ortağı olduğunu savundu.[23]
31 Ağustos 2009: Devlet Bakanı Zafer Çağlayan, Çinlilerin 3. Boğaz Köprüsüne talip olduklarını belirterek, “Boğaz Köprüsünün ihalesine ister yüklenici olarak ister Türk firmasıyla ortak girmek ya da finasman desteği sağlamak istiyorlar” dedi.[24]
29 Nisan 2010: İşte 3. Köprü’nün kesin güzergahı: Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım, 3. Boğaz Köprüsü geçişinin de dahil olduğu Kuzey Marmara Otoyolu Projesi’nin Garipçe ve Poyraz mevkisi arasında olduğunu bildirdi.Bakan Yıldırım, projenin yaklaşık maliyetinin kamulaştırma bedeli ile birlikte 6 milyar dolar civarında olduğunu ifade ederek, ”Hesap edilen kamulaştırma bedeli 1 ile 1.5 milyar dolar arasında konulmakta” dedi.[25]
03/05/2010: Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, İstanbul’a yapılması planlanan 3. köprüye karşı çıkanları, “Bu zihniyeti anlamak mümkün değil. Çünkü bunların bu ülkede çakılı bir tek kazığı bile yok” sözleriyle eleştirdi.[26]
07/05/2010: 3. Köprünün ismi ne olsun? İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş, İstanbul’da yapılması planlanan 3. köprünün isminin halka sorulmasında fayda olduğunu düşündüğünü söyledi.[27]
05/06/2010: Köprü için 1.6 milyon ağaç kesilecek: Yeşiller Partisi, ‘İstanbul Orman Bölge Müdürlüğü’nün yazısına göre’ üçüncü köprü için İstanbul’da en az 1.6 milyon ağacın kesileceğini iddia etti. Köprü için düşünülen güzergâhın yakınında, 1997’den beri süren yol yapımı için bugüne kadar 900 bine yakın ağaç kesildi bile.[28]
02/10/2010: 2 Milyon İstanbullu 2 Milyon Ağaç İçin Buluştu: İstanbul Boğazı’na üçüncü köprü projesini protesto eden binlerce kişi İstanbul Boğazı’nın 22 ayrı noktasında toplanarak, ellerinde mumlarla eylem yaptı. Projeye kişisel ve meslek odalarından itirazların sayısı da 1600’ü buldu.[29]
06/10/2010: 2 Milyon İstanbullu Galata Köprüsü’nde: Yeşiller Partisi’nin, İstanbul Boğazı’na üçüncü köprü projesini protesto amacıyla başlattığı ”2 Milyon İstanbullu” kampanyası kapsamında Galata Köprüsü’nde toplanan bir grup, yapılmasına karşı oldukları 3′üncü köprünün 2 milyon ağacın yok olmasına neden olacağını söyleyerek Galata Köprüsü üzerinde eylem yaptı.[30]
17/02/2011: Kültür Bakanlığı, yeni köprünün geçeceği Garipçe köyü mevkiindeki tarihî eserleri özel sektöre açıyor. Boğaz’a nazır Garipçe Kalesi ile Garipçe Kulesi, “Kültürel Amaçlı Özel Tesis” olarak 49 yıllığına kiralanacak. İhale için son başvuru tarihi 25 Mart 2011.[31]
16/04/2011: Nükleer ve 3.Köprü ÇED’den muaf: Nükleer santrallar, 3. köprü, Gebze-İzmir otobanı, Ilısu Barajı gibi dev projelere Çevresel Etki Değerlendirmesi muafiyeti getirildi.[32]
15/08/2011: 3.Köprü ihalesi ertelendi: Ulaştırma Bakanlığı Karayolları Genel Müdürlüğü 3. Boğaz Köprüsü’nü de kapsayan Kuzey Marmara Otoyolu Projesi’nin ihale tarihini 10 Ocak 2012’ye erteledi.[33]
27/08/2011: Bilirkişi: 3.Köprüye hayır: Büyükşehir Belediyesi’nin, Boğaz’a 3. köprüyü de içeren Kuzey Marmara Otoyolu planına karşı açılan davada bilirkişi, köprünün uygun olmadığı yolunda görüş bildirdi.[34]
10/01/2012: 3.Köprü ihalesi sil baştan: 3. köprü yapımını da içeren Kuzey Marmara Otoyolu ihalesine şartname alan 18 firmadan hiçbiri teklif vermedi.[35]
15/01/2012: Binali Yıldırım: 3.Köprü özkaynakla yapılacak: Binali Yıldırım, 10 Ocak’ta ihalesi yapılan ancak teklif gelmediği için askıya alınan 3. köprü projesinin özkaynaklarla yapılacağını açıkladı.[36]
28/01/2012: Az araç geçerse fatura devlete: İstanbul’a yapılacak üçüncü köprü için garantiyi kimin vereceği tartışılıyor. Hazine ya da Karayolları Genel Müdürlüğü’nün garanti vermesi beklenen projede köprüden az sayıda araç geçerse farkı garantör kapatacak.[37]
20/04/2012: 3.Köprü için beş teklif verildi: İstanbul Boğazı’na inşa edilecek 3. Köprü’nün yapımını da içeren ‘Kuzey Marmara Otoyol Projesi’ ihalesinin ikinci ayağı bugün gerçekleşti. İlki iptal edilen ihale için şartname alan 11 firma ve konsorsiyumdan beş tanesi teklif verdi ancak biri eksik evrak nedeniyle reddedildi.[38]
30/05/2012: 3.Köprü kazananı belli oldu: İstanbul Boğazı’na inşa edilecek 3. Köprü’nün yapımını da içeren ‘Kuzey Marmara Otoyolu Projesi’nin Odayeri-Paşaköy (3. Boğaz Köprüsü dahil) Kesimi’nin ihalesini İçtaş-Astaldi ortaklığı kazandı. Ortaklık yapım ve işletme süresi dahil 10 yıl 2 ay 20 günlük teklif verdi.[39]
13/07/2012: ekşisözlük: “Sonuna, dibine kadar karşı olduğum köprüdür. ihaleye girecek bir ortaklığa teklif hazırlayan gruptan biriyim. anadolu yakasının metrajını ben yaptım. dolayısı ile bütün şartname ve güzergahlara hakimim. kimsenin bilmediği bir gerçek var ki o da gönderilen şartnamenin, 1. ve en önemli maddesinde inananlar için büyük ibretler vardır. o madde der ki “karayollarının gönderdiği güzergah üzerinde çalışılacak, alternatif güzergahlar üretilmeyecek, alternatifler üzerinde çalışan firmaların dosyaları direk olarak elenecektir.” bu cümlenin meali, “biz güzergahı çizdik, arsaları parselledik, bunun dışında başka bir şey yapmayın çizeriz”
22/02/2013: 3. köprü 3 dolar: Ulaştırma Bakanı Yıldırım, yapımı süren 3. köprüden geçiş ücretinin 3 dolar, yaklaşık 5 lira olacağını açıkladı. Yıldırım, köprünün 2 yıl 6 ayda biteceğini söyledi.[41]
30/05/2013: 3.Köprü’nün adı Yavuz Sultan Selim: 3. köprü projesinin temeli Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan tarafından atıldı. Garipçe’de yapılan temel atma törenine Hayrünnisa Gül ve Emine Erdoğan kol kola geldi. Cumhurbaşkanı Gül, 3. Köprü’nün adını açıkladı: Yavuz Sultan Selim Köprüsü[42]
12/07/2013: 3. Köprü yanlış yere mi yapıldı?:AKP’nin Yavuz Sultan Selim adını vermesiyle büyük tepki toplayan 3. köprünün, projede belirtilen yerin dışında yanlış bir noktada yapıldığı ortaya çıktı.[43]
İklim bilimciler, karbondioksit konsantrasyonunda gelecekte oluşabilecek değişimlere göre farklı senaryolar üreterek; sıcaklığın, yağışın veya nemin nasıl değişeceğini tahmin eden simülasyonlar yapıyorlar. Bu çalışmaları yapan bilim insanları, son yıllarda aşırı yağışlar nedeniyle nehirlerin daha sık taşmasına sebep olan iklim değişikliğinin, gelecekte daha çok sel yaşanmasına yol açacağı konusunda uyarılarda bulunuyorlar.
2013 Haziran ayında Nature Climate dergisinde, Tokyo Üniversitesi’nde 11 farklı iklim modeli kullanılarak yapılmış bir makale yayınlandı. Çalışmada; sellerin son yıllarda iklim değişikliği ile bağlantılı yaşanmış felaketlerin başında geldiğine dikkat çekildi. Ayrıca, son on yılda sadece sellerden dolayı, yıllık on milyonlarca dolar kayıp yaşandığı ve binlerce kişinin hayatını kaybettiği vurgulandı. Bu ve benzeri pek çok çalışmada iklim değişikliği ile alakalı sellerin arttığı, özellikle Asya’nın güneydoğusu, Hindistan yarım adası, Afrika’nın doğusu ve And dağlarının kuzeyinde nehirlerdeki taşmanın daha sık yaşandığı ortaya koyuluyor.
Küresel sıcaklık artışı ile sellere maruz kalacak insanların sayısı arasındaki ilişkiye bakıldığında; iklim bilimciler yaptıkları simülasyonlarda, sıcaklık 2 °C daha artarsa yılda 27 milyon insanın sele daha çok maruz kalacağı, 4°C daha artarsa 62 milyon kişinin, 6°C artarsa ise 93 milyon kişinin daha fazla sel felaketiyle başa çıkmak zorunda kalacağı ortaya çıkarıldı. İklim değişikliği ile ilgili yapılan çalışmalarda dünyanın hangi bölgelerinde aşırı yağışların, hangilerinde kuraklıkların artacağı tahmin edilebiliyor. Kıyı şeridinde bulunan yerleşim bölgelerinin çok büyük risk altında olduğunun tespit edilmesine rağmen, bu bölgelerde yerleşim artmaya devam ediyor. Yapılan bilimsel çalışmalar adaptasyon stratejilerinin belirlenmesinde kilit rol oynuyor. Gerekli stratejiler ne kadar çabuk uygulamaya geçirilirse, dünyada o kadar az kayıp yaşayacağız.
Bunun yanı sıra, seller sebep olacağı ekonomik ve çevresel tahribat nedeniyle de dünyanın pek çok bölgesinde yaşamı ve gelişimi sekteye uğratacak. IPCC (Hükümetler arası İklim Değişikliği Paneli)’nin 2007’de yayınlanmış raporunda, yıllık yağış miktarı iyimser senaryolara göre %13,5 arttığında oluşacak hasarın %140 artması öngörülüyor. Yağış miktarında %35’e kadar artış beklendiğini göz önünde bulundurduğumuzda, iklim değişikliği sadece sellerden dolayı neden olacağı çevresel ve ekonomik çöküntünün geri dönülemez boyutlara ulaşabileceğini görüyoruz. IPCC’de yayınlanmış başka bir çalışmada ise, şu anda sellerden dolayı küresel çapta ekonomik kaybımız yaklaşık 1 milyar Euro olarak hesaplanırken, küresel sıcaklığın 2°C artmasıyla 2050 yılında yıllık zararın 15 milyar Euro, 2080 yılında ise 21 milyar Euro’ya ulaşabileceği öngörülüyor.
Eklemek gerekir ki, iklim değişikliği dünyanın her yerinde yağışların artmasına sebep olmayacak. Her bölgenin kendine has iklimsel özellikleri olduğundan, ortalama yağış miktarı artarken dünyanın bazı bölgelerinde kuraklıklar artarak devam edecek. Bunun yanı sıra, iklim değişikliğinin gelecekte aşırı sıcak ve soğuk havaların yaşanmasına, fırtına, kasırga gibi ekstrem hava olaylarının sayısının artmasına, tüm bunlar yaşanırken gerek besin ve su yetersizliği, gerekse anormal havalar nedeniyle küresel çapta salgınlar ve hastalıkların da artmasına neden olacak. Yukarıda sadece sellerden dolayı oluşabilecek tahribatı anlattım. İklim değişikliğinin sebep olabileceği diğer tüm felaketleri de beraber düşündüğümüzde, böyle bir gelecek istediğimize ya da insanlığa böyle bir miras bırakmak istediğimize emin miyiz?
Belkıs Gökbulut
Boğaziçi Üniversitesi İklim Değişikliği Çalışma Grubu
Kanada hükümeti çoğu çocuk en az 1,300 aborijin 1940’lı ve ‘50’li yıllarda denek olarak kullandı.
2. Dünya Savaşı sırasında ve sonrasında Kanada’nın yetersiz beslenen aborjin çocuklar ve yetişkinler üzerinde beslenme deneyleri yürüttüğünün ortaya çıkmasının ardından İlk Ulus liderleri, federal hükümetten özür istiyor.
Kanadalı yemek tarihçisi Ian Mosby’nin geçtiğimiz günlerde yayınlanan araştırması en az 1,300 aborjininin – çoğu çocuk – 1940 ve ‘50’li yıllarda vitamin desteğinin etkisine bakan araştırmacılar tarafından denek olarak kullanıldıklarını ortaya koydu.
Araştırma, 1942 yılında kuzey Manitoba Norway House’da yaklaşık 300 Cree üzerinde başladı. Araştırma planları daha sonra Port Alberni B.C, Kenora, Ont., Shubenacadie, N.S., ve Lethbridge Alta bölgelerindeki altı okuldaki yaklaşık 1,000 kadar aborijin çocuğu kapsayacak şekilde genişletildi.
Annesi Kenora’daki St. Mary’s Bölge Okulu’na giden Vivian Ketchum, CBS News’e deneylerden haberdar olunca üzüntü ve öfkesine yeni bir boyut eklendiğini ifade etti.
“Hemen aklıma annem ve babam geldi. Bölgesel okul sorunlarının yeterince kötü olduğunu düşünürken, beterin beteri varmış.”
Mosby, araştırmasının belki de aborijin halka yönelik hükümet politikasının en rahatsız edici taraflarından biri olan bu az bilinen olaya ışık tuttuğunu söyledi.
“Kanada’lılara o dönemdeki Kanada’nın Yerli yönetiminin arkasındaki zihniyeti gösteriyor,” dedi.
“Görünen o ki, araştırmalardan bilim adına da bir halt çıkmamış.”
“İğrenç ve kesinlikle kabul edilemez”
Federal hükümet, yetkililerin durumu araştırdığını yazılı ifade ile belirtti.
Metnin bir bölümünde “Bu söylenti doğruysa, bu iğrenç ve tamamen kabul edilemezdir,” ifadesi yer aldı.
İlk Uluslar Meclisi’nin Ulusal Şefi Shawn Atleo hükümetlerinin sorumluluğunun zaman aşımına uğramadığını söyledi.
Atleo, Whitehorse’daki yıllık AFN toplantısında “’40’lı yıllardaki bu beslenme yetersizliğinin sebebi, çocuklara gereken gıdaların verilmesi için destek fonlarının eksikliğiydi. Bugün hala bu problemi yaşıyoruz,” diye konuştu.
Port Alberni, B.C’de Tseshaht İlk Ulus’un meclis başkanı, federal hükümetten özür istediğini söyledi.
Ortaya çıkanların topluluğu dehşete düşürdüğünü söyleyen Hugh Braker,“Öyle görünüyor ki, bu olay ‘40’lı ve ‘50’li yıllarda ilk kez meydana geldiğinden beri Kanada parmağını oynatmıyor ve üstelik bu bilgiyi aborijin halktan da gizliyor,” dedi.
“Deneyin kurbanlarına özür dilenmesi gerekir,” diye ekledi.
Diğer İlk Ulus liderleri de beslenme deneyleri hakkındaki tüm bilgilerin kamuoyuna açıklanması çağrısında bulundu.
Küresel Yeşiller, ABD muhbiri ve eski Ulusal Güvenlik Dairesi (NSA) çalışanı Edward Snowden tarafından açıklanan ayrım gözetmeyen yaygın casusluk olaylarını şiddetle kınamakta ve Snowden’ın cesur davranışına destek verdiklerini belirtmektedir. ABD gizli servisleri tarafından genellikle başka ülkelerin gizli servisleriyle işbirliği halinde işletilen PRISM ve Tempora gibi muntazam veri gözetleme ve dinleme sistemlerinin varlığını açığa çıkaran Snowden dünyaya bir hizmette bulunmuştur. Küresel çapta 80’den fazla Yeşiller Partisi’nin biraraya geldiği Küresel Yeşiller, terörizm ile mücadelenin kitleleri gözetlemek için bahane olarak kullanılması ile diplomatik ve ticari casusluk gerçekleştirilmesinin kabul edilemez olduğunu söyledi.
Terörle mücadele insan hakları, demokrasi ve vatandaşların özel hayatlarına saygı çerçevesinde sıkı yasal kontrol altında yürütülmelidir. Edward Snowden’ın açıklamalarının kıvılcımını çaktığı halkın öfkesini, uluslararası modern diplomasinin en utanç verici süreçlerinden biri izlemiştir. Obama yönetimindeki ABD’nin baskısına boyun eğen Fransa, İspanya, İtalya ve Portekiz uluslararası anlaşmaları tamamen ihlal ederek hava sahalarını Bolivya Başkanı Evo Morales’e kapamışlar ve Edward Snowden’ın uçakta olduğuna dair asılsız bir şüpheye kapıldıklarından Morales’in uçağını Viyana’da acil iniş yapmaya zorlamışlardır.
Buna karşılık, bu ülkelerin vatandaşları ve kendi Yeşil Partileri ve çok sayıda diğer sosyal ve politik organizasyonlarıyla Edward Snowden’a sempati ve hayranlıklarını açıklamakla kalmamış, Snowden’a sığınma verilmesi çağrısında bulunmuşlardır. Küresel Yeşiller, Edward Snowden’a sığınma teklifinde bulunan Bolivya, Venezuela ve Nikaragua’nın bu eğilimini takdir etmektedir.
Toplu gözetlemenin oluşmasında ABD ile işbirliği yapan ülkelerin parlementolarının istihbarat dairelerinin faaliyetlerine ışık tutulması ve özel yaşamın korunması ve ülkelerin saygı içerisinde birarada yaşamasını düzenleyen uluslararası yasal normların teminat altına alınması için araştırma komisyonları kurmalarını istiyoruz.
Tüm yeşil parlamenterlerimizi ve parlamenter arkadaşlarımızı bu kapsamlı yasadışı gözetleme rejimini sonlandıracak uluslararası yasal çerçeveyi güçlendirme çağrısında bulunuyoruz. Yeşiller, daima demokrasi ve onur, şeffaflık ve özel yaşamı savunanların yanında olacaktır.
Geçen yıldan beri kentten köye göç eden ve Çanakkale’de bir köyde bulunan Ormanevi’nde yaşayan Yeşil Gazete ekoloji editörü Durukan Dudu ile söyleştik. Durukan’a, ekolojik yaşam ve köye dönüşle ilgili, daha da önemlisi nasıl olup da bunların bir gelecek hayali olmaktan çıkarılıp hemen bugün uygulanabilecek bir yaşam biçimi haline geldiği konusunda aklımıza takılan soruları sorduk.
Durukan, köye dönmek de nereden çıktı? Daha doğrusu köyde yaşamaya karar vermek diyelim. Çünkü bildiğim kadarıyla sen şehirde doğup büyümüş bir insansın. Tam dönmek denebilir mi buna? Nedir bu işin aslı?
Ormanevi Kolektifi’ni oluşturan yarı-hikaye, yarı -ütopya “Tekmetin”i yazalı 7 sene olmuş. Zaman hızlı geçiyor! O zamanlar farkında olmasak (veya bugünkü kelime dağarcığımızla ifade etmesek de) başından beri ütopik bir mikro toplum itkisi vardı.
Ütopyalar iki dünyayı ele alır ve düzenler: İnsanın insanla ilişkisini, ve insanın parçası olduğu bütünle (yani doğayla) ilişkisini. Biz bu iki birbiriyle doğrudan bağlı boyuta da doygunluk, adalet, şenliklilik ve yani güzellik getirecek bir modelin peşindeyiz. Kendimizden biliyoruz, bu işi sürdürülebilir ve 6 ay içinde grup içi çatlaktan patlamayacak şekilde kurgulamak çok ince, çok-boyutlu bir serüven. Bizim hazırlığımız 7 yıl sürdü, bizden sonrakilerin işini kolaylaştıracak modeller oluşturalım bari, diyoruz.
Bu arada özel insanlar falan değiliz, onu da belirteyim. Sadece bireyler ve kolektif olarak 7 yıl boyunca oya gibi işledik hayatlarımızı ve adımlarımızı. Oya gibi işlemek derken abartmıyorum; paramız yoktu (hala da yok), güzel okulları bitirmiş, kendilerini parlak kariyerlerin beklediği insanlar olarak görülmenin de beslediği bir “kırsala dönmek geriye gitmek demek, aklınızı mı kaçırdınız?” muhabbeti hep vardı, sülalelerimizde “Ama bak o gitti, çok da mutlu oldu!” diye gösterebileceğimiz insanlar, modeller yoktu.
Kaybedecek çok şeyi olduğuna inanması için her şeyi olan insanlardık yani.
Dönüş kalıcı, evet. “Geleceğe Dönüş” diyoruz biz. Yeni dünyanın kurulma sürecinde çorbaya az da olsa öğütülmemiş tuz katmanın verdiği keyif bir yana, yaşamlarımızı işgal eden gerçek ve tam özgürlük, yan dikey kurumlardan özgürleşip yatay muhabbetlere ve doğanın ritmine tabi olmak falan… Kolay kolay vazgeçilecek gibi değil.
İnternet mesela, ki bence yataylığı açısından son derece şenlikli ve ekolojist bir araçtır, “gönüllü sade olacağım” diye kendini zorlayarak hayattan çıkarılası bir şey değil (zaten gönüllü sadelik zorlamayla gelmez), üstelik grup dinamiklerinin zenginleşerek devamı için da çok faideli.
Peki köyde ürettiğini tüketen, doğayla uyumlu bir yaşam kurabildiniz mi? Senin gönüllü sadelik dediğin yaşam tarzıyla köy hayatı birbiriyle örtüşüyor mu? Malum bütün köylerdeki yaşam biçimi otomatikman bu kavramlara uyacak diye bir şey yok.
Üç Ekoloji‘nin son sayısındaki denememde yaptığım Gönüllü Sadelik tanımlamasına bakarsam… “Oldukça” derim. “İktisadi değerler dünyasının dışına çıkmak”, refah algısını değiştirmek, bedeninin ve doğanın ritmini tek patron bilmek… Bunlar nispeten kolay, mayası tamamsa ve bu “yol”daysa hızla dönüşüyor insan zaten. Kırsaldaki ritim de tüketmemeye, dönüştürmeye kendiliğinden itiyor seni zaten, terbiye ediyor.
Ormanevi
Kendine yeterlik kısmı ise yavaş yavaş oturan, zaman alan bir şey. Bu konuda net fikir ve hayallere sahip olmak gerekli, ama en baştan katı ve hatta takıntılı olmak zarar verebiliyor. Odağın her zaman “insanda” olması, grubun sürdürülebilir muhabbeti için şart, ki o da kırsalda bizim gibi kolektif yaşamların devamı için olmazsa olmaz. İnternet mesela, ki bence yataylığı açısından son derece şenlikli ve ekolojist bir araçtır, “gönüllü sade olacağım” diye kendini zorlayarak hayattan çıkarılası bir şey değil (zaten gönüllü sadelik zorlamayla gelmez), üstelik grup dinamiklerinin zenginleşerek devamı için da çok faideli.
Yani gönüllü sadeliğin genelde gözardı edilen “güzel insanlarla…” kısmını kesinlikle atlamamak lazım. Bu açıdan bakıldığında gönüllü sadelik yolunda yürüyoruz ıslık çala çala, evet.
Öğlen, hele yaz mevsimiyse, 1-2 saat uykuyu aksatmıyoruz artık zaten. Öğleden sonra yine iş. Akşam yemek, çay, muhabbet, bazen beraber bi’ film izlemece, müzik yapıyoruz, bazen odalarımızda ayrı ayrı kitap. Ben mektuplar yazıyorum arada, hayatımdaki bazı insanlara…
Seninle skype üzerinden Yeşil Gazete toplantısı yaparken arkadan gelen horoz seslerinin bilgisayar efekti olduğunu düşünenlerimizin sayısı az değil. Gerçekten sabah kalk yumurtaları tavuğun altından al tarzı bir yaşamınız mı var? Yoksa hala internetten alışveriş yaptığınızı itiraf edecek misin? Köyde bir gününüz nasıl geçiyor?
Horoz
Yumurtaları almıyoruz, hayır. Gurka (kuluçkaya) yatsınlar diye biriktiriyoruz. 5-6 günde bir en eskileri topluyoruz bozulmasınlar sıcaktan diye. Horoz da her daim ortalıkta bağrınıyor, tam bir erkek! İşi gücü gösteriş.
İnternetten alışveriş değil de, gün boyunca, 8tracks.com’dan falan, müziğimiz eksik olmaz misal. Hibrit bir yaşam yani bizimki. Sabah kalkma saatimizi o günkü işler, mevsim ve keyfimiz belirliyor, bir de tabi akşam “Yarın sabah kaçta yapıyoruz sabah çemberini?” sorusuna verdiğimiz cevap. Genelde 7 ile 8 buçuk arası bir şey oluyor. Kahvaltı, çay falan. Ardından bir “sabah çemberi”. Çemberde o sırada Ormanevi‘nde yaşayan herkes bir araya geliyor, iş dağılımını yapıyoruz. Ardından biraz daha muhabbet. Ev işi, bahçe işi, avlu işi, tarla işi… Yakındaki kasabada yaşayan ve köy civarında tarım yapan dayım geliyor, işine yardıma çağırıyor. Bilgisayar başından yaptığımız işler için masa başı (Ben misal, Buğday Derneği’nin Tohum Takas Ağı Projesi‘ni yürütüyorum)… Öğlen, hele yaz mevsimiyse, 1-2 saat uykuyu aksatmıyoruz artık zaten. Öğleden sonra yine iş. Akşam yemek, çay, muhabbet, bazen beraber bi’ film izlemece, müzik yapıyoruz, bazen odalarımızda ayrı ayrı kitap. Ben mektuplar yazıyorum arada, hayatımdaki bazı insanlara…
Mevsimsel olarak çok değişiyor. Kışın daha fazla içerideydik mesela. Gerçi ben sıcağa gelemiyorum pek, soğuğu seviyorum, kışın ve baharda daha hareketli oluyorum.
Zaman algısı çok farklı. Milliyet gazetesinde bizle yaptıkları röportaja “Hayatları ezan sesine ayarlı” başlığını atmışlardı. Caminin dibindeyiz zaten, ezan saati ne zaman hava kararacak falan, çok güzel hatırlatıyor.
Haftasonu haftaiçi diye bir ayrım yok. Köyde haftanın herhangi bir anlama sahip tek günü, kasabanın pazarının kurulduğu çarşamba günü. Bir de cuma, namazı için.
Ormanevi'nde çalışma
Köy yaşamını 4 kelimeyle anlatmaya kalksam, “Hep tatil, hiç tatil” derim. Hep tatil çünkü çalışma ve dinlenme ve üretim ve tüketim ve muhabbet gibi ayrımlar, anlamsız ve verimsiz 8-17 standartizasyonları yok, bedenin ve doğa belirliyor ritmi. Hep bir rahatlık içindesin. Hiç tatil, çünkü hele yalnızsan, şehirdeki gibi “Bugün de yataktan hiç çıkmayayım” diyemezsin. Düğmeye bastın mı yanıp odayı ısıtan bir kombi, internetten iki tıkla sipariş edeceğin yemek yoktur. Yağmur bastı mı tıkanan tahiye borularını açmak için dizine kadar suda çalışman gerekir, odun taşımaya gecenin bir vakti çıkarsın, falan filan.
Zor ve keyifli, yani gerçek bir yaşam kırsaldaki hayat. Tam olması gerektiği gibi. Gerçek.
Kent yaşamının en çok nesini özlüyorsun diye sorsam mı?
Bu soruyu Milliyet’ten de sormuşlardı, 15 dakika düşünmüş ve cevap verememiştim. Bırak “en çok”u, herhangi bir şey bile bulamamıştım (ki, bu arada, şehirdeki hayatımı ziyadesiyle severim, şehirden kırsala “kaçanlardan” hiç değiliz biz).
Neyse, sonra ertesi gün buldum özlediğim bir şey: İstanbul trafiğinde her yere bisikletle gitmek, tıkalı akşam trafiğinde kulağında müzikle Levent’ten Beşiktaş’a inmek, yaldır yaldır. Özgür özgür.
Şu anda Ormanevi’ne gelmek isteyen de ya misafir, ya da OPMIWOHA’cı olarak gelebiliyor. Misafir zaten tanıdıklar, eş-dost, akraba falan. OPMIWOHAcı ise, tanımadığımız birisiyse, ilk seferinde en fazla 3 günlüğüne (haftasonluğuna) gelebiliyor. Bir sonraki sefer 2-3 haftaya, bir sonrakinde ise 2-3 ay ve hatta fazlasına, yani “Allah ne verdiyse”ye çıkıyor bu süre.
Başından beri Ormanevi’nden bahsediyoruz. Nedir Ormanevi? Nasıl oluyor köyde katılımcı bir konsept? Ben şimdi hafataya kalkıp gelsem mesela, ekmek elden su gölden mi?
Köy hayatı
Ormanevi’nin başından beri amaçlarından biri de, kırsalda ekolojik olarak onarıcı, ekonomik olarak sürdürülebilir, sosyal ve kültürel olarak da ziyadesiyle keyifli yaşam formları kurmak isteyenlerin önünü OPMIWOHA ismini verdiğimiz model çerçevesinde açmak. 7 aydır pilot olarak deniyoruz ve şu ana kadar sonuçlar baya’ iyi, biz de teoriden pratiğe geçişte modelin ince ayarlarını yapıyoruz. Önümüzdeki kışa girerken ikinci tur OPMIWOHAcılarla (ilk turu biz kendimiz olarak görüyoruz çünkü, Ormanevi Kolektif üyeleri yani) tam programa geçmek hedefindeyiz.
Detaya girmeyeyim ama sağlam bir niyet ve güzel bir karakterle, bir sırt çantası dışında hiç bir şeyi (para, bilgi, yetenek, “nereden başlarım?” sorusuna herhangi bir cevap, vb.) olmayan bireyleri belli bir sürenin sonunda kırsalda kendi döngülerini kurmak için gerekli tüm teorik ve pratik bilgi, deneyim, iletişim, arazi ve gerekli sermayeyle donatan, baya’ bütüncül bir model bu. Çeşitli vesilelerle girdiğimiz (misal Savory Enstitüsü ve küresel ağı) küresel ağlar ve girişimlerde de büyük ilgi toplayan, ciddi heyecan uyandıran, “Başlayıp bize de yayın” dedirten bir model bu.
Şu anda Ormanevi’ne gelmek isteyen de ya misafir, ya da OPMIWOHA’cı olarak gelebiliyor. Misafir zaten tanıdıklar, eş-dost, akraba falan. OPMIWOHAcı ise, tanımadığımız birisiyse, ilk seferinde en fazla 3 günlüğüne (haftasonluğuna) gelebiliyor. Bir sonraki sefer 2-3 haftaya, bir sonrakinde ise 2-3 ay ve hatta fazlasına, yani “Allah ne verdiyse”ye çıkıyor bu süre. Öncelik bizim iç dinamiklerimizi korumak, muhabbeti bozanı içeride barındırmamak. Ayrıca gelenin de “Bana göre değilmiş bu işler” demesi durumunda rahat rahat tüyebilmesini sağlamak.
Gelenlere, geldikleri andan gittikleri ana kadar (ve özel harcamaları dışında) para harcatmıyoruz kesinlikle, çok sıkı uyguladığımız bir ilke bu. Çerçeve olarak da “Günde 5-6 saatten az olmayacak şekilde burası için çalışacağız” diyoruz. Sayı ve sınır koymak hoş değil tabi ama ilk gelene fikir vermesi açısından, günde 5-6 saat çalıştıktan sonra içi rahat uzanabilmesi sağlaması noktasında çok önemli. Bu görev dağılımı sabah çemberlerinde belirlenen görevlerle oluyor, görevleri belirleyen de (en azından başlarda) kolektif üyeleri olarak biz oluyoruz; çünkü neyin acil, neyin mümkün olduğunu bilen biz oluyoruz mekanda her daim yaşayanlar olarak.
Durukan Dudu
Bize “Sizin için bir şeyler yapmaya geleceğim, ne yapabilirim?” diyene “Esas biz senin için ne yapabiliriz?” diyoruz. Bu algı önemli! Çünkü gelen her kişi, en azından 4-5 gün boyunca bizim için net külfet aslında; iş anlatman lazım, malzemelerin yerini öğrenmesi lazım, büyük bir yanlış yapmaması, seni köyün diline düşürmemesi için göz-kulak olman lazım, vs…
Üç günlüğüne gelip her şeyi çekip çevireceğini zanneden (veya o söylemde olan) kişilere o yüzden sıcak bakmıyoruz. “Abi ben elimden geleni yaparım ama esas görmeye, beraber öğrenmeye geliyorum” diyen samimiyete gülümsüyoruz.
Her aklına esenin gelmesi gibi bir durum yok tabi. Burası bir kolektif, yarı kapalı bir kolektif hem de. Önceden “şu tarihlerde gelmek istiyorum” denmesi lazım, biz de duruma, keyfimize, kişiye göre cevap veriyoruz.
Türkiye’deki ekoköy girişimleri de hep güdük kaldı, hızla dağıldı. Neden? Bir çok sebep var tabi, ama bütün başarısızlık hikayelerinin ortak noktası, girişimi kuran grubun kendi içinde büyük kavgalarla dağılması, ya da zamanla birbirinden bayması, (belki de gerçekte hiç olmamış) muhabbetini kaybetmesi oluyor.
Türkiye’nin ve dünyanın başka yerlerinde benzer deneyimler var mı? Köye dönüş gibi bir trend olduğundan söz edilebilir mi? Bu tür deneyimlerle nasıl temas sağlıyorsunuz? Güçleri birleştirmeyi düşünüyor musunuz?
Kırsala dönüş kesinlikle var. İngilizce “back to rural/land” deniyor genellikle; ama biz “Forward to Rural” diyoruz. Kırsala dönüşün gerilemek olduğu, medeniyetten uzaklaşmak olduğu önkabulu tarihi düz bir çizgi zannetmenin, “kalkınma”yı da doğrusal bir kader sanmanın sonucu – “Şehir ileridir, köy geri” gibi çok yanlış bir kanı var. Dünyanın dört bir yanında bizim gibiler, ki bunlara ABD ve Avustrulya’daki “Karbon Çiftçileri”nden Avrupa’daki ekokomünlere, Güney Amerika’daki kırsal kooperatif yaşam formlarından yine bir çok ülkedeki “I’m Proud to be a Farmer” hareketlerine, Via Campesina’ya kadar bir çok “kırsal hareket” de dahildir, bu yerleşmiş eski paradigmaya “Yok be abi” diyip sırıtıyor.
Tabi bu trendin önünde çok ciddi engeller de var. Bu engellerin yarattığı hayal kırıklıkları var. 2000’lerin başında misal, ekoköylerin 2010’larda patlama yapmış olacağına, mantar gibi her yerde biteceğine emindi “camia”daki herkes! Hep beraber yanıldık. Türkiye’deki ekoköy girişimleri de hep güdük kaldı, hızla dağıldı. Neden? Bir çok sebep var tabi, ama bütün başarısızlık hikayelerinin ortak noktası, girişimi kuran grubun kendi içinde büyük kavgalarla dağılması, ya da zamanla birbirinden bayması, (belki de gerçekte hiç olmamış) muhabbetini kaybetmesi oluyor.
Ekoloji camiası ve bunun farklı yansımalarında çalışanlar, insanın doğayla ilişkisi üzerine çok kafa yormuş, çok güzel sonuçlar çıkarmışlar. Ama insanın insanla ilişkisi arka plana atılmış, pek önemsenmemiş. İlgilenenler de büyük laflarla, sosyalist tezlerle geçiştirmişler meseleyi. Kırsala dönüş trendinin de ruhen her daim ortalıkta olması, pratikte ise genelde kadük kalması tamamen bundan. Grubun sağlam ve iyiyse, ne ekonomik zorluklar ne de diğer engeller… Hiç biri büyük dert değil. O yüzden “Ekoköy kuracağım, ne yapmam lazım?” diye sorana “Kendine yoldaş edin. Nereden baksan, en az!, 2-3 sene sürer zaten o” diyoruz ilk. Öyle bir atasöz de vardır ya zaten, “Ev almadan komşu bul, yola çıkmadan arkadaş edin” diye…
Türkiye’de özellikle son dönemdeki toplumsal hareketlilik, kırsala dönüş için elzem olan “Bi’ gerzek ben olmayayım, hep beraber gidelim yerleşelim” duygusuna da büyük destek veriyor. Bu yüzden etrafımızdaki diğer kırsalcılarla bu konuda somut adımlar atıyoruz. 6-7 Ağustos’ta misal, Buğday’ın Çamtepe’deki kırsal merkezinde bir “KIR-AĞI” toplanması yapacağız. Nasıl isim? Benim çok hoşuma gidiyor.
Süper olmuş bence de…
Somut, pratik adımlara yönelik bir toplantı olacak bu. Bunlar dışında özellikle bölgesel ölçeklerde sürekli iletişimdeyiz zaten, takas ederiz, birbirimizden fazla üretimlerimizi ediniriz, satın alırız, insan ilişkileri kurarız, vs… Dış dünyadan bağımsız değil ama kendi içinde de hızla ve keyifle dönen bir dünya var yani burada!
Yırtıcılar var etrafta, o yüzden otçullar büyük sürüler halinde hareket ediyor ve girdikleri merayı kökten halledip, toynaklarıyla deşip, dışkılarını bırakıp bir sonraki meraya geçiyorlar. Sistem “rahatsız” ediliyor ve ardından “nekahat” sürecine giriyor. İşte bu, merayı sürekli güçlendiren, içindeki yaşamı hızla arttıran bir döngü. Günde 1 saat spor yapıp dinlenmek gibi.
Biraz da meracılık yoluyla küresel ısınmayla mücadele projenden bahsedebilir misin? Biz hayvancılık karbon emisyonlarının en önemli nedenlerinden biri diye bilirdik. Oysa sen merada yapılan hayvancılığın karbondioksit emisyonlarını azaltacağını söylüyorsun sanırım.
Toprak işleyenin...
Hızlı ve kısa yanıt şöyle olurdu: Evet, hayvancılık bugün “modern” denilen yaklaşım ve araçlarla yapıldığında dünyaya en zararlı sektörlerden biri.
Ve ama bütüncül paradigmayla yapıldığında… Belki de tek kurtuluş ışığı! Devasa bir onarım potansiyeli var.
Bu başlı başına bir konu aslında. Bu aralar üzerinde çok yoğun çalıştığımız bir mesele. Geçtiğimiz ay bunun için 3 hafta boyunca ABD’deydim, bir toplantıya ardından da konferansa katıldım.
Allan Savory adında Zimbabweli bir abimiz var. Biyolog, politikacı ve iç savaş sırasında faşist iktidara karşı savaşmış, görmüş-geçirmiş biri.
Mera ekosistemlerinin, ki dünyanın en büyük karasal ekosistemleridir yaygınlık olarak, hızla çölleşmesinin, erozyonun, üzerindeki yaşamın azalmasının nedenini araştırıyor yıllar boyunca ve bir noktada farkediyor ki… Mera denen ekosistemde toprak, ot, otçul hayvan ve yırtıcı hayvanlar bir bütündür. Yani bunların hepsinin varlığı sayesinde meralar dünyanın en verimli topraklarını yaratmışlar (tarla dediğimiz alanlar eskiden ya orman, ya mera ya da bataklıktı – ki çoğunlukla meraydı, hatırlarsan). Birinin eksilmesiyle sistem darbe alır, hatta çöküşe girer.
Buradan “Holism” kelimesini kullanmaya başlamış. Ve otçul hayvanların evcilleştirilmeden önceki otlama döngülerini incelemiş. Yırtıcılar var etrafta, o yüzden otçullar büyük sürüler halinde hareket ediyor ve girdikleri merayı kökten halledip, toynaklarıyla deşip, dışkılarını bırakıp bir sonraki meraya geçiyorlar. Bu döngü sayesinde otların güneş enerjisini fotosenteze çevirme hızı, o döngü, azami seviyeye çıkıyor. Sistem “rahatsız” ediliyor ve ardından “nekahat” sürecine giriyor. İşte bu, merayı sürekli güçlendiren, içindeki yaşamı hızla arttıran bir döngü. Günde 1 saat spor yapıp dinlenmek gibi.
Allan Savory işte bu döngüleri taklit edebilmek için çok basit ve ama çok bütüncül (bölgede yavrulayan yabani kuşların yumurtlama dönemlerinden tepelerin baktığı yöne kadar…) bir karar alma, plan yapma mekanizması öneriyor. Savory’nin Holistic Management ya da Holistic Planned Grazing dediği bu yöntem yaklaşık 20 yıldır ve bugün itibariyle ABD’nin devasa çiftliklerinden Zimbabwe’nin köylerine, Patagonya’nın koyun dolu arazilerinden Meksika’nın çöllerine kadar toplam 15 milyon hektar alanda uygulanıyor.
Sonuçlar dehşet verici. Yılda toprağa hektar başına 10 ton karbon gömen var bu şekilde! Biyolojik çeşitlilik tavan yapıyor, kurumuş dereler yılın 12 ayı akmaya başlıyor, toprakta hidrolojik döngü coşuyor. Çiftçiler iflastan kurtuluyor, tüketiciye mısırla beslenmiş ve hayatı boyunca zincirli yaşamış hayvanın değil, merada özgürce otlamış hayvanı eti, sütü gidiyor.
(Meselenin etik boyutu, hayvan özgürlüğü kısmından habersiz olduğumuz sanılmasın – Kendimizi bildik bileli tartışıyoruz bunu ve başka meseleleri, kendimize ait ve içimizi rahat ettiren bir etiğimiz var)
Şimdi bu sistemin tüm dünyada yayılması için yeni bir model kurgulandı. Biz de 3 senedir iletişimdeydik Savory Enstitüsü‘yle. Bizi de çağırdılar kuruluş toplantısına. Ben kuşkucu adamım, dinledim, insanları kuytuda yakalayıp “Abi hakikaten işe yarıyor mu bu?” diye sordum falan… Yok, açık yok. Zaten safi görsel kayıtlar bile dehşet bir dönüşüm gösteriyor.
Mera
Toplantıda da tanıştığım ve uzun süre muhabbet ettiğim Peter Byck var misal, akademisyen, ünlü Carbon Nation filminin yönetmeni. O katıldığı ünlü bir Talk Show’da “İklim değişikliği hakkında gördüğüm tek ve en gerçek umut ışığı bu” diyor. IUCN‘nin WISP (Sürdürülebilir Otlakçılık/Yaylacılık için Dünya Girişimi) Küresel Koordinatörü Pablo Manzano, geçtiğimiz aylardaki webiner’inde gelen bir soruya “Evet, Savory’e katılıyorum, sistemi de işe yarıyor” diye destekliyor. 350.org ‘un kurucusu Bill McKibben olan biten karşısında heyecanlandığını gizleme ihtiyacı duymuyor. Virgin Holding’in açtığı ve “İklim Değişikliğiyle en iyi mücadele eden, en iyi karbon gömen yöntem ve kurum” yarışmasında, ki jürisinde Bill Mckibben ve James Hensen var misal, bu yöntem finale kalıyor (kazanan daha açıklanmadı).
400 ppm’e dayandık, geçtik hatta galiba? Toprakların, ekosistemlerin durumu belli.. Sürdürülebilirlik artık yeterli değil, onarıcılığa ihtiyacımız var, hem de hemen. Karbon gömme işlemleri için şimdiye dek öne sürülenler ya gerçek olamayacak kadar fantastik veya tükettiği enerji, ürettiği faydadan çok. Yerel olarak uygulanan, adapte edilen, maliyetsiz ve altyapı istemeyen bu yöntemde ise tek seferde 4-5 fayda sağlıyorsun. Hayvancılığı berbat feed-lot sisteminden kurtartıyorsun, bunun küçük üreticiye faydasına girmiyorum bile, dünyada sulanabilir arazilerin 3’te birinin hayvanlara yem üretiyor olmasından kurtuluyorsun, bunun için saldığımız yüksek emisyonlardan kurtuluyorsun (ki feed-lot hayvancılığın salımı, toplam seragazı salımlarının 5’te biridir). Bir de üstüne havadaki “fazla” karbonu alıp “karbonu” eksik toprağa gömüyorsun, toprağı da zenginleştirerek. Dahası, maliyeti yok, yatırım istemiyor, yerel bilgiden besleniyor. Hata yapma lüksü var, öğrenmek de öyle oluyor zaten.
Bizi çok heyecanlandıran, tüm enerjimizi vakfettiğimiz bir yaklaşım, paradigma bu. Ne denli büyük olduğunu şu hesapla örnekleyeyim. Türkiye’nin yıllık seragazı salımı kaçtı, 420 milyon ton mu?
Evet, o civarda.
Türkiye’de yaklaşık 30 milyon hektar mera var. Tüm bu alanda bu bütüncül otlatma planları uygulansa, kötümser bir ortalama 3 ton/yıl/hektardan, toprağa 90 milyon ton/yıl karbondioksit-eşdeğer seragazı, organik madde olarak gömülebilir. Buna çölleşmenin engellenmesiyle duracak karbon salımından kazanç ve hayvancılığın fosil yakıt temelli yemlerle değil de meralarda yapılacak olmasının getireceği fayda dahil değil.
Politika yapana “işin gücün yama!” demem, komün kurana da “ne yani, tek başına kurdun da ne değişti” dedirtmem. Hangisi daha yararlı gibisinden bir ölçüm anca verandada pineklerken, geyik niyetine yapacağım bir muhabbet olur. İkisi de tek başına pek bir işe yaramaz zaten, birbirine muhtaçlar, birbirlerini çok destekliyorlar.
Peki biraz da genel anlamda ekolojik yaşam tecrübelerinden bahsedelim mi? Yeşil politika içindeki gerilimlerden biridir. Seçimlerle, parlamentolara ve hükümetlere girerek siyaset yapmak ve kazanımlar elde etmekle, düşlediğimiz geleceği ekolojik çiftliklerde ve kır ya da kent komünlerinden hemen şimdi kurmak arasındaki gerilimden bahsediyorum. Birincisi daha reformcu, ikincisi daha radikal görülür. Bazıları tarafından da ütopik. Sen bu denklemin her iki tarafında da var gibi görünüyorsun. Ne dersin bu konuda?
Bu gerilime bence gerek yok. Bence doğru olan, herkesin doğru bildiğini, yapmak istediğini ve/veya yapmayı bildiğini yapmasıdır. Politika yapana “işin gücün yama!” demem, komün kurana da “ne yani, tek başına kurdun da ne değişti” dedirtmem. Hangisi daha yararlı gibisinden bir ölçüm anca verandada pineklerken, geyik niyetine yapacağım bir muhabbet olur. İkisi de tek başına pek bir işe yaramaz zaten, birbirine muhtaçlar, birbirlerini çok destekliyorlar.
Böyle de “ne şiş yansın, ne kebab” bir insanım gördüğün gibi.
Öte yandan ben ağırlığımı kırsaldan yana veriyorum. Nedeni basit: Bir, gönlüm bu yanda. İki, siyaset kısmını gayet iyi beceren, benden daha iyi kotaran insanlar var zaten. Üç, yarın-öbür gün istersem bir süre kırsal komünde de yaşamış birisi karizmasıyla siyasetin göbeğine atlarım yine bi’ şekilde, işe de yarar yani, imaj falan… Ama bi’ komüne “gençler ben eski eşsözcü, açılın bakayım” diye daldığını düşün, sıfırdan öğreneceksin kırsalı.
Yapmam öyle bir şey, merak etme:) Biraz da Gezi’den bahsedelim mi? Sen aynı zamanda Gezi direnişinin içindeydin. Bu direniş sana neler öğretti? Mücadeleyi nasıl etkiledi ve etkileyecek sence? Gezi’den sonra hiçbir şey aynı kalmayacak görüşüne katılıyor musun? Bir de kuşaklararası ve siyasetler arası çatışma ve muhabbet açısından neleri değiştirdi Gezi?
Gezi’nin beni bir kez daha emin ettiği iki şey var. 1) Dönüşüm durmaz. 2) Foucault haklı. (Detay için bkz: Üç Ekoloji son sayısı, Gönüllü Sadelik denemesi). Ben herhangi bir mücadeleyle bağdaştırmıyorum sanırım doğrudan, bireyin kendisine ve topluma olan güvenini yeniden kazanma anı olarak görüyorum. Bu, en sağlam hayal gücüne sahip olanımızın bile tahayyül edebileceğinden çok daha köklü, büyük bir kazanım. O yüzden evet, hiç bir şey eskisi gibi olmayacak artık. Bunun sonuçlarını bugünden yarına göremeyip morali bozulan hata yapar bence. Düşman algısının giderek silineceği, dolayısıyla “mücadele” gibi kavramları daha az kullanacağımız bir uzun vadeli döneme girdik Gezi’yle.
Kuşaklar arası oluşan muhabbet ise devasa. Politik mecrasızlık yüzünden “apolitik” diye yaftalanan en azından “bir kısım” gencin yıllardır tekrarladığı ve “siyaseti iyi bilen” yaşı-bizden-büyük-olanların ister istemez, çoğu zaman farkında olmadan “böyle gençlik ateşi de lazım tabi, keh keh” edasıyla dinledikleri kelamlar, Türkiye’nin belki de en “ilginç” ve yüksek enerjili siyasi hareketini yarattı.
Siyaseti-iyi-bilen-kafa-yaşı-hafiften-büyük-olanları ister istemez, çoğu zaman farkında olmadan “böyle görmüş-geçirmiş deneyimi de lazım tabi, keh keh” edasıyla dinleme sırası gençlerin, şimdi. Burada doğru ya da yanlış yok. Birbirini iyi dinleyen, her muhabbetten bir şey kazanan, önyargılarını asgariye indirenin en güzel, en bütüncül ve en fazla destek görecek politikaları ve söylemleri yaratacağı bir döneme girdik artık.
Son olarak içeriden bir soru soracağım Durukan. Ne olacak bu Yeşil Gazete’nin hali?
Yeşil Gazete’de başlattığımız “İklim Değişikliği Bilimi” köşesinde, özgün bilimsel makalelerin yazarları tarafından Yeşil Gazete için kısaltılmış özetlerine ve yine özgün değerlendirme yazılarına yer veriyoruz.
Bu haftaki yazımız Prof. Dr. Murat Türkeş’ten.
***
Şekil 1: İsviçre Alplerindeki Rhone vadi buzulunun Küçük Buzul Çağı sonundan (1850) günümüze kadarki evrimi. (Kaynak: www.ethlife.ethz.ch/archive_articles/100607_Gletscher_su/index_EN)
Bu çalışma, Yerküre’nin 4.6 milyar yıl uzunluğundaki jeolojik ve iklim tarihinin yaklaşık son 10,000 yılına karşılık gelen Holosen devresinin ve onun yaklaşık son 1000 yıllık (En Geç Holosen) bölümünde, Avrupa ve Anadolu’daki iklim değişikliklerinin bölgesel ve zamansal karşılaştırmalı kısa bir bireşimini yapmayı amaçlar. Küresel iklim, başlangıcından beri tüm alan ve zaman ölçeklerinde değişme eğiliminde olmuştur. Biz insanlar, yaklaşık 2.6 milyon yıl uzunluğundaki son jeolojik devir Kuvaterner’in günümüze yakın yaklaşık 11, 000 yıl uzunluğundaki bölümüne karşılık gelen ve Pleyistosen dönemindeki buzularası çağların sonuncusu olarak da kabul edilen Holosen evresinde yaşamaktayız. Pleyistosen buzullaşmasının en iyi bilineni, en şiddetli zamanı yaklaşık 20-22 bin yıl önce oluşan ve ‘Son Buzul Çağı Maksimumu’ (LGM) olarak adlandırılan en sonuncusudur. Son buzul çağında, buzul kalkanları yüksek enlemlerdeki anakaraların çoğunluğunu kaplamış ve Kuzey Amerika, Avrupa ve Asya’nın topografik olarak elverişli olduğu bölgelerinde yaklaşık 40° enlemine kadar güneye yayılmıştır. Aynı dönemde dağlık alanlarda (örn. Alpler’de, Türkiye’de Doğu Karadeniz ve Toroslar gibi yüksek sıra dağların ve Uludağ, Erciyes, Ağrı, Süphan, Cilo, vb. yüksek tek dağların doruklarında) Alpin vadi buzulları ve takke buzulları da, alansal ve hacimsel olarak büyümüş, dağın ve kalıcı kar sınırının yükseltisine uygun olarak bugünkünden yüzlerce metre aşağılara kadar inmiştir (Şekil 1).
Holosen’in son bin yılı (MS 1000-2000), özellikle KYK açısından en çok sayıda ve yüksek doğruluklu geçmiş dolaylı iklim kaydının bulunduğu dönemdir. Ağaç halkaları, göl ve deniz çökeltileri, buz karotları, mağara damlataşları gibi dolaylı kayıtlar, geçmiş iklim değişiklikleri konusunda çok yararlı bilgiler sunmaktadır (Şekil 2). Var olan tüm dolaylı iklim rekonstrüksiyonları yaklaşık olarak milattan sonra 900 – 1450 yılları arasında (10. yy – 14. yy ortası) egemen olan görece ılıman koşulları (‘Ortaçağ Sıcak Anomalisi’), milattan sonra yaklaşık 1450 – 1850 yılları arasında (15. yy ortası – 19. yy ortası) egemen olan bir soğumanın (‘Küçük Buzul Çağı’) izlediğini gösterir (Şekil 2). Burada özetle açıklanan bu değişikliklerin genliği ve oluşma zamanı, farklı iklim rekonstrüksiyonları arasında kuvvetli bir değişiklik sergilemesine karşın, tüm dolaylı iklim rekonstrüksiyonlarının mutlak maksimumu 20’nci yüzyıldadır (Şekil 2).
Şekil 2: ‘Ortaçağ Sıcak Dönemi’ ve ‘Küçük Buzul Çağı’ iklimlerinin türdeş olmayan doğasının, KYK ortalama yüzey sıcaklıklarının rekonstrüksiyonunda kullanılan çeşitli dolaylı iklim kayıtlarınca temsil edilen geniş izgeli değerleri yardımıyla gösterimi (Jansen ve ark. 2007’ye göre yeniden düzenlendi).
Günümüzde olduğu gibi, genel olarak Geç Holosen’de özel olarak da Orta, Yeni ve Yakın çağlarda da, iklim her yerde aynı yönde ya da aynı büyüklükte değişmiyordu (Şekil 2). Gerçekte, bazı bölgelerde, bazı yıllarda ya da dönemlerde 20’nci yüzyıl boyunca egemen olandan bile daha sıcak koşullar yaşanmıştır (örn. Jansen ve ark. 2007; Jones ve ark., 2006, 2008; vb.). Şekil 2’de yapıldığı gibi, birlikte kullanılarak nesnel bir karşılaştırması yapılan dolaylı ve güncel aletli kayıtlara dayanan birçok çalışmada aynı sonuca ulaşılmıştır: “Ortaçağ ısınması (‘Ortaçağ Sıcak Anomalisi’) ve genel olarak MS 1450 – 1850 dönemde onu izleyen soğuk koşullar (‘Küçük Buzul Çağı’), oluşum zamanlarının kesinliği ve bölgesel tutarlılığın açıklanması açısından türdeş değildir; alan ve zamandaki tutarlılığı çok değişkendir” (örn. Erinç, 1952; Erol, 1981; Erlat, 2010; Jansen ve ark. 2007; Jones ve ark., 2006, 2008; Kurter, 1991; Luterbacher ve ark., 2012; Mann, 2002a, 2002b; Roberts ve ark., 2012; vb.).
Şekil 3: Nar Gölü 18O kaydının (b), Alp buzullarının ilerleme ve gerileme kayıtları (a) ile Hindistan musonunun Umman Qunf Mağarası’ndan (c) ve Arap Denizi’nden (d) elde edilen dolaylı kayıtlarıyla karşılaştırılması (Jones ve ark., 2006, 2008).
Sonuç olarak, Ortaçağ Sıcak Anomalisi ve Küçük Buzul Çağı, küresel olarak eş zamanlı olaylar olarak görülmemelidir. Bu kapsamda, Orta Çağ ya da Yeni Çağdaki belirgin ve önemli tarihsel, sosyal ve ekonomik gelişmeleri, olayları ya da bunalımları (örn. Osmanlı İmparatorluğu’nda 17. yy’da, vb.) incelerken, konunun doğal ortam, ekosistem ve iklimdeki değişikliklerle bağlantısının kurulmasında, genel olarak Alpler ve Batı Avrupa bölgelerindeki iklim değişikliklerinin, Osmanlı İmparatorluğu dönemindeki Balkanlar, Anadolu ve Mezopotamya bölgelerine farklı yansıdığı ve farklı sonuçlar doğurduğu bilimsel gerçeği mutlaka dikkate alınmalıdır.
Prof. Dr. Murat TÜRKEŞ, İstatistik Bölümü Bağlantılı Orta Doğu Teknik Üniversitesi Öğretim Üyesi
(Yeşil Gazete)
Seçilmiş Kısa Kaynakça
Erinç, S. 1952. Glacial evidences of the climatic variations in Turkey. Geografiska Annaler 34: 89-98.
Erlat, E. 2010. İklim Sistemi ve İklim Değişmeleri. Genişletilmiş 2. Baskı, Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yayınları No: 155: İzmir.
Erol, O. 1981. Quaternary pluvial and interpluvial conditions in Anatolia and environmental changes especially in south-central Anatolia since the last glaciation. In: Beitraege zur Umweltgeschichte des vorderen Orients, (W. Frey anad H.P. Uerpmann (Eds.), Reihe A, Naturwissenschaften 8: 101-109.
Jansen, E. et al. 2007. Palaeoclimate. In: Climate Change 2007: The Physical Science Basis. Contribution of Working Group I to the Fourth Assessment Reportof the IPCC [Solomon, et al. (Eds.)]. Cambridge University Press: Cambridge and New York, NY.
Jones, M.D., Roberts, C.N., Leng, M.J. and Türkeş, M. 2006. A high-resolution late Holocene lake isotope record from Turkey and links to North Atlantic and monsoon climate. Geology 34: 361-364.
Jones, M.D., Türkeş, M., Roberts, C.N. ve Leng, M.J. 2008. Nar Gölü Geç Holosen İzotop Kaydındaki Değişimler ile Kuzey Atlantik ve Muson İklimleriyle Bağlantıları. İçinde: Ulusal Jeomorfoloji Sempozyumu 2008 Bildiriler Kitabı, 418-429: Çanakkale.
Kurter, A. 1991. Glaciers of Middle East and Africa – Glaciers of Turkey. In: Satellite Image Atlas of the World, [R.S. Williams and J.G. Ferrigno (Eds.)], pp.1–30. USGS Professional Paper 1386-G-1.
Luterbacher, J. et al. 2012. The Climate of the Mediterranean Region. Elsevier Inc. DOI: 10.1016/B978-0-12-416042-2.00002-1
Roberts, N., Moreno, A., Valero-Garcés, B. L., Corella, J. P., Jones, M., Allcock, S., Woodbridge, J., Morellón, M., Luterbacher, J., Xoplaki, E., and Türkeş, M. 2012. Palaeolimnological evidence for an east-west climate see-saw in the Mediterranean since AD 900. Global and Planetary Change 84-85: 23–34.