Ana Sayfa Blog Sayfa 4192

KESK’in yürüyüşüne polis engeli

KESK’in başlattığı Ankara yürüyüşüne destek vermek isteyen bir grup, İstanbul Taksim Meydanı’nda basın açıklaması yapmak istedi. Ancak çevik kuvvet polisi grubun Taksim Meydanı’na çıkmasına izin vermedi.

KESK’in “İnsanca Yaşam, Güvenceli Gelecek, Eşit, Özgür ve Demokratik Bir Türkiye İçin yürüyoruz” söylemiyle 4 koldan başlattığı Ankarayürüyüşünün Edirne’den yola çıkan  ‘Mehmet Ayvalıtaş-Ali İsmail Korkmaz Yürüyüş Kolu’ İstanbul’a ulaştı.

KESK üyesi bir grup ise Ankara’ya yürüyüş gerçekleştiren arkadaşlarına destek olmak Taksim Meydanı’nda basın açıklaması yapmak istedi. Grubun önü İstiklal CaddesiFransız Konsolosluğu önünde kalkanlarıyla barikat kuran çevik kuvvet polisi tarafından kesildi.

Polisin Taksim’e girmesine izin vermediği grup burada basın açıklaması yaptı. Yürüyüş koluna ismini veren Mehmet Ayvalıtaş’ın anne ve babası da eyleme destek verdi.

Basın açıklamasından önce kısa bir konuşma yapan Mehmet Ayvalıtaş’ın babası Ali Ayvalıtaş “Ben şimdi ne yapıyorum biliyor musunuz? Mehmet’in tertipleri asker olurken ağlıyorum. Benim oğlum yok. Bugün 6 günlük asker olacaktı. Kimse sesimizi duymuyor. KESK’e gönülden destek veriyorum, bu memleket emekçilerindir” diye konuştu.

Basın açıklamasını okuyan Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu (KESK) Merkez Yönetim Kurulu (MYK) Üyesi Ali Berberoğlu, aileleriyle birlikte 4 milyon kamu emekçisinin taleplerinin iki dudağının arasına sıkıştırıldığını belirterek, “Bu ülkenin eğitim emekçileri, sağlık emekçileri, yerel yöneticileri, sanatçıları, maliyecileri 70 milyona hizmet üreten kamu emekçilerinin yüzlerce talebiyle başlayan 2014-2015 yılları toplu sözleşme süreci hükümet ile yandaş sendikası Memur-Sen’in uzlaşmasıyla yangından mal kaçırırcasına sonuçlandı” dedi.

Memur Sen’in tutumunu eleştiren Berberoğlu basın açıklamasına şöyle devam etti:

“Kamu hizmetlerinin tümüyle tasfiyesini hızlandıran, kamu emekçilerinin iş güvencesi dahil temel kazanımlarını bile ellerinden almaya çalışan AKP iktidarı, yine kendinden bekleneni yaptı. Yüzde 22 refah kaybı olan emekçilerin ücretlerine yüzde 3 ila yüzde 7 aralığında artışı yeterli gördü.  Artan vergi dilimi nedeniyle Ocak ayı başında aldığımız maaş artışı, yılın yarısına gelmeden erimeye başlıyor diye isyan ettik, maaşlarımızdaki artışı düşürdüler. Dahası emeğimizin alın terimizin karşılığı olan haklarımızın gasp edilmesine görülmemiş bir istek ve acelecilikle evet diyen Memur Sen 2014 yılına ilişkin enflasyon farkını gündeme bile getirmedi. Neticede kendi koydukları yasaya bile uymayarak toplu değil tekli; İş sözleşmesi değil olsa olsa satış sözleşmesini imzaladılar.”

Bir süre oturma eylemi yapan grup açıklamanın ardından olaysız dağıldı.

Placebo konserinde Gezi sloganları

İstanbul Calling festivali, dünyaca ünlü grup Placebo konseri ile son buldu. Pozitif Live organizasyonuyla Parkorman’da gerçekleştirilen konser dün saat 22.00’da başladı. Konseri yaklaşık 8 bin Placebo hayranı izledi.

The Veils’in ardından sahneye çıkan Placebo B3 ve For What It’s Worth şarkısıyla konserine başladı.

Gezi sloganları atıldı

Konserin devam ettiği sırada seyirciler “Her yer Taksim, her yer direniş” sloganları attı. Grup sloganlara karşı İngilizce “Teşekkür ederiz” diyerek karşılık verdi.

Placebo, yeni albümleri Loud Like Love’dan aynı isimli parçayı ve geçtiğimiz günlerde müzik videosu yayınlanan Too Many Friends gibi en yeni parçalarını da seslendirdi. Teenage Angst, Running, Post Blue ve Infra Red’le geceyi kapatan Placebo, beşinci kez Türkiye’de olmaktan mutluluk duyduklarını ileterek geceyi sonlandırdı.

El Fetih Camii’nde gergin bekleyiş

0

Mısır’ın başkenti Kahire’de Müslüman Kardeşler taraftarlarının sığındığı El Fetih Camii’nde gergin bir bekleyiş hüküm sürüyor.

Camiyi kuşatan güvenlik güçlerinin kimseye dokunulmayacağı sözüne rağmen kalabalık dışarı çıkmayı reddediyor.

Müslüman Kardeşler, Çarşamba günü 600’dan fazla kişinin öldürülmesini protesto için Cuma gününü “öfke günü” ilan etmişti.

1004 gözaltı

Cuma günü ülke genelinde en az 173 kişinin öldüğü bildiriliyor.

Mısır İçişleri Bakanlığı, aynı gün 1004 “Müslüman Kardeşler unsurunun” gözaltına alındığını duyurdu.

Bakanlığa göre Kahire’de 558 kişi gözaltına alındı.

Polis, protestolar sırasında yüzlerce kişinin sığındığı Ramses meydanındaki El Fetih Camii’ni kuşattı.

Televizyon görüntülerinde özel polis güçlerinin caminin önünde beklediği görülüyor.

Kahire’deki muhabirler, içeridekilerin gözaltına alınmaktan ve daha fazla kan dökülmesinden korktuklarını söylüyor.

Kahire’deki “Öfke Cuması” protestoları Ramses meydanında yapıldı. Protestoların başlamasından kısa bir süre sonra ölü ve yaralılar buraya getirildi. Çok sayıda protestocu da buraya sığındı.

Görgü tanıklarına göre camide yaklaşık 1000 kişi var.

Camide mahsur kalan TRT muhabiri Metin Turan, güvenlik güçlerinin içeridekilere 10’ar kişilik gruplar halinde çıkmalarını istediğini ancak toplu halde çıkmayan isteyen protestocuların bunu reddetiğini söylüyor.

Mısır resmi haber ajansı Mena’ya göre güvenlik yetkilileri, “silahlı unsurların” camiden ateş açtıklarını öne sürdü.

Bu arada Cuma günü İskenderiye’deki çatışmalarda ölenlerin sayısının 21’e çıktığı açıklandı.

“Öfke günü”

Müslüman Kardeşler taraftarları, Mısır’ın demokratik seçimlerle işbaşına gelen ilk cumhurbaşkanı olan Muhammed Mursi’nin ordu tarafından devrildiği 3 Temmuz’dan bu yana sokaklarda.

Protestocular, Müslüman Kardeşler üyesi Mursi’nin göreve iadesini istiyor.

Güvenlik güçlerinin Kahire’de Müslüman Kardeşler taraftarlarının kamplarına müdahalesinde 638 kişi hayatını kaybetti

Hükümetin müdahalesi uluslararası tepkilere neden oldu.

Müslüman Kardeşler, “Halk darbecileri devirmek istiyor” sloganıyla Cuma’yı “Öfke Günü” ilan etti ve bir hafta boyunca protestolar düzenleneceğini duyurdu.

Geçici yönetim Kahire ve çevresinde gece sokağa çıkma yasağı ilan etmişti.

İçişleri Bakanlığı “yasal sınırlar içinde” polise gerçek mermi kullanma izni verildiğini duyurdu.

Kahire’deki gazeteciler, kentte durumun çok gergin olduğunu, birçok noktada zırhlı personel taşıyıcıların beklediğini aktarıyor.

Polis 2011’de Hüsnü Mübarek’i deviren ayaklanmanın odak noktasındaki Tahrir meydanına kimsenin girmesine izin vermiyor.

Karşı gösteri

Öte yandan, geçici yönetime destek veren Ulusal Kurtuluş Cephesi ve Temerrüt gibi gruplar, Müslüman Kardeşler’in eylemlerine cevap olarak karşı gösteriler düzenlenmesi çağrısında bulundu.

Görgü tanıkları Cuma namazından sonra Müslüman Kardeşler’in çağrısına uyarak protestolara katılanlara açanlar arasında tıklayın”baltacılar”olarak bilinen silahlı sivillerin de olduğu belirtiliyor.

(BBC)

Gezi’de çadır yakan zabıtalar işlerine geri döndü

Gezi eylemcilerinin çadırlarını yaktıkları gerekçesiyle 45 günlüğüne zorunlu izne çıkarılan dört zabıta memuru görevlerine geri döndü.

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş, 20 Haziran’da konuyla ilgili yaptığı açıklamada, “Dört zabıta memuru teftiş raporu sonucunda açığa alındı, üçü taşeron üzerinden aldığımız zabıta görevlisi. Bunların da iş akitlerinin feshine gidildi” demişti.

Gezi eylemlerinin ilk gününde eylemcilerin çadırları, yapılan şafak baskınından sonra sivil gaz maskeli kişilerce yakılmıştı.

Şans eseri eylemciler olaydan yara almadan kurtulurken kamuoyundan çadırların yakılmasıyla ilgili büyük tepkiler gelmiş ve yakanların ortaya çıkarılması gerektiği vurgulanmıştı. Çadır yangınları dünya basınında da geniş yer bulmuştu.

 

17 Ağustos Marmara Depremi’nin 14. yılı

17 Ağustos Marmara Depremi’nin 14’üncü yıldönümünde, Gölcük, Adapazarı, İzmit ve Yalova gibi en çok can kaybının yaşandığı merkezlerde yakınlarını kaybedenler depremin gerçekleştiği 03:02’de yakınlarını andı.

Depremin en büyük yıkıma yol açtığı Kocaeli’nin Gölcük İlçesi Kavaklı sahilindeki anma etkinlikleri ardından, törene katılanlar felaketin olduğu saat 03.02’de Deprem Anıtı önünde bir araya geldi. Burada depremde yaşamını yitirenler anısına denize çelenk ve kırmızı karanfil bırakıldı.

İzmit’te de  Merkez Bankası önünde saat 02.00 sıralarında toplanan yaklaşık 200 kişilik grup ellerinde meşalelerle Anıtpark Alanı’na kadar yürüdü. Anıtpark Anıtı önünde saat 03.02’ye kadar bekleyen grup daha sonra sessizce ayrıldı.

Depremde büyük bir bölümü yıkılan, yaklaşık 4 bin kişinin yaşamını yitirdiği Adapazarı’nda da, felaketin 14’üncü yıldönümüne katılanlar, benzer felaketlerin yaşanmaması isteğiyle dilek balonları uçurdu. Marmara depreminin 14’üncü yıl dönümünde Sakarya’da Kent Meydanı’nda toplanan yaklaşık 50 kişi, deprem kurbanlarını andı. Anma törenine her yıldönümüne katılan depremde 5 yaşındaki kızını kaybeden Hayriye Yanıldı da kızının fotoğrafıyla katıldı. Saatler 03.02’yi gösterdiğinde anma için toplananlar saygı durusunda bulunduktan sonra bir daha felaket yaşanmaması için dilek balonları uçurdu.

Can Dündar tarafından hazırlanan 17 Ağustos Gölcük Depremi Belgeseli

2 bin 504 kişinin yaşamını yitirdiği Yalova’da ise Deprem Anıtı’nda saat 03.02’de anma töreni düzenlendi. İl yöneticilerinin yanı sıra depremde yakınlarını kaybedenler ve çok sayıda kişinin katıldığı anma töreninde dualar okundu, gözyaşları sel oldu. Depremde hayatını kaybedenlerin adlarının yazılı olduğu beton bloklara çiçek koyanlar, 14 yıl önceki acıyı bir kez daha yaşadı. Deprem Anıtı’nın içinde bulunan fotoğraf sergisi de gezildi. Mahalle Afet Gönüllüleri Derneği (MAG) üyeleri de Deprem Anıtı’ndan başlayarak Cumhuriyet Meydanı’na kadar ellerinde meşalelerle yürüdü.

(DHA)

 

 

 

Paul Hawken’ın Türkçe’ye kazandırılması gereken kitabı, “Blessed Unrest”

Bugün yeryüzünde olanları tanımlayan bilime bakıp, kötümser olmuyorsanız, doğru verilere sahip değilsiniz demektir. İsmi olmayan bu hareketin üyeleriyle tanışıp iyimser olmuyorsanız, kalbiniz yok demektir.

 

 

Paul Hawken

Çevreci, girişimci, sosyal aktivist ve yazar Paul Hawken’ın 2007’de ABD’de yayımlanan, New York Times çok satanlar listesine giren, dünyadaki sosyal ve çevre değişim hareketlerini inceleyen bu kitabı ne yazık ki Türkçeye henüz çevrilmemiş. Yedi kitabı 50’den fazla ülkede, 27 dile çevrilmiş Hawken’ın Amory Lovins ile birlikte yazdığı “Natural Capitalism” ABD eski Başkanı Bill Clinton tarafından dünyanın en önemli beş kitabından biri olarak gösterilmişti. Çok sayıda televizyon programı ve gazete makalesinde fikirlerine yer verilen Hawken, ABD’nin ilk sadece sürdürülebilir tarım yöntemleri kullanan gıda şirketi dahil birçok şirketin de kurucusu ve yönetim kurulunda. (Paul Hawken, Natural Capital Institute ve STK, vakıf, şirket, hükümet, sosyal girişimci, öğrenci, organizatör, akademisyen, bilim insanı ve vatandaşları biraraya getiren networking platfomu Wiser Earth’in de kurucusu)

10 yılı aşkın bir süre çevre ve sosyal adalet hareketlerini inceleyen Hawken bu kitabında, kar amacı gütmeyen milyar dolarlık oluşumlardan bireysel oluşumlara kadar tüm bu (sayısını bilmediğimiz) grupların ismi, lideri, ülkesi olmayan, dünyanın en büyük hareketini oluşturduklarını ve politikacılar ve medya tarafından görmezden gelindiklerini ele alıyor. Bu hareket, doğanın kendisi gibi, en küçük parçadan başlayarak, her şehirde, köyde, her kültürde örgütleniyor ve dünyanın her tarafındaki insanların ihtiyaçlarının olağanüstü ve yaratıcı ifadesi olarak gelişiyor.  Blessed Unrest, bu hareketin çeşitliliği, parlak fikirlerini, yenilikçi stratejilerini ve birkaç yüzyıl öncesine dayanan gizli tarihini de inceliyor.

Yazar, hareketin tarihini ele alış amacını “geçmişten bahsederken amacım sadece Darwin, Gandhi, Rachel Carson ya da Thoreau gibi önemli kişileri yüceltmek değil, bağlantı ve tesadüfün önemini de anlamak”, sözleriyle açıklıyor.  Hawken günümüzü değerlendirirken ise, dünyayı değiştirebilecek “ekolojik sürdürülebilirlik ve sosyal adalet için çalışan” aktivist gruplarının yükseliş dönemini yaşadığımızı düşünüyor. Yazara göre bu grupların bir araya gelmesi, ideolojik ya da merkezi bir hareketin aksine, çevre sorunlarının sosyal adalet sorunları olduğunun anlaşılması üzerine kendiliğinden gelişen ve organik bir tepki. Hawken, bu güçlerin bir araya gelmesini insanın bağışıklık sistemiyle karşılaştırıyor; vücut tehdit altındayken, nasıl antikorlar birlikte hareket ediyorlarsa, insanlar da yeryüzünüve hayatı korumak için bir araya gelmekteler.

Sosyal adalet ve ekolojik sağlık adına, küçük de olsa, yaptığımız her şeyle, hep birlikte Dünya’nın bağışıklık sistemin bir parçasını oluşturmaktayız.

Paul Hawken bize milyonlarca kişisel çabanın bir araya gelerek karşı konulamaz bir güç oluşturduğunu gösteriyor; tahminlerimizin ötesinde kalabalık ve güçlü bir hareketin parçası olduğumuzu bilmek, sistemlerin çürümekte olduğunu iyice kavradığımız bu günlerde, çarenin bizlerin içinden çıktığını, çarenin bizler olduğunu görmemizi sağlıyor. Bir araya gelerek, birleşerek neler başarabildiğimizi gördüğümüz bu dönemde, Hawken’ın Blessed Unrest’i bizler için çok aydınlatıcı ve ilham verici bir kitap, bir an önce Türkçeye çevrilmesi diliyorum.

Kitabın orijinalini sipariş etmek isteyenler için: blessedunrest.com/

http://www.youtube.com/watch?v=nlyX8-pXDgc

Kitaptan bazı alıntılar

“Doğaya verdiğimiz zarar tüm insanları etkiliyor, ve birbirimize davranışımız ise doğaya nasıl davrandığımıza yansıyor.”

“Hayat en temel insan hakkıdır, ve hareketin içinde yer alan tüm hareketler kendilerini geçim, gıda, güvenlik, barış, istikrarlı bir ortam ve zulüm karşısında özgürlüğü de içeren hayat şartlarını yaratmaya adamışlardır. Her ne zaman ve her nerede bu hak ihlal edilirse, insanoğlu ayaklanmaya başlar. Bugün, daha öncelerinden çok fazla sayıda insan,  çoğu zaman karşılarına aldıkları tüzel ve kamu kuruluşlarından daha ileri bir kitlesel oluşum halinde ayaklanmaktalar.”

“Hareketin üç temel kökeni bulunmakta: çevre aktivizmi, sosyal adalet girişimleri ve yöresel kültürlerin küreselleşmeye direnişleri; tüm bunlar iç içe girmiştir.”

“Hareket bölünemez çünkü zaten çok küçük parçalardan oluşmakta – birbirlerine gevşekçe bağlı, küçük parçalar. Hareket, merkezi bir liderlik, yönetim ya kontrol olmadan, oluşmakta, dağılmakta sonra hızla yeniden bir araya gelmekte. Bu isimsiz hareket, hakimiyet peşinde olmak yerine, güç yoğunlaşmalarını dağıtma gayesinde. Bu hareket, tanıklık yaparak, bilgilendirerek ve kitleleşerek hükümetleri, şirketleri ve liderleri düşürmeyi başarmıştır. Hareketin son yıllarda hızlanmasının sebebi dünyanın her yerinde, herkesin bilgi teknolojilerine düşük maliyetle erişebiliyor olması.”

Blessed Unrest: How the Largest Movement In the World Came Into Being
and Why No One Saw it Coming

Paul Hawken
Viking Press, New York 2007

 

 

Ayşe Bereket

Vizyonda Bu Hafta

16 Ağustos tarihinde vizyona giren 7 film arasından seçtiğimiz 3 yapımı sizlere tanıtıyoruz

* * *

Savaşın Gölgesinde (Lore)

Bu hafta vizyona giren ‘”Savaşın Gölgesinde/Lore İstanbul Film Festivali’ne de konuk olmuş ve bizlere tanıdık gelebilecek bir yapım.

Avustralyalı yönetmen Cate Shortland’ın Rachel Seiffert’ın ‘The Dark Room’ isimli romanından uyarladığı ‘Savaşın Gölgesinde’ (Lore)Almanya’daki büyük yıkımın ‘Nazi çocukları’ üzerindeki etkilerini doğayla harmanladığı şiirsel bir dille anlatıyor.

Savaşın Gölgesinde filmi, Hitler’in intihar etmesi ve savaşın kaybedilmesi sonucu Subay Baba ve anne teslim olduktan sonra Abla Lore 4 kardeşi ile birlikte Hamburg’da yaşayan büyük annelerinin yanına gitmesi gerekir. Yolda karşılaştığı savaş mağduru Thomas’ın yardımlarına karşın kafasındaki düşmanlığı bir tülü geride bırakamaz. Genç bir kadın olan Lore‘düşman’ bellediği birisine duyduğu cinsel arzuyla beraber karmaşık bir süreç yaşamaya başlar.Bu karmaşa aslındatüm Almanların yaşadıklarıyla hiçbir farkı yoktur.

2013 yılının en iyilerinden biri olan Savaşın Gölgesinde/Lore’yi savaş filmi olarak tanımlamak gerçekten zor. Savaş sonrası insanların belleklerine kazınanlarla, gerçekte hayata yansıyan insani duyguların hesaplaşması başarılı bir şekilde anlatmayı başarıyor.

Yazar Notu:

Fırsatı olanların sinemada izlemesi öneririz. Filmi DVD arşivinde yer alabilecek kalitede bir film olduğunu ve birkaç kez izlenebilecek kadar derin etkiler bırakacak bir film olduğunu belirtme ihtiyacı duyuyorum.

 

Ailem İçin (At Any Price)

Bu hafta vizyona diren filmlerden biri olan At AnyPrice/ Ailem İçin Amerika kırsalında kalan bir aile dramını anlatıyor. Hali vakti yerinde olan bir ailenin en büyük oğlunun geri dönmemek üzere evi dönmesi araba tutkunun küçük kardeş Dean’ın omuzundaki yükü arttırmıştır. Kısa bir süre babası hakkında ortaya çıkan suçlama sonrası ise Dean kendi hayalleri ile ailesi arasında karar vermek zorunda kalır.

Filmin yönetmen koltuğu Man PushCartChop Shop ve Goodbye Solo filmleriyle büyük ses getiren Ramin Bahrani’ye ait.Ramin Bahrani iyi başlayan filmin sonuna iyi getiremediğini söylemek gerekir..

 

JOBS

Steve jobs’u canlandıran Ashton Kutcher’ın yer aldığı film, 2011 yılında kanser nedeniyle hayatını kaybeden teknoloji ve endüstri dahisi Apple kurucusu Steve Jobs’un gençlik yıllarından başlayan hayat hikayesine odaklanıyor. Filmde Jobs’un özel hayatından kesitler, kendini motive ediş şekli, onu yönlendiren kişiler anlatılırken özellikle Jobs’un gençlik yıllarına odaklanılıyor. Tam bir biyografi filmi olmadığı şimdiden söylemek gerekir. Jobs’un hayatındaki dönem noktalarının bazıların es geçildiği görülüyor.

Bu filmi Steve Jobs’un başarılı hayatının bir kesitini ve Apple’in büyüme hikayesine ortak olmak isteyen sinemasevelere tavsiye edebiliriz.

 

Derleyen: Muhittin Kurban

 

Alternatif Film Önerileri: Compliance

Bu filmi izlerken biat ve itaat kültürünün sınır tanımadığını, küresel bir insanlık sorunu olduğunu gözlemleme şansını bulacaksınız. İnsanoğlunun bu kadar itaat etme eğilimli olduğunu yer yer sinirlenip , bazen de kendi hayatınızı, yaşadığınız sosyal çevreyi sorgulama ihtiyacı duyabilirsiniz.

Gezi parkı olayları ile bize ait olanı savunmak için güçlüye karşı itaatkar olmadığımızı verilen mücadele ile göstermiş olsak da geçmişten gelen devlete, evde babaya, okulda öğretmene, sokakta polise çoğunlukla itaat  eden bir toplum modelimiz olduğu yadsınamaz.

İlk kez 2012 yılında Filmekiminde gösterilen ve sinema salonlarında gösterilme şerefine erişemeyen (!) Amerikalı bağımsız film yönetmeni Craig Zobel imzali “Compliance” (İtaat Et) adlı yapım itaat etmenin yaşadığımız toplumda sınırları olup olmadığını yaşanmış bir olaydan yola çıkarak beyazperdeye aktarmaya çalışmış.

İtaat Et Gerisine Karışma!

Film Amerika’nın Ohio şehrinde bir Fast-Food satış noktasında geçmekte. Para odaklı, full konsantre  çalısılması konusunda taviz vermeyen ceberrut yönetici Sandra polisten gelen telefon ile alımlı kasiyer Becky’nin hırsızlık olayına karıştığını öğrenir.

Telefonun diğer ucundan gelen tüm emir ve direktifleri harfiyen yerine getirmeyi vatandaşlık görevi olarak sayan Sandra, Becky’nin sorgulamasından başlayıp, üstünün aranmasına ve diğer taat edilmesi  gerekli tüm komutları yerine getirerek, İtaat etmenin sınırları olmadığını gösteriyor.

İtaat Testi

Becky’nin karıştığı iddia edilen hırsızlık olayından haberdar olan her çalışanın bir itaat testine tabii tutulduğuna filmin gelişme bölümünde tanıklık ediyoruz. Fast-Food çalışanlarının kimisi bu olaya bulaşmamak için tavır alsa da egemen olan sorunun çözümüne ulaşmak için tek kuralın itaat etmek olduğu mesajını oyuncular arasındaki diyaloglardan anlayabiliyoruz.

Koşulsuz bir itaat kültürünün küçük bir iş yerinde sorgulamadan kabul edildiğine , insanların güçlü olanlara karşı sarsılmaz bir güven duygusu beslediğini gözlemleyebiliyoruz.

Final ise sorgulamadan itaat etmenin ne gibi sosyolojik ve psikolojik sorunlara neden olduğunu anlamamız için yeterli oluyor.

Compliance/İtaat Et filmi gerçek bir olaydan ele alındığından biraz olay örgüsünün inandırıcılık problemi çektiğini söylenebilir. Ayrıca karakterlerin oyunculuklarının eksik kaldığı dikkatlerden kaçmıyor..

Compliance/İtaat Et adlı filmi bu kadar anlattık ama izlemek isteyenlerin bu filme ulaşmak için korsan yollara başvurmaları gerektiğini söylememiz gerek.( Torrent sitelerinden indirebilir altyazısını bulduktan sonra keyifle pardon sinirlenerek izleyebilirsiniz)

İyi Seyirler

 

Muhittin Kurban

@3murti

 

Mahmut Derviş’in mirası: Filistinli şairi, ölümünün beşinci yıldönümünde anıyoruz

Barış görüşmeleri halkın belleğinde hafif ateşte kaydolurken, Filistinli şair Mahmut Derviş’i ölümünün beşinci yılında anmak uygun görünüyor. Efsanevi bir konum elde eden Derviş, sık sık (belki de yanlı biçimde) İsrailli şair Yehuda Amichai ile ilişkilendirilen Filistin’in resmi şairiydi.

Aslında Derviş kendisini Allen Ginsberg’e benzetmeyi tercih ederdi. Ama güzel ve şaşırtıcı üslupları ve evsiz barksız bırakılma, şiddet ve sürgün temalarıyla Derviş ve Armichai ikilisi kaçınılmaz olarak nerdeyse tam birbirlerine göreydiler; aynı yerde tıkılıp kalan birbirine zıt hisleri olan iki komşu.

Arap dünyasının en çok okunan şairi olan ve okumalarıyla stadyumları dolduran Derviş, 2002’de Amichai hakkında şunları şöylemişti:

“Şiirleri, bana meydan okuyordu, çünkü ikimiz de aynı yer hakkında yazıyoruz. O, benim yok edilen kimliğime dayanarak manzarayı ve tarihi kendi lehine kullanmak istiyor. Bu yüzden, aramızda bir yarış var: bu toprağın dilinin sahibi kim? Kim bu dili daha çok seviyor? Kim onu daha iyi yazıyor?”

Belli ki, Amichai de aynı şekilde hissediyordu. Paris Review’un harikulade röportaj dizilerinin birinde, Amichai’ye İsrail şiiri ile Filistin şiiri arasında benzerlik görüp görüp görmediği sorulmuştu. Röportajlar, İlk İntifada’nın patlak vermesinin hemen sonrasında 1989’da başladı ve zamanla Madrid Barış Konferansı’na ve en nihayetinde Oslo’ya yol açacak olan İlk Körfez Savaşı sona ermeden hemen önce bitti. Amichai şunları söylemişti:

“Aslında, evet. Sanırım, İsrailli Arap ve Filistinli şairler kendi geleneklerinde, İsrailli şairlerin kendi geleneklerinde yaptığı aynı şeyleri yapmaya çalışıyorlar. Bir bakıma, ortak bir zeminde çalışıyoruz – sadece kelimenin gerçek anlamıyla, aynı realite içinde, manzarada değil; şair olarak da ortak spiritüel zeminimiz aynı. Beni esas olarak ilgilendiren, Filistin şiiri olmuştur. Mahmut Derviş, Semih El Kasım gibi siyasi mevzularla geleneksel ve modern biçemleri, teknikleri ve dili birleştiren güçlü, kuvvetli şairler. Uluslararası etkinliklerde Mahmut Derviş ile birlikte okumalar yaptım. Filistin Kurtuluş Örgütü’nde siyasi bir figür olarak oynadığı rolü kabul etmesem de, şair olarak ona büyük saygı ve hayranlık duyuyorum. Bildiğim kadarıyla o da benim hakkımda aynı şekilde düşünüyor; siyaseten dobra olmasam da eminim ki o da siyasi düşüncelerimin çoğuna katılmaz. Ben, siyasi içeriğin dışında yazan bir şairden ziyade siyasi gerçeklikleri ele alan ahlakçı bir şairim. Ama hayal görmüyorum. Bizimki gibi siyaseten paramparça edilen bir toplumda şairlerin birbirleriyle iletişim kuması çok zor. Doktor bir arkadaşım aynı şeyin doktorlar için de geçerli olduğunu söylüyor. Örneğin; uluslararası toplantılarda Suriyeli doktorlarla karşılaştığında, her şey samimi, sıcak ve doktor olmaları açısından meslek itibariyle eşitler. Ama bu, bir tür yanılsama; çünkü, siyaset eninde sonunda araya giriyor. Bir noktada, İsrailliler ve Suriyeliler ülkelerinin gerçekliklerine geri dönmek zorunda kalıyorlar ve yapılan her tür sohbet havada kalıyor. Bu, Arap ve İbrani şairler için de, Yahudi ve Arap doktor ve öğretmenler için de geçerli. Profesyonel düzeyde yapılan sohbetler işe yarıyor ama siyasi düzeyde – gerçek siyasi etkiler açısından – sonuçlar aldatıcı.”

Derviş, Siyonizmi el üstünde tutan anlatılarına ve yerleşimlerine meydan okuduğu  İsrailliler için olduğu kadar Hamas’ı eleştirmesini ya da İsraillileri insancıllaştırmasını iyi karşılamayan Filistinliler için de kutuplaştırıcıydı. O, bu yüzden titan oldu. Muhtemelen başka yolu yoktu.

Aşağıda “Genç  Bir Şaire” şiirinden bir bölümü okuyabilirsiniz:

Derslerimizin doğruluğuna inanma.

Kervanın ardında bıraktığı ize inan yalnız.

Ahlak, kurşun gibidir şairin yüreğinde

Bilgelik kadar ölümcül.

Öfkeliyken boğa gibi güçlü ol

Badem çiçeği gibi zayıf

Sevdiğinde ve hiçbir şey, hiçbir şey,

Serenat yaparken kendine kapalı bir odada.

Yol uzun tıpkı eski bir şairin gecesi gibi

Ovalar ve tepeler, nehirler ve vadiler

Yürü, hayallerin kadar; ya zambak gelir

Ardından ya da darağacı.

 

Makale: Adam Chandler

Yazının özgün hali

Çeviren: Özde Çakmak

(Yeşil Gazete, Tabletmag)

 

Kırkıncı yılında “Parasız Yatılı”: Edebi olaydan ebedi olaya dönüşen Füruzan’ın ilk kitabı…

Aradığım kitabı bulamamaya başlayınca kütüphanemi düzenleme vaktinin geldiğini anlıyorum. İki üç yılda bir tekrarlanan bu ritüel keyifli bir rüya gibi başlar ama kitaplar ortaya dağ misali yığılıp, yerlerine bir türlü yerleşemeyince hafakanlar basan kâbusa dönüşür. Bu kâbus içindeki rüya duraklarım ise kıyıda köşede unutulmuş dostlarımla karşılaşmamdır. Yine böyle bir kâbus içindeyken, Füruzan’la karşılaşmam, beni kollarımdan tutup otuz yıl öncesine götürdü. Hoş gittiğim dönemin de kâbustan bir farkı yoktu ya…

Yıl 1980, mevsim sonbahar, ablam okula başlamış, ben Paşakapısı Cezaevi’nin arkasındaki evimizde oyunlar oynamakla meşgulüm. Cezaevinden yükselip bize kadar ulaşan marşları ezberleyip anneme okuduğum zaman aferin almak yerine bir daha asla söylememem için ciddi uyarılar alıyorum. Oyuncak tüfeğimle yoldan geçen askerlere ettiğim yalancı ateşlerin cezası ise çok daha sert oluyor. Annem korkuyor, babam korkuyor, komşular korkuyor, herkes korkuyor… Önlerindeki masaya suç aleti olarak kitaplar konulmuş gencecik insanlar televizyonda, gazetelerde terörist olarak gösteriliyor. Okumanın terörist bir eylem sayıldığından henüz haberim yok, zaten okumayı bilmediğimden hâlihazırda devlet için sorun da oluşturmuyorum. Ama kitapları sevdiğim için potansiyel bir tehlikeyim. Bir gün komşu teyze elinde bir dünya kitapla kapımızı çalıveriyor. Küçük Kara Balık, Küçük Prens, Püsküllü Deve, Marangozun Köpeği, daha niceleriyle Cem Çocuk Kitapları serisi karşımda duruyor. Oğlunun kütüphanesinin bomba yüklü olduğunu düşünen komşu teyze sanırım kendince temizliğe girişmiş, çocuk kitaplarını da bize getirmiş. Ama aralarına Füruzan’ın Parasız Yatılısı da karışmış. Adı Parasız Yatılı ve kapağında da önlüklü bir kız çocuğu olduğuna göre bu da çocuk kitabıdır diye düşünmüş olmalı…

Füruzan’la eski bir dostumla karşılaşmışım gibi kucaklaşıyorum. Kitabı hasretle göğsüme bastırıyorum. Arka kapakta Füruzan masum güzelliğiyle duruyor, ön kapaktaki resim nasıl da ona benziyor. Başı önde, masum, hüzün yüklü bir kız çocuğu. Kapağı hazırlayanlar onu düşünerek çizmiş olmalı. Elimdeki kitap Bilgi Yayınevi’nden çıkmış olan beşinci basım (Mart-1975) ve benimle yaşıt. İkimiz de otuz beşi devirmişken bakıyorum da, onun sayfaları biraz sararmış, kapağı aşınmışsa da içeriği hiç eskimemiş; hep o hüzün yüklü kız çocuğu gibi genç kalabilmiş. Bense, kabullenmek zor olsa da gençliğimi geride bıraktım. Memet Fuat’ın Parasız Yatılı’nın ardından Füruzan için söylediği, “Orhan Kemal’in kahramanı olan kızlardan biri yazmaya başladı,” tanımını duyduğum zaman, komşu teyzenin çocuk kitabı olduğu konusunda yanılmışsa da, kitabın sakıncalarını doğru tespit ettiğini anlıyorum. Orhan Kemal hep fakir fukarayı, işçileri anlattığı için hakkında dava açıldığı bilinen bir olaydır. Füruzan’ın Parasız Yatılı’daki kahramanları da zengin akrabaların yanına sığınmış insanlar, fakir düşmüş asilzadeler, el kapılarından medet uman hizmetçiler, beslemeler, çocuklarıyla hayatta kalmaya çalışan anneler, büyük şehirde tutunmaya çalışan insanlar, kimsenin istemediği çocuklar yani hep o ‘fakir fukaradır’. Devletçe sakıncalı görülüp, masalarda suç aleti olarak teşhir edilen kitapların arasında, belki de hayatın kıyısına itelenmiş insanların hikâyelerinin anlatıldığı Parasız Yatılı da olmuştur, diye düşünerek kitabın sayfalarını çevirmeye başlıyorum…

Füruzan’ın ilk kitabı olan Parasız Yatılı 1971 yılında yayınlanmış ve 1972 Sait Faik Hikâye Armağanı’nı on bir kişilik seçici kurulun on buçuğunun oyunu alarak ‘oybirliği’ ile kazanmıştır. O ‘buçuk’ oyu Behçet Necatigil vermiş ancak daha sonra Füruzan’ın verimi karşısında o da oyunu tamamlamıştır. Füruzan’ın olduğu kadar öykücülüğümüzün de en önemli eserlerinden biri olan Parasız Yatılı’yı, Ülkü Tamer ‘çağdaş bir klasik’, Memet Fuat ise “edebiyatımızda bir olay” olarak nitelendirmiştir. Bu ‘edebi olay’ iki ayrı bölümden oluşmaktadır. Baştaki üç öykü 1967-68 yılları arasında yazılmış olup, kitaptaki diğer öykülerden farklı anlatım tarzlarıyla ayrılmaktadır. Füruzan uzun edebi yürüyüşüne ise, şiirsel tatlar taşıyan bu ilk öykülerindeki değil, kitaba sinmiş olan diğer öykülerindeki anlatım tarzıyla devam etmiştir. Acıları sömürmeden burada da yoksulluk, yetimlik halleri anlatılmıştır. Sabah Eskimişliği’ndeki, “En çok üşüyen yerim ıslak ayaklarımdı; uyuştuğu zaman mangala yaklaşma derlerdi. Yavaş yavaş kanım çözülürdü sıcakta; sonraları bunun yarı donmak olduğunu öğrendim.” Özgürlük Atları’ndaki, “Hayvanları niye severiz? … inekler süt verir, koyunlar et verir, kapımızı bekler köpekler, ya kediler; kedileri sevmek gerekmez insanlar kapanı icat ettiler…” ve benzeri cümlelerle Füruzan, ağlamadan, bağırmadan, çağırmadan, gözüme sokmadan, sakin bir iç sesle konuşmuştur. Münip Bey’in Günlüğü ise kitaptaki tüm öykülerden gerek anlatım gerekse de konu itibariyle farklı bir yerde duran öyküdür. Günlük şeklinde yazılmış olup, fasit daire içindeki sıkıcılığı ve nafileliği anlatır.

“Birinci öğretmenim annemdi, ikinci öğretmenim kentimdir…” diyen Füruzan, öykülerinde genellikle İstanbul’u mekân olarak kullanmıştır. İstanbul’da geçmeyen öykülerinde bile İstanbullu kahramanlar, gittikleri taşra şehirlerinde değil, hayallerindeki İstanbul’da yaşamaya devam ediyor gibidir. İkinci bölümün açılış öyküsü olan Taşralı’da da okumak için nobran teyzesinin yanına İstanbul’a gelen genç bir kız anlatılıyor. Öyküde iç ses dış ses anlatımın yanı sıra, kızın annesinin sesi de duyuluyor. Öykü, “Sonra da ağlayacağım,” diye bitse de, bir yandan da geleceğe dönük umutlarımızı canlı tutuyor. Taşralı’yla benzer bir anlatım tekniğinin kullanıldığı Piyano Çalabilmek de İstanbul’da geçiyor. Osmanlı paşazadelerinden bir ailenin kalan son ferdinin kaybettiği zenginliklerin yerine eskinin hayallerini koyma çabası ve boş hatıralarının kızının bile karnını doyurmaması anlatılıyor.

Hülya Soyşekerci, Füruzan’ın öykülerindeki merak unsuruna dikkat çekerek, “Öykülerinde merak unsurunu derece derece artırarak kullanan Füruzan, olay, durum ya da olguyu doğrudan, düz bir aktarımla sunmaz. Okurun da öykü metnine dâhil olmasını, yaratıcı biçimde ipuçlarını takip etmesini bekler,” demektedir. 1970 yılının Nisan ayında yazılmış olan Nehir ve Su Ustası Miraç öyküleri de birbirinin devamı olarak okunabilecek öyküler olup, merak unsuru ustaca kullanılmıştır. Nehir’de yaşlı toprak ağasının yanına hizmetçi olarak giren küçük kızın, Su Ustası Miraç’ta hanım ağa olduğunu görürüz. Nehir’de ucu açık kalan parantezleri Su Ustası Miraç’ta kapatırız. Yusuf Ağa’nın, İstanbullu hanımı öldükten sonra küçük kızla evlendiğini, ardında dört erkek çocuk bırakarak öldüğünü, karnı doyan hizmetçinin hanım ağa olduğu halde gözünün doymadığını görürüz. Ama Su Ustası Miraç da ardında başka sorular bırakarak sona erer. Zaten kitabın son öyküsü olan Haraç dışında öykülerin tamamı ucu açık olarak nihayetlenir. Füruzan adeta okurlarına, öykü bitse de hayat devam ediyor der gibidir.

“Ayrıntılar: Füruzan öykücülüğünün ayırt edici yanı. Ayrıntılar öyküde niçin önemlidir? Öykü, hayatın ayrıntılarını anlamlandırıp varlık nedenini ayrıntılara borçlu olduğu için. Füruzan ayrıntıları çok titiz gözlemlerle bulup çıkarır ve o ayrıntıların çokluğu ve yerindeliği okura yazınsal bir metni okuma sırasında kolay bulunamayacak bir tamlık duygusu verir. İlk kitap Parasız Yatılı’da ayrıntılarla incelikli, okuru kendi imgeleminde öyküyü sürdürmesine neden olacak bir dil kurmuştur,” der Semih Gümüş, Parasız Yatılı’nın otuz beşinci yaşını kutlarken. Füruzan’ın, İskele Parkları’nda, “Belki iskeleye gelenler her gün aynı değildi. Ama, mutlu dalgınlıklarıyle, öylesine aynılaşmışlardı ki, onları sadece hava kararınca döndükleri yerlerinde ayırt edebilirlerdi,” demesi gibi biz de onun öykülerini ayrıntılarla bezemesi sayesinde ayırt edebiliriz. İskele Parkları’nda, ölen kocasının ardından kızıyla baş başa kalan kadının yoksulluğudur anlatılan ama çocuğun zengin sandığı sucu da girer öyküye, kızıyla damadı cumartesileri sevişebilsin diye torununu parka getiren yaşlı kadın da. Kocasının makineye kaptırdığı kol da anlatılır, ablasının yasak savar gibi kapı aralığında eline sıkıştırdığı on lira da. İskele Parkları’nda park anlatılırken, sanki Yaz Geldi’de o parkın önündeki iskele anlatılır. “İskelenin karşısındaki büyük kapının bahçe duvarına oturmuş olan kız çocuğu bu uslu öğle yolcularını ilgiyle izliyordu. Bir iki işsiz kayıkçı onu görmeye alışıktılar oraların bakımsızlığına, kirliliğine uygundu kızın varlığı. Tek uygun olmayan çevresine olan iyilik dolu ilgisiydi. Ölmek üzere olan kedi yavruları gelip duvarın dibinde bitmez uykularını uyurlardı.” Biz halasının ‘bir namus derdine hayatını rezil etme’ dediği annesiz babasız kızla, aşığıyla kaçan kadının -geyikli kadife duvar halısını yanına aldığı halde- geride bıraktığı oğlunun hikâyesini okurken gene ayrıntılarla karşılaşırız. Kara çarşaflar içindeki -ucuz ıvır zıvır almaya gelmiş- evin dışına çıkma tedirginliği yaşayan kadınlar, yaşamayı beceremeyen kedi yavruları, bayram yerinin kalabalığı, çadır tiyatrosu ve tiyatroyu izlemekten ziyade et görmeye gelen erkek yığını, bu ayrıntıların sadece bir kısmıdır.

Sennur Sezer, “Füruzan’ın tüm yazdıkları göz önüne alındığında, onun ana kahramanının “gurbet” duygusu olduğu söylenebilir. Yadırgama ve özlem duygusu da denilebilecek bu gurbetçi duygusu çoğunlukla göçlerden kaynaklanır. Onun kahramanlarının hemen hepsi bulun­dukları yer, zaman ve sınıftan tedirgin­dirler. Çünkü çevre, bir biçimde onları dışlamaktadır,” der. Gerçekten de Parasız Yatılı’da gurbet kokan pek çok öykü vardır ama Edirne’nin Köprüleri’nde bu koku insanın burnunun direğini sızlatacak denli yoğundur.  “Nerde taşı toprağı derler İstanbul’un altınmış diye. Zaten taştan olmaz altın. Toprak da burda yok,” diyerek, geldiği ‘gül kokulu memleketini’ özleyen Hala Adile, tek tutkusu memleketinin törelerini ayakta tutmak olan böylece geldikleri yere bağlılıklarını kanıtlamaya çalışan fedakâr yenge Naciye, mahallenin üstü başı en temiz çocukları oldukları halde ‘pis göçmenler’ denilerek aşağılanan Sabahat ve aynı yaşlardaki –ölmüş amcasının kızı olan– anlatıcı, geldiği topraklarda hayvan beslerken İstanbul’da mezbahada çalışmak zorunda kalan, hayvanların kanını akıttıkça sessizleşen içine kapanan amca Hasan’ın yoğun biçimde yaşadıkları gurbetin dışlayıcı sisi, bayramda hemşerilerinin ziyarete gelmesiyle dağılır.

Gene Sennur Sezer’den bir alıntıyla devam ederek, Haraç öyküsünün kahramanlarını ete kemiğe büründürebiliriz. “Denilebilir ki, Füruzan, yoksul İstanbul halkı­nın öykülerini, kimi benzer tipler ve olaylarla birleştirerek bir mozaik oluş­turur. Bu mozaiğin kenar çizgilerinde evlatlıklar, soylu ya da atlamış yaşlı kadınlar durur. Yoksul erkek çocuklar belirsiz gelecekleri ile mozaiği tamamlarlar. Öykülerin en az görünen renkleri, yoksul ya da varsıl, erkekler­dir. Ölerek, bir gece bir genç kızın koynuna girerek, eşlerini aldatarak, onları hor görerek öykülerde kimi et­kinliklerde bulunurlarsa da, varlıkları yalnızca öykülere gerektiği için gibidir.” Oldukça uzun bir öykü olan Haraç’ta Sennur Sezer’in tespit ettiği mozaiğin tüm parçaları yer alır. Öykünün merkezinde besleme Servet durur. Babası tarafından bir konağın kapısına bırakılıp kaçılan, çirkinliği Dizdar Hanım, Gülendam Kalfa tarafından yüzüne vurulan, hizmetçi Şemsitap’ın arabacıyla kaçmasından sonra evin bütün işini bitirdikten sonra Rusuhi Bey’in cinsel açlığını da bastıran, kendinden yirmi – yirmi beş yaş büyük dava vekili Fatin Bey’le evlendirilen, kadınlık yaptığı çocuk verdiği kocası tarafından dahi sürekli olarak hor görülen Servet durur. İstanbul’da yaşayıp İstanbul’u bilemeden, konakta yaşayıp tahta ovmaktan fazlasını göremeden, çiçekleri tanımadan, başkalarının çeyiziyle evlendirilen Servet, ölürken bile, “Hep keder mi? Hep keder mi…” diye sormaktadır.

“Parasız yatılı imtihanlarının çocukları hep erken gelir. Hiç gecikmezler.” Bu, kitaba adını veren öykünün, belki de kitabın en vurucu cümlesidir. Füruzan’ın öykü dünyasını anlatmaya sadece bu söz diziminin bile yeterli olabileceğini sanıyorum. Ölen bir babanın ardından ayakta kalmaya çalışan anne kızın öyküsü anlatılır Parasız Yatılı’da. Konu da kahramanlar da kitabın genel havasına uygundur ama diğerlerinden daha umutlu bitmektedir. Yağan yağmura inat gelecek güneşli günlerin düşüncesiyle gülümsemektedir kahramanları…

Kitabı kapattıktan sonra hemen sevdiğim sözleri yazdığım defterimi alıp, “Parasız yatılı imtihanlarının çocukları hep erken gelir. Hiç gecikmezler,” cümlesini yazıyorum. Kitabı göğsüme bastırıp, düşünüyorum. Geçen kırk yıla rağmen, hâlâ nasıl olup da bu kadar genç kalabildiğini düşünüyorum. Benzer kahramanları, benzer yerleri, benzer olayları anlattığı halde nasıl olup da her öykünün bunca farklı olabildiğini düşünüyorum. İşte o zaman, Füruzan’ın öykülerinin yaşadığının, soluk alıp verdiğinin farkına varıyorum. Parka oturan anne kız, kedileri besleyen çocuk, bir köşede sessizce ölüveren yaşlı kadın, gurbeti içinde büyüten adam… Sokağa çıktığım zaman hepsine bir yerlerde rastladığımı hatırlıyorum. Füruzan, etrafımızda yaşadıkları halde, görmediğimiz, -aslında görmek istemediğimiz,- küçük insanların hayatlarını, onlara uygun biçimde büyük büyük laflar etmeden, ustalıkla bezediği ayrıntılarla hissettirerek anlatıyor. Küçük insanların da ne denli büyük hayatlar yaşadıklarını görüp, kahramanlığın bazen bir türküyü söyleyebilmek, bazen bir sınavı kazanabilmek bazen de sadece yaşamak olduğunu anlıyorum. Önce parka gidip, o anne kıza simit alacağım. Sanırım, “sonra da ağlayacağım.”

 

Mehmet Fırat Pürselim

Ocak 2011