Ana Sayfa Blog Sayfa 4191

Rusya’da sel

Rusya’nın doğusunu sel vurdu. Binlerce kişi evlerini terk etmek zorunda kaldı.

Rusya’nın doğusunda bulunan Amur bölgesi, Kabarovsk eyaleti ve yahudi özerk bölgesinde aşırı yağışlar sele neden oldu.Rusya Acil Durum Bakanlığı’na göre, selden 18 bin kişi etkilendi.

Rus yetkililer, mağdur olanları geçici barınaklar kurdu. Bölgeye uçakla, 53 tonluk yardım malzemesi gönderildi.

Acil Durum Bakanlığı’nın açıklamasına göre, ölen ya da yaralanan yok.

Geçen temmuz ayında Rusya’nın güneyinde meydana gelen selde, en 141 kişi hayatını kaybetmişti.

Yeni Zelanda’da eşcinsel evlilikleri yasallaştı

Yeni Zelanda’da eşcinsel evliliklerine izin veren yasanın yürürlüğe girdi. Yeni Zelanda Asya Pasifik bölgesinde eşcinsel çiftlerin nikah kıyabildiği ilk, dünya genelinde de 14’üncü ülke oldu.

Parlamentodan 1995’te geçen yasanın yürürlüğe girmesiyle eçcinsel çiftler arasındaki ilk nikahlar da kıyıldı.

İçişleri Bakanlığı’na göre 31 çift bugün için nikah başvurusunda bulundu.

Yasal düzenlenme Hristiyan lobi gruplarının sert tepkisine neden olmuştu.

‘Kültürel vandallık’

Muhafazakar lobi gruplarından “Family First” (Önce Aile) 1995 tarihli Evlilik Yasası’nın değiştirilmesini “Küstahça bir kültürel vandalllık” olarak nitelemiş ve halkın buna rızası olmadığını savunmuştu.

Fakat “Marriage Equality” (Evlilik Eşitliği) adlı başla bir kampanya grubu ise yasanın “tarihi bir adaletsizliği” sona erdirdiğini söylüyor.

‘Tüm aşklar kutsaldır’

Yasanın yürürlüğe girmesinden sonra ilk evlenenlerden biri Tash Vitali ve Melissa Ray adlı lezbiyen çift oldu.

Nikahı kıyan rahip Matt Title, “Dünya gay, biseksüel ve transseksüel insanlar için hala tehlikeli ve hatta ölümcül bir yer. Tanrı’ya şükürler olsun ki bu Yeni Zelanda için geçerli değil. Tüm aşklar kutsaldır” dedi.

Komşu ülkelerden de birçok eşcinsel çiftin evlenmek için Yeni Zelanda’ya akın etmesi bekleniyor.

Avustralya’dan bin kadar eşcinsel çiftin Yeni Zelanda’da nikah kıyacağı belirtiliyor.

Burada evlenecek kişilerin evlilikleri Avustralya’da tanınmayacak.

 

Mısır’da şiddet karşılıklı tırmanıyor

0

Sina yarımadasında düzenlenen bir saldırıda en az 24 Mısır polisinin öldürüldüğü bildirildi.

Polislerin iki otobüsle yolculuk etmekteyken Gazze sınırındaki Refah kenti yakınlarında silahlı kişilerin saldırısına uğradıkları belirtildi.

Atılan bombalarda birçok polisin de yaralandığı kaydedildi.

Güvenlik güçleri, silahlı dört şahsın polis otobüslerini durdurduğunu ve içindeki polisleri indirip ateş açtıklarını kaydetti.

Temmuz ayında Muhammed Mursi’nin Cumhurbaşkanlığından uzaklaştırılmasından bu yana Sina yarımadasında İslamcı militanlar olduklarından kuşkulanılan kişilerce düzenlenen şiddet eylemlerinde hızlı bir artış görülüyor.

 

Sürdürülebilir Kentsel Gelişim: Kentlerin iade etme zamanı geldi

Fiona Woo imzasıyla Guardian’da yayınlanan yazıyı, Yeşil Gazete gönüllü çevirmenlerinden Erdem Üngür‘ün çevirisiyle sunuyoruz.

 

* * *

Kentleri besleyen doğal kaynakların giderek azalması nedeniyle kentsel planlamanın en baştan yenilenmeye ihtiyacı var.

Kentlere dair kavrayışımız teoride ve pratikte bir dönüm noktasında. Bütün dünyada, kentsel alanlar karmaşık ve hızla evrilen zorluklarla yüzleşmekte.


Peki, kentlerimizi yaşanabilir habitatlara dönüştürmek için ihtiyacımız olan değişiklikler nelerdir? Vatandaşları, yönetimleri, kamusal ve özel sektörü birlikte çalışmak üzere biraraya getiren ve onlara ilham veren bir kent nasıl şekillenir? Geleceğin kentlerini yaratmak için karar vericilere, kent plancılarına, mimarlara ve yatırımcılara yol gösteren en iyi  kavramın hala “sürdürülebilir kentsel gelişim” olduğu söylenebilir mi?

Sürdürülebilirliğin klasik tanımı 1987 tarihli Brundtland raporundan gelmektedir: “Sürdürülebilir gelişim, gelecek nesillerin kendi ihtiyaçlarını karşılama becerisini riske sokmadan, bugünün ihtiyaçlarını karşılayan gelişimdir”. Fakat terim zamanla her yöne çekilebilen bir lastiğe dönmüştür. Ancak nasıl yorumlanırsa yorumlansın net olan birşey var: Sürdürülebilir gelişim artık yeterli değil. Çünkü “gelecek nesillerin kendi ihtiyaçlarını karşılama becerisi” çoktan risk altına girmiş durumda.

İnsanlık gezegenin ürettiği gelirle geçinmek yerine, doğal sermayesinden yemekte ve gezegenin direncini zayıflatmaktadır. Ekosistemlerimizin ne kadar tahrip edildiğini düşünürsek, bugün sürdürülebilecek olanlar 20 sene öncesine göre çok daha azdır. Doğal olarak, kentler ve kentsel alanlar bu tahribatın başlıca katılımcıları durumundalar.

Bugün Afrika’da 400 milyonun üzerinde insan kentsel alanlarda yaşamaktadır ve bu sayı 2050’de üç katına çıkacaktır. Sanayileşmekte olan birçok ülkede, şiddet kaynaklı göç ve (iklim değişiminin de dahil olduğu) doğal felaketlerin geçinmeyi zorlaştırması gibi itici faktörler hızlı kentleşmeye neden olmaktadır. Kentlere olan kitlesel göçü gıdaya, sağlık hizmetlerine ve eğitime kolay ulaşım, daha iyi bir yaşam beklentisi gibi çekici faktörlerle de açıklamak mümkündür.

Kentleşme sürecinde giderek artan kaynak yoğunluğunun izini sanayi devrimine kadar sürebiliriz. O zamandan beri kaynak üretimine ve kullanıma karşı olan ilgisizlik, dünya çapında iklim değişiminde ve toprak karbonunun, ekilebilir alanların doğal verimliliğinin ve biyoçeşitliliğin kaybında önemli rol oynamıştır.

Afrika’nın kırsal alanlarında üretilen büyük miktarlardaki kömür, mutfakta kullanılmak üzere kentsel alanlara taşınmaktadır. Bu, metropolün sınırları dışındaki alanlara olan bağımlılığını gösteren sayısız örnekten bir tanesidir. Kentte elimizin değdiği neredeyse herşey hinterlandda çıkarılmakta ve imal edilmektedir. Yani kentin emdiği hammaddenin büyük kısmı kentin içinde değil, gezegenin kalan kısmında üretilmektedir. Artık kentin iade etme zamanı gelmiştir.

Yeniden Üretici Kentsel Gelişim

Kentlerin sadece kaynak verimli ve düşük karbon salınımlı olmasını değil, bunların ötesinde kendisini besleyen ekosistemleri geliştirmesini sağlayacak yeni bir kentsel politika gerekmektedir. Çözüm, belirsiz ve hedefsiz sürdürülebilirlik kavramının ötesinde düşünebilmekte ve aktif olarak toprağı, ormanları ve dereleri yeniden üretmeye yönelik çalışmalarda yatmaktadır. Amaç varolan kötü koşulları sürdürmek değil, onları iyileştirmektir.

Bu yeni kentsel politikayla birlikte kentsel alanlar, fosil yakıta daha az bağımlı, yenilenebilir enerjiyi destekleyen, su döngüsüne yeniden eklemlenen, atıksuyun yeniden kullanılmasını ve içindeki besleyici maddelerin kazanılmasını kentsel atık yönetiminin merkezine koyan yeniden üretici kentlere dönüşeceklerdir. Bunun gerçekleşmesi için gerekli olan teknik ve yönetimsel çözümler hali hazırda mevcut ancak şu ana kadar yapılan uygulamalar hem sayıca çok az, hem de çok yavaş.

Hayalden Gerçeğe

Politik çerçevelerin sağlanması, iklim koruma hedeflerini gerçekleştiren ve giderek artan küresel enerji talebini karşılayan sosyal ve ekonomik bir gelişmenin temelini oluşturur. Politik çevre, sermayenin uzun vadeli ve sürdürülebilir teknolojilere yatırım yapmasında kritik bir role sahiptir.

Sonuç olarak kentsel altyapının yeniden üretici sistemlere dönüşümü bütünsel bir yaklaşım, eşgüdümlü eylem ve politik diyalog gerektirmektedir. Kamusal, özel ve sivil toplum gruplarının katılımcı bir süreç içerisinde bir araya getirilmesi hedeflenmelidir. Yetkililer arasında sektörler arası bir yaklaşım da gereklidir.

Bu bağlamda güney yarımküredeki kentsel merkezlerin sahip olduğu avantajlardan biri, hali hazırda varolan bir altyapının dönüştürülmesine gereksinim duymamalarıdır. Altyapının olmadığı durumlarda yeniden üretici sistemler en baştan kurulabilir. Bu şekilde bu kentler ve ülkeler, sanayileşmiş ülkelerin gelişme politikalarının üzerinden sıçrama imkanına kavuşacaklardır.

 

Makale: Fiona Woo

Yazının özgün hali

Yeşil Gazete için Çeviren: Erdem Üngür

(Yeşil Gazete, Guardian)

Permakültürcüler için İnternet Gizliliği

Fraser Bills imzasıyla permaculturenews.org’da yayınlanan yazıyı Yeşil Gazete gönüllü çevirmenlerinden Oya Yalçın‘ın çevirisiyle sunuyoruz.


* * *

 

Biz permacılar bilgisayar ustalığımızla değil arazileri ıslah etme ve yiyeceği bol eko cennetler yaratma yeteneklerimizle biliniriz daha çok. Hükümet denetimi ve yaygın siber-suçla dolu bu dünya karşısında neler yapabiliriz?

Bir permakültür uzmanı ve global kurumlar için eski bir IT danışmanı olarak sizinle atabileceğiniz temel birkaç adımı paylaşmak istedim. Böylece online gizliliğinizi koruyabilirsiniz.

Google’a Hizmet Etmeyi Bırakın

Öncelikle en içten düşüncelerinizi Google’a sunmaktan vazgeçin. Sizi izliyor, filtreliyor, sansürlüyor ve ev internet network’ünüze teknolojik drive-by’larla burunlarını sokuyorlar. Size “kötülük yapmadığını” söylemeye ihtiyacı olan bir şirkete neden güvenesiniz ki?

Ördeğin gücü

Onun yerine “Power of Duck” kullanın. Web’de araştırma yapmak için güvenli ve daha iyi bir yol. Bir haftalığına deneyin ve dönüp arkanıza bakmayın.

Casus-mail

Reklam yoğunluklu, casus, kurumsal kontrol yapan e-mail adreslerinizden ( gmail, yahoo, hotmail vs.) de kurtulun. Kolay ve sempatik olabilirler ama bedava değiller. Onlara ödememiz dolar-olmayan yollardan pahalıya patlıyor. Gmail & google search’ü beraber kullandığınızda aramalarınızın sizin adınız altında kayıt edildiğini biliyor muydunuz? Sürüyle küçük ama mükemmel email hizmet sistemleri var başka.

Ben kişisel olarak lavabit.com’a bayılıyorum. Gizlilik ve güvenlik o kadar önemli ki lavabit çalışanları bile sizin e-mail’lerinizi okuyamıyor. Bir @lavabit.com email adresi alın ve ücretsiz ya da kendi özel email adresiniz için neredeyse yok pahasına bir hesap edinin. Küçük işletmeler Zoho Mail’i değerlendirebilir. (Editörün notu: Geçtiğimiz günlerde Rusya’nın sığınma hakkını kabul ettiği ABD’li muhbir Edward Snowden‘ın da özel hesabının olduğunu söylediği lavabit, ABD hükümetinin kullanıcıların gizlilik bilgilerini vermeleri konusunda siteye yaptığı yoğun baskıya boyun eğmektense geçen hafta artık hizmet vermeyeceğini duyurdu.)

Bir adım daha ileri gitmek ister ve internette seyir halinde dolanan emailinizi mühürlü bir zarfa koymak isterseniz- böylece kimse okuyamaz; e-mailler kartpostallardan daha gizli değiller- o zaman GPG şifrelemeyi inceleyin ( Windows ve mac için)

(Anti-) Sosyal Medya

Ve tabii ki Facebook ve Twitter var sırada. Ben basitçe kullanmıyorum o kadar. Facebook kısmen istihbarat servisleri tarafından finanse ediliyordu. Ayrıca yapacak o kadar anlamlı iş varken gerçek hayatta kim akılsız bilgileri tüketmekle zaman kaybetmek ister ki?

Peki peki, “Ama”, “ama”, “ama”.. diyenler için en azından Diaspora*’ya bir göz atın derim. Ücretsiz, açık- kaynak, eş seviyede iletişim sosyal medya platformu olarak dünyayla kendi adınıza iletişime geçmenize izin veriyor. Çok ilginç…ya da permakültür sosyal ağını kullanın- www.permacultureglobal.com.

Sörf tahtanızı akıllıca kullanın

Öncelikle Firefox kullanıyor olmalısınız. Açık-kaynak ve gizlilik ve güvenlik esasına göre kurulu. Firefox’un üçüncü parti cookie’leri kabul etmediği ayarda olduğundan emin olun ve çıkıldığında otomatik olarak bütün cookie’leri sildiğinden emin olun ( cookie’ler sizle ilgili tüm bilgileri depolar ve ziyaretlerinizi takip eder).

Ek gizlilik

Firefox ayrıca kişisel veri sızıntılarına karşı çok iyi dolgu yapma eklentilerine sahip:

Nasıl görünmez olunur

Firefox bütün gizlilik eklentileri ile günlük kullanım için bir çok katkıda bulunuyor ama tamamen anonim olmak istiyorsanız Tor’a ihtiyacınız var. En nihayetinde lokal ISP (internet servis sağlayıcınız) faaliyetlerinizi online olarak kaydediyor.

Hadi bu hafta Skype’laşmayalım

Peki ya Skype? Üzgünüm dostum, Skype, Microsoft’ ait  ve NSA da seni dinliyor. İyi haber ise ücretsiz olarak Jitsi ile kolayca arkadaşlarınla güvenli bir hattan sohbet edebilir, sesli ve görüntülü arama yapabilirsin.

Güle güle Dropbox, Merhaba Jotta Cloud!

Eğer buraya kadar okuduysanız iCloud, Google Drive, MS SkyDrive ve hatta Dropbox’ın da söz konusu bile edilemeyeceğine şaşırmayacaksınız. Neden dosyalarınız Norveç’den JottaClud’da güvenli bir şekilde depolanmasın? Aynı Dropbox gibi. Sadece Norveç’in gizlilik yasaları dünyada en sıkılarından ve 5GB’lık depolama alanın oluyor. Ya da belki Yeni Zelanda’dan Mega’yı tercih edebilir ya da kendi ownCloud’unu kullanabilirsin.

Ahbap cebinde dinleme cihazı var

Dışarıda 6 milyardan fazla cep telofonu olduğunu unutmayalım. Tahminimce sizde de bir tane var. Dünyadaki tüm internet gizliliğine sahip olsanız bile eğer cebinizde bir izleme cihazı varsa hiçbir işe yaramıyor.

On yıl önce Nokia’da çalışırken, şirketteki en yaşlı adam emeklilik partisinde herhangi bir konuşmanın gizli olmasının tek garantisinin ( telefonda ve yüz yüze) telefondan pili çıkartmak olduğunu söylemişti. Üzgünüm iPhone kullanıcıları. Tabii ben de bir cep telefonum olduğunu kabul etmeliyim. Eski takoz gibi bir Nokia ve peşin- ödemeli anonim bir sim kart kullanıyorum. En son faturam 41 sentti.

Paran kadar özel hayat

Yukarıdaki tavsiyeleri kullanarak en az enerjiyle en çok gizliliği edinmiş olacak ve permakültürün girdi çıktıya karşı analizini kullanmış olacaksınız. Yine de online gizliliğinizi koruma konusunda ekstra bir adım daha atmaya hevesliyseniz hala yapabileceğiniz çok şey var. Ama unutmayın hiçbiri biraz sağduyu kullanmadan işe yaramaz.

HAL, kuantum hesaplama da ne ola ki?

Kişisel gizlilik ihlali ve denetimini durduramazsınız. Sadece ortaya çıkma olasılığını düşürebilirsiniz. Ve tüm çabalarımıza rağmen Kuantum hesaplayıcı denen gelecek kuşak süperbilgisayarları bizim zayıf savunmalarımızı söküp atacak buna askeri düzeyde şifreleme de dahil. Aslına bakarsanız NSA ve Google bir tane alıp faturayı bölüşecek.

 

Makale: Fraser Bills

Yazının özgün hali

Yeşil Gazete için çeviren: Oya Yalçın

(Yeşil Gazete, Permacultuıre News)

 

 


 

 

 

 

Bisiklet lobisi işbaşında(!) – Baran Alp Uncu

Bisikletlilerin üzerine kendini bilmez motorlu taşıt sürücüleri tarafından direksiyon kırılmasına, koca çelik yığını araçlar tarafından sıkıştırılmasına alışmıştık.

Hatta bazı aklı evvellerin altlarındaki bilmem kaç beygirlik gücündeki motora sahip otomobilleriyle bir insan gücündeki bisikletleri ‘kapıştırmaya’ çalıştıklarını bile–erkekliğin ispatının dünyada görülmemiş bir şekli olsa gerek- işitmiştik.

Bisikletlilerin trafikte ayakaltında dolaşan fazlalıklar olarak görülüp, hiçe sayılmalarını ‘normal’ bulmaya başlamıştık.

Ama iş artık bunların çok ötesine geçti. Artık bisikletliler trafikte öl(dürül)üyor.

***

Tolga Beyenir ve dört arkadaşı bisikletlerine atlayıp bayram tatilinde İznik yollarına düşmüştü. Dönüşte İznik-Ankara yolunun 7. kilometresinde, emniyet şeridinde arka farları açık hâlde ilerlerken, son sürat gelen bir araç aralarına daldı. Sonuç, Tolga Beyenir olay yerinde hayatını kaybetti; diğer iki arkadaşı da yaralandı.

Tolga Beyenir trafikte ölen ilk bisikletli değil. Böyle giderse sonuncusu da olmayacak. Durumun vahametini anlayabilmek için internette bir arama motoruna “bisiklet” ve “ölüm” yazıp, üstünkörü bir araştırma yapmak bile yeterli. Geçtiğimiz senenin ortalarından beri trafikte hayatını kaybeden bisikletlilerin bazılarının isimleri şöyle:

Nilay Yıldız, 15 Ağustos 2012 tarihinde Eskişehir’de;

Ömer Deniz,  24 Ağustos 2012 günü Gaziantep’te;

Taner Şafak, 25 Nisan 2013 günü Alanya’da;

Mustafa Karadağlı, 17 Haziran 2013 tarihinde Datça-Marmaris yolunda;

Meril Çiğdem Durmuş, 8 Temmuz 2013 günü Ankara’da;

Kazım Kurnaz, 6 Ağustos 2013 günü Düzce’de bisikletlerine binerken, kendilerine otobüs, kamyon veya otomobillerin çarpması sonucu hayatlarını kaybetti. Yaralanmaya biten ama haberlere yansımamış bir doldu kaza da cabası.

Peki münferit sayılamayacak sıklıkta meydana gelen bisiklet kazalarını kimler durduracak?

Güvenli bisiklet yollarının yapımını Avrupa Birliği’ne uyum için önemli bir adım olduğunu söylemesine rağmen bu konuda hiçbir şey yapmayan hükümet mi?

Ya da yapımına başladığı bisiklet yolunu bir gecede durduran belediyeler mi?

Onlar çoktan sınıfta kaldı.

Bisiklet kullanımının yaygınlaşması atmosfere karbon salınımının önüne geçecek çarelerden biriymiş, kimin umurunda?

Bisikletin ulaşım amaçlı kullanımı işiyle evi arasında dolap beygiri misali dönüp duran, spor yapmaya vakit bulamayan modern insanı obeziteden, kalp hastalıklarından ve hatta kanserden koruyacakmış, kim takar?

Bisiklet kullanımı trafik yoğunluğunu, gürültüyü ve hava kirliliğini azaltıp, kentleri yaşanabilir kılmanın önemli koşullardan biriymiş, kim hesaba katar?

Varsa yoksa köprü yapsınlar, motorlu taşıtlar için yollar açsınlar. Kentleri otomobillerin emrine daha çok vererek dönüştürsünler. Toplu ulaşım sisteminde bisikletlilere yer açmayı gündemlerine bile almasınlar.

“İşte bakın var” diye gösterilen bisiklet yolları mı? İstanbul ölçeğinde bir kent için yok denecek az. Üstüne üstlük gündelik kent yaşamının dışında kalan alanlarda sadece hafta sonu gezileri için planlanmış durumdalar.

***

Tamam, geçtik bisiklet kullanımının özendirilmesini, her şeye rağmen bisikletlerini kelle koltukta ulaşım ve/veya spor amaçlı kullanmak isteyenlerin güvenliği sağlanabiliyor mu? Yanıt koca bir hayır.

Üstelik bisikletlilerin güvenliği sorunu öyle sadece küçücük bir azınlığı ilgilendiren önemsiz bir konu değil.

Neden mi? Hadi bisiklet kullanımının sınıfsal boyutunu da ekleyelim. Bisiklet sadece sahiplendiği bazı norm ve değerler çerçevesinde belli bir yaşam tarzını sürdürmek isteyen orta sınıfların ‘oyuncağı’ değil.

Her gün bisikletlerinin üzerinde işlerini yapan apartman görevlilerini, market çalışanlarını ve diğer hizmet sektörü çalışanlarını düşünün. Dikkatlice bakıldığında hiç de azımsanmayacak bir sayıda oldukları fark edilecektir. Her gün karşı karşıya kaldıkları riskler de öyle.

***

Gelelim işin ne yapılacağı konusuna. Eğer ben bir bisikletli vatandaş olarak üzerinde güvenle gideceğim bir bisiklet yolu istiyorsam; toplu taşıma sistemine bisikletlerin de dâhil edilmesini talep ediyorsam ne yapabilirim?

Bana denildiği gibi seçimleri mi beklemek zorundayım? Demokratik bir sistemde taleplerini ifade etmenin, hak aramanın yegâne yolu bu mudur?

Bir an öyle olduğunu varsayalım. Peki ya, meclise girmesi muhtemel partilerin seçim programlarında taleplerimin esamisi bile okunmuyorsa? Ya da sadece göstermelik olarak geçiştiriliyorsa? Evet belki bisiklet benzeri ekolojik adaleti ve vatandaş haklarını ilgilendiren konuları samimi bir şekilde dillendiren –özellikle yeni solun temsilcisi- bazı partiler var. Var ama onlar da mevcut seçim sistemi ve seçim barajıyla daha seçime girmeden hükmen yenik ilan edilmiş sayılmıyorlar mı?

Kısaca, bir bisiklet kullanıcısı olarak kurumsal siyasetin yolları bana kapanmış durumda. O zaman ben de yaşanan adaletsizlikten dolayı mağdur olan diğer bisikletlileri arayıp bulurum. Onlarla organize olurum. Benzer kaygı ve hassasiyetlere sahip kişi ve STK’larla işbirliği yapıp, bir hareket ağını genişletirim. Hep beraber sokağa bisikletlerle düşüp yaşanan adaletsizliği ifşa eder, çözüm isterim.

Yeri geldiğinde trafikteki hız limitlerini ihlal etme pahasına bir süreliğine de olsa yolları bisikletlerle kaplarım. Belki trafiği engellediğimizi düşünenler olabilir. Hatta son zamanlarda videosu sosyal medyada dolaşan halk otobüsündeki olayların benzerleri yaşanabilir. Hani o otobüsü bisikletlilerin üzerine sürüp, onları ‘gebertmeyi’ önerenlerin; hatta eline pala alıp bisikletlilere saldıracağını böğüren şehir eşkıyalarının olduğu videodan bahsediyorum.

Kimse kusura bakmasın trafiği yılın 365 günü asıl engelleyenler motorlu taşıtların kendisi. Buna dikkat çekmek için o kadar sivil itaatsizlik vatandaş olarak benim de hakkım olsun.

***

İşte ben de bisikletli bir vatandaş olarak haklarını arayan diğer bisikletlileri buldum.

Caddebostan sahilinden Beltur önünden yola çıkılacak. Motorlu taşıtların aramızdan aldığı son bisikletli olan Zihni Şahin’in hayatını kaybettiği Dragos’a kadar pedallanacak.

Yol boyunca var olan kısıtlı uzunluktaki bisiklet yoluna araçlarını park edenler şikâyet edilecek. Bu araçlar hakkında işlem yapılması için inatla beklenecek.

Yollar kısa bir süreliğine de olsa trafiğin asli unsurlarından olan bisikletlerle kaplanacak. Böylelikle hem geçtiğimiz günlerde Dragos’ta sağ şeritte bisikletiyle ilerlerken bir dolmuşun çarpması sonucu hayatını kaybeden Zihni Şahin – ve trafikte can veren Tolga Beyenir, Meril Çiğdem Durmuş gibi diğer bisikletliler- anılacak, hem de bisikletlilerin trafiğin asli unsuru olduğu yetkililere ve kamuoyuna hatırlatılacak.

***

Alın size yine Gezi benzeri bir protesto öyküsü. Amaç yine ‘masum’. Hatta birçoğuna göre gayet önemsiz bir mesele. Ama kulaklar sağır olunca tıpkı sadece bir parkı korurken olduğu gibi bir anda koca bir demokrasi ve hak arama öyküsüne dönüşüveriyor.

Yani konu bisiklet ama aynı zamanda onun çok da ötesinde.

Bu arada şimdiden ilan edeyim: ne benim ve ne de diğer bisikletligillerin dünya bisiklet kartelleriyle veya Türkiye’yi çökertmeye çalışan lobilerle ilgimiz veya ilişkimiz var. Kimse bisikletin altında buzağı aramaya kalkmasın.

Gezi’den çıkan melodiler – İpek Şahinler

Geçen haftaki yazının ‘Gezi’den Çıkanlar’ serisinin sonu olacağını sanıyordum. Fakat yazınıma nokta koymak istediğim, kendi kendime “Tamam, bu kadarı kâfi” dediğim her anda kitaplar, belgeseller, yeni siteler ve her türlü görsel ila yazılı kaynak karşıma çıkıp, bana adeta “Biz de buradayız!” diyerek göz kırptı.

Fikrimce, Gezi Direnişi’ni bilen ve yaşayan ne kadar insan varsa o denli duygu, üretim ve her türlü duyusal ve hissel varoluş var. Bu yüzden yaşananları tek bir kalıba sokup yorumlamanın doğru olmayacağını düşünüyorum. Benim burada yaptığım ise, kelimelerim ve zamanım yettiğince, yaşananların farklı yorumlamalarını her biri birbirinden farklı hislere sahip olan iç dünyalarınıza sunabilmek ve ruhlarınızın bahçesine yeni renkler tanıtabilmek.

Müziğin bu konuda hep çok başarılı olduğunu düşünmüşümdür. Nitekim direnişin rutininde de küçük mırıldanmalar ve melodiler hep vardı. Bazıları olaylar yaşanırken sıcağı sıcağına, bazıları da olaylar dindikten sonra olan bitenin ellerin ve kalplerin süzgecinden geçerek yazıldığı şarkılardan bahsedeceğim bu yazıda. Zaten kendisi bir direniş ve sesleniş türü olan müziğin, doğrudan direniş ile ilgili olanları nasıl oluyor bir bakalım.

‘Kalenin Dibinde Bir Taş Olaydım’ türküsü Türkiye’de bilinen bir türküdür.  Fakat bundan üç ay kadar önce sokaktan geçen insanlara ‘Gezi’nin İçinde Bir Taş Olaydım’ türküsünü bilip bilmedikleri sorulsa, tahminimce çoğu kişi şaşırmış bir surat ifadesiyle bakardı. Şarkılarını tüm direnişçilere adayan Kızçeler grubu, Kerkük yöresine ait bir türküyü Gezi’nin dokusuna uydurmayı başarmış. Sayısı 10’u aşkın genç kadın, tanbur ve sanduka ile hem çalıp hem dans ediyor ve hep birlikte şu dizeleri söylüyor:

“Tomanın dibinde üç ağaç incir
Elinde kelepçe kelepçe kelepçe boynunda zincir
Zinciri çok sallama kolların incir
Kalk gidek meydanlara meydanlara meydanlara
Baba gönlüm eğlensin”

Halklar arasında yaratılmaya çalışılan kutuplaşma ve gerilime müzikal düzlemde cevaplar geliştirmeye çalışan ve ‘kardeşlik içinde bir arada yaşama’ ilkesine dayanan Kardeş Türküler grubu bu kez de şaşırtmadı ve tarzına uygun bir şarkı besteledi. Başbakan’ın, Gezi Parkı’nda yaşananları tencere ve tava çalarak protesto edenlere ilişkin yaptığı ‘Tencere tava hep aynı hava’ açıklamasından esinlenen grup, enstrüman olarak gerçekten tencere, tava, kaşık, çatal, bardak ve hatta rende kullanıyor. Son zamanlarda yaşanan doz üstü AVM yapılanmasını ve ‘hormonlu binaları’ da eleştiren şarkının klipi, ‘olması gereken bu’ dercesine Arnavut kaldırımlı, dar, sıradan bir şehir sokağında çekilmiş.

1985’ten beri, Türkiye’de verilen politik mücadelelere protest, özgün ve folk-rock tarzında yaptıkları bestelerle destek veren Grup Yorum, Gezi Direnişi esnasında politik ve müzikal üretimde bulundu. Türkiye’de biletli olarak yapılan en kitlesel konseri gerçekleştirmeleriyle tarihe geçmiş olan Grup Yorum ‘Gezi İçin Söylüyor’.

1970’lerin başında New York’un siyah gettolarında doğan Rap Müzik, dönemin beyaz, hegemon ve ırkçı söylemlerine bir tepki olarak sokaklarda ortaya çıkmıştı. Şimdiki ayrım siyah-beyaz tabanlı olmasa bile, buna benzer bir ötekileştirme Gezi Direnişi esnasında da ortaya çıktı: ‘çapulcular’ veya ‘marjinaller’. İktidara göre siyahlar çapulcular olurken, çapulcular dışındaki ‘zorla evde tutulan’ diğer yüzde elli de normal vatandaş sınıfına giriyordu. Aradan geçen 40 yıla aşkın süreye rağmen bugün Türkiye’de ötekileşen, marjinalleştirilen ‘çapulcuların’ bazıları kendilerini ifade etmek için yine Rap müziği kullandı.

Onur Dursun, nam-ı diğer Ozbi, Türkiyeli bir rapçi ve direnişin ilk günlerinden beri sokakta olan sivillerden biri. Abdullah Cömert öldürüldükten sonra ‘Asi’ adlı şarkıyı yazdı. Şarkısına ‘Direnişe gidiyorum, bir çanta, bir bez maske zulamda’ diye başlıyor ve sonrasında iktidara, polise, olaylar esnasında sessiz kalan yandaş medyaya ve tüm yandaş organlara karşı iddialı şarkı sözleriyle adeta ‘meydan okuyor’. Klipte Onur Dursun’un kendisi, ona silah doğrultan bir polise karşı şarkının sözlerini söylüyor.

Türkiye’de rap müziğin tanınmış isimlerinden biri olan Fuat Ergin de ‘Taksim Ne Olacak? Karar Bizim’ adlı bir şarkı besteledi. İstanbul’daki gökdelenleri birden çıkan çıbanlara benzeten Fuat, “Taksim’e gereken yeni bir vizyon, dalga dalga yayılır bu bayizasyon, turizm odaklı fermantasyon, ve bunu sana anlatıyor televizyon” diyerek, olayları son derece şiirsel ve satirik bir şekilde özetliyor; ve muhtemelen benim gibi bir çok insanı “Böyle sözleri nasıl yazabiliyor yahu?” dedirterek şaşkınlık içinde bırakıyor. Şarkının klibi ise canlı yayın görüntülerinin bir derlemesi.

‘Sık bakalım, sık bakalım’ diye başlayıp giden sloganı sanırım artık duymayan kalmamıştır. Şaşırtıcı değildir ki bu slogan farklı türden şarkılara ilham kaynağı olmuş durumda. Ütopya adlı rap müzik grubu da direnişe ‘Sık Bakalım’ adlı şarkılarıyla destek verdi. Polise isyan eden ve tek bacağı olmayan bir vatandaşın görüntüleri ile başlayan klip, sokaklardan görüntülerle devam ediyor. Şarkının sözleri oldukça iddialı.

Aynı slogandan esinlenen bir başka müzik grubu da Çapulcular. Direniş esnasında Çarşı’nın marşı haline gelen ‘Gaz Marşı’nın bazı kısımları Başbakan’a ithafen:

“Her fırsatta nefretini kusuyorsun Cumhuriyetin temellerine

Kendini delikanlı sanıyorsun ama

Cesaretin yok korumasız gezmeye.”

The Police grubunun seksenli yılların hitlerinden biri haline gelmiş olan ‘Every Breathe You Take’ şarkısını düşününce kişisel olarak aklıma Gezi Pakı hakkında hiçbir şey gelmiyor. Gelenlerin de nasıl geliyor bilmiyorum ama belli ki birileri düşünebilmiş. İşte, beyin kıvrımları fazlasıyla kıvrak olan bu arkadaşlar, namı-diğer ‘I Will Be Watching You’ olan bu şarkıyı ‘Seni İzliyor Olacağız’ şeklinde, direnişe uygun şarkı sözleriyle tekrar yazmış. Dinlemesi son derece keyifli.

Bohem olmak tam anlamıyla nedir pek emin olamıyorum. Fakat emin olduğum bir şey var ki o da Lazların hayatımda gördüğüm en bohem insanlardan olduğu. Bugüne kadar albümlerinde Türkçe, Lazca, Gürcüce, Hemşince ve Rumca şarkılara yer vermiş olan müzik grubu Marsis, Gezi Direnişi’nin en ‘bohem’ şarkılarından birini bestelemiş. ‘Oy Oy Recebum’ şarkısı”Gün gelir hesap sorar çapılcu deduklarun, halkı koyun mu sandın oy oy Recebum, bir gün gelir üstüne” diyor ve “Kaç kişiyiz saysana” diye soruyor.


İnsanın hayattaki her şeyi daha iyi hissetmesi, gerçekten ‘insan’ olabilmesi için acıdan geçmesi gerektiği söylenir. Hatta bunun aşk için de böyle olduğu düşünülür; vuslatı olmayan, can-azar aşk daha hakikidir. Bu tip acılardan geçmiş insanları, yazarları, şairleri ve bestecileri dinlerken de insanın bir şeyler hissetmemesi namümkündür; çünkü ürettikleri şeyler ‘gerçek’ ile alakalıdır ve içsel şeyler barındırır. O ‘insanlardan’ bazıları da Muhyiddin Abdal’ın sözlerini besteleyen Fazıl Say, ve ‘İnsan insan’ isimli bu besteyi seslendiren Cem Adrian, Güvenç Dağüstün, Burcu Uyar ve Selva Erdener.

“İnsan insan derler idi
İnsan nedir şimdi bildim
Can can deyü söylerlerdi
Ben can nedir şimdi bildim

Muhyiddin der hak kadir
Görünür herşeyde hazır
Ayan nedir pinhan nedir
Nişan nedir şimdi bildim”

Olan bitene müziğiyle tepki gösteren sanatçılardan biri de Nazan Öncel. Gezi Parkı için yazdığı ‘Güya’ adlı şarkıyı Çapulcu Orkestrasıyla beraber çalıp söylüyor. Sanatçı soruyor: “Emek yıkıldı / Rüya yakıldı / Geziye n’olacak / Sonra n’olacak”.

Ve tabii ki Duman… 90 kuşağının ergenlik çağına denk gelen dönemde, ben dâhil her gençte ‘cool’ tavırlarıyla hayranlık uyandıran, hem umursamaz hem isyankâr olabilmenin kitabını yazma yeteneğine sahip grup. ‘Biberine gazına, copuna sopasına, tekmelerin hasına’ ‘Eyvallah’ diyen Duman, “İnsanım dedim, vazgeçer miyim?” gibi nice kısa ve anlamlı ifade ile yaşananları özetliyor.

Takdir edersiniz ki sayısı belki onları bulan ve de günden güne çoğalan bestelerin tümüne burada yer vermem mümkün değil. Bu yüzden yer veremediğim onlarca güzel kalpten affola. Keyifli dinlemeler olsun.

 

İpek Şahinler – www.Bianet.org/biamag

 

İpek Şahinler’in Gezi direnişi hakkında Bianet’te yayınlanan diğer yazıları:

Gezi’den Çıkan Belgeseller [10 Ağustos 2013]

Gezi’den Çıkan Siteler [03 Ağustos 2013]

Gezi’den Çıkan Kitaplar [27 Temmuz 2013]

9. heyet, İmralı’ya gitti

Öcalan’la görüşmek üzere 9. BDP heyeti İmralı’ya gitti.

BDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş ve Grup Başkanvekili Pervin Buldan, Abdullah Öcalan’la görüşmek üzere İmralı’ya gitti.

BDP heyeti en son 21 Temmuz’da Ada’ya gitmişti.

Öcalan, son görüşmeden sonra heyetle kamuoyuna gönderdiği mesajda kendisini iyi ifade etme olanağı bulamadığını ve İmralı’da bir basın buluşması talep etmişti.

Hükümet kanadının bu isteğe yanıtı ise olumsuz olmuştu.

Twitter’da rekor: Saniyede 143 bin tweet

ABD’de 2011’de yayınlandığında saniyede 25 bin 88 tweet’e ulaşan Castle in the Sky, 3 Ağustos’ta tam 143 bin 199 tweet atılmasını sağladı

Twitter, bir saniye içinde atılan tweet rekorunun kırıldığını açıkladı. Geçmişteki rekoru dörde katlayan yeni rekorun sahibi bir Japon anime filmi.

Günde ortalama 500 milyon tweet’in atıldığı Twitter’da, 1 saniye içinde atılan tweet sayısında önemli bir sayıya ulaşıldı.

Saniyede ortalama 5 bin 700 tweet’in atıldığı Twitter’da, eski rekor 33 bin 388’di.  Bu rekor, 2013’e girilen yılbaşı gecesinde Japonlar tarafından kırılmıştı.

Japon anime yapımı ‘Castle in the Sky’, ABD televizyonlarında yayınlandığı 3 Ağustos’ta kendi ülkesine ait rekoru kırdı.

ABD’de 2011’de yayınlandığında saniyede 25 bin 88 tweet’e ulaşan Castle in the Sky, 3 Ağustos’ta  tam 143 bin 199 tweet atılmasını sağladı.

Hayao Miyazaki’nin imzasını taşıyan, Japon animesinin sunduğu sınırsını hayal gücünün en büyük yapıtlarından biri olan ‘Gökteki Kale’ yayınlandığı 1986 yılında Animage Anime Büyük Ödülü`nü kazanmıştı.

Selanik’teki Atatürk Evi resmen açıldı

Üç yıl süren yenileme çalışmalarının ardından Selanik’teki Atatürk Evi, Kültür ve Turizm Bakanı Ömer Çelik’in katıldığı törenle ziyarete açıldı.

Atatürk ’ün Selanik’te dünyaya geldiği ev, yaklaşık üç yıl süren yenileme çalışmalarının ardından Kültür ve Turizm Bakanı Ömer Çelik tarafından yeniden ziyarete açıldı. Atatürk’ün hayata gözlerini açtığı ‘Atatürk Evi’nin avlusunda düzenlenen resmi açılış törenine, Yunanistan Dışişleri Bakanı Yardımcısı Kiryakos Gerontopulos, ABD ’nin Selanik Başkonsolosu Robert Sanders da katıldı.

Açılışta konuşan Bakan Çelik, “Bugün, bizim için manevi açıdan çok önemli bir gün” dedi. Atatürk Evi’nin yeniden düzenlenmesinde iki ülke kurumlarının sergilediği işbirliğinden duyduğu memnuniyeti dile getiren Çelik, “Değer verdiğimiz eserlere gereken özeni gösterdiği için Yunanistan’a bir kez daha teşekkür ediyoruz. Restorasyonu sırasında iki ülkenin sergilediği işbirliği umarız bundan sonra diğer alanlarda da hayata geçecektir. 2011’de modern anıt olarak tescil edilen evin dışında diğer tarihi eserlerin restorasyon çalışmalarına da katkıda bulunmak istediğimizi belirtiyoruz” diye konuştu.

Yunan hükümeti adına törene katılan Dışişleri Bakan Yardımcısı Kiryakos Gerontopulos da, Bakan Çelik’e “Hoşgeldin” diyerek başladığı konuşmasında, ‘Herkesin kendi tarihini bilerek saygı göstermesi ve başkalarını da bunu öğrenmeye teşvik etmesi son derece önemli” dedi. Çağdaş bir müze kimliği kazandırılan yapı üç kattan oluşuyor. Binanın zemin katında ‘Atatürk ve Çocuk Odası’, birinci katta ‘Selanik Odası’, ikinci katta ‘ İstanbul Odası’ ve üçüncü katta da ‘Ankara Odası’ bulunuyor.