Diyarbakır’da Başbakan Erdoğan ve IKBY Başkanı Barzani’nin katıldığı nikah töreninde takılan takılar ve hediyelerde Barzani’nin Başbakan Erdoğan ve eşininden daha cömert davranması kamuoyunda ve sosyal medyada tartışmalara neden oldu. Kimi yorumcular ”milli gururumuz incindi” koskoca Başbakan nasıl Barzaninin altında kalır derken, bazı yorumcularda ”Başbakanımız cimri çıktı” dediler.
Her açılımı şova dönüştürdüğünü bu yüzden de artık güvenlerinin kalmadığını anlatan Diyarbakır’lılar Başbakan’a seslenerek ”barış sürecindeki sorunları çöz düğünümüzü biz kendimiz de yaparız dediler.
Yeşiller/Sol Ankara’nın da içinde bulunduğu “Van İçin Şimdi İnisiyatifi”, Vanlı depremzedelerin seslerini duyurabilmek için 16 Kasım Cumartesi saat 19.00′dan, 17 Kasım saat 19.00′a kadar Konur Sokak’ta bir açlık grevi gerçekleştirdiler.
Resmi olmayan rakamlara göre 100 000 kişinin katıldığı maratonda, köprü geçişleri sırasındakı sıkı güvenlik önlemleri dikkat çekiciydi. Önümüzdeki Kış Olimpiyatlarının, Rus çarlığı döneminde Çerkez katliamının yapıldığı Soçi kentine verilmesini protesto edenlerin yanısıra, Mısır’daki askeri darbenin lideri Sisi’yi protesto eden grupların dışındaki aktivistlerin basına yansıyan eylemleri olmadı. Marton öncesi basında yer alan haberlerde muhalif gösterilere yetkililerce izin verilmeyeceği bildirilmişti. Alperenlerin helikopter kazasında ölen liderleri Muhsin Yazıcıoğlu’nu andıkları yürüyüşü ise polis tarafından bir süre geciktirildi, ardından da izin verildi.
Nüfus artış hızı, küresel iklim değişikliği ile beraberinde tarımsal alanlarda meydana gelen sorunlar, gıda fiyatlarında dalgalanmalar ve nihayetinde günümüzün tüketim alışkanlıkları, dünyanın gıda güvenliğinin önündeki en büyük tehditler olarak sıralanıyor. Küresel ölçekte yaklaşık bir milyar insan açlıkla mücadele ederken, 1,5 milyar insan dengesiz beslenme sonucu aşırı kilolu ve 500 milyon insan da obezite problemi yaşıyor. Bu arada, 1,3 milyar ton gıda ise her yıl çöpe atılıyor. Kimileri yokluktan mustaripken kimileri ise tokluktan mustarip…
Tahminler 2050’de dünya nüfusunun dokuz milyara çıkacağı yönünde. Bu nüfusun gıda ihtiyacını karşılamak için gıda üretiminin yüzde 70 artması gerekli. Dünyada hâlen sekiz kişiden birinin kronik olarak yetersiz beslendiği gözönüne alınacak olursa, daha kat edilecek çok uzun bir yol var. Bu da gıda güvenliği, giderek daha kritik bir mesele hâline gelecek demek. Daha fazla gıda üretebilmek için daha fazla enerji gerekli, daha fazla fosil yakıtlara dayalı enerji üretimi de yine dönüp dolaşıp iklim değişikliğinin önüne geçememek, karbon emisyonları azaltım hedeflerini uygulayamamak, dünyayı daha da yaşanmaz bir hâle getirmek demek. Bu kadar insanı doyuramadığınız takdirde de, gıdanın yokluğu kargaşa demek, savaş demek, ölüm demek.
Dünyanın gelecekteki üç mücadele alanı enerji, su ve gıdaya erişim etrafında şekillenecek. Suyun yüzde 75’i gıda amaçlı tarımsal faaliyet için kullanıldığından aslında başlık sayısı da ikiye iniyor diyebiliriz. Geçen hafta TGDF (Türkiye Gıda ve İçecek Sanayii Dernekleri Federasyonu) tarafından Antalya’da “Yüzüncü yıla 10 kala” başlığıyla düzenlenen Gıda Kongresi’nin oturumlarında da ağırlıklı olarak bu başlıklar üzerinde duruldu. Türkiye özelindeki mevcut durumu gelecek yazıda ele alacağım.
Gıda güvenliğinde global yaklaşımlarla, gıda ve sürdürülebilirlik başlığı altında yapılan oturumlarda dikkat çekildiği üzere, açlığı azaltırken tüketimi de en etkin şekilde gerçekleştirmek, gıda kaybını en aza indirmek zorundayız. Mesela, tarlada, işlenme aşamasında ya da tedarik zincirinde gelişmekte olan ülkelerde gıda kayıpları 680 milyar doları bulurken, bu gelişmiş ülkelerde 310 milyar dolar civarında. Sürdürülebilirlikle verimi aynı anda sağlayacak, kayıpları en aza indirecek üretim modellerine geçilmeli.Son 125 yılda dünyada bir trilyon varil petrol tüketilmiş, tüketim trendlerinin bu şekilde devam etmesi hâlinde dünya gelecek 30 yılda 125 yılda tükettiği bir trilyon varil petrolü tüketecek. FAO’ya (BM Gıda ve Tarım Örgütü) göre, kullanılabilir tarım arazileri azalıyor, sürekli tarım yapılan araziler ise tuzlanıyor. Hızlı şehirleşme, doğal kaynaklar üzerindeki baskı gibi sebeplerle gıda fiyatlarında iniş çıkışlar yaşanıyor.
Bu da beraberinde dünyadaki tarımsal arazilerin uluslararası şirketler tarafından kontrol edilmesi gerçeğiyle bizi yüzleştiriyor. 203 milyon hektar tarım alanı uluslararası şirketler tarafından ya satın alınmış ya da kiralanmış durumda. Bu tarımsal alanların yüzde 70’i 11 ülkede bulunuyor, bu 11 ülkenin yedisi Afrika kıtasında. Ne büyük çelişki ki, kiralanan ya da satın alınan bu arazilerin en büyük bölümü dünyanın en fazla açlık çeken bölgelerinde. En büyük talep gören yerlerden biri Etiyopya toprakları.Tarım yapabilecek arazi olmasına rağmen insanlar açlık çekiyor, araziler yabancı yatırımcılarca işletilerek endüstriyel tarım için kullanılıyor. Uzmanlar, bu durumu “tarım emperyalizmi” olarak nitelendiriliyor.
Gıdaya erişimin herkes için hak olduğunu hatırlamak için, bu paradoksa, bu derin ikileme, bu vicdanları yaralayan çelişkiye dur demek için bugün harekete geçilmeyecekse, doğru gün ne zaman?
Yıllardır karşılaştığı birçok baskıya rağmen yayın hayatına büyük güçlükler altında devam eden Özgür Gündem Gazetesinin yazar kadrosuna bir çok tanınmış edebiyatçı, akademisyen ve siyaset dünyasının önemli ismi katıldı. İlk göze çarpanlar arasında Murat Uyurkulak, Saruhan Oluç, Hüda Kaya, Nazan Üstündağ, Erol Katırcıoğlu, Ertuğrul Kürkçü ve uzun zamandır yazılarına ara veren Yıldırım Türker gibi isimler bulunuyor.
Hatırlarsınız. Birkaç yıl önce müstafi Genelkurmay Başkanı Koşaner’in ses bantlarının ortalığa saçılmasıyla mayın belası bir kez daha gündeme gelmişti. Astlarına fırça çekerken gizlice kayda düşmüş konuşmaların ‘özeleştiri’ olarak yaftalanması Türkçe’nin son yıllarda iyice yaygınlaşan kavram sekmelerine güzel bir örnekti. Koşaner, yıllarca yazdığımız için TSK’yı ve askerliği halkın gözünden düşürdük gerekçesiyle mahkemelerde helak olduğumuz gerçekleri bir bir sıralıyordu. Değerli ve özgür ve bağımsız basınımızda bu durum ya ‘itiraf’ ya da ‘özeleştiri’ olarak adlandırılıverdi. Oysa yapılan, yen içinde kalması tasarlanmış bir konuşmaydı. Zaten söz konusu edilen haltlardan haberi olan, bizzat sorumlu olanlara yönelikti. Biz namertlere kadar ulaşacağının hiç düşünülmediği besbelliydi. Kısacası suç ortakları arasındaki bir kuytu hesaplaşmasıydı. Koşaner o kirli kayıtta, “Huduttakinin bile işareti yoktur. Adam gidiyor basıyor, haberimiz yoktu. Bunları kim döşemiş; biz. Şimdi ben desem ki yetkililere: Yahu bizimkiler mayın döşemişlerdi, 10 sene evvel, 20 sene evvel, başıboş bırakıp gitmişler. Ne derler? ‘Döşerken aklınız nerdeydi’ derler. Maalesef yine döşeyen biziz” diye anlatıyor asker, sivil her yıl onlarca insanın ölümüne neden olan mayınlar karşısındaki acizliğini. İkinci duyurulan kasette de son dönemde biraz daha mantıklı hareket ettiklerini dile getiren Koşaner, eskiden arazi taraması yapmak için kalabalık taburları araziye dizdiklerini belirtiyordu. “Bu arada 10 kişi mayına basıyordu, 5 kişi bilmem ne yapıyordu. Hiçbir şey bulamayıp verdiğimiz zayiatla kalıyorduk.”
Müstafi başkomutanın sözünü ettiği zayiat, bu memleketin çocuklarıydı. Sözünü ettiği mayın ‘kazaları’nı ısrarla PKK’nın marifeti olarak ilan etmiş olan da anlı şanlı TSK idi.
Yalanlarının vesayetinden kurtulduk diye pek sevindiğimiz.
Devletin fıtratındandır. Güç elden ele geçerken yalan bayrağı da kutsal emanet olarak bir sonrakine devredilir. Vesayet dediğimiz ise kirli bir borçlanmadır.
Türkiye’de döşeli olan mayın sayısı TSK verilerine göre 981 bin 790’dır. Bunların 615 bin 419’u Suriye sınırında bulunmaktadır. Sadece 89-92 yılları arasındaki dört yıllık dönemde Doğu ve Güneydoğu’da bulunan güvenlik tesislerinin etrafına 39 bin 569 mayın döşendi. Oysa sivil kaynaklar, Türkiye’de anti-personel kara mayınlarının yalnız sınır bölgelerine değil, sınırlardan uzak bazı sivil yerleşim birimlerine de döşenmiş olduğu konusunda bilgiler sunuyor. Hali ‘olağanüstü’ bölgede, yani ‘ora’da ‘güvenlik’ gerekçesiyle çoğu yakılarak boşaltılan köylerin etrafına mayın döşenmiş olduğu, bunun da zorunlu sürgünden köylerine dönmeye niyetlenenler açısından korkunç bir tehlike yarattığı bilinmekte.
Sözde korumak, bir karışını kimselere kaptırmamak için toprakları ekilip biçilmez, basılıp geçilmez hale getirilmiş vatan. Dev bir mayın tarlası.
Koskoca toplum barış dönencesine girdi.
Oysa dili mayınlı, toprakları mayınlı, hayatları serapa mayın yarası insanlara yine söz düşmüyor. Onların duyuramadığı seslerine kulak vermek bile mayınlı bir araziye adım atmak oluyor. Toplum olarak hayatımız ise hala mayınlı topraklarda amok koşusu.
Devletimiz yıllar boyunca sonrasını hiç düşünmeden ortalığa saçmış olduğu mayınları temizlemenin, o toprakları prangalarından kurtarmanın yollarını arayacağına yeni duvar inşaatlarına heves ediyor.
Barıştan anladığını da bir mayın gibi orta yerde üstümüze patlatıyor. İbret için Kürt’ün zenginini zengin sofrasında, üstelik fakirin gözleri önünde ağırlıyor.
16.11.2013 Cumartesi akşam satlerinde Yesiller ve Sol Partili gençler, Antikapitalist Müslümanlarla birlikte Galatasaray meydanında aşure dağıttı. Devletin ve Hükümetin Gezi günlerinden kalan korkusu nedeniyle olsa gerek Galatasaray meydanı yüzlerce polis tarafından neredeyse çembere alınmıştı.
Önce beyaz örtülü masalar kuruldu. Ardından da Yeşil Ev’de kaynatılan Aşure meydandan geçen halka dağıtıldı.Halkların birliğine ve bir arada yaşama vurgu yapan afişlerin açıldığı aşure şenliğinde polislerin tedirginlik yaratan konumlanışları ve varlıklarına rağmen meydandan geçen insanların ilgisi oldukça yoğun oldu.
Varşova – Pazartesi gününden beri devan eden BM iklim zirvesi için Varşova’ya gelen binlerce aktivist müzakereleri yürüten delegeleri hemen şimdi adım atmaya çağırdı ve iklim adaleti çağrısı yaptı.
Bugün öğleden sonra Varşova’nın ana meydanı Śródmieście‘de toplanan yaklaşık 5000 kişi, zirvenin yapıldığı stadyuma doğru yürüyüşe geçti.
Afrika iklim adaleti koalisyonundan Avrupa yeşil partilerinin üyelerinei Genç Yeşiller, Friends of the Earth ve Greenpeace’den Polonyalı sol örgütlerin aktivistlerine kadar güzel bir çeşitlilik gösteren katılımcılar resmi görüşmeleri yürüten delegelere “gözümüz üzerinizde” mesajı verdi.
Atılan sloganlarda iklim adaleti teması ön plana çıkarken Filipinler’de Haiyan tayfunundan etkilenen insanlarla dayanışma mesajı da verildi.
Yürüyüşe çok sayıda çocuğun ve genç göstericinin kendi yazdıkları dövizlerle katılmaları umut verici bir görüntüydü.
Yaklaşık 2 saat süren yürüyüş Skaryszewski parkında yapılan forumla son buldu.
Varşova – Polonya’nın başkenti Varşova’da devam eden BM iklim müzakereleri COP 19, birinci haftasını doldurdu. Birinci haftanın sonunda taraflar arasındaki müzakerlerde hangi noktalar ön plana çıktı ve ne noktaya gelindi, özetlemeye çalışalım.
Uluslararası iklim değişikliği müzakerelerinin en önemli özelliklerinden biri son derece karmaşık olması. O kadar çok paralel toplantı aynı anda yapılıyor ve o kadar çok gündem aynı anda tartışılıyor ki, alışık olmayanlar için değil anlamak, takip etmek bile kolay değil. Bu aşırı hukuki dil ve bürokrasi, olması gereken (ve olduğu iddia edilen) şeffalık ilkesini uygulanamaz kılmakta da büyük bir rol oynuyor.
Varşova zirvesinde aslında birbirine paralel olarak toplanan 5 konferans birden var. Daha doğrusu 2 konferans, 2 alt kurul ve bir geçici kurulun toplantıları sürüyor. Bu konferansların konularıyla ilgili müzakereler de sadece ana toplantılarda değil, çok sayıda alt çalışma grubunda, danışma toplantısında, temas grubunda, gayrıresmi görüşmelerde ve ikili görüşmelerde yürüyor. Örneğin sadece bilimsel ve teknolojik önerilerin geliştirildiği alt kurul (SBSTA) bu yıl bir çoğu alt çalışma kurullarında geliştirilen 11 gündem maddesini ele alıp karara bağlamaya çalışıyor.
Ama ben sizlere ortalıkta uçuşan yüzlerce kısaltmaya, falanca sözleşmenin falanca maddesine, ya da hangi mekanizmanın hangi zirvede kabul edildiğine hiç girmeden ilk hafta neler konuşuldu, kısaca aktarmaya çalışayım. Daha fazla -teknik- ayrıntı isteyenler için zirvenin sonunda bir bilgi notu oluşturmaya çalışacağım.
Paris Protokolü hazırlıklarında durum
Varşova zirvesinin en önemli gündemi 2015’de kabul edilmesi ve 2020’de yürürlüğe girmesi gereken yeni protokolün yol haritasını çıkarmak. Kyoto Protokolü’nün ikinci yükümlülük dönemi kabul edildikten, yani Kyoto Protokolü’nün yok edilmesi önlendikten sonra, ülkelerin yeni yükümlülükler alacağı yeni bir protokol için çalışılmaya başlandı. Bu da 2015 zirvesi Paris’te toplanacağı için büyük ihtimalle Paris Protokolü adını alacak.
Gençler kuşaklararası adalet istiyor
Ama olası Paris Protokolü’nün Kyoto’dan farkı, bu kez bütün ülkelerin belli yükümlülükler alması olacak (diye öneriliyor). Henüz buna 2 sene zaman olduğu için de, tabii ki hiçbir ülke nasıl bir yükümlülük altına gireceğini dillendirmiyor. Ancak COP’un bu yılki başkanı Polonya Çevre Bakanı Marcin Korolec önceki gün yaptığı bilgilendirme toplantısında gelecek yıl Peru’nun başkenti Lima’da yapılacak olan COP 20’ye Paris Protokolü’nün taslağı ile gitmek gerektiğini söylüyordu. Dolayısıyla gelecek hafta sonuna kadar böyle bir taslağın bir yıl içinde yazılmasını sağlayacak bir yol haritası üzerinde uzlaşılması gerekiyor.
Zirvede en çok sesi çıkan gelişmekte olan ülkeler (bu ülkeler değişik isimlere sahip büyük ve küçük gruplar altında bir araya gelmiş durumdalar) “ortak ama farklılaştırılmış sorumluluk ilkesi”nin korunmasını, yani asıl büyük yükümlülüğü gelişmiş ülkelerin almasını sağlayan bir mekanizmanın kabul edilmesini sağlamak için çalışıyorlar. Gelişmiş ülkeler ise bütün ülkelerin, ama asıl önemlisi Çin, Hindistan, Brezilya gibi sera gazı emisyonları hızla artan büyük gelişmekte olan ülkelerin sorumluluğa ortak olmaması halinde kendilerinden bir şey beklenememesi gerektiğini belirtiyorlar.
Birinci hafta boyunca bu gündem maddesiyle ilgili çok sayıda danışma toplantısı düzenlendi, ancak ülkeler genellikle bilindik pozisyonlarını tekrarlamakla yetindiler. Dolayısıyla dün itibarıyla ortaya çıkan herhangi bir karar yoktu, ama diplomatik bir dille “yol alındığı” söyleniyordu. Ancak örneğin dün yapılan son toparlama toplantısında İsviçre delegesi kimsenin çözümden bahsetmediğine dair hayal kırıklığı yaşadıklarını söyleyen bir konuşma yaptı.
Bu hayal kırıklığında Japonya ve Avustralya hükümetlerinin kendi emisyon azaltma hedeflerini düşürmelerinin de büyük etkisi var. Bildiğiniz gibi Avustralya hedefini %15-25’den %5’e, Japonya ise %25’den %3,8’e düşürmüştü. ABD birkaç ay önce %17 gibi toplama katkısı çok az olan bir hedef açıklamıştı. AB ise 5 senelik hedefini (%20), aslında çoktan gerçekleştirdiği halde yükseltmeye yanaşmıyor. Bütün ülkeler topu birbirine atıyor. (Bu konudaki ‘algoritma’ için Gökşen Şahin’in yazısına bakınız.)
En büyük sanayileşmiş ülkelerin delegasyonları iklim zirvesindeyken başkentlerinden cesaret kırıcı açıklamalar gelince de haliyle “biz neyi müzakere ediyoruz” duygusu oluşuyor.
Kayıp ve zararların telafisi sağlanacak mı?
Varşova’daki müzakerelerde öne çıkan ve en fazla tartışma konusu olan başlıklar finanmanla ilgili. Filipinler’de yaşanan Haiyan tayfunu nedeniyle iklim felaketleriyle en çok karşılaşan ve bu tür beklenmedik felaketlerle başa çıkma kapasitesi çok az olan yoksul ülkelerin hem hazırlık, hem de başa çıkma güçlerini artıracak kayıp ve zararların telafisi mekanizması kurulması burada en önemli gündem haline geldi.
"Geleceğimizde indirim yapmayın"
Finansman konusuyla ilgili olarak Adaptasyon Fonu diye daha önceden kurulmuş bir mekanizma daha var. Ancak Filipinler’den Jubilee South adlı bir sivil toplum örgütünün temsilcisi olan Lidy Nacpil, Üçüncü Dünya Ağı‘nın basın toplantısında yaptığı konuşmada “ülkemde yaşanan son tayfundan sonra adaptasyonla kayıp ve zarar mekanizması arasındaki fark net olarak ortaya çıktı. Hiçbir ülke bu büyüklükte bir tayfuna adapte olamaz. Üstelik bilim insanları bu tür felaketlerin hiçbir zaman tam olarak önceden tahmin edilemeyeceğini söylüyor. Tahmin edemeyeceğiniz felaketlere karşı nasıl adapte olacaksınız? Kayıp ve zarar mekanizması bunun için önemli. Acil yardım, insani yardım tamam, ama bizim bu tür durumlardaki ihtiyacımız bunlar değil, tamamen sistematik bir program geliştirmek zorundayız” dedi.
Oysa kayıp ve zarar mekanizmasının kurulmasına karşı ABD ve Avustralya gibi ülkeler direniyorlar. Bütün gelişmekte olan ülkelerin kurulmasını ısrarla istediği bu mekanizmaya sadece Japonya ve AB destek veriyor. Aynı basın toplantısında Action Aid‘den Brandon Wui, bu direncin nedenini anlamanın zor olduğunu söyledi. Oysa bence o kadar da zor değil. Bu mekanizma kurulduğunda, her şeyden önce tayfun, sel, kuraklık gibi iklim felaketlerinin, iklim değişikliğinden kaynaklandığını kabul etmiş olacaklar. Avustralya’yı kasıp kavuran mega yangınlar için “iklim değişikliğiyle ilgisi yok, bu hayatın bir gerçeği” diyen bir başbakana sahip olan Avustralya, gelişmekte olan ülkelerin iklim değişikliğinden kaynaklanan kayıp ve zararlarını karşılamaya nasıl evet diyebilir ki? Zaten bu bakış açısı herşeyden önce neoliberal politikalarının mantığına aykırı!
Adaptasyon Fonu’na 100 milyon, Yeşil İklim Fonu’na 100 milyar dolar… yok!
Dediğim gibi finansman başlığı altındaki diğer tartışma konusu Adaptasyon Fonu. Ortada böyle bir fon var. Ama fonda para yok. Para kalmadığı için işlemez hale gelen fonun canlanması için sadece 100 milyon dolar konulması yeterli. Ama gelişmekte olan ülkeler bu kadar düşük bir bütçeyi bile karşılayıp fonu işler hale getirmiyorlar. Adaptasyon fonunun önünü de bu hafta yapılan bütün müzakerelerde bizzat Avustralya‘nın tıkadığı söyleniyor.
Yeşil İklim Fonu ise hem iklim değişikliğinin önlenmesi için gelişmekte olan ülkelerin kapasitesi artırmayı amaçlayan en önemli finansman mekanizması. Uluslararası iklim politikalarının kasası olarak kurulan Yeşil İklim Fonu’na gelişmiş ülkelerin 2020 itibariyle yılda 100 milyar dolar koyması gerekiyor. Peki adaptasyon fonuna 100 milyon vermeyen, yeşil iklim fonuna 100 milyar verir mi? Tabii ki vermiyor.
Acton Aid’den Brandon Wu, Yeşil İklim Fonu’nun 2014 Mayıs ayında işlemeye başlaması gerektiğini, ancak pek umutlu olmadığını söylüyor. Örneğin en önemli para kaynağı olması gereken ABD parayı nereden bulacağına karar verememiş durumda! Kamu bütçesinden koymak istemiyorlar, topu özel sektöre atıyorlar. Kamu bütçesine iklim fonu için para sağlamak için konulması önerilen finansal işlem vergisine de (transaction tax) yanaşmıyorlar. AB de aynı durumda. Ama özel sektör neden durup dururken böyle bir bütçeyi sağlasın (ya da bunu nasıl zorlayacaklar), buna da cevap veremiyorlar.
Gelişmekte olan ülkeler Yeşil İklim Fonu için bastırıyorlar, ancak gelişmekte olan ülkelerin bu fonu da yine yoksul ülkelere kredi vermeye dönüştürmek istedikleri açık. İklim değişikliğindeki kendi sorumluluklarını kabul edip durdurulması için gereken mücadeleyi finanse etmek yerine yine yoksul ülkeleri borçlu çıkarmayı hedefliyor gibi görünüyorlar. Ayrıca gelişmiş ülkelerin kamu bütçesinden bu fon için para sağlayamayız, özel sektör bir baksın demesi oylama taktiği olarak değerlendiriliyor. Neoliberal politikalar her yerde aynı mantığı dayatıyor…
AB’nin de diğerlerini beklediği ve bir tek Japonya’nın bu konuda adım atmaya yanaştığı anlaşılıyor. Japonya delegasyonunun başkanı Hiroshi Minami düzenleediği basın toplantısında benim bu konuyla ilgili sorduğum bir soruya, yeşil iklim fonuna 16 milyar dolar katkıda bulunacaklarını, bunun 13 milyar dolarının kamu bütçesinden sağlanacağını, ancak kamu bütçesinden gelecek kısmı nereden bulacaklarına henüz karar veremedikleri için bu katkıyı bu zirve bitmeden realize etmelerinin mümkün olmadığını söyleyerek cevap verdi. Tabii Japonya düşürdüğü emisyon azaltım hedeflerinin karşılığı olarak “parasını ödeyelim, sera gazı salmaya devam edelim” mi demek istiyor, bu da başka bir tartışma konusu.
Müzakerelerde Yeşil İklim Fonu‘nun önünü tıkamak için en kararlı mücadeleyi veren ülkenin kim olduğunu da tahmin edersiniz artık. Bildiniz, Avustralya!
“Ne hızlı gidiyoruz, ne uzağa, ne de ileriye!”
Tabii birinci haftada yol alınan konular da var. Örneğin 2013-2015 değerlendirmesi denen bilimsel bir mekanizmayla ısınmayı kaç derecede sınırlamamız gerektiğini araştıran bilim insanları yol almış durumdalar. 2015 Paris zirvesinden önce 1,5 derecelik ısınmayı aşarsak mı hep birlikte öleceğiz, yoksa 2 dereceyi aşarsak mı, bunu öğrenmiş olacağız! Tabi bir uygarlığın bilerek yok olması da, önceki uygarlıklarla karşılaştırıldığında bir aşama olarak kaydedilebilir…
Birinci haftanın değerlendirmesini dün akşam alt kurul başkanlarının toparlama toplantısının en sonunda konuşan Filipinler delegasyonu başkanı Yeb Sano‘nun sözleriyle bitirelim. Bir haftadır açlık grevinde olan Sano, finansman ve kayıp ve zararların telafisi konularında hiçbir ilerleme kaydedilmemesi ve bazı gelişmiş ülkelerin emisyon azaltım hedeflerini düşürmeleri nedeniyle büyük hayal kırıklığı yaşadığını söyledi. Konuşmasında “hızlı gitmek istiyorsanız yalnız gidin, uzağa gitmek istiyorsanız birlikte gidin” diyen atasözünü hatırlatan Sano, “Varşova’da ne yazık ki ne hızlı gidiyoruz, ne de uzağa, hatta ileriye gittiğimiz bile söylenemez” dedi.
Filipinler’de UNICEF’in son açıklamasına göre 5 milyonu çocuk, milyonlarca insan, Haiyan tayfunu, yani bir iklim felaketi nedeniyle aç. Burada, Varşova iklim zirvesinde, Yeb Sano ve onlarca genç aktivist de onların açlığına ortak oluyor.
1950 Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne ilişkin ihlâl iddialarını ele
almak üzere 1959 yılında Avrupa Konseyi Üye Devletleri tarafından Strazburg’da kurulan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihatları artık Türkçede.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Başkanı Dean Spielmann’ın yaptığı açıklamada Mahkemenin içtihat veritabanı
HUDOC’un, kısmen Türk Hükümetinin gönüllü katkısıyla finanse edilrek Türkçe versiyonunu kullanıma
sunulduğunu belirtti.
Başkan, “Mahkeme; karar ve yayınlarımızın pek çoğunun tercüme edilmesi de dâhil olmak üzere,
Türkiye Cumhuriyeti Adalet Bakanlığı’nın, içtihatları yayma faaliyetlerimize sağladığı destek
seviyesinden etkilenmiştir. Bunların tümü, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin ulusal düzeyde daha
etkin bir şekilde uygulanmasına büyük katkıda bulunmaktadır ve diğer Devletlere örnek teşkil
edebilir” şeklinde açıklamada bulunmuştur. HUDOC veritabanı, 2012 yılında gözden geçirilmiş olup,
Mahkeme içtihatlarının resmî diller (İngilizce ve Fransızca) dışındaki dillerde yapılan tercümelerine
ulaşmak için tek adres olma konusunda giderek daha fazla rol oynamaktadır. Türkiye ve İnsan Hakları
Güven Fonundan gelen katkılar sayesinde, HUDOC hâlihazırda 2.600’den fazlası Türkçe olmak üzere
(Mahkeme’nin Türkiye hakkındaki kararlarının tamamı dahil) 27 dilde yaklaşık 10,000 tercüme
içermektedir. Dile özgü bir filtre, serbest metin içerikleri dâhil olmak üzere, HUDOC arayüzünde hızlı
aramaya imkân vermektedir. Ayrıca, Türkiye Cumhuriyeti Adalet Bakanlığı, Mahkeme’nin
içtihatlarına ilişkin bilgi notlarını tercüme etmekte ve yayılmasını sağlamaktadır.
İnsan Hakları Güven Fonu; Türkiye’de ve Güneydoğu Avrupa ile Kafkaslardaki diğer on ülkede temel
içtihat tercümelerinin sayısını ve ulaşılabilirliğini artırmayı amaçlayan üç yıllık bir projeye destek
vermektedir. Tercümeler, gerek HUDOC yoluyla gerekse bu ülkelerdeki ortakların yardımıyla
yayılmaktadır (bkz. 6 Temmuz 2012 tarih ve 288 (2012) sayılı Basın Açıklaması).
Mahkeme ayrıca, kayda değer sayıda belgenin Bulgarca, Yunanca, Macarca, Rusça ve İspanyolcaya
tercüme edilmesine de yetki verdi. Rusça bir HUDOC arayüzün tamamlanmak üzere olup, gelecek
aylarda kullanıma sunulacağı açıklandı.