Ana Sayfa Blog Sayfa 4126

İnegöl’de HES tepkisi

Bursa’nın İnegöl ilçesinde, Karaburun deresi üzerine yapılmak istenen hidroelektrik santrali Tüfekçikonak sakinlerini ayaklandırdı. Hidroelektrik santraline (HES) karşı çıkan köylüler, bilgilendirmek için köye gelen yetkililere tepki gösterdi. Tüfekçikonak köyü muhtarına tepki göstererek üzerine yürüyen köylüler, müteahhit firmanın ise bazı köylülere rüşvet verdiği iddiasında bulundu.

İnegöl’e bağlı Tüfekçikonak köyü muhtarlığında düzenlenen toplantıda, Bursa Çevre Şehircilik Müdürlüğü, Devlet Su İşleri Bölge Müdürlüğü, Orman İşletme Müdürlüğü yetkilileri, Danışman firma BURÇED Genel Müdürü Emel Gözkara Durmaz ile köylüler bir araya geldi. İlçe Jandarma Komutanlığı tarafından geniş güvenlik tedbirlerinin alındığı toplantı öncesinde köylülerle Tüfekçikonak Muhtarı Hüseyin Ordu arasında gerginlik yaşandı.

Tüfekçikonak, Mezit, Osmaniye, Eskikaracakaya, Rüştiye, Yeniköy, İhsaniye, Kınık, Sulhiye, Özlüce köyleri ile Kurşunlu beldesinin sulama ve içme suyu ihtiyaçlarının karşılandığı Karaburun deresi üzerinde yapılması planlanan HES projesinde değişiklik yapıldığı öğrenildi. Bursa Çevre Şehircilik Müdürlüğü ÇED İzin ve Denetleme Şube Müdürü Ahmet Çakmakçı, “Tüfekçikonak köyü sınırları içerisinde santral yapılması düşünülüyor. Her proje öncelikle ÇED prosedürünü yerine getirmek zorunda. Ek-1 listesi içerisinde yer alan projeler de yöre halkını bilgilendirme toplantısı yapılıyor. Onun için bugün buradayız. Daha önce küçük bir projeyle müdürlüğümüze müracaat yapılmış. Ancak yöre hassasiyetleri, gerek yöredeki bitki örtüsü dikkate alınarak ÇED gereklidir kararı verilmiştir. Aynı zamanda yöre halkından hiçbir şey gizli kalmadan bilgilendirilmesi için bu yola gidilmiştir. Hiçbir şey henüz başlamış değil. Her şey yeni başlıyor. Projenin her anına müdahil olabilirsiniz. Sizlere açık, sizlerden gizli saklı bir şey olmayacak. Bunu böyle bilin. İdari yargılama usulü kanununa göre, proje bittikten sonra bir ilan süresi var. Bu ilan süresi geçse de, ilan müddetinden itibaren 60 gündür dava açma süresi var. Ancak idare mahkemeleri sadece ÇED raporlarında bu süreyi gözetmiyor. Sonradan müdahil olup, bu şeyi iptal ettirme hakkınız hukuken var. Bizler sadece ÇED sürecinin yerine getirilmesi için mükellefiz. İlgili kurum ve kuruluşlar var. Eğer o ilgili kurum ve kuruluşlardan olumsuz bir görüş geldiği zaman bu proje yapılamaz. Bunu da bilmenizi istiyorum. Hepimiz bu ülkenin evladıyız. 76 milyonuyla birlikte hepimizin ortak değerleri var” dedi.

Projenin danışmanlık firması BURÇED’in Çevre Mühendisi Elif Akme’nin projeyle ilgili slayt üzerinden teknik bilgi vermesinin ardından, toplantıya katılanlar dinlendi. İnegöl Doğal Hayatı ve Hayvanları Koruma Derneği Yönetim Kurulu Üyesi Mehmet Güner, “2010 yılında yapılması gereken bilgilendirme bugün yapılmaktadır. İnşaat şu an devam ediyor. Önce işgal ediyorlar, sonra insanları bilgilendiriyorlar. Santral yapılırken burada insanların istihdam edileceği yalanı söylendi. Buradaki köylerin kuruluş amacı şu içlerinden geçen deredir. Hukuku kesinlikle tanımıyorlar, hukuksuz hareket ediyorlar” diye konuştu.
Sulhiye köyünden Recai Demircan ise, “Şu anda Saçmalı, Karaburun deresi gibi birkaç dereyi Sulhiye köyünün üstünden alıp, Boğakaya deresine aktararak regülatör yapılmak isteniyor. Biz bu suyu vermeyeceğiz. Ben su işindeyim, birçok firmayla görüşüyorum. Yani bu konuda her şeyi biliyorum. Devletin kimlere göz yumduğunu da biliyorum. Devlet suları peşkeş çekiyor. Devletin veya şirketin yapmak istediği Tüfekçikonak ile Sulhiye köyünü birbirine düşürmek. Biz hepimiz akrabayız. Biz birbirimizi yerken, HES projesi bitecek. Bu su işlerinde birçok yolsuzluk var. Suyun kaynağı Sulhiye köyüdür. Kimsenin HES’e karşı çıkmayacağını düşünüp, toplantının burada yapılmasına karar verilmiş. Perşembe gününde de köylülerin burada olmayacağı hesaba katılmış” dedi.

Tüfekçikonak köyünden Ekrem Aras ise, “Biz kandırıldık. Köye bir katkısı olsun diye önceleri karşı çıkmadık. Köyün yüzde 20 hissesi vardı, yüzde 80 alıcı firmanın. Sonra o yüzde 20 hissenin yüzde 10’unu kestiler. 180 bin lira masrafımız oldu denildi. Yüzde 10’u da eski kooperatif başkanının üzerine yapıldı. Köye bir türlü devretmedi. Bunun için dernek bile kurduk, devredeceğim dedi, devretmedi. Sonra muhtarla mahkemelik oldular, hırsızlıkla, yolsuzlukla suçladılar. Birden barıştılar. Büyükleri araya girdi. Ve yüzde 10 hisseyi de Ergünler şirketine peşkeş çektiler. Paralar dağıtıldı. 5, 10, 20 bin lira alan da var, hiç almayan da var. Bu işin yolsuzluk yönü. Bu köyün her vatandaşı eşit haklara sahip. 3 kişi nasıl köyün hissesini satar? Önce para dağıttılar, sonra ÇED raporu istediler. 3 kişi nemalanacak diye, bunca insanı mağdur etmeye hakkınız yok” şeklinde konuştu.

foto: Bursa Hakimiyet

http://www.bursahakimiyet.com.tr

Çinli çocuklara kardeş geliyor


Çin’de Komünist Partinin Pekin’de dört gün süren ve 10 yıllık politikalarının oluşturulduğu kongresinin ardından ilk önemli karar tek çocuk politikasının gevşetilmesi oldu. Nüfus artışını kontrol altına almak için 1970’li yıllardan beri süren uygulamaya gösterilen tepkiler artıyordu. Özellikle tek çocuk politikasına karşı zorunlu kürtaj yaptırımları kadın örgütleri tarafından eleştiriliyordu.

Çin resmi haber ajansı Şinhua’na göre ülkede anne ve babadan sadece bir tanesi ailesinin tek çocuğu ise bu çiftler iki çocuk sahibi olabilecekler. Yasanın daha önceki haline göre 2 çocuk için çiftlerden her ikisi de tek çocuk olmak zorundaydı. Kırsal bölgelerde ise ilk çocuğu kız olan ailelere devlet ikinci bir çocuk için yasal imkân tanıyordu.

Çin Komünist Partisi kongresi sonucunda ülkede insan hakları konusunda önemli bir adım atılarak “işçi olarak yeniden eğitilmek” amaçlı çalışma kampları politikasında değişikliğe gidiliyor. Çalışma kamplarında onbinlerce kişinin bulunduğu tahmin ediliyor. İyileştimeler kapsamında ölüm cezalarının kapsamı daraltıldı.

 

Yeşil Gazete

‘Gezi destekçileri’ Avrasya Maratonu’ndan dışlanıyor mu?

BBC’den  Gökhan Tan’ın haberine göre Avrasya Maratonu’nda “geç kayıt bağışı” toplayabilen bazı sivil toplum kuruluşlarının, “Gezi eylemlerine destek verdiği” gerekçesiyle, bu imkândan faydalanabilen STK listesine dâhil edilmediği iddia ediliyor.

Geçtiğimiz yıllarda bu yolla bağış alabilen Buğday Ekolojik Yaşam Derneği, Toplum Gönüllüleri Vakfı (TOG) ve Anne Çocuk Eğitim Vakfı (AÇEV) gibi kurumlar bu yılki listede bulunmuyor.

Bu sistemde katılımcı, maratonun resmi Sosyal Sorumluluk Partneri tarafından desteklenen STK’lara en az 30 TL bağış yaparak yarışa girme hakkı veriliyor.

Son 5 yılda maratonun sosyal sorumluluk partneri, Türkiye’de yardımseverlik koşularının öncüsü Adım Adım oluşumuydu.

Ancak maratonu düzenleyen İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) SPOR A.Ş., maratona yaklaşık bir ay kala sosyal sorumluluk partnerini değiştirdi ve yeni partnerinin Damlaya Damlaya isimli oluşum olduğunu duyurdu.

Önceki yıllarda Adım Adım’ın STK listesinde yer alan Arama Kurtarma Derneği AKUT, Buğday, AÇEV ve TOG, Damlaya Damlaya tarafından oluşturulan 12 STK’lık listede yer almadı.

Buna karşılık önceki yıllarda yer almayan Türkiye Beyaz Ay Derneği, İnsan ve Medeniyet Vakfı, Beşir Sosyal Yardımlaşma Derneği, Yeşilay, İnsan Vakfı gibi kuruluşlar yeni listede yer buldu.

SPOR A.Ş., maratonun sosyal sorumluluk yapısındaki bu değişikliği “Spor organizasyonları kapsamında sosyal sorumluluk çalışması yürüten grupların çoğalmasının hedeflenmesi” ile gerekçelendiriyor.

Şirket, BBC Türkçe’nin sorularına verdiği yazılı yanıtta, geçtiğimiz yıllarda Adım Adım oluşumuna verilen desteğin Damlaya Damlaya’ya verileceğini ve bu yeni oluşumun büyütülmesi ve güçlenmesinin planlandığı belirtiyor.

Diğer taraftan Damlaya Damlaya’nın internet sitesinde bu oluşumun, Genel Müdür Alpaslan Baki Ertekin başkanlığındaki SPOR A.Ş. çalışanları tarafından kurulduğu bilgisi yer alıyordu. Ancak kurucuların isimlerinin yer aldığı sayfa, geçtiğimiz günlerde Damlaya Damlaya’nın sitesinden kaldırıldı.

SPOR A.Ş. kendini mi destekliyor?

Peki spor organizasyonlarında sosyal sorumluluk çalışması üstlenen grupların çoğalması hedeflenirken, yeni oluşumun SPOR A.Ş.’nin çalışanlarınca kurulması bir çelişki oluşturmuyor mu?

Bu durumda maratonu düzenleyen SPOR A.Ş. kendi oluşumunu mu destekliyor?

Sorularımızı yanıtlayan Genel Müdür Alpaslan Baki Ertekin, kurucuların SPOR A.Ş. çalışanı olmasının amaçlarıyla çelişmediğini, yeni oluşumlara ön ayak olmak amacıyla Damlaya Damlaya’yı kurduklarını söylüyor.

Ertekin “Adım Adım, dün maratonda ne yapabiliyorsa bugün de aynısını yapabiliyor. Maraton bağışlarının daha çok STK’ya ulaşmasını sağlayacak yeni oluşumlara kapılarının kapımız her zaman açık” diyor.

Ertekin: “Daha çok STK’ya ulaşıyoruz”

Genel Müdür Ertekin, “Adım Adım tarafından desteklenen dört STK’nın, Damlaya Damlaya tarafından neden desteklenmediği” sorusunu ise yine soruyla cevaplıyor: “Peki neden Adım Adım bizim desteklediğimiz STK’ları daha önce listesine almamış? Asıl sorgulanması gereken geçmişteki uygulamadır. Adım Adım sekiz STK’yı destekliyorken biz bu sayıyı çok daha üzerine çıkardık.”

Spor camiasında ise SPOR AŞ’nin isminin, Adım Adım ve AKUT gibi STK’lar ile birlikte anılmasını istemediğinin işaretlerini Gezi eylemleri sırasında vermeye başladığı konuşuluyor.

SPOR A.Ş.’nin Gezi eylemlerinden rahatsızlığının görünür hale geldiği ilk etkinliklerden biri AKUT’un 16 Haziran’da Belgrad Ormanı’nda düzenlediği “3. Gençlik için Spor” koşusu.

‘Gezi’ye destek verdiniz’

Adını vermek istemeyen bir AKUT gönüllüsü, SPOR A.Ş.’nin, “logosunun etkinlik tişörtlerinde yer almamasını” istediğini belirtiyor.

Gönüllü, gerekçe olarak kendilerine “AKUT tişörtü giyen gönüllülerin, Gezi direnişine destek vermiş olduğunun” söylendiğini dile getiriyor.

AKUT Başkanı Nasuh Mahruki, AKUT’un Gezi eylemlerine destek vermediğini vurguluyor: “AKUT Gezi eylemlerinde asla taraf olmadı. Direnişe değil, ağır polis müdahalesine rağmen devletin sağlık birimlerinin var olmadığı bir süreçte yaralananlara destek verdik. Üstelik yardım ettiklerimiz arasında polisler de vardı.”

Mahruki, “operasyonel” AKUT tişörtünü sadece yardım çalışmaları sırasında giyebildiklerinin de altını çiziyor.

Gezi çevresinde spor faaliyetinde bulunmak

Aralarında maratonun sosyal sorumluluk eski partneri Adım Adım üyelerinin de bulunduğu sporcular, işgal sırasında Gezi Parkı’nda “Bakarsan bağ, bakmazsan AVM olur” ismi altında sabah idmanları düzenlemişler, bunları sosyal medyada paylaşmışlar ancak kurum ismi kullanmamışlardı.

Adım Adım üyeleri ise SPOR A.Ş. ile beş yıl boyunca uyumlu bir birliktelik gösterdiklerini, ancak Gezi olaylarından sonra dolaylı yollardan, SPOR A.Ş.’nin artık kendileriyle çalışmak istemediğini duyduklarını belirtiyor.

Adım Adım Kurucu üyesi Itır Erhart, “Spor camiasından farklı isimler bize, Adım Adım üyelerinin Gezi Parkı ve çevresindeki spor faaliyetlerine katılmış olmasının SPOR A.Ş.’yi rahatsızlık ettiğini iletiyordu. Bugüne kadar 8 bin tişört dağıttık. Ayrıca İstanbul’da koşan insanların büyük bir bölümü Adım Adım üyesi. Üyelerimiz arasında her siyasi görüşten insan vardır. Bireysel olarak Gezi’yi desteklemiş olabilirler. Ancak bir sivil toplum kuruluşu olarak Adım Adım siyaset üstü bir oluşum, ve hiçbir politik görüşe tabi değil.” diyor.

‘Vodafone sizi istemiyor’

Adım Adım kurucu üyesi Renay Onur, SPOR A.Ş.’den randevu taleplerine uzun süre cevap alamadıklarını, ancak durumu, sponsor Vodafone ile 4 Eylül’de yaptıkları toplantıda fark ettiklerini söylüyor: “Vodafone yetkilileri bize hâlâ sosyal sorumluluk ortağı olup olmadığımızı sordular. ‘Evet’ cevabı verdiğimizde şaşırdılar. Bunun üzerine görüşme talebimizi SPOR A.Ş.’ye tekrar ilettik.”

Renay Onur, SPOR A.Ş.’nin Adım Adım ile çalışmama kararını 6 Eylül’deki toplantıda dile getirdiğini ve karara gerekçe olarak Vodafone ile yapılan anlaşmayı gösterdiğini söylüyor: Onur, SPOR A.Ş.’nin “Sponsorluk anlaşması imzaladığımız Vodafone, sosyal sorumluluk projelerini kendisi yapmak istiyor. Bu nedenle Adım Adım’la çalışmayacağız” cevabı verdiğini söylüyor.

Vodafone Türkiye: Karar Spor A.Ş.’nin tasarrufunda

Maratona ismini de veren Vodafone Türkiye bu iddiayı doğrulamıyor.

Kurum, BBC Türkçe’nin sorularına yazılı yanıtında, İstanbul Maratonu’nun isim sponsoru olduğunu, bağış toplayacak kuruluşların seçimi konusunda karar sürecinde bulunmadığını ve bunun SPOR A.Ş. tasarrufunda olduğunu belirtiyor.

Şirket, akıllı telefonlar için geliştirilen bir uygulama ile 50’ye yakın sivil toplum kuruluşuna bağış yapma olanağı sunduklarını belirtiyor.

Bu kuruluşlar arasında Damlaya Damlaya’nın geç bağış listesinde bulunmayan AKUT ve AÇEV gibi STK’lar da var.

Ertekin: İddialar doğru değil

SPOR A.Ş. Genel Müdürü Alpaslan Ertekin, sosyal sorumluluk ortağı seçimi ve STK’ların belirlenmesinde “Gezi kriterlerinin uygulandığı” iddialarını reddediyor.

SPOR A.Ş. çalışanlarının Adım Adım ve AKUT’a tepki gösterdikleri iddialarına ise “Benimle çalışan her arkadaşım haddini bilir ve böyle şeyler söylemez. İddia sahipleri ispatla yükümlüdür” diye tepki gösteriyor.

Alpaslan Ertekin, “Kişisel görüşlerimi ayrıca tartışırım. Gezi’ye karşıyım. Ancak SPOR A.Ş.’de bulunduğum sürece kişisel görüşlerin iş konusunda etkili olmasına asla izin vermem” diyor.

 

BBC Türkçe

Dünyada ve ülkemizde rüzgar enerjisi: Yüzünü rüzgara dön!

Dünyada rüzgar enerjisi

Dünya Rüzgar Enerjisi Birliği (WWEA) ‘ nin 17 Ekim’ de açıkladığı yarı yıl raporuna göre; dünya rüzgar enerjisi kapasitesi,  2013’ ün ilk altı ayında 13.980 megavatın eklenmesi ile Haziran 2013 itibariyle 296.255 MW’ a ulaştı. 2012 ve 2011 yılının aynı dönemleri ile kıyaslandığında bu artışta azalma görülmektedir.  Bütün türbinler dünyadaki elektrik talebinin %3,5 kadarlık kısmını karşılıyor. Küresel rüzgar kapasitesi %5 artışta ancak 2012’ de bu artış %7 ve 2011’ de %9 idi.

Rüzgar enerjisinde geleneksel sıralamadaki ilk beş ülke; Çin (80.000 MW), ABD (60.000 MW) , Almanya (32.000 MW), İspanya (23.000 MW) ve Hindistan (19.500 MW). Toplamda %73’ lük dilimi kapsıyorlar. Yeni yatırımlar düşünüldüğünde ABD ve İspanya daha geride kalıyor böylelikle ilk 5 ülkenin toplamı %57’ e düşüyor. 2012’ de 1 GW üzeri kurulum yapan üç ülke varken ilk defa 2013’ de İngiltere’ nin eklenmesi ile 2013’ ün ilk yarısında 1 GW üzerinde kurulum yapan 4 ülke oluyor: Çin(5,5 GW), İngiltere (1,3 GW), Hindistan (1,2 GW) ve Almanya (1,1 GW).

2012 ile kıyaslandığında kapasite arttıran ülkeler: Çin, Almanya, İngiltere, Kanada, Danimarka. 2012 ile kıyaslandığında gerileyen ülkeler: İspanya, Hindistan, İtalya, Fransa ve ABD.

Açık deniz rüzgar enerjisi

30 Ekim’ de treehugger.com sitesinde yayınlanan habere göre deniz rüzgar tesisleri kurulumu 2013’ de yedi yıldır üst üste kırdığı rekorlara bir yenisini eklemeye hazırlanıyor. Geliştiriciler ilk altı ayda kapasiteye 1.080 MW daha ekleyerek dünya kapasitesini %20 oranında arttırdı. Toplam on beş ülkenin deniz rüzgar kapasitesi 6.500 MW. Yıl sonunda dünya toplamı 7.100 MW’ ı aşacaktır. 300.000 MW kapasiteli kara rüzgar enerjisi ile karşılaştırıldığında hala küçük olan deniz kapasitesi yılda %40 oranında artıyor.

Danimarka 1991 yılında dünyanın ilk deniz rüzgar çiftliğini 5 MW’ lık kapasiteli olarak Baltık Denizi’nde kurdu. 2008 yılına kadar, Danimarka’nın açık deniz rüzgar kapasitesi üç katından daha fazla oranda artış göstermiş ve 2013 yılının ortalarında 1.200 MW zirvesine çıkmıştır. Elektriğin yüzde 30’ unu rüzgardan sağlayan Danimarka, 2020 yılına kadar %50 oranını hedeflemektedir.

Danimarka denize rüzgar türbinleri koyan ilk ülke olmasına rağmen bugün toplam deniz rüzgar üretim kapasitesi bakımından İngiltere’den sonra ikinci sırada yer almaktadır. İngiltere, 2013 yılının ilk yarısında yeni deniz rüzgar enerjisi türbinlerini eklemesi ile 500 MW’ a ulaşan kapasitesi ile ülke genelinde rüzgar enerjisi kapasitesini 3.400 MW’ ın üzerine çıkardı ki bu 2 milyondan fazla İngiltereli için enerji sağlanması anlamına gelmektedir.

Belçika’nın açık deniz rüzgar kapasitesi 2013 yılının ilk yarısında yüzde 20 oranında büyüdü ve 450 MW ile dünya sıralamasında üçüncü sıraya yerleşti. Almanya deniz rüzgar kapasitesi 380 MW’ a ulaştı ve yıl sonuna kadar en az 520 MW’ a ulaşması beklenmektedir. Bunun ötesinde, Alman deniz endüstrisinin 2014 ve 2015 de 1.000 MW’ lık enerjiyi şebekeye eklemesi bekleniyor.

Asya ülkeleri de deniz rüzgar enerjisi üretimine başlıyor. Örneğin Çin, 2010 yılında ilk deniz rüzgar çiftliğini kurdu. O zamandan bu yana 390 MW ile hızla dördüncü sıraya yükseldi. Resmi hedefi 2015 yılına kadar deniz rüzgar enerjisinde 5.000 MW’ a ulaşmak olan Çin 2020 yılına kadar 30.000 MW’ a ulaşmayı hedefliyor. Japonya’da, arazi dar olduğu ve nükleer enerjinin geleceğinde soru işaretleri olduğu için, deniz rüzgar enerjisi, karbon içermeyen güç kaynağı olarak büyük önem kazanıyor. 2013 yılının ilk yarısında 16 MW’ lık bir projenin açılışı yapıldı. Böylelikle Japonya’nın deniz rüzgar kapasitesi 41 MW’ a ulaştı.

Japonya’ da standart deniz türbinlerini yerleştirmek için gerekli olan sığ deniz tabanı olmadığı için geliştirilen yüzen türbin teknolojisi,  deniz rüzgar enerjisinin muhtemel geleceğini oluşturacaktır. Fukuşima kıyılarında 2 MW’ lık yüzen türbin Kasım 2013’ de elektrik üretimine başlayacak, projenin ilk aşamasının kapasitesi 16 MW. İyi performans göstermesi durumunda, 2020 yılına kadar proje kapasitesi 1.000 MW genişletilecek.

ABD Enerji Bakanlığı’na göre, doğu sahil boyunca sığ sularda 530.000 MW ile mevcut ABD elektrik üretiminin yüzde 40’ı karşılama potansiyeline sahip rüzgar gücü bulunuyor.  Derin suları ve diğer ABD kıyı bölgeler de eklendiğinde 4,1 milyon MW’ ı aşan potansiyel bulunuyor. Bu hesap,  2009 Harvard çalışmasındaki dünya çapında rüzgar enerjisi potansiyeli bulgularıyla da tutarlıdır. Çalışmaya göre dünyanın önde gelen karbondioksit yayan ülkelerinin çoğunda mevcut olan rüzgar kaynakları kolayca ulusal elektrik ihtiyaçlarını karşılama potansiyelindedir. Aslında, tek başına deniz rüzgar enerji yeterli olacaktır.

Türkiye’ nin enerji politikası

theecologist.org da 5 Kasım’ da yayınlanan bir analize göre rüzgar ve güneş enerjisi potansiyeline rağmen, önümüzdeki 5 yıl içerisinde Karadeniz kıyısında 37.000 MW’ lık 50 ile 86 arası sayıda yeni kömür santrali yapımı planlanmaktadır. Bu planlar gerçekleşirse Çin, Hindistan ve Rusya’ dan sonra Türkiye 4. sıraya yükselecek. G20 üyesi olarak bu yılın başında “fosil yakıt sübvansiyonlarının” azaltılmasını taahhüt eden Türkiye, kömür üreticilerine kurumlar vergisi indirimi, gümrük vergileri,  KDV muafiyeti ve çalışanların sigorta primlerinde devlet katkısı gibi çeşitli destekler vermiştir.  Avrupa Birliğine katılım için Türkiye’nin enerji planlarını yaparken AB’nin iklim ve yenilenebilir enerji taahhütlerini dikkate alması gerekmektedir. Avrupa Konseyi 1990 ile kıyaslandığında %80-95 oranında sera gazı salınımını azaltmayı hedeflemektedir ve bu konuda bir yol haritası oluşturulmuştur.  Güneş enerjisi ve diğer yenilenebilir enerjiler için “Tarife garantisi” diğer Avrupa ülkelerine göre daha düşüktür ve 10 yıllık süreleri kapsamaktadır oysa Avrupa ülkelerinde bu süre 15-20 yılı kapsamaktadır.

Türkiye’ de rüzgar enerjisi ile ilgili bilgi aldığımız TUREB (Türkiye Rüzgar Enerjisi Birliği) , Türkiye’ de henüz deniz rüzgar enerjisinden elektrik üretilmese de deniz rüzgar enerjisi potansiyelinin 10.000, kara potansiyelinin ise 38.000 MW olduğunu, 2005 yılında çıkarılan Yenilenebilir Enerji Kanunu’ ndan sonra sektörde başlayan hareketlilik ile beraber 2000 yılında 18 MW olan kurulu gücün, bugünlerde 2.800 MW civarına ulaştığını ve yıl sonu itibariyle 3000-3.300 MW civarında bir beklentinin olduğunu belirtiyor. Bu oranın karasal rüzgar potansiyelinin sadece %7 lik kısmı olduğunu ve elektriğin yaklaşık % 4 – 4,5 civarını rüzgardan karşıladığımızı geri kalan kısmını HES, doğalgaz, kömür gibi konvansiyonel üretim tesislerinden karşılandığı düşünüldüğünde 2023’teki 20.000 MW hedefini yakalamak için bugünkü şartlardan 8 kat daha fazla çalışılması gerektiği konusunda görüş bildiriyor.

Enerji ve geleceğimiz ile ilgili görüşme yaptığımız Dünya Rüzgar Enerjisi Birliği (WWEA) Başkan Yardımcısı, Marmara Üniversitesi Enerji Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Tanay Sıdkı Uyar; dağınık üretilebilen rüzgar, güneş, jeotermal, biokütle gibi kaynaklarla enerjimizin tamamını karşılayabileceğimizi, bu sayede yerlerine ikame edilen fosil yakıtların yol açtığı sera gazı emisyonlarının da azaltılabileceğini belirtiyor.

İlk yatırım maliyeti açısından kıyaslandığında en ucuz enerjinin rüzgardan sağlandığını rüzgarı sırasıyla güneş, biyokütle, jeotermal, doğalgaz, kömürün takip ettiğini ve en pahalı enerjinin nükleer olduğunu; kullanım açısından bakıldığında ise rüzgar enerjisinde kanat büyüklüklerinin değiştirilerek güç arttırımı (600 KW üreten kanat yerine 1 MW üreten kanat takılması gibi) yapılabildiğini ve miladını doldurduğunda ise geri dönüşüme katılıp doğaya zarar vermediğini oysa nükleer gibi kapatılma maliyetinin kurulum maliyetinden çok daha fazla olduğu enerji türlerinde ayrıca çevre tahribatının yüksek olduğunu ; rüzgar enerjisinin ilk kurulum maliyetini 5-6 yıl içerisinde karşılayabildiğini belirten Uyar’ın, nükleer enerjinin maliyetine dikkat çekmek için verdiği örnek çarpıcı;

“İngiltere nükleer santrallerini kapatma kararı aldı. Tek bir santralin kapatılma maliyeti 10 milyar Dolar. Toplam 19 santralin kapatılması 91 Milyar Sterlin. Dünyada terkedilen enerjiler Türkiye’ ye aktarılıyor. Kirli atıklarının deposu olarak kullanıyorlar. Sinop’ ta kurulacak 4 santralin sadece kurulum maliyeti 22 milyar Dolar. Toplam 4800 MW’ lık bu santrallerin kurulum maliyeti kilovat başına 4600 Dolar. Rüzgar enerjisinde kurulum maliyeti kilovat başına 1000 dolardır. 4 santralin kapatılma maliyeti ise 40 milyar Dolar. Lisanslama maliyeti ise bu hesabın içinde yok.”

Enerjinin etkin kullanımı (daha az enerji kullanımı ile aynı verimin alınması) ve %100 yenilenebilir enerji ile çözümün sağlanacağını; 2020 için hedeflenen %30 yenilenebilir enerji hedefinin %70 konvansiyonel enerjiyi savunmak yani sorundan yana olmak demek olduğunu; çözümün %100 yenilenebilir enerji olduğunun anlatılması, bu yönde kamuoyu yaratılması gerektiğini savunuyor.

İnsanlık için yenilenebilir enerjinin, kimsenin tekelinde olmadığı için eşitlik; herkes bulunduğu yerden faydalanabildiği için özgürlük; savaşılmadan elde edildiği için barış; iş göçüne gerek olmadığı için yerelde iş imkanı ve gerçek bir demokrasi anlamına geldiğini belirtiyor.

EUROSOLAR (Avrupa Yenilenebilir Enerji Birliği)’ ın 18-19 Kasım’ da Berlin’ de düzenlediği sekizinci Uluslararası Yenilenebilir Enerji Depolanması Konferansına katılacağını belirten Uyar;

“Artık güneş çağına girdik. Arizona’ da güneşten elektrik üreten 280 MW’ lık üretim tesisi, gün boyu tuz bataryalarına depoladığı güneş enerjisini güneş battıktan sonra 6 saat daha kullanıma imkan sağlıyor. Güneş enerjisinin depolanabilmesi ile ilgili çalışmalar devam ediyor. Bu konferans batarya maliyetlerinin düştüğünü, depolamanın uygulanabilir hale geldiğini vurguluyor” dedi.

Varşova’ da sürmekte olan iklim zirvesinde gelişmiş ülkelerin önceki taahhütlerini yerine getirmekte diretmeleri görüşmeleri çıkmaza sokarken tüm ülkelerin insanlık adına yüzünü rüzgara ve güneşe döndüğü günleri bir an evvel görmemiz gezegenin geleceği açısından büyük önem arz ediyor.

 

 

Zeliha Yıldırım

Birgül Oğuz’dan bir yas hikayesi, “Hah”

“OYSA BİR ZAMANLAR KİMSE ÖLÜMLÜ DEĞİLDİ.
BİZ DE MESELA VE BABA DA, PEKÂLÂ, BABA DA.”


Her ne kadar kapağında öykü yazıyorsa da, Birgül Oğuz’un ikinci kitabı öykü değil. Hah’ı novella ya da serbest roman olarak sınıflandırabileceğimiz gibi belki de kategorize etmeden bırakmak en doğrusu olacak. Üç bölümden oluşan incecik bir kitapla karşı karşıyayız ancak anlattıkları altını kalın çizgilerle çizeceğimiz yoğunlukta. Ruhuna eremediğiniz takdirde size sırlarını açmayan kapalı bir anlatı karşımızdaki. Kitapta, devrimci bir babanın ardından tutulan yas anlatılıyor.

İlk bölüm Tuz Ruhun adını taşıyor, ölümünün hemen ardından babaya Dön, Dur, De’nilse de, zaman ilerliyor ve Kırk gün geçmesiyle geleneksel yas süreci nihayetleniyor. Tuz Ruhun ismiyle bir yandan asit olan tuz ruhuyla ölümün ardındaki yakıcılık anlatılırken bir yandan da ölünün ardından ruhu için dağıtılan tuza gönderme yapılıyor. Öykü kahramanlarının adının Gül, Gülnigâr olması yazarla kahramanı arasında bağlantı kurmamıza neden oluyor. Taziyeye gelenlerin bildik dilekleri, yasını tek başına tutmak isteyen kahramana teselli yerine eza veriyor. Babanın yokluğunu ikame etmek için anılara sığınılıyor. “Onlar mı? Onların kâbesi vardı. Bizim kâbemizse başkaydı. Her sabah toplanıyorduk çevresinde ekmek kırıntılarının, cam bir tuzluğun ve çelik kaşıkların. “Bak,” diyordu baba, elinde bir şeftali çekirdeği, “bir şeftali bin şeftali demektir.” Baba öyle deyince, havada sersem eğriler çizen ayaklarımı fark ediyordum. Sanki bir rüyaya uyanıyordum da karnımda kıpırdanan çekirdeğin fıkırtısını duyuyordum. Daha da sıkı tutunuyordum elimdeki kaşığa ve sofrada bir başıma kaldığımda kaşığın sapını masaya vurup “onların kâbesi var,” diyordum, “ama şeftali çekirdeği bizim.” Kızına karşı güçlü görünme çabalarına rağmen, üzgün uzun babanın inandığı devrim ihtimalinin bir ihtilalın ardından yitip gitmesine döktüğü gözyaşlarına gizlice tanık olan kahraman, bu andaki duygularını, “Olduğum yere mıhlandım, pervaza tutundum. Yutkundum ama boğazımda suç gibi kekremsi bir tat kaldı: birazı polyester, birazı yumurta akı,” şeklinde tanımlıyor. Aynı kötü tat babanın ölümünün ardından da gelip boğazına yerleşiyor. Yiten devrimin ve babanın aynı kekremsi tatla anlatılması, yazarın kişisel bir yasın yanı sıra toplumsal bir yası da tuttuğunun göstergesi olarak okunabilir.

Dan, bir ara bölüm, ölümden sonraki Devreyi anlatan tek bir öyküden oluşuyor. Burada kahramanın adı hiç geçmese de biz gene de ilk bölümdeki kız olduğunu anlıyoruz. Babanın ardından kendini sağaltma çabaları, hayata tutunma gayretlerini gözlüyoruz. Kahramanımızın sevgilisi olmuş ve bir balıkçıda işe başlamıştır. Üstelik paraya ihtiyacı olmadığı halde sadece mavi önlük için kendisini taciz eden ve bunu en baştan anladığı bir patronun yanında çalışmaktadır. Buradaki mavi önlükle, yıllarını devrimci işçi mücadelesine veren babayı anlama, belki de özdeşleşme çabasını görmekteyiz. Aynı şekilde bölümün başında masalsı biçimde anlatılan ve çok âşık olduğu düşülen sevgilisini, -çocukken aslında sümüklü, şişko, ödlek, salak bulduğu halde,- babası, kahramanımız, Memo ve Metin Amca’nın birlikte gittikleri olaylı bir mitingin -muhtemelen 96 Kadıköy 1 Mayıs’ı- yüzü suyu hürmetine sevdiğini anlıyoruz. Burada da, babadan bir parça bulma çabasına şahit oluyoruz. Babasıyla dolu rüyalarını sevgilisi dinlemeye yanaşmıyor ve suya anlat, diyor. Bölümün başında kahramanımızın Memo’ya sevgisini belki ona değil de babalarının devrim düşlerine olan sevgisini anlattığı bölümdeki etkileyici anlatım hafızalarımızda yer ediniyor: “Sevgilimin gözleri bir yaz gecesi gibi berraktır. Saçlarının kıvrımlarında kumral mağaralar görürüm. Ona sokulmak kendi kovuğuma kavuşmaktır. Her seferinde ıslak, yorgun, ağlamaklı olurum. Sevgilimin ensesinde kanatlı balıklar gibi solurum. Ne kadar yumuşaksın, der bana, ne kadar nemli. Sesi kumral sazlıklar gibi dalgalanır kulaklarımda. Elimi avucunun sıcağına bırakır, iyi geceler, derim. O zaman saçlar kadife bir yağmur olur, sırtıma dökülür. Kirpikleri ikimizi de örtecek kadar uzar. Caddeden sular seller gibi akar ışıklar.”

Son bölüm Su Ruhu adını taşıyor; kadim inanışlara göre suyun ruhu olduğu düşünülür, kötü rüyalar akan suya anlatılır ve suyun kötülükleri alıp götürdüğüne inanılır. Sevgilinin dinlemek istemediği rüyalar suya anlatılmıştır, geriye adliyeler, veraset ilamları, nüfus daireleri, ölümü gösteren vukuatlı nüfus kayıtları kalmıştır. Bu bölümde Rû’ya’nın ağzından, ölümü kabullenme çabalarını okuyoruz. Annenin karıştığı hayata dönmeyi Rû’ya’nın başaramadığına, Ada’da inzivaya çekilip, hem ruhen hem de fiziken çöküşüne tanık oluyoruz. Dön, Dur isimli öykülerle başlayan kitap Çık öyküsüyle biter. Ölümün hemen ardından kabullenememe ve babanın durması, dönmesi için yalvarma yakarma, aradan geçen zamanla birlikte artık kahramanın hayatını düzene koyma arzusunu içeren, içten kopan bir ‘çık’ nidasına dönüşmüştür. Ancak, baba için tutulan yasın ateşi hâlâ sıcaklığını korumaktadır ve kahramanımız için bahar henüz gelmemiştir. “Nisan beni gövertemez şimdi ister misin umayim bir ihtimal daha” diye öykü biter. Biz de Gül/Gülnigâr/balıkçı kız/Rû’ya’nın, babanın dönmesini hâlâ beklediğini ve umduğunu anlarız. Ayrıca babanın ömrünü adadığı devrim düşüncesiyle de ikame edildiğini ve gerçekleşecek olan devrimin baba için tutulan yasın da sonu anlamına geldiğini çıkartabiliriz.

Birgül Oğuz

İstanbul Bilgi Üniversitesi Karşılaştırmalı Edebiyat Bölümü mezunu olan yüksek lisans tezini Oğuz Atay üzerine yapan Birgül Oğuz’un, engin edebiyat bilgisiyle kitabı oya gibi ince ince işlediğine tanık olmaktayız. James Joyce, Özge Dirik, Leyla Erbil, Ahmet Arif, Nâzım Hikmet ve daha pek çok yazar ve şairden yapılan alıntılar; okuru derin, dallı budaklı okumalara sevk etmektedir. Kitabın adının her öyküde yer alan ‘Hah’ nidasından geldiği düşünülse de, yazar İzafi dergisine verdiği röportajda, “Diyarbakır’da, Balıkçılarbaşı’nda yürüyorduk. Arkadaşım, durduk yere, ‘acz’ ve ‘mucize’ sözcüklerinin aynı kökten geldiğini söyledi. Az ileride bir ağaç vardı. Unutmuyorum. İkindi güneşi gözümü alıyordu. Bir an, dükkân önlerinde parmaklanan yoğurtların mayasının bağırtısını duydum sanki. Kitaba adını veren anlardan biri buydu,” diyerek bu konuya açıklık getirmektedir. Kaldı ki aynı duruma kitapta da dikkat çekmektedir. Gözümüzün önünde durduğu halde göremediğimiz şeyleri fark ettiğimiz, beynimizde kıvılcımın çaktığı anı işaret ettiği gibi, yası anlatan ‘ah’ ‘vah’ ‘eyvah’ nidalarıyla ilişkisi sebebiyle kitaba Hah adı verilmiştir.

Kapakta yitip giden devrimci babanın solmuş, yıpranmış parkası asılıdır. Yıpranmış parka ve duvardan süzülen kan -ya da emeği gösteren çamurlu su- metaforuyla hem baba hem de devrim için tutulan yası daha kapakta sezmekteyiz. Ayrıca baştaki siyah sayfada “Bir ihtilal daha var deyip de giden cânım babam Üzgün Uzun’a” ithafı da bu sezgimizi kuvvetlendirmekte, yazarla kahramanları arasında paralellik kurarak, kitabı aklımızla anlarken yüreğimizle de hissetmemizi sağlamaktadır. Birgül Oğuz’u bir yüksek atlamacıya benzetecek olursak; ilk kitabı Fasulyenin Bildiği ile yüksek bir noktaya yerleştirdiği çıtasını ikinci kitabı Hah ile en tepelere taşımaktadır. Yazarın bundan sonraki atlayışlarının rekor denemeleri olacağını kestirmekse hiç zor değil.

Birgül Oğuz, Hah, Metis Yayınları, Öykü, 81 Sayfa, Ekim 2012

 

 

Mehmet Fırat Pürselim

Amazonlarda orman kıyımı artarak sürüyor

Brezilya, Amazon’da ormansızlaştırma oranlarının 2012’nin Ağustos ayından Temmuz ayına dek yüzde 28 oranında arttığını açıkladı.

İstatistikler, bahsi geçen zaman aralığında ormanların 5.843 kilometre karelik bölümünde tahribat oluştuğunu, bunun bir önceki sene 4.571 kilometrekare olduğuna işaret ediyor.

Çevre Bakanı İzabella Teixeira, hükümetin kendi ifadesiyle bu “suçun” yol açtıklarını tersine çevirebilmek için çaba sarfettiğini vurguladı.

Çevre kuruluşları, ormanlardaki tahribatın artmasından Brezilya’nın ormanları koruma yasaları üzerinde yaptığı değişiklikleri ve tartışmalı reformları sorumlu tutuyor.

Bu değişiklikler, çiftliklerde korumaya alınan bölgelerin azalması ve bu kapsamda 2008’den önce tahribata uğrayan kesimler için de af çıkarılmasıyla sonuçlanmıştı.

Brezilya geçen yıl Amazonlar’da takibatın başlamasından bu yana ormansızlaştırma oranlarının en düşük seviyeye gerilediğini bildirmişti.

Amazonlar’daki yağmur ormanları, kereste tüccarlarının ticari kaygılarının kurbanı oluyor.

Ülkede çiftçi lobisinin uzun zamandır talep ettiği reformlar, Cumhurbaşkanı Dilma Rousseff’in birçok sefer veto etmesine rağmen geçmişti.

Greenpeace çevre örgütünden Amazon ormanları uzmanı Paulo Adario, sosyal paylaşım sitesi Twitter’a gönderdiği mesajda, kırsal lobiyle aşırı yakınlaşmanın sonunda ülkeyi ormansızlaştırmaya götürdüğü eleştirisinde bulundu.

Tarım sektörü, Brezilya’nın Gayrı Safi Yurt İçi Hasılası’nın yüzde 5’inden fazlasından sorumlu.

Brezilya hükümeti 2009 yılında Amazon ormanlarındaki ormansızlaştırmayı 2020’ye kadar yüzde 80 oranında azaltma taahhüdünde bulunmuştu.

Brezilya’da küresel ısınmanın ana sebeplerinden biri olan sera etkisine yol açan gaz salımlarına, en çok ormansızlaştırma nedeniyle tanık olunuyor.

BBC TÜRKÇE

Avustralya iklim düşmanlığında liderliğe koşuyor – Varşova izlenimleri [4. gün]

Avsutralya günün fosili ödülünün abonesi oldu

Varşova – Avustralya, Birleşmiş Milletler’in 19. İklim Zirvesi COP 19’un ilk dört gününde günün fosili ödülünü üç kez kazandı (ikinci gün ödülü Türkiye ile paylaşmıştı, hatırlayacaksınız). Günün fosili ödülü iklim müzakerelerini en çok tıkayan ya da iklim değişikliğini durdurmak için hiçbir şey yapmayan ve yapanları da engelleyen ülkeleri teşhir etmek için 2007’den bu yana 850’den fazla sivil toplum örgütünün üyesi olduğu İklim Eylem Ağı ve dünya gençlik örgütleri tarafından verilen çok prestijli (!) bir ödül. İklim zirvelerinde sadece basın ve aktivistler değil, delegeler de (onlar tabii biraz endişe içinde) her gün merakla ödülün kime gideceğini bekliyorlar.

Peki Avustralya’nın bu yılki ödülleri silip süpürmesi neden? Avustralya neden (Kanada ve Japonya’yla birlikte) ABD ve Rusya’yı bile sollayan bir iklim düşmanı olarak görülmeye başlandı? Bu soruların cevabı yine o kapkara sözcükte gizli: Kömür.

Ama biz Avustralya’nın kömür bağımlılığını ve iklim müzakerelerine verdiği zararları masaya yatırmadan önce, ülkenin iklim değişikliğiyle imtihanına bir bakalım. Çünkü Avustralya havalar ısınıyor diye keyiflenecek zengin ve şımarık bir Kuzey Avrupa ülkesi değil. Hatta sanayileşmiş ülkeler arasında ABD ile birlikte iklim değişikliğinden en ağır etkilenen ülke olduğu söylenebilir, çünkü iklim değişikliğiyle birlikte kelimenin gerçek anlamıyla çöle dönüşüyor! Yani Avustralya kendi kazdığı kömür madeni kuyusuna kendisi düşüyor.

Avustralya ne zaman yaşanamaz hale gelecek?

Avustralya, Türkiye’nin 10 katı büyüklüğünde bir ülke (daha doğrusu kıta), yüzölçümü 7,5 milyon kilometrekatreden fazla. Ancak nüfusu 23 milyon civarında. Avustralya’nın dünyanın en ‘seyrek’ yerleşimli ülkesi olmasının nedeni kıtanın büyük kısmını kaplayan çöller. Ülkenin sadece güneydoğu ve güney batı köşelerinde ılıman iklim var, geri kalanı kurak ve yarı kurak bölgelerden ya da düpedüz insanların yaşamasına imkan vermeyen çöllerden oluşuyor. Zaten nüfusun büyük bölümü de ılıman bölgelerde yaşıyor.

İşte küresel ısınma Avustralya’nın bütün bölgelerini insanların yaşamasına izin vermeyecek bir iklime doğru sürüklüyor. IPCC raporuna göre Avustralya’da sıcaklıkların 2050’ye kadar 3,4 derece kadar yükselmesi, sel, kuraklık ve fırtınaların artması, kıtanın doğu kıyılarını vuran tropikal siklonların %20 şiddetlenmesi, kıtanın güneybatısında kuraklığın 2070’e kadar %80 artması ve 2080’e kadar kıtanın kuzeydoğu kıyılarını kaplayan 2600 kilometre uzunluktaki büyük mercan yataklarının tamamen ölmesi söz konusu.

Geçen ay ülkenin doğusunda yaşanan, hatta Sydney kentini tehdit eden ve yüzlercesi aynı anda çıkan mega orman yangınları, ya da 2010’da Queensland eyaletinin günlerce sular altında kalmasına neden olan sel felaketi hatırlarda. Yani iklim değişikliği Avustralya’da bütün çıplaklığıyla yaşanıyor ve kimi yazarlar yüzyıl sonuna kadar kıtanın insansızlaşacağını iddia ediyorlar.

Peki Avustralya kendi topraklarını yaşanmaz hale getiren iklim değişikliğine karşı ne yapıyor?

Kömür lideri Avustralya

Avustralya küresel sera gazı emisyonlarının %1’inden fazlasından sorumlu. Ancak kişi başı emisyonu 24 tona yakın, yani en yüksek ülkelerden biri. Dolayısıyla sanayileşmiş bir ülke olan Avustralya, hem tarihsel sorumluluk, hem de güncel emisyonlar açısından iklim değişikliğinin bir numaralı sorumluları arasında.

Avustralya dünyanın bir numaralı kömür ihracatçısı. Her yıl 420 milyon ton kömür çıkaran ülke, bunun %70’ini ihraç ediyor. Yani kömür Avustralya’nın en önemli gelir kapısı. 2008-2010 arasında ülkede 20 yeni kömür madeni açılmış. Kömür üretiminin 2016’ya kadar en az 50 milyon ton artması bekleniyor. Galilee denen bölgede ise yeni mega kömür madenleri açılması gündemde. Yani iklim değişikliğiyle mücadele etmek için fosil yakıtlardan uzaklaşması gereken bir ülke, tam tersine kömür yatırımlarını hızla artırıyor.

Tabii Avustralya’nın kömürden elektrik üretimindeki dünya liderlerinden biri olduğunu (7. sırada) eklemeye gerek yok. Dolayısıyla başka her şey bir yana, sadece kömür bağımlılığı bile Avustralya’nın iklim politikalarını açıklamaya yetebilir.

Karbon vergisi iptal, emisyon hedefi iptal, iklim fonuna para yok

Bununla birlikte Avustralya birkaç senedir iklim değişikliğinde olumlu adımlar atmaya başlamıştı. 2010 yılında seçimleri kazanan ve zor bir denklemden Yeşiller Partisi’nin desteğiyle hükümet çıkarmayı başaran İşçi Partisi lideri Julia Gillard, çok partili bir iklim değişikliği komisyonu kurmuş ve seçimlerde vaad ettiği karbon vergisini yasalaştırmıştı. Ayrıca bir temiz enerji planı ve yasası da parlamentodan geçirildi. Karbon vergisinin 2012’de yürürlüğe girmesi gerekiyordu. Ancak tabii ki bu durumda hoşlanmayan endüstri boş durmadı.

Tony Abbott'un seçim sloganı: Planımız karbon vergisini kaldırmak

Bu yıl Eylül ayında yapılan federal seçimleri karbon vergisine karşı savaş açan Liberal Parti başkanı Tony Abbott‘un başkanlığındaki sağ koalisyon kazandı. Abbott’un ilk işi karbon vergisini kaldıracağını açıklamak oldu. Hükümet önümüzdeki günlerde karbon vergisini iptal eden bir yasayı parlamentodan geçirmeye hazırlanıyor.

Avsutralya hükümeti, Varşova zirvesinin başladığı gün, bir anda Avustralya’nın emisyon indirim hedefini de revize ediverdi. Tabii bu revizyonların neden iklim zirvesi başlarken yapıldığını siyaset stratejistleri tartışabilir. Tony Abbott’un yaptığı açıklamaya göre Avustralya 2020’ye kadar sera gazı emisyonlarını 2000 seviyesine göre %5’den fazla düşürmeyecek. Avustralya’nın önceki hedefi bu rakamın %15-25 arasında olacağıydı. İklim aktivistleri bu hedefin ABD’nin 2020’ye kadar 2005’e göre %17 indirim hedefinden bile kötü olduğunu, hatta Çin’in bile daha yüksek hedef koyduğunu söylüyorlar.

Avustralya hükümeti bu feci U dönüşünü komşusu Filipinler iklim felaketleriyle cebelleşirken vermekten de hiçbir hicap duymuyor olsa gerek ki, burada, Varşova’da, yeşil iklim fonunun işlemesinin ve gelişmekte olan ülkelerin iklim felaketlerinden kaynaklanan kayıp ve zararlarını giderecek mekanizmaların kurulmasının önündeki en büyük engel de yine Avustralya hükümeti. Avustralya iklim fonuna bir kuruş vermediği gibi, çeşitli taktiklerle fonların kendisini de yok etmeye çalışıyor. Hükümetin bu fonlarla ilgili yorumu bunların “çevrecilik maskesi altında sosyalizm” olduğu…

Öte yandan Avustralya hükümeti Varşova iklim zirvesine çevre bakanını göndermeyerek ve iklim değişikliği departmanını kapatarak zirveye iklim müzakereleriyle ilgili net bir mesaj daha gönderdi. Bilmem bu sonuncusu size başka bir ülkeyi daha hatırlattı mı?

Sanırım Avustralya’ın neden günün fosili ödülüne abone olduğunu biraz anlatabilmişimdir…

Ümit Şahin – Yeşil Gazete

https://twitter.com/umitsahin

Varşova’dan 3. gün izlenimleri için tıklayın.

Varşova’dan 2. gün izlenimleri için tıklayın.

Varşova’dan 1. gün izlenimleri için tıklayın.

* Ümit Şahin, Sabancı Üniversitesi İstanbul Politikalar Merkezi’nde iklim değişikliği alanında kıdemli uzman olarak çalışmaktadır.

Varşova’da eylem: Japonya ve Avustralya protesto edildi

Varşova – Polonya’nın başkenti Varşova’da devam eden iklim zirvesinde Japonya emisyonlarını 2005’e göre sadece %3,8 indireceğini açıkladı.

Avustralya ise %5 gibi önceki dönemde açıkladığı hedeflerin çok altında bir hedef alacağını daha önce duyurmuştu.

Bugün İklim Eylem Ağı (CAN) aktivistleri Japonya ve Avustralya’yı teşhir etmek için protesto eylemine başladı.

CAN’in basın toplantısının başlangıcında bir grup eylemci üzerlerine bir beyaz çarşaf alarak Filipinler’de ve ve diğper yerlerde iklim fielaketlerinde ölen insanları temsil etmek için yere yattılar.

Avustralya ve Japonya delegasyonundan yetkilleri temsil eden diğer aktivistler ise ölen insanların üzerinde yemek yemeye başladılar. Japon aktivistlerin suşi, Avustralyalı aktivistlerin sandviç yediği eylem yarım saate yakın sürdü.

Eylemin ardından yapılan basın toplantsında müzakereleri geriye götüren Japonya ve Avustralya protesto edilerek günün fosili ödülü Japonya’ya verildi.

Haber: Ümit Şahin – Yeşil Gazete

Elektronik atıkların geri dönüşümü için eski ampülünü getir enerji tasarruflu ampülü götür kampanyası

Elektronik Atıkların Geri Dönüşümünü Destekleme Derneği (EAGD)  , Enerji tasarrufuna dikkat çekmek amacıyla  , toplamda 1000 adetle sınırlı olmak üzere 18 -22 Kasım tarihleri arasında çalışan çalışmayan , eski ampülünü getirene enerji tasarruflu ampül hediye edecek.

Kampanya sadece ampüllerle sınırlı değil. Eski ve kullanılmayan her türlü elektronik eşyanın kabul edileceği bir stand’ın da  açılacağı organizasyonda , lisanslı  elektronik atık geri dönüşüm firmaları , atıkları geri dönüştürmek üzere toplayacak.

EAGD  başkanı , Çevre Mühendisi Burak Köktürk ; ” Kuruluşumuzun ilk yılında böyle anlamlı bir aktivite ile Enerji tasarrufunun önemine vurgu yapmak istedik , dernek merkezimize , çalışan , çalışmayan  ampülünü getiren herkese 1 adet enerji tasarruflu ampül hediye edeceğiz “ şeklinde konuştu.

Türkiyedeki elektronik atıkların ayrı toplanması ve geri dönüştürülüp ülke ekonomisine geri kazandırılması gerektiğini belirten Köktürk , “Ülkemizde her sene 400 bin ton elektronik atık oluşuyor  ve sadece %3’ü Lisanslı firmalar tarafından geri dönüştürülebiliyor , bu yüzdenin artması için okullarda eğitimler veriyor , lisanslı geri dönüşüm firmalarıyla ortaklaşa atık toplama yarışmaları düzenliyor” diyerek , üniversitelerin çevre kulüpleriyle ortaklaşa seminerler düzenlediklerini de vurguladı.

Toplanılacak elektronik atıklardan elde edilecek gelirle , dernek bünyesinde sadece meslek lisesi ve üniversite öğrencilerinin kullanımına açık bir laboratuar kurulması planlanıyor.

Bilgi için eagd.org.tr/

(Yeşil Gazete)

 

 

Central Park mı Buyurdunuz? – Haydar Karabey

2013 Eylül: Çokuluslu, çok katlı bir otelin en üst katında bir toplantıdayız.

Kentimizin güçlü inşaat gruplarından birinin değerli patronu kolumdan tutarak beni camın kenarına yönlendiriyor ve “bak sevgili mimar” diyor, “Şu şehre bak, bizi bekliyor, daha yapacak ne kadar çok işimiz var bir bilsen. Kapıda 200 milyar dolardan fazla yabancı sermaye var, tüm dünya bizi, sizi bekliyor buraya yatırım yapmak için!”.

Ben göz alabildiğine uzanan, hiç boşluk ve yeşil bırakmamacasına biteviye yapılaşmış bu görüntüye bakıyorum, ne çok da inşaat vinci çalışıyor siluette, demek hala bazı boşluklar bulabiliyorlar. İstanbul göklerini tırmalayan bu vinçlerin işaretlediği yerlerden birinde muhtemelen beyefendinin de birden fazla şantiyesi vardır. Oralarda bir yerlerde yakında İstanbul siluetini tırmalayacak biçimde tuhaf bir kule yükselecektir. Bir meslektaşın daha “monografisi” zenginleşecek demek ki…

Birçokları gibi bu beyefendinin de bu şehri bir oyun alanı, bir arsalar silsilesi, dönüştürülmeyi ve pazara sürülmeyi bekleyen bir meta olarak gördüğünü düşünüyorum içimden. Konuşmalar çığırından çıkmasın diye çenemi tutuyorum. Zaten neye yarar, kararlar bizim dışımızda, bize rağmen çoktan verilmiştir.

Silueti seyrediyoruz, ben hüzünle, yatırımcı arkadaş heyecanla.

Aşağılarda ise kenttaşlarım günlük yaşamlarını sürdürebilmek için beton-cam-çelik duvarların arasında tıkanık yollarda, karıncalar gibi koşturup duruyorlar.

Acaba ne kadarı bu oyundan haberdar, kaçı gerçek birer aktör olarak bu oyunda yer alma gücüne sahip?

İstanbul’da hayat ve inşaat furyası çılgınca bir hızla sürüyor.

Nedeni basit: Burada hepimizin bildiği gibi önce bir “marka kent” propagandası başladı, kimileri hevesle üzerine atladı bu kavramın; sonra İstanbul dünyaya “küresel metropol” olarak sunuldu. Zaten konumu, nüfusu, gençliği, dinamiği, güzelliği, değeri gibi bir çok nedenle ilginç olan İstanbul için yapılan bu altlık çalışmalar sonrasında; kısmen küresel nedenler, biraz da batılıların artık Londra, Paris, Frankfurt’un hikâyelerinden sıkılmaları, yeni pazarlara açılma talepleri nedeniyle gündeme geldi, kabul gördü.

Bu dünya starı yeni metropole alternatif oluşturabilecek kentlerden Madrid, Atina, Kahire, Dubai’nin neden bu yarışmadan düştüklerini anlamak için ise o bölgelerdeki krizlere bakmak yeterli olacaktır.

Tarihsel olarak kentler, yerel ile küresel enerji ve sermaye akımlarının kesiştikleri noktalarda yükseliyor. Bunu biliyoruz. Şimdi artık, oyunun ikinci sahnesine geçilebilir ve bugüne dek sıkça denenen, ancak kısmen işe yarayan “inşaata dayalı” varsıllaşma programı uygulamaya konabilir. Kimileri Çin’de ve Rusya’da da uygulanmakta olan bu yöntemin yalnızca sanal bir zenginleşme oluşturduğunu; sürdürülebilir olmadığını evrensel ve toplumsal ekonomik dengesizlikleri, kentsel bunalımları arttırdığını öne sürse de; sonuçları kısa vadede çıplak gözle de görülen bu faaliyetlerin kimilerine kalkınma adına cazip göründüğü de bir gerçektir.

Bu süreçte akla ziyan projeler çılgın bir hızla birbirini kovalıyor. Bizlere ise “yalnızca durun, yavaş gidin biraz!” demek ve üzülerek listeler yapmak kalıyor. Liste yapmanın da pek anlamı yok, yazımı bitmeden daha yenileri, daha korkunçları gündeme düşüyor.

Yaşadığımız tarihsel kesitte bu konu çok daha ciddi olarak ele alınmalıdır.

Bu projelerin birçoğu gereksizdir, çevreye, kentsel ve toplumsal düzene zararlıdır. En azından ben böyle düşünüyorum. Çünkü hem ulusal düzlemde gerçek bir kalkınma ve uygarlaşmanın inşaatçı bir toplum olarak gerçekleşemeyeceğini biliyorum. Diğer yandan sürekli olarak betonlaştırılan bir “şantiye kentte” yaşamayı da (biraz hakkım varsa?) reddediyorum.

“CENTRAL’DAN DAHA BÜYÜK” MÜ BUYURDUNUZ?

Burada gündemimizdeki kimi Mega Projeleri (Üçüncü Havalimanı, Üçüncü Köprü, Kanalistanbul, Olimpikistanbul vb.) şimdilik bir yana bırakıp yeni, ilginç ve ibretlik bir örneğe farklı açılardan bakarak biraz sorgulamayı deneyeceğim.
Ola ki kimilerimiz, yöneticilerimiz tarafından nasıl yönetildiğimizi anlar!

Geçenlerde, İstanbul Belediye Başkanı aynen şöyle buyurdular:
(Dr. Kadir Topbaş, 27.07.2013 tüm gazeteler ve internet siteleri)

“Hipodrom, İstanbul’un nefes alma alanı. Büyük şans. Tescil edilme girişimini destekliyorum. Arkada Çırpıcı Çayırı ile ilgili özel ve kamu arazilerini birleştirmek için çalışma başlattık. İBB’nin, İSKİ ve TOKİ arazileri ile özel mülkiyetler var. Yaklaşık 500 bin metrekarelik bu alanı Bölge Parkı yapmak istiyoruz. Central Park’tan daha büyük olacak. Sayın Başbakanımıza anlattım, bizi desteklediler ve doğru buldular. Sayın Çevre ve Şehircilik Bakanımız bu konuda bize destek verdi… Maliyeti de belediye olarak biz karşılayacağız. Kamulaştırma görüşmelerine başladık… Birkaç ay içinde bu işi bitirmeyi hedefliyoruz. 2.5-3 milyon İstanbullunun nefes alacağı bir yeşil alanı kısa sürede oluşturacağız.”

Belli ki birileri, süregiden betonlaşma furyasına karşı toplumda oluşmaya başlayan bıkkınlığın, hatta tiksinmenin farkına varıp “bu memnuniyetsiz şehirlilere acele yeşil bulun bir yerlerden” diye buyurmuşlar ve bu acele nedeniyle de biraz hesap hatası yapılmış. Çünkü ortaya atılan bu parkın neresinden tutsak elimizde kalıyor.

Önce biraz matematik çalışalım. Hipodrom 50 hektardır, park filan da değildir. Atlara ait bir açık alandır. Girilmesi ve o çok değerli atların aralarında dolaşılması da son derece sakıncalı ve yasaktır. İsteyen dener, görür.

Hipodroma ekleneceği iddia edilen yeni bölüm ise yalnızca 50 hektardır. Böylece toplam 100 hektar bir “açık alan” oluşuyor diyelim.
Central Park ise 340 hektardır. Yani her ne parkıysa buradaki oradakinden büyük değildir yedide biri kadardır. Hesap yapmak isteyenler için: 1 Hektar, 10.000 metrekaredir. Ekte çok yaklaşık bir şema ile bir karşılaştırma bulunabilir.

Atları bir yana bırakırsak, 50 hektar, yani 500.000 metrekare bir alana da Sayın Belediye Başkanımızın davet ettikleri 3.000.000 kişi yanılıp da aynı anda giderse, bir metrekarede altı kişi bulunması gerekir ki, buna “nefes almak” değil, aşırı dolu bir asansörde boğulmak denir olsa olsa.*

Acaba Sayın Doktor Yüksek Mimar Belediye Başkanımız, aceleden bir sıfır hatası yapıp buradakini 500 hektar mı sandılar?

Konuya başka bir açıdan bakarak Zeytinburnu ne zamandan beri İstanbul için “Central” yani merkezî oldu diye de sormalıyız.

“İstanbul’da merkezde hangi park var?” deyince çocuklarımız, martılarımız, kargalarımız bile; “Taksim’den Maçka’ya oradan Dolmabahçe’ye uzanan ‘İki Numaralı’ da denen parkın, Otellerin AVM’lerin işgalinden kurtulmuş az bir bölümü var ya, hani kıyametler koptu, çocuklar uğruna kör oldular, öldüler, hani oraya da Gezi deniyor ya, işte orası Merkezi Park’tır” derler.

Sonuç:
Birileri ya sayı saymayı, ölçüp biçmeyi bilmiyor ya da bizi kandırıyorlar. İkisi de birbirinden acı.
Yerel Seçimler yaklaşırken hesap hatalarından kaçınmak gerektiğini hatırlatayım dedim.

 

Haydar Karabey – www.Arkitera.com

* Elbette böyle olmayacak, bu korkulacak bir konu değil. Bunun yedi katı büyüklüğündeki Central Park’ın günlük ziyaretçi sayısı (yaz-kış, hafta içi-hafta sonu farklarıyla) 20.000 ile 200.000 arasında değişiyormuş.

Bizim bu parkımız ise, ulusal standartlarımız doğrultusunda (kentlerimizde kişi başına 10 metrekare yeşil alan düşmesi gerekir) ancak en fazla şanslı 50.000 kentliye hizmet edebilir.