Ana Sayfa Blog Sayfa 4106

[SON DAKİKA] Mahkeme vekillerin tahliye talebini reddetti

KCK davasından yargılanan ve Anayasa Mahkemesi’nin ‘uzun tutukluluk’ kararı ardından savcının tahliye edilmeleri yönünde görüş bildirdiği Milletvekilleri ibrahim Ayhan ve Gülser Yıldırım için bugün toplanan 5. Ağır Ceza Mahkemesi, oy çokluğu ile iki milletvekilinin tahliye talebinin reddedilmesine karar verdi. Mahkeme kararında bir hakim muhalefet şerhi koyarak, tahliye edilmeleri yönünde görüş bildirdi.

Savcıdan üç milletvekili için ‘tutukluluğun devamı’ talebi

Bu arada, KCK davalarından yargılanan tutuklu Van Milletvekili Kemal Aktaş ile Şırnak Milletvekilleri Faysal Sarıyıldız ve Selma Irmak için mütalaası istenen savcılık, 3 milletvekilinin tahliye edilmemesi gerektiği yönünde görüş bildirdi.

Diyarbakır 6. Ağır Ceza Mahkemesi’nde 4 yıldan fazladır tutuklu olarak yargılanan milletvekilleri Kemal Aktaş, Faysal Sarıyıldız ve Selma Irmak için mahkemenin ‘uzun tutukluluk’ süreyi nedeniyle Anayasa Mahkemesi’nin kararı ardından mütalaa istediği savcılık, 3 milletvekilinin tahliye edilmemesi yönünde görüş bildirdi.

Geçen hafta 5. Ağır Ceza Mahkemesi’nde yargılanan Milletvekilleri İbrahim Ayhan ve Gülseren Yıldırım için de mahkeme savcılıktan mütalaa istemiş, savcılık da iki milletvekilinin tahliyesi yönünde görüş bildirmişti.

BDP’li vekillere ilişkin karar Amed’de protesto edilecek

BDP’li tutsak vekiller İbrahim Ayhan ve Gülser Yıldırım’ın tahliye talebinin 5. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından reddedilmesi Diyarbakır E Tipi Cezaevi önünde protesto edilecek.

Diyarbakır 5. Ağır Ceza Mahkemesi’nin yargılanan milletvekilleri İbrahim Ayhan ve Gülser Yıldırım’ın tahliye talebini reddetmesi 6. Ağır Ceza Mahkemesi’nde 4 yıldan fazladır tutuklu olarak yargılanan milletvekilleri Kemal Aktaş, Faysal Sarıyıldız ve Selma Irmak için savcının tahliye edilmemeleri yönünde mütalaa vermesi Amed’de protesto edilecek. BDP’nin çağrısıyla Amedliler saat 15.00’te E Tipi Kapalı Cezaevi önünde olacak.

Özgür Gündem

Yerelleşme ve katılımı önleyen zihinsel ve duygusal engeller neler – Bekir Ağırdır

Hangi partinin programına, söylemine baksanız hepsinde yerel yönetimleri güçlendireceği vaadi var. Hangi sivil veya asker bürokrata sorsanız, hepsi yerel yönetimlerin güçlendirilmesinden yana. Tüm sivil toplum aktörleri de öyle.

Madem bu denli bir güçlü fikri mutabakat var, neden hala düzgün, işleyen ve herkesin memnun olduğu bir yerel yönetim reformu yapamıyoruz?

Çünkü herkesin zihni ve duygusal ambargoları var. Dillerinde, belgelerinde olduğu halde zihinlerde ve yüreklerde aşılamayan korkular var.

Gerçekçi olalım ki var olan zihni ve duygusal engelleri yaratan, besleyen, söylemlerin tersine tutumlara meşruiyet sağlayan şey Kürt meselesi.

Devletin de yönetimin de yeniden yapılanmasının, demokratikleşmesinin önündeki zihni ve duygusal engellerin gerekçesi Kürt meselesi.

O nedenle Kürt meselesi devlette ve yönetimde demokratikleşmenin, değişimin, dönüşümün önündeki kilit taşı siyasi meseledir. Bu nedenle Kürt meselesi toplumsal değişimin, dönüşümün de önündeki kilit taşı meselelerden birisidir aynı zamanda. Yönetime katılma ve yerelleşme talebinin sade vatandaşta yeterince güçlü olmamasının nedenidir de.

Devletin ve yönetimin demokratikleşmesini, yeniden yapılanmasını sağlamak istiyorsak zihni ve duygusal engelleri aşmanın yolunu ve dilini üretmek gerekiyor.

Kürt meselesini Murat Somer’den alıntılayarak şöyle tanımlayabiliriz. Kürt meselesi dediğimiz mesele bu memleketin 100-150 yıllık kalkınma ve modernleşme süreçlerine Kürtlerin kendi kimlikleriyle katılamamış olmalarının ürettiği sorunların toplamıdır.

Bu tanımdan bakılınca bu toprakların kalkınma ve modernleşme süreçlerine yalnızca Kürtler değil, Ermeniler, Çerkesler ve hatta Türk köylüler, dindarlar ve daha bilumum ahali de katılamamıştır. Bu süreçler Türk, Müslüman, Laikçi bir elit tarafından yürütülmüştür.

Bu süreçlerin ürettiği sorunlar ortaktır bir bakıma. Yani Kürt meselesi dediğimiz şey Kürtlere dair ve Kürtlerden ibaret değil Türkiye meselesidir.

Yine Kürt meselesinin özellikle siyasal ve toplumsal boyutu için bir başka tanım daha yapmak mümkündür. Kürt meselesi dediğimiz mesele Türklerin kendi hayat kalitelerinden, kendi hak ve özgürlük alanlarından kısıtlamalara, yasaklamalara razı edildikleri alanlar toplamıdır. Korku politikalarıyla, ustaca kurgulanmış şoven eğitim ve hukuk yoluyla bu razı edilme süreci çalışmıştır. Memleketin bilumum ahalisi Kürtlerin bazı hakları bölünme yolunda kullanacaklarına inandırılmıştır. Bugün Denizli’de ya da Yozgat’ta yaşayanların yerel yönetimlere katılma, örgütlenme, fikir ve ifade hak ve özgürlükleri konusunda ihtiyaç duymadıkları için değil bu hakları Kürtler yanlış kullanırlarsa varsayımına inandırıldıkları için talepkar olmadıklarını da söyleyebiliriz. Kısaca Kürt meselesi gerekçesiyle Türkler de vasata razı edilmişlerdir.

Eğer bu iki tanım da doğruysa bu iki tanımın ortak keseni yerelleşme ve katılım talebidir. Ve bu talep tüm ülkenin, tüm kültürel, ekonomik ve toplumsal kesimlerin ortak talebi olmalıdır.

Bu talebi güçlendirebilmenin yolu da siyasette ve devlette var olan zihni ve duygusal ambargolarla mücadele edecek, toplumsal talebi yaygınlaştıracak yeni bir dil ve söylem üretebilmektir.

Nedir o zihni ve duygusal engeller?

Tüm siyasi aktörlerde ve devlette vatandaşa güven yoktur. En büyük zihni sorun da budur. Bakmayın siz şatafatlı sözlere, en vatandaşa yakın partide de en küçük partide de vatandaşa, hatta üyesine bile güven yoktur. Vatandaşa güvensizlik yalnızca seçkinlere ve statükoculara özgü bir hastalık değil, yaygın bir hastalıktır.

İkincisi yaygın zihni sorun demokrasi tanımındadır. Büyüğü, küçüğü siyasi aktörlerin çoğunda demokrasi ülke için seçimlerden, parti için kurultaylardaki oylamalardan ibarettir. Vatandaşın ve üyenin temsilciliğini kendine hak görenler, vatandaşın ve üyenin katılımını tartışmazlar bile.

Üçüncü sorun yerel tanımındadır. Bizdeki yerel siyaset anlayışı ulusal siyaseti ve tartışmaları yerelde yeniden üretmekten ibarettir. Yerelin ne olduğu, yerelin ve gündelik hayatın ihtiyaç ve talepleri gündemde yoktur. Siyaset ve yönetim büyük, ulusal ve ulvi işlerle meşguldür ama yereldeki sorunların, ihtiyaç ve taleplerin ne olduğu pek dikkate alınmamaktadır.

Dördüncü sorun ulus devlet mevcudiyeti, rolü ve tartışmaları zemini ile merkeziyetçilik x ademi merkeziyetçilik tartışmaları zemini, iç içe geçmiş durumdadır. Merkeziyetçilik ulus devlet üzerinden konuşulur. Ademi merkeziyetçiliğin ulus devleti parçalayacağı sanılır.

Beşinci sorun da yerelleşme, yerel yönetim meselesi bir bölge tanımı ve özerkliğinden ibaretmiş gibi bir algı yaygındır. Halbuki konuşmamız gereken yalnızca bir bölgenin özerkliği değil, ülkenin her yerinde, mahallelerden başlayarak insanların kendilerini ilgilendiren kararlara her bir seviyede katılabilmeleridir. Bu ise çok daha kapsamlı başka bir tartışma anlamına gelir.

Yerelliği savunanların bile sıkça bu zihni ve duygusal engellere takıldığı günümüzde, yerel seçimlere giderken yapılacak şey, yalnızca hangi aday, hangi ittifak tartışmaları değil, gerçekten yerelliği tartışmak ve yerinden yönetim ve katılımcılık modellerini geliştirmektir.

Bekir Ağırdır – www.t24.com.tr

Sürdürülebilir Yaşam Film Festivali 2013

Sürdürülebilir Yaşam Kolektifi, 2008’den beri düzenlediği

Sürdürülebilir Yaşam Film Festivalini bu yıl 20-22 Aralık tarihleri arasında gerçekleştirecek. Filmler, Ankara’da Çağdaş Sanatlar Merkezi, İstanbul’da Kadir Has Üniversitesi ve Caddebostan Kültür Merkezi’nde ücretsiz olarak izlenebilecek. Yerli ve yabancı toplam 20 film gösterilecek. Filmler orijinal dilinde ve altyazılı olarak izlenebilecek.

Kentsel dönüşüm, GDO, termik santraller, nükleer enerji, çöpler  gibi sorunlar üzerine belgeselleri içeren festival, izleyicilere hayatı sorgulama fırsatı sunarken yaşanmış deneyimlerin verdiği ilham ile cesaret ve umut vaad ediyor.

Aynı kaygıları taşıyan insanların bir araya geleceği bir zemin oluşturan festivalde film gösterileri ile beraber söyleşiler ve müzik dinletileri de yapılacak.

Festival ile ilgili detaylı bilgiye buradan ulaşabilirsiniz.

Hakan Ozan Erzincanlı: “Organik Ötesi Tarım, insanın doğaya hakim olduğunun bir yanılsama olduğunu vurguluyor”

Hakan Ozan Erzincanlı

Hakan Ozan Erzincanlı‘nın yeni kitabı “Organik Ötesi Tarım” Yeni İnsan Yayınevi tarafından yayınlandı. Yediğimizi, içtiğimizi ama daha çok nasıl yaşadığımızı yeniden sorgulamamıza neden olacak kitabı hakkında Erzincanlı ile söyleştik ve kitapta neler bulabileceğinizi aktarmaya çalıştık.

– Kitabınızın adı çok ilginç: “Organik Ötesi Tarım”. Permakültür, ekolojik tarım, geleneksel üretim, organik tarım gibi pek çok terim var ve insanların kafaları yeterince karışmış bir durumdayken, siz yeni bir terimle geliyorsunuz. Acaba kısaca bu yeni terimi tanımlayabilir misiniz?

Teşekkür ederim. Aslında kitabın adı başlarda “Tarım ve Ötesi” olacaktı. İçeriği daha iyi kapsayan bir isim bu. Çünkü kitapta tarımın 5N 1K’ sı cevaplamaya çalıştım. Tarım nedir? İyi bir şey midir? İnsanlık tarıma neden ihtiyaç duydu, nasıl gelişti? Nerede gelişti, gelişti mi geri mi gitti? gibi soruları cevaplayarak başladım ve sonrasında avcılık ve toplayıcılıktan teknolojik tarıma bilinen tüm tarım sistemlerini açıklamaya çalıştım. Bir noktadan sonra daha olumlu bulduğum tarım sistemlerini, olumlu bulma sebeplerini ortaya koyarak detaylandırdım. İsim de buradan kendini buldu biraz. 2013 yılı baharında Bodrum Gümüşlük Akademisi’ndeki bir permakültür eğitiminde konuşma yapacaktım. Burada eğitimi İrem Verdon ve Emet Değirmenci düzenliyordu. Konuşmanın başlığı olarak sevgili Emet Değirmenci “Organik Ötesi Tarım”ı önerdi. Hepimiz beğendik ve başlığı böyle attık. Sonrasında bunun kitaba da uygun olduğunu düşündük ve isim böyle geldi.

Organik Ötesi Tarım, Yeni İnsan Yayınevi tarafından yayımlandı

Peki neden bu isim “Tarım ve Ötesi” isminden daha cazip? Burada organik tarım ile ilgili ekolojistlerin en temel sorununa parmak basmak kaygısı vardı bence. Organik tarım geniş bir kavram ve organik tarımı pazara pahalı ürün sürüp bol para kazanmak isteyen ve bu amaçla organik tarımın nasıl yapılacağını anlatan yönetmelikleri “kâr” yararına son sınırına kadar kullanmaya çalışan düşünceyi eleştirmek gerekiyor. Organik tarım yönetmelikleri ülkeden ülkeye, yönetmelikten yönetmeliğe değişebiliyor. Bazı kimyasallar bir ülke yönetmeliğinde yasak iken bir başka ülkede serbest olabiliyor. Daha da önemlisi tüm karar ortak bile alınıyor olsa bir yetkililer kurulu belli bir kimyasal ile ilgili (basitçe evde yapılan organik bir kimyasal bile olsa) oturup bunun organik olup olmadığına karar veriyor. Bu karar verilirken de düşünülen tek şey insan sağlığı! Yani insan odaklı bir sistem haline getirilmiş durumda yönetmeliklerdeki organik tarım. Peki böyle bir bakış ekolojik mi? Değil. Bu yüzden genel olarak organik tarım ismini daha sık duyuyoruz. İnsana zarar vermesin de ne olursa olsun.

Oysa burada kabul edemeyeceğimiz iki nokta var. Birincisi insan odaklı bir sistemin aslında organik tarım adını hak etmediği. Daha zor görünen ikinci nokta ise insan odaklı bu bakış açısının aslında insan sağlığına yararlı gıdalar üretmekte aslında güdük kalmak zorunda kaldığı. Kitapta detaylarını vermeye çalıştığım şekilde siz bir organik tarımcı olarak bir araziye sahip olarak çeşitli kimyasallar ile (bunlar sonuna kadar ev yapımı ve organik de olsa) o alanda bazı canlılara “sen girersen seni öldürürüm!” diyorsanız ve bu tarım çok bilinen anlamı ile organik tarım olabilir, yönetmelikler size onay verebilir. Ancak Dünya’ yı ve onun ürettiği gıdanın doğal olması gerektiğini düşünenler için burada birçok sorun vardır. Bence organik, Dünya dostu tarım yapmak bir alanda o alanın asıl sahiplerine savaş açarak değil; alanda insan zekâsını çaktırmadan kullanarak belli ziyaretçileri belirli bir sırada arazimize davet edecek tasarımı yapmayı başararak olur. Kitapta bu olayın derin sebeplerini anlatmaya çalıştım. Ve bu sebeple ismi “organik ötesi tarım” oldu. Bence oldukça da iyi oldu.

– Bu kitabı yazma ihtiyacını duymanızın nedeni nedir? Nasıl bir birikim sonucunda ortaya çıktı?

Hakan Ozan Erzincanlı “kendi bahçesi”nde…

Ben zaten sanırım 10 yıldan fazla süredir tarım sektörüne ve özellikle tarımla ilgili bir şeyler yapmak isteyip nasıl yapacağını, nereden başlayacağını bilemeyenler için sunum, fizibilite-proje, eğitim, danışmanlık hizmetleri üretiyordum. Liseden beri aklımda “kendi bahçemi oluşturayım” hayali ile yaşadım (bu konuda önemli bir yol göstericim Voltaire’in “Candide ya da iyimserlik” adlı kitabı, en çok da kitabın son kısmında vurgulanan felsefedir). O sırada “peki nasıl?” diye düşündüm ve üniversitede tarım okudum. Aslında kitap okumayı seviyordum ve liseden beri tarım ile ilgili ne bulursam okumaya ve bu “kendi bahçem”i önce hayalimde geliştirmeye çalıştım. O hayalimdeki bahçe geliştikçe gelişti, danışmanlıklar-denemeler, konuşmalar-danışmanlıklar hem doğa hem insan ile sürekli etkileşimli geri dönüşlerle bir noktaya ulaştım. Bu noktada da edindiklerimi bir kitapta paylaşayım istedim. Kitabı yazma ihtiyacını bu yüzden duydum.

Aslında genel olarak düşüncelerimi yazılı, sunumlu, görsel vs. kaynak bir medyaya aktarma isteğimin kök nedeni tembelliktir. Bir konudaki bir düşüncemi uzun uzun bilimsel ve felsefi detayları ile tekrar tekrar anlatmak hem zor, hem de verimsiz olabilen bir işlem. Konuyu bir kere detaylı yazıyor ya da bir medyaya anlatıyorum ve daha sonra soranlara kısa bir giriş yapıp “bak zaten burada detayını yazdım, inceleyebilirsin” diyorum. Yani hem bilgi talep edene bir kaynak sunmuş hem de kendimi bir anlamda özgürleştirmiş oluyorum. Bu, kitapta da anlatmaya çalıştığım tarımda (özellikle permakültür’ ün ilkeleştirdiği şekilde) bir elemanın birden çok “iyi” fonksiyonu olması gerektiği kuralı aslında.

– Bir yandan doğal tarımla uğraşmak bir yandan da günümüz endüstriyel tarımı ile baş etmeye çalışmak ciddi bir çelişki yaratmıyor mu? Bu çelişkiyi nasıl aşıyorsunuz?

Bana sorarsanız tarım doğal ya da endüstriyel olarak iki apayrı kategori değil. Yani benim böyle görebilmem pek mümkün değil. En endüstriyel alanda da bir domates fidesi doğanın kuralları ile çimlenip çeşitli diğer canlılar ile iletişim kuruyor. Bir domates fidesi kendi doğasını her ortamda yaşıyor zaten. Ben de tarımda bir domates fidesi gibi görmeye adapte ettim kendimi. Biri bana “topraksız tarım uygulayacağım, devasa bir sera kuracağım” der ise ben bunun doğal olmadığını, kışın ne yaparsak yapalım o domates fidesinin (tüm besin ve ısı ihtiyaçları karşılansa da) ışık eksikliği sebebi ile mutsuz olacağını, iyi ve mutlu gıda üretemeyeceğini söylüyorum. Endüstriyel tarımcıya da bildiğim kadarı ile bilgi veriyorum ancak hem taraf olduğumu belirtiyorum ve hem de bilimsel kanıtları ile sebeplerimi sunuyorum. Yaptığı işin hangi kısmının iyi, hangi kısmının kötü olduğunu söylüyorum. Aslında bu benim açımdan kolay ve ahlaki çünkü temelde bilgilerim bilimsel yoldan edinilmiş ve yine bilimsel ahlak ile sunulmalı. Bu bakış açısı ve tavır ile hem meslektaşlarım hem de en katı endüstriyel tarımcılar ile pozitif etkileşimde bulunabiliyorum. Sanıyorum ki ben endüstriyel tarımdan tam olarak çekilsem orada yalan-yanlış bilgilerin kâr amaçlı dolaştığı daha kötü bir alan oluşacak. Bu alanda bence doğruları söyleyen bir muhalefetim. Belki doğanın, yalnız kaldığı alandaki savcısıyım. Kendimi böyle gibi görüyorum.

Agtık yünlerden yastık yaparken

Tabii her durumda doğal tarım yapmak için bilgi isteyenlere daha sıcak yaklaşıyorum. Uygun bulduğum tarım sistemleri ile ilgilenenlere verdiğim hizmetin bedeli ile diğerleri arasında uçurumlar oluyor. Zaten her geçen sene endüstriyel tarıma sunduklarımı azalttığımı fark ediyorum. Endüstriyel tarımda da olup orada çalışmak istemediğimden değil aslında bu, bence sebebi endüstriyel tarımdaki yatırımcı kişilerin canlıları-insanı değil de en çok kârı- parayı düşünen ve doğalarını günümüzün modern köleleşmiş yaşantısına adapte etmiş kişiler olmaları. Bir süre etkileşimden sonra güzel yana doğru hiç bükülmüyorlarsa, bu kişilerle etkileşimde bulunmak zulüm olmaya başlıyor. Ki zaten ilk telefonda ağızlarının kenarlarından akan, “para-kâr-hegemonya-erk!” diye bağıran görünmez salyalar sizi bir adım geri itiyor.

– “Kendi ihtiyacından fazlasını üretip gelir elde etmek isteyen firmaların/kişilerin büyük arazilerde tarım yapması, gerçekte o bölgenin doğal yapısını değiştirmiyor mu” gibi bir soru ile karşılaşıyor musunuz?

Bu bana sorulan bir soru değil aslında. Bunu yapan kişi ve firmaların sormayı düşünmeyeceği, akıllarına gelse bile sormaktan kaçınacağı; bunun yapmadan tarım yapmak isteyenlerin de zaten cevabını kendileri önceden vermiş olduğu bir soru bu. Sanırım ondan böyle bir soru ile karşılaşmadım.

– Sizce büyük şehirlerde zamanla yarışarak yaşanırken kendi üretimini yapmak mümkün mü? Mümkünse, bize örneklerden bahsedebilir misiniz?

Ekmek mayalanırken…

Bence şehirde yaşarken zamanla yarışmak, zaten başta mücadelenin kısmen kaybedilmiş olması demek. Bence geniş zamanınız içerisinde sabah kahvaltısından sonra (ya da önce) gidip pazılarınızın, lahanalarınızın yaprakları parlak mı değil mi diye bakamıyorsanız; “domatese iki dal da maydanoz koyayım bu sabah” diye keyifle bir düşünceyi plansızca geliştiremiyorsanız, yapılacak tarım da organik ötesi pek olamaz bence. İnsan günde doğası gereği en çok 4 saat çalışmalı. Dahası çalışmak ile yaşamak birbirine karışmış kavramlar olmalı. Çalışma ardından para ardından harcama ardından tekrar çalışma döngüsü içerisinden çıkılmaya çalışılmalı. Para yerine alternatifleri gelirler arttırılmalı. Mesela ben çocuklarına İngilizce ders verip karşılığında bir köylü arkadaştan çeşitli tarım ürünleri alıyorum. Ekmeğe yaptığım harcamayı azaltmak için ekmeği (ekşi mayalı, tam buğday, güzel bir ekmek) kendim yapıyorum. Sanırım onda bir ucuza üretiyorum ki bu yaptığım ekmeği fırındaki muadillerinin on katı ücretle satın almak isteyen çok kişi var ancak bunu ticarileştiresim pek yok. Çünkü üç günde bir ekmek yapma kapasitem olduğunu hissediyorum. Arkadaşımın bahçesine badem toplamaya gidiyor karşılığında kışlık bademimi alıyorum. Etraftan yenilebilir ot, zeytin vb. çeşitli meyve topluyorum. Aslında işlerim daha ziyade bunlar. Para faydasız değil, bir çok işi dengeleyen, bakış açısı veren bir araç ancak ona bağımlı olmamaya çalışmak, tembelliğin hakkını verimli çalışmalar yaparak vermek ve ekolojik yaşamaya çalışmak güzel. Başarılamasa bile yol güzel.

Diyeceksiniz ki şehirde bu ne kadar mümkün? Onu pek bilemiyorum. Ekolojik sınırların aşıldığı şehirlerde bunun yolunu bulması gerekenler de yine şehirde yaşayanlar sanırım. Bence mümkün ancak topluca ciddi anlamda bir bilinç değişimi gerekir herhalde.

– Önerdiğiniz yöntemler, aynı zamanda insanlara, yaşama dair yeni bir bakış açısı sunuyor mu?

Marangozluk yapmadan bahçe olmaz…

Sanıyorum, umuyorum. Zaten bence tarım hiçbir zaman sadece bir gıda üretim faaliyeti değildir. Felsefeyi de içeren bir yaşam biçimidir. Bir tarladaki-ormandaki av-avcı ilişkisi çalıştığınız şirkette de vardır aslında. Sulamanın-gübrelemenin etkilerini maaşınızın durumu ile de karşılaştırabilirsiniz mesela. Köleleşmiş bir tavuğu yemeye devam ederek köleleşmekten kurtulabilir miyiz? Bence hayır. Afrika’ da dinsel yamyamlığın kökeninde garip bir düşünce var. Diyorlar ki cesur bir savaşçının yüreğini yiyen onun kadar cesur olur, akıllı bir insanın beynini yiyen onun kadar akıllı olur. Belki bu bağıntı o kadar da saçma değil. Hayat boyu acı çekmiş, yavrusundan ayrılıp mutsuz edilmiş bir ineğin sütünü içerek mutlu olmayı bekleyebilir miyiz? Ben sanmıyorum. “Ne yiyorsak oyuz” Buna eminim.

– Hazırda üretim yapan çiftçiler, organik-ekolojik üretime geçiş yapmak niyetine girdilerse, dönüşüm için örnekler bulabilirler mi? Faydalanabilirler mi?

Bence her tarımcının kitapta bulacağı en önemli şey sorgulanmış gerçekler. Nedenleri detaylı ve bütünlüklü şekilde sorgulanmış şekilde basitçe anlatılmış, bilimsel doğrular. Zaten genelde bilgiyi “bu budur” diye vermekten ziyade okuyucunun kendi önceki gözlemleri ile sorgulayabileceği ve cevabını kendi bulacağı veriler sunuyorum.

Bu bağlamda bana sorarsanız kitaptan en çok faydalananlar, doğayı en çok gözlemlemiş olanlar; bu konularda en çok araştırma-gezi-tartışma yapmış olanlar olacaktır.

Bu kitabı daha önce bu konularda pek bir şey bilmeden okuyanlara önerim bununla beraber permakültür, doğal tarım, organik tarım konusunda ek okumalar yapmaları. Daha önemlisi bu kitabı okuyup doğayı gözlemlesinler. Bu bilgiler kafalarında uçuşurken köyleri, çeşitli üretimleri incelesinler ve birkaç yıl sonra tekrar okusunlar.

Kitap çok mu karmaşık? Aslında kesinlikle değil, çok basit, 124 sayfa ve hemen her şeyin özeti, belki tüm tarımsal üretimin. Ancak bunlar sadece bilgi. İnanarak sindirmek için anlattıklarının gözlemlenmesi, deneyimlenmesi çok önemli bence.

Önerdiğiniz yöntemleri uygulamak isteyen büyük ve küçük ölçekli üreticilerin, yeniden yatırım yapmasını ve ekonomik olarak bedel ödemesini gerektirir mi?

– Bence en büyük yatırım fikirsel olmalı. Ne yapıyoruz? Neden yapıyoruz? Neden bu şekilde yapmamalıyız?

Ekonomik bedel derken, ekonomi kelime anlamı ile “oikia” (Yunanca: ev) ve “nomos” (Yunanca: kural) köklerinden geldiğini, “ev yönetimi”, “eve giren-çıkan ürün” demek sanıyorum. Bence bu kitapta anlatılanları yapanları ekonomileri bu anlamda iyiye gider, evleri iyi yönetilir yani. Ha banka hesapları kabarır mı onu bilemem. Kişiye, bakış açısına, yorumlamaya göre değişir.

– “Organik ötesi tarımın” felsefesi nedir?

Aslında diğer sorularda cevapladım sanırım ancak bir özet yapsam iyi olacak.

Organik ötesi tarım insanın doğaya hakim olduğunu, insanın hiyerarşik bir düzende canlıların en üstünü olduğunu sandığı düzenin bir yanılsama olduğunu vurguluyor. Buna göre insan gerçekte canlılar içerisinde sadece alet de kullanabilen “çıplak bir maymun” dur ve doğal yaşamayı başarabilirse mutlu olur. Sanırım organik ötesi tarımın içerdiği felsefe bu.

– Tarımın yapılış biçimi, mülkiyet ilişkisi, dış girdilere bağımlılıklar ve kaynaklara erişim gibi konular bugünün ekonomik, ekolojik ve hatta toplumsal krizlerinin başlıca sorumlularından…

İnsanlığın karşı karşıya kaldığı bu en büyük krizi nasıl aşacağız? Makro ölçekli politikalar mı, yerelde yeni ve doğa dostu tarım uygulamaları mı? Önceleri bu sorunları aşacağımıza pek inancım yoktu. Zaten 2013 başlarında kitabı yazma konusunda bir tıkanıklık yaşıyordum. Gerçekleşeceğini inanmadığım bir düzeni nasıl önerebilirdim ki?

Sonra Taksim Gezi olayları oldu. Şaşırdım, sevindim, umut doldum dahası aklımdaki “nasıl” sorusu biraz çözüm buldu. Kitabı böylece tamamlayabildim. Bence büyük insan kitleleri, bahsettiğiniz tüm bu krizlerin-sorunların çözümü neyin hatalı olduğuna (dikkat, neyin doğru olduğuna demiyorum) kesin olarak inanmış. Hataların ne olduğunu net olarak bilmeseler de büyük yanlışlar yapıldığını net olarak hissediyorlar. Bir şeyin (ama doğru şeyin) mutlak hatalı olduğuna inanmış ve bu uğurda canını dahi tehlikeye atabilecek geniş kitleler varsa bu sorunları- krizleri aşarız.

İnsanlar şehirlerde ekolojik sınırların aşıldığını, aslolanın zengin değil mutlu olmak olduğunu, kirli bir Dünya’ da mutsuz bir yaşamı sürdürmenin saçma olduğunu kavradılar. Eğer bununla ilgili hayatlarını bile riske atabilecek girişimlerde bulunurlarsa bu sorunlar aşılabilir. Mesela tam şehre bağlı bir ailenin, belki koca bir mahallenin, terk edilmiş bir köye yerleşmesi. Çocukların eğitimi, ailenin geliri, ergenlerin sosyal hayatı, hastane, pastane, hapishane gibi ihtiyaçların karşılanamayacağını ve uzun süre sorun yaşanacağını bilerek.

Zor, belki bir hafta süren bir eylemden çok daha zor ancak göze alınması gerekli bir risk.

Röportaj: Güneş Akçay – Yeşil Gazete

Kitabı edinmek isteyenler internetten Yeni İnsan Yayınevi adresinden sipariş verebilirler. Yazar ile sohbet etmek ve bulunduğunuz bölgede imza günü düzenlemek için yine yayınevi ile iletişime geçebilirsiniz.

Alternatif medyanın şenliği başlıyor

Yeşil Gazete’nin Yeşil Düşünce Derneği ile birlikte düzenlediği 3. Alternatif Medya Şenliği bugün yapılıyor. Şenliğin yapılacağı Kadıköy’deki Yel Değirmeni Don Kişot Sosyal Merkezi sabah saatlerinde yavaş yavaş dolmaya başladı.

Program şöyle:

11:00-13:00 Alternatifi Ana akımlaştırmak, Ana akımı Alternatifleştirmek

13:30 – 15:30 Direnişte Medya Medyada Devrim

16:00 – 17:30 Artık adını koyalım! Alternatif Medya Platformuna Doğru
Alternatif medyanın bir platforma ihtiyacı var mı? Varsa bu nasıl bir platform olmalı? Kuralım mı bi’ platform?

Atölyeler

18:00 – 18:45

Grup A: Özgür bir sosyal ağ mümkün mü? Alternatif Sosyal Ağlar AtölyesiGrup B: Kırmızı düğmeye bas! Canlı Yayın Atölyesi

19:00 – 19:45
Grup A: İnternete alternatif var! : Meshnet
Grup B: Güvenli internet ve Sızıntı Haberciliği
*Her iki grupta iki atölye birbirine paralel olarak yapılacaktır.

Ayrıntılar önceki haberimizde.

(Yeşil Gazete)

Örnek karar: Gaziemir’de sorumlu kamu görevlilerine soruşturma engeli kalktı

Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi adına Av. Arif Ali Cangı’nın, sorumlu görevlilerinin yargılanması talebine olumsuz cevap veren İç İşleri Bakanlığı Mahalli İdareler Müdürlüğü’nün kararını, Danıştay 1. Dairesi bozdu.

Danıştay 1. Daire Müdürlüğü, Gaziemir’deki nükleer atıkların sorumlularından olan İzmir Büyükşehir Belediyesi kamu görevlilerinin soruşturulmasını reddeden İç İşleri Bakanlığı kararını, 10 Ekim 2013 tarihli yazısı ile iptal etti.

Arslan Avcı A.Ş.’ nin arazisinde gömülü nükleer bulaşıklı atıklarla ilgili olarak 4 Aralık 2012 tarihinde şirket sahipleri ve sorumlu kamu görevlilerinin soruşturulmasını Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi(YSGP) adına talep eden dönem eş sözcüsü Arif Ali Cangı ‘nın soruşturma talebi, şirket sahipleri ve kamu görevlileri için iki ayrı dosyada incelenmesine 12 Aralık 2012 tarihinde karar verildi.

Valilik, İzmir Büyükşehir Belediyesi, Çevre ve Orman Bakanlığı İl Müdürlüğü ve Türkiye Atom Enerjisi Kurumu (TAEK) görevlileri hakkındaki suç duyuruları Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından incelemeye alındı. Valilik görevlileri için 10 Mayıs 2013, İzmir Büyükşehir Belediyesi görevlileri için 17 Mayıs 2013 tarihlerinde “soruşturmaya gerek görülmediğine” karar veren İç İşleri Bakanlığı Mahalli İdareler Müdürlüğü‘ ne yine YSGP adına Av. Arif Ali Cangı itiraz etti.

Bunun üzerine Danıştay 1. Daire Müdürlüğü İzmir Büyükşehir Belediyesi sorumlu görevlilerinin soruşturma kapsamına alınmasına 10 Ekim 2013 tarihli yazısıyla karar verdi.

Kamu Görevlilerinin Yargılanmasına Örnek Niteliğinde Karar:

Yaptığımız görüşmede, Arif Ali Cangı, Danıştay 1.Dairesi Kararının, kamu görevlilerinin sorumluluğu açısından son derece önemli olduğunu vurguluyor ve ekliyor ” ayrıca bu karar, 4483 Sayılı MEMURLAR VE DİĞER KAMU GÖREVLİLERİNİN YARGILANMASI HAKKINDA KANUN’un 4/son maddesindeki soruşturmaya engel olan ve çoğu zaman keyfi olarak başvurulan “işleme konulmama” sı kararlarına ciddi bir yanıt niteliğindedir.”

2007 yılında radyoaktivite içerdiği de tespit edilen tehlikeli atıkların İzmir halkından gizlendiğini, tehlikenin bertarafı için hiç bir fiili somut girişimde bulunulmadığını, dolayısıyla Gaziemirlileri / İzmirlileri çevre sağlığı ve canlı yaşamı için büyük tehlikeyle başbaşa bırakıldığını ifade eden Cangı, Danıştay kararı ile bu konuda kamu görevlilerinin sorumlu tutulması gerektiğinin doğrulandığını belirtiyor ve ekliyor:

“Diğer yandan Osmanlı’dan kalma Memurin Muhakematı Kanunu Muvakkat’ın yerine geçen, 2 Aralık 1999 tarihli MEMURLAR VE DİĞER KAMU GÖREVLİLERİNİN YARGILANMASI HAKKINDA KANUN’ un kötüye kullanılan bir hükmünün uygulaması Danıştay kararı ile iyice sınırlandırılmıştır. Şimdiye kadar uygulamada, idare soruşturulmasını istemediği olayların hepsini “işleme koymama” kararlarıyla soruşturulmasını engelledi. Şimdiye kadar yargı da “işleme koymama” kararlarını denetlemekten kaçınmıştı, “yasada bu tür kararlara karşı itiraz yolu olmadığı” gerekçeleriyle itirazlarımız hep reddilmekteydi. Danıştay 1.Dairesi’nin kararı bu anlamda da son derece önemli, bundan sonraki uygulamaya emsal oluşturacak niteliktedir. Bundan böyle şikayetçisi belli, olayın somut anlatıldığı, kamu çalışanı faillerin tespit edilebileceği soruşturma başvurularına artık “işleme konulmaması” kararı verilemeyecek. Bu da kamu görevlilerinin karıştığı olayların soruşturulması anlamına geliyor.”

Çevreyi Kirletme Suçu

Danıştay kararının aynı zamanda çevreyi kirletme suçunun ciddi soruşturulmasına çağrı niteliğinde olduğunu belirten Cangı henüz nükleer santrali olmayan ülkemizde, nereden geldiği belli olmayan nükleer atıkların bulunmasının, üstelik bunun kentin göbeğinde olmasının ciddiye alınması gerektiğini ve Gaziemir’in bu anlamda bir laboratuvar olduğunu vurguluyor.

Gaziemir İçin Çağrı

Görüşmemizde sözlerine “Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi olarak bu olayı herkesin sorunu hale getirmek, tehlikeli atıkları bertaraf etmek, sorumluların yargılanmasını sağlamak için sonuna kadar takipteyiz, bunu varlık nedenimiz olarak görüyoruz” şeklinde son veren Cangı, öncelikle İzmir’deki, ardından ülke içindeki ve ülke dışındaki yaşam savunucularını bu takibe katılmaya ve Gaziemirlilerle birlikte olmaya çağırdıklarını ifade etti.

Güneş Akçay

Koruma altında (!) ikinci vaşak avı

Burdur’da bu ay içinde ikinci vaşak oldürüldü.

Vaşağı öldüren kişi, koruma altındaki hayvanı avlamak, avlanma süresi dışında avlanmak, ava yasak alanda avlanmak ve avcılık belgesi olmadan avlanmak olmak üzere toplam 4 ayrı kusuru aynı anda işledi. Doğa Koruma ve Milli Parklar 6. Bölge Müdürlüğü’ne bağlı ekipler tarafından yakalanan Hüseyin D.’ye, 6 bin TL tazminat olmak üzere işlediği 4 ayrı kusur nedeniyle toplam 7bin 310 TL idari para cezası uygulandı.

İddialara göre Dumlu mevkiindeki bir mermer ocağında çalışan Hüseyin D., dün vakit geçirmek için avlanmaya çıktı. Çalıların arasında hareket eden vaşağı fark eden Hüseyin D., av tüfeğiyle ateş ederek öldürdü. Silah sesi ve vaşağım sesini duyan çevredeki başka bir maden ocağının çalışanları, durumu Doğa Koruma ve Milli Parklar 6. Bölge Müdürlüğü’ne bildirdi. Olay yerine gelen ekipler, bölgede avlanmaya devam eden Hüseyin D.’yi yakalarken, tüfeğine el koydu.

“Söyleyecek söz bulamıyorum”

Doğan Haber Ajansı’na konuşan Doğa Koruma ve Milli Parklar 6’ncı Bölge Müdürlüğü Burdur Şube Müdürü Tamer Yılmaz, kasım ayından bu yana Burdur’da 2 vaşağın öldürüldüğünü söyledi. İhbar üzerine bölge giden ekiplerin izinsiz avlanan Hüseyin D.’yi yakaladığını belirten Yılmaz, “Hem insan olarak hem kurum olarak söyleyecek söz bulamıyorum. Yaşanan bu olaylar bizim daha yapacak çok işimiz olduğunu gösteriyor. Eğitim faaliyetine çok daha fazla önem vereceğiz. Herkesin doğayı koruması için üzerine düşeni yapması gerekiyor” dedi.

“Büyük Kayıp”

Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi – Fen Edebiyat Fakültesi Biyoloji Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Burçin Yenisey Kaynaş ise bir ay arayla vaşak popülasyonuna ait 2 bireyin öldürülmesinin Burdur ve çevresi açısından çok büyük bir kayıp olduğunu söyledi.

Nesli Tehlike Altında

Türkiye’de Merkez Av Komisyonu alınan kararla koruma altına alınan türlerden biri olan vaşakların avlanması yasak.

Türkiye’nin taraf olduğu Avrupa’nın Yaban Hayatı ve Yaşama Ortamlarını Koruma Sözleşmesi (Bern Sözleşmesi) ile Nesli Tehlike Altındaki Türlerin Ticaretine İlişkin Sözleşmesi (CITES : The Convention on International Trade In Endangered Species of Wild Fauna and Flora) kapsamına göre vaşaklar koruma altındaki hayvan türlerinden biridir, avlanması ve satılması yasaktır.

Haber: Berkhan Çağlar Karaduman – Yeşil Gazete

Uruguay’da esrarlı günler

Uruguay’da esrar kullanımı serbest bırakılıyor. Yeni kabul edilen bir yasaya göre esrarın üretim, dağıtım ve satışı kontrollü bir şekilde serbest olacak. Devlet Başkanı José Mujica, “yasanın uyuşturucu kartelleriyle daha etkin mücadele edilmesini sağlayacağını” savunuyor.Meclisten sonra Senatoda da kabul edilen yasa ile esrar satın almak ya da yetiştirmek isteyen 18 yaşını doldurmuş kişilerin ilgili mercilere başvuru yapması şart koşuluyor. Söz konusu kaydı yaptıranlar, edindikleri bir özel ruhsatla eczanelerden her ay 40 grama kadar esrar satın alabilecek.

Ruhsat sahiplerinin evlerinde altı kök kenevir bitkisi yetiştirmelerine de izin veriliyor.

Yasa, 15 – 45 üyeli “esrar kulüpleri”nin kuruluşuna da izin veriyor. Her kulüp 99 kök kenevir bitkisi yetiştirebilecek. Yasanın 2014 Haziran ayından itibaren yürürlüğe girmesi öngörülüyor.

Karara Birleşmiş Milletler çatısı altındaki Uluslararası Narkotik Kontrol Kurulu esrar üretim ve satışının yasallaştırılmasının uluslararası anlaşmalara aykırı olduğunu belirterek gençlerin daha erken yaşta esrar bağımlısı olabilecekleri uyarısı yapıyor.

Karar ülkede şarkılar ve danslar eşliğinde neşe içinde kutlamalarla karşılandı.

Yeşil Gazete

Edepsizlik mi, ihanet mi, gazetecilik mi?

2004 yılına ait MGK belgesinin ve daha sonra MİT’e ait fişleme belgelerinin Taraf Gazetesi’nde yayınlanmasıyla ilgili tartışma devam ediyor. Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, MGK’ya ait belgelerin yayınlanmasının suç olduğunu belirterek, belgeyi yayınlanan kişinin cezayı göze alması gerektiğini ifade etti. Arınç dün yaptığı açıklamada ise “Bu, gazetecilik değil. Edepsizlikten başka bir şey değil” dedi. Başbakan Erdoğan ise bu tür belgelerinin ifşa etmenin vatana ihanet etmek olduğunu söyledi.

Başbakanlık, MGK ve MİT’in, 2004 tarihli MGK kararları ve fişleme belgelerini yayımlayan Taraf Gazetesi ile muhabirleri Mehmet Baransu ve Hüseyin Özkaya hakkında  suç duyurusu üzerine başlatılan soruşturmaya ise gazetecilerden tepki geldi. Gazeteciler ise bu tür belgelerin yayınlanmasında kamuoyu yararı olduğunu belirterek, gazetecinin görevinin bu tür belgeleri açıklamak olduğuna dikkat çekti. Gazeteci örgütlerine göre, muhabirler hakkında açılan soruşturmalar, basın özgürlüğünün ihlali anlamına geliyor. Soruşturmaya Avrupa Birliği’nden de tepki geldi.

Arınç: “Bu, gazetecilik değil. Edepsizlikten başka bir şey değil”

Bütçe görüşmeleri esnasında konuşan Başbakan Yardımcısı ve Hükümet Sözcüsü Bülent Arınç, gizli bir belgeyi açıklamanın suç olduğunu belirterek, “…kanunlara göre gizli kalması gereken bir belgenin alenen bir gazetenin birinci sayfasından yayınlanmasının, MGK Genel Sekreterliği Kanunu suç olduğunu söylüyor” dedi. “Öyle somun pehlivanlığına gerek yok. ‘Ben bu işi bilerek yaptım, sonucuna razıyım, bu bir gazeteciliktir’ dersiniz, kanun ceza veriyorsa bunu da göğüslersiniz” diyen Arınç, , gazetecileri tehdit etmediğini sadece kanunu hatırlattığını ve gazetecilerin bunun suç olduğunu bilmeleri gerektiğini sözlerine ekledi.

Konuyla ilgili açıklamalarına dünde devam eden Arınç, Hürriyet Bursa Bölge Buluşması’nda
“Bu, gazetecilik değil. Edepsizlikten başka bir şey değil. Sen yaptığın işin hesabını şerefle vereceksin” ifadelerini kullandı.

Erdoğan: “Bu belgeleri ifşa etmek vatana ihanettir.”

Başbakan Tayyip Erdoğan’ın, 2004 MGK kararları ve fişleme belgeleriyle ilgili “Devletin mahremini ifşa etmenin adı özgürlük değil düpedüz bu vatana ihanettir.” diyen Erdoğan’a cevap veren Taraf Gazetesi’nin avukatı Veysel Ok ise suç işlemediklerini söyleyerek, Başbakan’ın bu konuda yargıyı etkilemeye çalıştığını ifade etti. Ok açıklamasında “suç unsurlarının yer aldığı belgeleri yayımlamak gizliliği ihlal değildir.” dedi.

Baransu ise yaptığı açıklamada, “2013 Türkiye’sinde kurban bağışladı diye fişlenenler olduğunun deşifre olması devletin mahreminin değil, devletin ayıplarının ve suçlarının ifşasıdır.” dedi. Baransu MGK belgeleriyle ilgili ise “o belgeler devletin mahremi olduğu için değil, Tayyip Erdoğan’ın mahremi olduğu için bu denli öfkeli.” şeklinde açıklama yaptı.

ÇGD Başkanı Abakay: “Gazetecinin görevi belge açıklamaktır”

Yeşil Gazete’ye konuşan Çağdaş Gazeteciler Derneği Başkanı ve Gazetecilere Özgürlük Platformu dönem sözcüsü Ahmet Abakay’a göre, bu tür belgeleri yayınlamak gazetecinin görevi.

Olayın belgelerin sızması ya da yayınlanması değil, belgelerin kendisi olduğunu belirten Abakay, “Gazetecin işi, bu tür belgeleri edinmek ve yayınlamaktır. Bu tür belgelerin yayınlanmasında kamu yararı vardır. Yolsuzluk, usulsüzlük ya da fişlenme gibi konular kamuoyunu ilgilendirmektedir. Bu tür belgeleri yayınlamak gazetecinin işidir” dedi.

Basında yayınlanan son belgede, insanların fişlenmesiyle özel yaşamın ihlalinin ortaya konduğunu belirten Abakay, “Bu tür bir fişlenme yapılamaz ve bu tür veriler muhafaza edilemez.” şeklinde konuştu. “Bülent Arınç bu tür belgelerin gizli kalması gerektiğini söylüyor. Daha önce benzer nitelikli belgeler basın yayın organlarında yer almıştır, ama kendileri buna tepki göstermedikleri gibi kınamamıştır” diyen Abakay, “Arınç, bu tür şeyler yapılır diyor ve kabul ediyor” diyerek sorunun bu olduğuna dikkat çekti. Abakay, Amerika’da patlak veren Watergate Skandalını hatırlatarak, bu tür belgelerin istifalar getirebileceğini de de sözlerine ekledi. Abakay son olarak, Mehmet Baransu’nun gazeteciliği ya da gazeteci olup olmadığının kendisini ilgilendirmediğini de vurguladı.

Nedim Şener: “O belgelerin hangi amaçla olursa olsun yayımlanması gazeteciliktir”

Radikal Gazetesi’nden Ezgi Başaran’a konuşan Nedim Şener, “O belgelerin hangi amaçla olursa olsun yayımlanması gazeteciliktir. Gazetecilik çerçevesinde bir eleştiri yapılacaksa onu meslektaşları yapar. Yargı devreye girmemeli. Hele vatan haini nitelemesi son derece yanlış.” dedi. Şener, Baransu’yla ilgili olarak “Baransu’yu değil gazeteciliği savunurum…Baransu savunulacak birisi değil. Ama MGK’nın, Başbakanlık’ın ve MİT’in talimatıyla Taraf’a ve o gazeteciye soruşturma ve dava açılmasına karşıyım, karşı olacağım.” sözlerini kullandı.

“Başbakan’ın o gazeteci için vatan haini demesi çok rahatsız ediciydi. Başbakan bizim için de terörist demişti ve bunu derken yalnız değildi” diyen Şener, “Adını verdiğiniz o gazeteci başta olmak üzere yandaş medya ve cemaat medyası, televizyonuyla, gazetesiyle, yazdığı kitapla bizi terörist olarak göstermek için çok uğraştı.” dedi.

Ahmet Şık: “Haber dediğin, kamu çıkarını gözeten doğrulatılmış her bilginin yayımlanabilmesidir”

Radikel’e konuşan Ahmet Şık ise konuyla ilgili şunları söyledi : “AKP’nin, Taraf ve Baransu’yu hedef alan saldırısı Taraf ve Baransu’ya değil açık bir biçimde gazeteciliğe yöneliktir, kimsenin kuşkusu olmasın. Benim tarafım belli. Sorun bu tür belgelerin bir plan proje dahilinde ve çıkarlar söz konusu olduğunda haberleştirilmesi. Haber dediğin, kamu çıkarını gözeten doğrulatılmış her bilginin, bilindiği anda ve kimin çıkarına dokunup dokunmadığına bakmaksızın yayımlanabilmesidir.

Gazeteci örgütleri de tepkili: “Bu Basın Özgürlüğüne Darbe”

Zaman Gazetesi’nin haberine göre Türkiye Gazeteciler Federasyonu Başkanı Atilla Sertel, “Basın özgürlüğüne ağır bir darbe daha vurulmuştur.” dedi. Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Genel Sekreteri Sibel Güneş de, yasalarda gazetecilik faaliyetini engelleyen yasaların değiştirilmesini istedi.

Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Genel Sekreteri Sibel Güneş, soruşturma hakkında şu açıklamayı yaptı: “İktidarı her eleştiren haberin ardından soruşturma açılması, gazetecilerin tutuklanması ileri demokrasi örneği değildir. Basın özgürlüğünün önünün kesilmesidir. Basın özgürlüğü ve adil yargılama herkese lazımdır. Mevcut yasalardaki gazetecilik faaliyetinin, terör örgütü üyeliğiyle eş tutulmasına yol açan tüm maddeler acilen kaldırılmalıdır. Hangi gazetede çalışırsa çalışsın, siyasi görüşü ne olursa olsun, tutuklu tüm gazeteciler serbest bırakılmalıdır. Unutulmamalıdır ki, özgür basın yoksa özgür toplum da yoktur.”

Türkiye Gazeteciler Federasyonu Genel Başkanı Atilla Sertel ise, “Taraf muhabiri Mehmet Baransu’nun yaptığı ‘bavul gazeteciliği’ ni her ne kadar uygun bulmasak da kamuoyuna yansıyan iddialar haberciliktir. Başbakanlık, MGK ve MİT’in bu haberler hakkında suç duyurusunda bulunması ise tam anlamıyla basın özgürlüğüne darbedir.”

Yayınlanan belgelerin devlet sırrı olmadığını belirten Medya Etik Konseyi Başkanı Halit Esendir,”Fişleme yapılmış ve suç işlenmiştir. Fişleme suçuna karışanı değil de suçu ortaya çıkaranı ‘suçlu’ ilan etmek doğru değil. ” dedi. Esendir açıklamasında “Psikolojik baskı uygulanıyor basına karşı. Taraf’ın yayımladığı belgelerden anlaşıldığı üzere devlet kurumları fişleme yaparak açıkça suç işlemiştir. Taraf hakkında yapılan suç duyuruları doğru değil.” ifadelerini kullandı.

Avrupa Birliği: Konu Basın ve İfade Hürriyetiyle ilgili

Taraf Gazetesi ve muhabiri Mehmet Baransu aleyhine açılan soruşturmalara tepki gösteren Avrupa Birliği (AB) ifade hürriyetinin kamu yetkililerinin müdahalesi olmadan haber alınması ve verilmesini de kapsadığını vurguladı. AB, Avrupa basın ve ifade hürriyeti tartışmalarında İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) 10. maddesi ile Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin içtihatlarına da uyulmasını talep etti.

Cihan Haber Ajansı’nın haberine göre, ekimde açıklanan 2013 raporunda ifade ve basın hürriyetine geniş yer ayıran AB Komisyonu, Türkiye’ye en düşük notlardan birini bu konuda vermişti. Raporda, “Devlet memurlarının basın üzerinde devam eden baskısı, geniş oto-sansür, eleştirel gazetecilerin kovulması, sık sık uygulanan internet siteleri yasakları, basın ve ifade hürriyetinin fiiliyatta yargı ve radyo-tv yayınlarını düzenleyen kurumlarca kısıtlanması gibi sorunlar devam etmektedir.” ifadeleri kullanılmıştı.

AB Komisyonu’nun Genişleme ve Avrupa Komşuluk Siyaseti’nden sorumlu üyesi Stefan Füle’nin sözcüsü Peter Stano, Cihan Haber Ajansı’na yaptığı açıklamada, ekimde açıklanan İlerleme Raporu’na atıf yaparak devlet yetkililerinin basına ilişkin açıklamalarının savcıları harekete geçirdiği ve hem medya sahipleri hem de gazeteciler arasında oto-sansürü artırdığına dikkat çekti.

Haber: Berkhan Çağlar Karaduman – Yeşil Gazete

294 lira ver, elektriğini üret!

Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu (EPDK), lisanssız elektrik üretimiyle ilgili süreci tamamladı.

Kendi elektriğini üretmek isteyenler elektrik dağıtım şirketlerine bir kereye mahsus olmak üzere 294 lira ödeme yapacak.

Ekonomi yönetimi enerjide dışa bağımlılığı azaltmak amacıyla su, rüzgar, güneş gibi yerli kaynaklardan daha fazla elektrik üretilmesini hedefliyor.

Bu kapsamda lisanslı büyük yatırımların yanında, küçük enerji kaynaklarını da ekonomiye kazandırmak için 1 megawatt (MW) kurulu güce kadar lisansız üretime izin verilmişti.

Belediyeler de üretebilecek

İki ay önce de ‘Elektrik Piyasasında Lisanssız Elektrik Üretimine İlişkin Yönetmelik’ yürürlüğe girmişti. 294 liralık ücret bağlantı işlemleri yapacak dağıtım şirketine verilecek. Sonrasında herhangi bir şekilde ikinci kez ödeme yapılmayacak. Lisansız üretim halen en fazla 1 MW kurulu güçte olurken bu rakam 5 MW’ye kadar çıkarılabilecek. Lisansız üretim kapsamına kendi elektriğini üretmek isteyen gerçek kişilerin yanı sıra belediyeler de üretim yapabilecek.

Kaynak: TRT Haber