Ana Sayfa Blog Sayfa 4080

Mersin Kent Dayanışması’ndan özyönetimci belediyecilik için çağrı

0

Mersin’de özgürlükçü, sosyal, özyönetimci diğer bir ifade ile “çapulcular”ın belediyesi için harekete geçen Mersin Kent Dayanışması, Mersin Eğitim-Sen toplantı salonunda bir basın açıklaması düzenledi. Toplantıda, özgürlükçü, sosyal, özyönetimci belediyecilik için çağrı yapıldı.

5 Mersin Kent Dayanışması...

Öte yandan “30 Mart Yerel Seçimleri, Türkiye’de siyaset ve iktidar alanlarının yeniden tanzim edileceği kritik bir uğrak noktası haline gelmiştir”, diyerek kısa süre önce bir araya gelen Mersin Kent Dayanışması’nın  özyönetimci belediyecilik talep eden Mersinliler için hazırladığı imza metni change.org üzerindeki sayfadan imzalanabilir.

Basın açıklamasını Mersin Kent Dayanışması adına okuyan Yrd. Doç.Dr. Ali Ekber Doğan, 29 Mayıs 2013’te kıvılcımı düşen Gezi/Haziran isyanından bu yana halkın geniş kesimlerinin artık eskisi gibi yönetilmek istemediğini ve mevcut siyasal güç mimarisini sorguladığı bir süreci yaşamakta olduğumuzu belirterek, “Bizler Mersin’de yaşayan herkes için yaşanabilir bir kent düşleyenler, düşünenler olarak; insanların yaşam alanlarına sahip çıkmalarıyla başlayan bir direnişin ülke çapında hükümete ve uyguladığı muhafazakâr, baskıcı ve talancı politikalara karşı topyekûn halk isyanının külleri bile soğumamışken yerel yönetimlere ilişkin aynı kısır döngünün yaşanmasını yüreğimiz ve midemiz kaldırmıyor. Yerel ve ulusal siyasette etkili olan ve halkın “sol” diye gördüğü partilerin de Haziran isyanı olmamış gibi davranması böylesi bir girişimde bulunmayı gerekli kılıyor” şeklinde konuştu

Mersin Kent Dayanışması girişiminin hiçbir aday veya partiyi desteklemek veya ona karşı olmak amacını gütmediğini özellikle vurgulayan Yrd. Doç.Dr. Doğan, hedeflediklerinin  halkın kentsel sorunlara ve çözüm önerilerine ilgisinin en yoğun olduğu seçim sürecinde, belediyelerin yanlış politika ve uygulamalarını eleştiren, Mersin’in tarihi, sosyal ve ekolojik değerlerine, sosyal ve kamusal alanlarına aktif biçimde sahip çıkan bir kentli duyarlılığını ve sivil inisiyatifi geliştirmek olduğunu belirtti.

21’i akademisyen olmak üzere 50 çağrıcının imzasıyla çevrelerindekli insanlarla paylaştıkları metne şu ana kadar 150 kişinin imza vermiş bulunduğunu sözlerine ekleyen Doğan, “30 Mart 2014 yerel seçimlerine dönük olarak temel yaklaşımımız, belediyelerin, bugün ve gelecekte emeğiyle geçinen ve tüm ezilen halk kesimlerinin gereksinim ve özlemlerine yanıt veren biçimde sosyal, kamucu, katılımcı, kültürel açıdan çoğulcu, çok-dilli ve ilerici kurumlar haline getirilmesidir” dedi.

Mersin Kent Dayanışması’nın imzaya açtığı metne mersinkentdayanismasi.wordpress.com/ üzerinden ulaşmak mümkün.

Mersin Kent Dayanışması facebook sayfası

(Yeşil Gazete)

Mahalle afet yönetiminden hareketle yeni bir kentsel dönüşüm yaklaşımı geliştirmek: Gayrettepe örneği

13 Aralık 2013′te Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Şehir ve Bölge Planlama Bölümü’nün düzenlediği 23. Kentsel Tasarım ve Uygulamalar Sempozyumu konularından, “Kentsel Mekana Müdahale: Projeler, Yaklaşımlar, Kavramlar, Boyutlar Sempozyumu”nda MAY Projesi ele alındı.

MAY Projesi kurucusu A. Turhan Altıner, MAY Projesi’nden hareketle yeni bir kentsel dönüşüm yaklaşımı geliştirmek için Gayrettepe örnek çalışmasını bu sempozyumda sundu.

Sunum içeriğini MİMDAP aracılığı ile paylaşıyoruz.

Kriz anları genellikle azaldığımız, ömrümüzden yılların kaybolduğu zamanlardır. Ama bazen bir sarsıntı ânı, o kadar yaratıcı ve şaşırtıcıdır ki, üzeri kalın örtülerle kapatılmış zannedilen hazineleri gün ışığına çıkarıverir. Mahalle Afet Yönetimi (MAY) Projesi, 17 Ağustos 1999 depreminin hemen sonrasında afet bölgelerinde yapılan çalışma ve gözlemlerin, sistematik bir plana dönüştürülmesinden oluşmuştur.

Deprem krizi, insanları katılıma zorlamıştı. Şimdi de Kentsel Dönüşüm Yasası bir kriz olarak gündemde. Kentsel dönüşüm çok kapsamlı ve karmaşık bir kavram. Yenileme, yeniden yapılanma, toplumsal güçlenme, koruma, iyileştirme, sağlıklaştırma, yeniden canlandırma, güzelleştirme, soylulaştırma, hepsi giriyor içine. Temel mesele tabandan, sivil inisiyatifle başlayacak işi gönüllü olarak diğer mahallelere, kamuya ve özel sektöre taşımak.

©mimdap.org 17 Ağustos 1999’dan birkaç ay sonra Gayrettepe muhtarının MAY Projesi’ni davet etmesiyle çalışma başladı
©mimdap.org
17 Ağustos 1999’dan birkaç ay sonra Gayrettepe muhtarının MAY Projesi’ni davet etmesiyle çalışma başladı

17 Ağustos 1999’dan birkaç ay sonra Gayrettepe mahallesi muhtarının MAY Projesi’ni mahallesine davet etmesiyle başlayan bir çalışmadan söz ediyoruz. İnisiyatif mahallelidedir. İnsanın kendi canı, canları, malı ve geleceği için doğru ve güzel olan düşünce ve projelerde yer alması ve özveriyle zaman ve emek harcaması gönüllülüktür.

Dönüşüm Yasası diye anılan, Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun’da bırakın gönüllülüğü, muhtar ve mahalle kelimeleri bile hiç geçmiyor. Plan Yapımına Ait Esaslara Dair Yönetmelikte de bu kelimeler hiç yok. İşin garibi, mevcut anayasada da muhtar ve mahalle yer almıyor.

MAY Projesi, mahalle inisiyatifi üzerinde şekillendi. Afetlere gerçek hazırlığın mahallelerde muhtar çevresinde gönüllü potansiyelini tabandan hareketlendirerek başarılabileceği düşüncesine dayanan MAY (Mahalle Afet Yönetimi) Projesi, İstanbul’da ilk kez Gayrettepe mahallesinde başlamış ve 2000’li yıllarda temel hedef ve aşamalarının bir bölümü uygulama şansı bulmuştur.

©mimdap.org Gayrettepe Mah. ve çevresindeki deprem sonrası açısından önemli kullanımlar
©mimdap.org
Gayrettepe Mah. ve çevresindeki deprem sonrası açısından önemli kullanımlar

Gayrettepe, misyonu afetlere güvenli çevreleri mahalleliyle birlikte gerçekleştirmek olan MAY Projesi’nin pilot mahallesidir.

Gayrettepe, yaklaşık 18 bin nüfuslu, yüz ölçümü yaklaşık 62 hektar olan, çok yoğun ve çok sorunlu bir mahalledir. Buna ilaveten, İstanbul’un, en işlek ticari merkezlerinin bulunduğu, en büyük otellerin, hastane komplekslerinin inşa edildiği semtlerden birisidir.

Orta ve ortanın üstü gelir grubunda 18 bin kişinin yaşadığı Gayrettepe, 1991’de Türkiye’de ilk kez kurulmuş olan hizmet kooperatifi ve 1995’te Habitat’ta kendisini başarıyla temsil etmiş olan duyarlı bir muhtar yönetimi ile  diğer mahallelere göre bir nebze daha bilinçli olan (az sayıdaki) mahallelerden biridir.

Yöntem: “MAY Projesi”dir
MAY, merkezi İstanbul’da, ülke çapında ve tamamen gönüllülük üzerine kurulması hedeflenmiş bir projedir.

©mimdap.org Proje başlarken mahalle toplantıları...
©mimdap.org
Proje başlarken mahalle toplantıları…

Afet meydana geldiğinde devlet güçlerinin ve diğer kurtarma ekiplerinin yardıma gelmesi gecikebileceğinden mahallelinin kendi arasında dayanışması esastır. İlk adım kendi mahallesinde bu projeyi uygulatmak isteyen gönüllü potansiyelin muhtarı harekete geçirmesiyle atılmış olur. İkinci adımda Mahalle Afet Yönetimi Birimi’ne bilgi desteği sağlayacak ve MAY Projesini uygulayacak bir gönüllü teknik heyet kurulur.

Özetle MAY Projesi için başlangıçta sadece beş unsur gereklidir:

1. Tepki verebilen bilinçli bir muhtar;

2. Onun MAY projesini uygulamaya çağırdığı yönetici teknik heyet;

3. Başlangıçta bir avuç gönüllü;

4. Bir sivil toplum kuruluşu niteliğinde bir dernek veya hizmet kooperatifi

5. Bütün bunları sürekli motive edecek heyecan. 1999 felaketinin yarattığı kriz ortamı bu heyecanın temel nedeniydi.

MAY Projesi İstanbul’da ayrıca Yıldız, İdealtepe, Göktürk, Kemerburgaz’da Mimarsinan ve Mithatpaşa mahallelerinde başlatıldı. 2001 Nisanından itibaren Bursa’da ve Gemlik’te 14 hafta çalışıldı.

Birleşmiş Milletler ISDR (Afetleri Azaltma Uluslararası Stratejisi) teşkilatı MAY Projesi’ni 2001 yılında dünyadaki 6 afete hazırlık kuruluşundan biri olarak saptadı. MAY projesi’ni benimseyen TMMOB Mimarlar Odası Bursa Şubesi, Bursa ve Gemlik’te 100’ü aşkın mahallede uyguladığımız çalışmada öncülük ederek projeyi destekledi.

MAY Projesi 12 adımdan oluşan bir programdır

©mimdap.org MAY Projesi’nin 12. adımı, afete hazırlıkla birlikte, mahallelinin doğrudan katılımıyla oluşacak çağdaş bir kentsel tasarımı gerçekleştirmek
©mimdap.org
MAY Projesi’nin 12. adımı, afete hazırlıkla birlikte, mahallelinin doğrudan katılımıyla oluşacak çağdaş bir kentsel tasarımı gerçekleştirmek

Projenin süresi genellikle yaklaşık bir yıldır. İlk dört adım muhtemel afetin mahalleyi nasıl etkileyeceğinin mahalleli gönüllülerle birlikte incelenmesidir. Yani MAY’ın ilk adımı mahalleyle tanışmaktır. Bu adımlardan dokuz basamak Gayrettepe mahallesinde uygulanmıştır.

MAY Beşlisi adını verdiğimiz 5×2 mahalle gönüllüsü (teknik gönüllü, envanterci, altyapı gözcüsü, gönüllü toplayıcı, fon yaratıcı) muhtarla ve MAY yöneticisiyle birlikte mahalleyi gezer, alt bölgelere ayırır.

©mimdap.org Önceden hazırlanmış temel ihtiyaçların bulunacağı bir konteynerin veya sandığın yer aldığı komşuluk birimi, KOM
©mimdap.org
Önceden hazırlanmış temel ihtiyaçların bulunacağı bir konteynerin veya sandığın yer aldığı komşuluk birimi, KOM

İkinci dört basamak mahallenin afet planının hazırlanmasıdır. Bu plana göre mahalle KOM adını verdiğimiz 750-1000 kişilik komşuluk alt birimlerine bölünür. Her mahallede, afetin meydana gelişinden hemen sonra herkesin çıkıp toplanabileceği bir meydancığı olan (tepesine bina düşmesi ihtimali bulunmayan) ve burada önceden hazırlanmış temel ihtiyaçların bulunacağı bir konteynerin veya sandığın yer aldığı komşuluk birimidir KOM. Her KOM takımlar olarak örgütlenir.

Kim sandık sorumlusu olacak, kim ilkyardım sorumlusu, yangın sorumlusu, gözcü olacak gibi… Bu adımdan sonra temel ihtiyaç malzemesi (battaniye, kazma, ilkyardım, vb) sandıklarının üretilmesi veya tedariki aşamasına geçilir.

Üçüncü basamakta bu takımlara ilk yardım, yangın, psikolojik destek ve hafif arama kurtarma eğitimi sağlanır. Ardından tatbikatlar yapılır. MAY Projesi, sadece müdahaleye odaklı bir örgütlenme değildir. Afetin dört evresi olan, risk azaltma, hazırlık, müdahale ve iyileştirme evrelerinin tümünü kapsamayı hedefler. MAY Projesi’nin 12. adımı, afete hazırlıkla birlikte, mahallelinin doğrudan katılımıyla oluşacak çağdaş bir kentsel tasarımı gerçekleştirmektir.

Nihai hedef, tabii ki iyileştirme ve bunu sağlayacak olan kentsel tasarımdır. “Muhtar + Teknik gönüllü” (mimar, şehir plancısı, mühendis) formülünün nihai ürünü de işte bu örgütlenme, bilinçlendirme, eğitim, mahallelinin yetkinleşmesi ve yerinden tasarım hedefidir. Gayrettepe’de 2000 yılında başlatılan kentsel tasarım süreci bugün mahalleliyi kentsel dönüşüm karşısında örgütlü ve hazırlıklı kılmış bulunmaktadır. Katılımcı bir süreç içinde tasarım ve planlama yapılır. Bu kentsel tasarım hedefine ulaşma yöntemi de, mahalleli katılımıyla bizzat yerinde sağlanan talep ve bulguların, MAY gönüllüsü mimar ve şehir plancıları tarafından yerel yönetimlere sunulmak üzere bir kentsel tasarım önerisine dönüştürülmesidir.

Gayrettepe, MAY Projesi gönüllüleri tarafından 2000 yılında inşa edilen Türkiye’nin ilk Mahalle Afet Yönetim (MAY) Merkezi’ne de sahiptir.

Florence Nightingale Hastanesi karşısında park içindeki bu merkezde Yeni Yüzyıl Üniversitesi Mimarlık öğrencileri mahalle gönüllüleriyle birlikte kentsel dönüşüm önerilerini çeşitli şehircilik ölçeklerinde üretmeye başlamışlardır.

Bir çalışma aşaması olarak muhtar eşliğinde 16 Nisan 2013’te halka açık bir sunum yapılmıştır.

Tespitler ve beklentiler nelerdi? 

Yapılar dışında, parsellerdeki açık alanlarda ve site ortak kullanım alanlarında yapılan tespitlerde, parsel içi otopark sayısının genellikle ihtiyaç altında kaldığı, aktif olarak kullanılan açık alanların yetersiz olduğu saptandı. Çocuk oyun alanı, dinlenme alanı, açık spor alanı gibi ihtiyaçların çok sınırlı bir düzeyde karşılanabildiği, sokak ağaçlandırmasının yetersiz, yer yer parsellerde bulunan mevcut ağaçların vazgeçilmez olduğu görüldü.

Proje alanlarında ilkelerimiz nelerdi? 

Proje alanlarında, özellikle düzensiz yapılaşmanın bulunduğu alanlardan biri olan, imar planında da Gayrettepe Parkı olarak tanımlanmış alanda mevcut yeşil dokunun korunması temel bir ilke olarak öne çıktı. Özellikle, görece yaşlı ağaçların korunması için çekme mesafesi kavramına bağlı veya bağımsız olarak, alanın en az %20si oranında bodrum alanının engellenmesi, dolayısıyla mevcut yeşil dokunun özgün kotunda korunması ilkesi benimsendi.

Metro ve Metrobüs istasyonlarının oldukça uzakta oluşları ve Barbaros Bulvarı’nda henüz bir raylı sistem projesinin gelişmemiş oluşu bu ulaşım noktalarıyla altbölgelerde oluşması istenen alt merkezler arasında bir bisiklet yolu sistemini akla getirmekte. Toplutaşımı destekleyen ulaşım sistemi olarak bisiklet yolları için Gayrettepe bütünü çerçevesinde ve alt bölge özelinde detay çözümler önerildi.

“KOMlarda Yeniden Yapılanma” konulu atölye çalışmalarında KOMlarda mahalle halkıyla birebir görüşmelerden elde edilen bilgilere göre, yeniden yapılanma talebi ve girişimi olduğu öğrenilen yapılara öncelik verildi.

KOM alanları bazında yapılan yenileme araştırmalarında, yapıların tek parsel bazında değil “yapı grupları” anlayışında yenilenmesi anlayışı ön plana çıktı. Ada bazında planlamanın fazla bağlayıcı olduğu ve çoğu zaman ada değil, KOM’ların da daha çok örgütlendiği sokak bazındaki örgütlenmelerin daha gerçekçi olduğu temelinde, bazen “yarımada” olarak tanımlanabilecek anlayış yeniden yapılanma arayışlarına temel oluşturdu. Bu çerçevede yenilenmesi söz konusu olan yapı gruplarının tanımlanmasında, yapıların yapısal (strüktürel) yetersizlikleri yanında, tasarım ve yapım kalitesi dolayısıyla yapıların ekonomik ömürleri de dikkate alındı.

Yeniden yapılaşmalarda finans modeli olarak kat karşılığı sistemi temel alınmıştır. Mevcut yapı emsallerinin yüksek olduğu koşullarda kat maliklerinin, yapım sürecinde yatırımcılar tarafından geçici barınma ihtiyaçları karşılanırken, mevcut daire sayısı değişmemek koşuluyla, daire sahiplerinin de genel görüşü doğrultusunda daire yüzölçümlerinin yaklaşık % 20 küçülebilmesi varsayılmıştır.

KOMlardaki yeniden yapılanma önerilerinden başka, burada detaylı olarak anlatılması mümkün olmayan okul, park ve çoklu kullanım alanları projeleri geliştirildi.

Terraarchitecture (yeraltı mimarlığı)

Yeni bir kavram olarak sözlüğümüze katılan terraarchitecture (yeraltı mimarlığı) yeraltı otoparklarıyla birlikte, genel olarak zemin altı kullanım olanakları yüksek yoğunluklu bölgelerde, yatırımcıların paylarının dengelenmesi için önemli bir açılım olarak gündeme gelmektedir.

Yeraltına doğal ışığın kazandırılmasıyla yer altında yaşanabilir mekanların kazanılması olarak tanımlayabileceğimiz terraarchitecture yer altında birçok farklı kullanıma olanak verebilecek bir yaklaşım. Doğru bir yönlenme ile, güneyden gelen dik güneş ışınlarının oldukça derin kotlara ulaşması mümkündür. Güney yönlenmesi, doğrudan güneşin yeraltına ulaşması ile mekanlara hayatiyet kazandırırken, pasif ısınma avantajı da sağlamış olmaktadır. Böylece yeraltı mimarlığı kolay ısı kazancı ve düşük ısı kaybıyla oldukça enerji etkin bir yaklaşım olarak karşımıza çıkmakta. Güneş ışınlarıyla alt kotlarda çeşitli bitkilerin yaşama olanakları da gelişmekte, yeraltı peyzajı zenginleşmekte. Yeraltı mimarlığı temelde avlular çevresinde örgütlenmiş, yatayda kapalı ancak doğrudan güneş alan açık mekanlara sahip alanlardan oluşmakta.

Gayrettepe ne istiyor? Biz ne öneriyoruz?

Gayrettepe’de çoğunlukla imar planının verdiği emsaller mevcudun altında. Tekil parseller ya da siteler ölçeğinde bugünlerde yapılmaya çalışılan bir takım kentsel dönüşüm projelerindeki moda trend, eğimli parsellerde, sıfır kotunun altında konut dışı kullanımlar yaratıp bunları hak sahiplerine vererek, plan notlarıyla emsali muğlak bırakarak, yoğunluğu iki misline çıkarmak yönünde. Bunun sonucu Gayrettepe’nin tekrar betonlaşmasıdır. Hem de 20-30 kat yüksekliklerle. Biz ise konuma göre 2 veya 2.5 emsal ölçülerinde, kütle boyutlarını daha fazla büyütmeksizin kentsel dönüşümün gerçekleştirilmesi için terraarchitecture formülünü öneriyoruz. Önerimiz zemin altı kotlarda, yönetmeliklerde ortak tesis olarak izin verilen kullanımların, bağımsız bölüm olarak tanımlanabilmesi ve ticari kullanıma açılmasıdır. Böylece zemin altı kotlar ticari değer kazanabilecek. Parseldeki açık alanların betonlaşmasının önüne de %20′lik bölümde bodrum yapılamama koşulu ile parsel çeperindeki 5 m’den büyük ağaçların koruma altına alınmasıyla geçilecek.

Bütün bu çalışmaların sonucu ne?

Mahalleliye gittik. Gördük ki herkes kendi sitesinde bir şeyler yapmaya çalışıyor. Herkes müteahhit arama peşinde. Daha önceki deprem felaketi şimdi de Afet Yasası adı altındaki dönüşüm sarmalı içinde katılım olanakları artıyor. Bırakılan yerden devam ettik. Bu kez 1999’daki gönüllülerimize üniversiteden öğrenciler de katıldı. Onlar da Gayrettepe gönüllüleri oldular. Önerilerimiz doğrultusunda yaratıcı çözümler oluşturdular.

Afete güvenli ve çağdaş tasarımlı Gayrettepe için şu sıralar ülkemizde yaşanan emsal artırma savaşına nesnel ölçütler aradılar. Ve her Gayrettepeliyi kendi mahallesinde korudular. Yeni yaşam mekanlarına güneşe doğru yönlenme sağladılar.

Toplam alanının sadece % 6’sı (şehircilikte facia) kamusal park olan Gayrettepe’de özellikle çapı 5 metreden büyük ağaçlarla birlikte her yeşil noktayı özgün kotunda korumaya gayret ettiler. Önerilen kamusal parkta göl kuşlarını ve tabii serçeleri mahallede rejenere etmek üzere büyük, kışın buz pateni yapılabilecek yansıtıcı su havuzları çizdiler.

Eğimli Gayrettepe’ye terraarchitecture önerimizle doğal ışık ve hava alabilecek yer altı mekanları tasarladılar. Projelerinde zemin ve tüm katlarda permakültür alanlarını ya da yaşamasanatının şehir bostanlarını tasavvur ettiler. Ve bütün bu sevgi mekanlarını yürüme ve bisiklet yollarıyla bağladılar.

Şimdi: ister müteahhit aracılığıyla, ister kooperatifleşme ve ister şahsi gayretle yapılacak yeniden yapılanmaların temelinde bazı ön kararlar ve ilkeler gerekmekte. Sağlık ve çağdaşlık için tüm bina yenileme ve kentsel dönüşüm projelerinde, hangi kararlar bize yön gösterecek? Yapımcıların uyması gereken insanca ve uzmanca koşullar bunlar.

İşte bu koşulları belirlemek için MAY gönüllüleri tarafından Gayrettepe mahallelilerden imza istenmekte. Böylece, bu imza kampanyası ile yapılacak bütün kentsel dönüşüm çalışmalarında arkamızdaki temel desteğin Gayrettepeliler olduğunu söyleyebileceğiz.

“Daha güvenli, yaşanabilir, yeşil bir kent mümkün”

Bu çalışmadan çıkması gereken en önemli sonuç kentsel dönüşümün sadece daha güvenli bir kent üretmekle kalmayıp, doğru kentsel tasarım stratejileri ile daha yaşanabilir, daha yeşil bir kent yaratmasının da mümkün olduğu. Bireysel projelerin çevreyi umursamazlığı dengelenir ve rant bu değerlerle birlikte üretilebilirse Gayrettepe bütününde rant da yükselecek, kazanan çevre ve insan olacaktır. İnsanlara güvenin, onlarla çalışın diyoruz. Bu bildiride sunulan süreçte uyguladığımız yöntemi geliştirin. Ve öne çıkan avantajlardan ha gayret bütün mahalleler faydalansın!

(mimdap.org)

Dünya tarihini değiştiren kadın, Halet Çambel – Haluk Uygur

Prof. Dr. Halet Çambel‘in ardından kendisi hakkında Altınşehir Adana Dergisi’nin Mart – Nisan 2012 sayısında Haluk Uygur imzası ile yayınlanan yazıyı paylaşıyoruz

* * *

Artık Anadolu’nun Bilinen En Eski Uygarlığı Yunan Değil, Hitit’tir

halet çambel 2Dünyanın tarihini değiştirmek sözü çok iddialı bir söz. Ama gerçekten Prof. Dr. Halet Çambel’in Adana’da yapmış olduğu çalışmalarla dünya tarihinde köklü değişiklikler yaptığını biliyoruz.

Biliyorsunuz dünya tarihinde Mısır ve Mezopotamya ile birlikte en önemli bölge Anadolu. Yapılan araştırmaların eksikliğinden olsa gerek 1950’li yıllara kadar Anadolu’nun en eski uygarlığı olarak Helenler, yani günümüz Yunan halkının ataları gösterilmiş. Avrupalı’ların dünya tarihini Avrupalılaştırmak çabası da, Yunanlılara torpil geçilmesinde etkili olmuş olabilir. Halbuki Helen Uygarlığı’nın dünyadaki varlığı 2500 yıllık bir geçmişe sahip. Ya ondan öncesi?

Ya Ondan Öncesi?
Ondan öncesini 1950 yılına kadar bilenler vardı ama kanıtlayamıyorlardı. Atatürk’ün 14 Mart 1923 tarihli Adana ziyaretinde, Hatay’ın kurtarılmasını kastederek ; “Kırk asırlık Türk yurdu düşman işgalinde kalamaz.” demesi de bu geçmişe işaret etmesinden başka bir şey değildir. 40 asırlık yani 4000 yıllık bir geçmişten bahsediyor Atatürk. Helen Uygarlığı’ndan 1500, Alpaslan’ın Anadolu’ya gelmesinden ise 3000 yıl daha eski bir zaman bu.

Atatürk ve onun gibi düşünenler 4000 yıllık bu geçmişin yoğun olduğu yerleri de tahmin ediyorlardı zannederim. Biri Çorum’un Boğazköy kazası, diğeri ise Adana ve yöresi. Ben böyle bir tahmini, Atatürk’ün bizzat Boğazköy’de arkeolojik kazı yapılmasını istemesinden ve 40 asırlık geçmişe götürdüğü bölgede (Adana- Hatay-Mersin) yaşayan halkın bir kısmına “Eti Türk’ü” ismini vermesinden yapıyorum.(*)

Halet Aradığını Adana’da Buluyor

Dünya Tarihini Değiştiren Güzel Kız
Eti… Yani Hitit… İkisi de aynı anlama geliyor. Birçoğunuz bu isimi ülkemizin madenlerini işletmek üzere Atatürk’ün emriyle kurulan Etibank’tan anımsayacaksınız. İsterseniz yazımıza burada bir virgül koyup, ufak tefek, kumral bir genç kıza dönelim. Zaten yazımızın kahramanı da bu güzel kız; yahut “dünya tarihini değiştiren kadın” diyebiliriz.

Halet Çambel 1916 yılında Almanya’da doğmuş. Almanya’da doğmuş, çünkü babası Hasan Cemil Bey Berlin büyükelçisi. İlkokulu da orada okuduktan sonra yurda dönmüşler. Orta ve lise İstanbul’da bitince kızımız Paris’e Sorbonne’a arkeoloji okumaya gitmiş.

Şimdi niye arkeoloji diye sorabilirsiniz? Kesin bir şey söylemek mümkün değil ama o yıllarda babasının Türk Tarih Kurumu’nun başına getirilmesi ve Atatürk’ün isteğiyle bu kurumun Boğazköy’de arkeolojik kazılara başlaması Halet’i etkilemiş olabilir diye düşünüyorum.

İki Dilli Kitabe
Nitekim kızımız okul bitince Boğazköy kazılarında görev alıyor. Burada Hititlere yani Etilere ait çok sayıda buluntuya rastlıyorlar. Birçok da kitabeye… Hepsi bu buluntuların Helenlerden çok öncesi bir uygarlığa ait olduğunu tahmin ediyor ama ne çare kitabelerdeki alfabeyi çözemiyorlar bir türlü.

Bu alfabenin çözülebilmesi için biri bilinen bir dille, diğeri de Hitit dilinde yazılmış iki dilli (bilim insanları buna bilingual diyor) bir kitabe bulmaya ihtiyaçları var. Ama binlerce buluntu çıkan Boğazköy’de bu iki dilli eser maalesef bulunamıyor. Sözün kısası Yunanlılar hala kral.

Ordinaryus Ve Güzel Kız Elele
Öykümüzün arasına burada bir ordinaryüs giriyor. Ordinaryüs Profesör Doktor Bossert… Hitlerin Yahudi diye Almanya’dan kovduğu, Türkiye’nin sahip çıktığı önemli bir arkeolog. İstanbul Üniversitesi’nde görev yapıyor. Onun da en önemli arzusu herkesin aradığı iki dilli yazıtı bulmak. Ayrıca madem bu kitabe Boğazköy’de bulunamadı, öyleyse başka yerlerde aramak lazım diyerek, Adana- Kayseri bölgesini araştırıyor. Bu yüzden o sıralar doçent olmuş Halet’e de asistanlık teklif ediyor. Yıl 1946… Böylece öykünün içine Bossert ile birlikte Adana da girmekte. Madem Adana öykünün içine girdi, biz de bir yol kentimize dönelim.

Suriyeli Çerçi, Bir Çoban Ve Ekrem Kuşçu
halet çambel 3Bir zamanlar Suriyeli bir çerçi varmış. Adana’nın Kadirli Kazası civarındaki köyleri dolaşır alışveriş yaparmış. O zamanlar takas önemli bir alışveriş aracı. Köylüde para ne gezer yoksa. Bu kurnaz Suriyeli sattığı mallar karşılığında köylünün ürettiğini aldığı gibi, tarihi buluntulara da epeyce cıncık-boncuk verirmiş.

Kadirli’nin Karatepe denilen, saflığı ile tanınmış köyünde de (Karatepeli fıkralarını hatırlayınız)(**) Ekrem Kuşçu namında emekli olup köye yerleşmiş bir öğretmen varmış. Öykümüzün içine bir de Ceyhan Nehri’nin kenarında keçilerini otlatan çobanı koyduk mu iş tamam. Bu çoban koyunlarını otlattığı yerde aslan başı şeklinde bir taş parçasına rastlamış. Acaba Suriyeli buna kaç sıra boncuk verir diye merakından konuyu Ekrem öğretmene açmış. Ekrem öğretmen de bu taşı görünce önemli olabileceğini düşünerek Adana Müzesi’ne haber vermiş. Onlar da Bossert’e… Böylece Adana dünya tarihindeki yerini almaya aday olmuş. Halet Çambel’in Adana macerası da böylece başlamış.

Toroslar’da Bir Kraliçe
Ben Halet Çambel ile ilk kez 2004 yılında tanıştım. Eski zaman, belki de 2005 olabilir. “Toroslar’da Bir Kraliçe”; Halet Çambel belgeseli çekiliyordu, ben de hocanın fotoğraflarını çekecektim. Karatepe’deki kazı evinin küçük salonunda şöminenin başında sohbet ettik. Sevgili eşi Nail Çakırhan da (***) yanındaydı, duvarda ise önemli seramik sanatçımız Füreya’ya ait iki parça seramik bulunuyordu. Hatırladığım kadarıyla o günleri şöyle anlattı:

“Bossert aslan başlı taşı çıkarıp üzerindeki yazıları görünce çok heyecanlandı. Acaba ömrünü vakfettiği iki dilli yazıt burada mıydı?.. Ve bizler kazıya başladık. O yıllar Karatepe kuş uçmaz kervan geçmez bir yer. Tam bir yoklar yeri. Öncelikle okul yok, okuyabilen yok, para yok, pul yok… Kazıda köylüleri kullanıyoruz. Nail de köyde bir barakayı okul yaptı, çocuklara okuma yazma ve matematik öğretti. Neredeyse ellerimizle kazıyoruz. Bu arada Bossert de yurduna dönünce kazı başkanlığı bana kaldı.

Zeliha Berksoy Şarkı Söylesin, Biz Bedava Çalışalım

Neredeyse Elimizle Kazıyoruz
“Para pul yok dedim ya… Sadece köylüde değil bizde de yok. Kazı için ayrılan ödenekler yeterli değil. Yani ellerimizle kazıyorduk tabiri tam yerine oturuyor. Kazıda kullandığımız köylüler bize para gelirse bir şeyler alıyor yoksa bedava çalışıyor. Bazen de bir şarkı ile ödeşiyoruz.”

“Emek şarkı ile nasıl ödenilir?” şeklindeki kafa karışıklığımı hocaya sorduğumda hatırladığım kadarıyla şöyle cevaplamıştı:

“Biz Nail ile buraya yerleşince tanıdığımız olan birçok sanatçı da bizi ziyarete geldi. Kimisi farklı bir yerde tatil için, idare ile arası bozuk olanlar da bir müddet ortadan kaybolmak için. Ruhi Su, Füreya (Böylelikle şöminenin başındaki seramiklerin sırrını öğrenmiştim.),Aşık Veysel, Pertev Naili Boratav, Semiha Berksoy ve kızı Zeliha Berksoy(önemli opera sanatçıları). Zeliha öyle güzel şarkılar söylerdi ki, köylüler Zeliha bize şarkı söylesin biz bedava çalışalım teklifinde bulunurlardı.”

Ve Tarihçiler Dünya Tarihini Yeniden Yazdılar
Uzun sözün kısası bu özverili çalışmalar sonucu Karatepe’de bulunan hem Fenike hem de Hitit dilinde yazılmış yazıt okundu. Geç dönem Hitit krallarından “Ben Adania’nın kralıyım” diye yazan Asitawanda’nın nutkuydu bu. Hem Hitit alfabesi ile hem de Fenike alfabesi ile yazılmıştı. Fenike alfabesi bilindiği için, bu yazıt kullanılarak Hitit alfabesi de çözüldü. Hitit alfabesi çözülünce Boğazköy’deki çıkan kitabelerin hepsi okundu ve anlaşıldı ki Boğazköy’deki antik kent Hititlilerin başkenti Hattuşaş’tır. Ve yine anlaşıldı ki Hititler tam 4 bin yıl önce yani Yunanlılardan 1500 yıl evvel Anadolu’da Mısırla aşık atacak kadar büyük bir uygarlık kurmuşlar. Hatta onlardan önce de Hatti diye bir uygarlık varmış. Yani Avrupa’nın, dünya uygarlığının beşiği Anadolu’nun tarihi Yunanlılar ile başlar tezi bir yanlıştan başka bir şey değilmiş. Ve tarihçiler oturdular dünya tarihini yeniden yazdılar. Halet Çambel ise; 100 yaşına yaklaşmasına rağmen, hala yaşamının bir kısmını bıyık altından tüm dünya tarihçilerine gülerek Karatepe’deki kazı odasında geçirmeye devam ediyor.

(*) Eti Türk’ü Atatürk, Adana-Hatay- Mersin bölgesinde yaşayan “Arap Alevisi” olarak bilinen topluma zannederim Hitit (Eti) kökenli olduklarını düşündüğünden “Eti Türk’ü” ismini vermiştir. Atatürk Hititler’in Türkçe gibi aglütinant (yani kelimelere ekler takarak yeni kelime üretmek,kapı-kapıcı gibi) bir dil kullanmalarını göz önünde bulundurarak Orta Asya kökenli olduğunu düşünürdü. Hatay için  “Kırk asırlık Türk yurdu” demesi de onların Hitit kökenli olduğunu düşünmesinden ileri geliyor zannederim.

(**) Karatepeli Fıkrası Adana ve yöresinde saf olan, çabuk kanan insanlara “Karatepeli” denir. Karatepeliler ile ilgili birçok da fıkra anlatılmıştır. Halet Çambel bu fıkraları derleyerek bir kitap yaptı. O kitaptan seçilmiş bir fıkra köylülerin ağzıyla şöyle: Birisini evermişler, evlendiği gün de kabağ aşı (kabak yemeği) pişirmişler. Kabağ aşını oğlana vermemişler de hep kendileri yemişler. Şimdik vakit geçmiş,  oğlan küsmüş, bana vermediler diye. Hiç yekinmemiş yerinden. Vakit geçmiş, gece saat 10-12’ye gelmiş, aha kalkmamış yerinden. Söylemişler buna; “Kalk da gelinin yanına git.” diye. “Kabağ aşını yiyen gitsin.” diye cevap vermiş. Artık bahmışlar  oğlan gitmiyor gelinin yanına, babası söylenmiş; “Sizin gibi delikanlılar dururken, benim gibi koca mı (yaşlı) gitsin gelinin yanına?” Yine de gitmiş gelinin yanına ama söylene söylene:-Bütün işin zorunu bana tutturuyorsunuz.

(***) Nail Çakırhan (1910-2008) Nail Çakırhan, Halet Çambel’in sevgili eşidir. Kendisi liseden sonra tıp ve edebiyat okuduysa da siyasal nedenlerle yüksek okulu bitirmemiş. Karatepe kazılarında ödenek yetmediği için, restorasyon ve retrüksiyon çalışmalarını bedava yaparak kendi kendine mimarlığı öğrenmiş. Daha sonra da kendi yarattığı Muğla Evleri projesiyle mimarlık diploması olmadığı halde Uluslararası Ağahan Mimarlık Ödülünü alan ilk kişi olmuş. Nail Çakırhan ayrıca Karatepe köylülerini eğiterek, onların kilim-halı dokumacılığını geliştirmelerini sağlayıp, kooperatif kurmalarına öncülük etmiştir. Günümüzde o kooperatif hala görev yapıp bölgeye kaynak aktarmaktadır. Günümüzde eski Karatepeli tipi kalmamışsa bu Nail Çakırhan’ın (ve tabi ki Halet Çambel’in) eseridir diyebiliriz.

* Halet Çambel veKaratepe’nin İlkleri Halet Çambel Hitit alfabesinin çözülmesini sağlayan ilk kişi olmaktan ayrı olarak Türkiye’yi olimpiyatlarda temsil eden ilk sporcudur. Kendisi eskrim ve binicilik sporları yapmış 1936 Berlin Olimpiyatları’na katılmıştır. Türkiye’nin ilk kadın arkeologlarından da olan Çambel’in kurduğu Karatepe Müzesi ülkemizin ilk açık hava müzesidir. Bu bölge daha sonra milli park haline getirilmiştir. Müzenin yeniden ayağa kaldırılışı sırasında kullanılan “çıplak beton” yöntemi mimarlıkta ilk kez burada kullanılmıştır. Burada mimar olarak yetişen Nail Çakırhan, Türkiye’nin ilk Ağahan Ödülünü alan sanatçıdır.

Bu yazı ilk olarak Altınşehir Adana Dergisi’nin Mart – Nisan 2012 sayısında yayınlanmıştır. Yazıya derginin internet sitesi altinsehiradana.com/ dan da ulaşabilirsiniz

Haluk Uygur

 

 

Haluk Uygur

Kış, 2014’ün 6 Nisan’ında geliyor #winteriscoming

Tüm dünyada büyük beğeni toplayan Game of Thrones dizisinin 4. sezonuna ait ilk fragman 12 Ocak’ta yayınlandı. Game of Thrones’un youtube hesabı üzerinden yayınlanan fragmanı bir gün içinde iki buçuk milyona yakın kişi izledi. Dizinin 4. sezonuna ait ilk bölüm 6 Nisan’da ekranlarda olacak.

1 -game-of-thrones

Westeros’un 7 Krallığını meydana getiren hanedanların (Stark, Targaryen, Lannister, Tully, Arryn, Greyjoy, Baratheon) tüm Westeros’u yönetme mücadelesinin hikaye edildiği dizi ABD’li yazar George R. R. Martin‘in 6 Ağustos 1996’da “Buz ve Ateşin Şarkısı” serisinin ilk kitabı olarak yayınlanan “A Game of Thrones” kitabının televizyon için uyarlanmış hali.

Tüm dünyada on milyonlarca hayranı tarafından yeni sezonu iple çekilen “Game of Thrones”un Haziran direnişine yaptığı etkiyi de anmak gerekiyor. ABD’deki yayının hemen ardından türkçe altyazısı tamamlanarak türkçe bilenler için yeni bölümü internetten yayınlanan dizinin 3 Haziran 2013 Pazartesi günü yayınlanan 3. Sezon 9. bölümünün giriş jeneriğinin altyazısı Gezi’ye destek mesajları ile akmış ve tüm gezi parkı nöbetçilerini heyecanlandırmıştı.

Dizinin türkçe altyazılarını hazırlayan eşekherif rumuzlu Cem Özdemir tarafından kaleme alınan #direngezi satırlarını anımsayalım,

“Yandaş medya sussun. Biz her yerden sesimizi duyuracağız.

Bugün 3 Haziran 2013. Türkiye günlerdir ayakta.

Günlerdir bitmek bilmeyen bir zulme karşı çıkıyoruz.

Günlerdir acı çekiyoruz, direniyoruz.

Kimseyi düşürmek gibi bir derdimiz yok.

Sesimiz duyulsun istiyoruz.

İsyan değil inanın, özgürlük bizim derdimiz.

#occupygezi

#direngeziparkı

#direnankara

#direnbeşiktaş

#direnizmir

#direnadana

#bubirsivildireniş

#heryertaksimheryerdireniş

#genelgrev

çeviren: eşekherif

#direntürkiye”

(Yeşil Gazete, Wikipedia)

“Yine, Yeni: Dünya Kenti İstanbul” sergisi

Tarih Vakfı 18 yıl önceki “Dünya Kenti İstanbul” sergisini “Yine, Yeni: dunya_kenti_istanbul_sergisi_1Dünya Kenti İstanbul” adıyla yeniden açıyor.

1996’da Topkapı Sarayı dış avlusundaki tarihi Darphane-i Amire binasında açılan “Dünya Kenti İstanbul Sergisi”, 18 yıl aradan sonra, süregelen Kent Müzesi tartışmalarının gölgesinde yeniden hayat buluyor. Değişen, dönüşen, herhangileşen İstanbul’a hafıza tazeletmeyi amaçlayan sergi, 15 Ocak – 22 Şubat tarihleri arasında Karaköy’deki Galata Rum Okulu’nda ziyaret edilebilecek.

Tarih Vakfı, 1996’da Unesco himayesinde gerçekleştirilen Habitat-II İnsan Yerleşimleri Konferansı’nın rüzgârıyla ortaya çıkan “Dünya Kenti İstanbul” sergisini, 18 yıl aradan sonra 14 Ocak – 22 Şubat tarihleri arasında Galata Rum Okulu’nda yeniden açıyor. “Yine, Yeni: Dünya Kenti İstanbul” adlı sergi, çeşitli müdahale, dayatma ve yok saymalarla sıradanlaştırılan İstanbul’a tekrar bakıyor ve İstanbul’un kent hakkı, tarihi ve hafızasını koruma çığlığı olarak ‘Gezi Direnişi’ ile ortaya çıkan “nerede kalmıştık, nereye gidiyoruz? “ sorusunu yeniden gündeme getirmeyi hedefliyor.

Sergiye eşlik eden etkinlikler

“Yine, Yeni: Dünya Kenti İstanbul” sergisi, 15 Ocak 2014 Çarşamba günü saat 10:30’da, Tarih Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Bülent Bilmez ve Sergi Koordinatörü Prof. Dr. Afife Batur’un katılacakları basın toplantısı ile açılacak.

Müzesiz, hafızasız ve kimliksiz bırakılan İstanbul’un başına gelen olumsuzluklara işaret etmeyi amaçlayan sergiye, bir bölümü “yine, yeni” çerçevesinde pek çok yan etkinlik de eşlik edecek. 1993 yılında Tarih Vakfı’nın düzenlediği “İstanbul için Ütopyalar” sempozyumuna atıfla düzenlenecek olan “Yine, Yeni: İstanbul için Ütopyalar” buluşması, mekân kısıtı nedeniyle sergi kapsamından çıkarılan İstanbul Müzikleri bölümü yerine, bölüm küratörü Ersu Pekin ile “Yine, Yeni: İstanbul Müzikleri” söyleşisi, hafta sonları 14:00-18:00 arasında gerçekleşecek “İstanbul için Açık Kürsü” ve “İstanbul Forumu” bunlardan birkaçı.

“Hayali” İstanbul Müzesi de İstanbullular ile buluşacak

Serginin bir önemli özelliği de burada sergilenen pano ve maketlerin daha sonra depoya kaldırılmak yerine İstanbullularla buluşacak olması. Minyatür, gravür, fotoğraf gibi malzemelerin grafik yorumlamasıyla oluşturulan sergi panoları ve maketler, sergi sırasında ve sergi sonunda satışta olacak.

Bu sayede, 18 yıl önceki serginin varoluş nedeni olan ama gerçekleştirilemeyen ‘Hayali’ İstanbul Müzesi için üretilmiş özgün malzemeler depolarda yok olmak yerine, İstanbulluların evlerini ve işyerlerini süsleyerek hem Dünya Kenti İstanbul’u hem de İstanbul Müzesi hayalini canlı tutacak. Sergi 23 Şubat Pazar günü 10.00-18.00 arası gerçekleşecek “İstanbul Müzesi Hayali” pazarı ile sona erecek.

18 yıl önce Prof. Dr. Afife Batur’un Genel Koordinatörlüğü ve Mehmet Özdoğan, Oğuz Tekin, Ayla Ödekan, Edhem Eldem, Atilla Yücel, Ersu Pekin ve Çağla Ormanlar’ın Bölüm Küratörlükleri altında pek çok araştırmacı, arşivci ve mimarın gayretleriyle gerçekleştirilen sergi, bugün yeniden gün yüzüne çıkarken, aynı ekibi, aynı heyecanla bir araya getiriyor. Afife Batur başta olmak üzere Koordinatör Yardımcısı Pelin Derviş, Sergi Tasarımcısı Mimar Ahmet Özgüner, Mimar Mert Eyiler, Grafik Tasarımcı Eray Makal ve Fotografçı/Mimar Murat Germen, serginin yeniden biçimlenmesinde gönüllü olarak görev alıyor. Yıllar sonra buluşan uzman ekibe onlarca Tarih Vakfı gönüllüsü de destek veriyor.

 “Yine, Yeni: Dünya Kenti İstanbul” sergisi

Yer: Galata Rum Okulu, Karaköy

Tarih: 15 Ocak – 22 Şubat 2014

“İstanbul Müzesi Hayali” pazarı

Yer: Galata Rum Okulu, Kemeraltı Cad. No: 49, Karaköy

Tarih: 23 Şubat 2014

Yeşil Gazete

 

 

Kriz yeni bir devlet aklında mutabakat üretiyor – Bekir Ağırdır

17 Aralık’ta yolsuzluk operasyonu olarak başlayan sürecin artık bir siyasi bekir ağırdırkrize ve anayasa krizine dönüştüğü konusunda galiba kimsenin kuşkusu yok.

Yolsuzluk gerçeği üzerine inşa edilmiş operasyon her iki tarafın görünür olan ve olmayan çoklu aktörlerinin hamleleri ile sistem krizine dönüştü. Belki de sistem kırılmanın eşiğine doğru yaklaşıyor.

Ne hükümet ne de muhalefet ve iki tarafın da medyadaki silahşorları “yolsuzluk da var operasyon da” diyemedikleri için mesele yönetilemedi. Yönetilemediği gibi serinkanlı çıkış yolu önerenlerin sesi duyulmuyor. Yalnızca siyasi kutuplaşmayı toplumsal şeytanlaştırmaya dönüştürenlerin sesleri kapladı her yanı.

Güncelin şehvetli analizlerini her gün yüzlerce kez okuyoruz, dinliyoruz. O nedenle güncelin birazcık dışına çıkıp son üç haftanın ürettiği sonucu görmeye çalışmakta yarar var. Artık kimin kime saldırdığının önemi yok. Bugün hepimizin kaderini ve bu ülkenin geleceğini ilgilendiren bir devlet ve anayasa krizini konuşuyoruz.

Son üç haftanın temel hareket örgüleri ve sonuçları var. Sanki yeni bir devlet aklında zımni mutabakat oluşuyor. Devlet ve hükümet ve hatta henüz kendileri farkında olmasa da muhalefet arasında yeni bir akıl üzerinden barış zamanı.

Devlet Kürt meselesini değil ama Kürt yurttaşın varlığını kabul etmişti zaten. Kürt meselesi bu temelde adımlarla “ateşkes” zemininde ele alınmaya devam edecek.

Sünni inancın davranış özgürlüğünü “yeni devlet aklı” da kabul edecek ama hala dini temelli örgütlenmelerin devlet mekanizmaları içinde var olmaları kabul edilmeyecek.

Geçmişle yüzleşme, hesaplaşma değil, “biliyor olmak yeterli” denilerek yeni sayfa açılacak. Defterimizde darbelerin, darbe girişimlerinin, faili meçhullerin olduğu eski sayfaları düzeltmeden ya da yırtmadan var olmasını kabullenecek, Türk usulü yüzleşmeyi yapmış olacağız.

Güçlü devlet ve merkeziyetçilik sürdürülecek. Zaten Anayasa Uzlaşma Komisyonu da dağılmışken yeni anayasa dediğimiz devletin ve yönetimin yeniden yapılanması da gelecek parlamentoya kalmış olacak.

Avrupa Birliği veya Şanghay Beşlisi, girmek ister gibi yapıp girmemeye, evrensel insan haklarını kabul eder gibi yapıp etmemeye, özgürlükleri artırıyormuş gibi yapıp güvenliği çoğaltmaya, asıl önemlisi vatandaşa güveniyor gibi yapıp güvenmemeye devam ederek Türk usulü demokratikleşme sürecek.

Bu arada her birisi farklı tonlarda, dozlarda ve seviyelerde de olsa üç partide de kadrolar ve programlar bazında düzeltme hamleleri gelecek.

Aslında tüm bu hikâye ülkenin ve hepimizin kaderini belirleyecek kararları verecek, yeni anayasayı yapacak olan iktidarıyla, muhalefetiyle siyasi aktörleri tasarımlama ve biçimleme çabalarının hikâyesi.

Mühendislerin bilemediği veya kontrol edemeyeceği iki bilinmeyen bu hikâyenin geleceğini yazacak.

Birincisi, Kürtler ve Kürt meselesi var olduğu sürece bu yeni mutabakat nereye kadar yaşayacak?

İkincisi, toplum var olan siyasi zemin ve aktörler içinden bakarak bu senaryoları ne kadar satın alacak?

Bu yaşananların toplum üzerindeki etkisi yalnızca oy oranlarının nasıl etkileneceği üzerinden konuşuluyor. Halbuki asıl etki toplumsal zihin haritasında oluşuyor.

Toplum kırk-elli yıldır aynı biçimde ve çözülmeden süren Kürt meselesinden anayasa meselesine, laiklik tartışmalarından Avrupa Birliği süreci tartışmalarına aynı süreçleri, aynı sözleri, aynı tartışmaları dinliyor. Artık kayıtsızlıktan değil yorgunluktan dolayı yalnızca seyrediyor.

Bu kez de bunca toplumsal destekle de aynı sorunları çözemedik inancı giderek kalıcılaşıyor. Bu duygu hali de toplumsal beklentileri düşürüyor bir yandan, öte yandan da toplum içine doğru kapanıyor.

Oldukça düşük olan hukukun üstünlüğüne olan inanç giderek daha da zayıflıyor.

Bir ara yükselmiş gibi görünen siyasete güven, sorunları siyaset eliyle çözebileceğimize olan inanç zayıflıyor.

Tüm bu duygusal karmaşada oy oranları nasıl dağılırsa dağılsın, yeni devlet aklı da bu zeminde vücut ve meşruiyet buluyor.

Yani yeni bir suni denge oluşuyor. Ta ki Kürt meselesinde, Orta Doğu ve küresel dinamiklerde yeni bir zorlama gelinceye kadar. Ya da toplum kendi usulünce “yetti gari” diyinceye kadar.

O nedenle yapılacak şey, yaşananların yapısal nedenleri olduğunu kabul etmektir öncelikle. Sonra da siyaset marifetiyle devleti ve yönetimi yeniden yapılandırmaktır.

Daha fazla şeffaflık, hesap verebilirlik, denetlenebilirlik, katılımcılık, denge ve denetleme mekanizmaları olmadan yolsuzlukların da operasyonların da önüne geçmek mümkün olamayacaktır çünkü.

Bekir Ağırdır – www.t24.com.tr

Altın Şafak’a bir darbe daha

0

0,,17356590_303,00Yunanistan’da aşırı sağcı Altın Şafak partisinin iki milletvekili daha tutuklandı.

Atina’da yargılanan iki milletvekili Yorgos Germenis ve Panayotis İlyopulos, organize suç örgütü kurup yönettikleri gerekçesiyle tutuklandı.

Yine hâkim karşısına çıkan bir başka Altın Şafak milletvekili Evstathios Bukuras ise hakkındaki suçlamaları reddetti. Bukuras için mahkeme kararının gün içinde çıkması bekleniyor. Üç milletvekili de kendilerini siyasi kovuşturma kurbanı olarak görüyor.

Aşırı Sağcı Altın Şafak Partisi, göçmenlere karşı sayısız saldırıdan sorumlu tutuluyor ve siyasi muhaliflere zorluk çıkarmakla suçlanıyor. Neonazi ideolojisine sahip olmakla itham edilen partinin üç milletvekili 2013 sonbahar aylarından bu yana hapiste bulunuyordu. Partinin genel başkanı Nikos Mihaloliakos ise 3 Ekim’de tutuklanmıştı.

Yunan polisi ve adalet makamları uzun süre gözlerini Altın Şafak partisinin suçlarına ve şiddet dolu eğilimlerine göz yummakla suçlanıyor. Eylül ayında rap şarkıcısı Pavlos Fissas’ın bir Altın Şafak üyesi tarafından kalbinden bıçaklanarak öldürülmesinin ardından, yetkililer harekete geçti ve o zamandan bu yana çok sayıda parti yetkilisi ve destekçisi gözaltına alındı.

(DW)

İnkar ve Devlet: Katı olan her şey buharlaşmıyor – Eren Barış

Türkiye’nin barış süreciyle başlayan, Gezi Parkı direnişiyle devam eden ve Suriye kriziyle derinleşen ağır gündemi arasında bir durum değerlendirmesi yapmak farz oldu. Ortadoğu ve Türkiye’deki kırılmalar, demokrasi fikrinin de yeniden tartışılmasına yol açtı. Bununla birlikte siyasal alandan dışarıda bırakılan, bastırılan, marjinalleştirilen çeşitli gruplar, kendilerini ifade etme şansı yakaladı. Türkiye üzerine çalışmalarıyla daha çok yurtdışında tanınan akademisyen Bilgin Ayata ile memleketin hâl-i pür melali üzerine konuştuk.

Doktora çalışman “Türkiye ve Avrupa’da Kürtlerin Zorunlu Göçü” üzerine. Bu konuda değişik çalışmalar yayımladın. Türkiye’de zorunlu göç üzerine yapılan çalışmalar 1990’ları ele alırken, sen farklı bir şekilde bu topraklardaki zorunlu göç tarihini 1915’le başlattın. Neden 1915’i temel aldın?

Bilgin Ayata: Bunun birkaç sebebi vardı. İlki, sadece Türkiye için değil, genel olarak zorunlu göç konusunu bir politika alanına indirgeme eğilimi. Somut çözümler arayan, göçün yarattığı sonuçları irdeleyen, problem çözmeye yönelik bir yaklaşım var. Bunun çok eksik ve yetersiz bir yaklaşım olduğunu düşünüyorum. Tarihsel bir çerçeveye oturtmadan, göçe sebep olan sorunları ve aktörleri irdelemeden kalıcı çözüm bulunamaz. Ayrıca zorunlu göç konulu akademik çalışmalarda beni çok rahatsız eden diğer bir yaklaşım da, zorunlu göçün sanki istenmeden, bir çatışma sürecinde ortaya çıkan bir yan etki gibiymiş ele alınması. Literatürde “devlet ihmali” diye bir kavram var, sanki devletin ancak bir devlet gibi işlemediği zaman bu tür hak ihlalleri gözlemleniyormuş gibi. Rakamsal olarak, en çok zorunlu göç yaşanan kıta Afrika ve buradaki devletlere bu tabir uygun bulunur. Devlet olağan işleyişini artık yerine getiremiyor ve yetersiz/çökmüş olarak görülüyor. Oysa ben tezimde zorunlu göçün bir ”devlet ihmali” değil, tam tersi bir “devlet idaresi” (statecraft) olduğunu savunuyorum. Türkiye’de bunu çok açık bir biçimde görüyoruz: Zorunlu göç, bir devlet politikası. Kimi araştırmacılar Türkiye’deki zorunlu göçü bölgedeki savaşın bir yan etkisi olarak ele alıyor. Tezimde bu görüşü eleştirerek bunun sistematik bir devlet politikası olduğunu, değişik tarihlerde uygulandığını ve bir devamlılık oluşturduğunu gösteriyorum. Bu nüfus mühendisliği zihniyetinin sadece cumhuriyetin ilk yıllarında değil, cumhuriyetin öncesinde, 1915’te başladığını savunuyorum. Bu yüzden 1915’ten başlayarak 1990’lara kadar devletin zihniyetini inceleyerek, bunun bir ‘devlet idaresi’ olduğunu gösterdim. Bu tezimin bir ayağı. Bir de, bu devlet politikasının Kürt sorununu nasıl değiştirdiğini, zorunlu göçün başarılı bir politika olup olmadığını inceledim. Bu tahlili yapmak için de sadece zorunlu iç göçü değil, Avrupa’daki Kürt diasporasını da analize dahil ettim, tezimin orijinal katkısı bunu oluşturuyor, yani ulusaşırı bir perspektiften zorunlu göç.

AKP hükümeti, “demokratik açılımı” çok ağırdan alsa da, köye geri dönüşler kısmî olarak gerçekleşmeye başladı. 1990’larda yerinden edilenlerin büyük çoğunluğu Kürtler olsa da Ezidiler, Keldaniler ve Süryaniler de zorunlu göçe tâbi tutuldu. Kürtler dışındaki azınlıkların geri dönüş süreçlerini güvence altına alacak nasıl bir yol izlenmeli?

Barış süreciyle beraber bir geri dönüş umudu doğdu, ancak biraz temkinli olmak gerekiyor. “Barış” veya “çözüm süreci’ diye adlandıran süreç, köklü bir devlet politikası değişikliğinden daha çok, bir jeostratejik manevraya benziyor. Kürtlerin Ortadoğu’da dört koldan güçlenmesiyle birlikte, Türkiye’nin de buna kayıtsız kalmayıp özellikle Rojava’daki gelişmelerle beraber daha aktif bir politika geliştirmesi çok şaşırtıcı değil. Bunun Türkiye’deki Kürtlerin durumunu iyileştirmekten daha ziyade, dış politikaya yönelik bir hamle olduğunu düşünüyorum devlet açısından. Son on yıldır Ortadoğu’da teker teker rejim değişikliklerine tanık oluyoruz, bir nevi Soğuk Savaş’ın sonuçlarını yeni yeni yaşıyoruz. Haritalar yeniden çizilmeye devam edildiği sürece hiçbir ülkenin iç gelişmelerini tek başına ele almak doğru değil, hem çok kanlı hem de çok karışık bir dönemden geçiyoruz, keskin konuşmak zor. Ancak belki yirmi-otuz yıl sonra geriye baktığımızda, hangi çıkarların, hangi aktörlerin ve hangi kararların gerçekten etkin olduğunu görebileceğiz. Fakat Kürtlerin gittikçe bir faktörden daha çok bir aktör haline geldiğini şimdiden söyleyebiliriz. Bunu Türkiye içinde de görebiliyoruz: Aslında de facto mevcut olmayan bir barış sürecini Kürt hareketinin ayakta tutmaya ve yönlendirmeye çalıştığını görebiliyoruz, hükümetin tüm isteksizliğine rağmen. Geri dönüş konusuna gelince: Şimdiye kadar sadece PKK geri çekilmeye başladı, devletin güvenlik güçleri hala yoğun bir biçimde bölgede ve geri çekilmek yerine, kalekollar inşa ediliyor. Ne mayınlar temizlendi ne koruculuk sistemi kaldırıldı, ne de buna yönelik girişimler var. Durum böyleyken, sadece azınlıkların değil, genel olarak kimsenin geri döndüğünde çok güvenebileceği bir ortam yok. Bir siyasi talep olarak kuşkusuz geri dönüş çok önemli ve bu açıdan son dönemde kurulan Geri Dönüş Platformu önemli bir girişim. Geri dönmek için devletin bu koşulları yaratmasını beklemek çok boş bir beklenti, çünkü bu köyler devlet tarafından bir daha geri dönülmemesi maksadıyla boşaltıldı. Sadece insanlar evlerinden kovulmadı, aynı zamanda tarlaları yakıldı, ormanları yakıldı, hayvanları öldürüldü, maksimum tahribat ile bu köyler boşaltıldı. Zorunlu göçün bir devlet politikası olduğunu vurgulamam da bu yüzden. Cumhuriyetin ilk yıllarından bugüne kadar, devlet raporlarında Kürt sorunun tarifiyle öngörülen çözüm aşağı yukarı hep aynıdır: Çoğunluk oluşturmasınlar, sürülsünler ki asimilasyon daha kolay uygulansın. Ermeni Soykırımı’nı da bir başarı olarak görüyor ki bu devlet, tehdit olarak gördüğü azınlıkları hala böyle yönetebileceğini düşünüyor belli ki. Bu devlet zihniyet değişmediği sürece güvenli bir geri dönüş mümkün değil.

Devlet zihniyetinin bir tür ters tepki yarattığını, bumerang etkisine yol açtığını söylüyorsun…

Tezimin ana argümanlarından biri bu, evet. Geniş kapsamlı ve ulusaşırı bir perspektiften bakarsak, zorunlu göçün amacına ulaşamadığını görüyoruz ve bu açıdan başarısız bir politika. Kısa vadede ülke içinde askerî açıdan belirli kazanımları getirmiştir. Köyler boşaltıldı, alan hâkimiyeti kuruldu, PKK’nin tabanı bütün ülkeye serpiştirildi. Özellikle 1998’lerde askerî kazanımdan söz ediliyor zaten, Öcalan’ın da Türkiye’ye getirilmesiyle beraber. Ancak, daha uzun vadeli amaç olarak asimilasyonu bu kısa vadeli askerî kazanımın ötesinde değerlendirmek gerekiyor, ki zaten 2004′ten sonra tekrar alevlenen çatışmalarla askerî açıdan da bir başarı söz konusu olmadığını görebiliyoruz. Asimilasyon konusuna sadece Türkiye üzerinden bakmamak gerekiyor. Sadece zorunlu iç göçü değil, dış göçü de resmin içine katarsak, bambaşka bir tablo karşımıza çıkıyor. Göç sınır tanımaz ve zorunlu göç konuştuğumuzda mülteci veya kaçak olarak yurtdışına giden Kürtleri de analize katmalıyız. Avrupa’da Kürt diasporasına baktığımızda, devletin Türkiye’de Kürt kimliğine dair bastırmak istediği her şeyin ilk kez ve en kapsamlı olarak orada geliştirildiğini görüyoruz. Kürt ulusal kimliğinin sistematik olarak şekil alması, yeniden yaratılması Kürdistan’da değil, Avrupa’da gerçekleşti. Kürtçe üzerine çalışmalar, Kürtçe yayınlar, Kürt kültürüne ve tarihine dair etkinlikler, anadilde eğitim, Kürtçe televizyon, hatta Kürt futbol ligleri, dans yarışmaları bunlar hepsi Avrupa’daki Kürt dernekleri tarafından düzenli olarak gerçekleştirildi. Örneğin, Kürtçe televizyonun Kürt ulusal bilincinin gelişmesinde çok kilit bir katkısı var. Kürtler 1995′te ilk kez kendi dillerini Avrupa’da kurulan Med TV ve Roj TV’de duydu. Daha önce sadece Erivan Radyosu’ndan dinleyebiliyordu. Kürtçe’nin yasaklı ve okuma-yazma oranının düşük olmasından dolayı Kürtçe televizyon büyük bir işleve sahipti. Sadece Türkiyeli Kürtleri değil, dört parça Kürdistan’daki ve dünyadaki tüm Kürtleri televizyon birleştirdi uydu yayınıyla. Amir Hassanpour, yıllar evvel “Kürtler egemenliğini göklerde elde etti” demişti, çok yerinde bir tanımlama. Med TV/Roj TV sadece bir kolektif kimliği pekiştirmedi, askerin Türkiye’deki anaakım medyaya uyguladığı haber tekelini de kırdı, yani böylece savaş konusundaki bilgiler askerin tekelinde kalmadı. Zaten devletin Roj TV’ye açtığı savaş en çok bu yüzden kanımca. Türkiye’deki zorunlu göç üzerindeki inkârı kırmakta önemli bir rolü oldu Med TV’nin. 1990’lar boyunca anaakım Türkiye medyasından zorunlu göç hakkında bir şey öğrenmek imkânsızdı. 5bin köyden 3400’ü boşaltılmış, 1 -3 milyon arası insan yerinden edilmiş, ama ülkede derin bir suskunluk var, bu konu tartışılmıyor, duyulmuyor. Sadece Özgür Gündem manşet yapıyordu köy yakmaları; gazetenin başına gelmeyen kalmadı, 1990’larda birçok çalışanı öldürüldü ve gazete birkaç kez bombalandı. Buna karşın Med TV, 1995′ten itibaren savaşın tüm etkenlerini, tüm hak ihlallerini ve zorunlu göçü sürekli haber yaptı. İnsanlar canlı yayına bağlanıp köylerinin nasıl yakıldığından bahsediyorlardı. İster Avrupa’da olsun, ister uydudan izleyen Türkiye’deki Kürtler olsun, ortak bir bellek ve kolektif bilinç gelişti. Bugün de Kürtleri Türklerden ayıran en önemli unsurlardan biri bu kolektif olarak haksızlığa uğramış bilinç. Bugün bile Türkiye’de zorunlu göç boyutunun ne anlama geldiği hala doğru düzgün bilinmez. Özetle, Türk devleti asimilasyonu kolaylaştırmak için zorunlu göçe başvurdu, ancak Avrupa’ya kadar uzanan göç öyle güçlü ve çok çeşitli bir ulusal kimlik yaratmayı basardı ki, devlete bu adeta bir bumerang gibi geri döndü. Anadilde eğitim Avrupa’nın bazı ülkelerinde bir hak olarak Kürtler tarafından edinildi. İlk Kürtçe TV yine Kürt diasporasında kuruldu. Yasak olan her şey, Avrupa’daki Kürt diasporası tarafından 1990’larda ilk kez denendi, geliştirildi, sonra da bu kazanımlar Türkiye’ye talep olarak geri döndü.

Ermeni diasporası için de aynı şey geçerli mi?

Ermeniler ve Kürtleri birleştiren inkâr politikasıdır, yoksa yaşadıkları imha ve mülksüzleşme kıyaslanamaz. Kürtler için ifade ettiğim bumerang etkisi bu açıdan burada geçerli değil. Yok edilmek ile yerinden edilmenin arasındaki fark, onarılması mümkün olmayan ölümcül tahribattır. Bugün yaklaşık 11 milyon Ermeni tüm dünyaya yayılmış yaşarken, Türkiye’de bu rakam 100 bin civarında. Durum böyleyken, diasporanın izlediği politikalar ile Türkiye’de buna karşılık verebilecek geniş bir kitlesel taban yok. Bu, Ermeni diasporasının Kürt diasporası ile arasındaki önemli bir fark. Şöyle bir şey de eklemek lazım: Ermeni diasporasına karşı resmen bir düşmanlık var, sadece devlet düzeyinde değil, birtakım aydın çevrelerinde de Ermeni diasporasına adeta bir “onlar olmasa biz ne güzel bizim Ermenilerle anlaşacağız” gibisinden bir oyun-bozan yaklaşımı var. Soykırımın salt rakamsal düzeyde bile yarattığı güç asimetrisi, Türkiye’deki aydınların hep güçlü taraf, hep söylemi belirleyen taraf olmasını sağladığı için, diaspora karşısında itaatkâr azınlık mensubu görmeyince buna ancak şahin veya hain tepkisini verebiliyor çoğu zaman. Sadece Ermeniler değil, Kürtler de taleplerini, Avrupa’daki siyaset alanının daha geniş olmasından dolayı, Türkiye’deki egemen toplumun “hassasiyet”lerinden bağımsız formüle edebiliyorlar. Türkiye’de sıkça adalet ve hak taleplerine karşı dile getirilen bu milli veya toplumsal hassasiyet söylemi, inkârı ayakta tutmanın en başat yöntemlerinden biri. Ancak, soykırımın bir sonucu olarak bu güç asimetrisi, Ermeni diasporasının mücadele koşullarını çok farklı kılıp farklı sonuçlar getiriyor beraberinde.

Ermeni Soykırımı’nın 100. yılı yaklaşırken hükümettin bir bakanından “helalleşme” çağırısı geldi. Ayrıca vakıf malları, AB baskısıyla kısmî de olsa iade edildi. İnkâr, iç ve dış politikada devam etse de, bir “idare politikası”na geçiş var gibi…

Bu inkârdan idareye geçiş tespitini, 1990’lardaki zorunlu göç konusundaki gelişmeler için yapmıştık Deniz Yükseker ile beraber yazdığımız bir makalede. Şunun altını çizmek lazım: İdare politikası inkârın yumuşatılmış ve esnek versiyonudur sadece, inkârın ortadan kalktığı anlamına gelmiyor. Devlet için katı bir inkârı ayakta tutmanın bedeli çok yüksek hale geldiğinde, daha esnek bir idare politikasına geçiş şaşırtıcı değil, özellikle AKP Hükümeti bu konuda çok başarılı. Ancak, bu idare politikaları devlet zihniyeti korunarak yapılıyor. Mesela devletin Ermeni Soykırımı’nı hatalı bir politika olarak değil, başarılı bir politika olarak gördüğünü 1920’den sonraki devamlılıklarından anlıyoruz. Bunu yanlış bir politika olarak görseydi, 1920’lerde ve sonrasında tehlikeli bulduğu toplulukları başka yere gönderelim demezdi. 1990’lara kadar zorunlu göçe başvurulması, soykırımı hala başarılı görmesinin bir göstergesidir. ‘90’lardaki zorunlu göç için 2004’ten itibaren inkârdan idare politikasına geçiş var ve 2005′ten itibaren de Ermeni Soykırımı’na dair birtakım hamleler yapılıyor. Ermenistan ile bir diyalog başlıyor, Surp Haç Kilisesi’nin restore edileceği duyuruluyor vs… 2008′den itibaren “ortak acı” gibi kelimeleri duyabiliyoruz. İki sorunda da benzer şekilde dışarıyı, yani uluslararası arenayı tatmin edecek adımlar atılıyor. Ancak bu adımlar atılırken toplumsal diyaloğa girilmiyor, sadece yurtdışından çeşitli kurumlarla diyaloğa giriliyor. Benim 2012′de yaptığım bir araştırma Surp Haç Kilisesi ile ilgili. 2005-2010 arasında Surp Haç Kilisesi’nin, yani Ahtamar Kilisesi’nin restorasyonunun Türk medyasında nasıl tartışıldığını inceledim, hükümetin söylemiyle köşe yazarlarının tartışmalarına ağırlık vererek. Şöyle bir tablo çıkıyor karşımıza: Hükümet kiliseyi restore edeceğini “bütün dünya görecektir ki biz soykırım yapan bir millet değiliz” gerekçesiyle açıklıyor. Yani aslında yine Ermenilerin adalet arayışını kırmaya çalışıyor. Özellikle 2008′den beri Sümela Manastırı, Ahtamar Kilisesi gibi birkaç mekânı restore etmesiyle beraber Türkiye’nin bir “hoşgörü” ülkesi olduğunu ileri sürüyor. 2015′e yaklaştıkça “benim ecdadım katliam yapmaz” söylemi yerine daha yumuşak bir “birtakım kötü şeyler oldu, ortak acılarımız var” söylemine geçiş var. Benim tahminin, soykırımın 100. yılında devlet açık bir şekilde söylem değişikliği yapacak, katı inkârdan daha esnek ve sofistike inkâra geçecektir. Devlet yeni bir söylem ortaya koyduğunda, uluslararası arenada öyle bir yankı yapar ki, yine Ermeni diasporasının taleplerinden çok, hükümetin söylem değişikliği tartışılacaktır, aynı Dersim meselesinde olduğu gibi. Dersim özrünü uluslararası basın “Türkiye, Kürtlerden özür diledi” diye geçti haberlerde, ki böyle bir şey söz konusu değildi.

Peki, Ermeni Meselesi’nde eşitliğe ve adalete dair bir siyasi dil nasıl geliştirilecek?

Bunun net bir cevabı var. İlk başta inkârdan vazgeçilmeli ve soykırım tanınmalı. Tabii sadece kelime değişikliği değil bu. Katliam, tehcir, büyük felaket yerine birden soykırım demek değil. Failin toplum olarak failliğiyle, suçuyla, adaletsizliğiyle yüzleşmesini gerektiriyor. Türkiye Cumhuriyeti’nin nasıl bu soykırım üzerine inşa edildiğini anlamayı gerektiriyor. Son yüzyıldır öğrenilmeyen, öğrenilmek istenmeyen ve bastırılan tarihlerle, hikâyelerle ve adaletsizliklerle yüzleşip bunları gidermek gerekiyor. Soykırımı resmi olarak tanımakla bitmiyor, tam tersi bununla başlıyor yüzleşme süreci, çünkü inkârın hakim olduğu ülkede mağdurun perspektifine, sesine, hikâyesine yer yoktur. Asıl süreç soykırımı tanımaktan sonra başlar. Almanya örneğine bakarsak bunu daha iyi görebiliriz. Devlet soykırımı tanıyor ve hala, yani yetmiş yıldır yüzleşme devam ediyor, üniversitelerde, okullarda, medyada, edebiyatta, siyasette, her alanda. İlk etapta failler, failliğini bilip öğrenmeli. Ancak yaşanan adaletsizliği bilen, bu adaletsizliğe kendisi bireysel olarak sebep vermediyse bile, toplumsal olarak bundan nasıl yararlandığını, varlığının başkalarının yokluğuna ve onların mülkü üzerine nasıl inşa edildiğini anlarsa, suçun boyutunu görürse, bir af dileme söz konusu olur; bağışlanma isteyebilir, sorumluluğuna sahip çıkabilir. Aradan bir asır geçti diye Ermeni Soykırımı geçmiş bir tarihin sayfası değildir. Tam tersi, aynı Almanya’da olduğu gibi, soykırımın mikro ve lokal tarihine indiğimizde, bugün herkesin hayatında bunun izlerini taşıdığını göreceğiz. Uğur Üngör’ün Diyarbakır hakkındaki çalışması çok değerli bu açıdan. Oradan öğreniyoruz ki, şair Cahit Sıtkı Tarancı’nın Diyarbakır’da belediye başkanı olan babası, soykırım sırasında Ermeniler’den talan ettikleriyle oğlunu Paris’e okumaya gönderiyor. Uğur Üngör, Sait Çetinoğlu, Mehmet Polatel, Ümit Kurt, Bedross Der Matossian, Taner Akçam gibi araştırmacılar mülksüzleştirme konusunda çok değerli çalışmaları var. Ancak, 2015’e iki yıl kala muhalif kesimler arasında bile yüzleşmenin toprak ve mülkiyet boyutu hala konuşulamıyor. Eşitlik ve adalete dayalı siyasi bir dil, bu tabu konuların üzerine giderek geliştirilir ancak, bir “empati” veya “vicdan” söylemine sınırlı kalarak değil.

Karşımızda Almanya gibi yetmiş yıldır hesaplaşmaya çalışan, Türkiye gibi bir asırdır hesaplaşmayan bir ülke var… Bu iki zıt örneği nasıl değerlendirmeliyiz?

Almanya yetmiş yıldır soykırımla yüzleşmesine rağmen hala ırkçılığın çok yaygın olduğu bir ülke. Sadece 1990’dan beri 200 üzerinde ırkçı cinayet gerçekleşti. Son iki yıldır Almanya’nın gündeminde NSU cinayetleri var, on yıl içinde emniyet güçlerine yakalanmadan en az on cinayet (bunlardan sekizi Türkiyeli göçmen, biri Yunan, bir de Alman polisi), 15 banka soygunu, 24 kişiyi ağır yaralayan bomba eylemi gerçekleştirmiş bir Nazi örgütü ortaya çıktı. Olayları aydınlatmak için federal ve eyalet parlamentolarında araştırma komisyonları kuruldu. Bu araştırma komisyonları, güvenlik güçlerinin bu cinayetleri örtbas edilmesindeki rolünü araştırdı. Federal parlamentodaki araştırma komisyonunun oturumlarına bir yıl boyunca katıldım, sonuçları şöyle özetleyebilirim: Almanya’da kurumsal düzeyde sistematik bir ırkçılık var göçmenlere karşı ve güvenlik güçlerinin içinde bu Nazi örgütünü kollayan bir yapılanma mevcut. Peki yetmiş yıllık bir yüzleşme sürecinde böyle bir şey nasıl mümkün olabilir? Kanımca cevabı şu: Almanya faşizmle yüzleşti, anti-semitizmle yüzleşti, Nazizmle yüzleşti ama, bu süreçte ırkçılık kavramını tamamen devre dışı bıraktı. Hala bugün bile sürekli sadece yabancı düşmanlığından bahsedilir kamuoyunda, ırkçılığa farklı kılıflar bulunur. Buradan çok önemli bir sonuç çıkıyor. Soykırım yaşanan bir ülkede ırkçılıkla yüzleşilmiyorsa, köklü bir toplumsal dönüşüm yaşanmıyor. Türkiye’de de hala Ermenilere karşı ırkçı cinayetler işleniyor, gündelik hayatta Ermenilere, Alevilere, Kürtlere, Afro-Türklere, mültecilere karşı ırkçılık var. Ama Türkiye’de bu ırkçılığın kendisiyle yüzleşilmiyor, bunun yerine Kürt Sorunu, Ermeni Sorunu, Alevi Sorunu olarak adlandırılıyor ve parça parça ele alınıyor, sanki o toplumların sorunuymuş gibi. Oysa hepsinin altında ırkçılık yatıyor. Barış süreciyle birlikte Türkiye’de uzlaşma, toplumsal mutabakat çokça konuşulmaya başlandı. Bu tartışmalara Türkiye toplumunun ırkçılıkla yüzleşmesi ana bir unsur olarak girmezse, gerçek bir toplumsal dönüşüm olamaz. Almanya deneyimi de bunu bize gösteriyor. Türkiye’nin hem kurumsal hem bireysel anlamda ırkçılıkla yüzleşmesi gerekiyor. Aslında barış süreci bunun için çok iyi bir fırsat sunuyor, çünkü bu çağrı sadece Türkler için değil, Kürtler için de geçerli, toplumsal onarıma 1915′i de katarsak. Daha köklü, daha kapsamlı bir barıştan söz edebilmek için son otuz yıl yetmez. Ermenilere, Alevilere, Süryanilere vd. yapılan adaletsizliklerle de yüzleşilmeli. Bu açıdan, Newroz açıklamasında ifade edilen Türk-Kürt din kardeşliği yerine suç ortaklığına odaklanmak, kalıcı bir barış için inandırıcı bir başlangıç olabilir.

Barış süreciyle Gezi direnişi arasındaki ilişkiyi nasıl değerlendiriyorsun?

Bu ilişki tartışılıyor, ama bence eksik tartışılıyor çünkü hep aynı soru soruldu: “Kürtler, Gezi’ye neden katılmadı?” Oysa bence asıl sorulması gereken soru: Gezi neden Kürtlere katılmadı? Son otuz yıl Batı savaşa kayıtsız kaldı, ya kafalarını kuma soktu ya da destekledi. Muhalif kesimler, otuz yıl içinde güçlü bir barış hareketi ortaya çıkartamadı. Durum böyle iken, Newroz sonrasında yükselen barış umudu Gezi’de farklı bir vücut bulabilirdi. Batı’nın sürece destek verecek barış talebi öncelikli olabilirdi, ama öyle olmadı, öncelikli bir talep haline gelmedi Gezi’de. Aslında Gezi sürecinde bir kez daha, Batı ve Kürdistan arasındaki kırılmanın ne kadar derin, ne kadar farklı siyasi ajandalarının olduğu ortaya çıktı. Tabii burada savaşın getirdiği otuz yıllık ayrışmanın önemli bir rolü var. Lice’de kalekol protestolarında Medeni Yıldırım’ın öldürülmesi sonrasında İstanbul’daki dayanışma yürüyüşlerinde bile Türk bayraklarını görmek mümkündü. Bunu birçok yorumcu, “Ne güzel, bakın Türk bayraklarına rağmen Kürtçe slogan atılabiliyor” diye, bir ilerleme gibi kaydetti ancak bu, yorumcuların bile Türk bayrağının Kürtler için ne anlama geldiğini, nasıl bir şiddetin sembolü olduğunu anlamadıklarını gösteriyor. Ne işi vardı o bayrakların orada? Bu açıdan Kürt illerinde Gezi’ye karşı kayıtsızlığı da şaşırtıcı bulmuyorum. Otuz yıllık bir dayanışmamanın açtığı mesafeyi, Gezi’nin Kürtlere sunduğu #direnLice bu arayı kapatamayıp yetersiz kalmakla birlikte, barış sürecine dair de güçlü bir söylem üretemedi. Elbette her protesto somut bir olayla başlar, fakat süreç içinde talepler değişebilir, yeni siyasi öncelikler gelişebilir. Bunu sadece barış talebi için söylemiyorum. Almanya’daki ‘68 hareketi, bir öğrenci hareketi olarak başlayıp devletin isteksiz olarak yürüttüğü yüzleşmeyi eleştirerek Holokost ile yüzleşmenin toplumsal alana taşınmasına vesile oldu. Ailelerin, hayatın içerisine girdi yüzleşme, ‘68 hareketiyle beraber. Mesela “anne, baba soykırımda sen neredeydin?” sorusunu ‘68 hareketindeki gençler, evlerine taşıyıp ailelerinin Nazi dönemindeki rollerini sorguladılar. Dünyanın birçok yerinde o dönem cereyan eden öğrenci hareketleri, Almanya’da bu siyasi öncelikle yaşandı. Almanya’daki ‘68 hareketinden sonra soykırım ile yüzleşme çok farklı bir ivme kazandı. Gezi’de de böyle olabilirdi aslında. Yine bir mülksüzleştirme örneğinde, eskiden Ermeni mezarlığı olan Gezi Parkı’nda yeşeren bir protesto hareketi işte tam da bu yüzleşmeyi zorlamak üzere bir harekete dönüştürülebilirdi. Bu açıdan Gezi, Batı için bir fırsat olabilirdi, ama bence kullanılmadı.

Başbakan Tayyip Erdoğan’ın 2011’deki “Dersim özrü”nü sorunsallaştıran bir makaleyi Serra Hakyemez ile yayımladınız. Makalenizde özetle “Dersim özrü”nün aslında bir özür olmadığını dile getiriyordunuz. Dersim ‘38’den hareketle geçmişin suçlarına karşı hem bireysel hem de devlet nezdinde “özür” nasıl dilenebilir?

Tayyip Erdoğan’ın Dersim özrü, nasıl özür dilenmeyeceğini gösterdi. Medyanın yansıttığı kısa bölümlerde, Erdoğan’ın uzun konuşmasından özre dair kısa alıntılar tekrar tekrar paylaşılarak sanki Erdoğan, özür dilemiş gibi gösterildi. “Literatürde eğer varsa özür dilerim” diyordu, tabii ki var literatürde böyle bir şey. Birçok devlet geçmişteki suçlarından ötürü özür diledi. Özrü bir ihtimal olarak koydu, yabancı ve yerli basın özür dilemiş gibi sundu. Özür nasıl dilenir? Genelde bir ülkenin cumhurbaşkanı ya da başbakanı, Meclis önünde tüm kurbanlardan af diler. Oysa AK Parti’nin toplantısında bu sözler söylendi, Erdoğan orada 45 dakikalık uzun bir konuşma yapıyor. Bu konuşmanın tümünü dinlediğinizde, bir özürden ziyade aslında Erdoğan’ın Dersim kimliğine hakaret ettiğini görüyoruz, çünkü Kemal Kılıçdaroğlu’nu salt Dersimli olmasından dolayı hedef alıyor ve onun üzerinden Dersim kimliğine hakaret ediyor. Kılıçdaroğlu’nun CHP başkanı olmasıyla beraber, Dersim meselesi bir siyasi malzemeye dönüştü. Sık sık AKP medyasında, mitinglerinde Kılıçdaroğlu’nun Dersimliliğine vurgu yapıldı, yapılıyor. Bu özür meselesinde de hükümet bir taraftan bir tabu yıktığını ilan ederken aslında kendi tarihsel söylemini ve faili tarif etmeye çalışıyor, kendisinin bu suçlarla ilgisi olmadığını göstermek derdinde. “Dersim, CHP’lilerin, Kemalistlerin katliamıdır” diyor, Müslümanların, yani AKP’nin değildir. Benzer şekilde Ermeniler söz konusu olunca da “biz kilise tamir ediyoruz, hoşgörülüyüz, ırkçılık, İttihatçı zihniyetin sorunu, Osmanlı’da hoşgörü vardı” diyor. Yine “Kemalistlerin Kürtler ile sorunu var, bizim yok” diyor. Keşke bu böyle olsa! Sivas kararına “hayırlı olsun” diyen ile Roboski için hala özür dilemeyen, tam tersine TSK’ya teşekkür eden Başbakan aynı kişi. AKP burada bir İttihatçı/İslam antagonizmi yaratmaya çalışıyor, fakat bu antagonizmin suni olduğunu son on yıldır görüyoruz zaten. Dersim bunun için çok iyi bir örnek. Dersime askeri operasyonlar Osmanlı’da başlıyor, yüze yakın askeri operasyon düzenleniyor. Osmanlı belgelerinde Dersim, Afrika’ya benzetilip sömürge uygulaması öneriliyor. Alevi yerleşim merkezi olduğu için Osmanlı’dan beri bir tehlike olarak görülüyor, Sünnileştirilmeye çalışılıyor. 1938 bunun devamı ve doruk noktası. Erdoğan, “özür” konuşmasında Dersim sorununu CHP’ye indirgeyerek altında yatan daha köklü devlet politikasını örtbas edip kendini de temize çıkarıyor. Yani özetle, Erdoğan’ın Dersim konusundaki hamleleri, eski inkârın yerine yeni bir inkârın inşasından ibarettir. Bunun inandırıcı bulunmadığı bugün Dersim’de AKP’ye karşı devam eden tepkilerden belli oluyor.

Dersim söz konusu olduğunda Kürt hareketinin dili zaman zaman sertleşiyor. Seçimlerde Dersim’de CHP’nin iki milletvekili çıkarması da bu durumu besliyor. Dersimlilerin katiline âşık, “Stockholm Sendromu”ndan muzdarip olduğu iddia ediliyor. Oysa Osmanlı’dan Cumhuriyet’e lahiyalarda, gizli raporlarda hem Sünnî Kürtlerle hem de merkezî yönetimlerle arası “iyi” olmayan, “itikâdı tashih edilecek”, “medenileştirilecek” Dersim(liler) var. Dersimlilerin omuzlarına binen bu çok cepheli yük, neye tekabül ediyor?

Çok cepheli yük güzel bir ifade gerçekten, evet Dersimlilerin omzunda var böyle bir şey. Bu soruya cevap vermeden bir anekdot ile başlamak isterim. 1999 veya 2000 yılıydı galiba, Tekirdağ’ın bir kasabasında arkadaşımla restoranda yemek yiyorduk. Ekranda Şemdin Sakık demeçler veriyordu ve anlatımında sık sık Dersim geçiyordu. Yan masada dört erkek oturuyordu, pür dikkat kesilmiş televizyonu izliyorlardı, çünkü Semdin Sakık’ın açıklamaları büyük sansasyon şeklinde veriliyordu. Birden aralarından biri, “yahu bu herif Dersim deyip duruyor, neresi bu Dersim ya?” diye sordu. Masanın en yaşlı ve bilge amcası çok emin bir eda ile “ben biliyorum, Türkiye sınırından sonra, İran’da bir yer” demişti. Cevabı masadaki diğer kişileri tatmin etmişti. Son yıllarda bu sahne zaman zaman aklıma gelir, çünkü daha birkaç yıl evvel öncesine kadar adı, yeri, tarihi bilinmeyen Dersim, 2009′dan beri herkesin fikir sahibi olduğu bir yere dönüştü. TV kanallarında, köşe yazılarında Dersimlilerin kime ve hangi sebepten oy vereceğinden ruh hallerine kadar birçok yorumlar yapılıyor. Mesela Dersim Sempozyumu Tunceli Üniversitesi’nde ilk yapıldığında ana konuşmacı olan Baskın Oran, kendisini dinleyen Dersimlilere Stockholm Sendromu’ndan bahsetmişi. Entelektüellerden, çeşitli partilere kadar, BDP’de bile, bu alaycı tanımı duymak mümkün. Bu “teşhis” aslında hayret süsü verilmiş bir aşağılama, katiline aşık olan onursuz, irrasyonel ve kendi hakkını aramak yerine katiliyle özdeşleşen kişiliksiz bir kişi veya halk anlamında kullanılıyor. Oysa Dersimin tarihine baktığımızda, Dersim’de otoritelere başkaldırıp muhalif örgütlere katılanların sayısı orantısız bir biçimde yüksektir. Bence burada konu edilmesi gereken Dersim değil, bu teşhisi uygun görenler. Hangi konumdan bu hastalıklı durumu teşhis ediyorlar, hangi normaliteyi bu kişiler temsil ediyor acaba? Kürtler’e, AKP, CHP, MHP’ye oy verdiklerinde Stockholm Sendromu teşhisi koyuyorlar mı, yoksa sadece Dersim Alevileri için mi geçerli bu? Bir süredir Dersim’de BDP ve CHP arasında gittikçe kutuplaşan bir çatışma var, aslında uzaktan AKP de bu  rekabete dahil. Dersim kime ait, kimin Kürtleri, kimin Alevileri, bunun çekişmesi yaşanıyor. Dersimlilere yöneltilen Stockholm Sendromu teşhisinin şöyle bir avantajı var: CHP dışında herkesi sorumluluktan aklıyor. Bir katliam yaşandı, bunun sorumlusu da CHP deniliyor. Böyle basit mi acaba? Sadece bunu bir parti yapmış, ama bütün bir toplum bunu desteklememiş gibi davranmaktır. Bu bir CHP sorunu değil de partiler ötesi egemen toplumdaki yaygın bir Alevi düşmanlığı olarak ele alınırsa, AKP’nin de, BDP’nin de, CHP’ye oy veren Dersimlilere hastalıklı teşhisi koymak yerine kendilerini sorgulaması gerekiyor. Siyasi tercihleri ne olursa olsun, bir Dersimli olarak var olabilmek, senin deyiminle bu “çok cepheli yük” ile var olabilmek hala çok zor bu ülkede. Bunun sebebini en vurucu şekilde Dersimli Cemal Süreya anlatmıştı: “Biz kırıldık daha da kırılırız/ Ama katil de bilmiyor öldürdüğünü/ Hırsız da bilmiyor çaldığını”. İşte Dersimlilerin omzuna binen bu çok cepheli yük, bence buna tekabül ediyor, katilin ve hırsızın şuursuzluğuna…

 

Eren Barış – Azad Alik  (http://azadalik.wordpress.com/2014/01/10/inkar-ve-devlet-kati-olan-her-sey-buharlasmiyor/)

“Azad Alik Editörlerinin notu: Eren Barış’ın Freie Universität Berlin öğretim görevlilerinden Bilgin Ayata‘yla yaptığı ve daha önce Express dergisinin 139. sayısında yayımlanmış söyleşiyi KCK eşbaşkanı Bese Hozat’ın açıklamalarıyla oluşan gündeme ilişkin tarihsel / siyasi altyapı olması nedeniyle yeniden yayımlıyoruz. Söyleşi aynı zamanda kısa bir ara verdiğimiz Gezi yazılarına bir geri dönüş niteliğinde.”

 

 

[Seçim 2014] ÖDP, TKP, EHP ve Halkevleri’nden ortak deklerasyon!

osaAnkara’da ÖDP, TKP, EHP ve Halkevleri öncülüğünde sürdürülen Ortak Aday çalışması sürüyor.

Örgütler ve bireylerin katılımı ile oluşturulan Ankara Ortak Sol Aday Meclisi, ikinci geniş toplantısını yaptı. Toplantıya emek örgütleri yöneticileri, gençlik örgütleri temsilcileri, akademisyenler, yazarlar ve siyasi parti ve demokratik kitle örgütlerinin sözcüleri katıldı.

Toplantıda çalışmanın yöntemi, program ve deklerasyon metni tartışıldı. Yapılan tartışmalar sonucunda toplanan Sekreterya önümüzdeki günlerin programını belirledi.

Ankara Ortak Sol Aday Meclisi, 13 Ocak Pazartesi günü oluşturulacak web sitesi üzerinden halka açık bir imza metni yayınlayarak ortak aday çalışmasını desteğe açacak.

Meclis, 21 Ocak Salı günü saat:18.00’de de İMO Teoman Öztürk Salonu’nda yapacağı geniş katılımlı bir etkinlikle programını açıklayarak seçim çalışmalarına start verecek.

Ortak Aday çalışması içerisinde yer alan ÖDP, TKP, EHP ve Halkevleri de bir deklerasyon yayınlayarak ortaklaşma sürecine dair görüşlerini açıkladı;

“Ülkemiz ilki yerel seçimler olmak üzere, üç seçimi kapsayan siyaseten yoğun bir döneme giriyor. Bu döneme siyasi krizin damgasını vurduğu ve yerel seçimlerin diğer seçimlere doğrudan etki edeceği düşünüldüğünde, 30 Mart 2014 yerel seçimleri büyük bir siyasi önem kazanmaktadır.

Bu süreç aynı zamanda siyasi kriz içindeki rejimin, siyasal aktörleri yeni baştan şekillendirmeye çalışacağı bir dönem olacaktır.

Güncel politikamız AKP’nin geriletilmesidir. Çünkü AKP, Türkiye’de neoliberal yağmanın yürütücüsü, son zamanlardaki baskı rejiminin kurucusu, dinci gericiliğin temsilcisi, emperyalizmin bölge politikalarının uygulayıcısı ve halk düşmanı bir partidir. Rejimin kimi aktörleri böylesi bir baskı ve yağma düzeninini yenileme çabası içindedir. Bu aktörler de mutlaka başarızlığa uğratılmalıdır.

Siyasi inisiyatifin sol/sosyalist emek güçlerinin eline geçmesi, Haziran İsyanı’yla birlikte bir temenni olmaktan çıkmış ve somut bir olasılık haline gelmiştir.Haziran İsyanı, toplumda birikmiş olan öfkenin patlaması olarak kalmamış, aynı zamanda dinci gerici bloğun çatlamasına da yol açmıştır. Egemen sınıflar ittifakı içinde ekonomik ve siyasi çıkar kavgaları gün yüzüne çıkmıştır. Artık ülkemizde dahili bir güç olan emperyalizm yeni arayışlara yönelmiştir. Maalesef bu arayışın sonuçlarından biriyle Ankara’da karşı karşıyayız. Halkımıza ‘alternatif’ diye dayatılan sağ adaylar, solun önünü tamamıyla kapatan karanlık politikanın somut bir örneğidir.

Kadını-erkeği, genci-yaşlısı, emekçisi-esnafıyla sokağa çıkıp yenilmez görünenleri yenen, bu gerici ve işbirlikçi hükümeti dünyaya rezil eden bizlere büyük bir sorumluluk ve görev düşmektedir. Şimdi devrimci bir müdahalenin zamanı gelmiştir. Rejimin iktidarıyla, muhalefetiyle, yargısıyla, yasamasıyla verili tüm işleyişine itiraz eden bu halk hareketi temsili demokrasinin krizine sınırsız, yaygın, doğrudan demokrasi istemi/eylemi olarak çeşitli yerelliklerden ve kamusal alanlardan yanıt vermiştir. Söz konusu harekete kendisini sadece sandığa endekslemeyecek siyasi yönelimler kazandırabilecek çeşitli siyasi birliktelikler ve eylemlilikler üretilmesi gerektiğine inanıyoruz.

Ankara’da bağımsız ortak sol aday çalışması bu çerçevede oluşturduğumuz politikalardan biridir. Rejimin yeniden yapılandırılmasında Ankara’ya özel bir rol biçildiği bu dönemde,  halkın çıkarları doğrultusunda inisiyatif alma iddiasında olanların sağ politikalara ve sağ adaylara karşı tutarlı gerçek bir sol duruşu ortaya koyması zorunluluk halini almıştır.

Bu metnin altında imzası bulunan bizler, Haziran İsyanı ile yüzünü sola ve isyana dönen kitlelerin sağa çekilmesine, sağ seçeneklere mahkum kılınmasına itiraz etmek için gerçek bir sol aday çıkartıyoruz. Kenti ve kentsel hizmetleri meta yığını, kentte yaşayan insanları ise müşteri olarak gören sömürücü, rantçı neoliberal belediyecilik anlayışlarına karşı halkçı, demokratik, katılımcı, toplumcu bir yerel yönetim anlayışını kitlelere ulaştırma ve onları yöneten konumuna getirme tarihsel hedefiyle Ankara’da solun ortak adayını çıkartıyoruz.

Halkçı bir yerel yönetim için ortak sol aday, aynı zamanda halk demokrasisi için mücadelenin bir parçasıdır. ‘Kaderimizi biz, kendimiz belirleyebiliriz’ diyen halk hareketini önümüzdeki yıllara taşıyacak siyasi çabaların önemli bir uğrağı ve unsurlarından biri olarak, AKP’ye ve tüm sağa karşı Ankara’da sol aday çıkartıyor,  tüm halkımızı, demokrat, sol/sosyalist ve tüm devrimci güçleri bu birlikteliği güçlendirmeye, omuz vermeye çağırıyoruz.”

(muhalefet.org)

Paris Cinayetleri zanlısı Güney’in ses kaydı ortaya çıktı

püfParis suikastı zanlısı Ömer Güney’e ait ses kaydı ortaya çıktı. Ses kaydında Ömer Güney’in cinayeti MİT’in talimatıyla yaptığı açıkça görülüyor. Onu tanıyanlar ses kaydının kesinlikle Ömer Güney’e ait olduğunu söylüyor.

Ömer Güney ileride kendini sağlama almak için MİT’çilerle yaptığı bir toplantının ses kaydını almış. MİT tarafından hapiste aranıp sorulmadığını, MİT tarafından kullanıldığını düşünen Ömer Güney bir yakını aracılığıyla bu ses kaydını ortaya çıkarmış.

Ses kaydını ortaya çıkaran Ömer Güney’in yakını şöyle yazdı:

“Ben Fransa/Paris’te üç kadını öldüren Ömer Güney’ın yakınıyım. Paris’te Ömer 17 Ocak’ta tutuklandı. Ömer, tutuklanmadan önce bana verdiği bilgi ve belgeleri başıma bir iş gelirse bunları açıklarsın diyerek verdi. Ömer Paris’te öldürdüğü üç kadının, öldürme talimatlarını MİT’ten almış.

Esas hedefi Sakine Cansız’mış. Diğerlerini eylem sırasında orada bulunduklarından dolayı öldürmek zorunda kalmış.

Eylemden önce defalarca Türkiye’ye giderek MİT’çilerle bir araya gelip eylemi planlamışlar. Fransa’dan Türkiye’ye gelip giderken uçak biletlerini MİT’çiler almış. Öldürmek için kullandığı silahı ve diğer şeylerini almak için parayı Ömer’e MİT’çiler vermiş. MİT’çilerlerle yapmış olduğu bir toplantının ses kaydını almış. Bu kaydın bazı yerlerini başına bir iş gelirse bunları saklamam ve gerektiğinde yayınlamam için bana verdi. Ömer’i hapiste kimse arayıp sormuyormuş. Mitçiler Ömer’i kullanmışlar.

Ömer’in benden istediği bunlardı. Hepsini yazdım.”

İşte o ses kaydı ve Ömer Güney’in MİT’çilerle konuşmaları: DİNLEMEK İÇİN TIKLAYINIZ

(Demokrat Haber)