Hükümet, Today’s Zaman’ın muhabiri ve blog yazarı, Azerbaycan vatandaşı Mahir Zeynalov’u, attığı tweetler sebebiyle sınır dışı etme kararı aldı. Gerekçe olarak, Zeynalov’un “Türk savcılar, polise El Kaide bağlantılı kişileri tutuklama emri verdi, Başbakan Tayyip Erdoğan’ın atadığı polis şefleri buna uymadı.” tweeti gösterildi.
Habertürk, seçim sonuçlarını kaydırdı mı?
Can Dündar’ın”Canlı Gaste” programında yayınlanan yeni telefon kayıtlarında, Ciner Medya Yönetim Kurulu Başkanvekili Fatih Saraç, Bilal Erdoğan ve HaberTürk Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Fatih Altaylı ‘Konsensus’ şirketinin kamuoyu anketi sonuçlarında AKP, MHP ve BDP oy oranlarında “kaydırma” yapılmasını konuşuyor. Fatih Altaylı, iddialara ilişkin olarak yaptığı ilk açıklamada görüşmeyi yalanlamadı, ancak “kasetlerin montajlandığını” ileri sürdü.
Ethem Sarısülük Davası Askıya Alındı
Gezi eylemleri sırasında Ankara’da polis kurşunuyla öldürülen Ethem Sarısülük’ün davasında yargılama fiilen durdu. Davaya bakmak istemeyen Ankara 6. Ağır Ceza Mahkemesi, çekilme talebi reddedilince, dosyayı “olağanüstü temyiz yetkisini kullanması için” Adalet Bakanlığı’na gönderdi. Yargılama fiilen durdu. Dosya bir buçuk aydır bekliyor.
Dershaneler kapanıyor
Dershanelerin kapatılmasını öngören yasa tasarısı dün gece geç saatte TBMM’ye geldi. Tasarı, dershanelerin 1 Eylül 2015’te tamamen kapanacağını hükme bağlıyor. Tasarıda dershanelerin kapatılmasının yanı sıra Milli Eğitim Bakanlığı’nın müsteşar hariç tüm üst düzey yönetiminin değişmesi de yer alıyor.Kanun yürürlüğe girdiği tarihte 4 yıl ve üzeri sürelerle okul müdür ve yardımcısı olanların, bu görevlerinin ‘hiçbir işleme gerek kalmaksızın’ sona ereceği belirtildi.
Diyarbakır kışlasında yeni toplu mezar
Diyarbakır’da bulunan Orgeneral Galip Deniz Kışlası’nın iç bahçesinde, yapılan temel kazı çalışmasında, 6 mezar ve insana ait kemik kalıntıları bulundu. Uzmanlar, mezarların hangi döneme ait olduğunun henüz tespit edilmediğini, ancak gömülme şeklinden dolayı Hizbullah’a ait olduğunu söyledi.
Veliefendi Hipodromu için Tescil Başvurusu kabul edilmedi
Veliefendi Hipodromu’nun Zeytinburnu’ndan taşınacağı iddiaları üzerine Türkiye Jokey Kulübü’nün (TJK) İstanbul 1 Nolu Kültür Varlıkları Koruma Kurulu’na hipodromun tescili için yaptığı başvuru kabul edilmedi. Ancak kurul toplam 612 bin metrekare araziyi ‘kentsel sit’ alanı ilan etti.Böylelikle İBB’nin şehir parkı için önü açıldı. Eğer hipodrom TJK’nın istediği şekliyle tescil edilseydi, buradaki arazi at yarışları haricinde bir amaçla kullanılamayacaktı.
Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi Ankara İl Örgütü tarafından yapılan bir açıklama 30 Mart yerel seçimlerinin yaklaştığı günlerde tırmanan siyasi gerilime karşı Hükümeti görevi çağırdı. Yeşiller/Sol Anlara Eş Sözcüleri Duygu Melek Sürücü ve Koray Doğan Urbarlı imzasıyla yayınlanan açıklamada “Gökçek eğer gerçekten Ankara’nın çehresini değiştirecek bir hareket yapmak istiyorsa adaylıktan çekilmelidir. Bunun yanında Gökçekli ya da Gökçeksiz bir seçimin sonunda da, 31 Mart sabahında, emekten, doğadan yana, yaşanılabilir bir kent yönetimine uyanacağımıza olan inancımız tamdır.” deniliyor.
Açıklamanın tamamı ise şu şekilde:
Ankara’nın ve Ankaralıların Beş Yıl Daha Kaybetmeye Tahammülü Yok
Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek, yirmi yılın sonunda, partisi Adalet ve Kalkınma Partisi tarafından bir beş yıl için daha aday gösterildi. Aday gösterilmesiyle birlikte propaganda faaliyetlerine başlayan Gökçek, 6 Şubat günü seçime yönelik olarak projelerini kamuoyuna açıkladı.
Daha bir ay önce Ankara’ya 214 dev proje adı altında bina cephe giydirmeleri, taksi durakları ve meydan saatleri kazandıran Gökçek’in, seçim için açıkladığı projelere toplu olarak baktığımızda sanki Ankara’nın tüm temel problemlerini halledilmiş, Ankaralılar mutlu ve eksiksiz bir yaşam sürüyor sanmak mümkün. Gökçek de böyle düşünmüş ve görmüş olmalı ki, yirmi senelik bir belediye başkanı olarak ilk açıkladığı proje içinde 14 hız treni olan, savaşan transformerslar(!) izlenebileceği Dünya’nın en büyük lunapark projesi.
Ulaşım, içme suyu, sağlıklı ve şehir dokusuna uygun konut vb. problemlerini çözememiş bir kente en büyük vaadi lunapark olan Gökçek’in diğer projeleri ne yazık ki bu kadar neşeli projeler değil. 20 yıldır tek metre metro başlayıp, bitiremeyen ve elinden metro inşaatları çürüdüğü için alınan Gökçek, halkın 20 yıllık tecrübelerine değil de; kendisine inanmasını isteyen vaatlerde bulunuyor.
Fakat tüm bu projeler içinde bir tanesi var ki özenle üzerinde durmak gerekli. Başbakan’ın İstanbul’a yapmak istediği ve dürüst bilim insanları tarafından bir felaketle sonuçlanacağı net olarak ifade edilen Kanal İstanbul’un kötü bir kopyasını Ankaralıların önüne koyuyor Gökçek. Bozkır ekolojisine nasıl bir etkisi olacağı tabii ki düşünülmemiş olan bu “Ankara Boğazı’nın” ne için yapılmak istendiğini de çok net şekilde ifade ediyor Gökçek. Her projesinde olduğu gibi yine betona yatırım yapan Gökçek’in boğaz için asıl amacı da tabii ki çevresine yapılacak villalar. Gökçek, bir takım zenginler halkın vergileriyle oluşturulan ve şehre zarar verecek olan bir yapma boğazın yalılarında oturabilsin diye kentin yoksullarından oy istiyor.
Sonuç olarak biz diyoruz ki, ne Ankara’nın ne de Ankaralıların kaybedecek bir beş yıla daha tahammülleri yoktur. Kentimizin çok temel problemleri günden güne büyümekteyken lunaparkı ya da yeni rant dağıtım alanlarını bizim karşımıza proje diye çıkartan Gökçek eğer gerçekten Ankara’nın çehresini değiştirecek bir hareket yapmak istiyorsa adaylıktan çekilmelidir. Bunun yanında Gökçekli ya da Gökçeksiz bir seçimin sonunda da, 31 Mart sabahında, emekten, doğadan yana, yaşanılabilir bir kent yönetimine uyanacağımıza olan inancımız tamdır.
Dr. Hasan Gülcü, Ali İsmail’e ilk müdahaleyi yapan hekim, Ali İsmail’in ölümünden sorumlu tutuluyor.
Bir internet sitesinde açılan ve Dr. Hasan Gülcü’nün meslekten men edilmesini talep eden imza kampanyasında imza sayısı 50 bini geçmiş.
Dr. Hasan Gülcü, mesleki bir hata yaparak Ali İsmail’in ölümüne sebebiyet vermiş olabilir mi? Dosyadaki veriler pek öyle demiyor.
Dr. Hasan Gülcü’nün kendisine ait olmayan sosyal medya mesajları, muhafazakar kimliği ve Gezi sürecine karşı muhalif yaklaşımı üzerinden, onun mesleğini icra ederken taraflı davrandığına dair kamuoyu algısı yaratılıyor.
Oysa burası çok açık değil, hatta onu iyi tanıyan meslekdaşlarımız böyle bir şeyi teyit etmiyor.
Peki hastanede ne olmuş?
Ali İsmail darp edildiğini söylememiş, doğruyu söyleyememiş yani, başına geleni anlatamamış.
Çok korkmuş çünkü, hangimiz korkmadık ki devletin resmi ve sivil güçleriyle yarattığı dehşetten.
Polisten korkulur bu ülkede, bu doğaldır.
Oysa, hastane farklıdır, farklı olması beklenir, orası biraz da sığınma evidir. Hastalara güven vermesi gereken atmosferin sağlanamamasının sorumlusunu da aramak zorundayız. Ama, zaten hekimin sırtına binen binbir çeşit ilgisiz yükün yanında siyasi iktidarın yaydığı korku ve nefret atmosferini bertaraf etme sorumluluğunu da hekime yüklememek gerekir diye düşünüyorum.
Ali İsmail, “coumadin” kullanıyormuş, yani halk diliyle kanı sulandıran bir ilaç. Acil servise ilk başvurusunda “yüksekten düştüğünü” söylemiş ama “coumadin” kullandığını söylememiş.
Israrla birkaç kez sorduğum “uzman” meslekdaşlarım, coumadin konusunun çok önemli olduğunu, zira coumadin kullanan hastalar için özel tedavi-gözlem protokolu uygulandığını bildirdiler.
Dr. Hasan, Ali İsmail’i muayene ettikten sonra rutin testleri yanında beyin tomografisi de istemiş. Beyin tomografisini o gün nöbetçi olan radyoloji uzmanına da okutmuş. Radyoloji uzmanı tomografinin “normal” olduğunu söylemiş. (Daha sonra aynı tomografi Tıp Fakültesinde değerlendirildiğinde farklı pencerelerde, farklı yöntemlerle bakıldığında kanamanın olduğu izlenmiş). Nöbetçi Radyoloji Uzmanı yazılı ifadesinde tomografiyi normal olarak değerlendirdiğini ve Dr Hasan Gülcü’ye normal olduğunu telefonla bildirdiğini beyan etmiş.
Sanırım Dr. Hasan Gülcü’nün hatası tomografi raporuna güvenerek hastayı Beyin Cerrahisine konsulte ettirmemek.
Dr. Hasan Gülcü nasıl bir hekim?
Çalıştığı acil serviste, mükemmeliyetçi, titiz bir hekim olarak biliniyor.
Acil hekimi olarak, deneyimli, işini iyi yapmaya çalışan, hastanın tüm yakınmaları, tetkikleri, sonuçlarını takip eden gereğinde ilgili uzmanı çağırmaktan çekinmeyen, acil serviste hastaya yapılabilecekleri yapabilen bir hekim, yetersiz olduğunu farkedince yardım isteyebilecek bilinçte. Adli kuvvetlerin etkisiyle tıbbi uygulamasını değiştirebilecek biri değildir, diye tarif ediliyor.
Sayın okuyucu;
Bu yazı bir meslek şovenizmi ruhuyla yazılmamıştır. Bir hekimi aklamak gibi bir gayesi de yoktur.
Bizler Gezi Parkı revirlerinde polis şiddetiyle boğuşurken, Dr. Hasan Gülcü belki de bizleri “faiz lobisinin” ajanları diye suçlamış bile olabilir.
Ama biz, her zaman olduğu gibi gerçeğin tarafında olacağız. Gerçeği, Türk Tabipleri Birliği Yüksek Onur Kurulu raporu açıklandığında daha net olarak göreceğiz elbette.
Ancak; yaratılan toplumsal algı ile bir hekim linç ediliyor. Adına açılan twitter hesabından kendi ağzından çıkmayan sözler yayılarak nefret objesi haline getiriliyor.
Oysa hasta dosyası, kayıtlar hiç de öyle söylemiyor.
Diğer yandan bu kampanyayı yürütenler, başarılı olmaları halinde bundan en çok yargılanan polislerin yararlanacağını unutuyorlar. Çünkü, Ali İsmail’in ölümü dayaktan değil de hekim kusurundan demek polislerin adam öldürmekten değil sadece yaralamaktan cezalandırılmasını sağlayabilir.
Son dönemlerde sosyal medya üzerinden ve bire bir sohbetlerde sürekli şu sorular soruluyor: Abdullah Öcalan’ın LGBTİ’lere (lezbiyen, gey, biseksüel, trans, interseks) ilişkin bir açıklaması var mı? Öcalan’ın LGBTİ’lere yaklaşımı nedir? Öcalan ne zaman homofobik olmaktan çıktı? Cezaevi öncesi mi? Sonrası mı? Cinsiyet özgürlükçü paradigma sizi kapsamıyor mu?
“Bu soruların muhatabı ben değilim. Muhatabı adada, oraya gidip soramasanız da mektup yazıp kendiniz sorun ya da kitaplarını alın okuyun, kendiniz bu sorulara cevap bulun ve kararı kendiniz verin” desem de kendim de okuduğum kitaplarına dayanarak Apohobik ve fobik kokan sorulara şu cevapları veririm: Öcalan’ın LGBTİ kavramını kullanarak yaptığı herhangi bir açıklaması yok. Cinsiyetçi topluma genel olarak karşı çıktığından ve cinsiyet özgürlükçü paradigmadan bahseder. Erkeği Öldürmek kitabında erk ve eril topluma değinerek toplumsal çözümleme yapıp cinsiyetsizlikten bahseder. LGBTİİ kavramını kullanmasa da aşk, kadın, erkek, aydınlık ve sanat konuşmasında Zeki Müren için eril topluma isyandır, erkeği reddetmedir gibi ifadeler kulanır. Fakat Demokratik Toplum Manifestolarından Uygarlık kitabında Yunandaki oğlancılığın Yunan toplumunda karılaştırılmış toplum yaratmak için geliştirilen bir kültürdür, bunun amacı iktidara itaat eden toplum geliştirmektir der.
Bu konuya ilişkin kısa bir mektup kaleme alıp adaya yolladım. Mektubumda Kürdistanlı bir eşcinsel ve LGBTİ aktivisti olarak kitaplarını okumuş ve hareketi yakından takip eden biri olarak bu konuya ilişkin kitaplarındaki kendimce bulduğum çelişkiler ve LGBTİ’lere dair birçok toplumsal hareketi değerlendiren ve toplumsal çözümleme yapan birisi olarak LGBTİ’lere dair neden bir belirlemeniz yok, diye sordum.
Annesini öldüren bir çocuğun veya kadın cinayetlerinin nasıl bir vahşet olarak görüşmelerinizde belirtiyorsanız, Amed’de Temmuz 2012’de katledilen Roşin Çiçek’in bu toplumun bir gerçekliği olduğuna dair bir açıklamanız Kürdistan ve Ortadoğu’da büyük bir kitleye sahip olan bir Hareketin lideri olarak neden bulunmuyor? Yine bedel veren bir Kürdistan toplumu neden anlam veremiyor, bedel ödetiyor? Cinsiyet özgürlükçü paradigma LGBTİ’lere neler getiriyor ve LGBTİ’leri kapsıyor mu? Kürdistanlı eşcinseller olarak özgürlük için bedel verenlerin özgürlük konusunda bencil olmaması gerekir diyoruz. Diğer toplumsal devrimlerde yaşanan “kadın sorunu devrimden sonraya çözülecek yanılgısı” gibi Kürdistan devriminde LGBTİ’leri de devrimden sonraya bırakma yanılgısını düşmemek için yaşanan sosyal devrimle bu aşılıp toplumsal algı yenilenmelidir.
Kürdistan’daki aydın ve demokrat bir toplumsal hareket olarak bu görevi gerçekleştirmek demokratın, özgürlükçünün en doğal görevidir. Nasıl ki hayvan haklarını savunmak için hayvan olmaya gerek yoksa, Alevinin, Ermenin, Kürdün vb. hakkını savunmak için o olmaya gerek yoksa, LGBTİ’lerin yaşam hakkını savunmak için de LGBTİ olmaya gerek yok.
Demokratik ekolojik ve cinsiyet özgürlükçü bir paradigmayı esas alan bir parti de bu konuda duruşunu deklare etmeli, toplumsal sözleşmelerinde yer vermeli ve kitlesine anlatmalı. Bu demokratlığı sadece bir kaç vekile yığmak ile olmaz. Gökkuşağınını ve Mezrabotan’ın bir çocuğu olarak sizi sevgiyle selamlıyorum, yoldaşça kalın, diyerek mektubu bitirdim.
Mektubuma dair özel bir cevap yerine LGBTİ’lere dair ve özellikle Roşin için bir açıklama beklediğimi ve beklediğimizi belirttim. 4 Kasım’da yolladığım mektup üçüncü mektubum oluyor. Şimdiye kadar takip ediyorum bir cevap görmedim. Umarım Roşin’in duruşması (10 Şubat 2014) yaklaşırken Adadan bu konuda bir açıklama duyarız.
Hapisten yeni çıkmış Pussy Riot elemanları Nadezhda Tolokonnikova ve Maria Alyokhina, Uluslararası Af Örgütü’nin düzenlediği biletli bir dayanışma konserinde sahneye çıktıkları ve Pussy Riot’ı temsil ettikleri için gruptan kovuldu.
Punk kolektifi, kendi blogunda yayınladığı mektubunda, iki eski grup üyesini Pussy Riot’ın ideallerini küçümsemekle suçladı.
Tolokonnikova ve Alyokhina, geçen Çarşamba New York’da gerçekleşen konsere katılmıştı. Flaming Lips and Blondie ‘nin de katıldığı konserde “Rusya özgür olacak!” sloganıyla şarkı söylemişlerdi.
iki yoldaşı kaybettik, dünya iki aktivist kazandı
Altı üyenin imzasıyla yayınlanan mektupta, “kolektiflerinin hiç bir zaman performanslardan para kabul etmedikleri” ve “sadece beklenmeyen kamusal alanlarda yasadışı performanslar yaptıkları” vurgulanıyor.
“Verdikleri her söyleşide grubu bıraktıklarını ve artık Pussy Riot’ı temsil etmediklerini söylüyorlar, ama her performansta Pussy Riot olarak takdim ediliyorlar” diyen grup üyeleri “iki yoldaşı kaybettik ama dünya iki insan hakkı aktivisti kazandı” diye de ekledi.
2012’den sonraki kilise performansları nedeniyle hapis cezası alan Tolokonnikova ve Alyokhina, geçtiğimiz Aralık’ta serbest bırakıldıktan sonra mahkumların hakları konusunda çalışacaklarını açıklamışlardı.
İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, Taksim Dayanışması üyesi beş kişi hakkında 29 yıla kadar hapis cezası verilmesini istedi.
Taksim Dayanışması’na yönelik İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nca hazırlanan iddianamede Mimarlar Odası İstanbul Şubesi Genel Sekreteri Mücella Yapıcı, İstanbul Tabip Odası Genel Sekreteri Ali Çerkezoğlu, Halkların Demokratik Partisi (HDP) Genel Başkan Yardımcısı Ender İmrek, Elektrik Mühendisleri Odası İstanbul Şube Başkanı Beyza Metin ve Halkların Demokratik Kongresi (HDK) üyesi Haluk Ağabeyoğlu hakkında 7,5 yıldan 29 yıla kadar hapis cezası istendi.
Yapıcı, Çerkezoğlu, İmrek, Metin ve Ağabeyoğlu, “Suç işlemek amacıyla örgüt kurmak”, “Toplantı ve gösteri yürüyüşleri Kanunu’na muhalefet etmek”, “Kamu görevlilerine görev yaptırmamak için direnmek” ile suçlanıyor.
21 şüpheliye 10 yıla kadar hapis istemi
Diğer 21 şüphelinin ise “Görevi yaptırmamak için direnme” ve “Toplantı ve gösteri yürüyüşleri kanununa muhalefet” suçlarından 10’ar yıla kadar hapis cezası talep edildi.
8 Temmuz 2013’te Taksim Dayanışması üyesi 12 kişi Taksim’de Gezi Parkı’na topluca gitmeye çalışırken gözaltına alınmış, tutuklama istemiyle sevk edildikleri mahkemece serbest bırakılmıştı.
“Olaylarda grupları yönlendirdikleri..”
İstanbul Cumhuriyet Savcısı Hüseyin Nazmi Okumuş tarafından hazırlanan 6 sayfalık iddianamede, olay sonrasında çekilen görüntü ve fotoğrafların incelendiği anlatılan iddianamede, “Şüpheliler Ali Çerkezoğlu, Ayşe Mücella Yapıcı, Beyza Metin, Ender İmrek ve Haluk Ağabeyoğlu’nun Gezi Parkı eylemleri olarak bilinen olaylarda grupları yönlendirdikleri ve gruplara nasıl hareket etmeleri yönünde talimatlar verdikleri belirlenmiştir” ifadeleri bulunuyor.
Hazırlanan iddianame İstanbul 33. Asliye Ceza Mahkemesi’ne gönderildi. İddianamenin kabul edilmesi halinde 26 şüpheli hakim karşısına çıkacak.
Pembe Hayat LGBTT Dayanışma Derneği, 4-5 Şubat tarihlerinde Mersin’de Yedirenk Mersin LGBT Derneği’nin ev sahipliğinde LGBTİ insan hakları ve hak İhlalleri raporlama atölyesi düzenledi. 4 Şubat Salı günü Akdeniz Belediyesi Konferans Salonu’nda, 5 Şubat Çarşamba günü ise Yedirenk Mersin LGBT Derneği’nde düzenlenen atölyelere ilk gün 30’a yakın ikinci gün ise 40’ın üstünde kişi katıldı.
Akdeniz Belediyesi Konferans Salonunda LGBTİ İnsan Hakları Atölyesi
Pembe Hayat’ın Yedirenk Mersin LGBT ev sahipliğinde düzenlediği atölyelerin ilk günü Akdeniz Belediyesi Konferans Salonunda derneğin hukuki danışmanı ve genel sekreteri Ahmet Toköz “hak ihlalleri” konulu interaktif bir tartışma başlattı
Salı günü Akdeniz Belediyesi Konferans Salonu’nda gerçekleşen ve 13:00’de başlayan LGBTİ İnsan Hakları Atölyesi’nin moderatörlüğünü Yedirenk Mersin LGBT’den Tuna Şahin üstlenirken Pembe Hayat LGBTT Dayanışma Derneği başkanı Buse Kılıçkaya, derneğin genel sekreteri ve hukuki danışmanı AvukatAhmet Toköz ve dernek üyesi Gani Met, LGBT hakları ekseninde insan hakları konusunu ele aldılar.
İnsan hakları ve Ayrımcılık konusunda konferansa katılanlar ile birlikte interaktif bir tartışma açan Avukat Ahmet Toköz, hak ihlalinin nerede başladığına, trans bireylerin şu an maruz kaldığı ve kabahatlar kanunu kılıf gösterilerek kolluk kuvvetleri tarafından uğradıkları toplumdan soyutlamaya karşı direnişlerine, ayrımcılığa uğrayan kitlenin de başka kesimlere ayrımcılık uygulayarak bir kısır döngü yarattığına değindi.
Trans aktivist Gani Met, “Ben farklı değil aynıyım. Bunu kabul etmek zorundasınız”
Trans aktivist olduğunu belirterek konuşmasına başlayan Gani Met, LGBT bireylerin ister istemez anti militarist, savaş karşıtı olduklarını söyledi. Erkek egemen sistemin, Militarist düzenin kendilerini yok saydığını dile getiren Gani Met, en çok rahatsız olduğu kesimin “Sana saygı duyuyoruz” diyenler olduğunu belirterek, “Bana saygı duymalarını istemiyorum. Saygı duysanız da duymasanız da ben buyum. Benden nefret edin, bana hakaret edin, bana karşı nefretinizi kusun ama bana saygı duymayın. Ben farklı değil aynıyım. Bunu kabul etmek zorundasınız” şeklinde konuştu.
Pembe Hayat LGBTT Dayanışma Derneği başkanı Buse Kılıçkaya, “Alanım insan hakları ve 20 yıldır LGBT aktivistiyim”
LGBT bireylere yönelik hak ihlalleri konusunda konferans salonuna gelenleri aydınlatan Buse Kılıçkaya ise sözlerine LGBTT Dayanışma Derneği’ne kısaca tanıtarak başladı. İnsan hakları ve LGBT hakları alanında 20 yıldır çalışmalar yürüttüğünü belirten Kılıçkaya, insanca yaşayabilecekleri bir dünya tezahürünü gerçeğe dönüştürmek için mücadele ettiklerini kaydetti. LGBT bireylerin en dezavantajlı grup olduğunun altını çizen Pembe Hayat derneği başkanı Buse Kılıçkaya, anayasada cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği maddelerinin eklenmesi gerektiğini belirterek nefret söylemi, nefret suçları, ötekileştirme ve ayrıştırmanın önüne geçilebilmesi için anayasada bu maddelerin mutlak surette bulunması gerektiğini söyledi.
Yedirenk Mersin LGBT’de Hak İhlalleri Raporlama Atölyesi
Çarşamba günü Yedirenk Mersin LGBT’nin dernek merkezindeki atölyeye ilk güne nazaran daha fazla kişi katıldı. Yedirenk üyesi gençlerin doldurduğu atölyeye 50’ye yakın aktivist katıldı.
Akdeniz Belediyesi Konferans Salonundaki yüksekteki kürsüye karşı oturma düzeninin aksine Yedirenk’in mekanındaki içiçe ortam hem Pembe Hayat üyelerinin hem de atölyeye katılanlanların daha samimi bir ortamda buluşmalarının önünü açtı. 13:00’den 17:00’ye kadar süren Hak İhlalleri Raporlama Atölyesi’nin kolaylaştırıcılığını Pembe Hayat’ın genel sekreteri ve hukuki danışmanı AvukatAhmet Toköz üstlendi.
Pembe Hayat’tan Ahmet Toköz Yedirenk Mersin LGBT üyesi gençlerle birlikte “Neden hak ihlali raporuna ihtiyaç duyarız?” sorusuna yanıt arıyor
Herkesin toplandığı salonun ortasına yerleştirdiği beyaz tahtanın üzerine katılımcılara yönelttiği, “Neden hak ihlali raporuna ihtiyaç duyarız?” sorusunun yanıtlarını kaydeden Toköz; çıkan sonuçları da -hak ihlalini belgelemek, sistematik ihlallerin önüne geçmek, ihlal gruplarını ortaya çıkarmak, bölgesel farklılıkları görünür kılmak, cezasızlık ile mücadele edebilmek, stk’ları yönlendirmek, yasal bir çalışma imkanı yaratmak, görünürlük ve farkındalık yaratmak- atölye katılımcıları ile paylaştı.
Raporlama eğitimlerinin aslında dört tam gün sürdüğünü belirten Toköz, Mersin’de bu imkandan şu an için yoksun olduklarının altını çizdikten sonra katılımcıları iki gruba ayırarak hak ihlaline uğramış ve derneğe bu konuda başvuruda bulunmuş kişiye hangi soruların sorulması gerektiğine dair bir grup çalışması yaptırdı. 20 dakika iki ayrı odada bu konuyu tartışan katılımcılar daha sonra kendi sonuçlarını paylaştılar.
Atölyeye katılanlar iki gruba ayrılıp hak ihlaline uğramış ve derneğe bu konuda başvuruda bulunmuş kişiye hangi soruların sorulması gerektiğini tartıştı
Grup çalışmasının ardından hak ihlali raporu hazırlarken mutlaka akılda tutulması gereken konuları katılımcılar ile paylaşan Toköz, “Eğer bu konulardan herhangi birine uymayacak iseniz hak ihlali raporu düzenleyecek bir raportör olmaktan hemen o an vazgeçin” diye konuştu.
Hak İhlali Raporu hazırlarken mutlaka akılda tutulması ve taviz verilmemesi gereken konular
2. grubun kolaylaştırıcısı Pembe Hayat’tan Gani Met, hak ihlaline uğramış bireye sorulması gereken sorular ile ilgili süregiden tartışmayı izliyor
Raportörün görevi rötuşsuz bir fotoğraf çekmektir
Raporun düzenlendiği yer ve zaman belirtilmeli
Rapor tutarken mağdurla duygusal bağ kurmaktan kaçının, “soğuk nevale” gibi davranın
Kanaat kullanmayın, “Mağdurum” diyor ama hiçte öyle görünmüyor yanılgısına düşmeyin. Sizin raportör olarak göreviniz size gelen mağdurun size ilettiklerini rapora kaydetmek. Kanılarınızı zaten rapordaki “Raportörün görüşü” kısmında belirtebilme olanağına sahipsiniz
Gördüğünüz ve duyduğunuzu nasıl gördü ve duydu iseniz o şekilde rapora yansıtın
Mağdurun kişisel bilgilerini, mağduru tehlikeye atması olası bilgi ve belgelere her ne surette olursa olsun hiçkimse ile paylaşmayın. Rapor sizin ve hukuki danışmanınız arasında kalması gereken bir belgedir. Hiçbir adli kurumla, dernekten hiçbir yönetici ile paylaşılamaz
Mağdurun vermek istemediği bilgiler için ısrarcı olmayın. Vermek istemediği bilginin yanına “Bilgi vermedi” yazmanız kafi
Sizin raportör olarak işiniz gerçekler, bu nedenle raporda gerçeğin süssüz bir fotoğrafını çekmek durumundasınız
Pembe Hayat Mersin’den sonra Adana’da
Pembe Hayat LGBTT Dayanışma Derneği Mersin’deki atölyelerin ardından Adana’ya geçti. Buse Kılıçkaya, Avukat Ahmet Toköz ve Gani Met, Adana’da da iki gün sürecek atölyelerde Ayrımcılığa Karşı Gökkuşağı paneline katılacak; LGBT ve Trans seks işçilerinin sorunları ve Adaletin LGBT hali konularında Adanalı katılımcılara bilgi verecekler.
İzmir Efemçukuru’nda faaliyeti devam eden altın madeniyle ilgili ,Ege Çevre ve Kültür Platformu (EGEÇEP) anayasa mahkemesine bireysel başvuruda bulundu. EGEÇEP adına davayı açan avukat Arif Ali Çangı, “bu dava ‘altın mı su mu?’ sorusuna cevap verecek” diyor
1999 yılında Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı tarafından ruhsat verilen ve o zamandan beri bilim insanlarının itirazına rağmen bölgede altın arama faaliyetine devam eden “Tüprag Metal Madencilik Sanayi ve Ticaret Ltd. Şti”ne karşı EGEÇEP adına avukat Arif Ali Cangı anayasaya mahkemesine dava açtı. İç hukuk yolları tükendiği için anayasa mahkemesine başvurulan davada Cangı, özellikle Tahtalı ve Çamlı su havzasının büyük tehlike altında olduğunu, bu nedenle maden arama çalışmalarının durdurulması gerektiğini belirtiyor.
Hukuki süreç nasıl işledi?
1999’da başlayan maden arama faaliyetinin durdurulması için yürütmeyi durdurma kararı çıkmış, karar danıştay tarafından bozulmuştu. Yapılan bilimsel toplantılarda “tesisin metal kirliliği yaratacağı, yeraltı ve yerüstü su kaynaklarının, bitki ve orman örtüsünün zarar göreceği” belirtilmesine rağmen, maden tesisine 2005 yılında ÇED raporu da verildi. Yanısıra, 31 Aralık 2013 yılında, işletmenin kapasitesinin arttırılmasına ilişkin projeye de, hukuki itirazlara rağmen ÇED raporu verildi. Bu sırada 2005 yılında verilen ÇED olumlu kararının yürütülmesinin durdurulması ve iptali istemiyle açılan dava da reddedildi. Gelinen noktada, iç hukuk yolları tükendiği için anayasa mahkemesine başvuruluyor.
Gerekçe: adil yargılama hakkı ve sağlıklı çevrede yaşam hakkı ihlali
Arif Ali Cangı, bilirkişi raporuna yapılan itiraz dilekçesinin gerekçesiz reddedilmesinin adil yargılama hakkının ihlali olduğunu, Bunun da Anayasaının 14.1 maddesi ve AİHS 6. Maddesinin ihlali olduğunu belirtiyor. Ayrıca Anayasa mahkemesi ve AİHS’in sağlıklı bir çevrede yaşama hakkını düzenleyen maddelerinin de Anayasa mahkemesine bireysel başvurunun önünü açtığını belirtiyor.
ÇED sürecinde bilirkişi raporlarına itiraz edilmiş fakat kabul edilmemişti. Cangı, bilrikişilerin konu hakkında uzman olmadığı, maden hakkında verilecek bir kararın hidrojeoloji uzmanlarına danışarak verilmesi gerektiğini belirtiyor.
“Maden şirketi Çamlı barajının yapılmayacağına dair belge aldı ama o baraj stratejik plan içinde, kirlenmenin tamamı Çamlı barajına taşınacak. Kaldı ki baraj yapılmasa bile bölgenin dereleri Ege Denizi’ne ulaşıyor. Tüm bölge kirlenecek. Bu madenin çalışması Tahtalı su havzasının feda edilmesi anlamına geliyor. İzmirin gelecekteki suyu olacak mı tartışması bu. İzmir’in yerel yönetimin sorumlu olması gerektiğini söylüyoruz yıllardır.”
Maden büyüyerek faaliyete devam ediyor
Şu anda altın ve gümüş madeni, 31 Aralık 2012’de aldığı ÇED raporu uyarınca kapasitesini üç kat arttırmış durumda çalışmaya devam ediyor. Cangı’nın söylediğine göre, köylüler tarafından “hayvanlar ölüyor” şikayetleri geliyormuş fakat ağır metal kirliliğinin etkilerinin daha leri zamanda, kaser vakalarının artmasıyla ortaya çıkacağını söylüyor.
Eğer anayasa mahkemesi Efemçukuru Altın Madeni’nin faaliyetlerinin tedbiren durdurulması kararını verirse, Bergama altın madeni davasından sonra Efemçukuru da maden aramalarının ekolojik tahribatı açısından emsal bir karar olacak. Cangı, mücadelenin “altın mı su mu?” sorusunda kilitlendiğini söylüyor.
Bulgaristan cumhurbaşkanı Rosen Plevneliev, önce seçim sistemiyle ilgili üç maddeyi referanduma sunmayı önerdi, ardından her seçimde bir de refrandum yapılmasını talep etti. Cumhurbaşkanının “en demokratik yol olarak” tanımladığı referandum gerçekten öyle mi? Cengiz Aktar ve Serkan Köybaşı’na sorduk.
Plevneliev, geçtiğimiz günlerde seçim sistemiyle ilgili üç sorunun sorulacağı bir referendum yapılabileceğini açıklamış; tarihinin de 25 Mayıs’ta gerçekleşmesi planlanan Avrupa Parlementosu seçimlerine denk getirilmesini önermişti.
Referanduma dahil edilmek istenen üç konu var: liste dışından milletvekillerini seçebilme, oy kullanımının mecbur olması ve elektronik oy kullanımına izin verilmesi.
Bulgaristan cumhurbaşkanı Rosen Plevneliev
Bu isteğin ardından Pilevneliev dün yaptığı bir açıklamayla, her seçimde aynı zamanda referandum yapılmasını da önerdi. Doğrudan demokrasiye inandığını dile getiren cumhurbaşkanı, “Bundan sonra ülke her yıl düzenlenecek bir seçim periyoduna giriyor. Şimdi AP seçimleri, gelecek yıl yerel seçimler, daha sonra cumhurbaşkanı seçimleri, ardından genel seçimler geliyor. Tüm bu seçimleri referandumla birleştirmekte hiçbir kötülük olmaz. Maliyeti yok, sadece artısı var” sözlerine yer verdi.
Referandumu desteklemek için komite kuruldu
Bulgaristan cumhurbaşkanı Rosen Pilevneliev’in seçim sistemiyle ilgili üç maddeyi referanduma sunma talebini destekleyen bir komite kuruldu. Akademisyenler, sanatçılar ve üniversite öğrencilerinden oluşan komite söz konusu referendumun yapılması için imza kampanyası başlattı.
Referandum fikrini destekleyenler başlattıkları imza kampanyasında 500 bin imzacı bulmayı hedefliyor. Zira cumhurbaşkanının önerisi, parlemento kabul etmediği sürece yürürlüğe giremeyecek. Eğer 500 bin imza toplanırsa referandum meclise gönderilmeden kabul edilmiş olacak; kampanya 200 bin imzada kalırsa öneri karar için meclise gidecek.
Kampanya grubunun kurucularından Sofya Üniversitesi anayasa hukuku profesörü Georgi Bliznashki, Bulgaristan halkının referendum kararının arkasında olduğunu göstermek için harekete geçtiklerini söylüyor.
Mecliste destek bulmak zor görünüyor
Ama tüm ülke referandum konusunda hemfikir değil. Meclisteki dört partiden sadece merkez sağda bulunan GERB partisi öneriyi destekliyor; ‘Bulgaristan Sosyalist Partisi’, ‘Hak ve Özgürlükler Hareketi’ partisi ve aşırı ulusalcı ‘Ataka’ partisi öneriyi reddetme taraftarı.
Bulgaristan meclisinin başkan vekili, Bulgaristan Sosyalist Partisi üyesi Maya Manolova, ulusal bir kanala yaptığı açıklamada “cumhurbaşkanının talebinin, vatandaşların en demokratik aracı olan referandumu açıkça suistimal ettiğini söylemiş, özellikle zorunlu seçme ve eletronik seçme maddelerinin anayasaya aykırı olduğunu” savunmuştu. Siyaset bilimci Evgeni Daynov ise referendum kabul edilirse, partilerinin oy dağılımının değişeceği ve kartların yeniden dağıtılacağı görüşünde.
Peki hem destekçiler hem de karşı çıkan partiler tarafından “en demokratik yol” olarak görülen referendum gerçekten öyle mi? Konuyu Cengiz Aktar ve Serkan Köybaşı’na sorduk.
“Referandum siyasetin sıfır noktasıdır”
Cengiz Aktar
Dr. Cengiz Aktar – yazar, Avrupa Birliği genişleme süreci konusunda uzman
Referandum ile kamu otoritesi tarafından daha önce alınmış bir kararın halk tarafından teyidi amaçlanır. Herhangi bir oylamanın esası, neyin oylandığının oy veren tarafından bilinmesidir. Gelgelelim kitle demokrasisinde seçmen, yasalar, yönetmelikler ve genel işleyişle ilgili son derece kısıtlı bilgiye sahiptir. Demokrasi açığı (democratic deficit) kavramının özü budur ve bütün demokratik ülkeler için geçerlidir. Toplum hayatının çetrefilliği ve teknolojinin hükümranlığı gelişmiş demokrasileri uzman ve teknisyen imparatorlukları hâline getirmiştir. Bu “bilgi emperyalizmini” dengelemenin bugüne dek bulunan en katılımcı, etkin ve demokratik yolu Etki Analizi’dir.
Etki Analizi, kamu otoriteleri tarafından kamusal alanda gerçekleştirilmesi düşünülen veya özel olup kamusal alana etkisi olabilecek herhangi bir projenin karar ve elbet uygulamasından önce olumlu ve olumsuz muhtemel her çeşit etkisinin incelenmesi, bulguların kamuyla paylaşılması ve karar alıcılara ulaştırılması demek. Gelişmiş demokrasilerde kamusal alanı ilgilendiren projelerle ilgili hukukî ve teknik kararlar Düzenleyici Etki Analizi (Regulatory Impact Analysis) denen bir çalışma sonrasında alınıyor. İllâki oylanacaksa bu, bilgilendirilmiş oylama (deliberative polling) şeklinde cereyan ediyor. Kırk yıl önce ABD’de ortaya çıkan bu araç 1990’larda Avrupa tarafından da benimsendi. Türkiye’de ise pek bilinen, kullanılan, değer verilen bir araç değil. Kamuoyunun etki analizi olarak duyduğu tek araç Çevresel Etki Değerlendirme (ÇED) raporları. Hükümetin bu mekanizmadan nasıl ürktüğü ve engellemek için neler yaptığını iyi biliyoruz.
Sandıktan sandığa demokrasilerde, bir ara sandık niteliğinde olan referandumsiyasî katılım alanını açan değil daraltan, bu ölçüde de demokratik talepleri karşılamada son derece yetersiz bir araçtır. Bir bakıma siyasetin sıfır noktasıdır.
“Birbirinden farklı konuları tek oya bağlamak referandumu kötüye kullanmaktır.”
Dr. Serkan Köybaşı – anayasa hukukçusu
Serkan Köybaşı
Referandum, demokratik şekilde düzenlenir ve yürütülürse gerçekten demokratik bir yoldur. Öyle ki, demokrasinin özünde bulunan “halkın yönetimine” en fazla yaklaşıldığı an referandumlardır. Bu nedenle Fransa Anayasa Konseyi referandumları “egemenin yeniden ortaya çıktığı an” olarak adlandırır ve bu nedenle referandum sonuçlarını denetlemeyi reddeder. Çünkü anayasa hukukunda egemenin üzerinde başka bir irade olamaz.
Ancak referandumlar son derece anti-demokratik şekilde de kullanılabilir. Bu nedenle baskıcı rejimlerin çok sevdiği bir uygulamadır. Bunun nedeni yönlendirilmiş ve yönetilmiş bir referandumun sonucunda iktidarın talep ettiği sonucun “halk böyle istedi, halktan daha üstün bir irade olabilir mi? Sonuçtan biz sorumlu değiliz” denebilmesidir.
Referandum sürecinde iktidarların devlet aygıtlarını kullanarak toplumsal kesimler üzerinde baskı kurması, propaganda araçlarını asimetrik şekilde kullanmak suretiyle algı yönetimi yapması veya referandumda birbirinden çok farklı konuları tek oya bağlaması halinde referandumun kötüye kullanılmasından bahsedilebilir. Bu, Venedik Komisyonu’nun referandumlarda konunun tekliği ilkesine aykırı bir düzenlemedir. Amacı ise benim “siyasal muvazaa” olarak çevirdiğim “logrolling“dir. Burada iktidarın amacı tek başlarına referanduma sunulmaları halinde oy verenlerin %50’sinin oyunu alamayacak bazı birbiriyle ilgisiz konuları tek bir kutuya koyarak vatandaşlardan “önemli olan benim düzenlemenin geçmesi; diğer düzenleme olsa da olur, olmasa da” anlayışı çerçevesinde tüm kutuya evet oyu atmasını sağlamaktır.
Dolayısıyla Bulgaristan Cumhurbaşkanı’nın referandum çağrısı, eğer anti-demokratik bir amaç taşımıyorsa ve referandum ilkelerine uyulursa, seçimler gibi önemli bir konuda halkın görüşüne başvurulmasını sağlayacağı için olumlu bir gelişmedir. Ancak Bulgaristan’da Cumhurbaşkanı’nın referandum düzenleme gibi bir yetkisi bulunmadığı için önemli olan Parlamento’nun bu daveti kabul etmesi ve kabul edilecek yeni seçim düzenlemesini halkın oyuna sunup sunmayacağıdır.
İstanbul merkezli 17 Aralık rüşvet ve yolsuzluk operasyonunun ardından İl Emniyet Müdürlüklerinde yapılan yapılan değişlikler devam ediyor. Kocaeli Valiliği’nden yapılan açıklamada, son değişikliklerle toplam 157 müdür, amir ve polisin görev yerlerinin değiştirildiği duyuruldu.
Atanan polisler geri dönüyor
17 Aralık’taki yolsuzluk ve rüşvet soruşturması görevden alınan binlerce polis yürütmeli durdurma talebi ile mahkemenin yolunu tutuyor. Edirne Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Şube Müdürü ve Beyoğlu İlçe Emniyet Müdürü hakkında yürütmeyi durdurma kararı verildi. Edirne KOM Şube Müdürü olarak görev yapan Semih Erdur’un da görev yeri 6 Ocak’ta değiştirildi. 17 Aralık sonrası yeri değiştirilen polis sayısı 6 bin 500’ü aşkın olarak ifade ediliyor.
17 Aralık fezlekeleri savcılığa iade edildi
TBMM Başkanı Cemil Çiçek, 4 eski bakan hakkındaki fezlekelerin Adalet Bakanlığı tarafından savcılığa iade edildiğini söyledi.
“Biz de Gündeş kadar görüşe çıkmak istiyoruz”
TBMM Cezaevi Alt Komisyonu’nun, Trabzon Cezaevi incelemesinde kadın mahkumlar “Ebru Gündeş” isyanında bulundu. “Ebru Gündeş eşini her gün 10 dakika görüyor. Biz de aynı haktan yararlanmak istiyoruz” diyen kadınlar, milletvekillerinden bu konuda destek istedi. Komisyonun MHP’li Üyesi Reşat Doğru, “konuyu Adalet Bakanlığı’na ileteceğiz” dedi.
Bilal Erdoğan’la ilgili soru önergesi işleme konulmadı
CHP Uşak Milletvekili Dilek Akagün Yılmaz’ın, Başbakan Erdoğan’ın oğlu Bilal Erdoğan’ın 17 Aralık tarihli yolsuzluk ve rüşvet operasyonunda isminin geçtiğine ilişkin soru önergesi, içtüzüğe aykırı bulunarak, işleme konulmadı
Yılmaz’ın, “Başbakan’ın oğlu Bilal Erdoğan ve hakkında soruşturma yürütülen diğer kişilerle ilgili yolsuzluk ve rüşvet kapsamındaki soruşturmalar hukuk dışı müdahalelerle neden engellenmiştir” sorusunu da içeren önergesi TBMM Başkanlığı’na içtüzüğe aykırı bulundu.
Gezi parkı soruşturmasında 18 tahliye
Gezi Parkı olaylarına ilişkin soruşturma kapsamında tutuklu bulun 18 şüpheli tahliye edildi.Haziran 2013’te düzenlenen operasyon kapsamında aralarında ESP’lilerin de bulunduğu 67 kişi gözaltına alınmış 35 şüpheli tutuklanmıştı.
17 Aralık operasyonunun ardından bugüne hukuk alanında yaşananlara karşı akademisyen ve hukukçulardan oluşan “hukukun üstünlüğü ilkesi askıda”başlıklı 150 imzalı bir açıklama yapıldı.Açıklamada, hukuk devleti ilkesinin askıya alınması ve üstelik kanunlara da dayanmayan bir “istisnailik durumunun” ilan edilmesinin, yasama ve yargı kuvvetlerinin yürütme tarafından yutulduğu bir kuvvetler birliğine doğru hızlı bir gidişin tehlikesini barındırdığı belirtildi.