Diyarbakır’ın Bağlar ilçesinin Milli Eğitim Müdürü açıklama yapmış. Hem de “Dünya Anadili günü”nden bir gün önce!
Demiş ki müdür; ”Sekizinci sınıfta okuyan öğrenciler de dâhil, 523 çocuk okuma yazma bilmiyor. 1104 öğrenci de okuma güçlüğü çekiyor.”
Bu sözlerin akabinde bu durumun gerekçesini de açıklamış müdür “Mevsimlik tarım işçiliği yapan ailelerin hafif zekâ geriliği olan çocukları bunlar” demiş.
Doğrusu haberi okuyunca şaşırdım. Şaşkınlığım geçince de İlçe Milli Eğitim Müdürünün bu sözleri etmiş olacağına kanaat getirdim. Çünkü deneyimlerimden ve yaşananlardan biliyordum ki; Anadili Türkçe olmayan, Türkçeyi ilkokul birinci sınıftan itibaren devlet zoru ve devletin öğretmeninin tokadı ile öğrenmek durumunda kalan Kürt, ya da başka etnisitilerden çocuklar sadece Türkçeyi konuşmanın güçlüğünü değil aynı zamanda “özürlü” muamelesi görmenin çocuksu travmasını bir hayat boyu üzerlerinden atamıyorlardı.
Haberin devamında üçüncü sınıftan sekizinci sınıfa kadar her sınıftan kaç öğrencinin belirlenen “hafif zekâ geriliği” imlenmesi ile damgalandığının vurgusu da yazılmış.
İnsan ister istemez düşüneduruyor.
Kürt siyasetinin bunca siyasal talepkârlığının içinde Kürt çocukları için Anadilinde eğitim ve öğretim istemesi demek ki boşuna değilmiş!
Anadilinde eğitimle kazanılanın sadece konuşulan ve eğitimi yapılan bir dil okuması olmadığını, aynı zamanda özgürleştirici ve kişisel gelişimin önünü açan bir yanının da olduğunu bu vesileyle gözardı etmemek gerektiği kanısındayım.
Bütün bir cumhuriyet reel politiği Kürde ve diline düşman olmak, hatta yok saymak üzerine bina edildi. Anlaşılan Bağlar İlçe Milli Eğitim Müdürü bu ayıbın hâla sürmesinden yana ısrarcı. Israrcı ki; anadilinde eğitimden hiç söz etmiyor.
Hiç söz etmiyor, çünkü sözlerinin devamında diyor ki “yıl sonuna kadar bu çocukların tümüne Türkçeyi öğreteceğiz.”
Öğreteceksiniz de ne olacak. Başınıza taç mı konacak! Çocukları “geri zekâlılıktan” üstün zekâlılığa mı terfi ettireceksiniz. Türkçe öğrenmek zekâ sahibi olmakla eşdeğer mi?
Doksan yıllık tekçi, Türkçü, inkârcı resmi tezlere dayalı devlet politikası artık iflas etti, farkında mısın ey müdür?
İstiyorsan o “hafif geri zekâlı” dediğin Kürt çocuklarına Türkçeyi bir iyice öğret okusun yazsınlar Türkçe dilinde müdür. Ama o çocuklar kendi anadilleri Kürtçede de eğitim ve öğretimlerini serbestçe görsünler. Bir de bu gerçekliği dillendir!
Çünkü anadilinde eğitim, dünyanın her yerinde haktır. En temel hak talebidir. Olmazsa olmazdır. Yok saymak ise, en sıradan haliyle hak ihlalidir.
Dili üzerinden hak talepkârlığını yok saymak, ötelemek, anadili dışında bir başka dilin öğrenilmesini ısrarla, devlet zoruyla dayatmak, hele zekâ testiyle ölçümleyerek aşağılamak nefret suçuna kadar giden bir felakettir.
Sınırlarım kalktı benim. Öyle güzel, öyle kendiliğinden oldu ki. Örneğin Beyrutta tanıştığım Rima’yla, İstanbul’dan Fas’a uçtuk biz. Arjantin’den gelen Ekvador’lu Margarita’yı da alıp Sahara çölünde dans ettik. Bir gece yarısı, kum tepesinin zirvesine tırmanıp el ele tutuşup yıldızları seyrettik ve aşka dair bir dilek tuttuk biz… İzmir’li Gül, Beyrut’lu Rima, Ekvador’lu Margarita, Fas’lı Said ve ben… Sınırlarım kalktı benim. Öyle güzel, öyle kendiliğinden oldu ki…
Sakarya’nın küçük bir köyünde doğdum. Yaşadığım çevrede, kimselerde seyahat alışkanlığı olmadığından, uzun yıllar, başka diyarlara gidebilmenin tek yolunun Almanya’ya çalışmaya ya da Mekke’ye hacca gitmek olduğunu sandım.
İlk, tek başıma yolculuğum, -annemin tüm itirazına rağmen- 16 yaşındayken Dokuz Eylül Üniversitesinde okumak üzere İzmir’e yaptığım yolculuktu.O dönemler, yurt dışına başka sebeplerle de çıkılabildiğini öğrendim ama benim için seyahat hala şehirli ve zengin insanların yapabileceği bir şeydi. Okul bittikten sonra, bana öğretilen “sanal mecburiyetler” sebebiyle, en sevmediğim bütün işleri yaptım; bankacılık, finans, muhasebe.
Buket Uzuner’in kitabından, interrail diye bir şey olduğunu duyduktan tam on yıl sonra, çalıştığım şirketin tarihindeki en uzun yıllık izni kopartıp, bir interrail bileti ile 5 ülkeyi gezdim ve işte böylece kapıldım gezginlik virüsüne. Sonrası, her bir resmi tatil, hafta sonu tatili ve yıllık izinlerde uçak, tren bileti kovalamak ve yeni yerler keşfetmekle geçti. Herhangi bir tura katılmaksızın, kendi planladığım gezilerle şu ana kadar 19 ülkeyi ve Anadolunun pek çok ilini gezdim. Misafirperverlik ağları sayesinde birçok gezginle tanıştım ve birçoğunu da evimde ağırladım.
İnanmadığım işlerde çalışmak ve sadece kısıtlı zamanlarda seyahat edebilme özgürlüğümün olması öyle canıma tak etti ki, bundan tam bir yıl önce, hiçbir birikimim olmaksızın işimden ayrıldım. Uzun zamandır hayalini kurduğumuz yolculuk için, küçük bir fon bulup, bir arkadaşımla yola çıktık. Bana bu yolculuğun amacını sorduklarında bildiğim bir tek şey vardı. Yalnızca bir kişiye bile, seyahat edebilmenin mümkün olduğunu gösterip, yola çıkma cesaretini verebilirsem benim için değerdi.
Eşe dosta haber uçuruldu, arkadaşlar, arkadaşların arkadaşları, onların da kuzenleri, teyzeleri, asker arkadaşları, anneleri derken, armağan ekonomisinin kralını yaşadığımız ve her bir anına şükrettiğimiz yolculuğumuz başladı. Bohçamda Anadolu ismini verdiğimiz bu yolculukta, üç ay boyunca Anadolu’daki köyleri dolaşıp, misafir olduğumuz köyün hikayelerini dinledik. Kendi yol hikayelerimizi hem büyüklerle hem de küçüklerle paylaşıp, çocuklarla çeşitli etkinlikler yaptık ve her köydeki etkinlik sonrası, çocukların yazdığı mektupları, bir sonraki köyün çocuklarına taşıdık.
Siirt Bağgöze küyünde Mevlide ablanın evinde iki dil iki bavul ile bir hafta
İşte bu yolculuğun duraklarından birinde düştü yolumuz Siirt’in Bağgöze köyüne. Bir yakını telefon edip Mevlide ablaya, sadece, “bir misafirimiz var ilgilenir misin?” dedi. Dünyanın en güzel gülümsemesiyle karşıladı bizi Mevlide abla. Aynı dilde (!) hiç konuşamadık ama o güldükçe evimiz oldu evi. Hatice, yüksekokulu yeni bitirmiş kızı, tercümanımız ve can yoldaşımız oldu o bir hafta boyunca ve bir gün, son sınıftaki kuzeni Evin’le karşımıza geçip; “Burcu Abla, Hülya Abla biliyor musunuz? Küçüklüğümüzden beri en büyük hayalimiz, sadece ikimiz yola çıkıp Türkiyeyi gezmekti. Şimdi sizi gördük ya, biz de yapabiliriz…” dedi.
Bugünlerde, yeni bir seyahat düşlüyorum. Judith Liberman’ın atölyelerinde duyduğum ve yaşayarak öğrendiğim bir şey var; “Hikayelerin gücü!“. “Dünyanın duyduğu hikayeleri değiştirebilirsek, dünyayı da değiştirebiliriz” der sevgili Judith. İşte ben de, baharla birlikte yeniden yola çıkıp yine Anadolu’yu gezmek ve farklı şehirlerdeki Çocuk Hastanelerini ve Sevgi Evlerini ziyaret etmek, çocuklara masallar, hikayeler ama en çok da yol hikayeleri anlatmak istiyorum. Rotayı belirleme eşe dosta haber salma aşamasındayım henüz, belki yakında karşılaşır yollarımız…
Malta’dan Anadolu’ya, Japonya’dan Ekvador’a
Gezginler bilir, bir kez kaptıysanız o virüsü şayet, birçok yol fırsatı tesadüfen(!) önünüze çıkar ve mucizeler de olur. 2009 yılında, ilk işsizliğim(!)de, Malta’da yaşayan arkadaşım Soner’den bir telefon almıştım. “Hülya tam senlik bir seyahat yapıyoruz, haydi hazırlan!”
Malta’da bir grup amatör bisikletçi, her yıl gönüllü bir organizasyon yapıyorlar. Aylar süen yoğun antremanlardan sonra, her yıl farklı bir ülkede/ülkelerde yaklaşık 2.000. kilometre yol yapıyorlar. Lifecycle chalenge adı verilen bu etkinlik sonrası toplanan bağışlar, böbrek hastaları yararına kullanılıyor. İşte bu ekibin 2009 yılındaki rotası İstanbul’dan Şam’a idi ve ben de Soner sayesinde hiç tanıdığım 18 bisikletçi ve 17 destek ekibi üyesiyle ülkeyi baştan başa geçip, elden geldiğince ekibe destek olmaya çalışmıştım.Yolculuğun sonunda tam bir aile olmuştuk, bu hiç gitmediğim ülkenin hiç tanımadığım insanlarıyla. İşte, bu yıl sonbaharda aynı ekip bu kez de Japonya’ya gitmeye hazırlanıyor. İhtiyaç duyarlarsa şayet, bendeniz de yeniden kendileriyle olmaya ve destek sunmaya niyet ediyorum.
Ne diyordum, mucizeler… Hani o, Sahra çölündeki kum tepesinde el ele tutuşulup tutulan dilek var ya… Geçenler’de Margarita’dan aldık haberini. Dileğimiz kabul olmuş ve sevgili Margarita Temmuz ayında evleniyormuş. Yeni bir mucize olur da Ekvador’a uçmanın bir yolunu bulabilirsem, Temmuzda gidip orada olmak, ve düğünde Beyrutlu Rima, Ekvador’lu Margarita ve İsviçreli müstakbel damatla halay çekmek, düğün sonrası gelin ve damatın arkadaşlarıyla yağmur ormanlarında kamp yapmak istiyorum… Sınırlarım kalktı benim. Öyle güzel, öyle kendiliğinden oldu ki…
86. Akademi Ödülleri’nde (Oscar) 9 dalda Oscar’a aday gösterilen Steve McQueen imzalı “12 Years a Slave / 12 Yıllık Esaret” filmi hakkında bir eleştiri yazısı yazıp yazmamak konusunda büyük bir ikilemde kaldım. Fakat Steve McQueen imzalı “12 Years a Slave/12 Yıllık Esaret” yapımı Oscar’ın habercisi olarak bilinen Altın Küre ve Bafta ödül törenlerinden “En İyi Film” ödüllerine layık görülünce, yazı yazmak kaçınılmaz oldu.
Siyahi yönetmen Steve McQueen yönetmenlik kariyerine 2008 yılında “Hunger/ Açlık” gibi hafızalardan silinmeyecek bir filme başladıktan sonra 2011 yılında ise “Shame / Utanç” yapımı ile nasıl bir sinema anlayışına sahip olduğunu sinemaseverlere gösterdi. Yönetmen McQueen, ilk iki filminde toplumun içinden tercihleriyle farklılaşan insanların hayatlarından bir kesiti, köşeli laflar ve cesaret isteyen bir sinema diliyle anlatarak son birkaç yılda adından fazlaca söz ettirmeyi başardı.
“12 Years a Slave / 12 Yıllık Esaret”, siyah ile beyazın eşit olmadığı, yan yana oturamadıkları dönem olan olan 19.yüzyıl Amerika’sında geçiyor. Solomon Northup’un gerçek hayat hikayesinden uyarlanan filmde, keman virtüözü ve aile babası Northup, köle tüccarları tarafından kandırılıp kaçırıldıktan sonra köle olarak satılmasını konu ediniyor. 12 yıl boyunca köle olarak çalıştırılan Solomon Northup’un özgürlük mücadelesini, kendisine biçilen kölelik rolüne karşı verdiği mücadeleyi özgün bir dille anlatmayı başarıyor.
Bugüne kadar kölelik üzerine yapılmış filmlerden her sahnesiyle farklı durmayı başaran yapım, yaşanılan dramın toplumsal boyutundan çok, kişisel bir varoluş mücadelesinin içinde gerçekleşiyor. Northup’ın özgürlüğüne tekrar kavuşma çabaları hep beyaz bir duvara çarpıp geri dönüyor.
Yönetmen, dönemsel bir filme imza atarak, geçmişte beyaz sahipler, siyahi köleler, bedenin metalaştığı, parası olana satılan siyah bedenlerin mücadelesini çok dramatize etmeden, kendine özgü sinemasal anlatımla, meseleye tanıklık etmemizi sağlıyor. Steve McQueen diğer filmlerin aksine, üzerinde çok film çekilmiş bir konu hakkında yeni şeyler söylemenin zorluğunu yaşadığını film içerisindeki bazı sahnelerden anlayabiliyoruz. Fakat yönetmenin sinema öngörüsü etkileyici sahnelerde, izleyicinin nefeslerini tutmasını başarıyor.
Filmin oyuncu kadrosundan ve dikkat çeken performanslarından bahsetmemek olmaz. Filmde “sahip” beyazı canlandıran, Steve Mcqueen’in “aşina” oyuncusu Michael Fassbender kötü adam olma konusundaki performansı alkışı hak ediyor. Solomon Northup karakterine hayat veren Chiwetel Ejiofor ise rolünün hakkını verdiğini söylemek gerek. Fakat filmde en başarılı bulduğum oyuncu ise Patsey karakterini canlandıran Lupita Nyong’o oldu. Film kariyerine bu filme başlayan oyuncunun, ilerleyen zamanlarda sıkça göreceğimiz bir oyuncu olacağını düşünüyorum.
Steve McQueen’in neden bu filminden bu kadar ünlü ile dirsek temasında olduğunu ve filmin kadrosunda yer verdiğini anlamış değilim. Brad Pitt, Chiwetel Ejiofor, Paul Giamatti, Michael Fassbender Paul Dano, Benedict Cumberbatch’ın yanı sıra filmin müziklerinde Hans Zimmer’in imzasının olmasını garip karşıladım. Umarım bu tercih sadece bu film içindir. Sinema anlayışı farklı olan bir yönetmenin düzene yenik düşmesini ve Hollywood’un büyüsüne kapılmamasını umut ediyorum.
“12 Years a Slave / 12 Yıllık Esaret” filmi bir baş yapıt ya da koleksiyon filmi niteliğinde olmasa da, kölelik üzerine etkileyici bir film izlemek isteyenlere tavsiye edilebilecek 3 filmden bir tanesi. Bir dönem filmi çekmek konusunda Steve McQueen’in başarılı bir iş çıkardığını söylemek gerek. Yönetmenin mutlu sonla biten filmlerine alışık olmadığımız için biraz garip gelebilir ama baş yapıt diye nitelendirdiğimiz filmler sonrası “12 Years a Slave / 12 Yıllık Esaret” filmi yönetmenin hanesinde “ eh idare eder” kategorisinde yer almayı hak ediyor.
İstanbul Devlet Opera ve Balesi’nin 2013-2014 sezon programında sahnelenen DansMavi, Mayıs ayında 4 farklı temsille Kadıköy-Süreyya Operası’nda tekrar seyircisiyle buluşacak. İki modern ve bir neoklasik baleden oluşan performansların İstanbul için heyecan verici pek çok özelliği var. Öncelikle klasik baleden daha farklı olan bu 3 farklı performansın yorumlanış biçimi, müzikleri ve koreografileriyle İstanbul’a özgü bir hal aldığını, kendi üslubunu bulduğunu söyleyebilirim.
Temsilin ilk performansı olan “Creatures”’ı daha önce izlemiş çok beğenmiştim. Yine de koreografinin değiştiğini biliyordum ve perde açıldıktan sonra hissedeceğim her şeyi hem çok merak ediyordum hem de korkuyordum doğrusu. Bazı duyguların bu kadar açık olmasını istemeyebilirsiniz.
İlk Perde: Creatures
Modern bale, 20 dakika
Koreografi ve sahneye koyan: Patrick de Bana
Müzik: Dem Trio/Madjid Khaladj/Kayhan Kalhor/Brooklyn Rider/Dhafer Youssef
Fotoğraf dobgm.gov.tr alınmıştır
Koreografisini Patrick de Bana’nın yaptığı “Creatures”, perdeler açılırken başlayan müziğiyle daha ilk andan itibaren sizi şaşırtarak içine alıyor. “Creatures”’ın müziklerinde Kayhan Kalhor ile çalışan Patrick de Bana, “aşk”ın da bir fikir olduğunu ya da kendi deyimiyle, insanların yine insan denen yaratığın dünyasını keşfetmek amacıyla kendisini bir köprü gibi kullanmalarını istediğini söylüyor. Osmanlı İmparatorluğu’na, o zamanın güzellik hallerine hayran olduğunu belirten Patrick de Bana, “Creatures” gibi koreografilerinin nasıl mümkün olduğunu şu cümlelerle açıklıyor;
Dans ederken ya da insanları dans ederken izlediğinizde çok fazla duyguyu çok yoğun bir şekilde hissediyorsunuz; çünkü dansta sessizlik var. Benim için dünyadaki en güzel şey sessizlik. Bir duygudaki en güçlü ne harika şey de o. Dans sessizdir. Koreografiler de benim için sessizliğin hayalini kurmak gibi.
2011’de Japonya’daki bir temsilini buradan izleyebileceğiniz koreografi, başkoreograf Ayfer Zeren’in deyimiyle yeni bir buluş gibi. De Bana’nın dediği gibi sessizliğin hayalinin tam bir parçası olabilmeniz için size tavsiyem, videoyu izlemeden önce “Creatures”’ı Süreyya Operası’nda son haliyle izlemeniz. Videodaki temsilde beş çiftin genç yaşları oradaki dans eğitimi hakkında çok şey söylerken, İstanbul’daki halindeyse farklı insanların duyguyu ne kadar farklı bir şekilde verdiğini görüyorsunuz. Ayrıca videodaki versiyonunda aşkın, biraz daha kadın-erkek üzerinden anlatılan halinin kuir bir anlatıma nasıl dönüştüğünü fark etmek, ayrı bir keyif de verebilir.
İkinci perde: Circles of Fifths
Neoklasik bale, 26 dakika
Koreografi: Christopher D’Amboise
Müzik: Philip Glass
Fotoğraf dobgm.gov.tr alınmıştır
Yaprak süslü, bitki kokulu ve üçgen vücutlu adamların hayatın kaynağını aradığı ve anlamını sorguladığı zamanlarda Atina sokaklarında bir kadın hayal ediyorum. Önce su vardı! Önce ateş vardı! Önce toprak vardı! Önce hava vardı! Cevapları kulağına teker teker gelirken keyifle gülümsüyor ve “Önce ritim vardı…” diyor. Sessizlik mi? Özellikle de o. Karşılaştığım bazı şeyler – mesela Tünel’de elinde gitarıyla “Alkole destek” şarkısını söyleyen kadın – bana Antik Yunan’da yaşamış o kadının varlığını kanıtlıyor. Circles of Fifths, böyle bir yerden ortaya çıkıyor: müzik. Bazı ritimler o kadar güçlü ki, onunla hayalini kurduğunuz her şeyi yapabilirsiniz. Koreograf D’Amboise’nin Circles of Fifths’i nasıl mümkün kıldığı, bu açıdan çok belli: besteci Philip Glass.
Neoklasik balede müziğin ritminden ve yapısından bir işçi gibi yararlanılarak yapılanı, D’Amboise minimalist müziğin önde gelen bestecilerinden Philip Glass’ın müzikleriyle derinleştirip, özgürleştirerek farklı boyutlara taşımış. Amerikalı koreografın Circles of Fifths’te kullanılmayan dekor yerine insan vücutlarıyla iç içe geçmiş çizgi ve mimariler oluşturması bana iki şey gösterdi. Öncelikle dansta sanat eserinin nasıl da insan bedeninin bizzat kendisi olduğu ve dansın sadece insan bedeninin sınırlarını değil aklının ve ruhunun sınırlarını da yansıttığı ve tabii Antik Yunan’daki o kadının gerçekliği!
D’Amboise’nin olay örgüsü olmayan; ama farklı temalar üzerinden yola çıkan bir koreografi sunması, çelişki ve zıtlık dolu güçlü bir etki bırakıyor insanda. Zaten Glass’ın müziği için de benzer bir şey söyleniyor; “Müziği insanda ya takıntı ya da tiksinti yaratır.”
Üçüncü Perde: Minyatür
Modern bale, 40 dakika
Koreografi ve Sahneye koyan: Patrick de Bana
Müzik: Antonio Vivaldi
Fotoğraf dobgm.gov.tr alınmıştır
DansMavi’nin son performansı “Minyatür”, Patrick de Bana’nın koreografisini yapıp İstanbul Devlet Opera ve Balesi dansçılarıyla çalıştığı ikinci eser. “Creatures”’ı izleyip Patrick de Bana ile tanıştıktan sonra acaba abartıyor muyum, o kadar iyi, güzel değil mi diye, özellikle merak ettiğim “Minyatür”, daha önce hiç sormadığım bir sorunun cevabını gösterdi bana. “Minyatür”‘ü izledikten sonra fark ettim ki Türkiye’de pek çok sanatçı eserlerinin çıkış noktasını cumhuriyetin kuruluşunda ve batılılaşma sürecinde kimliği inşa edilen modern insanın bunalımlarından, geçmişten kopuşunun kaçınılmaz çelişkilerinden alıyor. Aslına bakarsanız, oldukça da zengin bir çıkış noktası. Patrick de Bana, yaptığı koreografilerinde bunu farklı bir boyuta taşıyor ve o kopuşu da geride bırakabilmenin yollarını araştırıyor. Sanki bugün buna ne kadar hazır olduğumuzu sorguluyor gibi.
Hani en çok çuvalladığımız şeylerden biridir; geçmişimizi kendi başımıza sorgular, suç ve cezalarımızla da kendimiz başa çıkmaya çalıştıkça ya kendimize acırız, ya da yüceltiriz. Sonuçta koskocaman bir dünyada yalnızızdır. “Minyatür”de oldukça akıllıca bulduğum taraflarından biri dansın bunu doğu ve batının ilişkisi üzerinden yapması. Diğer taraftan böyle bir temanın her anında Vivaldi ile dans edilmesi de bana ilginç geldi. Dansçılar müzikle sanki uyumlu değildi de, sadece bir ritmin içinde farklı şekillerde aynı şeyin mücadelesini veriyorlardı. Böyle olunca da sahnede meydana gelmekte olan onca duygu ve durum sırasında bazen müzikle paralel şeyler hissediyorsunuz, evet; ama ana tema şu oluyor: Sevgili Vivaldi, bize ne yaptın?
Bahar geldiğinde dedim ama, Şubat ayı baharı da artık Vivaldi’nin “Dört Mevsim”’indeki bahar gibi yaşamadığımızı hatırlattı. Müziğe, güneşe, dansa, toprağa itibar etmeyi bırakıp sadece kendi takvimlerimize güvenmeye başladık. Bu yıl önce şu bahar gelir de, sonra takvimden Mayıs’ı bulup Dansmavi’ye gidebiliriz umarım.
Gaetano Donizetti’nin Aşk İksiri, İstanbul Devlet opera ve Balesi tarafından sahneye konuyor
Kanuni kötüydü. Yok canım, iyiymiş. Hürrem de iyi. Yok! Oğlunu öldürtmüş. Kanuni zalim! Hürrem, pek kötü! Son günlerin popüler Osmanlı tarihi magazinin rüzgârını böylece arkamıza alalım. Yazımıza da Donizetti Paşa ile başlayalım, yani Giuseppe Donizetti ile… Sultan II. Mahmut’un yenilediği Osmanlı ordusunun Askeri Müzik altyapısını kurmuş, Saray’ın da baş maestrosu olmuş, devletin musiki generali. Bununla da kalmamış Osmanlı İmparatorluğu’nun ilk milli marşı olan Mahmudiye Marşı’nı bestelemiş hatta koltuğunu, Abdülmecit’in tahta çıkışında da koruyarak, bizlerin adını daha iyi hatırlayacağı, Mecidiye Marşı’nı da bestelemişti. Bizlerin tarih literatürü içinde makul yer tutan bu olaylar cereyan ederken, İtalya’nın Lombardy, Bergamo’sundan gelen Levanten paşamızın küçük kardeşi Gaetano ise, Avrupa’nın klasik müzik tarihine adını yazdırıyordu.
Gaetano, Bergamo surlarının dışındaki çok ama çok fakir bir ailenin çocuğu olarak hayata gözlerini açmış. Bu yoksul ailenin müzisyen geleneği elbette yokmuş ancak, babaları Andrea, Guiseppe ve Gaetano’yu, Simon Mayr’ın kurmuş olduğu müzik okuluna yazdırmak istediğinde feleğin çarkları da dönmeye başlamış. Üç erkek kardeşin en küçüğü olması belki de en büyük şansı olmuş Gaetano’nun. Zira sonradan bir Osmanlı Paşası olacak genç Guiseppe 18 yaşında imiş ve muhtemelen sesi kalınlaşmış olduğu için, korist olarak makbul bulunmamış. Oysa, 9 yaşındaki minik Gaetano henüz ergenliğe erişmediği ve yetenekleri de dikkat çekici olduğu için okula kabul edilmiş. Büyük bestecinin müzik kariyeri de böylelikle başlamış.
Ne var ki, kaderin bu küçük oyunu ağabey Guiseppe’yi başka bir maceraya sevk edip Osmanlı İmparatorluğu’na klasik müzik geleneği yerleştirecek bir maestro kazandırmış. Kardeş Gaetano ise; 75’e yakın opera, 6 senfoni, yaylı kuartetleri için 19 parça, 193 şarkı, 45 düet, 3 oratoryo, 28 kantatın yanı sıra sayısız enstrümantal konçerto, sonat ve oda müziği eseri ile Avrupa klasik müzik tarihinde yerini almış. Gaetano’nun, bu anlamda, emperyal bir himmette olmasa da, en azından sanatsal başarı bağlamında ağabeyine biraz fark attığını teslim edebiliriz sanırım.
Aşk İksiri
Yekta Kara’nın sahneye koyduğu Aşk İksiri’nden
İlk kez 1832’de sahneye konan Gaetano Donizetti’nin L’Elisir d’Amore operası, yani Aşk İksiri, 19. yüzyıl komik operaları (“opera buffa” ya da “dramma giocoso”) arasında başyapıtlar arasına girmiş. Donizetti’nin bu eğlenceli eserler arasındaki yeri Don Pasquale‘si ile de perçinlenmiş. Aşk İksiri bir opera değil de, bir Hollywood yapımı olsaydı, türü adından da tahmin edilebileceği üzere, romantik komedi olurdu. Hikâyesi de bu naiflikte yürüyor zaten.
Kaybetmeye mahkûm bir âşık (Nemorino) ile ulaşılamaz çekici kadının (Adina) arasına, zorluklar hiç yetmezmiş gibi bir de yakışıklı bir garnizon komutanı (Belcore) girer. Nemorino, “ya benimsin ya toprağın” diyebilecek kadar “adam gibi adam” olmadığı için, “şu elimde görmüş olduğunuz iksir…” tiradıyla o kasaba senin bu kasaba benim gezinen, düzenbaz tacir Dulcamara’dan medet umar. Sevdiği kadını kendine âşık edeceğini umarak cebindeki tüm parasını, iksiri satın almak için bu madrabaza kaptırır. İksiri alır almasına ama, elindeki mataranın içindeki terkip ne gizli ne mucizevidir. Saf Nemorino’ya bir yudum içince cesaret verecek bu şerbetin adı iseeee……. İşte burada biraz mola verelim… Geri döneceğiz ama… Söz!*
Şipşirin bir İtalyan ahalisi
Aşk İksiri’nde koro
İstanbul Devlet Opera ve Balesi‘nde Yekta Kara’nın sahneye koyduğu Aşk İksiri, Kadıköy Süreyya Operası’nda sahne almaya başladı. Orkestra şefliğini Gianluca Bianchi’nin yaptığı eserde, koroyu ise değişmeyen isim Gökçen Koray çalıştırmış. Orkestra performansı yorumlamak iddiamın hiç olmadığı bir alan olmakla birlikte, özgeçmişine de göz atınca, İtalyan şefin orkestra ile verimli bir uyum yakaladığını düşündüm. Bianchi, davet üzerine yönettiği 2011’deki La Traviata’nın başarılı bulunmasının ardından İstanbul Devlet ve Opera Balesi’nde sabit bir pozisyona geçmiş. Sevil Berberi (Rossini), Don Pasquale (Donizetti), Aşk İksiri (Donizetti) ve Ariadne Naxos’ta (Strauss) gibi “sempatik” eserlerin çalışılmasının sonucunda komik operanın ruhuna uygun canlı bir icraat ortaya çıkmış olabilir. Elbette, eser seçimleri ne denli orkestra-şef uyumuna bağlıdır, ne denli “başka faktörlere” bağlıdır onu bilemiyoruz.
Koro üyeleri, özellikle kasaba halkını oynadıkları o kalabalık sahnelerde komik operanın hareketli ruhunu başarıyla yansıtan oyunculuk örnekleri gösterdiler. Yekta Kara’nın verdiği çokça küçük oyunu oynamak için çaba gösterdiler ve ortaya çıkan sonuç şipşirin bir İtalyan ahalisiydi. İzleyici olarak bu ahaliyi sevdik. Ama güzel koralleri de olan bu eser için, ahaliden asıl beklentimiz şarkıcılık performansı idi. Bunun vasatın üzerine çıktığını pek de söyleyemeyiz. Ama yine de dinlenir düzeyde idi. Adino’nun kafesinin garsonlarından birini canlandıran koro üyesinin, ikinci perdenin başında solo bir görev alarak, “bir alana bir bedava tadında” meşhur O Sole Mio Napoliteni ise hoş ve keyif verici bir sürpriz oldu.
Aşk İksiri Holywood’da olsaydı romantik komedi olurdu
Benim izleme şansı bulduğum temsildeki kast: Sevim Zerenaoğlu (Adina), Ahmet Baykara (Nemorino), Caner Akgün (Belcore), Kevork Tavityan (Dulcamara) ve Betül Görgülü (Giannetta) idi. Sevim Zerenaoğlu fettan ve havalı bir İtalyan kadını olarak hakkıyla bir performans sundu. Dolgun rengi ve güçlü ses hacmi ile zengin bir söyleyişe sahipti. Bir primadonna dinlememiz gerekiyordu, bu da nasip oldu. Eserin bir diğer kadın rolü Gianetta’yı seslendiren Betül Görgülü solo aryasında görevini yerini getirirken, eserin ikinci ilgi odağı kadını olarak da rolünün içindeydi.
Ahmet Baykara omzu düşük, mahzun ve mağdur aşığın jest ve mimiklerini öyle güzel oynadı ki, seyircinin tüm sempati puanlarını kazandı. İnce fiziğine ve “baby face” bir yüze sahip olmasına rağmen, “jön” değil “tipleme” oyuncusu izletti bize. Bu da rolüne çok güzel uydu. Tenor repertuarının orta seviyede ama seçkin eserleri arasında yer alan “Una furtiva lagrima” salondan büyük alkış aldı. Baykara, “güzel şarkıcılık” olarak çevirebileceğimiz, “bel canto” konusunda temsil boyunca başarılıydı. Bununla birlikte sahneyi sesiyle dolduran ihtişamlı tenor tınısına tutkun olanlara ilk hitap edecek isimler arasında gelmeyebilir. Ama yine de bazıları lejer sever diyelim…
Belcore’nin üniformadan gelen karizmasını Caner Akgün hakkıyla taşıdı. Sahnenin ağır abisi olarak daha nispeten statik bir oynayış sunsa da, hem söyleyişi hem sergilediği yorumla makbuldü. Burada bazı bölümlerde eser orijinalinde “sergente” (çavuş: astsubay) olan Belcore için, üst yazıda yüzbaşı (subay) ifadesi kullanılması da, kafa karıştırıcıydı. Hatta, Belcore’nin kostümündeki apolette muhtemel teğmen işareti olması da, ayrı bir başka bir soru işareti…
Kevork Tavityan, oyunculuk açısından sahnenin en iyisiydi. O heybetli cüssesinden beklenmeyecek derecede hareketli ve eğlenceliydi. Özellikle kelimelerin telaffuzunun hissedilebilmesine gösterdiği titizlik kadar, teknik başarısı da dikkat çekiciydi. Yorumculuk olarak her şarkının ruhuna, hem oyuncu hem şarkıcı olarak girdi. Ses ve vücut bütünlüğü tamdı. Dulcamara’nın o baş döndürücü hızda ve kalabalık librettosunu ise, kusursuz bir makine gibi seslendirdi. Donizetti ustanın kurduğu tuzaklara düşmedi. Tavityan’ın eserin orijinal librettosundan ayrıldığı tek bir an vardı ki, bunu ayrı bir paragrafta devam ederken, almış olduğumuz molanın da sonuna bağlanalım.*
Bildiğimiz şarap…
“Saf Nemorino’ya bir yudum içince cesaret verecek bu şerbetin adı ise…” demiştik. Bu şerbetin adı eserin orijinalinde “il vino”dur. Yani, bildiğimiz şarap! Nitekim geçtiğimiz yıllarda sahnelenen başka İDOB “Aşk İksiri” yorumlarında da bu içki “şarap” idi. Amma ve lakin Tavityan’ın hafifçe rolden ve şandan çıkarak, biraz da tiyatrocu vurgusuyla, seyirciyle sır açıklar gibi bir jestle “viski”(whiskey değil!) demesini nasıl yorumlamalı?
İtalyan kasaba garnizonu yerine Amerikan ordusu
İşte bu noktada sahneye Yekta Kara’yı davet etmemiz gerekiyor. Zira bu operayı klasik dışı bir dramaturgiye oturtuyor, Kara. İtalyan kasaba garnizon komutanı olan başçavuşun yerine Amerikan Ordusu’ndan bir subay (?) geliyor. Tarih: II. Dünya Savaşı sonrası. Orijinal librettodaki kurgudan 100 yıl ilerideyiz. Yer İtalya ama imrenilen erk sembolleri kahraman İtalyan kasaba garnizonunun erbaşları değil, muzaffer ABD Donanması rütbelileri… Bu yeniden yorumlama bununla da sınırlı kalmıyor. Aşk iksiri olarak İtalyan’ın şarabı yerine Amerikan Viskisi sunuluyor. Dulcamara’nın tipik Sam Amca olarak kostümlenmesi bu varsayımı doğrular nitelikte. Orduları ile faşizmin sillesinden gelmiş Akdenizlilere, haşmet ve iktidarları kadar şevk verici iksirleri ile de geliyor emperyalistler Napoli’ye… Ama gün olup harman dönünce, o hor görülen mağrur İtalyan, Amerikan maçosundan hak ettiği teni tuzlu aşkını kapıveriyor. Başka bir enteresan boyut o ki, bunu da, coğrafyamızın muhafazakârlığının araya mesafe koymakta özel bir çaba sarf ettiği kötülüklerin anası “alkol” ile sağlıyor.
Alt metinleri alt alta koyalım: Akdeniz ruhu Amerikalının iksirlerinden faydalanıyor ama fazlaca müdahil olmasına izin vermiyor. Alkol yeri geldiğinde mağdurun ve mazlumun derdini söylemesine, cesaret bulmasına vesile buluyor. Daha basit söyleyelim: Alkol iyi bir şey! (Aman diyeyim araç kullanmaz ve gece 10’dan önce geçerli olarak… Ha! Bir de âşıksanız…) Yani derdini söyleyen derman buluyor. Faşizm altında ezilenlere Amerikan militarizmi bile ilaç gibi geliyor. Fazla mı iddialı? Yorumu size bırakıyorum… Ama önce bir izleyin bakalım…
Ekipten Alper geçen haftalarda lakaplarıma bir yenisini daha ekleyip, yeşil mutfak tariflerini Ratatouille Gizem’den diye etiketledi sosyal medyada. Bir de üstüne geçen hafta pazarda dolanırken ihtiyacım olan tüm sebzeleri tezgâhta yanyana dizilmiş gördüğümde tüm şartlar olgunlaşmıştı. O ratatouille (ratatuy) buraya gelecekti.
Rustik bir Fransız yemeği olan Ratatouille’a adını verdiği 2007 yapımı animasyon filmle aşina olabilirsiniz. Aşçı olmak isteyen fare Remy’nin maceralarını konu alan filmin başrolünde bu yemek vardı.
Fransızca karıştırmak anlamına gelen “touiller” fiilinden türeyen tarifin ortaya çıkışı 1930lara tekabül ediyor. Bugün tarif için ufak bir internet taraması yaparsanız birden fazla tarife rastlayacaksınız. Orijinal tarif bizim oturtma olarak pişirdiğimiz yemeklere benziyor, küp küp doğranmış sebzeler ayrı ayrı pişirdikten sonra domates sosu içinde kısık ateşte birlikte pişiriliyor. Sebzelerin önce ocakta pişirilmesi veya kızartılması sonrası fırında bitirilmesi gibi alternatif tarifler de bulunabiliyor fakat filme de konu olan son modern tarif- ki ismi burada artık Confit Byaldi oluyor (evet imam bayıldının bayıldısı o) , cuisine minceur[1] akımının yaratıcısı Fransız şef Michel Guérard tarafından yazılan tarifin Amerikalı şef Thomas Keller tarafından geliştirilmiş bir varyasyonu. Keller, Guérard’ın tarifini iki sos ekleyerek geliştiriyor; sebzelere yatak yaptığı bir piperade (biber) sos ve üstüne vinaigrette (bir tür sirke sosu)
Şimdi ağzınızın suları yeterince aktıysa tarife geçebiliriz
Malzemeler:
1 kabak (Büyük ince halkalar şeklinde doğranacak)
1 patlıcan (Büyük ince halkalar şeklinde doğranacak)
1 havuç (orijinal tarifte balkabağı) (Büyük ince halkalar şeklinde doğranacak)
2-3 yeşil ve kırmızı biber (içleri temizlenmiş)
4-5 domates
1 soğan
3-4 diş sarımsak
Kekik, maydanoz, defne, karabiber, zeytinyağı
Hazırlanışı:
Önce ratatouille’un yatağı olan piperade sosuyla başlıyoruz. Tipik bir Bask yemeği olan başlangıç ya da yan yiyecek olarak tercih edilen piperade aslında pek çok tencere yemeğine baz yaptığımız domastes, biber, soğan karışımı. Keller tarifinde hepsini fırında pişiyordu. Bense zamandan kazanmak için benzer bir tat vereceğini düşünerek ocak üstünde közleyerek yaptım. Közlediğim soğan ve biberleri küp küp doğradım. Soğanları sıçan dişi/burnoise doğranmış sarımsaklarla birlikte soteledikten sonra küp küp doğranmış domatesleri ekleyip 7-8 dakika pişirdim ve en son közlenmiş biberleri katıp kısık ateşte 5-6 dakika kadar daha pişirdim.
Fırına girecek bir kabın altına yaydığımız piperade sosun üstüne büyük halkalar halinde doğradığımız sebzeleri istediğimiz sırayla (kabak, havuç, patlıcan sırasıyla yaptım ben) diziyoruz. Ufak bir kapta salata sosu hazırlar gibi zeytinyağı içinde kekik, ince kıyılmış maydanoz, defne yaprağı, tuz, karabiber, dilerseniz orijinal tarifteki gibi balsamik sirke- ben bunun yerine biraz limon ve sirke karıştırdım-koyup karıştırıyoruz ve dizdiğimiz sebzelerin üstüne gezdiriyoruz. Üstünü folyo ile kapatıp 200 derecede 45 dakika pişiyoruz. 45 dakikalık pişimden sonra üstünü açıp bir 5-10 dakika daha pişiriyoruz ve ratatouille servise hazır.
[1] Cuisine minceur: Geleneksel mutfak anlayışından farklı olarak daha hafif pişirme yöntemleri ve sunuma verdiği önemle bilinen ve 1960’lı yıllarda ortaya çıkan nouvelle cuisine (yeni mutfak) yemeklerini daha düşük kalorili pişirme akımı.
Ratatouille için farklı farklı tariflere buradan ve Confit Byaldinin orijinal tarifine buradan ulaşabilirsiniz.
Gözünüzden kaçmamıştır herhalde, zehirsiz temizlikte en sık başvurduğumuz maddeler karbonat ve sirke. Kimya derslerinizi hatırlıyorsanız, bunların biri bazik, biri asidik. Bazlar asit tabanlı kirlerde, asitler baz tabanlı kirlerde işe yarıyor. Bazense el ele çalışabiliyorlar.
Bu hafta, lavabo açıcı tarifiyle, bu işbirliğine bir örnek vereceğim.
Malzemeler:
Bir bardak karbonat
Bir bardak sirke
1 litre kaynar su
Hazırlanış:
Karbonatı lavabonun deliğine dökün.
Üzerine sirkeyi boşaltın.
Bu ikisinin tepkimesi, köpürmeye yol açacak. Köpürmenin biraz yatışmasını bekleyin. (Burada şu link verilebilir: ZehirsizEv LavaboAc )
Kaynar suyu boşaltın (isterseniz lavabo pompasıyla işi hızlandırabilirsiniz).
Uyarı:
Bu yöntem çok ciddi tıkanıklıklarda işe yaramayabilir. Bunu acil durum çözümünden ziyade, mesela ayda bir, düzenli bakım yöntemi olarak düşünebilirsiniz. Daha ciddi sorunlarda kimyasal yöntemlerden önce tesisatçı kılavuzu gibi mekanik yöntemleri tercih edebilirsiniz.
Bütün halklar ama en çok kadınlar, dünyanın her yerinde bağımsızlıklarının temelini sarsan ve doğayı bir yaşam kaynağı yerine meta olarak gören politakalara karşı direnmekteler. Vandana Shiva’ya göre bu bir tesadüf değil. Shiva bu kitabında, kadınların ve doğanın özünü değersizleştirip sömüren düşünce yapılarını apaçık ederken, dişil bir dünya bilgisinin eksikliğini hisseden herkese ellerinden düşüremeyecekleri bir kaynak sunuyor. Sorunları sıralamakla da kalmıyor, öneriyor:
– Küreselleşme yerine yerelleşme ve bölgeselleşme
-Saldırgan tahakküm yerine şiddetsizlik
– Rekabet yerine eşitlik ve karşılıklılık
-Doğanın ve barındırdığı türlerin bütününe saygı
-İnsanların doğanın efendileri olarak değil, parçası olarak kavranması
-Üretimde ve tüketimde biyoçeşitliliğin korunması
İçindekiler;
– Cinsiyetli Gıda Politikası
-Kalkınma,Ekoloji ve Gıdanlar
-Bilim, Doğa ve Toplumsal Cinayet
-Doğada Kadınlar
-Besin Zincirinde Kadınlar
-Toprak Ana: Dişil İlkenin İtibarını İade Etmek
(Tanıtım Bülteninden)
İnadına Canlı (Kadınlar, Ekoloji ve Hayatta Kalma) Vandana Shiva, Çeviren: Emine Ayhan Sinek Sekiz Yayınevi 2014
Yeşil Politika, Tarihi, paydaşları ve kavramları ile
Yeşil politika sadece çevre meseleleriyle mi ilgilenir ?
Yola bu soruyla koyulan Derek Wall, dünya tarihi için yeni sayılabilecek yeşil politikayı, derinlemesine bir analize tabii tutuyor. Tarihsel bir perspektif ile yeşil hareketi inceleyen Derek Wall, vakalar ve örnekler ile zenginleştirdiği kitabını yazarken aynı zamanda sade bir dil kullanıyor.
Kitap, yerel düşünüp küresel hareket eden, koyduğu yeni ve şenlikli yapısı ile rengarenk ve çoğulcu politikalar üreten yeşil politikanın dinamiklerini bir bir analiz ediyor.
Yeşil Politikanın nasıl geliştiğini, hangi dinamiklerden ve tartışmalardan beslendiğini analiz eden Derek Wall, aynı zamanda Yeşillerin kendi içindeki tartışmalı konulara da ayna tutuyor.
Bunların yanı sıra, Türkiyede de ekolojistlerin gündeminden hiç inmeyen Yeşiller ve Sol ilişkisini tartışmaya açıyor, dünya deneyimlerinden örnekler veriyor.
Yeşil Politika, Tarihi, paydaşları ve kavramları ile Yeni İnsan Yayınevi. Çeviren: İlknur Urkun Kelso 2013
İklim savaşları
Dünyanın en büyük jeopolitik analistlerinden biri olan Gwynne Dyer’dan, iklim değişikliğinin dünyanın güçlerini avantaj sağlamak ve hatta hayatta kalmak için umutsuz bir mücadeleye iteceği, çok da uzak olmayan bir geleceğe korkutucu bir bakış.
İklim mültecileri akını…
Düzinelerce başarısız devlet…
Topyekûn savaş…
Dünyanın en büyük jeopolitik analistlerinden birinin gözler önüne serdiği, iklim değişikliğinin dünya güçlerini acımasız şekildeki hayatta kalma politikalarına yönelttiği yakın tarihe ilişkin stratejik gerçeklerin tüyler ürperten bir görüntüsü…
Küresel ortalama ısının iki derecelik bir artışı bile -ki bu hemen hemen kaçınılmaz gibi görünüyor-küresel politikaları kaynama noktasına getirecek ve azalan su ve gıda yüzünden kitlesel çatışmaları tetikleyecek. Kapsamlı söyleşileri ve en son araştırmaları bir araya getiren Gwynne Dyer, gezegenimizin geleceğiyle ilgili gerçekleri gözler önüne seriyor. Sahip olduğumuz teknoloji bizi kurtarabilir mi, yoksa artık çok mu geç? Yaşanacak zararı sınırlandırmak için en güçlü umutlar nerelerde yatıyor? İleri görüşlü ve cesur İklim Savaşları, önümüzdeki yılların en önemli kitaplarından biri olacak. Okuyun ve önümüzdeki yolun bizi nereye götürdüğünü görün.
Yazarın kitabın Türkçe baskısı için yazdığı Türkiye 2035 yılı senaryosu, iklim değişikliklerinin Türkiye’nin komşularıyla ilişkilerini nasıl etkileyeceğine ve bunun sonunda yaşanacaklara ilişkin öngörülerde de bulunuyor.
(Tanıtım Bülteninden)
2012-2014 kuraklığında (Şimdilik 2014 ile sınırlayalım ve öyle olmasını umalım) gözlerimiz baraj su seviyelerine odaklanmışken, Türkiye’nin iki önemli sulak alanından (Mogan Gölü ve Göksu Deltası) birer hafta arayla yangın haberi aldık.[1] Yangınlar bana 2008 yılında çıkan yangının hemen sonrası ziyaret ettiğim Seyfe Gölü’nü hatırlattı. Günlerce devam eden yangın sonrasında sazlık alan şöyle bir hal almıştı (Fotoğraf 1). 2007-2008 yılları Türkiye kuraklık tarihine adını altın harflerle yazdırırken, sazlık alandaki bu yangının günlerce devam etmesi tesadüf olamazdı.
Seyfe Gölü sazlık alanı 2007 yılı yangını
Mogan ve Göksu sazlıklarında çıkan yangınların nedenine ilişkin henüz detaylı bir bilgimiz yok ama Şubat ayı ortasında sazlıklarda çıkan iki yangının da güçlü olmasının turbalık alan olmalarının dışında (turbalık alanlar karbon bakımından zengindir ve yanıcıdır) içinde bulunduğumuz kurak dönem ile hatta çok daha öncesi ile yakın ilişkisi var. Tıpkı Seyfe’de olduğu gibi 2012-2014 kuraklığına odaklanaduralım sulak alanlar çevresinde yaşam neredeyse 1990’ların başından bu yana uç noktalarda bir kuraklıkla mücadele ediyor.[2]
Başlamadan küçük bir kronolojik hatırlatma. Türkiye’de sulak alanların kaderinin kırılma noktaları aşağı yukarı aynı dönemlere denk gelir. 1950’li yıllarda çok genel hatlarıyla sıtma ile mücadele için başlayan sulak alanları kurutma uygulamaları zamanla tarım alanı elde etmek için kurutmaya dönüşür. Birçok sulak alan kurutulur [Ereğli Sazlıkları (1950’ler-1960’lar), Gavur Gölü (1960’lı yıllar), Avlan Gölü (1970’li yıllar), Seyfe Gölü (1990’lı yıllar)]. Ağırlıklı olarak 1980’lerden sonra da sulak alanların gündemine kirlilik giriş yapar. Bu arada iklim değişikliği istatistiklerde kendini çoktan belli etmeye başlamıştır.
Örneğin bilimsel araştırmalara göre 1990’dan sonra İç Anadolu’ya neredeyse düşen hiçbir yağış buharlaşmayı karşılayamadı.[3] Biraz abartalım yağan her damla buharlaşarak atmosfere karıştı. Bu durumda bırakalım İç Anadolu’daki akarsuların düzenli akışa geçmesini, havanın nem ihtiyacı bile karşılanmıyor. Hal bu olunca müdahalelere uğrayan sulak alanlar için kendini toplama gücü de kalmamış oldu.
Bulunduğumuz coğrafyada nemli ve kurak dönemlerin döngüselliğini konuşmuştuk. Ben görmedim ne ara konuştunuz diyenler için burada (http://yeryuzuylediyaloglar.wordpress.com/). Yakın dönem iklim tarihinde Türkiye 1994-1996, 2000-2001, 2006-2008 dönemlerini kurak geçirirken, ara dönemler de görece nemli oldu. 2012 yılından bu yana da tekrar bir kurak bir dönemden geçiyoruz. Sulak alanlara yapılan tüm bu müdahaleler olmasaydı geçen 20 yıl boyunca sulak alanlardaki su seviyeleri için değişenliğin yüksek olduğunu konuşuyor olacaktık ama şimdiki kadar yaşamsal olduğunu değil. Bu nedenle istatistiklere baktığımızda nemli dönemlerin varlığından söz etsek bile sulak alanların kuraklıktan çıktığını söyleyemeyiz, nemli dönemler sulak alanlarda yaşanan kuraklığın sadece şiddetini azaltıyor.
Mevzuya yazının başında da değindiğimiz bir örnekle devam edelim, örneğimiz İç Anadolu’da Kırşehir’de Türkiye’nin 14 uluslararası statüde korunan sulak alanlarından biri olan Seyfe Gölü ve Havzası olsun. Haritada şurada ( Şekil 1), Türkiye’nin ortasına, tipik bir İç Anadolu gölü.
Şekil 1: Seyfe Gölü Havzası
Seyfe Gölü ve Havzası yukarıdaki süreçlerin tümünü ağırlıklı olarak 1990’ların başında yaşadı. Drenaj kanalı, içme suyu, pancar tarımı ve tüm bunların üzerine iklim değişikliğine bağlı küresel ısınma, Gölü ve Havzayı etkiledi/etkilemeye devam ediyor; ekosistem ve sosyal yaşam ile birlikte. Ekolojinin temel ilkelerinden birisinin de dediği gibi “Her şey bir birine bağlıdır.”
Ayrıntılarda iklim
“Göle bakan dağların yamaçları çalılıktır. Baharda yemyeşil olur. Kırşehir’in yamaçları öyle mi? Bir tek çalı dahi bulamazsın. Gölün köylüye, bayırlara, dağlara faydası vardır.” [1]
Her sulak alan havzasında mikro iklim oluşturur ve iklimi tüm canlılar için yaşanabilir kılar, sulak alanlar çevresindeki doğal yaşamın zenginliği ya da tarımsal ürün çeşitliliği bu mikro iklimin bir olanağı. Diğer taraftan birçok doğal alan gibi sulak alanlar da çevresindeki iklimi etkilediği kadar, küresel iklim sistemlerinden de o kadar etkilenir.
Havza’nın içindeki ve yakınlardaki meteoroloji istasyonları verilerini bu etkileme ve etkilenmeyi anlamak için eğilim ve değişkenliği göz önünde bulundurarak analiz ettik, grafiklendirdik. İklim istatistikleri Havza’da 1975’li yıllardan bu yana (ulaşabildiğimiz en eski ölçüm kayıtları) sıcaklıkların belirgin biçimde arttığını, yağışların da azaldığını gösteriyor. Yani bizim gözlemleyebildiğimiz ilk andan beri hatta büyük olasılıkla çok daha öncesinde Havza’da iklim kuraklığa işaret ediyordu. 1975’lerde Havza’da göle ilişkin henüz büyük çaplı bir insan müdahalesi yoktu bu yüzden şimdi bir zaman makinası ile geçmişe gitsek dönemin 88-89 kuraklığında sohbet “havalar da çok değişti, bu yaz çok sıcak geçti, nerede eski yağmurlar” biçiminde olurdu.
Şimdi 1990’dan hemen birkaç yıl sonrasına dikkat edin belirgin kırılmayı fark edeceksiniz (Şekil 2-3). Bu kırılmanın ise bize anlatmak istediği bir şey var: Sulak alan ve iklim arasındaki karşılıklı etkileşim.
Şekil 2: Havza içi ve yakını meteoroloji istasyonlarının yıllık ortalama sıcaklık verilerine göre uzun süreli eğilim ve değişimleriŞekil 3: Mucur istasyonunu yıllık toplam yağışa göre uzun süreli eğilim ve değişimler
İklim çalışmalarında duymaya aşina olduğumuz kavramlar genellikle ortalama sıcaklık ve yağış kavramlarıdır. Bunlarla birlikte isimlerini az duyduğumuz mevsimsel sıcaklık, toprak sıcaklığı, sis, çiy, kırağı gibi detaylar ise içlerinde birçok bilgiyi barındırır, günlük hayattaki karşılıkları da etkili ve görünürdür. Havza’nın iklimin nereye gittiğini adlarını daha az duyduğumuz bu hava olayları üzerinden de görmeye çalışalım.
Yukarıda da değinildiği gibi sıcaklık yorumlarında genel yorumlar ağırlıklı olarak yıllık ortalama sıcaklıklara yöneliktir oysa önemli bir bilgi de kış ve ilkbahar sıcaklılarında saklıdır. Her iki mevsimin sıcaklıkları ne kadar artarsa mevsimler arası geçiş o kadar tekdüzeleşir. İlkbahar ve kış vaat ettiği yağışı göstermiyordur, maksimum sıcaklık ölçümlü, kurak yaz gümbür gümbür geliyordur. Örneğin Havzada ilkbahar sıcaklıkları 1975’lerden bu yana arttı, 1990’lardan sonra ise ortalamanın üstünde artmaya başladı, yaz mevsiminde ölçülen maksimum sıcaklıklarda aynı dönemde rekorlarını kırarak ilerledi.
Dolayısıyla 1990’ların (göle müdahale edildikten sonraki yıllar) hemen birkaç yıl sonrasını grafiklerde bir kırılma noktası olarak görüyor olmamız sürpriz değil. Sulak alanın iklim değişikliği ile zaten azalan suyuna, müdahaleler eklenince göl alanı giderek daralmaya başladı. Gölden yansıyan güneş ışınları artık doğrudan yeryüzü tarafından tutuluyordu. Şekil 6’daki 100 cm toprak derinliği sıcaklığında 90 yılı sonrası kırılma, 95’den sonraki ortalama üstü artış bunun en iyi göstergesi.
Diğer taraftan kuruma Havza’nın nem kaynağını da kaldırmış oldu. Yine 95’li yıllardan sonra havadaki nemin azalması hızlandı (Şekil 7). Tabii buna bağlı olarak yeryüzündeki nemin buharlaşıp yükselmesiyle oluşan (dikey hava hareketleri) gökgürültülü sağanaklar olan orajlar da azalmaya başladı.[4]
İç Anadolu’da Kırkikindi olarak adlandırılan yağışların büyük bölümü oraj şeklindedir.[5] Özellikle Mayıs ve Haziran ayında kar erimeleri, bahar yağışlarının ardından neme doyan toprağın ısınmasıyla artan buharlaşma orajları[6] arttırır. Orajlar özellikle sulak alanların beslenmesine yardımcı olur. Havzada 1995’i takip eden yıllarda sonrası orajlı günlerde azalma keskin bir kırılma ile oldu (Şekil 8).
Bir yerde nemin eksiliği o yerin aynı zamanda karasallaştığını gösterir. Bu, alanın iklimsel bağışıklık sisteminin zayıfladığının da habercisidir. Bu zayıflamayı sis, bulutluluk, kırağı gibi hava olayları üzerinden görebiliriz. Sis özellikle kış aylarında kent merkezinde hava kirliliğini arttıran, görüş kalitesinin bozulmasına neden olan bir olayken, doğa için daha farklı anlamlar taşır. Sisin görüldüğü zamanlarda don olayının görülme tehlikesi azalır, bu özellikle tarımsal üretim için büyük önem taşır. Sis zayıf da olsa zaman zaman çisenti şeklinde yağışa ve yüzeyde çiy oluşumuna neden olur, bu yüzey ıslaklığı toprak tarafından yavaşça emildiği için bitki örtüsü ve tarım ürünleri için çok faydalıdır. Gölün kurumaya başladığı 1990’lı yıllardan sonra Havza’daki sisin görüldüğü gün sayısı da hızla azaldı (Şekil 9).
“Buranın elmasının yerini tutar elma yoktu. Niye diye sorarsanız. Bu gölün sayesinde. Göl varken elmaya bir çiy düşer. İşte o çiğ elmaya öyle bir tat verirdi ki yemeye doyamazsın”.[1]
Havzada nenim azaldığının diğer bir göstergesi bulutluluk. Bulut yerin aşırı soğumasını ve ısınmasını engelleyen örtü gibidir, bulutlu günlerin azalması gece-gündüz sıcaklık farklılarını arttırır; tıpkı çöllerdeki gibi (Şekil 9).
Özellikle geceleri sıcaklığın düşük olması o yeri don, kırağı gibi bitkilere zarar veren hava olaylarına açık bırakır. Havanın 0ºC’nin altında olduğu dönemlerde aşırı soğuyan yeryüzünde soğumanın çok ufak ve ince buz kristalleri halinde oluşturmasına kırağı denir. Şekil 9’daki kırağılı gün grafiğine dikkat edin 1998’deki büyük kuraklıktan sonra zirve yapan kırağılı günlere de. Havza ikliminin nasıl karasallaştığını göreceksiniz.
“Benim babamdan kalma 12 dönüm cevizliğim var. Göl döneminde bizim cevizlerimizi soğuk almazdı hiç şimdi kış iklimi çok aşırı sert geçmeye başladı. Nem yok, kuru geçiyor bizim cevizlerimiz şu anda hep soğuk alıyor. Geç uyansın diye ağaçları ilaçlamak zorunda kalıyoruz. Çiy azaldı. Sis pus azaldı toprağın yüzüne su damlamadı.”6
Tüm bu olanların Havza’da ekosisteme, tarımsal üretime elbette etkisi büyük. Havza nüfusundaki hızlı azalma bu etkiyi zaten açıkça ortaya koyuyor (Şekil 12).
Sonuç olarak bugün hangi sulak alana gidersek gidelim söylemler tanıdıktır. “Sulak alan kurudu ama sor bakalım neden çünkü buraya drenaj kanalları açıldı alan drene edildi, pancar geldi çevresine kuyular açıldı yeraltı su seviyeleri düştü, tatlı su kaynakları içme suyu için alındı” ya da tüm bu bağlamdan kopuk bir biçimde “yağmurun yağdığı mı var, tüm bunlar havalardan”ı duyarsınız. Söylemlerin hepsinin elbette gerçekle bağı var, tek sıkıntı tüm bu ilişkiyi ayırarak anlamaya çalışmamızda. Kuraklığın baskısı hep oldu ama ilk defa bu büyük müdahalelerle birlikte sulak alanlar tüm bu durumu yönetemez noktaya geldiler.
Seyfe bir örnek. Sulak alanlarda kuraklık ile mücadele etmenin, doğal varlıkların ve sosyo-ekonomik yapının sürdürülebilirliğinin yolu sulak alanların doğal su dengesine kavuşmasından geçiyor.
[2] Barajlarda sulak alan tanımı içinde yer alır burada tartışma noktası doğal sulakalanlar üzerine kuruldu.
[3] Türkeş, M. Akgündüz, S., Demirörs, Z., 2009. “Palmer Kuraklık İndisi’ne Göre İç Anadolu Bölgesi’nin Konya Bölümü’ndeki Kurak Dönemler ve Kuraklık Şiddeti.” Coğrafi Bilimler Dergisi.
[4] Erdem.O. 2005. Onlar Ne Dedi. Kuş Araştırmaları Derneği. Ankara
[5] Erol, O. Genel Klimatoloji. Genişletilmiş 5. Baskı. Çantay Kitabevi, İstanbul, 445 sayfa. 1999.
Kırklareli’nde Haziran Direnişine destek eylemlerine katıldıkları için haklarında dava açılan 472 sanığın ilk duruşması yarın görülecek. Sanıklar, 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’na muhalefetten hakim karşısına çıkıyor.Sanık ve dava sayısıyla rekor kıran Kırklareli’nde her 51 kişinden birine dava açılmış durumda. Duruşma saat 9’da 2. Asliye Ceza Mahkemesi’nde başlayacak.
Abdullah Cömert’i Vuran Polis için Tutuklama Talebi
Abdullah Cömert’i gaz fişeğiyle vurarak ölümüne sebep olan polisin kimliği ve hangi araçtan ateş ettiği MOBESE görüntülerinden tespit edildi. Ailesi, polisin ve emri verenlerin tutuklanması için savcılığa başvurdu.
CHP, Sarıyer’de seçime katılabilecek
Yüksek Seçim Kurulu CHP’nin Sarıyer’de yerel seçimlere katılamayacağına ilişkin kararı iptal etti. Sarıyer İlçe Seçim Kurulu, ilçe meclis üyesi aday listesini geç verdiği gerekçesiyle CHP ‘nin seçime girmemesi yönünde görüş bildirmiş; bunun üzerine CHP karara itiraz için Yüksek Seçim Kurulu’na itirazda bulunmuştu.
Ankara’da polislerin yeri yine değiştirildi
Ankara Emniyeti’nde 207 amir, komiser ve polisin yeri değiştirildi. Görev yerleri değiştirilen polislerin 23’ü terörle mücadele şube müdürlüğünde, 184’ü ise Güvenlik Şube, Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele ve diğer şubelerde görev yapıyordu.
Tarlabaşı’nda bina çöktü
Beyoğlu Tarlabaşı’nda metruk bir bina çöktü, çökme esnasında binadan kopan parçaların yola savrulması sonucu yoldan geçen bir anne ve kızı yaralandı.
Ankara Büyükşehir Belediyesi, Ortadoğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ) Ormanı’ndan geçen ve yapımını engellemek için ODTÜ öğrencilerinin eylem yaptığı “1071 Malazgirt Bulvarı” adını verilen yolun 25 Şubat Salı günü açılacağı bildirdi. Büyükşehir Belediyesi, yolu geçirdiği arazide yüzlerce ağacı kesmişti.