Hafta SonuKöşe YazılarıManşet

Sulak alanlarda bitmeyen kuraklık – Hülya Çeşmeci

0

2012-2014 kuraklığında (Şimdilik 2014 ile sınırlayalım ve öyle olmasını umalım)  gözlerimiz baraj su seviyelerine odaklanmışken, Türkiye’nin iki önemli sulak alanından (Mogan Gölü ve Göksu Deltası) birer hafta arayla yangın haberi aldık.[1] Yangınlar bana 2008 yılında çıkan yangının hemen sonrası ziyaret ettiğim Seyfe Gölü’nü hatırlattı. Günlerce devam eden yangın sonrasında sazlık alan şöyle bir hal almıştı (Fotoğraf 1). 2007-2008 yılları Türkiye kuraklık tarihine adını altın harflerle yazdırırken, sazlık alandaki bu yangının günlerce devam etmesi tesadüf olamazdı.

Seyfe Gölü sazlık alanı 2007 yılı yangını

Seyfe Gölü sazlık alanı 2007 yılı yangını

Mogan ve Göksu sazlıklarında çıkan yangınların nedenine ilişkin henüz detaylı bir bilgimiz yok ama Şubat ayı ortasında sazlıklarda çıkan iki yangının da güçlü olmasının turbalık alan olmalarının dışında (turbalık alanlar karbon bakımından zengindir ve yanıcıdır) içinde bulunduğumuz kurak dönem ile hatta çok daha öncesi ile yakın ilişkisi var. Tıpkı Seyfe’de olduğu gibi 2012-2014 kuraklığına odaklanaduralım sulak alanlar çevresinde yaşam neredeyse 1990’ların başından bu yana uç noktalarda bir kuraklıkla mücadele ediyor.[2]

Başlamadan küçük bir kronolojik hatırlatma. Türkiye’de sulak alanların kaderinin kırılma noktaları aşağı yukarı aynı dönemlere denk gelir. 1950’li yıllarda çok genel hatlarıyla sıtma ile mücadele için başlayan sulak alanları kurutma uygulamaları zamanla tarım alanı elde etmek için kurutmaya dönüşür. Birçok sulak alan kurutulur [Ereğli Sazlıkları (1950’ler-1960’lar), Gavur Gölü (1960’lı yıllar), Avlan Gölü (1970’li yıllar), Seyfe Gölü (1990’lı yıllar)]. Ağırlıklı olarak 1980’lerden sonra da sulak alanların gündemine kirlilik giriş yapar. Bu arada iklim değişikliği istatistiklerde kendini çoktan belli etmeye başlamıştır.

Örneğin bilimsel araştırmalara göre 1990’dan sonra İç Anadolu’ya neredeyse düşen hiçbir yağış buharlaşmayı karşılayamadı.[3] Biraz abartalım yağan her damla buharlaşarak atmosfere karıştı.  Bu durumda bırakalım İç Anadolu’daki akarsuların düzenli akışa geçmesini, havanın nem ihtiyacı bile karşılanmıyor. Hal bu olunca müdahalelere uğrayan sulak alanlar için kendini toplama gücü de kalmamış oldu.

Bulunduğumuz coğrafyada nemli ve kurak dönemlerin döngüselliğini konuşmuştuk. Ben görmedim ne ara konuştunuz diyenler için burada (http://yeryuzuylediyaloglar.wordpress.com/).  Yakın dönem iklim tarihinde Türkiye 1994-1996, 2000-2001, 2006-2008 dönemlerini kurak geçirirken, ara dönemler de görece nemli oldu. 2012 yılından bu yana da tekrar bir kurak bir dönemden geçiyoruz. Sulak alanlara yapılan tüm bu müdahaleler olmasaydı geçen 20 yıl boyunca sulak alanlardaki su seviyeleri için değişenliğin yüksek olduğunu konuşuyor olacaktık ama şimdiki kadar yaşamsal olduğunu değil. Bu nedenle istatistiklere baktığımızda nemli dönemlerin varlığından söz etsek bile sulak alanların kuraklıktan çıktığını söyleyemeyiz, nemli dönemler sulak alanlarda yaşanan kuraklığın sadece şiddetini azaltıyor.

Mevzuya yazının başında da değindiğimiz bir örnekle devam edelim, örneğimiz İç Anadolu’da Kırşehir’de Türkiye’nin 14 uluslararası statüde korunan sulak alanlarından biri olan Seyfe Gölü ve Havzası olsun. Haritada şurada ( Şekil 1), Türkiye’nin ortasına, tipik bir İç Anadolu gölü.

Şekil 1: Seyfe Gölü Havzası

Şekil 1: Seyfe Gölü Havzası

Seyfe Gölü ve Havzası yukarıdaki süreçlerin tümünü ağırlıklı olarak 1990’ların başında yaşadı. Drenaj kanalı, içme suyu, pancar tarımı ve tüm bunların üzerine iklim değişikliğine bağlı küresel ısınma, Gölü ve Havzayı etkiledi/etkilemeye devam ediyor; ekosistem ve sosyal yaşam ile birlikte. Ekolojinin temel ilkelerinden birisinin de dediği gibi “Her şey bir birine bağlıdır.”

Ayrıntılarda iklim

“Göle bakan dağların yamaçları çalılıktır. Baharda yemyeşil olur. Kırşehir’in yamaçları öyle mi? Bir tek çalı dahi bulamazsın. Gölün köylüye, bayırlara, dağlara faydası vardır.” [1]

Her sulak alan havzasında mikro iklim oluşturur ve iklimi tüm canlılar için yaşanabilir kılar, sulak alanlar çevresindeki doğal yaşamın zenginliği ya da tarımsal ürün çeşitliliği bu mikro iklimin bir olanağı. Diğer taraftan birçok doğal alan gibi sulak alanlar da çevresindeki iklimi etkilediği kadar, küresel iklim sistemlerinden de o kadar etkilenir.

Havza’nın içindeki ve yakınlardaki meteoroloji istasyonları verilerini bu etkileme ve etkilenmeyi anlamak için eğilim ve değişkenliği göz önünde bulundurarak analiz ettik, grafiklendirdik. İklim istatistikleri Havza’da 1975’li yıllardan bu yana (ulaşabildiğimiz en eski ölçüm kayıtları) sıcaklıkların belirgin biçimde arttığını, yağışların da azaldığını gösteriyor. Yani bizim gözlemleyebildiğimiz ilk andan beri hatta büyük olasılıkla çok daha öncesinde Havza’da iklim kuraklığa işaret ediyordu.  1975’lerde Havza’da göle ilişkin henüz büyük çaplı bir insan müdahalesi yoktu bu yüzden şimdi bir zaman makinası ile geçmişe gitsek dönemin 88-89 kuraklığında sohbet “havalar da çok değişti, bu yaz çok sıcak geçti, nerede eski yağmurlar” biçiminde olurdu.

Şimdi 1990’dan hemen birkaç yıl sonrasına dikkat edin belirgin kırılmayı fark edeceksiniz (Şekil 2-3). Bu kırılmanın ise bize anlatmak istediği bir şey var: Sulak alan ve iklim arasındaki karşılıklı etkileşim.

Şekil 2: Havza içi ve yakını meteoroloji istasyonlarının yıllık ortalama sıcaklık verilerine göre uzun süreli eğilim ve değişimleri

Şekil 2: Havza içi ve yakını meteoroloji istasyonlarının yıllık ortalama sıcaklık verilerine göre uzun süreli eğilim ve değişimleri

Şekil 3: Mucur istasyonunu yıllık toplam yağışa göre uzun süreli eğilim ve değişimler

Şekil 3: Mucur istasyonunu yıllık toplam yağışa göre uzun süreli eğilim ve değişimler

İklim çalışmalarında duymaya aşina olduğumuz kavramlar genellikle ortalama sıcaklık ve yağış kavramlarıdır. Bunlarla birlikte isimlerini az duyduğumuz mevsimsel sıcaklık, toprak sıcaklığı, sis, çiy, kırağı gibi detaylar ise içlerinde birçok bilgiyi barındırır, günlük hayattaki karşılıkları da etkili ve görünürdür. Havza’nın iklimin nereye gittiğini adlarını daha az duyduğumuz bu hava olayları üzerinden de görmeye çalışalım.

Yukarıda da değinildiği gibi sıcaklık yorumlarında genel yorumlar ağırlıklı olarak yıllık ortalama sıcaklıklara yöneliktir oysa önemli bir bilgi de kış ve ilkbahar sıcaklılarında saklıdır. Her iki mevsimin sıcaklıkları ne kadar artarsa mevsimler arası geçiş o kadar tekdüzeleşir. İlkbahar ve kış vaat ettiği yağışı göstermiyordur, maksimum sıcaklık ölçümlü, kurak yaz gümbür gümbür geliyordur. Örneğin Havzada ilkbahar sıcaklıkları 1975’lerden bu yana arttı, 1990’lardan sonra ise ortalamanın üstünde artmaya başladı, yaz mevsiminde ölçülen maksimum sıcaklıklarda aynı dönemde rekorlarını kırarak ilerledi.

28 kuraklık

Dolayısıyla 1990’ların (göle müdahale edildikten sonraki yıllar) hemen birkaç yıl sonrasını grafiklerde bir kırılma noktası olarak görüyor olmamız sürpriz değil. Sulak alanın iklim değişikliği ile zaten azalan suyuna, müdahaleler eklenince göl alanı giderek daralmaya başladı. Gölden yansıyan güneş ışınları artık doğrudan yeryüzü tarafından tutuluyordu. Şekil 6’daki 100 cm toprak derinliği sıcaklığında 90 yılı sonrası kırılma, 95’den sonraki ortalama üstü artış bunun en iyi göstergesi.

29 kuraklık

30 kuraklıkDiğer taraftan kuruma Havza’nın nem kaynağını da kaldırmış oldu. Yine 95’li yıllardan sonra havadaki nemin azalması hızlandı (Şekil 7). Tabii buna bağlı olarak yeryüzündeki nemin buharlaşıp yükselmesiyle oluşan (dikey hava hareketleri) gökgürültülü sağanaklar olan orajlar da azalmaya başladı.[4]

İç Anadolu’da Kırkikindi olarak adlandırılan yağışların büyük bölümü oraj şeklindedir.[5] Özellikle Mayıs ve Haziran ayında kar erimeleri, bahar yağışlarının ardından neme doyan toprağın ısınmasıyla artan buharlaşma orajları[6] arttırır. Orajlar özellikle sulak alanların beslenmesine yardımcı olur. Havzada 1995’i takip eden yıllarda sonrası orajlı günlerde azalma keskin bir kırılma ile oldu (Şekil 8).

31 kuraklıkBir yerde nemin eksiliği o yerin aynı zamanda karasallaştığını gösterir. Bu, alanın iklimsel bağışıklık sisteminin zayıfladığının da habercisidir. Bu zayıflamayı sis, bulutluluk, kırağı gibi hava olayları üzerinden görebiliriz. Sis özellikle kış aylarında kent merkezinde hava kirliliğini arttıran, görüş kalitesinin bozulmasına neden olan bir olayken, doğa için daha farklı anlamlar taşır. Sisin görüldüğü zamanlarda don olayının görülme tehlikesi azalır,  bu özellikle tarımsal üretim için büyük önem taşır. Sis zayıf da olsa zaman zaman çisenti şeklinde yağışa ve yüzeyde çiy oluşumuna neden olur, bu yüzey ıslaklığı toprak tarafından yavaşça emildiği için bitki örtüsü ve tarım ürünleri için çok faydalıdır.  Gölün kurumaya başladığı 1990’lı yıllardan sonra Havza’daki sisin görüldüğü gün sayısı da hızla azaldı (Şekil 9).

“Buranın elmasının yerini tutar elma yoktu. Niye diye sorarsanız. Bu gölün sayesinde. Göl varken elmaya bir çiy düşer. İşte o çiğ elmaya öyle bir tat verirdi ki yemeye doyamazsın”.[1]

Havzada nenim azaldığının diğer bir göstergesi bulutluluk. Bulut yerin aşırı soğumasını ve ısınmasını engelleyen örtü gibidir, bulutlu günlerin azalması gece-gündüz sıcaklık farklılarını arttırır; tıpkı çöllerdeki gibi (Şekil 9).

32 kuraklık

Özellikle geceleri sıcaklığın düşük olması o yeri don, kırağı gibi bitkilere zarar veren hava olaylarına açık bırakır. Havanın 0ºC’nin altında olduğu dönemlerde aşırı soğuyan yeryüzünde soğumanın çok ufak ve ince buz kristalleri halinde oluşturmasına kırağı denir. Şekil 9’daki kırağılı gün grafiğine dikkat edin 1998’deki büyük kuraklıktan sonra zirve yapan kırağılı günlere de. Havza ikliminin nasıl karasallaştığını göreceksiniz.

“Benim babamdan kalma 12 dönüm cevizliğim var. Göl döneminde bizim cevizlerimizi soğuk almazdı hiç şimdi kış iklimi çok aşırı sert geçmeye başladı. Nem yok, kuru geçiyor bizim cevizlerimiz şu anda hep soğuk alıyor. Geç uyansın diye ağaçları ilaçlamak zorunda kalıyoruz. Çiy azaldı. Sis pus azaldı toprağın yüzüne su damlamadı.”6 

Tüm bu olanların Havza’da ekosisteme, tarımsal üretime elbette etkisi büyük. Havza nüfusundaki hızlı azalma bu etkiyi zaten açıkça ortaya koyuyor (Şekil 12).

33 kuraklık

Sonuç olarak bugün hangi sulak alana gidersek gidelim söylemler tanıdıktır. “Sulak alan kurudu ama sor bakalım neden çünkü buraya drenaj kanalları açıldı alan drene edildi, pancar geldi çevresine kuyular açıldı yeraltı su seviyeleri düştü, tatlı su kaynakları içme suyu için alındı” ya da tüm bu bağlamdan kopuk bir biçimde “yağmurun yağdığı mı var, tüm bunlar havalardan”ı duyarsınız. Söylemlerin hepsinin elbette gerçekle bağı var, tek sıkıntı tüm bu ilişkiyi ayırarak anlamaya çalışmamızda. Kuraklığın baskısı hep oldu ama ilk defa bu büyük müdahalelerle birlikte sulak alanlar tüm bu durumu yönetemez noktaya geldiler.

Seyfe bir örnek. Sulak alanlarda kuraklık ile mücadele etmenin, doğal varlıkların ve sosyo-ekonomik yapının sürdürülebilirliğinin yolu sulak alanların doğal su dengesine kavuşmasından geçiyor.

 Kaynaklar:

[1] http://www.hurriyet.com.tr/ankara/25803743.asp ; http://www.radikal.com.tr/cevre/cennetteki_yangina_ulasilamadi-1177425

[2] Barajlarda sulak alan tanımı içinde yer alır burada tartışma noktası doğal sulakalanlar üzerine kuruldu.

[3] Türkeş, M. Akgündüz, S., Demirörs, Z., 2009. “Palmer  Kuraklık  İndisi’ne  Göre  İç  Anadolu  Bölgesi’nin  Konya Bölümü’ndeki Kurak Dönemler ve Kuraklık Şiddeti.” Coğrafi Bilimler Dergisi.

[4] Erdem.O. 2005. Onlar Ne Dedi. Kuş Araştırmaları Derneği. Ankara

[5] Erol, O. Genel Klimatoloji. Genişletilmiş 5. Baskı. Çantay Kitabevi, İstanbul, 445 sayfa. 1999.

[6] http://www.aku.edu.tr/aku/dosyayonetimi/sosyalbilens/dergi/V1/ozdemirbozkurt.pdf

[7] Termik kökenli orajlar

[8] Bozkır Çevre Derneği . 2009. Seyfe Gölü Eylem Planı. Kırşehir

Hülya Çeşmeci

 

Hülya Çeşmeci

http://yeryuzuylediyaloglar.wordpress.com/

 

Kategori: Hafta Sonu

İlginizi çekebilir

Comments

Comments are closed.