Geçtiğimiz Haziran ayında KESK’in iş bırakma kararına uyarak Gezi Protestolarına destek veren Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden iki Araştırma Görevlisi okuldan atıldı.
Marmara Üniversitesi’nde haftalardır öğretim görevlileri ve öğrenciler Dekan Prof. Yusuf Devran’ın keyfi uygulamalar içinde olduğunu iddia ederek protesto eylemleri düzenliyorlardı. Marmara İletişim Fakültesi Dekanlığı, Gezi olaylarına katılan sekiz asistana iki yıl kıdem durdurma cezası verdirmişti. Son olarak dün çıkan karara göre Dr. Figen Algül ve Araştırma Görevlisi Can Özbaşaran okuldan atıldılar.
Gerekçe: ideolojik siyasi bölücü amaçla eylem yapmak
İki hocanın okuldan atılma gerekçeleri dilekçede şöyle ifade edildi:
“Cumhuriyetin niteliklerinden herhangi birini değiştirmeye veya ortadan kaldırmaya yönelik eylem yapmak; ideolojik, siyasi, yıkıcı, bölücü amaçlarla eylemlerde bulunmak veya bu eylemleri desteklemek suretiyle kurumların huzur, sükûn ve çalışma düzenini bozmak; boykot işgal, engelleme, işi yavaşlatma ve grev gibi eylemlere katılmak ya da bu amaçlarla toplu olarak göreve gelmemek, bunları tahrik ve teşvik etmek, yardımda bulunmak.”
Araştırma Görevlileri bir hafta içinde YÖK’e itiraz edebilecek. Son kararı YÖK Başkanı Prof. Dr. Gökhan Çetinsaya verecek.
Dekan Devran’ın Gezi soruşturmaları dünya üniversitelerinden tepki çekmişti
Gezi Parkı eylemleri sonrasında sendikalı araştırma görevlilerinin hakkında yasal sendikal haklarını hiçe sayıp soruşturma başlatan ve cezalar yağdıran Devran, bu uygulamaları ile TBMM gündemine de dünya akademi çevrelerinin en saygın isimlerinin de aralarında yer aldığı karşı imza kampanyalarına da neden olmuştu. 24 ülkede yüzlerce üniversitede görev yapan 1431 akademisyenin imza attığı “Akademinin özgürlüğü, bizim özgürlüğümüz” adlı protesto metninde Noam Chomsky, Judith Butler ve Nancy Fraser gibi dünyanın tanıdığı isimler de vardı.
Dekanın dosyası kabarık
Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi, son yıllarda, dekanı Yusuf Devran‘ın öğrenci fişlemeleri, bazı öğretim üyelerine yönelik tehdit ve baskı uygulamalarıyla da sürekli gündemde olan bir okul. Devran daha önce de yüksek lisans mülakatına girecek olan öğrencilere yönelik yaptığı fişleme ile gündeme gelmişti. Yüksek lisans mülakatına giren bir öğrenci listesinde Kürt kökenli öğrencilerin isimlerinin yanına “PKK’lı” anlamına gelen “P” harfi ile işaretlenmişti. Devran, fişleme listesiyle ilgili “bu resmi bir evrak değil” diyerek daha önce suçlamaları reddetmişti.
Fişlemeyi kabuk etmeyen hocayı tehdit etmişti
Yusuf Devran daha sonra Öğretim Üyesi Doç. Dr. Gözde Yılmaz‘ın savcılığa yaptığı başvuru ile yeniden gündeme geldi. Okula alınacak yüksek lisans ve doktora öğrencileri için verdiği listeyi jüri üyesi olarak kabul etmeyen Doç. Dr. Gözde Yılmaz’ı tehdit eden Devran, Yılmaz’ı hedef de göstermişti. Doç. Dr. Yılmaz, bu tehditler üzerine savcılığa suç duyurusu yaparak, koruma talep etmişti.
Ülkücü öğrencilerle sıcak ilişki içinde
Dekan Devran’ın hedef tahtasına oturttuğu hocalar ve araştırma görevlileri sosyal medya üzerinden bazı öğrencilerin tehditlerine maruz kalmışlardı. Doç. Dr. Yılmaz’ı da koruma talep etmeye yönelten bu durumdu. Sosyal medyada ve çeşitli mecralarda Devran’ın “ülkücü” öğrenciler ile sıcak ilişkiler içinde olduğu ve onun hedef haline getirdiği kişilerin bu kesimlerin tehditlerine maruz kaldığı da sıkça yer aldı. Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde son yıllarda sıklaşan ülkücü öğrenciler ile solcu ve Kürt öğrencilerin örgütlenmeleri arasında çıkan kavgaların sonrasında da dekanın, öğrencilerin bir kesimine yönelik bu yakınlığı dile getirilmiş ve eleştirilmişti.
Nature Conversation dergisinde yayımlanan araştırma, nesli tükenme tehdidi altındaki canlıların yaşam alanlarının, diğer hayvanlar nedeniyle yeni riskler altında kaldığını gösterdi. Çin’in Şiçuan bölgesindeki pandalar ve atların yaşam alanları çakıştığı için pandaların bambuya ulaşımı zorlaşıyor.
Michigan State Üniversitesi’nin yaptığı araştırma, Çin’in Siçuan eyaletinde bulunan Woolong Doğal Koruma Alanı’ndaki çiftlik hayvanlarının, aynı bölgede yaşayan dev pandaları artan bir tehdidin altına soktuğunu tespit etti. Bölgeden birçok deneysel veri toplayarak pandaların ve atların kullandıkları alan ile yaşam alanlarını belirleyen araştırmacılar, aynı zamanda hayvanların erişebildiği bambu miktarını tespit etmeye çalıştı.
At sayısı arttıkça pandalar için hayat zorlaşıyor
Woolong Doğal Koruma Alanı’nda yedi yıldır araştırma yapan MSU doktora öğrencisi Vanessa Hull, bambu yiyen at sorununu GPS takip cihazı takılı pandalar sayesinde fark ettiklerini belirtti.
Doğal arazide atların tükettiği bambu artıklarına rastlayan Hull, “Fark etmek için özel bir yeteneğe gerek yoktu. Üzerlerinden çim biçme makinesi geçmiş gibiydi” ifadesini kullandı.
Araştırmacılar, son yıllarda sayıları giderek artan atların satılacakları gün gelene kadar başıboş bırakıldığını ve bambuları tüketmeye başladığını fark etti. Veriler, 1998 yılında sadece 25 atın bulunduğu Woolong’ta, bu sayının 2011’de 350’ye çıktığını gösterdi.
“Pandalar için yeni bir koruma programı gerekiyor”
Liu, sadece bambu yiyen ve insanlardan uzak, hafif eğimli arazilerde yaşamayı tercih eden pandaların, orman kaybının yanı sıra çiftlik hayvanlarının da tehdidi altına girdiğine dikkat çekerken, geride kalan 1600 pandanın korunması için yeni bir koruma politikası belirlenmesi gerektiğini ifade etti.
Ayakkabı kutusunda 4.5 milyon dolar çıkan Halkbank eski Genel Müdürü Süleyman Aslan cezaevinden çıktıktan sonra Halkbank’a yönetim kurulu üyesi olarak geri döndü. Geçtiğimiz hafta 4.5 milyon doların Aslan’a iade edildiği öne sürülmüş ancak bu iddia yalanlanmıştı. Banka kaynakları, 4.5 milyon doların halen Aslan’a iade edilmediğini bildirdiler.
‘Hırsız var’ pankartına linç
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Osmaniye’de konuşurken bir genç “hırsız var” pankartı açtı. Pankart açan genç, sivil polis ekipleri tarafından gözaltına alındı. Partililerin yumruklarla linç etmek istediği genci karga tulumba barikatın önüne taşıyan sivil polisler, alandan uzaklaştırdı.
‘Anlamadım Babacığım’ serbest bırakıldı
Bursa’nın İznik ilçesinde, 27 Şubat’ta AK Parti binası ve seçim araçlarına sprey boyayla ‘Anlamadım babacığım’ yazdığı iddiasıyla gözaltına alınan şüpheli, savcılıktan serbest bırakıldı
AA Bülent Arınç’ı sansürledi
Bülent Arınç’ın CNN Türk’te katıldığı ‘Ankara Günlüğü’ programında söylediklerinin bir kısmı AA tarafından sansürlendi. Eski Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan’ın Rıza Sarraf’ın uçağıyla umreye gitmesi ve 700 bin liralık saat hediye edilmesi iddiasıyla ilgili “Kolundaki saati ve çocuğunun parasını sorarsanız bana ben mahcubiyetten cevap veremem” ifadelerini kullanan Arınç, bir ayette “Müminler mallarıyla ve evlatlarıyla imtihan olunurlar” denildiğini belirterek “Bu kolay bir imtihan değildir. Allah bizi çocuklarımızla, malımız ve servetimizle imtihan etmesin” demişti.
Yargıtay Fenerbahçe şike dosyasını yeniden inceleyecek
Yargıtay’ın, olmayan AİHM kararlarını emsal göstererek Fenerbahçe yöneticilerinin cezasını onadığı öne sürüldü. Bu arada YARSAV ise twitter hesabından Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın Fenerbahçe/şike dosyasını yeniden incelemeye aldığını duyurdu.
Adalet Bakanlığı HSYK atamalarına devam ediyor
CHP HSYK Yasası’nın iptali için dün üçüncü kez Anayasa Mahkemesi’ne başvururken, Adalet Bakanlığı atamalara devam ediyor. Bakanlık Teftiş Kurulu Başkan Yardımcısı Bilgin Başaran Genel Sekreterlik görevine getirildi. HSYK’da 37 tetkik hâkimi ile 57 başmüfettiş ve müfettişin de ataması yapıldı.
Yaşlıyım ben. Yaşlı dedimse bunadığımı sanma sakın ilk tırmığı rahmime vuran güleç yüzlü çocuğu, kadını ve adamı daha unutmadım. Suyum ben, oksijenim, emeğim ama en çok toprağım ben. Toprağın hafızası güçlüdür güçlü olmasına da kaç yılında dünyaya geldim bilemem. Ölçütlerim senin ölçülerini tutmaz. Beni anlamak için duymak gerekir. Duymak içinse beş duyunla birlikte dinlemelisin. En başından bunları bil de bana öylece kulak ver. Amed ikizim sayılır. Kadim kentte ilk taşı kim taşımışsa ilk tohumu o kişi getirdi bana. Şimdilerde çocuklarının zihin gelişimi için illa ki Şili cevizi ya da Porto Riko muzuyla beslenmesi gerektiğini sananlar; gıdalarının asırlardan beri hanelerine egzoz dumanını semaya püfürdeterek hareket eden araçlarla taşınıyormuş gibi konuşurlar. Böyle insanlar yanıldıklarıyla kalmaz yanılgılarını çevrelerine yayarlar. İnsan evladı toprağı işlemeyi öğrendiği günden beri, kenti geçtim tek bir hane dahi inşa ettiğinde hemen yanı başında yeni bir bahçeyi filizlendirirdi. Benim insanım da komşu kentlerin toprağından önce ayaklarını bastığı yere güvendi. Yerelde ürettiğini hanesinde tüketti. Yanılgıyla yaşamak istemiyorsan emin ol ki senin sağlığını güçlendirecek gıda yaşadığın yerde yetişir. Bu bilgiye onca yıl toprağım da yetişen bin bir türlü gıdayla beslenen zihinleri açık, ömrü uzun gürbüz nesiller hem kanıttır hem de tanık.
Doğduğum yılı bilmiyorum dedimse somurtuk bir ihtiyar olduğumu sanma sakın. Taşlarımda oturup Dicle’yi izlerken dudaklarını dahi kıpırdatmadan benimle konuşmayı beceren bir bilge vardı. Her sonbaharda ağaçlarımın kızıl yapraklarını izlerler; neşesi kaçan bahçenin de kentinde sonu yakındır, derdi. Haklıydı. Son yarım asırda benim de keyfim kaçtı. Bahçemde kaybolan neşemle beraber yüreğime talan korkusu indi. Ben böyle değildim. Her dem çok keyifliydim. Pek tabi ki bedenimi gözlemleyip sözümü size sadece dünkü çocuk Miraz aktarmadı. Yüzlerce yazar ve gezgin geçti bağrımdan. Biri çok ünlüydü. Yazdıkları asırlarca okundu. Bu kişi Urfa yönünden Amed’e gelirken ilkin Patlıcan tarlalarıyla karşılaşınca; Amed’de asık suratlı, mide şikayeti olan insanları bulacağım diyen, yanaklarından kan fışkıracak kadar sağlıklı çocuklarımla karşılaşınca şaşıran. Bu durumun nedenini bağrımda yetişen karpuz bostanlarına yoran Evliya Çelebiydi. Nüktadan Evliya Çelebi bahçelerimdeki keyfiyeti şöyle yazmıştı: “Diyarbakır halkı 7-8 ay boyunca Dicle kıyısında kulübelerde, özellikle geceleri sazlı sözlü eğlenirler. Halk her gece Dicle kıyılarını kandillerle, meşalelerle donatır. Maharetle süsledikleri yağ kandillerini ve balmumu ile hazırlanmış meşaleleri suya bırakır akışını seyrederler. Meddahlar oyunlar oynarken sazendeler ve hanendeler, kanun, tambur, ney ve darbuka eşliğinde Fasl-i Baykara’dan müzik icra ederler. Bu eğlenceler sabah ezana kadar sürer.”*demiş.
Şenlik benim için çok önemlidir. Varlığımı insanlarımın ekim dikim yaparken toprağı dinlemesini bilmelerinin yanı sıra çevreme eğlence yayabildiği için yüzyıllarca korudum. Yeni bir kent bahçesi kurulacaksa eğer önce şunu bilin ki bunun için tohum ve emek kadar şenlikte gereklidir. Yarım yüzyıldır şenliğimden ettiler beni. Önce bahçemde tertiplenen eğlencelere son verdiler. Parklarda yeşeren bir karış otu önemseyip kadim bahçeleri ötekileştirdiler. Ötekiler ötekini bulur. Evsiz yurtsuzlarla dostluk kurduğum için beni bu insanlar üzerinden tenkit ettiler. Kuşaklar boyu Amed’lilere keyif ve gıda sağlayan ben değilmişim gibi adımı esrarla, fuhuşla andılar. Duydum ki kadim kentlere de bu şekilde davranmışlar. Önce ötekileştirdikleri insanları kadim kentlerin dar sokaklarına sıkıştırmışlar. Daha sonra bu sokaklar artık güvenli değil deyip haneleri yıkmışlar. Yıkılan hanelerin yerine ise göğü delen apartmanlar yapmışlar. Şükür ki Dicle’de yüzen çocukların gülücükleri hala eksik olmaz yapraklarımda. O çocuklar var olmaya devam ettikçe beni yok edemeyecekler. Söze daha fazla hüzün karıştırmadan asıl anlatmak istediğime geleyim. Tohuma; su, güneş, toprak, gübre kadar neşede gereklidir. Uzun ömürlü bir bahçe kurulacaksa eğer şehirdeki her tür insanın su gibi bu bahçeye akmasını sağlamak gerekir. Kent bahçesi şenlikle, keyifle, şölenle kurulmalı. Sıhhatli gıda onunla beslenecek canlıların neşesini özümsemiş bitkiden türer.
Kelamımı sizlere aktaran yazar bana; ‘Bir bahçe kurarken keyifli olmak gerekir. Diyorsun, haklısın keyifli olalım da bahçe kurmanın zorluklarıyla boğuşurken nasıl keyifli kalabiliriz ki?’ dedi. Yazarın sorusunu her türlü fikre illa ki bir kulp takıp eleştiren zamane gençlerinin sayıklamalarına yoracaktım ki; karşıma geçip, her beş metreye bir çam, ağaç fiyatı çarpı ağaç sayısı diye yedi bin dönümlük kent bahçesine dikilecek çam ağacı sayısını tespit edip üzerine işçi masraflarını ekleyince zihnim toprağımda birbirine dolanan kökler gibi karıştı. Böylesi hesaplardan hiçbir şey anlayamıyorum. Nasıl anlayabilirim ki imar edilmemi sağlayanlar mesai saatinin dolmasını bekleyen işçiler değil evlerine yiyecek götüren dostlarımdı. Yüzlerce yıl milyonlarca insan bedenime ekip biçerek beslenip nafakalarını çıkardılar. Bir defa her tarafa çam ağacı ekmek de nedir. Tamam, çam ağacını da severim börtü böceğe bol temiz hava sağlayan çocuklarımdan biridir. Ve de sadece biridir. insanla doğa arasında derin bir ilişki olduğunu hepiniz iyi bilirsiniz. Daha bir asır önce Ermenisi, Süryanisi, Yezidisi, Müslümanı hatta Yakubisinden Yahudisine bir çok dine mensup insan ekip biçerdi toprağımı. Çalışırken Kürtçe, Ermenice, Türkçe ve daha senin hiç duymadığın envai dilde şarkılar kelamlar söylerlerdi. Biliyorum şimdi çok kültürlülüğe dair anlatılar kulağa geçmişte kalmış efsanevi bir hikaye gibi geliyor. Bu sebeple insanlar farkına dahi varmadan tek kültürlülüğü yeni kurdukları bahçeye de ormana da dayatıyorlar.
Bir bahçe otundan kuşuna, böceğinden ağacına bütündür. Benim bahçemde her canlı diğerini besler. Her tür diğerinden farklıdır. Farklığı aynı zamanda ötekinin varlığını güçlendirir tıpkı kültürlerin birbirlerini var etmesi gibi. Bir bitki diğerine azot sağlar, öteki berisini zararlı böcekten korur. Benim gibi bahçeleri teklik yıkar, çeşitlilik imar eder, korur, besler. Benim mimarlarım Amed’in şehradarlarından ya da belediye başkanlarından ağaç ya da bitki ekimi için para talep etmediler. Yine de kenttin ihtiyacı olan oksijeni sağlayan ağaçlar diktiler, 400 çeşit Kuşa yuva, arılara çiçek, envai çeşitte hayvana barınak sağladılar. Şehirliler için bir seyirlik alanı, piknik yeri yaratırken aynı zamanda geçimlerini sağladılar. Size diyeceğim o ki; bir bahçe tesis edecekseniz sevgiyle ve saygıyla andığınız çok kültürlülüğü bahçenizde yaşatmalısınız. Halkın kent bahçelerinden beslenmesini sağlayacak yeni örgütlenmeler oluşturmalısınız. Yoksunluğu dayatanlara karşı yoksullukla bu toprağın bereketi sayesinde kurtulmak istiyorsanız birbirini destekleyen bitkileri, ağaçları, hayvanları bulmanız gerekir. Her bahçenin yeni bir yaşam inşa etmek anlamına geldiğini göz ardı etmeyin. Eskiler yaşadığın yere, yaptığın işe dönüşürsün derler ya kim bilir belki de çok kültürlülüğü birbirlerinin farklılığını destekleyen dost bitkilerle dolu bahçeniz sayesinde yeniden hayatınıza geçirirsiniz. .
Tüm bunları yaparken uymanız gereken kimi kaideler var. Öncelikle elinizdekiyle yetinmeye kendi kendinize yetmeye dikkat edin. İyi bir bahçe kendi kendini beslemeli. Şimdilerde benim topraklarıma dahi ne idüğü belirsiz hastalıklı kısır tohumlar ekiyorlar. Bereketimi artırmak için toprağıma kimyevi gübreler ve ilaçlar saçıyor suyumu, havamı, toprağımı kirletiyorlar. Üstelik tüm bu zehirleri aklı evvel çocuklarım parayla satın alıyorlar. Daha dün otuz yıldan beri toprağımı ekip biçen evlatlarımdan biri masrafları kazancını karşılamadığından, borç içinde debeleniyorum deyip verimsizleştiğimi, söyledi. Çalım çırpım vasıtasıyla konuşmaya çalıştım. beni ekmen ve iyi ürün alman için ilaca gübreye tohuma ihtiyacın yok, dedim. Dedim de dinlemedi ki! İnsan cinsi böyledir işte hem dinlemesini bilmez hem de çabuk unutur. Üstüne üstlük hep haklıdır ve de kızgın. Öfkesini canından çıkarmak için bana küfredip kızdı sonra ağlayıp sızlayarak topraklarımı terk etti. Onun gidişiyle biraz daha ıssızlaştım.
A be evlatlarım onca yıl yeryüzünde yaşamanıza rağmen doğayı dinlemeyi öğrenemediniz bunu anladık da insan geçmişte kısır, tohumsuz, ilaçsız, gübresiz ekim dikimi nasıl yapıyordunuz, diye atasına da mı danışmaz. Beni terk eden gencin dedesi yaşarken bahçelerinde iki tane borahane vardı. Borahane dediğin güvercinlere kerpiçten ev yapmıştı. Hiç kimseye para pul vermeden yuvadan hasat ettiği gübrelerin azdırdığı topraktan otuz kırk kiloluk karpuzlar yetişirdi. O zamanlar öylesine verimliydim ki bahçe sahipleri sebze ve meyveleri toplamaktan yorulurdular. Bereketimin sebebi sadece kuş gübresinden değildi. Şimdi anlatacaklarıma kimileriniz ay ne pis diyebilir oysa doğa da pis denilecek bir madde yoktur. Her bir canlı bir diğerinin artığına muhtaçtır. Kentin kanalizasyonunun bir kısmı arklarda oksijenle temas edip bahçenin girişindeki sazlarda arınır topraklarıma akardı. Şimdilerde böylesi gübreyi beğenmezler ya ben onca ömrümde ilaçlı kısır tohumlardan zehirlenip öleni gördüm de lezzetli gıdalarımdan hastalanan insanla karşılaşmadım.
Bir de o zamanlar Dicle nehri böylesi akmazdı. Bakın burası çok önemli, nehirler tıpkı benim gibi sizin gibi canlıdırlar. Teninizdeki damarlar nasıl ki bedeninizde dolaşırlar. Nehirlerde çatallanarak dünyaya yayılırlar. Akarken sularına karışan yaprağı, otu böceği envai çeşitte hayvan ölüsü suyun içinde eriyip gübreye dönüşür. Bahçeleri nehir suyuyla sularken toprağa karışan bu yeşil gübre toprağın verimini arttırır. Şimdilerde Dicle’nin elini kolunu bağlayan barajlar yapmışlar. Dicle’nin duyduğuma göre baraj göllerinde nehrin taşıdığı yeşil gübre tabana çöküyormuş. Benim payıma da gübresiz su kalıyormuş. Dicle’ye baraj yapılması topraklarımı terk eden gencin suçu değil ama insan zehirli ilaçları bin bir emekle yeşerttiği bitkilerin üzerine sıkar mı? Eskiler zararlı böceklerle beslenen avcı kuşları ve böcekleri bostanlarına çekmek için envai çeşitte çiçeği tarlalarının kenarına ekerlerdi. Bu genç ne yaptı. Önce daha fazla ürün almak için çiçeklerimi yoldu. Daha sonra bostanı basan böceklerle mücadele etmek için zehirli ilaçlara sarıldı. Başlangıçta eylemi işe yaradı hatta zararlı böcekler tümden öldü sandık. Ölür mü? Ölmez tabi yaşam yolunu bulur. Bizim baş belası böceklerimizde değişip dönüşüp zehre karşı bağışıklık kazandılar. Aklı evvel çocuklarım böylece böceklerle mücadele etmek için kullandığı zehrin oranını arttırdı. Verimi artırmak için daha fazla gübre satın almak zorunda aldı. Onca emeğin ve çabanın sonunda tatsız ve kokusuz ürünler hasat edince umduğundan az para kazandı. Sonunu biliyorsunuz işte dayak yemiş köpek gibi kuyruğunu bacaklarının arasına kıstırıp topraklarımı terk etti.
Son anlattıklarımın kıssadan hissesi öncelikle kentine bir bahçe kuracaksan atadan kalma tohumla, fidanla işe başla derim. Başlangıçta daha az verim alabilirsin ama masraflarını azaltırken gerçek gıda hasat edeceksin. Bir de bahçeni kurarken illa ki kendine yetmesini bilmelisin. Türlü hileyle simyager büyüleri ile üretilmiş kimyevi ürünler yerine kuşun dışkısına, uğur böceğine, arına güven ve nehirlerinize prangalar vurulmaması için daha fazla direnin derim size. Bahçe deyip geçmeyin sakın bahçe dediğimiz börtü böceği türlü nebatı ve de insanı ile yaşamın aynasıdır. Bu günlerde her canlı gibi ben de insanın ruhundaki eksikliği yeni bir yaşam kurma özlemini hissediyorum. Kim bilir belki de o dünya bir parkı korumakla yada yeni bir bahçeyi inşa etmekle kurulur.
*Evliya Çelebi’den aktarım: Mehmet Mercan.Diyarbakır Türküsü.Diyarbakır.2003.s.113
1990’lardan beri, İstanbul entelijansiyası Kürt başkalığını keşfedip İstanbul’un hayallerde kalmış kozmopolitliğini özlemeye başladığında yeni bir literatürle karşılaştık. Gökkuşağının kaybolan renkleri , Beyoğlu’na kravatsız girilmezdi mottolarıyla özetlenebilecek bu yukarıdan bakan, acıyan nostaljik edebiyat hayırlara vesile oldu. Aşağı yukarı 20 senedir Türkiye’nin yerel kadim halklarının nasıl yok edildiği, ve “mermer” olduğu haykırılan Türkiye toplumunun hangi aşamalardan geçerek bu duruma ulaştığı konusu bilimsel araştırmalara konu ve sanatsal etkinliklere esin kaynağı haline geldi.
Toplumların tarihlerindeki dönüm noktaları, kırılma noktaları teker teker yeniden hafızamıza işlenmekte. 2005, 6/7 Eylül 1955 gecesi ülkedeki Müslüman olmayan İmparatorluk bekasına nefret kusulmasının 50. Yıldönümüydü. Kitaplar yazıldı, sergiler açıldı. 2013, 1923 zorunlu Nüfus mübadelesi ile Anadolu Rumlarının evlerinden, anne babalarının mezarlarından, tarlalarından sökülüp atılmasının 90. Yıldönümü idi. Onlarca toplantı konferans düzenlendi. Kitapları yayınlanacaktır. 2015, malum, 1915’te Anadolu Ermenilerinin yok edildiği sembolik tarihin 100. Yıldönümü. Hafızalarda yer alacak etkinlikler düzenlenecektir. Bütün bu tarihler arasında unutulan bir tarih var: 1964. Rıdvan Akar ve Hülya Demir’in kitaplarına verdiği güzel isimle İstanbul’un son sürgünlerinin hafızasına kazınmış ancak Türkiye’de kamuoyunun hastalıklı bir beynin travmalarını belleğinin derinliklerine gömmesi gibi unuttuğu, unutturulduğu bir tarih. 2014, 50. Yıldönümü.
Biraz filmi geriye saralım. Kimdir bu insanlar? Neden kovulmuşlardır? Ve sürgünleri neden geri dönüşü imkansız bir şekilde İstanbul’da Rum varlığının sonunu getirmiştir? Artık bilindiği gibi Ocak 1923’de, herkesin dilinden düşürmediği ancak kimsenin açıp okumadığı Lozan antlaşmasından altı ay önce, Türkiye ve Yunanistan arasında zorunlu bir nüfus mübadelesi sözleşmesi imzalanır. Bu sözleşmeye göre Yunanistan ordusuyla Anadolu’yu terk eden yüzbinlerce Rum’un geri dönmesi kesinlikle engellenmiş, bunlara özellikle iç Anadolu Ortodokslarının eklenmesiyle yaklaşık bir buçuk milyon Ortodoks Yunanistan’dan ve adalardan gelen beş yüz bin kadar Müslümanla yer değiştirmek zorunda kalmıştır.
Mübadelenin iki istisnası vardır: artık yerel bir kiliseye dönüşen Patrikhane’ye bir cemaat oluşturmak için şehre 1918’den önce yerleşmiş İstanbul Rumları ve Batı Trakya Müslümanları. Böylece 1923 sonrasında da İstanbul’da hatırı sayılır (yaklaşık 150 000 kişi) bir Rum Ortodoks azınlığı Türkiye vatandaşı olarak kalabilmiştir. Bu gruba 1930 Ankara anlaşmasıyla yeni bir grup eklenir. 12 000 kadar İstanbul Rumu Yunanistan vatandaşı olarak kalmak kaydıyla şehirlerinde yaşayabileceklerdir. Bu tarihten itibaren on yıllar boyunca Türkiye uyruklu ve Yunanistan uyruklu İstanbul Rumları beraber yaşamışlar, aynı evleri aynı mahalleleri paylamışlar, ortaklıklar kurmuşlar, evlenmişler çoluk çocuğa karılmışlardır. Ta ki “Kıbrıs” meselesi hayatlarına girene kadar.
Kendilerinden binlerce kilometre uzakta cereyan eden bu meselenin İstanbul Rumlarının günlük hayatlarını altüst etmesi yukarıda da belirtildiği gibi 1955’de olur. Bu tarihte Demokrat Parti iktidarı ve dönemin “derin devleti” Dünya kamuoyuna Türklerin Kıbrıs konusunda ilgisiz olmadığını ispatlamak için aylarca süren, nefret söylemi ve iç düşman yaratma tekniklerinin kullanıldığı bir basın kampanyasından sonra Taksim’de bir nümayiş düzenlemiş, 1950’lerin başından beri İstanbul’un çeperlerine yerleşen iç göç kurbanlarını Beyoğlu, Tünel, Şişli ve Adalar gibi semtlerde Rumların üstüne saldırtmıştır. Binlerce dükkan ve evin yağmalandığı, cinayet ve tecavüzlerin gerçekleştirildiği, kiliselerin yakıldığı 6/7 Eylül 1955 gecesi İstanbul Rumlarının ilk travmasıdır. Ancak sanıldığının aksine bu geceden sonra Yunanistan’a büyük bir göç başlamamıştır. Patrik Athenagoras ve azınlığın ileri gelenleri korkan Rumları şehirlerinde kalmaya ikna edebilmişlerdir. Ancak bu olay daha sonra Rumların ülkelerini terk etmelerinde önemli bir itici faktör olarak kalacaktır.
Kıbrıs meselesi, 1960’da adada bir devletin kurulmasıyla kısmen de olsa durulur. Ancak bu devletin anayasası ilk Cumhurbaşkanı Makarios tarafından devletin işlemesine engel olarak görülmektedir. Makarios’a göre bu blokajı kaldırmanın tek yolu Anayasa’da yapılacak 13 değişiklikle rejimin sadeleştirilmesi, adada yaşayan Türklere bir nevi “azınlık” statüsü verilmesidir. Kendi azınlıklarına nasıl muamele ettiğin bilen Ankara bu değişiklik denemesini kabul edilemez bulur ve adayı askeri bir müdahale ile tehdit eder. Bu arada İstanbul basını olağan şüpheli İstanbul Rumlarını hedef göstermeye başlamış, “düşman yaratma” teknikleri tekrar yürürlüğe konulmuştur. Türkiye’nin müdahale isteği Küba Krizi ve Kennedy suikastının şokunu atlatamamış ABD tarafından sert bir şekilde dizginlenir. Meşhur Johnson mektubu ile Türkiye herhangi bir Sovyet saldırısına karşı yalnız bırakılmakla tehdit edilir ve İsmet İnönü büyük bir gurur kırıklığı içinde tehditlerini yutmak zorunda kalır. Böyle gergin bir ortamda aylardır yaratılan öfke ve heyecanı süratle başka bir hedefe yönlendirmek şarttır. Ve elbette ideal kolay lokma hükümetin elinin altındaki İstanbul Rum azınlığı olur. Makarios’a destek vermekle suçlanan Yunanistan’ı zor durumda bırakmak ve bilenen milliyetçi tepkiyi kullanmak için Türkiye tek taraflı olarak 1930 Ankara anlaşmasını feshettiğini açıklar. Böylece İstanbul Rumlarının şaşkınlık ve panik içinde damdan düşer gibi öğrendikleri 12 mart kararı gelir: Yunanistan uyruklu İstanbullu Rumlar 12 saat içinde sınır dışı edilecekti. Yanlarına 20 dolar ve 20 kilo eşya alabilirlerdi. Sınırdışı edilen 12 000 Rum’u elbette aileleri de takip etti ve birkaç ay içinde 40 000’i aşkın İstanbul Rumuşehirlerini, evlerini, işlerini, okullarını, sevdiklerini geri dönmemek üzere terketmiş oldular. Günümüzde ise birkaç bin Rum yüzlerce yıllık bir tarihin cılız tortuları olarak varlıklarını sürdürebildiler .
Bu az bilinen olayın 50. Yıldönümü dolayısıyla Babil derneği inisiyatifi, Bilgi Üniversitesi işbirliği ve konu üzerinde çalışan birkaç araştırmacının katkılarıyla bir dizi etkinlik gerçekleştirilecek. Bu etkinliklerin en önemlileri 4-30Mart arası Tütün Deposunda gerçekleştirilecek “20 Dolar 20 Kilo” sergisi ve 31 Ekim-1 Kasım tarihlerinde Bilgi Üniversitesinde gerçekleştirilecek uluslararası sempozyum olacak .
Samim Akgönül – www.t24.com.tr
[1]Hülya Demir, Rıdvan Akar, İstanbul’un son sürgünleri, Belge yayınları, 1999.
[2]Bu sürecin bütününü görmek isteyenler benim Türkiye Rumları: Ulus-DevletÇağındanKüreselleşmeÇağınaBirAzınlığınYokOluşSüreci(İletişim, 2007) isimlikitabımabakabilirler.
Yerel seçimler yaklaşırken, gözler Gezi eylemlerinin odağı ve İstanbul’un merkezi olan Beyoğlu’nda. Beyoğlu belediye başkan adaylarının işi bu nedenle daha da zor.
Bu nedenle HDP Beyoğlu Belediye Eş Başkan Adayı Korhan Gümüş‘le Beyoğlu için neler öngördüklerini, eleştirilerini ve seçimleri kazanırlarsa neler yapacaklarını konuştuk. Taksim Platformu üyesi ve İnsan Yerleşimleri Derneği başkanı da olan Mimar Korhan Gümüş uzun yıllardır İstanbul’da yerel yönetimler konusundaki eleştiri ve önerileriyle tanınıyor.
…
Beyoğlu bölgesinde halkın yararlanabileceği yeşil alanların durumu nedir. Bu konudaki sorunları nasıl çözmeyi düşünüyorsunuz?
HDP’nin Beyoğlu eş başkan adayları Korhan Gümüş ve Seyhan Alma
Beyoğlu’nda kişi başına düşen yeşil alan 2 metrekareden az. Oysa sağlık standartlarına göre en az 10 metrekare olması gerekiyor. Diğer taraftan bugünkü yönetim kalan son yeşil alanları da imara açmaya çalışıyor. Cihangir’deki Roma bahçesine belediye benim bildiğim kadarıyla tam beş kere inşaat yapmak istedi, zor engellendi. Fındıklı Parkı’na MSGSÜ Rektörlük binası konduruldu. Perşembe Pazarı gibi Haliç kıyısındaki yerler birilerinin iştahını kabartıyor. Yeşil alanlar inşaata açılması gereken boşluklar gibi görülmeye devam edildikçe, bu oran daha da düşecek. Betona boğulan bir yerde halkın yeşil alanları koruma mücadelesinin güçlendirilmesi gerekli. Çıkar gruplarının ellerinde bütün imkanlar var, belediyelere çeşitli yollarla baskı yapabiliyorlar, ayrıcalık elde edebiliyorlar. Halkın da güçlendirilmesi, örgütlenmesi gerekli. Bunun için siyaset-sermaye ittifakına dayanan bugünkü yönetim modelinin değişmesi gerekiyor.
İçine oteller, kongre salonları inşa edilen, otoparklar tarafından işgal edilen, son olarak da AVM yapılmak istenen Gezi’nin bir bütün olarak onarılması hedeflerden biri. Beyoğlu ile Şişli’yi birleştiren bu devasa kamusal alanın yürüyüş, bisiklet yolları ile kullanım koşulları iyileştirilecek. Belediye bu alanın bir çok yerini betonlamış ve ağaçların köklerine kadar zarar vermiş durumda. Yapı adalarının ortasında kalan yeşil alanlar bile önemli. Bu nedenle başta Haliç sahilleri olmak üzere, Beyoğlu’nda kalabilmiş son yeşil alanlar için bir ekolojik onarım paketi hazırlanacak.
Gezi isyanına da neden olan Taksim meydanına siz nasıl bakıyorsunuz?
Taksim bir gösteri alanı. Başbakan ve Büyükşehir Belediye Başkanı meydanın bir gösteri mekanı olmaktan çıkarılmasından söz ediyorlar. Onlara göre gösteriler Yenikapı’da, yani şehirle ilişki kurmadan yapılacakmış! Otobüslerle getirilen vatandaşlarla doldurulan parti mitingleri gibi… Bu otoriter bir zihniyetin de göstergesi.
Taksim önemli bir hafıza mekanı, Türkiye’deki siyaset rejiminin temel sorunlarını ortaya koyuyor. Her anlamda. Opera-Cami gerilimi bunun bir örneği. İktidar bugün kamusal alanı ele geçirme mücadelesine dayanan eski bir siyaset anlayışını temsil ediyor. Yöneticilere hatırlatmak için Taksim metro istasyonunun duvarlarına İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi yerleştirilecek, kazınacak. Bu istasyon ve diğerleri şehrin hafızasını, tarihini, geleceğini yeniden canlandıran, sorgulayan temalı istasyonlar, bir tür sanatsal anıtlar halini alacak.
Taksim‘in demokratik gösterileri kolaylaştırmak için meydanın kullanım performansı geliştirilecek. Gösteri düzenlemek isteyen bütün girişimlere, hiçbir ayrım yapmaksızın, belediye yeterli stand, ses tesisatı sağlayacak. Vatandaşların kamusal hayata katılımını güvenceye alan anayasal hakları korunacak.
Merkezi yönetim, projeleri gönüllü insanlar tarafından yıllarca uğraşarak yapıldığı halde AKM’yi onarmayı beceremiyor. Bu yapı şehrin en kaliteli sahne sistemlerine sahip olan yapısı ve İstanbul’un ona ihtiyacı var. Belediyenin AKM’nin onarımını üstlenmesini teklif ediyoruz.
Beyoğlu’nun bütün kamu alanlarına şirketler, yani sermaye-siyaset koalisyonu karar veriyor. Kararları piyasaya bırakmak, liberal ütopyanın yalanlarından biridir. Yolsuzlukların temelidir.Kararlar piyasa kuruluşlarına bırakılabilir mi? Bir semtte, bir mahalledeki halkın nasıl yaşayacağına şirketler nasıl karar verebilir?
Beyoğlu’nda kentsel dönüşüm alanlarında halkın nasıl yaşayacağına, nasıl çalışacağına ayrıcalıklı yatırımcılarla, müteahhitlerle karar veriliyor. Kıyılarının, meydanlarının nasıl kullanılacağına da.
Siyaset-sermaye ittifakına dayanan bugünkü model Beyoğlu’nun sonu demektir.
İhale kamu ile piyasa arasındaki bir hizmet alışverişini tanımlar. Ancak ne yapılacağı bilindikten sonra, tam rekabet koşulların oluşur. Ne yapılacağı bilinmeden ihale yapılıyor. Kamu şirketlerle anlaşıyor, sonra halkın karşısına çıkıyor. İhale sistemi sivil toplumun bağımsız bir şekilde kamusal alana katılımını engelliyor. Kamu kararları karanlıkta kalıyor, halk tarafından izlenemiyor, katılım gerçekleşmiyor.
Beyoğlu’ndaki gayrımeşru ayrıcalıklılar koalisyonu sona erecek. Medeni bir şehirde olması gereken, Türkiye’nin de uluslararası sözleşmeler ile taahhüt ettiği kurallar ve deneyimler çerçevesinde kamu-sivil toplum ilişkileri normları uygulanacak. O zaman Beyoğlu adil ve eşitlikçi bir şekilde gelişecek.
Beyoğlu’nda yaşayan, çalışan insanların yerinden edilmesi, yaşam örgüsünün tahrip edilmesi demektir. Semtin yatakhaneler ve AVM’lerle kaplanması ile sonuçlanır. Bunun yerine yaşam ekonomilerinde kırılma yaratmayan, süreklilik ve bütünlük taşıyan, yani içine sosyal boyutu katan, yaşam çevresinin iyileştirilmesini amaçlayan ve süreklilik taşıyan bir kamu hizmeti olarak biz kentsel dönüşüm değil, şehirsel gelişme programları gerçekleştirilecek. Zaten medeni şehirlerde de yapılan bu.
Daha çok kar elde etmek adına geçimlik küçük işletmeleri ortadan kaldıran mevcut ekonomik eğilim ve uygulamalara karşı bir yerel yönetimin tavrı nasıl olmalı?
Bugünkü yönetim Beyoğlu’ndaki esnafın yarattığı zenginliği göremiyor. Beyoğlu’nda bin terzi var. Okmeydanı’nda binlerce konfeksiyon atölyesi. Bunların işsiz bırakılması yerine değerlendirilmesi lazım.
Yalnızca büyük sermayenin, spekülatörlerin yaptıkları yatırımları, çıkar ilişkilerinin yarattığı dönüşümü gelişme gibi algılıyor. Beyoğlu gibi çeşitlilik taşıyan şehir merkezlerinde yönetimin üretim ağlarının gelişmesi için stratejiler üretmesi, bu tür iş kollarını kaybetmemek için çırpınması gerekir. Genç nüfusun iş imkanlarına kavuşması, gelir eşitsizliğinin azalması, refah seviyesinin yükselmesi için esnek üretim yapısına sahip olan ve şehrin içinde yaşayan işletmeler şehrin yaratıcı sermayesinin gelişmesi için önemli bir işlev görürler. Şehir yalnızca büyük inşaat şirketlerine, AVM’lere sağlanan iş imkanları ile gelişmez.
Rantın en yüksek olduğu bölgelerden biri olan Beyoğlu’nda adaysınız, ranta karşı mısınız?
“Karşıyım” demek de yetmez. Örtük olan bir siyasal sistemi belirtik hale getirmek gerekir. Dikkat ederseniz yolsuzluk iddialarında en çok yer alan konulardan biri imar rantı.
Türkiye’de imar izni vermek, tıpkı para basmaya benziyor. Şehrin bir bölgesinden yol, köprü geçerse, emlak değerini artıracak gelişmeler yaşanırsa, bir rant artışı olur. Yönetimler bu değeri keyfi bir şekilde kullandıramazlar. Kullandırdıkları takdirde Merkez Bankası Müdürü’nün bastırdığı paraları alıp evine götürmesi gibi bir fiil gerçekleşmiş olur. İstanbul’un her köşesi, her yeşil alanı bu nedenle imara açıldı, yönetimler yaptıkları plan tadilatları ile bunu kolaylaştırdılar. İstanbul’da yılda 1500 plan tadilatı yapılıyor. Bunlar oy birliği ile belediye meclislerinden geçiyor. Partiler arasında bu konuda tam bir uzlaşma var. Bunu yapmadıkları takdirde siyaseti finanse edemeyeceklerini düşünüyorlar. Siyaset etrafında ayrıcalıklı kesimler yaratıyorlar.
Taksim projesi biliyorsunuz Büyükşehir Belediyesi Meclisi’nden oy birliği ile geçti. Onaylayan “muhalif” üyeler ne dediler? “Ay kusura bakmayın biz onu plan tadilatı zannettik.” Bu duruma “özürleri kabahatlerinden büyük” denir, ya tam öyle. Meğerse AKP ile aralarında bir centilmenlik anlaşması varmış. Yılda 1500 plan tadilatı yapılıyor, İstanbul’da. Her birinde de de bazen milyarlarca liralık rantlar sözkonusu oluyor. Okmeydanı için başka siyasal partilerin alternatifleri ne? Duydunuz mu? Bir tek HDP buradaki yaşamı yok etmeyecek, kazımayacak, geliştirecek bir model getiriyor. Oysa yerel seçimler alternatifi ortaya koymak için bulunmaz bir fırsat.
Ranta karşı olmak için: Bir: merkeziyetçiliğe karşı olmak gerekir, yerelde katılımcı ve katmanlı şeffaf bütçe yönetimini gerçekleştirmek. İki: Gelişmeyi yönetebilecek, denetleyebilecek kurumsal altyapıların oluşturulması gerekir. Yoksa lafta kalır. Mücadele şehirsel ranta kimin el koyacağı üzerine olur. Biz Beyoğlu’nda planları şeffaf bir süreçte ve katılımla hazırlanacağını, sivil toplumun denetimine açılacağını, belediye meclisinde alınacak her kararın önce Mahalle Meclisleri’nde katılımla müzakere edileceğini söylüyoruz.
Yerel yönetimler nasıl demokratikleşir, katılım olanakları nasıl geliştirilir? Hatta merkeziyetçi olduğu ortada olan mevcut yapı nasıl yerelleşir?
Bu konu tamamen ortaya konacak siyasi irade ile alakalıdır. Şeffaflık ve bilgiye ulaşılabilirlik, katılmın olmazsa olmaz ön koşuldur.
Tüm bilgilerin anlaşılabilir bir şekilde online ve offline ortamlardan kolayca ulaşılabilir olması ve yerel yönetimlerin etkin bilgilendirme çalışmaları yapması gerekmektedir. Bunun yanı sıra belediye hizmetlerinin tüm aşamasında vatandaşların aktif katılımı ile planlanması, yürütülmesi ve denetlenmesi, katılımcı yerel yönetimlerin temel ilkeleridir.
Beyoğlu Belediyenin şu anda yürüttüğü “Belediyeyi Siz Yönetin” kampanyasında olduğu gibi sadece şikayet düzeyine indirgenmiş ve görüş bildirme şeklinde devam eden “”Belediyeyi Siz Yönetin” kampanyası “Belediyeyi Biz Yönetiyoruz, siz sadece şikayet edebilirsiniz” uygulamasıdır.
Büyükşehir Belediye Başkanı şehirdeki imar haklarına bizzat Başbakan’ın karar verdiğini söylüyor. Pazarlıkları Başbakan yürütüyor. Bu imar izinleri karşılığında informel gelirler elde ediliyor. Şehrin birçok bölgesi Özelleştirme Alanı, Turizm Alanı, Yenileme Alanı gibi planlama kararlarının dışına çıkarılıyor.
Bugün Beyoğlu’nun bütün sahilleri, kıyıları Ankara tarafından satılıyor, özelleştiriliyor. Yıllardır bir duvar gibi Beyoğlu’nun denizle ilişkisini koparıyorlar. Ankara’dan yönetiliyorlar ve şehrin kamu hayatına kapalılar. Bugün bir takım yapıların, kurumların ayakta kalmış olması, kamusal bir işlevleri olduğu, ya da korundukları manasına gelmiyor. Aslında çürük elmalar gibi kamunun da içi boş. Adları kamu ama kamusal bir enerji üretemiyorlar, yağmalanıyorlar. Merkeziyetçi partilerin bu konuda bir şey söylediğini duyuyor musunuz? Bir tek HDP kamusallığı yeniden canlandırabilecek, yerelle ilişkilendirebilecek bir örgütlenme modeli getiriyor.
Beyoğlu’nda merkezi yönetimin vesayetine karşı güçlü bir yerel katılım ortamı oluşturulacak. Merkezi yönetimin Beyoğlu’nun kıyılarını özelleştirmesine karşı çıkılacak. Bu alanların yönetimi ve kullanımı için katılımcı, çok katmanlı, entegre yönetim sağlayacak, katılımcı bütçe yönetimine sahip misyon odaklı örgütler kurulacak.
İklim dostu bir Beyoğlu yaratmak mümkün müdür?
Belediyenin iklim dostu olması, yönetim politikaları ile ilgili bir durum. İstanbul’un Şehirlerarası İklim Sözleşmesi’nin koşullarını yerine getirmesini amaçlıyoruz. Bu ulaşım, ısıtma, üretim, kullanım biçimleri alanında süreklilik taşıyan eylemlilikler planlanması demek. Yeşil bir perspektife sahip bir yerel yönetim kendi yerel gerçekleri ve potansiyelleri doğrultusunda iklim dostu bir yönetim planı ile projelerini hayata geçirerek iklim dostu bir belediye olma yolunda adımlar atabilir. Projelerin planlamasında diğer parametrelerin yanı sıra iklime etkilerini de değerlendirerek projelerin iyileştirilmesine yönelik değişiklikleri hayata geçirir.
Alışveriş merkezlerine karşı mısınız?
Belediyenin AVM ve büyük zincirlerin karşısında ayakta durmaya çalışan işletmelerin devamlığını teşvik etmesi gerekir. Küçük işletmelerinin gerek kültürel katkıları, gerekse yerel ekonomik çeşitliğin sağlanması ve yeniliklerin geliştirilmesi açısından şehirlerde önemli yeri bulunur. İçine küçükleri alabilen yenilikçi işletme modeli bile çok daha büyük bir gelişme yaratabiliyor.
Mevcut hükumet ve onun kontrolündeki yerel yönetimler bina yapıyorlar olmuyor, yol yapıyorlar olmuyor, vapur yapıyorlar olmuyor. Neden olmuyor?
Tasarım konusundaki beceriksizlikler kötü yönetimin bir göstergesi. Yöneticiler kendi evlerine mobilya alır gibi karar veriyorlar. Kamusal kişilikleri, zekaları gelişmemiş. Fragmante olmuş kamu yapısı da yaratıcı enerjiyi harekete geçirmeyi başaramıyor. Deniz ulaşımında görüldüğü gibi İstanbul’un en önemli anıtlarından biri olan vapur sistemi çökmüş vaziyette. Yakında kamu işletmeciliğinin yerini özeller alacak.
Müteahhitler tünel yapmak gibi teknik işleri başarıyorlar. Ama yerel yönetim yönetmeyi, ürün geliştirmeyi, kamusal alana yaratıcı faaliyetleri katmayı başaramıyor. Çünkü plan, proje, tasarım, fikir geliştirme ihale ile tanımlanamaz. Bugünkü karar alma modelinde sivil toplum kamusal süreçlere ancak müteahhit olarak katılabiliyor. Teknik şartnameler ne kadar iyi hazırlanırsa hazırlansın, kamusal kararlar şirketler tarafından belirlenemez. Kereste bile satın alsanız evsafını, cinsini bilmek gerekir. Kaldı ki bilgi üretimini, yaratıcı bir faaliyeti nasıl ihale sistemi ile tanımlayabilirsiniz? Bu sistem sivil toplumla devlet arasında eşitsiz bir ilişki yaratıyor, yaratıcı enerjiyi dışlıyor. Bu her şeyden önce İstanbul halkına karşı büyük bir haksızlık.
Ulaşımla ilgili ne gibi sorunlar var. Çözüm için ne gibi planlarınız var?
İstanbul’da yapılan araştırmalara göre ulaşımın yarısı yürüyerek (yaya olarak) gerçekleştiriliyor. Buna rağmen yürüme, motorsuz ulaşım, yöneticiler tarafından “ulaşım türü” olarak algılanmıyor ve altyapı yatırımları yapılmıyor. Örneğin yaya ulaşımı, bisiklet İstanbul’un ulaşım yönetim politikasının içinde yer almıyor.
Oysa bunlar şehirdeki yaşam kalitesini düşüren değil, arttıran uygulamalardır. Yerel yönetimler Temmuz 2015’e kadar bölgelerini erişilebilir hale getirmek zorundalar yasa gereği. Ancak bununla ilgili yeterli vizyonları, kapasiteleri ve teknik donanımları yok. Yol güvenliği konusunda da iyileştirmeler yapılması gerekli. Kazaların yüzde yetmiş oranında azaltılması mümkün. Ancak bunun için Taksim’de olduğu gibi otoyol projeleri yapmak yerine yönetimin insani ulaşımı teşvik edecek şekilde şehrin toplu taşıma, yaya-bisiklet ulaşımı kapasitesini geliştirecek önlemler alması gerekiyor. Beyoğlu programında şehir merkezine araçla ulaşımı sınırlandıracak, merkezdeki parklanma alanlarını teşvik etmeyecek yeni bir düzenleme öngörülüyor. Hazırlanacak Beyoğlu Yönetim Planı’nda ziyaretçilerin, çalışanların Beyoğlu’na daha kolay erişimini sağlayacak, buna karşılık trafik yükünü azaltacak önlemler yer alacak.
En önemli çevre sorununuz nedir? Bunu çözmek için ne yapacaksınız?
Ekolojik sorunların çözümünde bütünsel bir bakış açısı gerektiği için sorunların eş zamanlı ve birbiri ile bağlantılı olarak, gelişmeyi düzenleyecek bir biçimde ele alınması gerekir. Bu nedenle en önemli şu sorun gelişmenin, kalkınmanın korumanın karşısına konmasıdır. Oysa asıl gelişme sürdürülebilir olandır. Yoksa düzensiz yapılaşmada, afet nedeniyle Zeytinburnu’nda görüldüğü gibi yaptığınız bütün harcamalar, emekler çöpe gider. Beyoğlu’nda yaşayan vatandaşlar olarak karşı karşıya kaldığımız en önemli ihtiyaç olarak şehirsel hareketliliğin doğal ve insani kaynakları tüketecek bir şekilde kamu tarafından istismar edilmesidir, diyebilirim. Bununla bağlantılı yerel ve temiz gıdaların artık üretilemiyor olması hem sosyal hem de ekonomik etkilieri açısından önemli bir diğer ihtiyaç olarak karşımıza çıkmaktadır. Şehir bahçeleri bu sorunların çözümü ve halkın temiz ve ucuz gıda temini için kollektif sosyal çözümler olarak ugulayacağımız projelerdir.
Beyoğlu’nun hava/su/toprak kirlilik kaynakları nelerdir? Çözüm önerileriniz var mı?
Beyoğlu’ndaki hava kirliğinde özellikle son dönemlerde biber gazının önemli bir yeri olduğunu söyleyebiliriz(!) Bunun yanı sıra egzoz gazları ve her tarafı asfalt ve betonlaşmasından dolayı toz partikullerinin sağlıklı toprak tarafından tutulma olanağı da kalmamıştır. Ulaşımın araç temelinde ve yalnızca müteahhitlik hizmetleri olarak ele alınması sorunludur. İmar rantına el koymak için ortaya çıkan betonlaşma nedeniyle yere düşün yağışlar toprakla buluşamamakta ve sel riskini artırmaktadır. Bu noktada da kaybedilmiş yeşil alanların geri kazanılması ve geliştirlmesi bu kirliliklerin önlenmesinde önemli bir çözüm olacaktır.
Sizin önemseyip bizim sormadığımız bir konu varsa o konuda da görüş açıklamak ister misiniz?
İnsanların, hayvanların su içebileceği elini yüzünü yıkayabileceği tarihi çeşmelerimiz yok edildi. Beyoğlu’nun en güzel çeşmeleri sökülmüş vaziyette hurdalıkta yatarken belediyenin mevcut çeşmelerin üzerini taraklatarak paramızı çarçur etmesi ibretlik bir konudur. (Bunlardan birini, Silahtar Yahya Efendi Çeşmesi’ni iki sene uğraşarak, hurdalıktan alıp kendi imkanlarımla Kabataş’a yerleştirdim. Ama belediye bir tanesini bile kurtaramadı.) Bu çeşmelerin tekrar canlandırılması ve su içilebilir hale getirilmesi önemli projelerimizden olacaktır.
Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi bir açıklama yaparak Unesco dünya mirası listesine alınması söz konusu olan Diyarbakır Hevsel Bahçelerinin yapılaşmaya açılmasına ve Dicle üzerinde yapılması planlanan HES’lere karşı çıktı. Yerel Yönetimleri bir kenara iterek, kentlerin yapısını ve çehresini değiştirecek planlama yetkisinin Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na verilmesinin yanlışlığına dikkat çeken açıklama şöyle:
Hevsel Bahçeleri’nden Elinizi Çekin! Yanlış Hesap Halktan Döner!
Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, DSİ ve TOKİ kafa kafaya verip Diyarbakır’ın ünlü ve tarihi Hevsel Bahçeleri’ni yapılaşmaya açmaya ve Dicle üzerine HES projeleri yapmaya karar veriyor.
Diyarbakır Belediyesi ve halkına sormak akıllarına bile gelmiyor. Diyarbakırlı gelişmeleri medyadan öğreniyor. Her şeyi Ankara’dan planlamayı ve uygulamayı bu iktidar da genetik miras olarak benimsiyor.
Belli ki AKP Hükümeti hiç ders almıyor.
Diyarbakır’ın toprağı ve suyunun kaderi Ankara’dan belirleniyor.
İstanbul halkına sorulmadan, bir oldubittiyle Taksim Gezi Parkı’nı kışla görünümlü AVM yapma hevesinin, nasıl haklı, büyük ve destansı bir tepkiyle karşılaştığını ve yanlış hesabın nice canlar pahasına halktan döndüğünü ne çabuk unuttular.
Geçen yıl yapılan yasal değişiklikle yerel Yönetimleri bir kenara iterek, kentlerin yapısını ve çehresini değiştirecek planlama yetkisinin Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na verilmesi, Ankara’nın kentlere böylesine yukardan müdahalesine yol açmaktadır.
AB’ye üyelik hedefini halen canlı tuttuklarını ileri sürenlerin bu adımı samimiyetsiz olduklarını göstermektedir. Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı, halkın iradesini, hiçe sayan böylesine planlama, tasarlama, dayatma ve uygulamalara karşıdır. AKP Hükümetinin bu şart üzerindeki Türkiye’nin şerhini halen kaldırmamış olmasının nedeni bu olaylarda daha açık görülüyor.
Diyarbakır Belediyesi’nin 2002 ve 2005 tarihli 100 binlik imar planlarında söz konusu bölge Kent Ormanı olarak belirlenmiştir. Kamu kurumlarını kullanarak, Diyarbakırlıların spor sevgisini suistimal ederek, kent yerel yönetiminin ve halkın tercihlerinin Ankara’dan dayatmalarla değiştirmeye çalışma tutumundan vaz geçilmelidir.
Hevsel Bahçeleri’nde ağaç kesimine, bölgenin yaban hayatı ve yabani hayvanların ölümüne yol açan, Dicle Vadisinde yıkıma neden olan her türlü faaliyete hemen son verilmelidir.
Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi olarak kent planlamasını, merkezden ve üstenci bir yaklaşımla ekosistemin bütüncül dengesini göze olmadan betonlaşma olarak gören bir zihniyete karşı doğadaki tüm canlıların yaşam hakkını, yerinden demokrasiyi, kültürel ve doğal mirasın korunmasını savunuyoruz.
Bölgede çadır açıp doğal yaşama ve tarihi mirasa sahip çıkan gençleri destekliyor ve Taksim Gezi’den dayanışma duygularımızı ve selamlarımızı yolluyoruz.
Son zamanlarda alışveriş yaparken etiket okumanın önemi hakkında pek çok yazı okudum. Fakat hâlâ hangi ürünlerde ne aramam gerektiğini bilmiyorum. Örneğin marketten alışveriş yaparken hangi ürünün etiketinde ne gördüğümde endişelenmeliyim? Ya da ne görmediğimde o ürünü satın almalıyım? Gıdadan kozmetiğe tüm ürün gruplarından işkilleniyorum ve kendime bu konuda bir rehber arıyorum Güneşin Hanımcığım.
Rumuz: Ayıcık
Yanıt
Sevgili Ayıcık,
Etiket okumak bir zanaattir! Günümüzün yeni uzmanlıklarından biridir. Bu konuda eğitimler veriyoruz. Maalesef çok uzun bir liste var. Bu maddelerin sağlığa zararlı olduğu halde neden hala katkı maddesi olarak kullanılmasına izin veriliyor, bunu da anlamak mümkün değil. Anında öldürmediği için herhalde.
Sana bir dizi kaynak tavsiye edeceğim tabii ama, öncelikle en katkısız, en ambalajsız en doğrudan olanı tercih et. Aldığın ürünle arana aracı sokma mümkünse. Şehirde elbette zor ama, imkansız değil. Biraz odaklanmak gerekiyor ve pek çok kişi bunu başarıyor.
İşte sana hap liste, asla tam değil, ama konuya giriş kapılarının yönlerini gösterir liste:
* Ekolojik pazarlardaki ürünler ve insanlarla daha çok temas et, sohbet et, muhabbet et. Asıl kaynak oralarda…
* Açık Radyo’yu dinle, çok haber var.
* Yeşil Gazete’yi takip et, sanırım ediyorsun zaten,
* Buğday Derneği bir türetici rehberi hazırlıyor, yakında çıkacak,
* Yiyemediğini cildine de sürme,
* Evini zehirlerle temizleme, zehirsizev.com u takip et,
* Kemal Özer’in “Yediklerimizin içinde N(E)!var? İsimli bir kitabı var. Al dursun bi köşede…
Aramıza hoşgeldin! (Yoksa hep burada mıydın?)
Sor vatandaş sor! Ekolojik yaşamda her soruya beş cevap kampanyası başlıyor!
GÜNEŞİN’E SOR, CEVABINI AL!
Organik ürünler neden bu kadar pahalı? Organik ürünler gerçekten organik mi?, Köyde canınız sıkılmıyor mu?, Buzdolapsız mutfak olur mu?, Evde çöpleri ayırsam ne işe yarar, gittiği yerde hepsi birbirine karışıyor?, Katkılı gıdalar neden zararlı?, Dünyayı ben mi kurtaracağım? Çocuğun karma aşısı geldi, yaptırayım mı?, Cemreler hala düşüyor mu?, Nasıl çiftçi olurum?, Nereden tohum bulurum? Hem yoga yapıp hem et yiyebilir miyim? Akdeniz Fokları yok olsa ne olacak?, Çobanlık trend olmuş, doğru mu? Ben vejeteryan oldum ama annemler bilmiyor, onlara nasıl söylerim?, Yeşil zeytin ile siyah zeytin ağaçları arasındaki 5 fark? Gönüllü çalışasım var ama nerede? Dolunayda saçımı kestirirsem kel mi kalırım? Homeopati mi dedin? Buyur?!….
Ve daha nice enteresan sorunun cevaplarını bulup buluşturacağız bu köşede.
Soruları hazırlayın, [email protected] adresine yollayın ve bekleyin, artık ne çıkarsa bahtınıza…
86.Oscar ödülleri sahiplerini buldu. Ödül töreni öncesinde, hangi filmlerin ve oyuncuların oscar heykelciğini kazanacağı konusunda herkesin “ muhtemel kazananlar” listesi hazırdı. Altın Küre ve BAFTA ödül törenlerinde düşünülmeyen kazananlar listeleri sadece oscara özel hazırlanıyordu demek. İşin ilginci ise sosyal medyada paylaşılan bu “muhtemel kazananlar” listesi kopyala-yapıştır’dan farksızdı. Ödüller sahiplerini buldu ve sonrasında “ben demiştim” diyerek tahminlerinde haklı çıkanlar “akil oscar heyeti” olarak tarihe not düşüldü.
Son yılların en sönük töreni
Son dönemlerde Amerikan sinemasının bir kısırdöngü içinde olmadığını bilmeyen yok. Yeniden uyarma filmler, 3D teknolojisi, Uzakdoğu’lu filmlerin Amerikan versiyonu çekme girişimleri de bu kaosa bir “dur” diyemedi. Bu şartlar altında çekişmeden uzak birkaç film ve oyuncu performansı arasında geçen yarışın galipleri belli oldu.
Yıl içerisinde farklı film festivallerinde ödül almış filmler ve oyuncular “beklenen” sonuç olarak oscar heykelciğine uzandılar. Belki de bu yılın ödüllerine en önemli notu, 12 Years a Slave/ 12 Yıllk Esaret filmiyle ilk kez siyahi bir yönetmenin (Steve McQueen) filmi En İyi Film ödülüne layık görülmesiydi.
En çok heykelcik kazanan, Gravity / Yerçekimi
Siyahi yönetmen Steve McQueen kariyerindeki üçüncü filmi 12 Years a Slave/ 12 Yıllk Esaret yapımıyla en iyi film ödülünü kazanmasının yanı sıra, en iyi uyarlama senaryo ödülünü de kazandı. Ayrıca Lupita Nyong’o en iyi yardımcı kadın ödülünü kazanarak 12 Years a Slave/ 12 Yıllk Esaret filminin oscar ödül töreninden 3 ödülle ayrılmasına katkıda bulundu.
86.Oscar törenlerinde en fazla ödül kazan film ise Alfonso Cuaron imzali Gravity / Yerçekimi oldu. 7 dalda oscar ödülü kazanmayı başaran yapımın yönetmeni Alfonso Cuaron 2007 yılında ise Children of Men / Son Umut filmi ile aday gösterilmiş fakat ödül kazanamamıştı.
Oyuncu ödüllerinde beklenen sonuç
Bu yıl katıldığı film festivallerinden hemen hemen hepsinden ödülle dönen Cate Blanchett, üçüncü kez aday gösterildiği en iyi kadın oyuncu ödülünü bu yıl kazanmayı başardı. 1999 yılında Elizabeth, 2008 yılında Elizabeth Altın Çağ filmleriyle adaylıkları olan Blanchett, Woddy Allen’in yönettiği Blue Jasmine / Mavi Yasemin filmindeki rolüyle heykelciğe layık görüldü. 2005 yılında ise yardımcı kadın Oscar heykelciğini kazandığını da belirtmek gerek.
Bu yıl ki Oscar töreninin sürpriz sayılabilecek tek ödülü yardımcı kadın kategorisinde oldu. Geçen yılın en iyi kadın oyuncusu seçilen Jennifer Lawrence, oscar töreni öncesi Altın Küre ve BAFTA ödüllerini kazanmış olması Lawrence oscar heykelciğinin favorisi olarak gösteriliyordu. Fakat kazanan 12 Years a Slave/ 12 Yıllk Esaret filmindeki performansıyla Lupita Nyong’o kazandı.
Dallas Buyers Club / Sınırsızlar Kulubü’ne 2 oscar
Hollywood’un yakışıklı sarışın karakterleri kategorisinde yer alan Matthew McConaughey 2013 yılında rol aldığı filmlerde gösterdiği performansla sinemaseverlerin beğenisini kazanmayı başardı. Belki de 2013 yılına yayılan performansı ve Dallas Buyers Club / Sınırsızlar Kulübü filminde canlandırdığı Ron Woodroof karakteri ile hayalini bile kuramayacağı oscar heykelciğini layık görüldü. 2013 yılına kadar hiçbir büyük festivalde adaylığı bulunmayan McConaughey, belkide ilk kez oyunculuğunu gösterdiği bir yapımla oscar’ı kazandı diyebiliriz. (Bu arada The Wolf of Wall Street filmindeki Mark Hanna karakteri ile en iyi yardımcı erkek olarak aday gösterilmesi gerektiği kulislerde konuşulmuş.)
Dallas Buyers Club / Sınırsızlar Kulubü filmine 2. heykelciği kazandıran performans ise Jared Leto oldu.En iyi yardımcı erkek oyuncu kategorisinin favorisi gösterilen Jared Leto, birçok festivalden ödül kazanmıştı. Uzun bir sessizlik dönemi geçiren oyuncu, belki de yıllardır beklediği rol buymuş gibi hissetmemizi sağladı. Bu kategori de rakipsiz görülen Leto, ödülü sonuna kadar hak etti.
86.Oscar ödül törenleri sönük ve kazananları önceden tahmin edilebilecek bir şekilde son buldu. Kazananlarını yazdığım yazımın devamında ise 86.Oscar ödül töreninin görmezden geldiği film ve oyuncu performanslarını ise hafta sonu ekimiz olan Ha-Ki’ye saklıyorum.
Emek Sineması yıkımının projeye uygun yapılmadığı İstanbul 1 Numaralı Yenileme Alanları Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu tarafından belgelendi. Cercle D’orient binasında çatlaklar oluşmasına neden olan yıkımla ilgili Yenileme Kurulu suç duyurusunda bulundu.
TMMOB İstanbul Mimarlar Odası bugün yaptıkları basın açıklamasında konuyla ilgili ayrıntıları kamuoyuyla paylaştı.
2863 sayılı yasaya ve koruma ilkelerine aykırılığına rağmen devam eden inşaatın “Cercle D’orient, İsketinc Apartmanı ve Melek apartmanı olmak üzere kültür varlıklarına zarar verilmiş ve çevre binalar can ve mal sağlığı açısından tehlike arz eder hale geldiği” belirtildi.
Açıklamada Yenileme Kurulu’nun suç duyurusu kararı aktarıldı:
Kurula herhangi bir rapor iletilmedi
“T.C Kültür ve Turizm Bakanlığı İstanbul 1 Numaralı Yenileme Alanları Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu ;12.02.2014 gün ve 1199 Karar sayılı kararı ile “…. Emek Sinemasına ilişkin uygulamanın, anılan Kurul kararıyla uygun bulunan I. alternatif doğrultusunda yapılmamış olduğu anlaşıldığından ve konuyla ilgili olarak Kurulumuza herhangi bir bilgi, belge ve raporun iletilmemiş olması sebebiyle, 2863 sayılı Kültür ve tabiat Varlıklarını Koruma Kanunun 9. maddesine aykırı uygulama yapıldığından, anılan yasanın 65. maddesi kapsamında ilgilileri hakkında suç duyurusunda bulunulmasına….”
Gerekli Önlemler alınmadı
“…yerinde yapılan incelemede Cercle D’orient binasında çatlaklar olduğu görüldüğünden, olası tahribatın önüne geçmek adına bahsi geçen çatlakların gözlenmesi, gerekli önlemlerin alınması ve güncel rölöve ile güçlendirme projelerinin Kurulumuza iletilmesi gerektiğine..”
“ayrıca söz konusu 338 adada yapılan kazı uygulaması sırasında gerekli önlemlerin (iksa, askı, vs) yeteri kadar alınmamış olması sebebiyle.. 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıkların Koruma Kanunun 65. maddesi kapsamında ilgililer hakkında suç duyurusunda bulunulmasına….” karar verilmiştir.
Tmmob Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent Şubesi , 1 Numaralı Yenileme Alanları Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu’nun tesbitiyle ilgili “kültür varlıklarına verilen zarar konusunda içimizi acıtsa da bütün ilgililerin hesap verecekleri konusunda hala yitirmediğimiz inancımızı yenilemiştir” açıklamasını yaptı.