Ana Sayfa Blog Sayfa 4028

Atatürk Orman Çiftliği inşaatına iptal

Ankara 11. İdare Mahkemesi, Atatürk Orman Çiftliği’nde (AOÇ) yapımı süren Başbakanlık binasına ilişkin iptal kararı verdi.Buna rağmen Söğütözü’ndeki Başbakanlık konutu inşaatı devam ediyor.Çevre Mühendisleri Odası Başkanı Baran Bozoğlu, Ankara Valiliği’ni inşaatı mühürlemesin istedi.

926837_detay

Mahkeme, Atatürk Evi, bira, şarap meyve suyu fabrikaları, tarihi köprü ve MİT Sosyal Tesislerinin de içinde yer aldığı Atatürk Orman Çiftliği’nin (AOÇ) 7 hektarlık alanı ile yeni Başbakanlık binasının inşaatının içinde yer aldığı 46 hektarlık alanın, tarihi sit statülerinin kaldırılmasına ilişkin Kültür ve Turizm Bakanlığı işlemlerini iptal etti.

3 Şubat 2012 tatihinde Ankara Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu birinci derece doğal ve tarihi SİT statüsüne sahip 7 hektarlık alanın tarihi açıdan bir özellik ve nitelik taşımadığı gerekçesiyle tarihi SİT statüsünün kaldırılmasına yönelik karar vermiş; TMMOB Mimarlar Odası da bu kararın hukuka aykırı olduğu gerekçesiyle Ankara 11. İdare Mahkemesi’ne dava açmıştı.

“İnşaatın mühürlenmesi gerekiyor”

Kararı Bianet’te Ekin Karaca‘ya yorumlayan, davacılardan Çevre Mühendisleri Odası Başkanı Baran Bozoğlu, Mahkeme’nin kararı ile birlikte inşaatın sürdüğü 7 hektarlık alanın “Tarihi SİT alanı” olarak tescillendiğini ve şu andan itibaren tek bir çivi bile çakılmaması gerektiğini belitti.

“Burada yürütmeyi durdurma kararı değil, açık şekilde iptal kararı var. Bu önemli bir hukuki kazanım. Şu anda Başbakanlık konutu inşaatının mühürlenmesi, yıkılıp yeniden rehabilite edilmesi gerekiyor.”

“Ayrıca bizim Başbakanlık binasının ruhsatının iptaline ilişkin de bir davamız var. O davada da kararı verecek olan mahkeme bugün sonuçlanan davanın sonucunu bekliyordu. Dolayısıyla şimdi ruhsatın da iptal edilebileceğini düşünüyoruz.

“Mesele sadece bahsi geçen 7 hektarlık alan değil. Bu alanın çeperinde yüzlerce tarihi yapı var. Meyve suyu fabrikası, bira-şarap fabrikaları, Atatürk’ün evi gibi pek çok tarihi doku var.

(Bianet/Yeşil Gazete)

 

Yaşam için yeni bir deney alanı: Batman’da eko-köy kuruluyor

Batman’da ekolojik köy kurmak için hazırlıklar başladı. Kendine yeten evlerden oluşacak köy için kurulan kooperatifte şimdilik sekiz aile faaliyette. Eko-köyün gelecekteki sakinlerinden, girişimin sözcüsü Miraz Rusipî’yle konuştuk.

Batman’da “Akışı Tersine Döndürme” buluşmalarının ikincisi geçen hafta yapıldı. Eko-köy fikrinin oluşum aşamasında, dünyadaki ekoköy deneyimlerinin paylaşıldığı toplantının ismi, ekolojik yaşamın temeliyle ilgili ipucu da veriyor. Miraz Rusipî, “neden akışı tersine döndürmek?” sorusuna “Çünkü Batman Ortadoğu’nun en kirli kentlerinden biri” diye cevap veriyor.

batman 5
Miraz Rusipî oğluyla

“Birincisi şehrin içinde 1955 yılından beri faal olan ve yıllık bir milyon ton petrol işlenen, günlük olarak yüz yirmi ton yakıt yakılan bir petrol rafinerisi var. İkincisi Batman çukur bir alana kurulduğu için kente hakim rüzgarlar sürekli toz bulutlarını taşımakta. Bir de bölgede her şehirde rastlanan çöp sorunu var. Tüm bunları düşününce Batman civarında eko-köy kurmak, çölü yeşertmeye çalışanlarla benzer bir çabaya girmek anlamına geliyor.”

“Yaşam alanlarımızı inşa etme görevini müteahhitlere bırakmayacağız”

Buluşmalarda dünyadaki eko- köy modelleri hakkındaki sunumların yanı sıra belli başlı eko-köy modellerinden bahsedilmiş. “Aslında ekolojik köy kurulumu çok zor bir olay değil. Her yıl sadece Batman ve Diyarbakır’da beş binin üzerinde hane inşa ediliyor. Biz sadece on- on beş ev inşa etmeyi düşünüyoruz. Müteahhitler psikolojik üstünlüğü ele geçirmişler, on- on beş yıl bankaya borçlanıp müteahitten ev satın almak bu psikolojik üstünlük hali yüzünden insanların kolayına geliyor. Yaşam alanlarımızı inşaa etme görevini müteahhitlere ve TOKİ mühendislerine bıraktığımızda kaderimiz üzerindeki kontrolümüzü de kaybetmiş oluyor, planlamasından yapımına her şeyiyle ihtiyaçlarımıza göre yapılacak bir yerleşim yerini inşaa etmekte ürküyoruz“

“HES’lere karşı olduğumuz için elektrik sarfiyatını azaltmalıyız”

İlk toplantıda sekiz aile eko- köy kurma kararı alınca ikinci toplantıda işin pratik kısmını planlamaya geçilmiş. Evlerin yapı malzemesinde yerel ve ekolojik ürünlerin kullanılmasına, yanısıra ısıtma, soğutma, gıda üretimi ve su konusunda kendine yetebilen evler yapılması gerektiğine karar vermişler.

Karbon izini azaltmak için kendine yeten evler 

Peki kendine yeten evler nedir? Şöyle açıklıyor Rusipî:

“Kentten kırsala geri döndüğümüzde kentin kirliliğini köye taşımak istemiyoruz. Doğaya zarar vermemek için karbon izimizi olabildiğince azaltmayı amaçlıyoruz. Ayrıca ekolojik bir köy kurarken tüketim kültürüne de darbe indirmek istiyoruz. Tükettiğimiz ürünlerin önemli bir kısmını olabildiğince doğal bir şekilde üretmeyi amaçlıyoruz.

“Earthship” denilen, yağmur suyunu arıtıp kullanılabilir hale getiren, kışın yiyecek ihitiyacını güneye konumlanmış serasıyla çözen, bağımsız kanalizasyon tesisatı olan ve en önemlisi herhangi bir ısı kaynağına ihtiyaç duymayan ev modellerinin yanı sıra; ısı pompasıyla yerin altındaki ısı sayesinde evin sıcaklık dengesini koruyan tromp duvarları olan kerpiç, saman, ahşap ev modellerini inceliyoruz.
Ev yapımında kendine yeten evleri incelememizin en büyük nedenlerinden birisi de enerji sarfiyatını en aza indirmek.

“Bölgedeki HES’lere karşı olduğumuz için elektrik sarfiyatını azaltmayı istiyoruz”

Eko-köy kurmayı tasarladığımız toprakta, yani Ilısu’dan Diyarbakır’ın Bismil ilçesine, Hasankeyf’ten Ziyaret Tepe’ye dünyanın en köklü medeniyetlerine ev sahipliği yapan havza elektrik elde etmek için sular altında kalıyor. Bizler bu yıkımın karşısındayız. İnsanların köylerinden, Dicle havzasında yaşayan türlü canlıların yuvalarından olmalarını istemiyoruz. Ilısu Barajı’nın ve bu topraklardaki tüm HES yapımlarına karşı olduğumuzdan elektrik sarfiyatını en aza indirerek bu yıkımdaki payımızı da azaltmak istiyoruz.

batman-3

Köy katılımcıların öz gücüyle yapılacak

Eko-köyün yapılabilmesi için kooperatif kurma kararı verilmiş. 23 Şubat’ta gerçekleşen “Yeşil Amed” toplantısında projelerini anlattıklarını belirten Rusipî, belediye başkan adaylarının projeye olumlu yaklaştığını, köyden alınacak somut çıktıların kentte de kullanabileceğini belirttiklerini söylüyor. Fakat eko-köy, katılılımcıların öz gücüyle hayata geçecek. Aile başına üç dönüm düşünülmüş. Yani şimdi Batman- Diyarbakır arasında bulunan Bismil Ovası’nda yaklaşık 30 dönümlük bir arazi arıyorlar.

 

“Eko-köy sakinleri beton yığınların içinde ömür tüketmek istemiyor”

batman-4
Batman’daki eko-köyün girişimcileri

Köy sakinleri ekolojik yaşama aşina insanlar; Miraz ve eşi Ayşegül’ün sekiz yıllık köy öğretmenliği ile Dersim’deki Juji ekolojik köy girişimi deneyimleri var. On iki yıldan beri de Türkiye’deki eko-köy girişimleriyle ilişkileri bulunuyor. Gruptan Barış Işık, İhsan Gümüşten ve Roj Elban tiyatrocu; eko-köyde tiyatro kampları düzenlemeyi düşünüyorlar. Permakültürle ilgilenen Beyda ise Ürdün’de katıldığı permakültür kursundan dört ay önce dönmüş. Permakültürün sihirli bir değnek gibi tüm hayatı değiştirebileceğini düşünüyor.”Ekoköyün şifacısı” Sergen Sucu tıp eğitimini terk ederek Naturapati eğitimi almış. Diğer eko-köy girişimcileri de şehirde, beton yapıların içinde ömür tüketmek istemeyen insanlar. Köyde sık sık permakültür, Naturapati ve tiyatro atölyeleri yapılmasını amaçlıyorlar. Rusipî, bu gidişle eko-köyün zamanla bir tür ekoloji enstitüsüne dönüşebileceğini belirtiyor.

Miraz, sözlerini geri dönüştürülebilir malzemelerle evler tasarlayan mimar Michael Reynolds’ın sözüyle bitiriyor: “Nükleer Bomba denemeleri için deneme alanları yaratıyorsunuz. Bizlere daha güzel bir dünya kurmak için deneme alanları verin.”

(Yeşil Gazete)

Yolsuzluk operasyonunda adı geçen eski bakanların fezlekeleri TBMM’de

17 Aralık yolsuzluk ve rüşvet soruşturmasında adı geçen 4 eski bakan Muammer Güler, Erdoğan Bayraktar, Zafer Çağlayan ve Egemen Bağış’ın dokunulmazlıklarının kaldırılmasıyla ilgili hazırlanan ve usûl eksiklikleri nedeniyle iade edilen fezlekeler Meclis’e gönderildi.

TBMM yemin töreni

17 Aralık’taki yolsuzluk ve rüşvet operasyonu sonrasında, soruşturmayı yürüten savcılar, eski bakanlar hakkında fezleke hazırlamıştı.

Adalet Bakanlığı usül eksikliği nedeniyle geri göndermişti

Savcılık tarafından hazırlanan fezlekeler, Adalet Bakanlığı’na gönderildi. Ancak Bakanlık, fezlekeleri, savcılığa usûl eksiklikleri nedeniyle iade etti. Usûl eksikliğinin gerekçesi olarak “‘fezlekelerin Adalet Bakanlığı aracılığıyla değil, doğrudan Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne gönderilmesi gerektiği yönünde” 2011 yılında çıkarılan genelgeye uyulmaması gösterildi.

Bakanlığın geri gönderdiği fezlekeler, soruşturmayı yürüten savcının bağlı olduğu büronun başındaki İstanbul Cumhuriyet Başsavcı vekili Cengiz Ali Cengiz Hacıosmanoğlu tarafından yeniden ele alındı.Usûl eksikliklerini tamamlayan Hacıosmanoğlu, fezlekeleri bu sefer doğrudan TBMM‘ye gönderdi.

İçtüzükteki normal prosedüre göre fezlekeleri yolun uzun gibi görünüyor:

Bundan sonra ne olacak?

TBMM’ye ulaşan fezleke Meclis Başkanlığı tarafından Anayasa-Adalet Karma Komisyonu’na sevk edilecek. Bu sevk işlemi ve komisyonda görüşülme konusunda süre sınırı bulunmuyor. Halen 900’den fazla fezleke komisyonda görüşülmeyi bekliyor.

Karma komisyon önce Hazırlık Komisyonu kurarak, milletvekilini dinleyecek. Karma Komisyon dokunulmazlığın kaldırılmasına veya yargılamanın dönem sonuna kadar ertelenmesine karar verecek. Komisyon kararı erteleme ise Genel Kurul’da okunacak. 10 gün içinde itiraz edilmezse karar kesinleşecek. Ancak itiraz edilirse veya komisyon kararı dokunulmazlığın kaldırılması şeklindeyse Genel Kurul’da gizli oylamayla karar alınacak. Meclis, dokunulmazlığın kaldırılmasına karar verirse vekil, sadece bu konuyla sınırlı olarak yargılanabilecek.

(Başka Haber/Yeşil Gazete)

Avrupa’da seller 2050’de iki katına çıkacak

Uluslararası bir araştırma ekibi tarafından yapılan araştırma, iklim değişikliği ve sosyoekonomik değişimlere bağlı olarak 2050 yılında Avrupa’da yaşanacak sel miktarının iki katına çıkabileceğini ortaya koydu.

s_e01_38678070

Neden artan bina sayısı ve iklim değişikliği 

Merkezi Amsterdam’da bulunan Ekolojik Çalışmalar Enstitüsü ve Avusturya’nın Uluslararası Uygulamalı Sistem Analizleri Enstitüsü’nün (IIASA) başını çektiği çalışmada, söz konusu riskin 3’te 2’sinin sosyoekonomik büyüme için geçerli olduğu ve artan bina ile altyapıların sel tehdidi altına girdiği belirtildi. Geride kalan 3’te 1’lik risk ise iklim değişikliği nedeniyle değişen yağış modelleri olarak gösterildi.

Mali fatura 2050’de 23.5 milyar euro olacak

Natural Climate Change dergisinde yayımlanan araştırmaya göre, Avrupa Birliği’ne (AB) 2000-2012 döneminde her yıl ortalama 4.9 milyar Euro’ya mal olan sellerin 2050’de neden olacağı mali kaybın 23.5 milyar Euro’ya çıkabileceğini gösterdi. Ayrıca, her 16 yılda bir görülen geniş çaplı sellerin 2050 itibariyle her 10 yılda bir gerçekleşme riski olabileceği ifade edildi.

Nehir akıntıları birbiriyle bağlantıları

Çalışmada hazırlanan risk modelleri üzerinde çalışan IIASA araştırmacısı Stefan Hochrainer-Stigler, “Mevcut modeller her nehir havzasının bağımsız olduğunu gösteriyor. Ancak Avrupa’daki nehir akıntıları birbirleriyle yakından bağlantılı ve geniş çaplı atmosfer olaylarına göre kabarıyor veya kuruyorlar” dedi. Hochrainer-Stigler, sellerin birçok ülkeyi birden etkileyebileceğine dikkat çekerek, “Orta Avrupa’da sellere tanık olursak, Doğu Avrupa bölgelerinde de aynı durumun yaşanması olası” yorumunu yaptı.

“Sellere çözüm için geniş çaplı analiz şart”

IIASA araştırmacısı Reinhard Mechler, AB’nin gerekli önlemler için bütçe çalışması yapması gerektiğini belirtirken, sellere karşı tek bir önlem bulunmadığını ifade etti. Mechler, “Risk finansmanı, hareketli sel duvarları ve ülkeler arasındaki çalışmanın artırılmasıyla sellere karşı daha iyi önlem alınabilir. Sellere karşı tek bir çözüm olmadığı gibi geniş çaplı analize dayanan ortak bir değerlendirme yapılmalı” ifadesini kullandı.

(Guardian/Al Jazeera Turk/Yeşil Gazete)

Durmak yok, yasaklamaya devam!

Ülke olarak çok zor bir dönemden geçiyoruz! Siyaseten atılan her adımın, her açıklamanın zamanlaması manidar olarak kabul ediliyor! Tam bir kavram karmaşası yaşıyoruz. Artık hiçbir ayakkabı kutusu, sadece bir kutu olarak algılanmıyor. Öyle ki %50’nin oyunu alan, onları evlerinde zor tuttuğunu şiar edinmiş bir iktidar partisi ülkeyi yönetiyor. Ülkenin en müslüman, en özgürlükçü en ilerici partisi olduğunu söylemekten çekinmiyor. İstanbul belediye başkanlığı döneminde bu şehrin “hem belediye başkanı hem de imamıyım” deme hakkını gören bir başbakanımız var. O şimdi ülkenin imamı oldu. Her fetvasında kendine benzemeyen bireylerin yaşantısına laf etmekten kendini alamayan bir başbakan. Her kadının bedeninde söz hakkı olduğunu ifade eden, bir ailenin kaç çocuk yapmasını gerektiği konusunda direktifler veren “ hepsi bir arada (all in one)” bir başbakanımız ve bu düşünce yapısının nüfuz ettiği muhafazakar bir iktidar partisi tarafından yönetiliyoruz.

75269-nymphoposter

“Biz iyi biliriz” mantığı

Son olarak Lars Von Trier’in ‘Nymphomaniac’ adlı filminin reyting kaygısı nedeniyle vizyona girmesinin yasaklandığı açıklandı. Bu karara şaşırmamak lazım. Sonuçta bizi yönetenler yatak odamızdan başlayarak hayatımızın her anına müdahale hakkını kendinde görebiliyor.

Birkaç yıl önce Chuck Palahniuk’un ‘Ölüm Pornosu’ adlı kitabının Muzır Neşriyattan Koruma Kurulu tarafından yasaklanması ve kitabın çevirisini yapan Funda Uncu’nun emniyete çağırılıp, ifade vermesini bir korku filmi izliyormuşçasına tanıklık ettik. Ülke gençlerinin ne okuyup, ne izleyeceğini karar vermek isteyen bir yönetim anlayışı hakim.
Televizyonda bira demenin bile yasak olduğu müslüman bir gençlik yetiştirme telaşında olan bir ülkeyiz. Edep, haya konusunda bize yol gösteren bizim yoldan çıkmamızı engelleyen bir devlet yönetimimiz var.

Yasaklar cenneti

Mantık çerçevesi içinde hareket edilmek istense 14 Mart’ta ilk bölümü vizyona girmesi planlanan Lars von Trier’in ‘Nymphomaniac‘ filminin  gösterime gireceği şehir ve salon sayısı bir elin parmakları geçmez. Bağımsız filmlerin çok az kopya ile gösterime girdiğini biliyoruz. Film hakkında bir yasaklama olmasaydı ve vizyona girseydi filmin izlenme oranı gerçek anlamda düşük olacakken, şimdi bu yasaklama ile izlemeyecek olan insanlar bile “yasaklanmış ne olabilir” düşüncesi ile izleme isteği duyacaklar. Halbuki normal şartlarda gösterilecek salon bulması, yoğun bir izleyici kitlesi bulması olanaksız olan bir film şimdi “izlenmek istenen” bir film konumuna geldi. Vizyonda yasaklanması Nymphomaniac filminin farklı yollardan izlenemeyeceği anlamına geldiğini yetkililer de biliyordur. (Acaba amaç izleyiciyi korsana teşvik etmek mi?)

İnternete getirilen kısıtlama ile bu filmin korsan yollarla dağıtılmasına engel olamayacakları aşikar. Bu yasaklama kararından sonra filme daha fazla ilgi duyulacağı kesin. Geçmişte çimlere basmanın, açık havada öpüşmenin yasak olduğu bir toplumdan, yaşamının her alanına yasak getirilen bir topluma evriliyoruz. Yasakçı bir anlayışa tahammül etmek gerçekten zor. Yaşayarak bu yasakçılığın, toplumsal dayatmacılığın nerelere varabileceğini gözlemleme şansımız olacak. Tabii ki doğanın gereği, her yasak ve dayatma zamanla yok olup gidecektir.

Muhittin Kurban

Cumhurbaşkanı Gül’den DDK’ya inceleme talimatı

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Devlet Denetleme Kurulu’nun 2014 yılı çalışma programında telefon dinlemeleri, yolsuzlukla mücadele, imar uygulamalarında rant paylaşımı, kariyer meslekleri uygulamaları, devlet sırrı uygulamaları gibi konularda inceleme, araştırma ve denetimler yapılması talimatını verdi.

a1e7419019

Açıklamada belirtilen beş konu şöyle:

Telefon dinlemeleri

1. Ülkemizde iletişimin dinlenmesi ve tespitine yönelik kurumsal ve mevzuat kapasitesinin değerlendirilmesi ile söz konusu uygulamaların hukuka uygunluğunun sağlanması amacıyla alınması gereken tedbirlerin belirlenmesine yönelik araştırma, inceleme ve denetim.

Kamu yönetiminin etkin ve hukuka uygun çalışması ile kişisel hak ve özgürlüklerin korunmasını sağlayacak bir çerçeve içerisinde; iletişimin dinlenmesi ve tespitine yönelik kurumsal ve mevzuat kapasitesinin değerlendirilmesi, iletişimin dinlenmesi ve tespitine ilişkin uygulama ve süreçlerde hukuka uygunluğun sağlanması, kamu yönetiminde kriptolu iletişim cihazları kullanımına yönelik uygulama ve standartların denetimi, konu ile ilgili uluslararası iyi uygulamalar gibi hususların çalışma kapsamında incelenmesi ve denetimi amaçlanmaktadır.

Yolsuzlukla mücadele

2. “Yolsuzlukla mücadele kapasitesinin” değerlendirilmesine yönelik araştırma ve inceleme.

Kamu yönetiminin etkin ve düzenli çalışmasını ve yolsuzlukla mücadele kültürünün yozlaşmasına yönelik yaklaşım ve uygulamaların önlenmesini ve hukuka uygun davranışların pekiştirilmesini sağlayacak bir çerçeve içerisinde; yolsuzlukla mücadeleye dair mevcut mevzuat ve kurumsal yapıların etkinliğinin gözden geçirilmesi, denetim yapı ve süreçlerinin yolsuzlukla mücadeledeki zafiyetlerinin irdelenmesi gibi hususların çalışma kapsamında incelenmesi amaçlanmaktadır.

Kent rantları

3. Kent rantlarının analizi ile imar uygulamalarının değerlendirilmesine yönelik araştırma ve inceleme.

İmar ve kentleşme uygulamaları ile ortaya çıkan ve somutlaşan toplumun yarattığı değerlerin (rant) adil paylaşımının sağlanması ve imar düzeninin yozlaşmaktan korunması suretiyle kentsel gelişmenin sürdürülebilirliğinin sağlanması amacıyla kent rantlarının; rantı yaratan uygulamalar, imar uygulamaları değişiklikleri ile oluşturulan rantların kavranmasına yönelik yaklaşımlar, kent ve imar rantlarının yeniden dağıtımına ilişkin yeni yaklaşım ve yöntemler, kent planlama ve imar değişikliklerinde toplumsal katılım ve denetim yöntem ve araçları gibi hususları kapsayacak bir biçimde incelenmesi amaçlanmaktadır.

Kariyer meslek uygulamaları

4. “Kariyer Meslek” uygulamalarının değerlendirilmesine yönelik araştırma ve inceleme.

Kamu yönetiminin ihtiyaçlarının etkin ve verimli bir biçimde karşılanması ile her çeşit ayrımcılığın önlenmesi ve fırsat eşitliğinin tesisini sağlayacak bir çerçevede, kariyer mesleklere (hâkim ve savcı, kaymakam, müfettiş, denetçi ve uzman gibi özel yarışma sınavı ile girilen meslekler) giriş ve adaylık süreçlerinin; mesleğe giriş koşulları, yazılı ve sözlü sınav sistemleri, güvenlik soruşturmaları, hizmet içi eğitimler, yeterlilik sınavları, sınavlara ilişkin hak arama yöntem ve biçimleri, fırsat eşitliğini bozan ve ayrımcılığa neden olan düzenleme ve uygulamalar gibi hususları kapsayacak bir biçimde incelenmesi amaçlanmaktadır.

Devlet sırları

5. “Devlet Sırları” ve “Gizlilik Derecelerine” ilişkin düzenleme ve uygulamaların değerlendirilmesine yönelik araştırma ve inceleme.

-Toplumsal denetim ve katılımın artırılması ve demokratik bir yönetimin sağlanması ile devlete ait yararların gözetilmesi ve uyumlaştırılması çerçevesinde, kamu alanındaki sır uygulamalarının; Türkiye’deki mevcut durumun analizi, Bilgi Edinme Hakkı Kanunu, devlet sırrının tanımı ve kapsamına ilişkin yeni yaklaşımlar, devlet sırrı uygulamaları ve korunmasına ilişkin yöntemler, bu bağlamdaki kurumsal yapı ve mevzuat ihtiyaçları, kamu yönetiminde gizlilik derecesine yönelik uygulamalar, uluslararası iyi uygulamalar gibi hususları kapsayacak bir biçimde incelenmesi amaçlanmaktadır.

(Bianet)

Pakistan yüzünü güneşe dönüyor

Pakistan’ın başkenti İslamabad’daki parlamento binasına 1 Ocak’tan bu yana 1.8 megavatlık (MW) güneş tarlası inşa ediliyor. 60 milyon dolara gerçekleşmesi beklenilen projenin maliyetini ise “iyi niyet” göstergesi olarak Çin karşılıyor. The Guardian’ın gerçekleştirdiği röportaja göre Ulusal meclis özel sekreteri Munawar Abbas Shah “Pakistan bir kuruş bile harcamayacak” diyerek sevincini gizleyemiyor.

Pakistan parlamentosuna güneş panelleri kuruluyor.
Pakistan parlamentosuna güneş panelleri kuruluyor.

Proje tamamlandığında bu güneş panelleri Pakistan parlamentosunu yılda yaklaşık 1 milyon dolar elektrik faturasından kurtaracak olmasının yanında Pakistan geneli için cesaret verici bir örnek olması bekleniliyor. Shah “Bu proje Pakistan’da türünün ilk örneği (bir kamu binasında) ve ilerleyen zamanlarda enerji krizinin üstesinden gelmek için daha çok kamu binası güneş enerjisine geçirilecek” şeklinde durumu açıklıyor.

Renewable Energy Society for Education, Awareness Research and Community Help, RESEARCH Pakistan’da gündüz güneşlenme oranını ortalama 5.3 kW-saat/metrekare şeklinde hesaplamış durumda. RESEARCH’ün kurucusu İftikhar Ahmad Qaisrani “Yılda 320 gün ve ortalama 8 saat güneşlenme süresiyle Pakistan kutsanmış bir ülke” diyor. Ülke geneli için uzman görüşlerine göre 346,000 MW’lık rüzgar, 2.9 milyon MW’lık güneş enerjisi potansiyeli var. Enerjisinin büyük kısmını ithal ettiği fosil kaynaklı yakıtlardan, 2%’lik kısmını ise nükleerden sağlayan bir ülke için bu rakamlar umut verici kabul edilmeli.

Dünya Bankası raporuna göre Pakistan’da konutların 44%’si hala şebekeye bağlı değiller. Yapılan saha araştırmasına göre şebekeye bağlı olmayan bölgelerin 80% kırsal ve 30%-45%’si aydınlanma için gaz yağını birincil ya da ikincil kaynak olarak kullanıyor. Yaz aylarında 7,000 MW’a kadar çıkabilen elektrik açığı birçok kişiyi elektriksiz bırakıyor. Ulusal meclis ve senatonun toplandığı merkezi olarak iklimlendirilen parlamento binasında yaz ayları için enerji tüketimi 2 MW’a kadar yükseliyor.

Güneş enerjisinin parlamentoya yerleştirilecek güneş panelleri sayesinde yaygınlaşması önünde başka engellerde bulunuyor tabii ki; ithal malzemeler üzerindeki yüksek vergiler. Güneş panelleri üzerinde 32%, bataryalar için 10%, güneş lambaları için 15% daha. Enerji danışmanı Abdul Hanan Siddhu “Güneş panelleri üzerinde ithalat vergileri kaldırılırsa kurulum ücretleri 20% oranında azalır. Buna rağmen devlet satışlardan 17% vergisini almaya devam eder” diyor. Pakistan’da hiç güneş paneli üretilmiyor olması da bir başka sorun elbet. “Devlet Pakistan’da güneş panellerinin üretilmesi için teşvik vermeli” diye ekliyor. Qaisrani ise “Bir konutu güneş enerjisine geçirmenin maliyeti 3500 ila 4000 Amerikan doları ve eğer doğru yapılırsa 25 yıl boyunca kesintisiz enerji sağlayabilir” diye durumu değerlendiriyor.

Şebekeye bağlı ilk güneş enerjisi santralini 2012 yılında inşa eden Pakistan için güneş enerjisi tarihi uzun değil. Bu rakamlara rağmen 2030 yılında Pakistan 10,000 MW yenilenebilir güce ulaşmayı hedefliyor. Bu hedef belirlenmesinde yine Çin’in desteğiyle kurulması muhtemel 1000 MW’lık başka bir güneş tarlası projesinin de katkısı elbette ki var.

Kırk günlük perhiz öncesi son eğlence Baklahorani dün kutlandı

İstanbul’un en eski sokak eğlencesi Apokries, nam-ı diğer Baklahorani Karnavalı, dün akşam Tatavla’da (Kurtuluş) kutlandı. Rumların altı yüz yıllık geleneği olan Baklahorani’de katılım şenlikli, trafik sıkışıklığında karnavalı izleyen şoförler şaşkındı.

Foto 3

1941’de İnönü Hükümeti tarafından “güvenlik” gerekçesiyle yasaklanıp 68 yıl evlere kapanan Rum toplumunun en eski geleneklerinden Baklahorani beş yıldır özgürce kutlanıyor. Daha önceki yıllarda Taksim İstiklal Caddesi’ni de mekan bellemiş karnaval, bu sene başlangıç yeri olan Tatavla’da (Kurtuluş) gerçekleşti.

Paskalya’ya 40 gün kala başlayan Büyük Oruç (Sarakosti) öncesi, insanlara son bir eğlence imkanı veren karnavalın benzerleri Brezilya, New Orleans ve Yunanistan’da da kutlanıyor.

Saat 19.00’da Pangaltı metro istasyonunda toplanan kalabalığın bir kısmı renkli kostüm ve maskeleriyle göz alıyordu. Davullar ve tefler eşliğinde başlayan yürüyüş Kurtuluş’un arka sokaklarına uzandı, apartmandan izleyen Tatavla sakinleri şenlikçilere el salladı, çiçek attı.

Yürüyüşün ardından grup, Şişli Belediyesi Kültür Merkezi’nde Zekiye Yürekli, Yedirenk Müzik Grubu, Karambola, Ötekiler ve Hakan Yeşilyurt, Dimitri Busunis ve Mikko Papadopulos da katıldığı konserle geceye devam etti.

Yorgo Demir, Agos Gazetesi’ne Baklahorani’nin geçmişini şöyle anlatmıştı:

“Bazı kaynaklara göre, Apokries’in, kutlanmaya başlanması kilisenin aşırı baskıcı davrandığı döneme denk gelir. 19. yy’ın ortalarına denk düşen bu dönemde, fütursuzca eğlenme ihtiyacının, isyan etmenin ve dayatılan kurallara karşı gelmenin tezahürü olarak ortaya çıkan Apokries, iki şekilde kutlanırmış. Karnavalcılar (maskaralar), dost ve ahbapların evlerine gece ziyaretlerinde bulunur, gece boyunca içkili, bel altı esprilerin, karşılıklı sataşmaların olduğu hafif meşrep, eğlenceli sohbetler döndürülürmüş. İkinci formda ise, karnavalcılar sokağa çıkıp kostüm ve maske takarak şarkılar, danslar ve çeşitli mizansenlerle eğlenirlermiş. Dönemin Levantenlerinden Bertrand Bareilles’in tanıklığına göre büyük Pera Caddesi’nde toplanan maskaralar, bugünkü Kalyoncu Kulluk Sokak’tan Dolapdere’ye inerek oradan Tatavla’ya, Aya Dimitri Kilisesi’nin önündeki meydana çıkarlarmış. Orada onları seyyar satıcılar, sokak müzisyenleri, akrobatlar, palyaçolar, laternacılar ve dönemin amatör itfaiyeci sınıfı “tulumbacılar” karşılarmış….”

“…İsa’nın dirildiği gün olan Paskalya Pazar’ına kırk gün kala kutlanmaya başlanan karnavalın başladığı Pazartesi gününe “Kathara Deftera”, yani temiz Pazartesi adı verilir ve o günden itibaren Rumlar kırk gün boyunca zeytinyağlı yemek dışında başka bir şey yiyemezlerdi. Baklahorani Karnavalı’nın Yunanca Apokries olarak adlandırılmasının sebebi de “Apokries”in kelime manasının “etten soyutlanma” anlamına gelmesidir. Baklahorani adının ise bakladan yapılan zeytinyağlı favanın günün başlıca mezesi olmasından kaynaklandığı rivayet edilir.”

(Yeşil Gazete)

Yoksullara ve sivil örgütlere kapalı ulusal hava sahası – Umur Gürsoy

Anatole France, sosyal demokrasiyi “Zenginle köprü altı çocuğunun banka kurma hakkının eşit olmasıdır” diye tarifler. Çevre sağlığı konularına ilgili bir halk sağlığı uzmanı olarak zaman zaman fosil yakıtlara bağımlı enerji politikamızın neden olduğu toplumsal maliyetlerin en önemlisi olan hava kirliliğini Ulusal Hava Kalitesi İzleme Ağı internet sayfası üzerinden izler, verileri yorumlar ve iletişim listelerinden çevrecileri vb. uyarırım. Geçmişe dönük olarak iyiye veya kötüye gidişin kanıtlarını, geçmişin ve bugünün envanterini Antalya, İstanbul ve özellikle Adana, Bursa ve Osmaniye illeri için saptayarak çözüm önerilerimle birlikte meslek odası bültenlerinde, bloglarımda ve isteyen arkadaşların web sayfalarında yayınlarım (örn. bkz. HASUDER Türkiye Sağlık Raporu-2012, içinde, Türkiye İşyeri Çevre Sağlığı, s.444, sağlık raporu ve hekimce bakış)

Artık benim gibi amatör bilim insanları, bağımsız ve araştırmacı gazeteciler bunu yapamayacağız, zira Çevre ve Şehircilik Bakanlığı (ÇŞB) Ulusal Hava Kalitesi Ölçüm Verilerini artık parası olana satacak. ÇŞB, havaizleme.gov.tr/ adresindeki web sayfası üzerinden rapor alınmasını 02.09.2013 tarihinden itibaren geriye dönük olarak en fazla bir ay olarak belirlemiş. Eğer ilgili web adresindeki ‘Raporlar’ menüsünde bir istasyonun 32 gün ve üzeri verisini talep ederseniz karşınıza ‘lütfen ayrıntılı bilgi için tıklayınız’ menüsü çıkıyor. Menüyü tıklayınca da karşınıza ÇŞB’nın Çevre Yönetimi Genel Müdürlüğü’nün “Veri Talepleri Hakkında Duyuru”su çıkıyor.

10 csb

Benim gibi bağımsız bir araştırmacı olmasa bu gelişmeyi üzerinden beş ay geçmesine rağmen kamuoyu öğrenemeyecek ve tartışamayacak. Ben de artık ‘geçmişe dönük veri talebi’ paralı hale geldiğine göre böyle bir çabaya hiç kalkışamayacağım. Zira duyuruda talep formu doldurulup resmi yazı (dilekçe) ile yapılacak ve başka kişi/kurum/kuruluşlarla paylaşılması, çoğaltılması ve yayımlanması yasaklanan ‘Geçmişe dönük veri’; talep ücreti Bakanlığın Merkez Döner Sermaye İşletmesi Müdürlüğü Hesabına yatırıldığını belirten dekont bakanlığa gönderilmeden verilmeyecektir. Yalnızca bütçesi olan proje işleri ile özel şahıs/şirketlere uygulanacak olan veri ücretinin kimlere uygulanmayacağı;‘bütçesi olan proje işleri ile özel şahıs/şirketler’ dışında kalan kişiliklerin kimler olduğu duyurudan anlaşılmamaktadır. Kast edilen ücret alınmayacak kişilikler, devlet kurumları, belediyeler ve üniversiteler olsa gerektir. Halk ve elindeki tek güç olan sivil toplum ve demokratik kitle örgütleri, üyelerinin yaşadığı çevredeki hava kalitesini öğrenmek ve yorumlamak isterlerse parayı bastıracaklardır; varsa tabii.

Duyuruda, hava kalitesi ölçüm istasyonunda ölçülen kirletici parametrelerden (ölçüt) bir tanesinin bir günlük veri bedelinin (2013 yılın için geçerli) KDV dâhil 1.00 (bir) TL olduğu belirlenmiştir. Konuya egemen araştırmacılar bilirler ki hava kalitesi için sıcaklık, basınç, rüzgâr yönü ve hızı, bağıl nem verileri hariç ölçülen ölçütler en az iki (Askıda Katı madde (PM10 ve PM2,5) ve kükürt dioksit-SO2) en fazla 19 (şimdilik bazı istasyonlarda ölçülen Ozon-O3, Azot Oksit-NO, Azot dioksit-NO2, Azot oksitler-NOx, Karbon Monoksit-CO, Karbon dioksit-CO2, Kurşun-Pb, Metan-CH4, Metan İçermeyen Hidrokarbon-NMHC, Benzen, Etil benzen, Toluen, o-Ksilen, p-Ksilen, Havalandırma DEBİsi, Toplam Hidro Karbonlar-THC) adettir. Bunları yıldaki gün sayısı ile çarparsanız (dört mevsim verisini bilmeden yorum yapılamamakla beraber kabaca bir fikir sahibi olmak için dahi) her hava kalitesi istasyonu için araştırmacının rüzgâr yönü ve nem verisi olmaksızın yılda en az 730 (yedi yüzelli) TL ödemesi gerekir (sadece bir yıllık PM10 ve SO2 verisi için). İstanbul’daki bir araştırmacının her yıl bunu yapabilmesi için 12 istasyonun ölçülen veri ve araştıracağı gün sayısı ücretini verecek kadar (en az 8.760 TL) zengin olması gerekir.

3 Mart 2014 tarihli erişimimize ülkemiz nüfusunun %76’sının yaşadığı toplam 81 il ve 1923 ilçede (tamamına yakını kent merkezlerine ve metropol ilçelere yerleştirilmiş) ulusal hava kalitesi izleme ağına dahil var olan sadece 124 (yüz yirmi dört) adet hava kalitesi izleme istasyonunun sadece üçü EMEP’e (Avrupa İzleme ve Değerlendirme Programına) bağlıdır (Ankara-Çubuk, İzmir-Seferihisar, Kırklareli-Vize) vardır. Ancak, EMEP istasyonlarına yaptığım 03.03.2014 tarihli erişimde sadece Ankara-Çubuktaki EMEP istasyonu (günlük) verilerine ulaşılabilmektedir.

Sonuç: İktidar aracılığıyla devlet, önemli bir konuda da kamuoyunun bilgiye ulaşmasını ve önemli bir çevre sorunu göstergesinde kendisinin başarısını ve icraatını yurttaşlarının izlenmesini engellemiş oluyor. Bu gelişme gerek girmeyi düşündüğümüz AB ve imzaladığımız Gündem 21 hedeflerine; gerekse Dünya Sağlık Örgütü’nün “Avrupa Herkes İçin Sağlık” stratejileri (Eşitlik, Sektörlerarasılık, Halk Katılımı, Demokratiklik, Uluslararası Eşgüdüm, Çevre Sağlığının İlerletilmesi, Yerellik, Sürdürülebilir Kalkınma ve İhtiyat) ilkelerine aykırıdır.

Bugün internet mesajlarıma düşen Çin’den bir haber, Alev Alatlı’nın “Günümüz Rusya’sında Türkiye’nin geleceğini görüyorum.” deyişini hatırlattı: Ben de “Günümüz Çin’inin hava kirliliği ve çevre sorunlarında Türkiye’nin gelecekteki çevre sorunlarını ve hava kalitesini görüyorum.” (Bkz. http://ekogazete.wordpress.com/2014/03/01/gorevinizi-yapmadiniz-tazminat-istiyorum/).

Eğer paranız yoksa veya paranızı öyle çarçur etmek istemeyen bir çevre, meslek, sendika, siyasi parti vb. örgütü yöneticisi iseniz artık yapacağınız, her ayın 30’unda bilgisayarın başına çöküp her istasyonun ölçtüğü her veriyi bilgisayarınıza depolamaktır. Belki ileride lazım olur. Zor mu?

umur gürsoy

 

 

Umur Gürsoy

“Tapeler” Erdoğan’ı neden düşürmüyor? -Foti Benlisoy

foti benlisoyOnca “tape”ye, hükümeti, bizzat kendisi ve ailesini rezil rüsva etmesi beklenen onca ifşaata rağmen Erdoğan’ın pes etmemesinin öyle “sağlam iradeyle” falan alakası yok. Onun için havlu atmak demek, sadece siyaseten emekli olmayı değil, kendisinin ve birinci dereceden yakınlarının yargılanmasını kabullenmek anlamına gelecek. “Yeni Türkiye’yi yaratan dünya lideri” imajından irtikapla suçlanan bir politikacı eskisi konumuna düşmek demek bu. Erdoğan şu saatten sonra bunu asla göze alamaz. Ancak daha önemli bir soru orta yerde duruyor: Bunca rezalete, bunca yalana dolana rağmen nasıl oluyor da bir miktar güç kaybetmesine rağmen AKP (muhtemelen) hâlâ birinci parti olmaya devam ediyor? Nasıl oluyor da AKP’yi “sıfırlayacak” bir hezimet ufukta görünmüyor? AKP tabanı mankafa “hülo”culardan ibaret olduğu için mi? Parti seçmeninin önemli bir bölümü internet kullanıcısı olmadığı için mi? Liderin ağzından çıkacak en pervasız yalana, en akıl almaz komplo teorisine iman etmeye hazır fanatik “gericiler” oldukları için mi? Vicdanları makarna ve un kolileriyle satın alınmış menfaatperestler oldukları için mi? Hiçbiri. Son günlerde popülerlik kazanan bu ve benzeri soruların AKP’nin her daim maharetli bir yürütücüsü olduğu “kültür savaşları” için bulunmaz bir malzeme sunduğunu şimdilik bir kenara not etmekle yetinelim. Yani “aydınlanmış” yüzde bilmem kaça karşı yalana dolana biat eden “hülocu” yüzde bilmem kaç karşıtlığını yeniden üretecek her argümanın AKP’ye yazması muhtemeldir, unutmayalım. Peki “yalan” neden etkili olabiliyor? Bırakın yatsıyı, Erdoğan’ın mumunun çoktan sönmüş olması gerekmez mi? Yoksa sakın sorduğumuz bu sorularda bir yanlışlık olmasın? Egemenlik ilişkilerinin ancak yalan, çarpıtma ve yanılsamayla sürdürülebildiği, bunlar ortadan kalkarsa, gerçekler bir anda ortaya çıkarsa o egemenlik ilişkisinin sürdürülemeyeceği oldukça eski ve yaygın bir kanaat. İşte biz de muktedirlerin ancak yalanla ayakta kalabildiği, yalanın ifşa olması halinde bunun hızla değişeceği şeklindeki, Aydınlanma rasyonalizminden kalma siyaset algısıyla hareket ediyoruz. Bu tape, olmazsa bir sonraki tapeyle ahali aydınlanacak, uyanacak diye bekliyoruz. Ancak siyaset, önyargı, yalan ve cehalete karşı (“bilimsel”) gerçeklerin ifşası ya da yaygınlaştırılmasından ibaret bir mesele değil. Unutmayalım, Kapital’in ilk cildi 1867’de yayımlandı, yani kapitalizmin mistifikasyonlarının ipliğinin pazara çıkarılmasından bu yana yüz elli yıla yakın zaman geçti. Ancak neredeyse hiçbirimiz, sabit sermayenin değişken sermayeye oranının değişmesiyle kâr oranlarının düşme eğilimine girdiğini bildiği ve öğrendiği için düzene meydan okuyup hayatını tehlikeye atmıyor. Toplum, yanlış fikirleri atıp onların yerine “doğru” fikirleri koymakla değişmiyor. Yalanın, toplumsal yanılsamaların kökleri gerçek-maddi çelişkilerde yatıyor ve bu nedenle yalan ve çarpıtmalar, ancak bu maddi çelişkileri dönüştürmeye dönük pratik etkinlikle ortadan kaldırılabilir. Tahakküm ve sömürü ilişkilerini perdeleyen çarpıtma ve mistifikasyonların deşifre edilmesi anlamındaki ideoloji eleştirisi elbette siyasal faaliyetin bir parçasıdır. Ancak sadece bir parçasıdır. Gerçekleri ifşa etmekten ibaret bir siyaset, toplumsal güç dengelerini değiştirmek ve radikal dönüşümlerin önünü açmak için yeterli olsaydı Diderot’nun Ansiklopedisi Fransız Devrimi’ni gerçekleştirmek için yeter de artardı. Oysa Fransız Devrimi’ni yaygınlaştıran ve onu radikalleştiren şey bir yalandan, tam manasıyla bir “komplo teorisi”nden başka bir şey değildi. Aristokrasinin halkı açlığa sürükleyecek bir kıtlığa yol açtığı rivayetlerinin yaygınlaşması, “Büyük Korku” denen reaksiyonu doğurmuş, köylülerin silahlanarak aristokrasiye karşı ayaklanmasına neden olmuştu. Yani Fransız taşrasında feodal gücü kıran şey “gerçekler” değil, bazen fantastik boyutlar kazanan konspirasyon teorileriydi. “Büyük korku” gibi komplo teorileri ancak “gerçek çıkarlara” karşılık geldiğinde etkili olabilir elbette. Fransız devriminde köylülük, feodal imtiyazların ortadan kaldırılması ve toprak taleplerini bastıracak bir aristokratik reaksiyona karşı seferber olmuştu. Erdoğan’ın başvurduğu komplo anlatısıysa AKP’nin hegemonyasından istifade etmiş ya da ettiğini varsayan kesimlere yönelik bir dizge. Erdoğan, “ben gidersem şu son on yılda edindiğiniz tüm kazanımlar (iktisadi, siyasi, kültürel vs.) elinizden alınır” demeye getiriyor. “Alnı secde gören milletin Batıcı-devletçi elitle hesaplaşması” söylem ve pratikleriyle sembolik ya da maddi kazanımlar elde edenler nezdinde ya da AKP’nin yoksulluğun yönetilmesi siyasasının yarattığı paylaşım mekanizmalarından istifa eden geniş bir kesim nezdinde bu söylemin elbette bir karşılığı var. Yani yalana ve akıl almayacak komplo teorilerine sığınmak illa ki boşluğa düşmenin, siyasal aczin bir işareti değil. AKP son süreçte ciddi yaralar almış ve manevra alanı daralmış olsa da “yeni İstiklal Savaşı”, yani uluslararası güç odakları ve “lobilerce” de desteklenen komplo karşısındaki hükümet söylemi, pekâlâ kuvvetli bir savunma hattı haline gelebilir. Dört bir yanımızın (milli bünyeyi “içerden” teslim almaya hazır işbirlikçileriyle) her daim fesat ve fitneye başvuran düşmanlarla örülü olduğu fikri AKP’nin icadı değil zaten. Erdoğan, Türk ulusal kimliğinin inşa sürecine has beka kaygısına ait olan ve “talim ve terbiye” süreçleri aracılığıyla içselleştirilmiş temaları yeniden tedavüle sokuyor sadece. Üstelik bu argümanları, maddi ya da sembolik bir dizi kazanımı muhafaza etmek adına yaygınlaştırıyor. Böyle pervasızca yüksek perdeden sallanan yalanlar, Yiğit Bulutvari komplo teorileri de tutar mı demeyin. Yalanın büyüğü, Hitler’in Kavgam’da bilhassa vurguladığı üzere her zaman daha etkilidir. Yani yalanın boyutu ne kadar büyürse, siyasal gelişmelerin şu ya da bu kısmını değil, bütününü anlamlandırmakta ne kadar işlevli hale gelirse o kadar “iz bırakır”. Bizzat Naziler bir “büyük yalan” aracılığıyla, yani Almanya’nın Cihan Harbi’ni aslında kazanabilecekken “iç düşmanların” (“Yahudiler” ve onların “müttefiki” Marksistler olarak okuyun) sabotajı nedeniyle kaybettiği ve Almanya’nın beynelmilel bir Yahudi komplosuyla yok edilmek istendiği anlatısını popülerleştirerek iktidara yürümüşlerdi. Bu anlamda yalanı, hele hele onun “büyüğü” olan her şeye şamil komplo teorilerini asla küçümsememeliyiz. Dolayısıyla bir ideolojik çarpıtma olarak “büyük yalanın” deşifre edilmesi, gerçeklerin ifşası yetmez. Tapeler yetmez. “Büyük yalan”, bireylere yanlış olan betimlemeler yerine, doğru olanlar sunularak kökten değiştirilemez. Yalan da en az gerçek kadar maddi sonuçlar doğurur, bu anlamda yaşanan bir ilişkidir. Onun bertaraf edilmesi, ancak söz konusu gerçekliğin kendi içindeki bir maddi değişimle sağlanabilir. Türkiye toplumunun yoksulluğu sindirme ve kabul etme eşiği son yirmi-otuz yılda hayli yükseldi. Yolsuzluk hiç değilse Özalizmden beri toplumun bütün katmanlarına nüfuz etmiş (“benim memurum işini bilir”) bir toplumsal ilişki. Bu ilişkiyi yeniden üreten, makul ve bazen kaçınılmaz kılan iktisadi sistemi pratikte sorgulanır kılmadan, o sistemin bizzat mağdurları harekete geçerek maddi bir güç olmadan “temiz toplum” talebi ancak egemenler arası güç ilişkilerinde sonuçlar yaratır. Kirlenmiş olanların yerini şimdilik kaydıyla “temiz” olanlar alır. Çöpten meyve sebze toplayan kadını harekete geçiremeyen yolsuzluk karşıtı eylemin zaafı da açmazı da budur. Erdoğan’ın “büyük yalanı” sembolik ya da maddi bir çıkarlar alanına sesleniyor. Bizim “hükümet istifa” sloganımız ise (onu, AKP’nin seferber ettiği kitleler nezdinde bile görünür kılacak acil-yakıcı sosyal ve demokratik taleplerle bütünleştiremediğimiz için) büyük ölçüde kuru gürültüde boğuluyor. Topbaş’ın alternatifinin Sarıgül olduğu bir ülkede “hırsız var” demenin ikna potansiyeli hayli cılızdır. Siyasal seçkinler arasında sıradan bir nöbet değişiminin ötesine geçecek bir alternatife işaret edemediğimiz, bu alternatifi inşa etmek için sistemli çaba harcamadığımız için “yalan” hâlâ etkili olabiliyor. Gezi direnişinin yarattığı siyasal enerji ortadayken, yolsuzluklar karşısında “hükümet istifa ve seçim barajı kalksın”, “hükümet istifa ve kentsel dönüşüm projeleri iptal edilsin”, “hükümet istifa ve taşeron yasaklansın”, “hükümet istifa ve anadilde eğitim hakkı tanınsın” vb. diyecek görünür, birleşik ve yaygın bir siyasal müdahaleyi önümüze koymuyor oluşumuzun siyasal sorumsuzluk dışında bir açıklaması yok. Yolsuzluklara karşı varolan öfkeyi sokakta örgütleyecek, geliştirip yaygınlaştıracak mecralar oluşturmak yerine herkesin kendi dar eylem ve gündeminde ısrarcı olmasının hiçbir manası yok. Çağrısı aynı gün ya da bir önceki gece internetten yapılan ve herkesin kendi bayrağıyla boy gösterdiği eylemler pek az şey biriktiriyor, toplumsal öfkenin ancak çok küçük bir bölümünü seferber edebiliyor. Üstelik bir alternatife de işaret etmiyor; zamanında Gezi parkının (eksiğiyle gediğiyle Taksim Dayanışması’nın) yaptığı gibi yeni bir çekim merkezi yaratmıyor. Bunu görmüyor muyuz? Kaybettiğimiz zamanın farkında değil miyiz? Gezi sonrasında, hele hele siyasal sistem bunca itibarsızlaşmışken, ne büyük olanaklarla karşı karşıya olduğumuzu anlamıyor muyuz? Anlamıyor olacağız ki tapelerden, yarın öbür gün gündeme düşecek (ve belki bu kez görüntülü olacak)yeni ifşaattan, “gerçeklerin” kendiliğinden açığa çıkmasından medet umuyoruz. Umduğumuz için de Erdoğan tapelerle düşse bile “çıkanın” biz olmayacağımızı göremiyoruz. Foti Benlisoy – http://fotibenlisoy.tumblr.com/post/78318104034/tapeler-erdogan-neden-dusurmuyor