Ana Sayfa Blog Sayfa 4027

Hayvan hakları savunucuları yenilmeye mahkum değil – Nilüfer Zengin

nilüfer zenginHayvan hakları savunucuları 5199 sayılı Hayvanları Koruma Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı’nın yasalaşmaması için çileli bir mücadele veriyorlar.

Hayvanlarla şöyle ya da böyle içli dışlı olmayanlar, onların yaşam hakkı fikri üzerine düşünmemiş olanlar, bunun ne denli yalnızlaştırılmış, ne denli garibanlaştırılmış bir mücadele olduğunu bilemezler.

Kolektif ya da bireysel, bir sokak hayvanının açlığı ya da hastalığıyla ilgilenmek kendiliğinden “pislik”, “delilik”, “tuhaflık” kavramlarıyla özdeşleştirilir, müdahale ve itilip kakılmaya açık hale gelir. Bu kimseler hayvan hakları çerçevesinde bir araya geldiklerinde, farklı zaman ve koşullarda deneyimledikleri bu yalnızlıklarını birleştirirler. Yine de yalnızdırlar.

Mesela hayvan hakları savunucusu Emel Yıldız, “Panter Emel” adlandırmasıyla hayvanlara ve onların haklarının savunucularına yönelik saldırının, bu mücadeleyi tuhaflaştırma, gülünçleştirme çabalarının hedefi haline getirilmiş bir insandır.

Sözün kısası, hayvan hakları savunuculuğu “ruh hastası yalnız kadın” imgesine yapıştırılan, “insanlar dururken boş işlerle uğraşmak” sapkınlığına indirgenen zorlu kavgalardan biridir.

Hal böyleyken hayvan hakları savunuculuğu pratiklerini eleştirmek ince bir ayar gerektiriyor ancak mutlaka söylenmesi ve anlaşılması gereken şeyler var: Hayvan hakları savunucuları kendi mücadelelerini insanlarca ezilen hayvanların özgürleştirilmesi olarak karakterize etmedikçe ve bu değerli çabalar bütününü siyasi bir bağlama kavuşturmadıkça, hafta sonu Kadıköy’de olduğu gibi cılız kalabalıklara, eylemde podyuma çıkan ünlülerin insafına, içeriksiz ve etkisiz sloganlara mahkum kalacaklardır.

Dernekler örgütleşmekten kaçınıyorlar ve örgütlülüğü siyasi bir tehlike olarak görüyorlar.

Toplumsal kabullerin yaygınlığına başvuran çok etkisiz bir argüman var: “Onlar da can, Allah’ın bize emaneti.” Bu inanan insanların çoğunlukta olduğu varsayılan bir toplum yaşamında bütünüyle anlamsız değil; ancak devlet pratikleri nezdinde “can”ın bir değeri olsaydı insanlar katledilmezdi, cinayetlerden utanç duyulurdu.

Örneğin Eskişehir’de dövülerek öldürülen Ali İsmail Korkmaz da bir “can”dı. Ama öldürdüler. Halkın dini duygularına hitap etmek stratejisi, modern kapitalist toplumun ihtiyaçları ve ihtirasları karşısında etkisizleşmeye mahkumdur.

Hayvanların deneylerde kullanılması, mezbahalarda topluca katledilmeleri, tecavüze uğramaları, toplatılmaları, ağır işkence altında yaşatılmaları politik pratikler bütününün sonucu olduğu için, çözümü de ancak politikleştirilmiş bir mücadeleyle mümkündür. İnsan dili ve bilinci olan bir hayvan olarak bütün diğer hayvan türlerini baskı ve sömürü altına aldığı için, bu hayvanların korunmasızlığı teması aracılığıyla vicdanlara seslenerek çözülebilecek bir sorun değil.

Tabii bunun tam karşısında, kendi yüksek politik mücadeleleri içinde hayvan hakları mücadelesine yer bulamayan örgütler ve siyasi eğilimler duruyor. Ekolojik siyasetler yürüten oluşumlarda bile kediler, köpekler, inekler, tavuklar, balıklar, maymunlar, martılar ve kargaların yaşamı somut bir biçimde yer almıyor. Doğayı koruyan ve yeniden üreten yüksek akıl içeren ekolojik projeler, ezilen canlılar olarak hayvanların yaşamını öncelikle konu edinmiyor.

Oysa insanların hayvanları ezmesi, insanlığın sınıflar halinde bölünmesinin sonucu olarak insanların insanları ezmesine yol açan aynı toplumsal ve ekonomik koşulların ve bu koşullar üzerinde yükselen kültürel ve ahlaki kabullerin bir ürünü ve sonucu.

Aynı kabullerin mukabil olarak bu ekonomik ve toplumsal ilişkilerinin sürdürülmesinin meşruiyet zemini olarak da işlediğini bildiğimize göre, sol/sosyalist örgüt ve partilerin, Kürt özgürlük hareketinin, insan hakları savunucularının, hukukçuların, kent hakkı savunucularının programlarında hayvanların yaşamı ve haklarının ilk sıralarda yer almıyor olması herşeyden önce bu sosyal ve politik hareketlerin sorgulaması gereken bir sorun.

Hayvan hakları anlayışının insanlık vicdanında bir yankı bulmasına fırsat veren en belirgin olgulardan biri olan hayvanlara “eziyet” çektirmenin ardındaki saiklere baktığımızda kar güdüsünün belirleyici rolünü görmemek neredeyse imkansızdır.

Endüstriyel hayvancılık, ticarileşmiş tıp ve ilaç laboratuarları, kapitalist et üretimi, kentsel dönüşüm ve mutenalaştırma projeleri karşısında hayvanların kaderi ve çektiği eziyet, kapitalizmin yerinden yurdundan ettiği ve mülksüzleştirdiği çiftçilerin ve yoksulların kaderinden farksızdır.

Ancak bunun da ötesinde kapitalist üretimin kendisi insanlığı içinde varolduğu ve kendisini onlarsız düşünemeyeceği canlı ve cansız doğanın çöküşüne doğru hızla taşırken, hayvan hakları mücadelesinin antikapitalist mücadeleye, sınıfsız bir toplum için verilen mücadelenin doğa-insan birliğinin yeniden kuruluşu bağlamında hayvan hakları mücadelesine bakması ve birbirlerinden beslenmesi hem bir ihtiyaç hem de bir politik ve felsefi zorunluluk olarak ortaya çıkıyor.

Hayvan hakları savunucuları çabalarını toplumsal muhalefetin çabalarına yaklaştırdıkça, hayvan hakları mücadelesinin sosyal mücadeleler içinde bir anlam kazandığını gördükçe şimdiki dağınıklık ve inisiyatif yoksunluğunun giderilmesinin imkanlarıyla da buluşabilecekler.

Nilüfer Zengin – www.bianet.org

HDP-BDP ortaklığı ve bugünün işi…- Saruhan Oluç

Saruhan Oluç
Saruhan Oluç

Kürt halkının ve siyasi temsilcilerinin, Türkiye demokrasi ve barış güçlerinin kendi kendilerine ve birbirlerine yönelttikleri soru da, kaygılar ve tespitler de aşağı yukarı aynı: Çözüm ve barış için adım atılacak mı, yoksa süreç kesilecek mi? Herkesin kafasında son 5 yılda yaşananlar var: 2009 Yerel Seçim dönemi ve iktidarın açılım sürecini Habur’la sonlandırması. Ardından 2011 Genel Seçim dönemi ve Silvan sonrası yaşanan, 2 yıl süren ve binlerce canın yitirilmesine yol açan savaş dönemi. Sonra, 2013 Newrozu ile başlayan çatışmasızlık, görüşmeler ve yine Yerel Seçimler… Her seçim dönemi öncesinde ve sonrasında yaşananlar hatırlandıkça, güvensizlik artıyor. AKP iktidarı bir kez daha seçimleri bahane ederek adım atmıyor, görüşmelerin sonuçlarının alınması konusunda ipe un seriyor, tren sallıyor. Başbakan Erdoğan ve AKP’nin seçim dönemlerinde Kürt halkını ve demokrasi güçlerini oyaladığı, zaman kazandığı algısı güçleniyor. Güvensizlik çok haklı nedenlere ve yaşanmışlıklara dayanıyor. Başbakan Erdoğan ve AKP iktidarı, demokrasi ve hukuk konularında ağır sabıkalı, karnesi sıfırlarla dolu. Öte yandan uluslararası ve bölgesel boyutları da olan iktidar kavgasında öne çıkan aktörler de tutarlı ve demokrat değil. Kendini topluma alternatif olarak sunmaya çalışanlara baktığımızda, ulusalcı-milliyetçi-cemaatçi ittifakın Kürt sorunu ve haklar konularında hiç de demokrat bir anlayışa sahip olmadıklarını görüyoruz.

Peki bu durumda ne yapmalı? Birincisi, ‘ne alıyorsak mücadeleyle alıyoruz’ anlayışına sıkı sıkıya sarılmalı. İkincisi, demokrasi mücadelesini somut adımlarla sürdürmeli. Seçim çalışmalarında sık sık karşılaştığımız sorunlardan biri de, yerinden yönetim ve demokratik özerklik konularında halkta yaygınlaştırılmaya çalışılan tedirginlik oluyor. Ya özerklik ilan edilirse? Ya memleket bölünürse? Ya parçalanırsak?.. Sırrı Süreyya Önder, geçenlerde CNNTürk’teki programda bu soruya şöyle cevap verdi: “İstanbul halkına söylüyorum. Seçilirsem, hemen demokratik özerklik uygulamasına başlayacağımı bilerek bana oy verin.” Sonra da ekledi: “Nedir ki demokratik özerklik? Halkın kendi kendini yönetmesi, yerinden ve yerelden yönetimdir, bunda korkulacak ne var?”

Evet, bu anlamda Türkiye’nin her yeri ve her kenti için özerkliğe ihtiyaç var. Diyarbakır için de, İstanbul için de… Diyarbakır’ın veya İstanbul’un yerel kararları neden Ankara’da alınsın ki? Neden halklar yerinde ve yerelde yönetime katılmasın ki?

Uygulamalarla ve halkla demokrasi mücadelesini somutlaştırmak gerekiyor. ‘Çözüm süreci kimlerle olabilir?’ sorusuyla vakit kaybetmek yerine, çözüm sürecini inşa etmek en gerçekçi ve yapılabilir olandır. O nedenle bu yerel seçimlerde esas konumuz ‘özerklik’ ya da ‘yerinden yönetim’dir. Oturup kalkıp yerel yönetimlerin özgürleşmesinden, özerklikten, özyönetimden bahsetmemiz, gücünü halktan alan belediyeciliği anlatmak gerekiyor. Merkezi idarenin vesayetine karşı mücadelede BDP’li belediyeleri yıllardır izliyoruz. BDP’li belediye başkanları, kendi şehirlerinde merkezi vesayete ve demokrasi eksiğine karşı halkla birlikte mücadele etmekten vazgeçmiyorlar. Evet, Başbakan Erdoğan bugün demokrasiyi, hukuku, özgürlükleri ‘takmıyor’, Takmasın… Bunları önemseyenler, uygulamalarını zenginleştirdikçe, yarın iktidar kavgasını kim kazanırsa kazansın, bu yapılanları ‘takmak’ zorunda kalacaktır. HDP ve BDP’nin elde edeceği sonuçlar bu nedenle büyük önem taşıyor. Eğer ‘diyalog’un ‘yasal statü’ye kavuşturulmasını, siyasi iktidarla müzakere kapısının açılmasını, süreçte siyasal ve elle tutulur sonuçlar üretilmesini istiyorsak, bu seçimlerden başarılı bir sonuç alınması gerekiyor. HDP ve BDP ortaklığı, Türkiye’nin barışı ve demokratik geleceği için en güçlü teminattır. 30 Mart sonrasında çatışmasızlığın sona ermesini ve canların yitirilmesini istemeyen her kişinin yapması gereken, bu değirmene su taşımaktır…

Saruhan Oluç – Özgür Gündem

10 yılda bir görülen vaşağı vurmak ekolojik dengeyi bozmuyormuş

Antalya Barosu Hayvan Hakları Kurulu tarafından Gölhisar Cumhuriyet Başsavcılığı’na yapılan ihbar üzerine Burdur’un Altınyayla İlçesi’nde geçen yıl avcılar tarafından öldürülen vaşak için kovuşturmaya yer olmadığı kararı çıktı. Savcılık, tek bir vaşağın vurulmasıyla ekolojik dengenin bozulması ve canlı türünün yok olma tehlikesinin mümkün olmadığı gerekçesiyle takipsizlik kararı verdi.

oldurulen-vasak-unive-6-78528_b
Öldürülen vaşağın iskeleti, hayvan anatomisi dersinde kullanılmak üzere Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi Veterinerlik Fakültesi’ne verilmişti

Altınyayla İlçesi Gölhisar Orman İşletme Müdürlüğü Dirmil İşletme Şefliği’ne bağlı orman muhafaza memurları, geçen yıl Kasım ayında orman yolu kenarında bir vaşak ölüsü buldu. DHA’dan Teslime Tosun ve Mehmet Çınar‘ın haberine göre Ergin bir dişi olduğu ve av tüfeğiyle vurulduğu belirlenen vaşağı vuran kişinin tespiti ve cezalandırılması için Antalya Barosu Hayvan Hakları Kurulu, Gölhisar Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulundu. 4915 sayılı Kara Avcılığı Kanunu’nun ’Avlanmak suretiyle, bir canlı türünün yok olması tehlikesine ya da ekolojik dengenin bozulması tehlikesine neden olunması halinde, failler hakkında 2 yıldan 5 yıla kadar hapis cezasına hükmolunur’ maddesi uyarınca suçluların tespit edilerek cezalandırılması istendi.

“Tek bir vaşağın vurulmasıyla ekolojik denge bozulmaz”

Soruşturmayı tamamlayan savcılık, kovuşturmaya yer olmadığına karar verdi. Savcılık kararında, “Eylemin suç teşkil etmesi için vaşak canlı türünün neslinin tükenmesine yönelik bilinçli ve sistematik bir avlanmanın gerekli olduğu kanaatine varıldığı, tek bir vaşağın vurulmasıyla ekolojik dengenin bozulması ve canlı türünün yok olması tehlikesinin meydana gelmesinin mümkün olmadığı, bu nedenle Kara Avcılığı Kanunu’nda tesis edilen atılı suçun yasal unsurları itibariyle oluşmadığı, kimliği tespit edilemeyen meçhul şüpheli hakkında kamu adına kovuşturmaya yer olmadığına karar verildi” denildi.

Antalya Barosu Hayvan Kurulu: İtiraz edeceğiz 

Antalya Barosu Hayvan Kurulu Başkanı Evrim Çelik, savcılığın takipsizlik kararına ilişkin Isparta Ağır Ceza Mahkemesi’ne itirazda bulunacaklarını belirtti. Evrim Çelik, “6’ncı Bölge Müdürlüğü, vaşak avlamanın popülasyonun azalmasına ve nesillerinin yok olmasına neden olduğunu tespit etmesine rağmen, sistematik avlanma bulunmadığı gerekçesiyle savcılık tarafından şahıs aleyhine dava açılmamış olması dikkat çekici. Yasanın emredici hükmüne rağmen bu karara itiraz hazırlığı içerisindeyiz” dedi.

Vuran kişinin tespitine yönelik savcılık tarafından araştırma yapılmamış olmasına da itiraz edeceklerini belirten Çelik, “Orası küçük bir yer ve vuran kişi basit bir araştırmayla tespit edilebilirdi. Avcı böyle durumlarda övünür ve bir yerlerde mutlaka anlatır, ama böyle araştırma da yapılmadı. Failinin bulunmasını da isteyeceğiz” dedi.

“Bu şekilde öldürülerek nesli tehlikeye girdi”

Bu hayvanların 10 yılda bir çok ender görüldüğüne dikkat çeken Kurul üyesi Lider Tanrıkulu ise “Zaten bu şekilde öldürülerek bugün nesli tehlike altına girmiş durumda. Kaldı ki bölgede birkaç tane olan hayvanın öldürülmesi neslini tüketen bir fiil olup, ayrıca sistematik öldürmeyi unsur olarak aramak da doğru değildir. Bu durumda Türkiye’nin birçok yerinde tek tek öldürülerek nesli tüketilen hayvanları vuran kişiler kanun etrafından dolanılarak suç işlememiş olacaklar. Bu karar Türkiye’de nesli tehlike altında olan tüm hayvanlar için çok büyük tehdit oluşturmaktadır” diye konuştu.

(Hürriyet/Yeşil Gazete)

Pompei şiddetli yağışlar nedeniyle çöküyor

Vezüv yanardağının Milat’tan Sonra 79 yılında yok ettiği Pompei ve çevresinde geçen hafta sonundan itibaren görülen şiddetli yağışlar sonucu antik kentte iki gün içinde iki farklı alanda çökmeler meydana geldi. Dünyanın en önemli arkeolojik alanlarından biri olan Pompei’yle ilgili bir başka sorun da AB’den aktarılan fonun etkili kullanılamaması. 

pompeii_2839323b

Hasarın ardından acil toplantı düzenlendi 

Yağışlar, hafta sonunda ilk olarak Venüs tapınağındaki bir kemerden taşların dökülmesine, ardından 2 metre yüksekliğindeki duvarın bir kısmının çökmesine neden oldu. İtalya Kültür Bakanı Dario Franceschini, ortaya çıkan hasarın ardından acil toplantı düzenledi.

Pompei’de 2010 yılında gladyatör okulunun yıkılmasının ardından acil önlem kararı alınmış ve restorasyon için Avrupa Birliği’nin (AB) de yardımıyla 105 milyon Euro‘luk bütçe oluşturulmuştu. Uzmanlar ise drenaj kanallarının temizlenmesi gibi rutin bakımların düzenli yapılmaması halinde alınacak önlemlerin sonuç vermeyeceği uyarısında bulundu.

“Riski azaltmak için birşey yapılmıyor”

İtalya’daki tarihi eserleri korumayı amaçlayan Nostra örgütü üyesi ve Pompei uzmanı Maria Pia Guermandi, “Aylardır var olan riski azaltmak için hiçbir şey yapılmıyor. AB’nin verdiği para sadece kentteki birkaç evi restore etmeye yönelik. İhtiyacımız olan uzmanlar değil, rutin bakım yapacak işçiler” ifadesini kullandı.

Guermandi, Kültür Bakanlığı’ndaki kavgalar nedeniyle AB tarafından verilen kaynağın nasıl kullanılacağına karar verilemediğini belirtti.

İtalyan yetkililer, Avrupa’nın en önemli arkeolojik alanlarından biri olan Pompei’nin, İtalya’daki birçok kazı alanı gibi kışın olumsuz şartlarından zarar gördüğünü belirtiyor.

(Telegraph/Yeşil Gazete)

Greenpeace: Manisa Köprübaşı’nda ölçümler yüksek, sorumluluk alan yok

Manisa’da Köprübaşı bölgesindeki eski uranyum madeninin yaydığı radyoaktif kirlilikle ilgili Greenpeace bağımsız bir radyasyon ölçümü gerçekleştirdi. Şubat ayında gerçekleşen ölçüm, bölgede kısıtlı bir alanda da olsa insan sağlığına zarar verebilecek ölçüde yüksek radyasyon bulunduğunu ortaya koydu. Ölçüm sonunda oluşturulan raporda, yetkililerin uzun zamandır haberdar olduğu radyasyonla ilgili önlem alınmadığı vurgulanıyor.

GP_Manisa_Radiation3

Greenpeace’in radyasyon uzmanlarının bölgede yaptığı incelemeler sonucu hazırlanan rapora göre elde edilen yüksek radyasyon değerlerinin bir kısmının nedeni bölgedeki doğal uranyum varlığı olsa da, en yüksek değerlerin elde edildiği alan bundan 30 yıl önce pilot uranyum madenciliği projesinin gerçekleştiği bölge. Radyasyon değerlerinin bölgedeki ortalamanın 50 katına (4 mikrosievert/saat ila 6,5 mikrosievert/saat arasında) ulaştığı bu alan, Köprübaşı ilçesi Kasar Köyü’nün 500 metre ilerisinde, hemen yol kenarında bulunuyor. Raporda, bu alanda gerekli temizliğin yapılmadığının ve yerel halkın uyarılmadığının, etrafta herhangi bir uyarı levhasının bulunmadığının altı çiziliyor.

“Uranyum madeni nükleer endüstrinin kirli sırlarından biri “

Greenpeace Radyasyon Uzmanı Jan Beránek, “Uranyum madeninin çıkarılması ve işlenmesi nükleer endüstrinin kirli, küçük sırlarından biri, nükleer enerjiyi destekleyenler ve “temiz enerji” olarak adlandıranların göz ardı ettiği bir durum” dedi.

“Radyasyon güvenliği konusunda kim ne yapacağını bilmiyor”

Greenpeace Akdeniz Kampanyalar Yöneticisi Hilal Atıcı ise “Bölgede yer altı su kaynaklarında uranyum varlığına işaret eden bilimsel raporlar bulunuyor. Ancak bugüne dek bu konuda hiçbir önlem alınmadı. Bu durum bir kez daha gösteriyor ki, Türkiye’de radyasyon güvenliği konusunda yasal düzenlemelerde büyük açıklar var. Acil durumlarda kimin ne yapacağı bilinmiyor. Durum bu iken, Çevre Bakanlığı, nükleer santral için sicili hiç de temiz olmayan Rosatom’un sunduğu Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) raporuna onay vermeye hazırlanıyor. Nükleer santralde gerçekleşebilecek olası bir acil durumda kimin ne sorumluluk alacağı belli olmadığı için, insanlar geri dönüşü olmayacak şekilde yüksek miktarda radyasyona maruz kalabilir” dedi.

Rapora göre alınması gereken önlemler şunlar:

Radyasyonlu alan temizlenmeli

· İnsan faaliyeti sonucu ortaya çıkan radyasyonlu alanlar temizlenmeli. Bu yapılana kadar da bu noktalardan geçen kişilerin radyasyona gereksiz maruz kalma durumunu engellemek için uyarı levhaları konulmalı.

Halk zararlar konusunda bilgilendirilmeli

· Yerel halk, yüksek dozlu uranyum içeren su kaynaklarını uzun süreli kullanmalarının zararları hakkında bilgilendirilmeli. Durum düzenli olarak izlenmeli ve gerek duyulursa temiz su kaynaklarına erişim sağlanmalıdır.

Radyoaktif atığın nerde olduğu açıklanmalı

· Kasar yakınında çıkarılmış uranyumun Köprübaşı yakınında bir tesiste sarı pasta adı verilen uranyum konsantrasyonunu oluşturmak için kullanıldığı MTA tarafından rapor edilmiş, fakat bu işlem sonucunda ortaya çıkan radyoaktif atığın nerede depolandığı hakkında bilgi verilmemiştir. Bu türden atıklar, yeraltı veya yerüstü suların kirlenmesine neden olabilir ve/veya radon gazının havaya karışması söz konusu olabilir. Bu yerin açıklanması ve bağımsız ölçümlerin yapılmasına izin verilmesi gerekmektedir.

(Yeşil Gazete)

Başbakan’ın AOÇ inadı: Açılışı da yapacağım içine de oturacağım

Ankara 11. İdare Mahkemesi’nin  Atatürk Orman Çiftliği’nde (AOÇ) yapımı süren Başbakanlık binasına ilişkin iptal kararına rağmen Başbakanlık konutu inşaatı devam ediyor. Başbakan Erdoğan bugün konuyla ilgili yaptığı açıklamada “Açılışını da yapacağım, içine de girip oturacağım”

Atatürk Orman Çiftliği’ndeki Başbakanlık inşaatının durdurulması kararıyla ilgili olarak “Yeni başbakanlık binasının yapımı ile ilgili sıkıntı söz konusu değil, inşallah nisan, mayıs gibi beraber açılışını yapacağız. Hukuksuz olarak yaptığımız hiçbir şey yok. Güçleri yetiyorsa yıksınlar. Yürütmeyi durdurdular, bu binayı durduramayacaklar. Açılışını da yapacağım, içine de girip oturacağım” dedi.

(Yeşil Gazete)

Küresel BAK: Hükümet Suriye gibi Kırım’da da batağa saplanmamalı

Küresel Barış ve Adalet Koalisyonu, Kırım’ın son durumu ve Türkiye’nin Rusya- Ukrayna arasındaki gerilimli ilişkiye olan tavrıyla ilgili bir basın açıklaması yayınladı. Açıklamada “Ne sıcak  çatışmanın, ne de soğuk savaşın bölge halklarının sorunlarını çözemeyeceği” vurgulandı.

barisstick

Açıklamadan satır başları şöyle:

“Rusya ekonomik, siyasi ve askeri nedenlerle Ukrayna’nın kendi etki alanının dışına çıkmasını istemiyor. Rusya Devlet Başkanı Putin, “Kırım’a yönelik askeri müdahale için Parlamento’dan yetki aldı ve bazı kritik noktalara asker sevkiyatı yapıldı. Şimdilik başkent Kiev’de kontrolü kaybetmiş olan Rusya, Kırım’da kendi etkinliğinde bir bölge oluşturmaya çalışıyor.

“Yine sınırlarımz dışında bir savaşa mı giriyoruz?”

“Türkiye Hükümeti, Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun açıklamalarıyla soruna ilgisiz kalamayacağını belirtti. Hükümetin Kırım Tatarları ile dinsel ve tarihsel bağları gerekçe göstererek meseleye ilk günden dahil olması, yine sınırlarımızın dışında bir maceraya mı giriyoruz sorularını gündeme getiriyor. Suriye’de olduğu gibi Kırım’da da Batı’nın çıkarları için harekete geçip, bir batağa saplanmak ihtimal dahilinde.”

“Bütün halklar gibi Ukrayna halkı da demokrasi, barış ve adil bir yönetimi hak ediyor. Hiçbir ülke, başka bir ülkeye demokrasi ihraç edemez. Adil ve demokratik bir düzen kurmayı halklar kendileri gerçekleştirebilir. Yeter ki emperyal müdahaleler ülkeleri savaş bataklığına sürüklemesin.

“Kırım ve Ukrayna’daki halklar en doğru yönetim şeklini bulur”

Rusya’nın şu veya bu gerekçeyle Kırım’a askeri müdahalesi, uluslararası hukuka, insan haklarına ve barışa aykırıdır. Böyle bir müdahale, bölgede sadece yeni acılara yol açacak bir iç savaşa davetiye çıkarmakla kalmaz, savaş bugün tahmin edemeyeceğimiz kadar geniş bir bölgeye yayılabilir.
ABD’nin ve AB’nin kendi etki alanlarını genişletmek amacıyla yaptıkları müdahaleler de masum değildir. Kırım ve Ukrayna’daki halklar kendileri için en doğru yönetim şeklini kendileri bulurlar.”

“Kırım’a müdahale vahim sonuçlara yol açacaktır”

“Sonuçta Rusya, Türkiye, Avrupa Birliği veya ABD’nin Kırım’a müdahalesi bölge halkları için çok daha vahim sonuçlara yol açacaktır.
Biz savaş karşıtları olarak, öncelikle Türkiye hükümetini uyarıyoruz. Bölgede tek yol ve alternatif barıştır. Ne sıcak bir çatışma, ne de soğuk savaş bölge halklarının sorunlarını çözemez. Çatışmaları körükleyen din ve etnik kökenli söylemlerden kesinlikle uzak durmak gerekir.”

Ne oldu?

Ukrayna’da bir ay süren eylemlerin ardından Ukrayna Devlet Başkanı Yanukoviç Rusya’ya sığınmış, Ukrayna’ya bağlı özerk bölge Kırım’da sınır gerginliği yaşanmaya başlamıştı.  Kırım Özerk Cumhuriyeti Başbakanı Sergey Aksenov, çatışmaların yaşandığını, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’den bölgede barışı sağlamak konusunda destek istediklerini söyledi. Ukrayna’nın geçici devlet başkanı Turçinov, ‘Moskova’nın, Kırım’ı ilhak etmeyi amaçladığını’ savundu. ABD Başkanı Obama ise Ukrayna’ya yönelik bir askeri harekâtın karşılığının olacağını söylemişti.

(Yeşil Gazete)

Gezi’den Hewsel’e mücadeleyi ortaklaştırmak

Bir yandan rezerv alanı ilan edilen, bir yandan üç HES projesinin tehdidi altnda olan Diyarbakır’ın tarihi Hewsel bahçelerinde başlayan nöbet beşinci gününe girdi. Bugün İstanbul’da düzenlenen basın toplantısında da, Hewsel Bahçesi aktivistlerinin açıklamasında da, Gezi ve Hewsel direnişindeki ortaklığa vurgu yapıldı.

HDK gençlik örgütünün Hewsel Dayanışması grubu bugün bir basın toplantısı yapıp Hewsel Bahçeleri’nde yaşanan yıkımı anlattı.

Toplantıda konuşan İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan adayı Sırrı Süreya Önder, sözlerine “Gezi direnişçilerinden Hewsel direnişçilerine selam var” diyerek başladı.

20140305_113523

“Hewsel direnişi yeni değil”

Dicle Üniversitesi kampüsünün ve bölgenin atıklarının uzun süredir dünyanın en kadim yerleşim bölgelerinden biri olan vadiye aktarıldığını hatırlatan Önder, “Benim tanık olduğum, dört buçuk senedir gençlik siyasi hareketi ve Diyarbakır’daki sivil toplum itirazlarını dile getiriyordu” dedi.

Atıklar nedeniyle bataklığa dönen bölgedeki politik hesabı Önder şöyle özetledi: “Önce bataklığa çevir sonra orayı imha etmek için bunu gerekçe say, sonra da talana aç.”

“Sadece doğanın değil faili meçhullerin de üzerine beton dökülmek isteniyor”

 

Önder, Dicle Vadisi’nde yaşanan ekolojik tahribatın yanı sıra, ülkenin yakın tarihindeki özel yerine işaret etti:
“Vadi 12 Eylül’den başlayarak 2000’li yılara kadar işkencelerin, faili meçhullerin temel mekanlarından biri haline geldi. Analar cesetlerini oradan toplayıp kimseye söylemeden mezarlığa gömerlerdi. Bunun üzerine de beton dökülmek isteniyor aslında. “

3bataklik

Önder’den doğa hakları vurgusu

“HES yapımlarında oradaki sürdürülebilirliğin devamı için elzem olan can suyunu tüketince 1300 lira ceza ödeniyor. Bu kararı alanlara şunu demeye benzer bu durum:  Sizin evlatlarınızı da susuz bırakalım oradaki ağaç, balık ,kuşu gibi ölsünler ama biz de size 1300 lira ceza verelim bu katliam için.”

Hewsel projesiyle ilgili sorumluluk kimde?

Dicle Üniversitesi ve Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın işbirliğinde gerçekleşen Hewsel’deki ağaç yıkımıyla ilgili sorumluluğu Valilik kabul etmedi. Diyarbakır Valiliği geçtiğimiz gün yaptığı açıklamada ağaç kesimlerinin Dicle Üniversitesi‘yle ilgisi olduğunu, Valilikle bir alakası olmadığını söylemişti.
Benzer şekilde TOKİ de bir açıklama yaparak, “Bahçeleri kapsayan alanda herhangi bir konut uygulaması veya imar planı çalışması bulunmamaktadır.” açıklamasını yapmıştı.

Bişar İçli: Mesele sadece ağaç değil Ankara’da yönetilmektir

Bu açıklamalar hakkında ne düşündüğünü ve bahçedeki nöbetin ahvalini öğrenmek için, Mezopotamya Ekoloji Hareketi aktivistlerinden Bişar İçli’ye bağlandık. İçli, Valiliğin açıklamasıyla ilgili olarak “yıkımın yapıldığı bölge Orman Müdürlüğü’ne bağlı, mülki amirlik itibariyle Valilik’in bilgisi dahilinde olmaması imkansız.” diyor.

“Mesele şu anda ağaç meselesi değil. Mesele Ankara’dan yönetilmedir. Bunu bir bütün olarak ele almak lazım. “ diyen İçli hükümet kanadından gelen açıklamaların çelişkilerle dolu olmasının bakanlıklar arasındaki ilişki kopukluğunu ortaya çıkardığını söylüyor.

Peki beşinci gününe giren direniş nasıl gidiyor? “Gençlerin direnişi oldukça iyi gidiyor. Kentin sivil toplum bileşimlerinden ziyaretler gerçekleşiyor. İstanbul’daki Gezi direnişindeki duyarlılığı devam ettirmek önemli. Bu mücadeleyi bir bütün olarak ele aldığımız için tüm halkı davet ediyoruz. “

Hewsel Buluşması, 7 Mart Cuma günü “3-5 ağaç için çıkarılan ortak sesi Hewsel Bahçelerinde yükseltmeye” çağırıyor. saat 19.00’da Beşiktaş Kartal Heykeli önünde buluşulacak.

(Yeşil Gazete)

5 Mart 2014

Başbakan Eski Adalet Bakanı’yla telefon konuşmasını kabul etti

Başbakan Erdoğan, yerel medya yöneticileri ile yaptığı toplantıda Eski Adalet Bakanı Sadullah Ergin ile Aydın Doğan aleyhinde davayı etkileme görüşmesi hakkında konuştu. Başbakan söz konusu konuşmayı doğrulayarak “Benim Adalet Bakanıma ‘bunu yakından takip et’ dememden daha doğal daha tabii ne olur.” ifadelerini kullandı.

HDP’ye saldırıları koşarak protesto etti

HDP Çankaya Belediyesi Eş Başkan Adayı Mükremin Barut, Urla ve Aksaray başta olmak üzere birçok merkezde HDP’ye yönelik gerçekleştirilen saldırıları elinde HDP bayrağı ile 5 kilometre koşarak protesto etti.Barut koşusu sırasında sık sık, “Biji bratiya gelan” sloganının attı.

Dilan’ı yaralayan şüpheli polisler 8 ay sonra ifade verdi

Ankara’daki Gezi eylemleri sırasında kafasına isabet eden biber gazı kapsülü ile yaralanan 16 yaşındaki Dilan Dursun ile ilgili soruşturmada şüpheli polisler, olaydan 8 ay sonra ifade verdi. Şüpheli polisler ifadelerinde, Dilan’ın nasıl yaralandığını görmediklerini ileri sürdüler.

Leylekler Adana’ya erken geldi 

Kış mevsimini geçirmek üzere, ağustos ayından itibaren Afrika’ya giden leylekler, mart ayı sonunda beklendikleri Adana’ya erken geldi.vatandaşlar, “Kışın sıcak geçmesi leyleklerin de dengesini bozdu. Bu durum kışın erken biteceğini gösteriyor” diye konuştu

Cezaevinde Sevan Nişanyan’a yatak yok 

‘Kendi arazisinde kaçak yapı inşa ettiği’ gerekçesiyle 2 yıl hapis cezası alan ve açık cezaevindeyken yazdığı bir mektup nedeniyle kapalı cezaevine sürülen yazar ve düşünür Sevan Nişanyan’ın taş yatakta yatırıldığı ve banyo yapmasına izin verilmediği öne sürüldü. İlk olarak açık cezaevine konan Nişanyan, sonrasında İzmir Buca kapalı cezarvine gönderilmişti.

Göktepe Ödülüne Son Başvuru 21 Mart
8 Ocak 1996’da gözaltındayken öldürülen gazeteci Metin Göktepe anısına düzenlenen ‘Metin Göktepe Gazetecilik Ödülleri’nin için başvurular başladı. Son başvuru tarihi 21 Mart.

Hesap sorma zamanı – Kemal Tuncaelli

Kemal Tuncaelli
Kemal Tuncaelli

Lafı en baştan söyleyelim: Bu iktidar yolun sonuna gelmiştir. Hukuki, ahlaki, evrensel değerlere göre yerinde bir gün daha durması akıl dışı bir olay haline dönmüştür. Normal şartlar altında hakkında bu kadar yolsuzluk iddiası olan bir Başbakan ve Hükümet hemen istifa etmeli ve görevi bırakmalıdır.

Bu suçlamalardan aklanmadan hükümet etmeye devam etmek, yürütmenin başında durup bir de yargı ve kolluk kuvvetlerinin elini kolunu bağlamak, var olan suçlamalardan ayrı olarak başlı başına bir suçtur.

Fakat durumdan anlaşıldığı kadarıyla Başbakan ve hükümeti bu mantıklı yolu izlemeyecek ve yola devam edecektir.

Demokrasilerde bu işin çözümü sandıktır.

Siyasal iktidar, suç oluşturan fiillerinin hesabı yargıda verir ama siyasi sorumluluğunun hesap sorma yeri sandıktır.

Yargı yeterince çalışmaz ya da çalıştırılmazsa halkın var olan iktidardan nihai kurtuluş yolu sandıktan geçer. Demokratik protesto, gösteriler ve diğer muhalefet olanaklarını reddetmiyorum ama tüm bunlara rağmen bitirici yer sandıktır.

Evet, siyasi partiler yasası, barajlar ve bunun gibi birçok antidemokratik uygulamalar olmasına rağmen önümüzde ülke genelinde uygulanacak olan bir yerel seçim var.

Bu seçime bir aydan kısa bir süre var.

Böyle bir durumda normal bir ülkede muhalefet iktidarın tozunu attırır, seçimlerde bu yolsuz iktidarı sandığa gömer. Bunu yapabileceği bilinciyle de iktidarı sandıkta hesap vermeye çağırır.

Ama bizim ülkede garip bir durum var. İktidar sandıkta hesaplaşalım diyor; muhalefet istifa et ve erken genel seçime gidelim diyor.

İyi erken seçim kararı alınsın. Kim alacak bu kararı? Meclis… Meclis’te çoğunluk kimde? İktidar partisinde. Kararı alması gerekenler almıyor. Ne yapacağız?

Bir de şöyle bir söylem dolanıyor ortalıkta. Bu iktidar meşruiyetini yitirdi, ondan hiçbir şey talep edilmez diye. Peki, erken seçim kararını almayı kimden istiyorsunuz. Muhalefet partilerinden mi?

Zaten erken genel seçim dediğin kabul edilirse en yakın erken genel seçim için üç aylık bir süre gerekiyor.

Meclis erken genel seçim kararı alacak, YSK’na bütçe aktaracak, YSK seçim hazırlığı yapacak bütün bu süreler 3 aylık bir sürede gerçekleşebiliyor ancak. Bir miktar daha kısaltılabilir belki ama takvim yine de fazla kısalmaz.

O zaman muhalefetin afaki bir erken genel seçim çağrısı yerine ben seni ilk seçimde sandığa gömeceğim demesi gerekmiyor mu? Erken seçim istemek zaten sandığa çağırmak değil mi?

İlk seçim de bir ay sonra. Yani büyük bir fırsat önünde duruyor.

Ama muhalefet bunu demiyor, diyemiyor.

Bu kadar büyük yolsuzlukların olduğu, hukuk dışı yöntemlerin tavan yaptığı bu iktidarın yediği haltları bu halka anlatamıyorsan, ona oy veren milyonlarca seçmeni hala ikna edemiyorsan dönüp kendine bakmanın zamanı gelmedi mi sevgili muhalefet partileri.

Tamam iktidarın gücü, tamam yandaş medya, tamam anti demokratik yasalar ama bir tarafta da tarihin görebileceği en büyük suçları işlemiş ve suçüstü yakalanmış bir iktidar.

Sen tüm bunlara rağmen hala seçimlerde sandığa güvenemiyorsan, sende de bir gariplik yok mu?

Sandık demokrasinin tek aracı değildir ama en önemli kısmıdır.

Bu iktidardan kurtulmanın demokratik yolu sandıktan geçer ve bir ay sonra ülke genelinde bir seçim var.

Afaki erken genel seçim çağrıları yerine kapı kapı dolaşıp, tek tek insanları ikna edip bu iktidardan kurtulmak için gerekeni yapmayan muhalefet görevini yapmıyor demektir.

İlle de erken genel seçim mi istiyorsunuz?

O zaman bunun yolu da mevcut.

Mecliste olan tüm muhalefet milletvekilleri hep beraber istifa etsinler. Hükümete ve Başbakana sen meşruiyetini kaybettin, senin bu suçuna ortak olmayacağız deyip erken genel seçime zorlasınlar. Afaki erken genel seçim çağrısı yapmakla uğraşacaklarına gerçekten erken seçim yolunu açabilirler o zaman. Ama böyle bir şey yapacaklarına ilişkin bir emare yok.

Önümüzde bir seçim var. Hem de olabilecek en erken seçim.

Öyleyse hesabı sorma vakti geldi demektir. Gelin bu iktidara hak ettiği dersi sandıkta verelim. Bu hesabı sandıkta sormaz, soramazsak geri kalan söylemlerin hiçbir anlamı olmaz.

Kemal Tuncaelli