Ana Sayfa Blog Sayfa 4008

Kırdan kente mi? Kentten kıra mı? – Yunus Muluk

10 Mart Pazartesi günü Cezayir Toplantı Salonunda “Kuraklık ve Su Sorunu Derinleşiyor- Çözüm arıyoruz” adlı toplantının bir kısmında kırsalla olan bağın kopması ekolojik sorunların nedenlerinden biri olduğuna değinilmesi ve Durukan DUDU’nun Yeşil Gazete’de “Kırsala Dönüş” yazı dizisinin yayımlanarak “kırsal” algısının yeniden tartışılmaya başlanmasından son derece mutlu olarak bu konudaki düşüncelerimi bu yazı ile toparlamak istedim.

Türkiye’nin modernleşme sürecinin her aşamasını sancılı yaşadığı gibi kent-köy(kırsal) ilişkisinde de aynı sancıyı yaşamıştır. Tarımsal üretimi temsil eden köylerden Sanayi üretimini temsil eden kentlere doğru kopuşumuzdaki hız,  kent-köy karşıtlığı olarak hayatımıza girdi. Köyü aşılması gereken feodaliteyle özleştirirken kentleri de ondan daha üst üretim biçimi ve toplumu kapitalizmle özleştirdik. Ortaya çıkan algıda, kentli olmak daha üst bir değer olarak hayatımıza girdi. 1927 yılında nüfusun yaklaşık %75’i köylerde, %25′ i kentlerde yaşarken 1950 yılına gelindiğinde köy nüfusunun %1 bile bulmayan bir kısmı kent nüfusuna katılmıştı. Kalkınma politikalarının ivme kazandığı 1950-2010 arasında kent nüfusu 51 puanlık artış yakaladı ve Ülkenin toplam nüfusunun %23’ü köylerde, %77’si kentlerde yaşar hale geldi. 2013 yılında çıkartılan Yerel Yönetimler Yasası ile kent nüfusunun %90’a ulaştığı söylenmektedir. 1950 sonrası köyden kente göçün hızlanmaya başlamasının üzerinden 20 yıl bile geçmemişken sol cenahta Türkiye’nin niteliğini anlamaya çalışan analizler, sol içindeki en büyük fikir ayrılıklarının da temelini oluşturmaya başlamıştır ki bu tartışma bugünkü sol siyasi atmosferin de nüvesini oluşturur. Bu tartışmalar hala yapılıyor mu bilmiyorum ama 2000’li yılların başına kadar yapıldığını hatırlıyorum. Türkiye “feodal bir ülke mi?” “kapitalist bir ülke mi?” Yoksa “yarı feodal bir ülke mi?”. Bu tartışmaları, Türkiye, “köylü bir ülke mi?”  “Şehirli bir ülke mi?” şeklinde okumak da mümkündür. Aynı şekilde olmasa da aynı dönemde merkez siyasette, daha kentli söylemleri olan Cumhuriyet Halk Partisi ile daha çok köylü partisi imajı çizen Demokrat Parti-Adalet Partisi yarışı da dönemin kent ve köy algısının şekillenmesini sağlayan nedenlerden biri oldu. Sonuç itibari ile kent yaşamı kutsanırken köyler ve köylülük kaçılması gereken varlık halini aldı. Öyle bir algı ve zorunluluk yaratıldı ki kentler bulunulması gerek yer, kentlilik ise tatmin edilmesi gereken duyguya dönüştü. Köydekilerin özlemi kasabalar, kasabadakilerin özlemi kentler, kentlerdekilerin özlemi kent merkezleri, kent merkezindekilerin özlemi ise Avrupa ya da Amerikan kentleri oldu.

Kırda olmak düşüncesi, aşılması gereken bir durum iken bugün yeniden kırsala dönüşü tartışır olduk. Bulunduğumuz yerden kaynaklı tartışmada gözden kaçırdığımız büyük bir gerçek olduğunu düşünüyorum. Bu tartışmalar, genellikle, başından beri kente olan, daha önce kente gelip kırsalla bağlarını en aza indiren ya da tamamen koparan, eğitim düzeyi ve ekonomisi itibari ile orta ve üst orta sınıfa dahil olan insanlar arasında yapılmaktadır. Tartışmanın en çok bu grup içerisinde yapılması şaşırılacak bir durum değildir aslında, kalkınma politikalarının yarattığı toplumsal ilişkilerin merkezinde olup kapitalizmi iliklerine kadar hisseden bu kesim, ekolojik yıkımı en önce keşif edip kıra dönmek istemesi şaşırılacak bir durum değildir.

Kaçırdığımız yer ise, devam eden bu göç sürecinde, daha yeni kentlilerin kırsalla olan ilişkisini tamamen koparmamış olmasıdır ki rakamsal olarak bakıldığı zaman bu kesimin kent nüfusunun daha büyük kısmını oluşturduğunu söylemek için istatistiklere ihtiyacımız olmadığı açıktır. 1950-2014 yılları arasındaki 64 yıllık zaman 3 kuşağa bile denk gelmez ki göç kesintisiz devam etmiştir ve devam etmektedir. Kentlerde yaşamalarına rağmen bir ayakları hala kırsalda olan, köyünde küçük de olsa toprağı olan, gitmese de yiyecek ihtiyacının bir kısmını hala köyünden sağlayan bu kesimin kırsalla olan ilişkilerinin yeniden üretilmesi hem köy hem de kent algısının değişmesine yardımcı olabilir. Bu yaklaşım, ekolojik felaketimizi önleyecek bir anahtar olabilir. Doğa-insan ilişkisini yeniden kurmanın sağlıklı bir yöntemi de olabilir aynı zamanda. Daha genç insanlarla yaptığımız son dönem sohbetlerde köyüne hiç gitmediğini ya da sadece birkaç defa gittiğini söylediklerine şahit olmaktayız. Kente doğan ikinci ve üçüncü kuşak bu insanların ilişkileri kopmak üzeredir.

“Kırsala Dönüş” üzerinde çok fazla tartışmaya, konuşmaya ve düşünmeye ihtiyacı olan meseledir. Tarım, enerji, ekonomi politikaları ile birlikte değerlendirilmelidir. Köy nüfusunu kent nüfusuna oranını daha Avrupa ve Amerika ortalamasına(%2-3) çekmek isteyen Türkiye’nin henüz bu süreci tamamlayamamış olmasını bir fırsat olarak değerlendirilebilir.

2 yunus muluk

 

Yunus Muluk

İzmir Hayvan Özgürlüğü Aktivistlerinin Sirk Eylemine Sopalı-Satırlı Saldırı

İşkenceden gelen kahkaha acımasızdır.
Daha önceki bir sirk eyleminden: İşkenceden gelen kahkaha acımasızdır.

Bugün saat 14:00’te, İzmir’de hayvan özgürlüğü aktivistlerinin, sirklerde yaşanan ve yaşatılan hayvan istismarına karşı yaptıkları protestoya, 8-9 kişilik, eli sopalı-baltalı-satırlı grup tarafından saldırıldı. Sirk çalışanları, özel güvenlik elemanları ve sivillerden oluştuğu iddia edilen saldırgan grup bir çok aktivistin yaralanmasına neden oldu. 3 kişinin kafasından ciddi şekilde yara aldığını ve bu yaralara dikiş atılmak zorunda kaldığını belirten Antika rumuzlu aktivistle yaptığımız telefon görüşmemizde, iki aktivistin şikayetçi olmak üzere işlemlere başladığını belirtti.

Daha önce İzmir Mavişehir’deki sirk önünde de eylem yapmış olan İzmir Hayvan Özgürlüğü aktivistleri, bugün de Balçova Kipa AVM yanında açılan sirki protesto için çağrıda bulunmuşlardı. Aktivistler, saldırganlara çok savunmasız yakalandıklarını ve büyük ihtimalle eylem çağrısından haberi olan sirk görevlilerinin, saldırganları hazır beklettiklerini ifade ettiler.

(Yeşil Gazete)

“Giyim kuşam alanında ekolojik çözümler önerebilir misiniz?”

kazovaSoru

Sevgili Güneşin,

Giyim kuşam alanında ekolojik çözümler önerebilir misiniz? Pek çok tekstil ürününün üçüncü dünya ülkelerinde, kimi zaman çocuk işçilere kimi zaman insanlık dışı koşullarda çalıştırılan insanlara ürettirildiği yeni bir haber değil. Üretimde kullanılan zararlı kimyasallar da cabası. Bu konuda ne yapabiliriz? Hatta sadece giyim kuşam değil, günlük hayatta kullandığımız pek çok eşya için bu geçerli. Kendi adıma alışverişi neredeyse sıfırlayıp mevcut eşyalarımı gözden geçirmek ilk aşama oldu. Bir şey satın almadan önce birkaç kez düşünüyorum gerçekten ihtiyacım olup olmadığını. İhtiyacım olduğunda nerelerden alacağım konusunda rehberliğe ihtiyacım var. Bu konuda yardımcı olabilir misiniz?

Rumuz: Alışverişme Değiştokuş

Yanıt

Sevgili Alışverişme Değiştokuş,

Bu günlerde üzerinde yoğunlaştığım bir konuya parmak bastın. Sorun için teşekkür ederim. Gerçekten de sadeleşmemiz şart. Ne gerek var canım bu kadar eşyaya?

Şimdi bu giysi kıyafet sektörü iyice rayından çıktı. Kantarın topuzunu kaçırdı. Tamamen arzu bedenine yönelik çalışıyorlar, sürekli gereksiz eşyalar, objeler tasarlayıp üretiyorlar, çılgın gibi reklam yapıyorlar, ürettikleri bu çöpleri bize ihtiyacımızmış gibi yutturmaya çalışıyorlar. Reklamlarda kadın, erkek, çoluk çocuk, yaşlı genç demeden hunharca kullanıyorlar. Sadece genç kalmayı, yaşlanmamayı, mükemmel ölçülere sahip olmayı, aşırı güzel olmayı, tüketimde sürdürülebilirliği, bu dünyaya çivi çakmayı özendiriyorlar. Tam bir rezalet. Ama,

GİYMEZLER VE DE TAKMAZLAR!

Bir kere önce bu rezaletin parçası olmamak için alışverişi durdurmak gerekiyor. Karar verelim ve ihtiyacımız olmayan, üreticisini tanımadığımız, nasıl yapıldığını bilmediğimiz giysiyi almayalım. Mesele örtünme meselesi değil, nasıl bir yaşam biçiminin parçası olduğumuz meselesi. Mesele, cebimizdeki parayla “ne”yi desteklediğimiz, “kim”in cebini doldurduğumuz meselesi.

Mesela arkadaşlar Kazova Fabrikasında cillop gibi kazak üretiyorlar. Herkesin bir Kazova kazağı olmalı değil mi ama?

Sevgili Victor Ananias, ekolojik dönüşüm rehberinde bunun formülünü üretmiş, Galaksiyi yeniden keşfetmeyelim:

* giydiklerimiz hediye olsun,

* ikinci el olsun,

* doğal malzemeden olsun,

* el yapımı olsun,

* minimum 10 yıllık olsun

* toplamda 200-300 giyim-kuşam-süs eşyamız olsun…

Bunlara dikkat ettiğimizde armağan ekonomisini harekete geçiriyoruz, ikinci el giysilerimizi hayır kurumlarına bağışlayabiliyoruz, ellerini kullanarak hayatını kazanan küçük üreticiyi, doğa dostu ve ekolojik üretim biçimlerini destekliyoruz ve az eşya ile yaşamanın hafifliğini tadıyoruz.

Eh daha ne olsun!

Sözlerimi azizlerimden biri Rahmetli Henry David Thoreau’nun şu veciz sözüyle noktalamak isterim: ” Hayatlarımız detaylarla mahvoluyor, sadeleştirmeliyiz..”

Bu arada not: Buğday Derneği ekolojik türeticinin rehberini hazıırıyor.. Yakında çıkacak, takipte kal….

Bir diğer not, onarım ekonomisini başlatacak süper bir proje geliyor: tamirci ustam.

Buğday e bülteni ve yeşil gazeteden takip et.

 Kaynaklara bak;

* Nahıl

* Victor Ananias’ın Ekolojik Dönüşüm Rehberi, Buğday Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneği

* Kazova kazakları

* Armağan uçuşturma etkinlikleri ve Takas etkinlikleri için takip et: www.yesilgazete.org, www.bugday.org

 

Sor vatandaş sor! Ekolojik yaşamda her soruya beş cevap kampanyası başlıyor!

GÜNEŞİN’E SOR, CEVABINI AL!

Organik ürünler neden bu kadar pahalı? Organik ürünler gerçekten organik mi?, Köyde canınız sıkılmıyor mu?, Buzdolapsız mutfak olur mu?, Evde çöpleri ayırsam ne işe yarar, gittiği yerde hepsi birbirine karışıyor?, Katkılı gıdalar neden zararlı?, Dünyayı ben mi kurtaracağım? Çocuğun karma aşısı geldi, yaptırayım mı?, Cemreler hala düşüyor mu?, Nasıl çiftçi olurum?, Nereden tohum bulurum? Hem yoga yapıp hem et yiyebilir miyim? Akdeniz Fokları yok olsa ne olacak?, Çobanlık trend olmuş, doğru mu? Ben vejeteryan oldum ama annemler bilmiyor, onlara nasıl söylerim?, Yeşil zeytin ile siyah zeytin ağaçları arasındaki 5 fark? Gönüllü çalışasım var ama nerede? Dolunayda saçımı kestirirsem kel mi kalırım?  Homeopati mi dedin? Buyur?!….

Ve daha nice enteresan sorunun cevaplarını bulup buluşturacağız bu köşede.

Soruları hazırlayın, [email protected] adresine yollayın ve bekleyin, artık ne çıkarsa bahtınıza…

Güneşinesor, verdiği cevaplardan mesul değildir.

(Yeşil Gazete)

Limonlar ve Savaşlar – Selen Yıldız

10, 584 gün.

On bin beş yüz seksen dört gün sonra ilk defa bir ağaçtan meyve koparmak.

İlk defa bir limon ağacı görmek…

Doğduktan sonra annemden koparılıp, onu yıllar sonra bulmak gibi.

20 limonlar ve savaşlar...
Foto: Selen Yıldız

Oysaki benim için limonların yeri süpermarketlerin soğuk rafları, sonra da plastik torbaların içidir. Ya da en fazla, pazardaki bir tezgâh ve de muhtemelen siyah renkli ve pis kokan pazar poşetleridir. Ya marketin kasasında kredi kartı ile alınır, ya da pazarcıdan nakitle.

Ki, bu alışverişi de zaten annem yapar.

Hawaii’deki üniversite yıllarımda yaptığım alışverişler dışında, hayatımda market veya pazar alışverişine gittiğim söylenemez.

Annem zili çalar, kapıyı açarım, elindeki yiyecek dolu plastik torbaları alıp mutfaktaki sandalyelere koyarım. O yiyeceklerle bir sonraki görüşmemiz ise yemek masasında olur. Annemin pişirdiği yemekleri yerim. Sonrasıyla ise yemek borum, midem, enzimlerim ve bağırsaklarım ilgilenir.

Ve benim için bundan daha doğal bir şey yoktur…

Hem ben Alaçatı’ya,  koşu ayakkabılarımı giyip, İstanbul’un betonlarından uzaklaşmak için gitmiştim.

Bir de oradan ev bakacaktım.

Kendimi rüzgâr sörfü yapmayı öğrendiğim koyda, yeniden hayallerimle yüzleşirken değil, bir limon ağacının yanında buluverdim.

“Sen beni kesmemek için çok mücadele ettin diyor ve beni mükâfatlandırıyor. Normalde bu iklimde pek limon vermez,” dedi kaldığımız pansiyonun sahibi Mehmet Ağabey,  ağaca sarılarak.

Limon ağaçları için uygun iklim nedir, diye düşündüm.  Alaçatı gibi rüzgârlı yerler normalde uygun değilmiş meğer. Acaba hiç sulaması gerekiyor muydu, yoksa yağmurlar yetiyor muydu?

En az 30 yaşındaki bu ağacın büyümesini ve limonlarının olgunlaşmasını izlemek acaba nasıl bir duyguydu?

Sahi, limonun mevsimi neydi?

21 limonlar ve savaşlar...
Foto: Selen Yıldız

Söylediğine göre, dalları kırılacak kadar limon veriyormuş. Taş evlerini pansiyona dönüştürmeye karar verdiklerinde, pansiyonun merdivenlerini ağacın olduğu yere kaydırmak söz konusu olmuş. Ama o ağacı kesmemiş. Kesememiş. Başka çözümler bulmuş.

Daha doğrusu, bir ağacı yok etmeyi  “çözüm” veya “seçenek” olarak görmemiş.

Hayata vicdan penceresinden bakanlardan o belli ki. Pek çoğumuz bilir ama unuturuz: Ödüller dolar bu pencerelerden içeri her mevsim. Mehmet Ağabey’in penceresinden içeri bolca limon girmiş. Ha bir de, ona söylemedim ama içeriye, Alaçatı’ya her gittiğinde onun pansiyonunu tercih edecek ve oraya giden herkese onun pansiyonunu tavsiye edecek yeni müşteriler girdi gizlice.

Herhalde Mehmet Ağabey’i en iyi anlayacak kişilerden birisi de Filistinli Salma Zidane’dır.

İsrail ordusu tarafından İbranice yazılmış o mektubu tercüme ettirmek için erkeklerle dolu bir kıraathanenin içinde bulur kendini Salma. Güvenlik nedeniyle bahçesindeki bütün limon ağaçlarının kesileceği yazmaktadır mektupta.

Salma’nın gözleri dolar.

İsrail ve Batı Şeria sınırında, bir limon bahçesinin kenarında yaşayan Salma’nın tek geçim kaynağı limonlarıdır. Ordu, Salma’ya belli bir para yardımı yapacağını söyler. Para mı limon ağaçları mı diye seçenek dahi sunmamıştır- karar bellidir.  Salma ise, babasından yadigâr limon bahçesine veda edip o dikdörtgen kâğıt tutamlarını kabul etmeyi bir “çözüm” veya “seçenek” olarak görmez.

Sınırın öbür tarafına yeni yerleşmiş olan İsrail Savunma Bakanı ise, villasının penceresinden bakarken onu ve eşini öldürmek için bahçeye sızmış boy boy terörist ve dallardan sarkan mermiler görmeye devam eder.

Salma’nın bahçesinin etrafı çoktan çitlerle çevrilmiştir bile.

Eran Riklis'in 2008 yapımı filmi Limon Ağacı'nda (Lemon Tree) Salma Zidane'ı Hiram Abbas; Mira Navon'u ise Rona Lipaz-Michael canlandırıyor
Eran Riklis’in 2008 yapımı filmi Limon Ağacı’nda (Lemon Tree) Salma Zidane’ı Hiram Abbas; Mira Navon’u ise Rona Lipaz-Michael canlandırıyor

O İbranice mektubu tercüme eden adamın “Neden ağlıyorsun ki? Bizleri içeri atacak hapishaneler yapmak için ne kadar toprağı ele geçirdiklerini bilmiyor musun?” sözlerini çoktan unutmuşçasına, Salma o İsrail çitlerinin üzerinden içeri atlar. Biraz limon toplamak için. Ağaçlarını sulamak için. Onu suçüstü (!) yakalayan güvenliğe “Ağaçlarım ölüyor!” diye de çıkışır ama sözleri Batı Şeria’nın kızgın güneşi altında hızlıca buharlaşır. Bahçe gezintilerinin sonu artık misafirlere ikram edilen lezzetli limonatalar değil, tutuklanma tehditleridir. Gizli Servis öyle istemektedir.

Oğlunun “Ağaçları unut, Amerika’ya gel. Kraliçeler gibi yaşarsın” sözleri Salma’yı tatmin etmez. Ve Salma, konuyu mahkemeye taşır. İlk davanın sonucu onun aleyhine olsa da vazgeçmez. Tek sermayesi olan inancını alıp meseleyi Yüce Divan’a kadar götürür.

Tüm bunlar devam ederken, Savunma Bakanı’nın çıkıp da, “Babam bir savaşçıydı ve hayatı boyunca çiftçilik yaptı. Bana ağaçların insanlar gibi olduğunu, saçlarının teline bile dokunulmaması gerektiğini öğretti” demesi insanda Tayyip Erdoğan’ın “Biz çevrecinin daniskasıyız” dediğinde yarattığı mide bulantısını yaratıyor!

Film de olsa midem bulanıyor. Bir köprü için daha şimdiden 6.355 futbol sahası büyüklüğündeki doğal ormanlık alanın yok olmasına neden olduğu aklıma geliyor. Yeni havaalanı için ise 20 bin futbol sahası kadar ormanın yok edilecek olmasının da hiç umurunda olmayışı. O haram dediği alkolden oluk oluk içsem bu kadar bulanamaz midem.

Fermanlarda yazarmış. Belgrad ormanında bir dal kesenin kellesi alınırmış! Halkın içme suyu oradan gelirmiş. İstanbul’un canıdır o ormanlar, ecdadımız bunu iyi bilirmiş. Hem de ta o zamanlar. Tayyip Erdoğan, Osmanlı döneminde yaşasaydı, bir buçuk milyon ağacı kestirmenin bedeli ne olurdu sizce, ey ahali?

Yine “Köprü medeniyettir, yol medeniyettir” diye kendini savunsaydı onu bugün olduğu gibi alkışlar mı yoksa okkalı bir Osmanlı tokadı mı karşılardı?

Asla anlayamayacağım. Bindiği o helikopterin penceresinden İstanbul’un o yemyeşil, atalarımızdan bize miras, T.C. kimlik numarası olmayan sayısız canlının yuvası olan ormanlara bakıp da, nasıl  “3. Hava alanının yeri burası olsun!” diyebildi?

Ey Tayyip amca, nasıl diyebildin?

Yükseklerdeki o pencereden ağaçların dallarından dolarlar sarkıyormuş gibi gözüküyor sanırım. Ama ben sana söyleyeyim- yapraklar yeşeriyor o dallarda.

Eminim. Çünkü o ormanları tanıyorum.

Mira’nın Salma’nın bahçesini tanıdığı gibi. Evinin penceresinden komşusu Salma’nın limon bahçesini seyrederken, “Büyüleyici” diyen Mira, bu bahçeyi yok etmekten başka bir çözüm bulunması gerektiğini savunur eşine. Bakan’ın “3.000 yıldır çözüm bulunamamış” lafına Mira’nın verdiği yanıt, yeryüzünün ve halklarının ortak talebini özetler:

“Belki de artık bir çözüm bulma zamanı gelmiştir!”

22 limonlar ve savaşlar...
Foto: Selen Yıldız

Mira’nın sesi sessizce oradan ayrılır, çitlerin ardındaki limon ağaçlarını geride bırakıp, açık kahverengi kurak toprakların üzerinde süzülerek, Altın Kubbe’li kutsal topraklara gelir. Ve tam o sırada, oralarda bir yerdeki Yüce Divan’da karar açıklanır: Ağaçların tamamı kesilmeyecek, bir kısmı olduğu yerde kalacaktır. Geri kalanı da 30 cm boyunda olacak şekilde budanacaktır. Salma ve avukatının hayal ettikleri karar olmasa da, bu karar Filistinlilerin İsrail karşısında bir zaferi sayılır. Çünkü daha önce hiç orta yol bulunmamış.

Salma’nın bahçesinde çalışan yaşlı adamın, İsrail için terörist geçirmez bir dünya yaratmaya çalışan hâkimin yüreğine gizlice sızan sözleridir biraz da bu kararın mimarı:

“Ağaçlar insanlar gibidir.”

“Onların da ruhları ve hisleri vardır.”

“Onlarla konuşulmasına ve şefkate gereksinim duyarlar. “

Maalesef, filmin ilham aldığı gerçek hikâyedeki aile Salma kadar şanslı olamamış. Dönemin Savunma Bakanı Shaul Mofaz’a açtıkları davayı kaybetmişler ve zeytin ağaçlarıyla dolu bahçeleri yok edilmiş. İsrail ordusunun 1967’deki Batı Şeria işgalinden beri, İsraillilerin yaklaşık 800, 000 zeytin ağacını yok ettiği tahmin ediliyor.

Kurgu da olsa,  Salma’nın hikâyesi, geleceğe atılan gizli bir barış tohumu gibi.

Mart başında Gazze’ye hava saldırısı düzenleyen İsrail Başbakanı Netanyahu’nun, limon bahçesinin kenarında oturan Mira’dan öğreneceği çok şey var.

Ben o taş evin kenarında yaşayan limon ağacından çok şey öğrendim. Onun limonatası, İstanbul’a dönüş otobüsünün ekranında beni bulan Limon Ağacı ‘ndaki Salma’nın limonataları gibi lezzetli oldu. Tadı,  29 yıldır suyunu içtiğim bütün limonlardan farklıydı.

Acaba bu sabah annemin kahvaltı masasına koyduğu minik limon, nereden gelmiş, hangi ağaçtan, kim tarafından koparılmıştı?

Selen Yıldız

 

Selen Yıldız

[email protected]

twitter.com/selenyildiz808

Bir veda bir müjde

11 Şubat günü sayfalarından sunduğu dağlar, ovalar, akarsular içinde kendini kaybeden , bulan Atlas okurları bir kötü haber aldılar. Kendi tabiri ile işi gücü  özgür bir ruhla maceraya atılmak, doğayla, insanla, ormanla, nehirle kucaklaşmak olan derginin yayın yönetmeni Özcan Yüksek kendi sosyal medya hesaplarından ayrılık haberini paylaştı.

21 yıllık yuvasından ayrılırken bunca yıldır birlikte yol aldığı okurlarına şöyle seslendi:

Dönüşüm

Havanın saydam sayfalarında iyilik tohumu serpen iyilik biçer! Çünkü her şey aslına döner!

Böyle der eskiler.

Bunu bildik, bunu söyledik, yirmi bir yıl boyunca.

Bitişimiz başlangıcımızdır bizim.

Ey bahtı güzel okur.

Sanılmasın ki, gövdeleri iplerin ucunda eğilip bükülen, bırakınca yere cansız düşen tahta kuklalardanız biz.

Okurlardan veya Anadolu’da gezdiğimiz yerlerde bizi tanıyanlardan gördüğümüz sevgi ve saygıyı, yazık ki, yukarılarımızda oturan ve eski Afrika’daki timsah dişli, ejder maskeli ilkel şef kültürünü plazalarda devam ettiren krallardan görmedik biz.

yalnızca gözlerini açıkta bırakan, kukuletalı bir başlığı vardı.

İşimiz ve gücümüz, bilmediğimizi, anlamadığımızı keşfetmek, Anadolu’yu ve dünyayı öğrenmek, doğanın ve geçmiş zamanın bilgeliğini yepyeni, yaratıcı ruh ve sözcüklerle herkesle paylaşmak. Özgür bir ruhla maceraya atılmak, doğayla, insanla, ormanla, nehirle, köylüyle şehirliyle kucaklaşmak. İşimiz bu. Yazmak, okumak, fotoğraf çekmek, işimizin sonucu.

Sanırsınız ki, bizi işe ejder maskeli o şefler almış; ve Allah razı olsun ki, zaten onların yarattığı bir dergide çalışmaktayız.

Sanırsınız ki, onların fikir köleleriyiz! Yalnızca onların dediklerini yapmamız da yetmez, önlerinde el pençe durmamız da gerekiyormuş.

Havanın saydam sayfalarında iyilik tohumu serpen iyilik biçer! Çünkü her şey aslına döner! Böyle der eskiler.

Bunu öğrendik, bunu söyledik yirmi bir yıl boyunca. Şimdi diyoruz ki:

Bizden onlara köle olmaz.

Sokotra Adası’nın güney kıyısına bakan yamaçta, Ejderha Kanı ağacının gölgesindeyim. Yoksa, adanın eski Arap halkının verdiği ismiyle mi söylemeliyim? Dam el İhvan adını vermiş yerli halk, yani Kardeş Kanı Ağacı. Ağacın kötürümlü kollarına şöyle bir bakan, bir kardeş kavgası vuku bulmuş der zaten.

Sırtımı yasladığım ağaç, adeta doğanın direniş anıtı. Dalların her biri bükülmüş insan kolları gibi yukarıya kıvrılmış, soluk, yeşile kaçan beyazlıkta, kansız kalmış o kollar, derin, sonsuz bir ıstırabı tarif ediyor. Tam o esnada, kan nerede diye soruyor insan? Karaya vurmuş ve artık kemikleri çıkmış, ölü bir balinanın gövdesine de benziyor ağacım.

Evet, bunca ölülük, sararmışlık ve kurumuşlukta kan nerede, ejderha kanı, kardeş kanı nerede?

Ne acayip? Belirli bir mevsimde kırmızı, kan rengi bir sıvı salgılayan ağaç bu ismi almış, almış ama, aslında kanı durduran bir kan sunuyor insana. Adalılar, ağacın kanıyla, doğum sırasındaki kanı durduruyor asırlardır. Antik Roma’da, Sokotra’dan getirilen Ejderha Kanı, gladyatörlerin kılıç yarasından dökülen kanı pıhtılaştırmakta kullanılırmış.

Ağaç, doğum yapan anayı ve doğan bebeği koruyor. Ağaç, imparator ve komutanlarının, şeflerinin keyif olması için ölen öldüren dövüşçü köleleri hayatta tutuyor.

Ağaç olmaya çalışmak ne güzel. Sokotra’da veya Gezi Parkı’nda.

Diyeceğim o ki, boyun eğmedik.

Bitirdiler. Oysa bizim için:

Bu daha başlangıç.

Bütün yaz ve devamında ezber ettiğimiz sloganın ilk kısmıyla biten veda yazısı aradan geçen bir aydan sonra umutlu haberleri “Müjde” liyordu aslında. 17 Mart günü yine şahsi sosyal medya hesabından yaptığı duyuruda başka türlü sesleniyordu okurlara:

müjde

Her şey aslına döner

Kimi zaman, göllerini bırakıp havalanan turnalar gibi kovalandık, ey bahtı güzel okur. Ve her defasında, yeni bir yere konmak üzere yuvamızı terk ettik.

Turnalara o esnada, yani hoyratça kışkışlandıkları anda, kendi iç sesleri, acele et ve iyi olanı yap der.

Bizim iç sesimiz de öyle diyor.

Rüzgarların getirdiği, yağmurların taşıdığı o bıldırcınlar, sığırcıklar, serçeler nerede şimdi? Görkemli kanatları, ateş kırmızı gagası, ince, ipince, uzun, upuzun bacaklarıyla leylekler nasıl da bir zamanlar yaşamlarımızın tam ortasındaydı. Çalınan görkemli ormanların, boğulan derelerin doğal sakinleri yerlerinden nasıl kovalandıysa, Atlas ruhu da Atlas’tan kovalandı. Orada burada, Atlas’ta, medyada, parkta, Sulukule’de, başka eski mahallelerde, Hasankeyf’te, Yusufeli’nde, ülkenin tüm yaban vadilerinde, köylerde aynı hoyrat el, yeni dünya düzenini tesis ediyor.

Oysa ki.

Havanın saydam sayfalarında iyilik tohumu serpen iyilik biçer! Böyle der eskiler. Çünkü her şey aslına döner!

Esirgeyen bir ruhla keşfetmek, Anadolu’yu ve evreni öğrenmek, doğanın ve geçmiş zamanın bilgeliğini, yepyeni, yaratıcı sözcüklerle tarif etmek. Veyahut toprağı eşelediğimizde sırlar ve tozlar içinde bize kendini sunan o büyük insanlığın uzun geçmişinde, bugünün sorularına yanıtlar aramak. Kendi ellerimizle dokunmak, kendi gözlerimizle bakmak, duyumsamak, öğrenmek, paylaşmak. Özgür bir ruhla ve öğrenme arzusuyla maceraya atılmak. Uğraşımız bu yalnızca.

Nasıl ki bir arı, çiçeğin balını alır, güzelliğini ve kokusunu bozmadan yoluna devam eder, biz de öyle dolanıyoruz, öyle yapmaya çabalıyoruz şu yeryuvarlağında.

Üstten dayatılmayan, ortak yaratıcı bir akıl peşinde koşuyoruz. İnsanın özü böyle. Doğrusu, iyisi, güzeli böyle. Ancak bu ortaklık ve katılımcılık, insanı çoktan unuttuğu doğaya yeniden bağlayabiliyor. Tıpkı dünyayı kendine hayran bırakan Gezi gibi.

Çok yol yaptık, bu doğru. Yorgun insana yol uzun gelir, bu da doğru. Ama yorgun muyuz?

Biliyoruz ki, dinlenerek yol alan için yaşamın ta kendisidir yol. Şu dünyanın yolcuyuz yalnızca. Mavi göklerin muhacir kuşuyuz.

Yolu bulamayan içinse yaşam, yani yaşamın o büyük yolculuğu, bir oburun sofrasına dönüşür. Ne doyar, ne koku alır. Çorbanın tadını bilmeyen kaşık gibidir.

Rüzgarın uğultularına, nehirlerin seslerine, yaprakların hışırtısına, gizli bir hazineden söz ediyorlarmış gibi kulak verdik hep.

Bu yüzdendir ki.

Bitişimiz başlangıcımızdır bizim.

Sevgili okur, dostlar, yol arkadaşları! Sevinçle bildiriyorum:

 Yeni bir isim, yeni bir şiar ve yeni bir ruhla, yerlerin göklerin suların ve toprakların yeni bir dergisini yaratacağız.

 Birlikte. Bu daha başlangıç.

Tevekkeli değilmiş, her şerde bir hayır olması. Bu iki duyuru üzerine Özcan Yüksek ile etraflıca söyleşmek lazım dediğinizi duyar gibiyiz. Biz de öyle yaptık zaten. Ekipten Güneşin Aydemir‘in Özcan Yüksek ile keyifli söyleşiyi okumak için sizleri şöyle alayım.

 

Son dönemin Yeşil Kitapları

* 15-16 Mart ve 22-23 Mart haftalarında sitemizde yaşanan teknik arıza nedeniyle gerektiği gibi ulaştırmadığımızı düşündüğümüz 15 Mart 2014 tarihinde derlenen Son dönemin Yeşil Kitaplarını bu hafta sizlerle tekrar paylaşıyoruz.

Koruma Sorunlarımız Koruma-Sorunlarımız

Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma kurullarında, üye ve başkan olarak 26 yıla yakın görev yaptım. Kuşkusuz bu süre zarfında çeşitli kararlara imza attım. Onayladığım kararların, elimden geldiğince, koruma yasasına ve ilke kararlarına uygun olmasına özen gösterdim. Koruma ile ilgili görüşlerimi meslek hayatım boyunca gazetelerde, çeşitli kitap ve dergilerde dile getirdim. Ülkemiz koruma politikasındaki önemli sorunları, yine çeşitli söyleşilerde ortaya koymaya çalıştım.Elinizdeki çalışmada, hem koruma hem de kentleşme konularındaki makale ve söyleşilerimin bir bölümünü topladım. Amacım, özellikle genç kuşakların, koruma konusunda daha duyarlı, daha evrensel ve ülke koşullarına daha uygun yaklaşımlar geliştirmelerine yardımcı olmaktır… Ömer Tapan

(Tanıtım Bülteninden)

 Koruma Sorunlarımız

 Mete Tapan

 Cumhuriyet Kitapları

 2014

Dünyanın-Durumu-2013-son-e1394837785553 Dünyanın Durumu 2013

“Biz şu anda İnsan Çağında yaşıyoruz, bu çağda yaşamın geleceğini değiştiren temel güç insandır. Artık doğayı insanın etkisinden kurtarmaya çalışmak için çok geç. Dünyadaki bütün boru hatlarını, fabrika bacalarını tıkasak, bütün yangınları söndürüp gezegenin sera gazı salım kaynaklarını kurutsak bile dünya önümüzdeki on yıllar boyunca ısınmaya, okyanuslar belki yüzyıllar boyunca yükselmeye devam edecek. İklimin ve çevrenin geçireceği büyük değişikliklere uyum göstermeye odaklanmamız ve bu arada da daha fazla değişikliğe sebep olmamak için de var gücümüzle çalışmamız gerek. Gezegende sebep olduğumuz değişikliklere gem vurmayı başaramazsak sonunda gezegenin kendisi bizim bütün uyum çabalarımızı aşan bir noktaya gelecek. Bu spekülasyonlar size kötümser görünebilir ama ne kötümserliğin yaratacağı korku ne de iyimser kalmak için gereken güçlü kararlılık, bu öngörüleri olduğundan hafif göstermek için bahane olamaz. Mevcut koşullar altında kötümserlik ve iyimserlik aynı oranda dikkat dağıtıcı olabilir. Gerçekçilik, birbirimize ve doğaya kesin bağlılık ve daha fazla zaman kaybetmeme kararlılığı… İşte ihtiyacımız olan, budur. Elinizi taşın altına koyup dünyanın yaşamı sürdürmesini sağlamak varken geleceğinizi belirlemek için içinizden ne geldiğine bakmanın pek de bir anlamı yok. 81 yaşında bir çevre düşünürünün bilgeliğiyle, Umudunuzu korumanız gerektiği hissi sizi yiyip bitirebilir diyor Joanna Macy. Sadece orada olun… Umutlu muyum, umutsuz mu, iyimser miyim yoksa kötümser mi; kime ne? Önemli olan ortadan kaybolmamanız, burada olmanız, bu dünyayı her zamankinden çok sevecek kapasitenizin olması. Aksi halde dünya iyileşmeyecek”.

-Robert Engelman-

Dünyanın Durumu Serisinin bu son yayınında “sürdürülebilirlik hâlâ mümkün mü?” sorusu soruluyor ve önemli düşünür ve uzmanlar bu soruya verdikleri yanıtları paylaşıyor. Kitapta, gerçek sürdürülebilirliğe ulaşma beklentilerine dair veriler neler söylüyor, gerçek sürdürülebilirliğe doğru ilerleyebilmek için şu anda neler yapmamız gerekiyor, bunları yapmadığımız takdirde bizi neler bekliyor soruları dünyadan örneklerle ele alınıyor.

(Tanıtım Bülteninden)

 Dünyanın Durumu 2013

 Worldwatch Enstitüsü- Kolektif- Çevirenler: Çağrı Ekiz

 Cana Ulutaş Ekiz

 İş Bankası Kültür Yayınları

 2014

 

Çevre Hukuku ve Hayvan Hakları Hukuku Çevre-Hukuku

Tabii yasalara aykırı, insani yasaların bir geçerliliği olamaz. “Yerçekimi yoktur, güneş batıdan doğacak ve dünyanın etrafında dönecektir” diye bir yasa çıkarırsak bunun bir geçerliliği olmaz. Aynı şekilde doğanın canlılara vermiş olduğu hakları yok sayan bir hukuk düzeninin de geçerliliği olamaz. Doğal hukukun tüm canlılara tanıdığı, canlı hakları adını verdiğimiz üç temel hak vardır:

– Tüm canlı türleri yaşama hakkına sahiptir.

– Tüm canlı türleri beslenme hakkına sahiptir.

– Tüm canlı türleri üreme (soyunu devam ettirme) hakkına sahiptir.

Eğer insanoğlu, tüm canlılara tanınan bu haklara saygı göstermezse, doğanın daha üst fizik yasaları, çevresel felaketler yoluyla insanoğlunu cezalandıracak, belki yerkürede, ekosistemle uyumsuzluk yaratan insani yaşam sona erecektir.

Bir insan, diğer canlıların yaşama ve var olma hakkına duyduğu saygı kadar, vicdan ve ahlak sahibidir.

 Çevre Hukuku ve Hayvan Hakları Hukuku

 Şeref Ertaş

 İleri Yayıncılık

 2014

Gerçek bakım tarifleri 1: Deodoran- Mercan Uluengin

Biraz sonra etkili bir deodoran tarifi vereceğim vermesine de, bunu hazırlamaya vakti olmayanlar gidip piyasadaki alüminyumlu deodoranları kullansınlar demeyeceğim elbette.

Tabii ki tahmin ettiniz, bir kez daha karbonat diyeceğim. Sabah evden çıkmadan bir tutam karbonatı koltukaltınıza sürdüğünüzde, terlemenize engel olmadığını, ama kokuyu gün boyu engellediğini göreceksiniz.

Bir kâse, bir kaşık ve birkaç malzeme çıkarmaya haliniz varsa, bunu da yapabilirsiniz:

deodoran

 Malzemeler:

• 6 çay kaşığı mısır nişastası (nemi emer)

• 2 çay kaşığı karbonat (kokuyu giderir)

• 10 damla çay ağacı yağı (antibakteriyel)

• 5 çay kaşığı hindistancevizi yağı (hafif antibakteriyel, bağlayıcı)

• 10 damla uçucu yağ (koku verir, isteğe bağlı)

Hazırlanış:

• Malzemeleri bir kapta karıştırın.

Kullanım:

• Kapaklı bir kavanozda saklayıp krem gibi sürün veya eski stick deodoran kutularına koyun.

• Hindistancevizi yağı oda sıcaklığında eriyen bir yağ olduğu için, yazın buzdolabında tutmanız iyi olur.

Tariflerin tümüne zehirsizev.com üzerinden ulaşabilirsiniz.

 

 

Mercan Uluengin 12-Mercan-Uluengin1

www.zehirsizev.com

 

Yeni zamanın yeni dergisi- Özcan Yüksek: “Hayaller hafiftir, güçsüzdür, ama bizim gücümüz o güçsüzlüğümüzde gizli”

Bomba haberlerle her gün, her an yeniden sarsıldığımız günlerin birinde bir bomba haber de yılların eskitemediği coğrafya ve #gezi dergisi Atlas’tan geldi. Atlas’ın Yayın Yönetmeni Özcan Yüksek, mektubunda, ki burada okuyabilirsin tekrar, Atlas’ taki görevinden alındığını, “Bizi Atlas’tan kopardılar…” cümlesiyle paylaştı. Takiben, merakla karışık bir hüzün kapladı içimizi.

Bu mektubun arkasından Özcan bir de müjde verdi, çok geçmeden. Yeni bir derginin, hayalini kurduğumuz derginin, “o” derginin müjdesini… ki, o müjde de burada.

E bize de Özcan’la ufak bir röportaj hakkı doğdu hemen tabii. Çünkü müjdede: patronsuz diyor, hiyerarşisiz diyor, bağımsız diyor! Allasen bu adam ne diyor?

Dedik ve sorduk…

İşte Özcan Yüksek ile dijital alem marifetiyle yaptığımız sohbet… Uçansu (55)

GA: Merhaba Özcan, Rize’de Pazar’da doğdun, Tozkoparan’da büyüdün. Dünyanın değişik yerlerini gezdin. Bulunduğun “şimdi”ye ne katkısı oldu bu coğrafyaların?

ÖY: Ahşap döşemeli taş bir evde doğdum, Rize Pazar’ın Talvat Köyü’nde. Yaşamımın dönüm noktalarında, küçük ya da büyük dönüm noktalarında, bugün artık olmayan o ahşap zeminli evi rüyamda görürüm. Tuhaf gelir bana. Başlangıca dönme duygusunu anımsatıyor olmalı. Bugün de ahşap zeminli bir evde kiralık oturuyorum. Çocukluğumun yazları Kaçkar’ın, köyümün vadilerinde, derelerinde, ormanlarında oynayarak geçti. Böyle büyüdüm. Şehirde yaşıyordum ama yazları ailem beni hep köye yolluyordu. İtiraz etmeden gidiyordum. Ama aklımın erdiği çocukluğumun neredeyse tamamının geçtiği İstanbul’daki semt Tozkoparan’dı. İstanbul’un belki de ilk sosyal konutlarıydı. Geniş boşluklar, toprak düzlükler, rüzgar, toz, toprak, çalılar, sarı, beyaz, pembe, mor, beş katlı, geniş ya da dar apartmanlar. Tabii ki blok sözcüğünü ilk defa orada öğrendik, çünkü bu sözcük apartmanların üzerinde yazıyordu. B ile L arasında bir harf eksik yazılmıştı. Niye öyleydi hep düşünürdüm. Sonra anladım niye eksik olduğunu.

Her neyse, evlerin arasına semt sakinlerinin diktiği fidanlarla büyüdük. O fidanlar bizimle birlikte ağaç oldu. Semtin kıyısından akan Ayamama deresi daha o vakitler kirlenmişti, kötü kokular yayıyordu, ama çocuk aklım, henüz doğanın kirlenmekte olduğuna ermiyordu. İyice büyüdük, ülkenin doğasına yönelik talan, döndü dolaştı, Tozkoparan’ı da buldu. Orada oturmasak bile, çocuklumun yeşil semti, kentsel dönüşüm talanının hedefi oldu.

GA: Bir vakitte seninle tarih vakfının bir panelinde yanyanaydık. Orada küresellik ve yerelliği konuşmuştuk. Atlas’ı yerel bir dergi olarak her şeye ve her yere Türkiye’den bakan bir dergi olarak nitelendirmiştin. Atlasla olan başlangıcından biraz bahsedebilir misin? Atlaslı Özcan ve Özcanlı Atlas?

ÖY: Türkiye’de genel olarak dergiciliğin, modern kentli, daha çok Avrupa ve Amerika’daki gibi, yani onlar gibi yaşamanın nasıl olacağını tarif eden bir özü vardı. Hala da büyük ölçüde öyle. Kadınlara ve erkeklere, yaşam biçimi öğretiyor; tarzını, uyması gereken modasını, makyajını, ağzından çıkacak, söylemesi gereken sözlere kadar tarif ediyor. Parlak kağıt, parlak yaşamlar, parlak caddeler, parlak vitrinler. Bizim ülkenin bulunduğu yerden bakınca oldukça da cazip. Zaten dergilerin çoğu batı kökenli. Burada tamamen başka türden yapılsa bile, okura o dergilerden bir farkı yokmuş gibi sunuluyor. Bana kalırsa bazı dergiler, burada, orijinallerinden daha iyi yapılsa bile, derginin yabancı büyüsü, adından sanına özenle korunuyor.

Atlas, kültürlü, hem de farklı kültürlere saygılı, tepeden bakmayan, aşağılamayan, özentisi olmayan, okuyan, ilgilenen, sorgulayan, araştıran, kendine güvenen, koruyan, esirgeyen bir okura ulaşmaya çalıştı; kendini ve okurunu süreç içinde bu şekilde yarattı. Biz de dergiyi yaptıkça geliştik, okurla yakın kurduğumuz ilişkiler, karşılıklı birbirimizi besledi.

Bunu sağlamak için, her şeyden önce derginin dünyaya kendi gözlerinden bakması gerekiyordu.

Keşfetmekse, yani anlamak ve görmekse ana eylemimiz, burada özne biz, yani dergi ve okuru olmalıydı. O yüzden, kendimiz gittik, kendi gördüklerimizi yazdık, bize ait bir ruhla cümlelerimizi sıraladık, kendi gözlerimizle gördük. Yaptığımız işin en çok talep gören dergilerinden biri, çoğu zaman da birincisi oldukça, kendimize güven geldi.

Alışıla gelmişin dışında, insanlara tepeden bakmayan, dili, fotoğrafı, cümlesi, özenle seçilmiş dergi olarak Atlas’ta barınamadık.

Dergicilikte kes yapıştır devri bitmişti ama, onun yerine ‘google’dan al, internetten bul, daha ucuz yap kültürü gelmişti, en azından bizden istenen buydu diyeyim. Bunu neden yaparlar bilmiyorum. Doğrusu bunun kapitalist, hatta ekonomik bir mantığı dahi yoktur. Ancak masallardaki kibir, haset, ifrit kavramlarıyla açıklanabilir bir hal. Yaratıcılığa dayalı bir iş türü olan dergicilikte, şeflerin buyruklar savurduğu, hiyerarşik, dayatmacı, talimatçı ve emredici çalışma biçimleri, işin özüne aykırıdır. Karşılaştığımız da budur.

GA: Bir coğrafya dergisi sadece coğrafya anlatmaz demişsin Atlas’tan ayrılış mektubunda. Bu konuyu biraz açmak ister misin?

ÖY: Bir coğrafya dergisi asla bir dergi değildir diyorum, böyle bir derginin ilk sayısından itibaren yöneticiliğinde bulunduğum için bunu söyleyebiliyorum. Aksi olsaydı, dünyada çok sayıda coğrafya dergisi çıkardı zaten, pek çok dergi grubu bir coğrafya dergisi çıkarmayı aklına getirirdi. Çok sayıda seyahat, tatil, gezi dergisi, hatta bu dergilerin daha özel alanlara hitap edeni var, örneğin bisiklet, örneğin dağcılık, sualtı gibi, ama coğrafya dergisi deyince akla gelenler belli.

Bizim yaptığımız dergi, okurlarıyla, derginin yalnızca sayfaları üzerinde değil konuları üzerinde de, yani vadilerde, dağlarda, caddelerde, gerçek coğrafyalar üzerinde de birlikte oluyordu. Bir çeşit, üç boyutlu topografyada, dördüncü boyut yaratıyorduk bu buluşmalarla.

Bu birliktelik de belirli bir amaca, ruha, duygudaşlığa, ama özellikle de gidilen o yeri korumaya yönelikti. Bir yönüyle eylemci, protest dergiydik. Altımızdaki halı çekilirken, onu korumaya çalışan bir halı dergisi gibiydik bir anlamda. Hasankeyf’e sadakat trenleri, imza kampanyaları, İstanbul SOS ile yaptığımız şehri koruma eylemleri, Buğday’la, Doğa Derneği ile yaptığımız hem doğa koruma kampanyaları, hem doğa ve doğal yaşam kültürünü yayma etkinlikleri, ayrıca Doğa Okulu, Yaşam Okulu birliktelikleri, bütün bunlar, bir dergiden fazla şeylerdir.

GA: Atlas senin çok emek verdiğin, karşılıksızca verdiğin bir mecraydı. Seni Atlas ile tanıdık. Şimdi yepyeni bir sayfa var. Bu sayfada neler var? Bundan sonrası için söyleyeceklerin neler?

ÖY: Atlas’ta yaptıklarımız yalnızca doğayı talan edenleri değil, bizim şirketin yöneticilerini de rahatsız etti. Yayın yönetmenliğinden alındım, benim yerime oraya gelmesi gereken, derginin hakkı olan kişileri de istemediler. Ama artık bunlar geride kaldı. Her işte bir hayır vardır derler, biz de şimdi, patronsuz, bir dergi grubuna ait olmayan, cebimizdekileri masaya koyarak, birleştirerek başka bir dergi çıkaracağız. Bu yalnızca ismiyle değil, cismiyle, tarzıyla da başka olacak. Atlas’ı da biz yaratmıştık, o yüzden yeni derginin de özgün olması gerekiyor bizim açımızdan. Öyle olacağını da herkes görecek. Dünyaya da yayın yapmak istiyoruz. Bir dergi grubunda çıkması mümkün olmayan bir dergi ve belki de başka yayınlar çıkarmak istiyoruz. Hayallerimiz güzel. Zaten bütün gücümüzü hayallerimizden alıyoruz. Hayaller hafiftir, güçsüzdür, ama bizim gücümüz o güçsüzlüğümüzde gizli.

Yaptıklarımız yapabileceklerimize referans diyebilirim. Gezi direnişi, onun yarattığı “biz” kültürü, alternatif medya, kendine güvenme ruhu ve 21 yıllık Atlas tecrübemiz, bizim güven kaynaklarımız.

Sosyal medya yoluyla ismimizi duyuracağımıza inanıyoruz. Dergimizin destekçisi, paydaşları ve ortakları olan Buğday ve Doğa Derneklerine, harcında samanımız olan Doğa Okulu ve Yaşam Okuluna, bizi bilen okurlarımıza, içinde yer almaktan onur duyduğumuz Gezi ruhuna güveniyoruz.

GA: Son olarak, malum medya değişiyor, haber kanallarımız çeşitleniyor ve yenileniyor. Sence yeni gazetecilik, yeni haber anlayışı nasıl olmalı?

ÖY: Ülkenin içinden geçtiği karanlık tünelleri, bu ülkeyi yönetenler kadar, medyanın hep güçlü olandan yana olması dayatıyor bana sorarsanız. Tek adam, despotik yönetim, buyurgan, diktatoryal tarz, bütün bunlar yalnızca siyasi kavramlar, siyaset alanındaki görünümler değil. Hiyerarşik, şefçi, reisci, lidere tapan kültür, en az olması gereken yerde, yani medya sektöründe de çok güçlü. Medyanın içindeki yarı entelektüel yöneticiler, baskıcı iktidarları ürkütmeden halkı habersiz bırakmanın yollarını iyi biliyorlar, çünkü bunu aynı yöntemlerle çalıştıkları kurumlarda uyguluyorlar.

Yaşam alanları yok olan, canlıları yok olan, tarihi ve kültürü dahi yok olan bir gezegende, konusu bu gezegen, coğrafya ve en geniş anlamda evren olan bir dergi yaptığında, en gerekli unsurlardan biri de erdemdir. Yeni zaman, tarih boyunca hiç olmadığı kadar erdemli bir yaşamı gerekli kılıyor. Bu yaşamın içinde erdemli bir dergicilik, erdemli bir gazetecilik gelişmelidir. İnsan ilişkilerinde, o yayının insanlarla, gezegenle, doğayla ilişkilerinde bu erdemliliği soluk alınan bir atmosfer gibi yitirmemesi gerekiyor insanın.

Bunun yolu, iş yerlerinde, yaşam alanlarında, sivil toplum kurumlarında, her yerde, insanlarla eşitliğe, paylaşmaya, dayanışma ve elbirliğine dayalı, ortak karar almaya dayalı ilişkiler kurmaktır. Başka bir yolu yok bunun. Tek tek bireylerin yaratıcı ve düşünür olarak ortaya çıkabildiği, ortak, çoğaltılmış insan ilişkilerine ihtiyaç var dünyanın. Merkez, merkez komite, merkezi karar, üstüne üslük tek merkezden yönetmek, doğanın da insanın da özüne aykırıdır. Bu yüzden de her ikisi aleyhine sonuçlar verir. Şehirlerimizde, ülkeler de, dernekler de, dergi ve gazeteler de kudretli merkezler tarafından yönetme biçimini terk etmeliler. İnsanlar kendi parkları, mahalleleri, meydanları, dereleri, ormanları, yiyecekleri hakkında kendileri karar alsınlar, bunları tartışsınlar, bilgileri paylaşsınlar. Bu noktada basının, medyanın görevi, bunu teşvik etmek, bilgi dolaşımını demokratik ve etkin sağlamak olmalı. Merkezin kudretini daha çok besleyen habercilik yapmamalı.

Özcan Yüksek’i ve yeni dergideki gelişmeleri facebook sayfasından takip edebilirsiniz.

( Güneşin Aydemir/ Yeşil Gazete) 

 

 

Varoluş, insanın sıyrılamadığı bir doluluktur*

Dört senedir kitaplığımda “var olduktan” ve bu süre zarfında bir okuma denemesinin başarısız olması sonucunda varlığı unutulan “Bulantı”’yı bahara girdiğimiz bugünlerde bitirdim. Bazı kitapların okunmak için okuyucunun olgunlaşmasını beklemesi gerekiyor. Hiç aklımda yokken uzanıp aldım kitabı kitaplıktan bir öğle vakti, koltuğa uzandım ve bir daha bırakamadım elimden; birlikte odalarda dolaştık, kafelere gittik, bir bankta oturup baharın kokusunu içimize çektik.  “Bulantı” için doğru zamanın aylak gezdiğim bir haftaya denk gelmesi, Antoine Roquentin ile aynı yaşta olmamız kitabın ve yazarın “serüvenine”  daha derinden dahil olmama neden oldu üstelik.

Şimdi kitap bitti, tatil bitti ancak bulantı bitmedi…

bulantıKitabın neredeyse tamamı susturulamayan bir iç sesin monologları olarak devam ederken belki de tek gerçek iletişim sevdiği kadın ile yaptığı diyalogda gizli. Roquentin’in kendinden başlayarak, eşyayı, zamanı, insanları, düşünmeyi, var olmayı sorgulaması ile hiç kesintiye uğramayan bir gözleme süreci, ağdalı bir zaman içinde hiç boşluk olmadan birbirini takip ediyor.  Nasıl ki ben/sen ayrımı, ağaç/taş ayrımı yoksa, dünya hiçbir ayrım sunmadan var olmaya devam ediyorsa kitapta geçen günler, geceler bir bütün olarak bu iç sesin ardında bölünmeden akıyor; kelimeler cümleleri, cümleler paragrafları böyle böyle oluşturuyor. Kitabın yazılışı da anlatmaya çalıştığı varoluş gibi. Günler, düşünceler de en temelde ayrım yapılmadan, heyecan duyulmadan, “yetkin” anlar olmadan ekleniyor bir birine. Kitap aklıma geldiğinde bölümler değil de kitabın bütününün verdiği duygu ve bütününün aklıma gelmesi bundan. Sartre, kitabın sonunda belki böyle bir kitap yazarım, “insanlara, varoluşları yüzünden utanç duyurması gereken” bir kitap diye başka şehre gönderdiği Roquentin’in isteğini gerçekleştirmiş oluyor böylelikle ya da kendi istediğini.

Varoluşun tek nedenini bu hayata gelmek olarak açıklayan yazarın var olmaktan kaçamadığımızı anlatırken aşka özel bir değer vermesi korktuğumu başıma getirmedi. “Tam bir hafta sonra Anny’yi görmeye gideceğim” dediği bir Perşembe gününden sonra Roquentin ile birlikte günleri saydım. Ve nihayet o gün geldiğinde onu bıraktığı gibi bulacak mı diye meraklandım. “Anny birden öyle sevgiyle gülümsüyor ki, ağlayacak gibi oluyorum” dediğinde ben de duygulandım.

Kitabı bitirir bitirmez yeniden okumaya başladıktan ve gelecekteki kısa göz atmalar için bazı cümlelerin altını çizdikten sonra bırakıyorum kitabı. Sartre’ın istediği gibi onu düşünüyorum şimdi, 76 yıl önce yazarken bu kitabı ne yerdi ne içerdi hangi kafelere giderdi? Ne çeşit dertleri vardı? diye ve bir de şunu: ağaçlar, bir su birikintisi, tramvaydaki kırmızı banket gibi sadece varoluşu kabul ederek, bu varoluşa büyük anlamlar yüklemeye çalışmayarak ve görmezden gelmeyerek sadece yaşamak mı gerekiyor?

“Bulantı”’ya başladığınızda (bence bütün kitaplar için geçerli) devam edemeyeceğinizi anlıyorsanız bırakın. Günün birinde o sizi çağıracaktır ya da hayat doğru zamanı bulmanızı sağlayacaktır.

 

Bulantı

Orjinal isim: La Nausee

Jean-Paul Sartre

Can yayınları

Çeviren: Selahattin Hilav

264 sayfa

* Bulantı, sayfa 182

(Yeşil Gazete)

Yaratılış’tan bugüne ve Adem ve Havva: Tiyatro Boyalı Kuş’tan İç Ses

* 15-16 Mart ve 22-23 Mart haftalarında sitemizde yaşanan teknik arıza nedeniyle gerektiği gibi ulaştıramadığımızı düşündüğümüz 15 Mart 2014 tarihinde yayınlanan Yaratılış’tan bugüne ve Adem ve Havva: Tiyatro Boyalı Kuş’ta İç Ses yazısını bu hafta sizlerle tekrar paylaşıyoruz.

Minibüsün birinde ön cama tüneyip gözümün içine içine mesajını yayımlayan bir şoför vecizi hatırlıyorum: “Bu dünyada her şey kendine bir eş arar. Taşın kalbi yok ama onu da yosun sarar.” Kimilerini müstehzice mütebessim, kimilerini “ayy kızz ya” kılan bu deyiş ters köşeden bakınca hafiften de üzerimize et ve deri kadar sinmiş bir lanet gibi durmuyor mu? Düşünün ki, üzerine methiyeler düzüp durduğumuz aşk, aslında gayet somut kurallarla kodlanmış bir paket program misali bizi diğerine çeken bir algoritmaya sahip değil mi? Kaçımız, vuslatımız ilan ettiğimiz o eş karşımıza çıktığında karşı durabiliyor “aşkın ızdırabı’na?” Ruhsuz antropologlara göre “insan” dediğinin, “türün devamı” şiarına genetik olarak biat etmiş bir mahlûkat iken, cinsiyetler arası sınırları çizilmiş oyunun kurallarına “hadi len” deme şansı var mı?

Hele ki, bu oyunun nizamı, hükmü mutlak bir kural koyucu (gamemaster) tarafından ilan ve imar edilmişse…

icses1
Gökmen Kasabalı ve Burcu Kazbek İç Ses’te

Jale Karabekir, bu kuralların kuruluş sürecini, oyuncularına sunduğu oyun (savaş) alanını ve sonunda da bu tinsel/tensel mücadelenin dilini bizler için tercüme ediyor. Bu makalemde, yazarın, bu serüveni aktardığı 14 ciltlik “Cinsiyetler Arası Ontolojik Çatışma Bulguları” eserinin ilk 700 sayfasındaki literatür taramasının üzerinden geçeceğiz, sevgili okurlar… dermişim (!) Yok yahu… Konuşamadıkları için dillerini çözemediğimiz şu meşhur “kadın ve erkek” kişilerinin iç sesleriyle bizleri buluşturan şirin mi şirin bir fiziksel tiyatro oyunu yazmış, bir de sahneye koymuş, bir de yeni bir kast ile yeniden yorumlamış. Ondan bahsedeceğiz… Yani… Aşağı yukarı…

Oyun “Yaratılış”tan başlıyor

İç Ses Sahne Cihangir'de
İç Ses Sahne Cihangir’de

Şimdi önce bir flashback yapalım… Flashback’in Türkçesi neydi bu arada? Neyse…

Minibüsümüze atladık zamanda geri gidiyoruz… Hazır mısınız? 6000 yıl kadar öncesine… Başka bir deyişle, İnsan’ın başlangıcına… Ya da, boş verin, canım! Biz niye yoruluyoruz ki? Karabekir, ta o vakitleri anlatarak açmış zaten “İç Ses” isimli oyununu. Biz onun alıntıladığı hikâyeye kulak vererek kolayına kaçalım…

Jale Karabekir oyununu Eski Ahit’in Tekvin (Yaratılış) bölümü ile açıyor, Kadın ve Erkeğin terk ettikleri ve düştükleri dünyalarına… Bu öyle bir kurgu ki, kadının erkeğin karşısında, erkeğin Tanrı karşısında pek de söz hakkı kalmıyor. Söz hakkının olmadığı yerde söz de olmuyor… Sadece kendilerine verilen rolleri oynuyor “Âdem” ile “Havva”… Biz ise sadece “şahadet ediyoruz” olup bitene, Kaya Akarsu’nun derin sesinden, Yaratılış’ın kadim hikâyesini dinlerken… Zaten, zekice tasarlanmış ses ve ışık oyunları da her kutsiyetin önünde içine girilen o ürkekliği hissettiriyor izleyene. Kabulleniyoruz…

Sonra bu biçare er ve hatun kişi bir kerecik olsun “iradelerince hareket edince”, palas pandıras bugüne postalanıyorlar. Ürkekliklerini atmışlar tabii artık… Elbette, bu da birer ego balonu şişirmiş ki, sorma gitsin. Balonun içi ise söylenemeyen sözlerle dolmuş. O tazyikle olsa gerek kısmen kıpkırmızı olmuşlar… Kısmense, acısından telaffuza evirilemeyen kelimelerin namına, kapkara… Burada kostüm tasarımında Burcu Rahim’in koleksiyonunun katkısını es geçmeyelim…

Eh! Onlar sus biz pus, birbirimize bakıp duracak halimiz yok ya! Bu konuşamayan küskünlerin “iç sesler”inde Sema Mağara ve Serhan Süsler bize simültane çevirmenlik ederken, oyunun modern zamanda geçen bu kesiminde, bu çiftin düştüğü hallerin yazarın gözünden nasıl göründüğünü fısıldama görevini, Tilbe Saran ve Pınar Oğuz üstlenmişler. Hepsi pek de iyi yapmışlar görevlerini… Kadın kadınlığını, erkek erkekliğini kusuyor adeta… Bize hissettirdikleri klişeler, ihtar ateşi açıyor klişeleşmeye yüz tutan tavırlarımıza, o tavırları takındığımız ilişkilerimize dair…

Ağlarla çevrilip hapsedilmiş Adem ile Havva

Burcu Kazbek İç Ses'de
Burcu Kazbek İç Ses’de

Gel gelelim, Ademcik ile Havvacığın bu saç baş yolduran iletişimsizliği, onları dört bir yanında ağlarla çevirip hapsederken, daracık hareket alanlarında birbirlerine galebe çalamayan bir raksa tutuşturuyor… Birbirlerine ve birbirlerinden sığınan kadın ve erkeğin bu raksını ise, duygu paletinin tüm renk aralıklarına dokunarak, bedenlerini bir fırça gibi kullanıp boyamış, Burcu Kazbek ve Gökmen Kasabalı… Bedenler fiziksel tiyatronun sınırlarını doyasıya dolduruyor… Bedenler uzuvları ile konuşuyor… Sesler yutulmuş… İç seslere kulak veriyoruz dış seslerimiz sağolsun… Kazbek ve Kasabalı uyumlular. Sadece oyuncu olarak değil, bedenen, aklen, kadınca ve erkekçe… Çatışmanın içinde ayrışma değil bütünleşme tarif ediyor bu “beden oyunculuğu” performansı. Koreografilerinde Kazbek bazen erkek geleneği kullanıyor, partneri ise bazen kadın. Küçük bir not: Bu keyifli kontrast yabancılaşma dozu artırılarak, daha da belirgin hale getirilebilir.

Cihangir Sahne’nin mekânını iyi kullanan Jale Karabekir, çepeçevre bir sahne tasarlayarak, oyuncuların kendilerini eşzamanlı dört farklı görsellikte sunmalarına imkan tanıyor. Tiyatro Boyalıkuş repertuarına 2011-2012 sezonunda katılan İç Ses’te, seyirci, oyuncuyu karşısına almış iki denk taraftan biri olarak değil, onları 360° derece izlemeye alan toplumun da yerine geçiyor.

Ne yazık ki, kadın ve erkeğin kodları tanımlı: Giriş… Gelişme… Sonuç… Süre her temsilde dış seslerin kendilerine biçtiği paye kadar…

Boğuldunuz mu bu belli belirsiz benzetmelerden?

E hadi oyuna o zaman, son temsiller bunlar… Bu ipuçlarını takip etmek size kalmış…

İÇ SES
Metin ve Reji: Jale Karabekir
Oyuncular: Burcu Kazbek ve Gökmen Kasabalı
İç Sesler: Sema Mağara ve Serhan Süsler
Diğer Sesler: Tilbe Saran ve Kaya Akarsu ve Pınar Oğuz
Kostüm Tasarım: Burcu Rahim
Işık Tasarım: Erdem Çınar
Ses Tasarım: Murat Hasarı
Tiyatro Boyalı Kuş – İÇ SES (fiziksel tiyatro)
07, 14, 21, 28 Mart Cuma Saat 20.30
SAHNE CİHANGİR
Adres: Ağa Hamamı Caddesi Taktaki Yokuşu 2B Cihangir/Beyoğlu
Tel: 0212 245 21 09 / 0542 477 27 53
Twitter: Sahne_cihangir
Facebook: Sahne Cihangir (Sayfa ve Grup)
Site: www.sahnecihangir.com

Manzum S.
(Yeşil Gazete)