Ana Sayfa Blog Sayfa 4002

Sinop İnceburun’da ağaç kıyımı başladı

Nükleer santral projesi nedeniyle diken üstünde duran Sinoplular ve nükleer karşıtları için endişeli günler yaşanıyor. Santralin yapılacağı düşünülen İnceburun mevkinde üç hafta içinde binlerce ağaç kesildi. 245 bin ağacın kesileceği kıyım halen devam ediyor.

Ekran Resmi 2014-04-06 22.52.11.png

‘Seyreltme değil toplu alan traşı yapılıyor’

Ağaç kesimini fark eden Sinop Nükleer Karşıtı Platform, bölgenin fotoğraflarını çekti ve Orman il Müdürlüğü’ne sözlü olarak kesimin nedenini sordu. ‘Rutin ağaç kesimi ve seyreltme’ cevabını alan platform tatmin olmadı. Sinop NKP dönem sözcüsü Zeki Karataş şöyle diyor: ‘Biz buna inanmıyoruz. Kesim yapılan bölge ve santrale tahsis edilen 60 km2’lik alan önceki yıllarda Sinop’un kısmen odun ihtiyacını karşılayan bölgedir. Buradan biliyoruz ki yapılan kesimin, daha önceki kesimlerle benzerliği yok. Seyreltme çalışması değil toplu alan tıraşı, alan düzeltme çalışması şeklinde kesiliyor. Alanın ÇED raporu öncesinde ağaçsızlandırılmaya çalışıldığını düşünüyoruz.’

Sinop nükleer santralinin nerede yapılacağıyla ilgili kesin bir bilgi olmasa da Orman ve Su İşleri Bakanlığı’nın Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’na 36 aylık süre için tahsis ettiği 10.5517.882 m2’lik sahayı kapsayan, özel mülklerin de olduğu 60 km2 lik sahil kesiminin santral için tahsis edileceği düşünülüyor. İnceburun Mevkii de bu alanın kıyısında bulunuyor.

Nükleer santralin yapılacağı düşünülen 60 km2'lik alan. kırmızıyla işaretlenmiş bölgeyse ağaç kesiminin yapıldığı İnceburun mevkii
Nükleer santralin yapılacağı düşünülen 60 km2’lik alan. Kuzeyde kırmızıyla işaretlenmiş bölgeyse ağaç kesiminin yapıldığı İnceburun mevkii

‘Genç ağaçlar da kesildi’

‘Anti Nükleer’ grubundan Barış Çınar da ağaçların seyreltilmesi gerekçesini mantıklı bulmuyor: ‘Seyreltme burada sıklıkla uygulanır, güneş almadığı için gelişemeyen genç ağaçlar büyüsün diye yaşlı ağaçları keserler. Fakat burada iki yaşında ağaçlar da kesilmiş. Hayatımda hiç bu kadar incecik gövdeli tomruğu bir arada görmedim. Etrafta çok derin bir çam kokusu vardı ve özleri hala tazeydi.’

Ağaçlar orman vasfını yitirmek için mi kesiliyor?

Geçtiğimiz hafta Japonya Meclisi’nde Türkiye’ye nükleer enerji santrali ihracı için yapılan oylama da endişeleri arttırıyor. Japonya Meclisi’nde görüşmeler Aralık ayından Haziran’a ertelenmişti; fakat öne alındı. Barış Çınar, bu gelişmelerin ardından ağaç kesiminin tesadüfi olamayacağını söylüyor. Temel korku, arazinin ormanlık vasfını yitirmesi için kesim yapılması.

1965021_548475038598842_1925381142495629550_n

Bilgi edinme hakkı devreye sokulacak

Sinop’ta gergin günler yaşansa da halen yapılacak çok şey var. Zeki Karataş, ağaç kesimiyle ilgili kurumlara dilekçe gönderilecğini söylüyor. Bugün bir basın açıklaması yapılacak ve ardından Çevre ve Orman Bakanlığı ve Enerji Bakanlığının ilgili Genel Müdürlükleri ile Sinop Valiliğine sunulmak üzere dokuz kuruma bilgi edinme hakkı kapsamında dilekçe gönderilecek.

Japon vekilere ‘anlaşmaya onay vermeyin’ çağrısı

Öte yandan Japonya’nın nükleer santral ihracı hakkında da her şey sona ermiş değil. Konu 4 Nisan’da temsilciler meclisi genel oturumunda görüşüldü, Demokratik Parti’nin bazı vekilleri önergeye karşı çıktıkları için toplantıya katılmadı. Şimdi gözler son onay mercii olan, Danışmanlar Meclisi’nde. Mecliste konuyu tartışacak Dış İlişkiler ve Savunma Komitesi’nin 21 üyesine NKP tarafından birer mektup gönderildi. Mektupta Sinop’taki gelişmelerden ve halkın nükleer mücadelesinden, Türkiye’nin deprem bölgesi olmasından bahsedilerek şöyle deniyor  ‘Devletler arasında nükleer bir anlaşma imzalamadan önce, sizden antinükleer toplum, vekiller ve medyayı Türkiye’deki gelişmeler hakkında bilgilendirmenizi talep ediyoruz. Bu ülkede ne coğrafi ne de siyasi koşullar nükleer için uygun değildir.’ NKP mektupta, Fukuşima’nın sorunlarını halen yaşayan bir ülkenin vekilleri olarak anlaşmayı reddetmelerinin umulduğu vurgulanıyor.

Çernobil’in yıl dönümünde Sinop için eylem vakti

Tüm bu gelişmelerin yanı sıra Çernobil’in yıl dönümü olan 26 Nisan’da Sinop’ta büyük bir eylem planlanıyor. Türkiye’nin dört bir yanından vatandaşların beklendiği eylemde amaç nükleer santral yapılırsa nasıl bir alanın yok olacağını göstermek. ‘ İnsanlar o alanı gezseler, nükleer karşıtı olmasalar bile yapılmak istenenin nasıl kötü olduğunu anlayacaklar’ diyor Barış Çınar, ‘kuru kalabalıkla slogan atmayacağız, bölgenin endemik bitkilerini göreceğiz, kuş gözlemi yapacağız.’ Kısa bir süre önce Sinop’a gitmiş olan radyoloji uzmanı Alper Öktem de sorunun sadece Sinop’u değil tüm ülkeyi ilgilendirdiğini vurguluyor: ‘Sinop’ta kurulacak nükleer santral tüm Karadenizin, Bogazların, Anadolu’nun sorunudur. Çernobil’in yol açtığı saglık sorunlarıyla, ölümlerle yasayan Karadeniz bunu iyi biliyor. Simdi Hopa’dan, Ordu’dan Kirklareli’ne dek tüm nükleer karşıtlarının sözlerini söylemeleri lazım. Gün Sinop’u savunma günüdür”

* Fotoğraflar Nükleer Karşıtı Platform’dan alınmıştır.

(Gözde Kazaz / Yeşil Gazete)

Ülkeyi bırak dünya elden gidiyor – Pelin Cengiz

Türkiye’nin ateşten gömlek güncel politiğini tartışmanın kısırdöngüsü dur durak bulacak gibi değil, görünen o ki kısa sürede de bundan çıkış yok. Üçlü seçim etabının ilk ayağını da tamamladığımıza göre, artık bu köşenin ana gündem konularından biri olan ekoloji meselesine geri dönmenin ve gezegeni bekleyen felaketler silsilesi gerçeğiyle bir kez daha yüzleşmenin tam zamanı.

Hatırlanacağı üzere, BM himayesindeki IPCC’nin (Intergovernmental Panel on Climate Change – Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli) 5. Değerlendirme Raporu’nun ilk bölümü geçen sonbaharda açıklanmıştı. İlk bölüm, gayet açık şekilde hükümetlere, “İklim değişikliği vardır, her geçen gün etkilerini daha fazla gösteren iklim değişikliği insan kaynaklıdır, sera gazlarını sorumsuzca atmosfere salmaya devam ettiğimiz sürece iklim, dünyayı insanların yaşamasını zorlaştıracak biçimde değişecektir” mesajı veriyordu.

Raporun, geçen hafta Japonya’da açıklanan ikinci bölümü ise bize iklim değişikliğinin ağır, geniş çaplı ve geri dönüşü imkânsız bir noktaya ulaşmak üzere olduğunu gösteriyor. Yani anlayacağınız raporda çok fazla kötü haber var. Bu bölümde, Afrika, Asya, Avrupa, Kuzey Amerika, Güney Amerika, Küçük Adalar, Avustralya ve Yeni Zelanda olmak yedi bölgede iklim değişikliğinin etkileri farklı kategorilerde incelenmiş, riskler ve adaptasyon süreçlerinde neler yapılması gerektiği ortaya konmuş.

Bu noktada, IPCC’nin 2600 sayfalık raporunu 800’den fazla bilim insanının 12 bin bilimsel çalışmayı inceleyerek hazırladığını da söylemek de fayda var, çünkü bu aynı zamanda bilimin farklı alanlarının geniş bir mutabakatıyla iklim değişikliğinin kanıtlandığına işaret ediyor.

Her şeyden önce küresel ısınmanın iki derece yerine dört derece olması hâlinde yaşanacak felaketlerin yaratacağı zarar çok ağır olacak. Ancak, alınacak her tedbirin de gelecekteki ekonomik zararları daha aza indireceğine vurgu yapılıyor. Küresel ısınmanın dünya ekonomisine maliyeti ise alınan önlemlere bağlı olarak dünya gayrisafi hâsılasının yüzde 0,2 ile yüzde 2’si arasında olacak. Bu durumda Batı ülkeleri artık büyüyemeyecek, gelişmekte olan ülkelerin büyüme oranı çok düşecek. Yine önlem alınmadığı takdirde, tarımda verimlilik 2050’ye kadar her 10 yılda yüzde 2 düşerken, buna mukabil dünyanın gıda talebi aynı periyotta yüzde 14 artacak.

Türkiye’nin de içinde yer aldığı Avrupa’ya yönelik en büyük risk uyarıları su taşkınları, aşırı sıcaklıklarla, su kıtlığı ve bunları yaratacağı ekonomik kayıplar şeklinde özetlenmiş. Herhangi bir adaptasyon sağlanmazsa, 2080’e kadar her yıl AB ülkelerindeki en az 775 bin en fazla 5,5 milyon insan denizlerin yükselmesiyle kıyılarda oluşacak su baskınları nedeniyle etkilenecek. En fazla Atlantik, Kuzey ve Güney Avrupa bölgeleri bu durumdan zarar görecek. Denizlerdeki yükselme konusunda herhangi bir adaptasyon çalışması yapılmazsa AB, bunun sonucu olarak her yıl 17 milyar euroluk maliyetle karşı karşıya kalacak, en yüksek zararı Hollanda, Almanya, Fransa, Belçika, Danimarka, İspanya ve İtalya görecek.

Türkiye’de denizlerin bir metre yükselmesi hâlinde üç milyondan fazla insan bundan etkilenecek, bu su taşkınlarının maliyeti 12 milyar doları bulacak. Bu açıdan Türkiye’nin denize dolgu yapma fikrini bir kez daha gözden geçirmesinde fayda var. Öte yandan, Avrupa’da 2100’e kadar kaybedilecek orman arazisinin Avrupa’ya maliyeti yüzlerce milyar euro olacak. Özellikle Güney Avrupa’da iklim değişikliğinin sebep olduğu aşırı hava olaylarıyla ve ani rüzgârlarla kırsal alan yangınları artacak, bunun en büyük etkileri Fransa, İtalya, Yunanistan, Portekiz, İspanya ve Türkiye’de görülecek.

Özetle dünyayı giderek daha kirli, daha yoksul, gıda ve su kıtlığının arttığı, sağlık sorunlarının çoğaldığı, ülkelerarası yeni çatışmaların ortaya çıktığı bir dönem bekliyor. İklim değişikliğinden kimse muaf değil, üstelik insanlık bu kötüye gidişe el birliğiyle dur demedikçe iklim değişikliğinden kaçış yok. Dolayısıyla kabul etmesi güç gelebilir ancak, dünyanın aslında bir çevre sorunu yok, kelimenin tam anlamıyla gerçek bir insan sorunu var.

Pelin Cengiz – Taraf

 

Zeynel Arslangündoğdu- Kuş Yollarından Geçen Üç Mega Proje

3. köprü, 3. havalanı proje alanının üzerinden yıllık 800 bin kuş süzülerek göç ediyor. İstanbul’un kuzeyinde bulunan ormanlar üzerinden geçen kuşlar, buralarda geceleyip besleniyor.

kuşşş_m

Ülkemiz kuş varlığı bakımından Avrupa’nın birçok ülkesinden çok daha zengin. Türkiye’nin kuş varlığı ise yakın zamanda soyu tükenmişler de dâhil, 70 familyaya mensup 469 türden oluşuyor.

Batı palearktik bölgenin en önemli göç yollarından bazıları Türkiye üzerinden geçiyor. Süzülerek göç eden kuşlar denizler üzerinden geçmemek için belli dar boğazları seçtiklerinden buralarda gözlenebilirler. Böyle dar boğazların ülkemizde en tanınmışı İstanbul Boğazı.

Orta ve Doğu Avrupa’dan yola çıkan binlerce kartal, şahin ve on binlerce leylek özellikle sonbahar göçü sırasında Üsküdar-Çamlıca ile Beykoz-Toygartepe arasındaki sırtlardan izlenirler. Bu kuşlar güneyde Afrika kıtasında kışladıktan sonra ilkbaharda da Sarıyer sırtlarından kuzeye doğru göç ederler.

Daha az bilinen bir dar boğaz olan Borçka-Artvin ise Türkiye’nin öteki ucunda, Doğu Avrupa’nın doğusundan ve Kazakistan bozkırlarından gelen yırtıcılar için yaşamsal önem taşır. Bu türler güney sınırımızdan çıkarken ise Belen Geçidi (Hatay) semalarında yoğun sürüler halinde görülebilir.

Durum sadece yırtıcılar için değil, pek çok ötücü kuş türü için de benzer. Her yıl çok sayıda türden pek çok birey kuzey-güney ya da güney-kuzey göçlerini Türkiye üzerinden gerçekleştirir. Küçük Orman Kartah’nın (Aquila pomarina) neredeyse tüm populasyonu İstanbul Boğazı üzerinden göç ediyor. Leylek (Ciconia ciconia) popülasyonunun çok büyük bir kısmı yine göç yolu olarak istanbul’u tercih ediyor. Özellikle Doğu Avrupa’nın göçmen kuşları yoğun olarak Türkiye’den geçiyor.

Kuşların göç rotası

500-315

Farklı türlerin kışlama ve üreme alanları arasında izledikleri rota ya da kışlama alanlarında yerleşme şekilleri değişik göç şekilleri oluşturuyor. En belirgin farklılıklardan biri süzülen kuşlarla, kanat çırpan aktif uçucular arasında. Uçabilmek için termallere bağımlı süzülen kuşlar, geniş su kitlelerini aşamadıklarından kıyı kenarlarını izleyerek gündüzleri uçarlar ve denizlerin karalara birbirine en çok yaklaştıkları bölgelerden geçerler. Diğer taraftan pek çok ötücü kuş, yağmurcu ve su kuşu yer şekillerine bağlı kalmaksızın geniş bir cephe şeklinde geceleyin göç ederler.

Boğazdaki kuşların göçü

İstanbul, Batı Palearktik biyocoğrafya bölgesindeki en önemli göç yollarından biri. Avrupa’daki diğer göç yolları arasında Cebelitarık Boğazı ve Malta Adası-italya bölgeleri geliyor. İstanbul, hem ilkbaharda, hem de sonbaharda leylekler ve yırtıcı kuşların göçüne ev sahipliği yapıyor.

Bunun dışında su kuşları ile ötücü kuşlar da istanbul üzerinden göç ediyor. 3. Köprü ve 3. Havalimanı proje alanları, İstanbul kentinin kuzey batısında yer alıyor. Terkos Gölü ve Belgrad Ormanı’nda yapılan çalışmalarda (son 10 yılı kapsayan) kuş göçünün bu alanlar üzerinden geçtiği tespit edildi. Dolayısıyla 3. Köprü ve bağlantı yolları ile 3. Havalimanı proje alanı kuş göç yolu üzerinde bulunuyor.

Proje alanından 800 bin kuş göçüyor

İstanbul’da yapılan kuş göç çalışmalarına göre, ilkbaharda ve sonbaharda yaklaşık 400.000 leylek, yaklaşık 200.000 yırtıcı kuş ve yüz binlerce ötücü kuş türü, su kuşu ve kıyı kuşu göç ediyor. Süzülen kuşlar karalar üzerinden, diğer kuşlar ise karalara bağlı olmaksızın farklı yerlerden göç ederler. Süzülen kuşlar için göç dönemleri, ilkbaharda Mart, Nisan ve Mayıs ayları boyunca, sonbaharda ise Ağustos, Eylül ve Ekim ayları boyunca yoğunlaşıyor.

Su kuşları için kış dönemi başlangıcı ve kış dönemi sonu, ötücü kuşlar ve kıyı kuşları ilkbahar ve sonbahar aylarında türe bağlı olarak farklı zamanlarda yoğunlaşıyor. Belgrad Ormanı’nda 160 kuş türü görülür. Proje alanında yaklaşık 200 kuş türünden söz etmek doğru olacaktır. Süzülen kuş türü sayısı 30’un üzerinde olup, leylekler hariç tamamı yırtıcı kuş türlerinden oluşuyor. Kabaca yıllık 800.000 kuşun alandan süzülerek göç ettiğini söylemek doğru.

Bern sözleşmesinde koruma altındalar

Yapılan gözlemlerde özellikle İstanbul’un kuzeyinde bulunan ormanlar üzerinden geçen kuşların, buralarda geceledikleri ve beslendikleri tespit edildi. Bu yüzden daha alçaktan uçmayı tercih edebiliyorlar. Rüzgâr durumuna göre değişmekle beraber genel olarak yükseklikleri 50­800 metre arasında değişiyor. Rüzgârın yoğun olduğu günlerde genel olarak daha alçaktan geçtikleri gözlendi. Süzülerek göç eden kuşların ilkbahar göçleri İstanbul’un kuzeyinde yoğunlaşıyor.

(Şekil 3). Belirgin bir şekilde sonbaharda da özellikle yırtıcı kuşlar kuzeyden geçme eğilimindeler.

Proje alanında yaşayan yerli ve göçmen kuşlar Bern sözleşmesi ile korunacağı Türkiye tarafından bu sözleşmeye imza atılarak taahhüt edildi. Bu sözleşmeye göre özellikle süzülerek göç eden yırtıcı kuş türleri ve leylekler, EK II Kesin Koruma Altına Alınan Fauna Türleri listesinde yer alıyor.

Kuş göçlerinin 3. Köprü ile ilişkisi

500-375

İstanbul’da yapılmaya başlanan bu projelerden ilki 3. Köprü projesidir. Bu projenin başlamasıyla ilk etapta yaklaşık 80-100 m enindeki yol güzergâhında yüz binlerce ağaç kesilmeye başlandı. Yolu genişletme çalışmaları ise sürüyor. Yol güzergâhının dışında yolun hemen kenarlarında ormanlık alan içerisinde yolun dolgu işlemleri için dev çukurlar açılıyor. Bu şekilde ormanlık alanlar tahrip ediliyor.

3. Köprü projesi ilk bakışta süzülen kuşlar başta olmak üzere diğer göçmen kuşlar açısından doğrudan zararı yokmuş gibi algılanabilir. Öncelikle kesilen yüz binlerce ağaç o ormanda yaşayan yaklaşık 100 ile 200 tür arasında değişen kuş türlerine ait popülasyonların yuvalanma, beslenme ve saklanma alanı. Bu alan tamamen yok oluyor. Göçmen kuşların dinlenme ve konaklama alanları tahrip ediliyor. Kuş Göçleri ve 3. Köprü arasında oluşacak tehditler ve bu tehditlerin kuşlara etkileri Tablo l’de verildi.

500-336

Kuş göçlerinin 3. havalimanı ile ilişkisi

İstanbul’un Kuzey bölgesine, Arnavutköy Ormanları’nı da içerisine alan orman arazisine yapılacak olan 3. Havalimanı proje alanın %81’i orman, 9’u göl ve %4’ü mera, kuru tarım ve fundalıklardan oluşuyor. Proje alanının %94’ü kuşlar için uygun doğal yaşam ortamı. Aynı zamanda proje alanı kuş göç yolu üzerinde. (Şekil 2). Süzülen kuşlardan leylekler ve yırtıcılar oluşan yaklaşık 400 bin kuş ilkbaharda bu alanı kullanıyor. Sonbahar da ise yaklaşık 200 bini yine bu göç rotası üzerinden göç ediyor.

3. Havalimanı, Avrupa’nın ikinci büyük havalimanı olarak düşünülüyor. Bu havalimanındaki uçak trafiği ve süzülen kuşların kütlesi ile sürü büyüklükleri dikkate alınırsa uçak kazaları açısından ne denli büyük riskleri taşıyacağı ortada.

Bu kuşların ağırlıkları 1-4 kg arasında değişiyor. Alandan en fazla sayıda göç eden leyleklerin ağırlıkları 3-3,5 kg arasında. Süzülerek göç eden kuşların göç rotaları on binlerce yıldır aynı güzergâh üzerinden geçiyor. Bu yolun değiştirilmesi mümkün değil.

Uçakların trafiği ile kuş sürülerinin radarlarla kontrol edilmesi hem masraflı hem de riskli. Bir taraftan bu kuşlar Bern sözleşmesiyle korunması gerekirken diğer taraftan olabilecek uçak kazası risklerinin de düşünülmesi zorunlu görülüyor.

Yoğun hava trafiği olacağı düşünülen böyle bir havalimanında uçakların havada bekletilmesi de çok masraflı bir uğraş. Havalimanının yapılacağı alanda Nihai ÇED raporuna göre 12 kuş türünün görüleceğinden bahsediliyor. (Nihai ÇED Raporu, 2013). Gerçekte ise proje alanında yaklaşık 150-200 kuş türünden bahsetmek gerekiyor. Bu da ÇED raporunun ne denli gerçekçi hazırlandığının bir göstergesi.

Su kuşlarının da göç yolu üstünde

Havalimanı sadece süzülen kuşlar açısından değil, su kuşlarının göçü açısından da tehlike oluşturuyor. Terkos Gölü’nde yaşayan su kuşlarının göç dönemleri, bu kuşların beslenmek için proje alanı üzerinden geçişleri de risk oluşturuyor.

Su kuşlarının büyük çoğunluğu kaz, ördek, balıkçıl gibi iri kütleli kuşlardan oluşuyor. Ayrıca Karadeniz üzerinden bıldırcın göçleri, yine deniz tarafından martı sürülerinin geçişleri de aynı şekilde risk oluşturacak. Ötücü kuşların göçleri kuş-uçak çarpmaları açısından düşük risk faktörü taşıyor. Ancak bu kuşların biyolojik çeşitlilik açısından önemli olduğu da unutulmamalı. Kuş Göçleri ve 3. Havalimanı arasında oluşacak tehditler ve bu tehditlerin kuşlara etkileri Tablo 2’de verilmiştir.

500-505

Kuş göçlerinin Kanal İstanbul ile ilişkisi

İstanbul, doğal yapısı olarak istanbul Boğazı’yla Avrupa ve Asya kıtalarına ayrılmıştır, istanbul Boğazı Karadeniz ile Ege Deniz arasında bir bağlantı oluşturur. Kanal Projesi ise, istanbul’un doğal olarak ayrılmış Avrupa yakasında kalan tarafını Trakya’dan da ayırarak adeta dört tarafı denizlerle çevrili bir adaya dönüştürme projesi. (Şekil 4).

Böyle bir izolasyon bu kara parçasında yaşayan tüm canlılar açısından tehdit oluşturur, insanlar genellikle büyük bir deprem gibi doğal afetlerle oluşan çevre değişimlerini doğal karşılıyor. Kanal Projesinin ekolojik açıdan neler getireceği ve neler götüreceği hesap edilmiyor.

Doğal yaşama ve biyolojik çeşitliliği azaltıcı etkisi bulunuyor. Ada ekosistemi haline getirilecek olan Kanal istanbul’la İstanbul Boğazı arasındaki kara parçasında yaşayan canlıların popülasyonları azalacak. Zaman içinde büyük bir kısmı yok olacak. Şehir yaşamına uyum sağlayan türler için fırsatlar oluşacak. Büyük bir alanın biyolojik çeşitliliğin azalması demek, oranın bitkiden hayvana kadartüm canlılar alemindeki gruplarının azalması demek. Kuş göçleri açısından ise leyleklerin Afrika’ya göçleri sırasında daha da güneye geçmesi zorlanacağından, bu rotayı izlemeye çalışan leylekler Marmara Denizini aşmakta zorlanacaklar. Ayrıca, durumun sadece kuşlar açısından değil, denizler arasındaki su akışları, balık göçleri gibi diğer konular açısından da irdelenmesi gerektiği ortada.

Sonuç

İstanbul’da yapılacak projelerin kuşlara olan etkileri yukarıda sıralandı. Görüldüğü üzere gerek göçmen gerekse yerli kuşlar bu projelerden olumsuz etkileniyor. En fazla zararı ise karasal yaban hayvanları görecek. Böyle bir değerlendirme henüz yapılmadı.

3. Köprü projesi için ÇSED (Çevresel ve Sosyal Etki Değerlendirmesi) final raporu köprü inşaatı başladıktan sonra 2 Ağustos 2013 tarihinde tamamlandı. Final ÇSED raporunda 60,5 m genişliğindeki proje inşaatı etki değerlendirilmesi için dikkate alınmış olup kuş türlerine ait liste eksik verildi.

Köprü ve otoyol güzergâhının geçtiği alanlarda yaklaşık 200 kuş türü yaşarken, raporun ekli listesinde 21 kuş türünün isimleri yer alıyor. Bu kuş türlerinin ne şekilde etkileneceklerine dair bilgi bulunmuyor.

Raporun içerisinde İstanbul’da yaşayan kırmızı listeye dâhil 22 kuş türü listelenmiş. (Anonim 2014-ÇSED Final Raporu). Bu türlerden 13’ü ekli listeden farklı. Listede türlere ait kırmızı liste statüleri örneğin Alaca sinekkapan’da (Ficedula semitorquata) NT (Tehdite yakın] olması gerekirken LC (Düşük riskli) statüde yanlış verilmiş.

3. Havalimanı için hazırlanan Nihai ÇED raporunda ise, söz konusu alanda 200 kuş türü yaşarken sadece 12 kuş türünden bahsediliyor. Ayrıca ÇED raporları yanıltıcı sonuçlar da veriyor. Süzülerek göç eden kuşların göçlerinin olmadığı bir dönemde örneğin Kasım-Aralık gibi bir zamanda yapılacak arazi çalışması göç hakkında yeterli veri oluşturamaz. Ya da 3. Köprü’nün bağlandığı oto yollarının sadece eni (100-150 metre] genişliğindeki alanın çevresel etki değerlendirilmesi de aynı yanıltıcı sonucu verecektir. Yani sınırlandırılmış 100 metre enindeki bir koridorun göreceği zarardan öteye gitmeyecek.

Çevresel etki değerlendirme raporunda ornitoloji çalışmaları kısa süreli yapılan çalışmalardır. Bu açıdan bakıldığında verilen bilgiler yetersiz ve yanıltıcı. Söz konusu projeler için sadece kuş göçünün mevsimsel olarak dağılımı ve yoğunluğunu tespit edebilmek için alanın düzenli olarak en az iki yıl boyunca izlenmesi gerekiyor.

Böyle bir çalışma sonrasında elde edilecek bulgular daha gerçekçi olacak. Kuşların dışında istanbul Boğazı üzerinde yarasa göçleri gerçekleşiyor. Bu göçler de düzenli olarak izlenmeli. Sonuç olarak doğa bir bütün olup, yapılacak olan projelerin her şeyden önce ekolojik bir yaklaşımla ele alınması hem ülke çıkarları hem de gelecek nesillere daha sürdürülebilir bir çevre bırakma açısından gerekli. (SA/NV)

* Doç Dr. Zeynel Arslangündoğdu, İstanbul Üniversitesi Orman Fakültesi öğretim üyesi, ornitolog.

** Bu yazı TEMA Vakfı’nın 3. Köprü, 3. Havalimanı ve Kanal İstanbul’un kente olası sonuçlarını 17 bilim insanının yazıları ile ele aldığı bilimsel raporunda yer aldı.

Kaynakça

Anonim, 2013. İstanbul Bölgesi 3. Havalimanı, istanbul ili, Arnavutköy ve Eyüp ilçeleri Nihai ÇED Raporu, T.C. Ulaştırma Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığı Altyapı Yatırımları Genel Müdürlüğü.

Anonim, 2014. Kuzey Marmara Otoyolu (3.Boğaz Köprüsü dâhil) Projesi için Çevresel ve Sosyal Etki Değerlendirmesi (ÇSED), AEC0M Turkey, Ankara.

Arslangündoğdu, Z. 2D05. istanbul-Belgrad Ormanı’nın Ornitofaunası Üzerinde Araştırmalar. İ.Ü. Fen Bilimleri Enstitüsü, Doktora Tezi (Yayımlanmamıştır).

Arslangündoğdu, Z. 201İD. Autumn-2007 Migration of Soaring Birds across the Bosphorus, Turkey. Journal of the Faculty of Forestry, İstanbul University, 61 (2): 32-42.

Arslangündoğdu, Z., Dalyan, C, Bacak, E., Yardım, Ü., Gezgin, C, Beşkardeş, V. 2011b. Spring migration of the White Stork, Ciconia ciconia, andthe Black Stork, Ciconia nigra, over the Bosphorus. Zoology in theMiddle East S3: 2-13.

Bilgin, C. 2000. Gökyüzüne Dargın Kuşlar, Gezi Traveler Dergisi, Yıl: 3, Sayı: 29, Şubat, 92-99.

Bilgin, C. 2004. Kuşların Gizemli Yolculuğu Göç, Bilim ve Teknik Dergisi, Gökyüzündeki Yollar Özel Eki, Mayıs 5, 5-9.

Can, 0. 2002. Kuş Göçlerinin izlenmesi, Kuş Araştırmaları ve Doğa Koruma Ulusal Sempozyumu Bildirileri, 2-8 Şubat 2002, Ankara, 9-12.

Can, 0.2004. Süzülen Kuşların Göç Rotaları, Bilim ve Teknik Dergisi, Gökyüzündeki Yollar Özel Eki, 5.

Cırık Ö., Smith L. 200S. Spring Raptor Migration At TheBosphorus, Turkey, Towards Conservation Of Asian Raptors Through Science & Action The 4th Symposium On Asian Raptors – Malaysia 2005, 28 – 31 October 200S.

Eken, G., Bozdoğan, M., isfendiyaroğlu, S., Kılıç, D. T., Lise, Y. 2006. Türkiye’nin Önemli Doğa Alanları, Doğa Derneği, Ankara, ISBN: 928-925-98901-3-1.

Ertan, A., Arslangündoğdu, Z. 2013. Belgrad Ormanı’nın Kuşları. [İn: Çolak, A. Belgrad Ormanı -Bir Doğa ve Kültür Mirası-). Orman Bakanlığı, 1. Bölge Müdürlüğü, istanbul.

Forsman D. 1998. The Raptors of Europe and the Middle East: A Handbook to Field Identification, Poyser Natural History Princeton University Press, ISBN: 928-0856610981, 608 s.

Heinzel H., Fitter R., Parslow J. 2001. Türkiye ve Avrupa’nın Kuşları (Kuzey Afrika ve Ortadoğu dâhil), [Çeviri: Kerim Ali Boyla), Doğal Hayatı Koruma Derneği, istanbul, 2001, 925-940-9828.

arslan

 

Zeynel Arslangündoğdu

– Bu yazı ilk olarak bianet.org sitesinden yayınlanmıştır.

3. Köprü inşaatı can aldı

3. Köprü inşaatında kullanılan iskele çöktü. Göçük altında kalan işçiler var. Şimdiye kadar üç işçinin cansız bedenine ulaşıldı.

fft81_mf2091970

Beykoz Çavuşpaşı Ahmet Halim Caddesi üzerinde yer alan 3. köprü viyadüğünde kısmı çökme meydana geldi. Viyadükte beton dökme çalışmaları sırasında meydana gelen göçükten Doğan Haber Ajansı’na göre üç işçinin cesedi çıkarıldı.  Olay yerine gelen itfaiye ekipleri çöken iskeleyi kaldırmaya çalışıyor. Kurtarma çalışmalarını izleyen işçiler can kaybının artmasından endişe ediyor.

Ekiplerin kurtarma çalışmaları devam ediyor. Bazı işçiler ise köprü inşaatının beton blokları üzerinde mahsur kaldı.

 (DHA/Al Jazeera Turk)

‘Belki bilet kalmıştır’ dedirten filmler

İstanbul’un iki haftalık sinema maratonu başladı.20’nin üzerinde bölümde 200’ü aşkın film sunan İstanbul Film Festivali’nden öneriler:

Son dakika bileti bulmak için sinema salonu önündeki gergin bekleyişler, iki seans arasında sıkıştırılan öğünler, gününüzü sadece film izlemeye ayırmışsanız ‘Beynimi yakmadan kaç filmi arka arkaya izleyebilirim?’ denemeleri ve fuayelerin kalabalıkları 33. kez İstanbul’a uğruyor.

indir (28)

Bir kısmı klasikleşmiş, bir kısmı son yılların icadi pek çok farklı bölümle izleyiciye 200’ü aşkın film sunacak festivalde,  söyleşiler, atölye çalışmaları ve sinema derslerine de katılmak mümkün olacak.. tabii mahşeri insan kalabalığından yer bulabilirseniz. Festivale ilginin yıllar geçtikçe artması ve artık neredeyse kabına sığamaması elbette olumlu bir gelişme. Gündüz seanslarındaki birkaç film dışında, haftalar önceden biletinizi almamışsanız yer bulmanız neredeyse olanaksız; önemli yönetmelerin olduğu konuşmaları izlemek için ayakta kalmanızsa an meselesi. Özellikle son yıllarda festivalin müsebbibi İKSV’nin kendi üyelerine bilet ön satış sistemine geçmesiyle oluşan bu durum dileriz önümüzdeki yıllarda ‘tüm sinemaseverler’ için bir yöntem bulunarak çözülür. Bu konudan bahsetmemizin nedenine gelince; evet, her zaman olduğu gibi festivalin özellikle ilgi çekici filmlerine bilet çoktan bitti. Fakat yine de ‘bir umut’ girme ihtimalimizi göz önünde bulundurarak bu 200 kusür filmin arasında birkaç öneride bulunmak istiyoruz.

Uluslararası Yarışma: 2012 yılında festivalleri dolaşıp eli boş dönmemiş filmlerden oluşan seçkide, bu sene sanat ve sanatçının dünyasını beyazperdeye aktaran filmlere yer veriliyor. Yarışacak 12 filmin arasında kendine özgü yapımlardan biri ‘Frank’.
Lenny Abrahamson’un yönetmenliğini yaptığı bu filmde egsantarik bir müzik grubu, gruba yeni katılan Jon ve kafasında devasa bir maskeyle dolaşıp ilginç kurallar koyan egsantrik grup lideri Frank başrolde.

‘Ulusal yarışma’: Festivalin heyecanla beklenen filmlerinden oluşan bu seçkide bir kısmı vizyonsa girmiş, çoğu ilk defa izleyiciyle buluşacak 10 film yer alıyor. Onur Ünlü‘nün ‘Sen Aydınlatırsın Geceyi’ filminden hemen sonra hazırlıklarına başladığı ‘İtirazım Var’ merakla beklene filmlerden. Ünlü’nün, Sırrı Süreyya Önder’le birlikte yazdığı filmde imam Selman Bulut’un camisinde çözülmesi gereken bir cinayet işleniyor.

‘Sinemada İnsan Hakları’: Bir film seçmenin epey zor olduğu seçkiden hızımızı alamayıp üç öneride bulunuyoruz: Mısır Devrimi’nin gençlerini anlatan ‘Mikrofon’ filmiyle ses getiren yönetmen Ahmad Abdalla‘nın ‘sonra ne oldu?’ sorusuna cevap aradığı ‘Rags and Tatters / Çul Çaput’; Alman yönetmen Maria Binder’in yönetmenliğini yaptığı, 25 yıldır insan haklarının ve özelde LGBTIQ bireylerin haklarının etkin savunucularından biri olan İstanbullu transkadın Ebru K.’yı izleyen belgesel TransX İstanbul ve Çin’in muhalif sanatçısı Ai Weiwei‘nin yaşam felsefesi, siyasal görüşleri ve insan hakları mücadelesi üzerine bir başka belgesel ‘Ai Weiwei the Fake Case / Düzmece Dava’.

‘Nerdesin Aşkım’: Yaştan ve cinsiyetten bağımsız filmleri toplamış seçkide, tabu yıkan yönetmen Bruce LaBruce’ın ilk uluslararası gösterimlerini Toronto ve Venedik film festivallerinde yapan son filmi ‘Gerontophilia / Aşkın Yaşı Yoktur‘ gösterilecek. İleri yaştaki hemcinslerinden hoşlanan genç hastabakıcı Lake’in hikayesinde LaBruce’un beden ve cinsiyet politikalarını alışılmıştan daha az sivri bir tarzla ele alıyor.

‘Akbank Galaları’: Açık konuşalım: sonradan izlenmesi en muhtemel filmler bu seçkide yer alıyor. Tanınmış yönetmeler, yıldız oyuncularla dolu seçkide yer alan çoğu filmden hem epeyce bahsedildi, hem de büyük kısmı yakında vizyona girecek. Dolayısıyla Roman Polanski‘nin yönetmeliğini yaptığı, İstanbul’da da DOT tiyatro ekibinin de sahnelemiş olduğu ünlü tyatro oyunu ‘Kürklü Merkür‘ün sinema versiyonunu önermekle yetinelim.

Festivalin Bonus’u: Muhsin Bey festival kapsamında beyazperdede. Yedi yıl önce başlayan ‘Özel Gösterimler‘ kapsamında Türkiye sinemasının kült filmi ,Şener Şen ve Uğur Yücel’in başrolü paylaştığı bir Yavuz Turgul klasiği olan ‘Muhsin Bey‘i, restore edilmiş pırıl pırıl haliyle beyaz perdede izleyebilirsiniz.

arsvFilm_OTVVxRdQXSbGflEZspQXjenBYqNTVTRR

‘Bu İkiliye Dikkat’: Bu seneki festivalin en müstesna seçkilerinden. Türkiye sinemasının 100. yılı şerefine hazırlanan bu özel bölümde farklı anlatımlarla, farklı dönemlerde yapılmış 38 filmle ülke sinemasına içten bir bakış sunuluyor. Bu seçikiden hangi filmi yakalarsanız kardır, fakat ille de bir film seçmemiz gerekse; İstanbul’un çarpık dönüşümünü çokça konuştuğumuz şu günlerde Şerif Gören imzalı, başrolü Tarık Akan’a ait 1987 yapımı ‘Beyoğlu’nun Arka Yakası‘nı bir kere daha izleyebiliriz.

‘Ustalar’: İsminin herşeyi anlattığı seçkide bu sene Atom Egoyan‘ın son filmi var. Exotica ve Ararat filmleriyle tanınan yönetmenin ‘Devil’s Knot / Şeytan Düğümü’ isimli gerçek olaylara dayanan filmi, 1993 yılında kaybolan üç çocuğun cesetlerinin ortaya çıkışıyla kapalı toplumun ve ailelerin nasıl tepki verdiği ve dava süreci anlatılıyor.

‘NTV Belgesel Kuşağı’: Seçkide yer alan belgeseller neredeyse her zaman eleğin üstünde kalanlar olduğu için imkan bulabildiğiniz her filme girmenizi öneririz. Bir öneri gerekse; 2010’da ölen yazar J.D. Salinger’ın ortadan kayboluşuyla ilgili araştırma yapan Salinger belgeseli epey merak uyandırıyor.

Filmlerden önce Emek Sineması önünde

5nisan-emek-01

 

Buzdağının görünen yüzü aşağı yukarı böyle. Fakat bir festivali festivali yapan öğeler bazen filmden de aşkın olmuyor mu? İstanbul Film Festivali’nin elle tutulur, gözle görülür hatta koklanır bir hissi varsa bunu sağlayan Emek Sineması halen kapalı. Diğer sekiz salon  kan pompalamaya devam etse de film festivalinin atar damarı yok artık. Hukuki kazanımlara rağmen halen inşaatı/yıkımı devam eden Emek Sineması için bugün bir kere daha buluşuluyor. Dolayısıyla, en sondaki önerimiz en önemlisi olsun: yukarıdaki filmleri ve daha nicelerini sinemamızda izleyebilmek için bugün (5 Nisan) saat 17.00‘de Yeşilçam Sokak’ta buluşalım ve Emek Sineması için ‘Bırakın alkıştan yıkılsın’ diyelim.

(Gözde Kazaz / Yeşil Gazete)

Eisenstein: “Aşırı nüfus kaygısı bir aldatmaca; asıl sorun tüketim”

“Nüfusun dengeye kavuşması ya da düşmesi, tüketimin artışının devamını beraberinde getirecekse çevresel sorunlarımıza deva olmayacaktır.”

Alternatif ekonomi konusunda son dönemin en çok satan kitaplardan birisi olan Kutsal Ekonomi‘nin yazarı Charles Eisenstein‘ın The Guardian’da yayınlanan son yazısını Bora Kabatepe‘nin çevirisiyle sunuyoruz.

Fotoğraf: Guardian/Alamy
Sorun daha fazla bebek doğmasında mı, yoksa kişi başına ne kadar tükettiğimizde mi? / Fotoğraf: Guardian/Alamy

Dünya nüfusunun yarısından fazlası, doğurganlık oranının (kadın başına doğan çocuk sayısı) yenilenme seviyesinin (2.1 doğum/kadın) altında olduğu ülkelerde yaşıyor.

Bu, çevre ile ilgili endişeler taşıyan herkes için iyi bir habere benziyor. Sınırlı bir gezegen tabii ki sınırsız bir nüfus artışını besleyip, destekleyemez ve çoğu çevreci bugünkü 7.2 milyarlık nüfusun bile gezegenin ekolojik taşıma kapasitesini aştığını söylüyor.

Doğum oranları düşmeye devam ederse, Birleşmiş Milletler’in “düşük” tahminlerini gerçekleştirmemiz ve yüzyıl ortasında 8.3 milyarlık tavan nüfusa ulaşıp 2100 civarında bugünkü nüfusumuza dönmemiz mümkün.

Ancak iktisatçılar ve onların yönlendirdiği kamu görevlileri için nüfusun yaşlanması ve azalması bir ihsan değil, tehdit. Doğurganlık oranı yenilenme seviyesinin altına düştüğünde yaşlı nüfus yeni jenerasyonun nüfusunu geride bırakıyor. Bu, emeklileri daha az çalışanın beslemesi, gelir vergilerinin düşmesi ve ekonomik büyümenin durması demek. Buna uygun olarak Singapur, Fransa, Şili ve Güney Kore gibi birçok ülke yurttaşlarına çocuk yapmaları için maddi teşvikler veriyor.

Sandro Botticelli'nin La Mappa del Inferno (Cehennem'in Haritası) tablosu aşırı nüfus konusunun merkezde olduğu, son zamanların en çok satan romanlarından Cehennem'e (Dan Brown) ilham kaybinağı olmuştu
Sandro Botticelli’nin La Mappa del Inferno (Cehennem’in Haritası) tablosu aşırı nüfus konusunun merkezde olduğu, son zamanların en çok satan romanlarından Cehennem’e (Dan Brown) ilham kaynağı olmuştu

Yani burada, diğer birçok alanda olduğu gibi, ekonomik ve ekolojik çıkarlar arasında bir çatışmayla karşı karşıya olduğumuzu görüyoruz. Ancak nüfusa ve ekonomik büyümeye daha yakından baktığımızda sorunların finansal sisteminizin temel yapısına kadar gittiği bir hikayeyle karşılaşıyoruz.

Bunun nasıl olduğunu görmek için naif bir soru soralım: nüfus artışı yavaşlayan birçok ülkede gençler arasındaki işsizlik rekor seviyelerde. O zaman işgücüne yeni gençler eklememiz gerektiğini nereden çıkarıyoruz? Neden daha fazla insan ekleyerek toplam nüfusu ve tüketimi arttırmak yerine ekonomik talebin gençlerden yaşlılara kaymasına izin vermiyoruz?

Bunun kısa yanıtı finansal sistemlerimizin işlemek için büyümeye ihtiyaç duymasında. Paranın faiz yükü taşıyan bir borç olarak yaratıldığı bir sistemde büyümenin yokluğu o parayı borç verecek (ç.n: krediler, yatırımlar yoluyla) fırsatların azalması demektir. Ekonomiye yeni para girmediğinde mevcut borçların ödenmesi zorlaşır. İflaslar sıklaşır, servet daha az elde yoğunlaşır ve varlıkların finansallaştırılması, milli zenginliklerin likitleştirilmesi, kamu harcamalarının kısılması ve eldeki tüm kaynakların borca hizmet etmesi yönündeki baskı artar. Tüm bunlar olurken üretkenliği arttırmaya yönelik teknolojik gelişmelerin istihdamı düşürmesi, artan borçlulukla birleşince talebi daha da fazla düşürüyor ve paranın aktarılabileceği yerlerin sayısını daha da düşürüyor.

Bir diğer deyişle, büyüme itkisi insan ihtiyaçlarının geçmişe oranla artmasından değil finansal sistemlerin büyümeye ihtiyaç duymasından gelmektedir.

Aşırı nüfus konusu dendiğinde ilk akla gelenlerden birisi İngiliz sos
Aşırı nüfus konusu dendiğinde ilk akla gelenlerden birisi Malthus. Nüfus Üzerine Deneme isimli yapıtında aritmetik artan kaynaklara karşın nüfusun geometrik olarak arttığını ortaya koyarak nüfus artışının felaket getireceği kehanetinde bulunmuştu. Malthusyen Felaket olarak literatüre geçen bu olay henüz gerçekleşmemiş olsa da Neo-Malthusyen olarak tanımlanan birçok düşünür hala şiddetle en büyük sorunun nüfus olduğunu öne sürüyor

Ekonomik büyümeye ulaşmak nüfus da büyürken çok daha kolaydır. Yokluğunda büyümesi gereken, kişi başı tüketimdir. Gerçekten de bazı ülkeler nüfusun yaşlanması sorunuyla baş etmek için ekonomik büyümeyi kullanıyor.

Doğurganlıktaki düşüş eğer kaynak-yoğun kalkınmayla beraber gelecekse bunda kutlanacak bir yan yok. Olan da bu gibi gözüküyor: doğurganlık oranları sanayileşme ile ters korelasyon gösteriyor. Bir ülke ne kadar sanayileşmişse doğum oranları o kadar düşük oluyor.

Yeryüzü’ndeki herkes bir Hint köylüsünün hayat tarzında yaşasa dünyanın 12 milyarlık bir nüfusu kaldırabileceği öne sürülüyor. Herkes (bütün dünyanın özenip ulaşmaya çalıştığı hayat tarzı olan) Kuzey Amerikalı üst-orta sınıflar gibi yaşarsa, 2 milyar bile sürdürülemez bir nüfus olurdu. Nüfustaki azalma iyi bir haber ama daha geniş bir bakışla ele alınmalı. Nüfusun dengeye kavuşması ya da düşmesi, tüketimin artışının devamını beraberinde getirecekse çevresel sorunlarımıza deva olmayacaktır.

image
Fotoğrafçı Peter Menzel’in dünya halklarının haftalık gıda ihtiyaçlarını görüntülediği projeden iki kare.

 

Fotoğrafçı Peter Menzel'in dünya halklarının haftalık gıda ihtiyaçlarını görüntülediği projeden iki kare. Üstte doğurganlık oranı düşük (1.41) Almanya, altta doğurganlık oranı görece yüksek (2.19) Bhutan. Tehdit aşırı tüketim mi aşırı nüfus mu?
 Solda doğurganlık oranı düşük (1.41) Almanya, sağda doğurganlık oranı görece yüksek (2.19) Bhutan. Tehdit aşırı tüketim mi aşırı nüfus mu?

Bu demek oluyor ki aşırı nüfus korkusu bir aldatmaca. Tabii ki, mümkünse bir an evvel, nüfus artışı durmalı ama bu aşırı nüfus korkusu daha temel sorunlar karşısında bir hedef şaşırtmadır. Nüfus artışının görüntüsü arkasına saklanmış daha zorlu bir sorun var: ekonomik büyüme.

Nüfus kontrolünün mevcut duruma çomak soktuğu falan yok; bugünkü güç ve servet dağılımını değiştirmiyor. Yaptığı, sömürgeci bir bakışın suyuna giderek çevre krizinin sorumlusunun doğurgan güney halkları olduğunu ve çözümün (doğurganlığı sınırlandıracak olan) kalkınmada olduğunu iddia etmek. Karşılaştırıldığında, ekonomik büyümeyi, küreselleşmeyi ve kalkınmayı sorgulamak mevcut düzeni engellemenin daha etkili bir yolu.

Büyümeye bağımlı sistemimizin, ekonomik ve ideolojik tüm yönlerini incelemeliyiz. Buna insan refahının zirvesinin sanayileşmiş bir Amerika/Avrupa tipi toplumda olduğunu iddia eden ve parasal sistemin küreselleşmeye ve tüketim artışına neden olacak şekilde genişlemesini savunan kalkınma zihniyetinden başlayabiliriz. İster nüfus, ister tüketim anlamında olsun, “sürdürülebilir”, sürdürülebilir büyüme anlamına gelemez.

Charles Eisenstein

image

Hem Ermeniyim Hem de Fenerli

Bir ya da bir buçuk ay öncesi
Evde kendi kendime, “Ali İsmail Korkmaz Marşı”nın son tümcesine yeni söz ararken yakaladım kendimi
Galatasaray sevdalısı biri olarak, “Fenerbahçe yıkılmaz” demek sinmiyordu içime, o kısma mutlaka müdahale etmek lazımdı
Tekyumruk yetişti imdadıma
Facebook’ta marşın son sözlerini, “Direnenler yıkılmaz” diye paylaşarak
Baştan söylemeye başladım ama bu seferde “Öptüğün o çubuklu forma” kısmına takıldı kafam
Ordan da belli oluyordu Fenerbahçe vurgusu, müdahale şarttı
Ama Ali İsmail’in çubuklu formasını Fenerbahçe armasından öptüğü o kare girdi derken işin içine

26 ali ismail korkmaz...

Filmi yedi sene öncesine sardım
Halaskargazi caddesine, Hrant abinin cenaze törenine
Yüzbinler içinde incecik bir noktayım ben de orda
Ayakta bedensel engelim nedeni ile fazla duramayacağım için metro duvarının üzerine tünemişim benim oraya oturmama yardım eden kardeşlerimin de desteği ile
Çok kalabalığız, çokta sessiz
Rakel yengemizin ricası bu yönde
Oturduğum yerden belli belirsiz duyuyorum Rakel yengemin Hrant abime yazdığı o unutulmaz aşk mektubunu
Yanımdan Nejat abi (Yavaşoğulları) geçiyor hemen arkasından türbanı ile saçını sıkı sıkı örtmüş bir genç kadın
Bir süre sonra Abdurrahim Dilipak’ı görüyorum, uzun saçlı küpeli genç bir adamın peşisıra
Sessizliği tek slogan ihlal ediyor
Heceleye heceleye ve tane tane söylüyoruz
“He-pi-miz H-rant-ız, He-pi-miz Er-me-ni-yiz” ve bir daha “He-pi-miz H-rant-ız, He-pi-miz Er-me-ni-yiz”

27 hrant dink...

Ben ilk kısma tüm yüreğimle katılsamda son kısımda susma hakkımı kullanıyorum
İddiam da şu, “ben Ermeni değilimki abi, ne diye “Ermeniyim” diyecekmişim”
Sloganın altyazısını, manasını anlamıyor değilim ama içimden gelmiyor işte “Ermeni” değilken “Ermeniyim” demek
Zaten ben o günlerde “Soykırım”a, soykırım da diyemiyorum, “tehcir” diyorum, “savaş zamanları” diyorum, hem “onlardan” gitmiş hem “bizden” diyorum
Yedi sene önce o kadar farklı ki benim “onlar” dediklerim ile “biz” saydıklarım

Bugüne dönüyorum sonra
Gezi’yi yaşamış, İstanbul United’a şahit olmuş, İstiklal Caddesi üzerindeki sarı-laci, siyah-beyaz, sarı-kırmızı kardeşlerimi omuz omuza gösteren fotoğrafla coşmuş biri geliyor gözümün önüne
Gezi’yi son güne (15 Haziran 2013) kadar anbean Mersin’deki odasında izleyen, Yeşil Gazete’ye dört bir yandan haberler taşıyan, 15’inde Gezi’nin son anlarına şahit olma şansını Gezi’nin içinde yakalayan kendim
“Yok abi” diyorum
“Ben hem Ermeniyim hem de Fenerli”
Hem, “Hepimiz Hrantız, Hepimiz Ermeniyiz”
Hem de, “Fenerbahçe yıkılmaz”

16 istanbul united

Şike var ya da yok
Bu duruma Fenerbahçeli kardeşlerimin müdahil olma imkanı var mıydı, yoktu
Galatasaraylı yöneticiler 109 yıllık “Sarıyla Kırmızıyla, Alnımızın Akıyla” tarihimizde bu tali yollara sapacak olsalar ben engelleyebilir miydim, hayır

Çok zor ihtimal olduğunu içten içe hissediyor olsamda Pazar akşamı Türk Telekom Arena’da oynanacak Galatasaray – Fenerbahçe maçı öncesi-sonrası ve sırasında şu minval bir ambians hayal ediyorum

“Ali İsmail Korkmaz Marş”ını hep bir ağızdan söyleyen ben gibi sarı kırmızıya sevdalı kardeşlerim cep telefonları ışıklarını hep birlikte yakarak Berkin Elvan’ı anmayı da ihmal etmiyorlar
Çarşı’ya “Sık bakalım” ile selam ederken, “Bu daha başlangıç, Mücadeleye devam” ile “Taksim bizim, İstanbul bizim” ile “Direne direne kazanacağız” ile iman tazeliyorlar

Çok zor ihtimal, tamam ama bu gözler Gezi’ye şahit olduktan sonra hiçbir şey ama hiçbir şey imkansız değil bu topraklarda
Hele Çeçen asıllı bir Galatasaray taraftarı olan bendeniz “Hem Ermeni Hem de Fenerli !” olduktan sonra…

#anavarrza

“Bülbüller her zaman ötmüyor mu yahu?”

Fotoğraf: Erkan Özkan (dogalhayat.org)
Fotoğraf: Erkan Özkan (dogalhayat.org)

Soru

Güneşin merhaba

Facebook duvarımda Buğday Derneği’nin “Doğa Takvimi 31 Mart – 6 Nisan” paylaşımını gördüm az önce. 3 Nisan için, “Bülbüllerin ötmeye başlaması” denilmiş.

İki soru aynı anda filizlendi içimde, “Bülbüller her zaman ötmüyor mu yahu?” ve “Ne cahilmişim arkadaş!”

İlk soru için sana danışayım dedim. İkincisi için de senden yanıt aldıktan sonra istiareye yatma kararı aldım…

Selam, sevgi, muhabbet.

Rumuz: Kediyim kedi

Yanıt

Sevgili Kediyim Kedi,

Bülbüller elbette her zaman ötüyorlar. Ancak burada kastedilen kırk nağmeli bülbül ötüşü.

Ötücü kuşların çok çeşitli ötüşleri bulunmakta. Bunlardan bir tanesi de erkek bireylerin üreme mevsiminde çıkardıkları eş bulmak için söyledikleri şarkılar. Nitekim buna da üreme şarkısı deniyor.

Bir erkek bülbül neden böyle güzel öter? İki sebebi var, biri sınırlarını belli etmek, “burası benim, yaklaşanı yakarım!” demek için. İkincisi de dişilere “bak ötüşüm ne güzel, hadi gel” demek için.

Bir de elbette bu bülbüller göçmen kuşlar. Bizim ülkemize de üreme dönemlerinde geliyorlar. Dolayısıyla bülbüller bizler için bu mevsimde öteye başlıyorlar.

Ufak bir hikaye buraya yakışır: Sivas’tan Zaralı Hacı Fatma Hanım (Allah rahmet eylesin), bu topraklarda bildiğimiz ilk kuş gözlemcisi. Zaralı Hacı Fatma Hanım, bahçesindeki vişne ağacına gelen kuşları gözler dururmuş. Malum bülbüller de gelirmiş. Fatma Hanım’ın bülbülleri anlatışı şöyle: “Ala sabah bülbül gelir vişnelere gaga atar. Akşama kadar o vişne tanesi sulanır, güneşin de etkisiyle şarap oluverir*. Akşamın garipler vakti denilen saatinde geri gelir. Yaptığı bu şaraptan bir iki damla alıverir, silkinir, kendinden geçer ve başlar şakımaya”…

Bol bülbül ötüşü dinlemeniz dileğiyle…

*Meyvelerle beslenen kuşların böyle sarhoş oldukları bilinen bir doğa olayıdır.

Sor vatandaş sor! Ekolojik yaşamda her soruya beş cevap kampanyası başlıyor!

GÜNEŞİN’E SOR, CEVABINI AL!

Organik ürünler neden bu kadar pahalı? Organik ürünler gerçekten organik mi?, Köyde canınız sıkılmıyor mu?, Buzdolapsız mutfak olur mu?, Evde çöpleri ayırsam ne işe yarar, gittiği yerde hepsi birbirine karışıyor?, Katkılı gıdalar neden zararlı?, Dünyayı ben mi kurtaracağım? Çocuğun karma aşısı geldi, yaptırayım mı?, Cemreler hala düşüyor mu?, Nasıl çiftçi olurum?, Nereden tohum bulurum? Hem yoga yapıp hem et yiyebilir miyim? Akdeniz Fokları yok olsa ne olacak?, Çobanlık trend olmuş, doğru mu? Ben vejeteryan oldum ama annemler bilmiyor, onlara nasıl söylerim?, Yeşil zeytin ile siyah zeytin ağaçları arasındaki 5 fark? Gönüllü çalışasım var ama nerede? Dolunayda saçımı kestirirsem kel mi kalırım?  Homeopati mi dedin? Buyur?!….

Ve daha nice enteresan sorunun cevaplarını bulup buluşturacağız bu köşede.

Soruları hazırlayın, [email protected] adresine yollayın ve bekleyin, artık ne çıkarsa bahtınıza…

Güneşinesor, verdiği cevaplardan mesul değildir.

(Yeşil Gazete)

Son dönemin Kent Kitapları

100 Soruda Türkiye’de Kentleşme, Konut ve Gecekondu 100 soruda kent

100 Soruda Türkiye’de Kentleşme, Konut ve Gecekondu, ülkemizin 70 yıla yakın bir süreden beri karşı karşıya bulunduğu kentleşme sorunlarını türlü yönleriyle ele alıyor. Çarpık, sağlıksız ve düzensiz bir kentleşmenin, yalnız toplumsal ekonomik ve kültürel sorunları değil, aynı zamanda, fiziksel gelişme ve çevreyle ilgili sorunları ve bunların çözüm yolları da kitapta ele alınan konular arasında. Planlı, yarı planlı ve plansız dönemlerde izlenen kentleşme politikalarının yanı sıra, küreselleşmenin ve yeni liberal düzenin ve toplumsal sınıf gerçeğini gözardı etmenin, kentleşme sorunlarımızın kronik boyutlar kazanmasındaki rolüne de kitapta geniş ölçüde yer ayrılıyor.

Prof. Dr. Ruşen Keleş, ulusal ve uluslararası yükümlülüklerimizi belirleyen tüzel kuralların oluşturduğu çerçeve içinde, devlete, yerel yönetimlere, meslek örgütlerine, sivil toplum kuruluşlarına bu bağlamda düşen görevlerin neler olduğunu açıklığa kavuşturuyor. Kesin çözümün anahtarının, kentine ve kentinin değerlerine sahip çıkma bilinç ve kararlılığında olan yurttaş ve kenttaş olduğunu önemle vurguluyor. Bu yurttaşın, 21. yüzyılın başlarında dogmatik dinsel kurallara göre değil, çağdaş bilimin ışığı altında yetiştirilmiş yurttaş olduğuna dikkat çekiyor.

(Tanıtım Bülteninden)

100 Soruda Türkiye’de Kentleşme, Konut ve Gecekondu

Ruşen Keleş

Cem Yayınevi

2014

 

direnen istanbulDirenen İstanbul

Kuşatılmış İstanbul’da fiziksel mekânda betondan, kamusal alanda baskıdan nefes alamıyoruz, boğuluyoruz. Aniden ortaya çıkıveren her yeni projede biraz daha gerginleşiyoruz; onaylayanlar ve karşı çıkanlar olarak kutuplaşıyoruz. Taksim’de gereksiz bir Kışla ısrarı, karşısında bezdiren bir direniş! Olimpiyatlar uğruna ormanları, mendirekleri, kıyıları, neredeyse tamamı pazara sürülen bir kent. Karşı çıkan, vatan haini bile ilan edilebilir. Ormanların ortasına yapacağımız devasa bir havalimanı, insanımıza dünyanın en büyüğü olma gururu ile sunuluyor. Ama bu da tam kuşların göç yolu üzerinde olduğu için ve yüz binlerce yetişmiş ağacın kesilmesine neden olacağı için yine kavga çıkarma potansiyeli çok yüksek bir proje.

1978-2013 İstanbullu bir yurttaşın, mimarın, öykücünün ve kavgacının İstanbul Yazıları.

1950’lerde, Modernite ve Cumhuriyet Projesi uygulanmaktayken, bu şehrin tam da o zamanki kalbinde, Beyazıt’ta doğmuş; Pera, Burjuva Banliyöleri, Boğaz Köyleri, Modern Yerleşmeler… Alabildiğine deneyimlemiş;

68’lerde biçimlenmeye başlamış dünya görüşü ile yıllarca bu biricik şehri için kavga etmiş, yazmış ve nihayet Gezi’yi görebilmiş bir İstanbul vatandaşının 35 yıllık serüveninden kesitler.

Zamanın ve yerin ruhunu kovalarken algının, itirazın, hayalin ve kavganın yani bu Şehr-i İstanbul’da günümüzde “Kent Hakkı” diye dile getirilen tüm bir yaşamın kimi görüntülerini yakın tarih üzerinden okuyacak ve kimi izlerini sürebileceksiniz

Direnen İstanbul

Haydar Karabey

Ayrıntı Yayınları

2014

 

Mülk, Mahal, İnsan: İstanbul’da Kentsel Dönüşüm Mahal

Türkiye’de son yıllarda gündemi meşgul eden kentsel dönüşüm projeleri, özellikle İstanbul’da birçok toplumsal ve siyasi tartışmayı da beraberinde taşımaktadır. Mülk, Mahal, İnsan: İstanbul’da Kentsel Dönüşüm, bu alandaki literatüre önemli bir katkı sunarken, hem geniş bir çerçeveden kentsel dönüşümü ele almakta, hem de özel olarak altı bölgede yapılan saha çalışmasını ortaya koymaktadır. İstanbul’un Başıbüyük, Derbent, Aydınlı, Tarlabaşı, Tozkoparan ile birlikte Ayazma ve Tepeüstü Mahallelerinde yapılan saha çalışmaları, mahallelerin sosyal yapılarını, demografisini, tarihini inceleyen bu çalışma, tanıklıklar ve belgelere dayanarak bölgenin bir perspektifini sunmaktadır.

Araştırma birçok soruya da cevaplar aramaktadır: Dönüşüm alanındaki mahallelerde yaşayanların koşulları ve olanakları, kentsel dönüşüm modeline uygun mudur? Konut alanlarında zaman içinde oluşan ilişkilerinin önemini nedir? İnsanların bu dönüşüm modeli hakkında fikirleri ve bu yönde talepleri nelerdir? Dönüşüme karşı bir muhalefet var mıdır, seyrini etkileyebilir mi ve kararlara katılması mümkün mü? Mahalle sakinlerinin yaşam koşullarının iyileşme şansı var mıdır? Daha demokratik ve gerçekçi bir konut politikası için neler yapılmalıdır?

İşte tüm bu sorulara yanıt arayan bu çalışma, kentsel dönüşüm hakkında yapılan çalışmalar arasında önemli bir eser olma iddiasını taşımaktadır.

Siyasal iktidar tarafından Türkiye’nin gündemine öncelikli ve tüm Türkiye’yi kapsayan bir siyasal proje olarak sunulan kentsel dönüşüm, kapsamı, gerektirdiği kaynak, yıkılıp yenileneceği ilan edilen yedi milyonluk konut sayısıyla çok büyük bir iddia taşımaktadır. Bu kapsamda bir proje, özenle planlanarak uygulanmadığı, projeden etkilenenlerin katılımlarının sağlanamadığı halde ülke kaynaklarının kötüye kullanılması, mimarlık ve çevre kalitesinin olumsuz gelişimi, dönüşümün yükünün adaletsiz paylaşımı sonucunu doğurma riskini beraberinde getirmektedir.

İlhan Tekeli

Mülk, Mahal, İnsan: İstanbul’da Kentsel Dönüşüm

Yayına Hazırlayan: Cem Tüzün

Yazar: Asuman Türkün , Aslı Sarıoğlu , Besime Şen ,Binnur Öktem Uysal , Esra Kaya , Hade Türkmen ,Mücella Yapıcı Şükrü Aslan

Bilgi Yayınları

2014

 

Herkes için Mimarlık: Taksim için sana soran oldu mu?

Herkes İçin Mimarlık ekibiyle 22 Eylül’de “Yeni Taksim Projesi” ve “Mimarlık nasıl herkes için olabilir yahu?”yu tartışmak için bir araya geldik.

Röportörümüzün (benim) sıra röportajı çözmeye geldiğinde tembelliğimin tutması ve sonrasında kişisel nedenlerle bir süreliğine yazmaya ara vermem nedeniyle röportajı tam altı ay gecikmeyle yayınlıyoruz. Sevgili Herkes İçin Mimarlık’tan ve Yeşil Gazete okurlarından içtenlikle özür dilerim.

Ancak işin en ilginç tarafı Taksim Meydanı’nda hiçbir şey yapılmadığı için röportajın güncelliğinden hiçbir şey kaybetmemesi. Tam da yerel seçimler öncesi bu kadar hiçbir şey yapılmamış olması ilginç değil mi? Bir de bu gözle okursanız belki gecikmeyi hoş görebilirsiniz.

Eski-yeni İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı hayırlı olsun. Bu dönem bir şeylerin değişmesi ümidiyle…

Herkes İçin Mimarlık ekibinden Elif Tan, Emre Gündoğdu ve Samim Magriso ile Taksim meydanındayız. önce şu alt geçit neymiş ne değilmiş bir görelim diye merdivenlerden aşağıya iniyoruz. Belki de bu alt geçit yapılmadan önce HiM’in hazırladığı şu afişi görmüşsünüzdür:

Taksim’de neler oluyor? HiM

Daracık yürüyen merdivenlerden aşağı inerken Emre yürüyen merdivenlerin ne kadar dar olduğundan bahsediyor. “Ne tek kişilik ne iki kişilik, kullanışlı değil”

Otobüs duraklarının da olduğu aşağıya inanıyoruz, otobüs duraklarının meydana yakın geniş kısmında duruyoruz, rahat rahat. Yolun karşısındaki durakta ise daracık kaldırımda insanlar tek sıra duruyorlar.  Sabah ve akşam saatlerinde o kaldırıma insanların nasıl sığacağını, nasıl durakta bekleyebileceklerini soruyoruz birbirimize. Araç gürültüleri arasında birbirimizi anlamaya çalışırken Samim bu yeni yapının insan psikolojisi üzerindeki etkisini anlatıyor:

Samim: İstiklal Caddesi’nin ölçeği daha insan ölçeği, Gezi Parkı da, ağaçlar var mesela. Burası araç ölçeği, insan odaklı bir tasarım da değil. Kendini çok küçük, fare gibi hissediyorsun.

Trafik sıkışıklığı devam edecek – HiM

Emre: Daha güncel işlerde bu araç trafiğini hemzemin geçitlerle düzenliyorlar. Mesela tramvay yollarında Aksaray’da çok fazla hemzemin geçit yaptılar, iyi de oldu, üst geçit çilesinden kurtardılar. Aslında Elif şehirci o daha iyi anlatabilir ama şehircilik anlayışında mimariyle şehir planlamayı ortak çözmenin anlamı var. Taksimde de anlamlı olan da buraya otoban yapıp trafiği hızlandırmak değil tam tersine trafiği azaltarak şehir içine hiç sokmamak. Ama biz çok araba sever bir toplum olduğumuzdan da insanlara “Ne güzel işte Taksim’den basıp gidiyoruz” dedirtmek için bu yollar yapılıyor.

Bunun yerine alternatif ne yapılabilirdi?

Elif: Alternatifi aslında hepimiz Gezi’de gördük. Gezi Parkı olaylarında da iki hafta boyunca tüm yollar kapatıldı, meydana hiçbir araç giremedi ama hayatımızda hiçbir etkisi olmadı. Mete Caddesi’nden araçlar kalkmaya devam ediyorlardı.

Emre: Zaten otobüsler değil trafiği yaratan. İsterse iki yüz tane otobüs dursun, kalksın, trafik yaratmaz. Trafiği özel araçlar yaratır, gece trafiğini de taksiler yaratıyor.

Samim: Sorun trafiği çözmek olsa taksilerin meydana girişi yasaklanabilir, taksiler başka bir yerde toplanabilirdi. Şu haliyle zaten taksiler giremiyor meydana tam anlamıyla.

Ama yollar yayalaştırıldı, meydan genişletildi bu iyi değil mi?

Emre: Bu projenin en kandırma yönüydü bu “yayalaştırma”. İnsanlara “ah ne güzel, yayalara açıyoruz meydanı” dedirtmek içindi. Ama insan düşünülerek yapılan değil araç düşünülerek yapılan bir proje bu. Yayalar meydana nereden çıkacaklar, ya otobüs duraklarında inip yukarıya çıkacaklar, ya metrodan yukarıya çıkacaklar. Şu anda Gezi Parkı AVM olmuyor en azından, insanlar belki Gezi Parkı’na daha çok yönelir, parktan geçiş yaparlar meydana ama kafalardaki projede oraya Topçu Kışlası AVM yapmak vardı. Bu yollar da alışverişini yapmaya gelecek araçlar için yapılmıştı. Hatırlarsınız “Elini kolunu sallayan da giremeyecek” diyorlardı Topçu Kışlası/AVM için.

Samim: Bu alt geçitten muhtemelen Kışla’ya geçiş vardı böylelikle aileler arabalarıyla gelecekler, Taksim’e geldim diye Kışla’ya girecekler, alışverişlerini yapıp çıkacaklardı.

Emre: Taksim’i yayalaştırmak deyince, Taksim zaten yaya doldu bir yer. Bu tarz bir proje olmasa da yayalar Taksim’e geliyorlardı ve gelmeye devam edecekler. Yayalaştırma projesi kapsamında Harbiye’de yaptıkları yol düzenlemesi yüzünden insanlar Harbiye’den yürüyemiyorlar. Kaldırımlar dar, yarım metre bile kaldırım düşünülmemiş ve araç trafiği çok yoğun.

Samim: Bu yayalaştırma projesinin ele alınış biçimi “Bir trafik sorunu var bu trafik sorununu nasıl çözeriz?” idi. Örneğin Talimhane’den buraya insan elbet geçebiliyordu ama ışık oluyordu bu yüzden trafik tıkanıyordu. Şimdi ışık yok, arabalar daha hızlı ilerliyor ama bunun için otobüse binecek insanları bu altgeçide hapsediyorlar.

Daha fazla gürültüye, havasızlığa dayanamayıp bir buçuk kişilik yürüyen merdivenlerden Meydan’a çıkıyoruz.

Emre: Bizde inşaat yapılınca “çalışıyorlar, yapıyorlar, hizmet var” algısı oluşuyor. Bu ilkel hizmet algısını beslemek için, sırf inşaat olsun diye, üstüne hiç düşünmeden ilk akla gelen yapılıyor ve her zaman ilk akla gelen bu kadar kötü oluyor, maalesef. Mesela Muhsin Ertuğrul’u yıktık ama yeniden yaptık dediler, o kadar üstüne düşünülmemiş o kadar kötü bir proje ki… Sırf yapmış olmak için yaptılar ama dökülen bir bina oldu.

Bir süre Taksim’den başka bir yere nasıl gideceğimizi tartışıyoruz. Otobüs durakları yok, otobüslerin rotaları belli değil veya duyurulmuş değil. Bir zamanların AKM’si şimdinin fahri karakolunun önünde olmayan bir otobüs durağı var mesela. Bazen otobüsler yolcu alıyor, bazen almıyor. Bu röportaj yapıldığında Eylül’de de böyleydi altı ay sonra da durum değişmedi.

Elif: Meydan açıldı mı açıldı. Süper açıldı da kimse ne olduğunu bilmiyor

Samim: Bu projenin planlı bir proje olmadığı her yönüyle bağırıyor çünkü şu an buranın ne olacağına dair hiçbir fikrimiz yok. (Gezi Parkı’na çıkan dik yokuşlardan çıkanları göstererek) Parka şöyle bir çıkış yolu var mesela, yol kenarı refüj tadında, havalandırma bacasının yeri plansız. Metronun çıkışından çıkan yayalar yoldan geçiyorlar diyorlardı, metronun çıkışını yolun karşısına niye koymadın en başında?

bianet_havalandırmabaca
Taksim meydanındaki havalandırma bacası – bianet.rog

Bu havalandırma da böyle kalacak herhâlde, çok da yapacak bir şey yok?

Samim: Etrafına çiçek falan dikerler (dikmediler)

Samim: (AKM’yi kast ederek) En kimlikli binalardan biri şu an ne olacağı belli değil. (Fahri polis karakolu oldu) Bir tarafındaki parkın düzenlemesi yok ortalıkta. Muhtemelen buradaki kaldırımlardan asfalta inmeyeceğiz, hemzemin bir geçit yaparlar (yapmadılar). Taksim meydana düzenleme yapmaları lazım, hiçbir düzenleme yapılmayacak diye bir kaide yok elbette. Gezi Parkı’nın düzenlenmesi, trafiğin akışının düzenlenmesi gerekiyor ama kapalı kapılar ardında, tam seçimler öncesinde, yaptım oldu şeklinde olmaması gerekiyor.

Samim: Taksim Meydanı’na şu an meydan demek meydanlara haksızlık.

Elif: Anlamsız bir boşluk

O zaman meydan nedir?

Elif: Meydan olması için meydanı tanımlayacak bazı kütlelerin olması gerekiyor, ağaç da olabilir bina da olabilir. Boşluktan meydan olamaz çünkü insan ölçeğini koruman gerekiyor. Taksim’e baktığımda birkaç küçük meydandan oluşan bir alan düşünüyorum çünkü şu haliyle insan ölçeğinde değil.

Samim: Genelde meydan örneklerinde anıtsal yapılar vardır, meydana bakan veya meydandan baktığın. Kışla o projede öngörülen o binaydı, ama niye Kışla? Meydandan zaten AKM binası var, referansını oradan alabilirdi.

Elif: Meydan olabilmesi için bir kapalılık, tanımlama hissinin yaratılması gerekiyor. Sadece beton döktükten sonra alın size meydan olmuyor. Biraz daha sosyolojik düşünmek lazım, mesela bomboş bir odaya çocuk girdiğinde boşluğa düşer, nasıl oynayacağını bilemez, ona oyuncak vermek lazım üretmesi için. Bu da benzer bir şey, “alın size meydan yaptık, şimdi meydanın tadını çıkarın” demekle meydan olunmuyor.

Çaycı: Meydan mı yaptılar ya ne meydanı? Orası meydan mı yani?

Samim: Meydanların kolay ulaşılabilir olması gerekiyor, buraya sadece metro düşünülmüş ve kısıtlı ulaşım var.  İnsanların toplanabileceği bir yer olması gerekiyor ama meydanda düz alan yok, çok rüzgar alıyor, kışın çok soğuk, yazın çok sıcak oluyor, oturulabilecek bir yer bile yok. Burası sadece bekleme alanı. Ne olacağını da bilmiyoruz, planlı yapılmış bir şey değil çünkü. Yorum bile yapmak zor şu haliyle. Bir de meydanların tanımlı olması gerekiyor, Taksim pek tanımlı değil.

Tanımlı olmak derken?

Emre: Referans olması gerekiyor yani

Referans AKM olabilir demiştik. Barok da olsun mu AKM?

Samim: AKM Türkiye’de az olan cumhuriyet sonrası mimarinin çok ender örneklerinden biri.

Emre: 60’ların modern mimari örneği.

Samim: Koruma kurulunca tescillendiğinden yenilenebilecekti AKM, yenilenme projesi de çizildi, bu haliyle korunması gerekiyor. Barok konusuna gelince, Barok o dönemde üretilen bir yaptı tipi. O dönemin şartları ve teknolojileriyle üretilen yapıları gelişmiş teknolojiler ile kopyalarsan bu abes kaçar.

Türkiye’de meydan var mı?

Elif: İstanbul’da meydan yok. Eminönü de Sultanahmet de literatürde tanımlandığı şekliyle meydan değil.

Emre: Küçükler var, Samatya’da var mesela.

Taksim meydanı projesini Herkes için Mimarlık’a versek? Para da yok? Ne yaparsınız?

Samim: Taksim meydanı Türkiye’nin en önemli kamusal alanı, sembolik değerleri var. Bu kadar önemli, bu kadar çok kullanıcısı olan bir alanın bir kişinin, bir gurubun, bir paydaşın fikirlerine bırakılması doğru değil.

Emre: Taksim projesi tartışılırken Londra’da Trafalgar örneği çok sık veriliyordu. Orada proje beş sene içerisinde tasarlanıyor, halka soruluyor, fikirler alınıp veriliyor, katılımcı bir süreç yaratılıyor. Kadir Topbaş’la 40 adet mimar görüşüp katılımcı bir süreç talep etmişler, Topbaş ise tüm mimarları dinledikten sonra projeyi mimarlara paylaştırmaya çalışmış. Oysa denilen o değil, denilen her şeyin beraber yapılması.

Madem öyle, Herkes için Mimarlık: Herkes mimarlık süreçlerine katılabilir mi?

OLYMPUS DIGITAL CAMERA
Taksim için sana soran oldu mu? -HiM

Emre: Katılabilir. Biz geçen sene Gezi Parkı şenliklerini düzenlerken “Sana soran oldu mu?” diye bir slogan bulduk, insanlara fikir üretmeleri için çağrı yaptık.

Elif: Kullanıcı bitmiş ürünü bile zamanla şekillendirebiliyor. Sen istediğin kadar yürüyüş yolu yap, başka bir yol daha kısa gelirse insanlar oradan patika oluşturur. Bu bile katılımdır.

Samim: Senin mimarlık üzerine bir fikir söylemek için bitmiş ürünü görmene gerek yok. Katılımcı tasarım, sosyal mimarlık böyle bir şey. Derneğin tanımını da tespit ettiği veya edilen sosyal sorunlara katılımcılık esasıyla yaratıcılık çözümler üretme ve fikirler yaratmak olarak yapıyoruz.