Ana Sayfa Blog Sayfa 4001

Türkiye 2012’de 440 milyon ton karbonu gezegene saldı

Türkiye İstatistik Kurumu (TUİK) Türkiye’nin 2012 seragazı salınım envanterini açıkladı. Rapor, 2012 yılındaki seragazı emisyonunun bir önceki yıla göre 17,5 milyon artarak 439,9 Mt CO2’ye yükseldiği gösteriyor. Kyoto Protokolü’ne göre ülkelerin seragazı salınımını 1990 yılının yüzde 5 altına çekmesi gerekirken Türkiye ‘de 1990’a göre karbon emisyonu artışı yüzde 133.4.

16174_img_1_62_07.04.20142010457364

En büyük pay enerjinin

2012 yılı emisyonlarında CO2 eşdeğeri olarak en büyük payı %70,2 ile enerji kaynaklı emisyonlar alırken, bunu sırasıyla %14,3 ile endüstriyel işlemler, %8,2 ile atık ve %7,3 ile tarımsal faaliyetler takip etti.

Kişi başı 5,9 ton karbon emisyonu

Kişi başı karbon emisyonunda da artış var. Bir önceki seninin raporunda 5,7 ton olarak hesaplanan CO2 eşdeğer emisyonu, 5,9 ton’a çıktı. 2011 yılında Durban‘da yapılan Birleşmiş Milletler Taraflar Konferansı’nda devletler, ortalama sıcaklılardaki artışı 2 santigrat derecenin altında tutmak için anlaşmışlardı. Bunun hayata geçebilmesi içinse yıllık kişi başı sera gazı salım miktarının en fazla 2 ton olması gerekiyor.

Raporda CH4 (metan)  ve N2O (diazot monoksit ) emisyonlarının oranları da yer alıyor. Buna göre;  CH4 emisyonlarının %55,7’si atıktan, %34,8’i tarımsal faaliyetlerden, %9,5’i ise enerji ve endüstriyel işlemlerden kaynaklandı. N2O emisyonlarının en büyük payı ise  %73,4’le tarımsal faaliyetlerden geldi. Geri kalan %12,8’i atıktan, %7,1’i endüstriyel işlemlerden, %6,7’si ise enerjiden kaynaklandı.

Türkiye’nin hedefinden azaltma yok 

Kyoto Protokolü’ne Ek – 1 üyesi olarak taraf olan Türkiye, “gelişmekte olan” ülke olmasından kaynaklanan “özel statüsü”nü mazeret göstererek sera gazı emisyonlarına yönelik herhangi bir azaltım hedefi belirlemiyor. Ek – 1 statüsündeki diğer ülkeler 2012 yılına kadar sera gazı salımlarını 1990 seviyesinin en az % 5 altına çekme hedeflerini uygularken, 2011 yılı itibariyle Türkiye’nin sera gazı emisyonları 1990 seviyesine göre % 133.4 oranında arttı.

(Yeşil Gazete)

Mali’de Ebola virüsü vakasından şüpheleniliyor

Gine’de başlayan ve Batı Afrika’ya yayılan Ebola virüsünün Mali’ye de yayıldığından şüpheleniliyor.

Yardım kuruluşu Sınır Tanımayan Doktorlar (Medecins Sans Frontieres), Gine’de ve Liberya’da 90’dan fazla kişinin öldüğü salgının daha önce görülmemiş bir salgına dönüşebileceği konusunda uyarıda bulunuyor.

Geçen hafta Perşembe günü hükümetin yaptığı açıklamaya göre Mali’de üç kişi karantina altına alındı ve alınan örnekler test için Atlanta’ya gönderildi.

Mali'nin başkenti Conakry'de şüphelilerin bulunduğu Donka  Hastanesi önü. Mart 28, 2014. Fotoğraf: REUTERS/SALIOU SAMB
Mali’nin başkenti Conakry’de Donka Hastanesi önü. Mart 28, 2014. Fotoğraf: REUTERS/SALIOU SAMB

Ebola kurbanı sayısı artıyor

Gine Sağlık Bakanlığı iki kişinin daha Ebola virüsünden öldüğünü açıklaması ölü sayısını 86’ya yükseltmişti. Liberya ise üç kişinin daha öldüğünü, toplam ölü sayısının 7’e yükseldiğini ve 14 kişinin şüpheli olduğunu belirtiyor.

Gine’de iki ay önce başlayan salgın komşu ülkeleri Liberya ve Sierra Leone’a yayıldı. Gambiya’da iki kişi karantinaya alınırken sağlık bakanlığı bu kişiler için testlerin negatif olduğunu açıkladı.

Yabancı şirketler faaliyetlerini durdurdu 

Ülkede yabancı maden şirketleri faaliyetlerini durdurdu ve uluslararası çalışanlarını ülke dışına çıkardı.  Fransa sağlık otoriteleri doktorları ve hastaneleri eski koloni ülkesi olan Gine’den hastalığın taşınmasına karşı alarma geçirdi.

Batı Afrika’da çoğu sağlık sistemi salgınlarla baş edecek güçte değil. Gelen yardım ekipleri virüsün farklı yerlere dağılmış olmasının ve nüfusun yoğun olduğu Gine’nin başkenti Conakry gibi yerlerde enfeksiyonla mücadelenin zorlaştığı konusunda uyarıda bulunuyor.

Ebola virüsü, bugünkü Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nde tespit edildiği 1976 yılından beri 1500 kişinin ölümüne neden oldu.  Kusma, ishal, kanama belirtileri olan hastalıkta ölüm oranı  yüzde 90.

(Reuters, Yeşil Gazete)

Dicle Nehri üzerinde HES’e onay

Dicle Vadisi bir süredir ranta açılmaya çalışılan arazileriyle tehdit altında. Geçtiğimiz ay Hevsel Bahçeleri’nde gerçekleşen ağaç kesimi, bölge gençlerinin yoğun çabasıyla durdurulmuştu. Fakat rezerv alanı ilan edilen bölgede üç tane HES projesi yapılması planlanıyor.  Eser Enerji Elektirik Üretim Anonim Şirketi’nin Dicle Nehri üzerine yapmak istediği 3 adet HES projesine Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu tarafından onay verildi.

dicle-nehri_443646

‘Nehirde suyun akışı 6 kere değiştirilecek’

Dicle Vadisi’ndeki doğal ve tarihi güzellikleri tehlike altına sokan HES projelerinin hayata geçmesi halinde, aralıklarla kurulacak regülatörlerle suyun doğal akışı değiştirilecek ve On Gözlü Köprü de dahil birçok tarihi yapı sular altında kalacak. Yanı sıra balık ve kuş türleri de tehlike altında.

Evrensel Gazetesi’nden İsmail Eskin‘in görüştüğü Peyzaj Mimarları Odası Diyarbakır Şube Temsilcisi Ferit Tutşi, HES projelerinin 60 kilometrelik alanı kapladığını söyledi : “Projeye göre 60 kilometre boyunca nehirde tam 6 kez suyun akışı değişecek. Toprak ve vadideki tüm canlılar sular altında kalacak”.

DSİ ve Belediyeye rağmen baraj 

Nehir üzerinde suyun şişirileceğini ve bu alanlarda arsa satın alınıp ‘arsa spekülasyonu’ yaratılacağı öngörüsünde de bulunan Tutşi, “Bu arsalara yapılar yapmak niyetlerinde olduklarını anlıyoruz. Aslında halka ait olan nehir yataklarını bir nevi özelleştirmeyi. Bunun için de bu yasayı kullanarak böyle bir çalışma içerisine girdiklerini düşünüyoruz” dedi.

DSİ ve Belediyenin olumsuz görüş bildirmesine rağmen barajların yapılması için gün sayıldığını kaydeden Tutşi, “Barajların yapılmasında Kürdistan doğasına faydası olmayan, paralar alarak halkın bütün iradesini hiçe sayan, halkın doğasına gözünü diken bir anlayış görüyoruz” diye konuştu. Vadinin şehir odaklı bir projenin kurbanı edilmeye çalışıldığına vurgu yapan Tutşi, bölgenin tümüne, yapılması planlanan HES’lerle müdahale edileceğini kaydetti.

(Evrensel /Yeşil Gazete)

 

HES durdurulunca 12 ton dinamiti gömüp gittiler!

Munzur Dağı eteklerindeki Deliçay’da yapımı planlanan HES durdurulunca, inşaatı yürüten şirket elindeki dinamitleri meraya gömüp gitti. Köylüler merada önce 12 ton daha sonra 1300 kilo dinamit bulup ilgililere teslim etti. Dinamitlerin gömüldüğü bölgenin 100 metre aşağısı piknik alanı. Bölgeden insanlar geçiyor, hayvanlar otluyor.

durdurulan-hes-in-dinamitlerini-meraya-gomduler--4238919

Bölge sakinlerinden bir şirket çalışanının ihbarı ile ortaya çıkan olaya Jandarma el koydu. Kutulardaki dinamitler tek tek gömüldüğü yerden çıkarıldı. Köylülerin anlatımına göre, daha önce de şirketin dinamitleri gömdüğü yere suçüstü yapılmış, 12 ton dinamit köylülerce çıkarılarak jandarmaya teslim edilmişti.

Köylüler davayı kazanınca HES durdurulmuştu

Radikal’den Serkan Ocak‘ın haberine göre; Munzur Dağı eteklerindeki Gaban Vadisi’nde yer alan Deliçay üzerine HES yapımı için As Enerji Üretim şirketi 2009’da lisans aldı. İlk lisans 20 megavatın altında olduğu için Erzincan Valiliği’nden ‘ÇED gerekli değildir’ kararı alındı. Şirket ruhsatını alarak çalışmaya başladı. Ancak şirket daha sonra HES kapasitesini arttırarak, yeni bir santral, kırma eleme tesisi ve beton santrali kurmak için yeniden başvuruda bulundu. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’ndan da ‘ÇED Olumlu kararı’ alındı. Bu karara karşı dava açan köylüler davayı kazandı. HES faaliyetleri durdu.

İnşaat durduktan sonra firma ellerindeki patlayıcı malzemeleri gömmeye başladı. İlk olay mahkeme kararının hemen sonrasında 2013 Ekim’de yaşandı.

Gömülen dinamitleri köylüler buldu

Sarıyazı Köyü Muhtarı Binali Araz’ın anlattıklarına göre, firma çalışanlarının dinamitleri gömdüklerini köylüler gördü. Araz, olayın devamını şöyle özetledi: “Gömdükleri yeri gidip kazdık. Jandarmaya tutanakla teslim ettik. Tam 12 ton dinamit vardı. Alay komutanı firma çalışanlarına çok kızdı. “Bu birilerinin eline geçse ne olur?” demişti. Geçenlerde Erzincan’da bu olayı konuşurken bir çalışan ‘ikinci bir yerde daha dinamit gömüldüğünü’ söyledi. Hemen jandarmaya bildirdik. Yer tespiti yapıldı. Geçen hafta jandarma geldi. 1300 kilogramdan fazla dinamit çıkarıldı.”

Dinamitlere 100 metre uzaklıkta piknik

Dinamitlerin köyün mera alanına gömüldüğünü belirten Araz, “Orası günlük hayvanların bulunduğu yer. İnsanlar da gelip geçiyor. 100 metre aşağıda piknik alanı var. Ayrıca ziyaret edilen kutsal mekanlarımıza da çok yakın. Mera alanını işgal etmişler” dedi.

Deliçay Platformu’ndan avukat Ümit Altaş, bölgenin aynı zamanda kutsal bir mekan olduğunu, eski bir Ermeni yerleşimi olan bölgede ‘Hasan dede ve ‘şehitlik’ diye iki ayrı ziyaret yeri olduğunu söyledi. Meraya gömülen dinamitlerin hem bu kutsal yerleri hem de köydeki insanları ve doğadaki canlıları tephit ettiğinin altını çizdi.

Firmaya bugüne kadar hiçbie ceza kesilmedi

Avukat Altaş, canlı yaşamının nasıl hiçe sayıldığının en iyi örneklerinden bir olduğunu söylediği olayla ilgili şunları anlattı:
“Daha önce de dinamitle ilgili patlatma ve saklama ile ilgili ÇED’de belirtilen hususlara uymuyordu firma. 8 kez haklarında tutanak tutuldu. Ancak bugüne kadar hiç bir ceza kesilmedi. Jandarmanın tuttuğu tutanaklar halen davaya dönüşmedi. Keyfiyet söz konusu. ÇED gerekli değildir kararı ile inşaata başladılar. Kapasite arttırımı talep edip ÇED için başvurdular. Ancak ÇED olumlu kararı çıkana kadar önceki izinleri ile birlikte inşaata devam ettiler. ÇED olumlu kararı çıkınca dava açtık, HES durduruldu. Yer tespiti konusunda inceleme yapıldı. Ruhsatlı alanlarının dışına çıkıp köyün merasına şantiye kurmuşlar. Ve bu mera alanına da gitmeden dinamitleri gömmüşler. Muhtemelen ‘nasılsa yine geleceğiz’ diye düşündüler. O dinamitler bulunmasa ve proje esastan iptal edilseydi ne olacaktı? HES inşaatı durduktan sonra inşaattaki görevlilere maaşlar da ödenmiyor. Bir işçi dayanamayıp dinamitlerin gömüldüğü 2. yeri köylülere söylüyor. Köylülerin haber verdiği jandarma 25 Mart 2014’te bölgeye gelerek diğer dinamitleri de çıkardı. Yaklaşık 1300 kg dinamit lokumu ve fitil bulundu.”

Şirket: Sorumlusu taşeron şirket

Şirket yetkilileri ise söz konusu olayla ilgili inşaatı bir taşeron firmaya verdiklerini, proje sahibinin kendileri olduğunu ancak sahada tüm yapılan işlemlerden taşeronun sorumlu olduğunu, kendilerinin bunlardan haberdar olmadığını söyledi. Yetkililer, 25 Mart’ta jandarmanın yaptığı arama sonucu gümülü olarak bulunan dinamitlerle ilgili henüz taşeron firmadan detaylı bilgi almadıklarını da anlattı.

(Radikal/ Yeşil Gazete)

Ethem’in 4. duruşmasında karar: Şahbaz’ın tutuklanma talebine ret

Ankara’da Gezi Parkı protestoları sırasında polisin silahından çıkan kurşunla hayatını kaybeden Ethem Sarısülük davasının 4. duruşması bugün görüldü.

Mahkeme, bu duruşmaya da katılmayan sanık polis memuru Ahmet Şahbaz‘ın bir dahaki duruşmada salona getirilmesine karar verdi. Sarısülük’ün avukatları, sanık Şahbaz’ın tutuklanması talebinde bulundu. Heyet Şahbaz hakkındaki tutuklama talebini reddeti. Davanın bir sonraki duruşması 26 Mayıs 2014 saat 10.30′da görülecek.

Fotoğraf: @MODA_rator
Fotoğraf: @MODA_rator

Ankara 6. Ağır Ceza Mahkemesi’nde 10.30’da başlayan dava için adiliye çevresinde geniş güvenlik şnlemleri alındı. Duruşmayı CHP Milletvekilleri Mustafa Balbay, Sezgin Tanrıkulu, Aylin Nazlıaka, İlhan Cihaner ve Hüseyin Aygün izledi. Yanı sıra  Gezi eylemleri sırasında gaz fişeğiyle başından vurulan ve 269 gün sonra yaşamını yitiren Berkin Elvan’ın babası Sami Elvan da destek için duruşmaya gelenler arasındaydı.

Duruşma salonuna, milletvekilleri, gazeteciler, avukatlar ve Sarısülük’ün ailesi dışında kimse alınmadı. Salondaki güvenliği jandarma sağladı.

Ethem Sarısülük davasına bakan mahkeme heyeti, dört duruşmadır ifadesi alınamayan sanık polis memuru Ahmet Şahbaz’ın bir dahaki duruşmada salona getirilmesine karar verdi. Şahbaz önümüzdeki duruşmada mahkeme salonunda ifade verecek.

Mahkeme yargılamadan çekilmeye çalışmıştı 

Sarısülük’ün ölümüne ilişkin polis memuru Ahmet Şahbaz’ın yargılandığı davayı gören Ankara 6. Ağır Ceza Mahkemesi, “müdahil avukatlarının mahkemenin adil olmadığına, rengini belli ettiğine yönelik eleştirileri ile ilk duruşmada yaşanan arbede” nedeniyle, davanın 2 Aralık 2013’teki celsesinde, CMK’nın 30/2. maddesi uyarınca “yargılamadan çekinme” kararı almıştı.

Kararı inceleyen Ankara 7. Ağır Ceza Mahkemesi ise “çekinme kararının uygun olmadığına” karar vermişti.

Ankara 6. Ağır Ceza Mahkemesi, bunun üzerine Adalet Bakanlığına başvurarak, Ankara 7. Ağır Ceza Mahkemesinin kararının kanun yararına bozulmasını talep etmiş, bakanlık bu istemi yerinde görmemişti. Dosya yeniden Ankara 6’ncı Ağır Ceza Mahkemesi’ne geldi. Ancak bu süreç nedeniyle duruşmalar 5 ay yapılamadı.

Duruşma 10.30 sıralarında başladı. Ailenin yanı sıra çok sayıda kişi duruşma salonuna girdi. Sanık Ahmet Şahbaz duruşmaya katılmadı.

(Hürriyet/İMC TV/Yeşil Gazete)

 

Tarabya’da usulsüz sit alanı rantı

İmar yolsuzluğu Boğaz’a da sıçradı. Tarabya sırtlarında yer alan ve imarda ‘Çamlık’ olarak geçen 20 bin metrekarelik arazi, 12 milyon 150 bin dolara İller Bankası’na satıldı.‘Ekolojik Değerlendirme Raporu’ hazırlattı. Rapor doğrultusunda arsanın SİT alanı statüsü kaldırıldı.

IMG_0480

Cumhuriyet’ten Fırat Bozok‘un haberine göre; İstanbul Sarıyer’deki Tarabya Mahallesi’nde yer alan 74 pafta 1108 ada, 10 parsel numaralı 22 bin 954 metrekare yüzölçümlü ve 1/10 hissesi İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne ait olan orman vasıflı arsanın 9/10’luk bölümü, İller Bankası Yönetim Kurulu’nun 17.01.2013 tarih ve 2/32 sayılı kararıyla 12 milyon 150 bin dolar karşılığında satın alındı.

İller Bankası tarafından satın alınan arsanın ekspertiz raporunda, arsanın mevcut imar planına göre imar durumunun, “tarla ve çamlık” olduğu, 2960 sayılı Boğaziçi Kanunu İmar Planına tabi olduğu ve birinci derece doğal sit alanı olarak belirlenmiş olduğu belirtildi.

Dört mevsim araştırılması gerekirken 43 günde rapor çıktı

İller Bankası tarafından Boğaziçi’nde yer alan arazinin kullanılabilmesi için “Birinci Derece Doğal Sit Alanı” statüsünün kaldırılması çalışmalarına başlandı. Bunun için “Ekolojik Temelli Bilimsel Araştırma Raporu” hazırlanması amacıyla “AKS Planlama Mühendislik Ltd. Şti” ile 27.02.2013 tarihinde sözleşme imzalandı. Bu çalışma için firmaya 42 bin 800 TL ödendi. Sözleşme gereği AKS firması raporu hazırlayıp 11.04.2013 tarihinde İller Bankası’na teslim etti.

Ancak AKS firması tarafından hazırlanan raporun “Korunan Alanların Tespit, Tescil ve Onayına İlişkin Usul ve Esaslara Dair Yönetmelik” hükümlerine aykırı olduğu ortaya çıktı. Yönetmeliğe göre “Ekolojik Temelli Bilimsel Araştırma Raporu” hazırlanabilmesi için, biyolojik çeşitlilik, hidroloji, hidrojeoloji başta olmak üzere her açıdan arazi durumunun en az ardışık dört mevsim (1 yıl) boyunca araştırılması, araştırma sonucuna göre en az ardışık dört mevsimi kapsayan ekolojik temelli bilimsel araştırma raporun hazırlanması gerekiyordu.

Belgede sahtecilik

Öte yandan AKS firması tarafından hazırlanan raporun giriş bölümünde “… bu rapor 1 yıl boyunca teknik esaslarda belirtilen dönemlere ve metotlara uygun olarak gerçekleştirilen arazi çalışmaları ve yerinde gözlem ile geniş çaplı literatür taraması yapılarak hazırlanmıştır” denilerek sahtecilik gizlenmeye çalışıldı.

Hazırlanan sahte rapor üzerine, İller Bankası tarafından Tarabya arazilerinin birinci derece doğal sit alanı durumunun değerlendirilmesi için Tabiat Varlıklarını Koruma Genel Müdürlüğü’ne 16.04.2013 tarih ve 11206 sayılı yazı yazıldı. Yazı üzerine Çevre ve Şehircilik Bakanlığı İstanbul 4 Numaralı Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Komisyonu’nun 27.08.2013 tarih ve 04-406 (1/2) sayılı kararıyla Tarabya arazilerinin birinci derece doğal sit alanı statüsünün değiştirildiği ve nihai kararın alınmak üzere Tabiat Varlıklarını Koruma Genel Müdürlüğü’ne gönderildiği ortaya çıktı.

(Cumhuriyet/ Yeşil Gazete)

Nedir bu ‘sürdürülebilirlik’ öyküsü?

“Doğal kaynaklar tükeniyor eyvah! Yetişin, küreselleşme kültürleri yok ediyor! Kurtuluş sürdürülebilir yerel ekonomide! Monokültürel tarım toprakları mahvediyor, GDO’lu ürünler bünyeye zarar veriyor!”

Bir süredir doğa koruma alanında çalışmıyor olsaydım ve önüm arkam sağım solum bu terimler olmasaydı bütün bunlar bana ne ifade ederdi diye düşünüyorum. Büyük büyük laflar, anlamadığım terimler, sıkıcı uzun açıklamalar, felaket tabloları… Sonra bütün bunları çok daha sade ve basit bir dille insanlara anlatmanın bir yolu var mıdır diye düşünmeye başladım. Elbette bunu benden önce deneyen olmuştur lakin benim de kendi etki alanıma yönelik böyle bir açıklama yapma girişiminde olmam yadırganmaz sanıyorum. Zira her ne kadar bütün bu anlatacağım sebeplerden ötürü kentten kırsala göçmüş olsam da konunun karmaşıklığı ve soyutluğu anlamayı güçleştiriyor, yalnızca çiçekleri ve kelebekleri daha yakından görmek için kırsala göçtüğüm düşünülüyor (o da var tabi).

Sürdürülebilirlik, Ekolojik denge, Biyoçeşitlilik ve Yerellik

Şimdi, gelelim bu sürdürülebilirlik, ekolojik denge, biyoçeşitlilik ve yerellik öyküsüne. Ölçeği küçülterek en kısa şekilde anlatmaya çalışacağım. Bizim bir evimiz var ve evde 8 kişi yaşıyoruz. Bu evin ihtiyaçlarını bahçedeki bostandan karşılıyoruz. Bu bostan her yıl bize yetecek kadar ürün veriyor ve ertesi sene yeni ürünler ekmek istediğimizde toprağın kalitesini yitirmediğini ve kirlenmediğini görüyoruz. Çünkü toprağa ait olmayan hiç bir ürün, kimyasal gübre, herbisit, pestisit vesaire kullanmadık. Üstelik yiyecek artıklarımız boşa gitmesin diye kompost yapıp toprağı bir güzel zenginleştirdik. Topraktan aldığımızı toprağa geri verdik. Yeni bostan da bize yeni ürünler vermeye devam edecek. İşte, sürdürülebilir bir iş yaptık, kendimizi tebrik edebiliriz!

Bostanda tek ürün yok, çeşitlilik var. Böylece hem çeşitli ihtiyaçlarımızı karşılayabildiğimiz için kendine yeterli bir sistem kurmuş olduk, hem de toprağı korumuş olduk. Toprağı nasıl koruduğumuz kısmı biraz karışık. En kısa yoldan anlatmak gerekirse; bir şeyler yetiştirirken siz ekini ekersiniz ve doğa ona bakar, büyütür. Siz tohumu toprağa attıktan sonra doğanın kuralları geçerlidir. Dolayısıyla doğayla iş yaptığınıza göre, onun kurallarına uymak zorundasınızdır ve doğada çeşitlilik vardır. Toprak ve tüm ekosistem de bu çeşitlilikten beslenir. Doğaya aykırı bir iş yaparsanız ve tek tip ürün yetiştirirseniz toprağı ve tüm ekosistemi günden güne zayıflatır, savunmasız hale getirirsiniz. Sadece makarnayla beslenseydiniz bağışıklık sisteminiz çökmez miydi? İşte bunu da biyolojik çeşitliliğin önemi ve monokültürün zararlarıyla ilişkilendirebiliriz.

Tohum Topları (Foto: Gonca Mine Çelik)
Tohum Topları (Foto: Gonca Mine Çelik)

Ekolojik Denge

Ekolojik dengeden bahsedelim biraz, hatta adil paylaşıma da değinelim. 8 kişi bir bostan kurduk ama bunu kendi aramızda paylaşamıyoruz. Biri diğerlerinden hep daha fazla ürün almak istiyor, kendi payına düşenle yetinmiyor. Diğerleri de haklı olarak şöyle savunuyor kendini, “bu ürünleri yetiştirirken kullandığımız tüm kaynaklar ortaktı, sen benim de olan bir kaynağı kullanarak bu üretimi yaptın!” Dolayısıyla adil olan, ortak kaynaklarla üretilen ürünlerin ortak paylaşımı (Hindistan’ın su kaynaklarıyla üretilen ürünlerin Amerika’da paylaşılması değil). Ekolojik dengeye gelince… Bizim bahçedeki bostandan biz yiyoruz, komşunun bahçesindeki bostandan komşu yiyor. Eğer biz bostan yapmaktan vazgeçersek ve komşuyu ‘biz size başka şeyler alabileceğiniz miktarda para verelim, siz de bize bostanınızdan yiyecek verin’ dersek işte burada bazı sorunlar başlar. Örneğin komşunun evi uzakta olsun ve ürettiği ürünü bana getirirken motosikletine binsin, bir de şaşalı olsun diye onları naylon poşetlere sarsın. Bu durumda komşu, ekosisteme zararlı bir öğe katmış olur işin içine: karbon. Komşu bu alışverişten çok keyif alıp daha fazla üretmeye başlarsa durum daha kötüye gider. Daha fazla ürün elde etmek demek daha büyük bir alanda üretime geçmek demektir, bu da sadece daha fazla karbon salımına değil aynı zamanda onun, komşularının hakkı olan alana girmesine ve daha önce bahsettiğimiz tek tip, monokültürel tarım yaparak ekosistemin dengesini bozmasına de sebep olur. Üretimi artıracağı için daha hızlı olmak ister, bu da onun işçilerini çıkarıp makineler satın alması anlamına gelir. Daha fazla ürün elde edeceğini zannederek aldığı kimyasal ilaçları kullanır, bu ilaçlara dirençli olan GDO’lu tohum kullanır, benimse tüm bunları ruhum bile duymaz. Kısacası iş büyür, büyüdükçe sadeliğini ve şeffaflığını yitirir. Benim sağlıklı diye aldığım yiyecekler bana ve tüm ekosisteme zarar verir. Komşu da kazandığı parayla aslında ihtiyacı olmayan bir dünya şey alıp mutlu olduğunu sanır. İşte tüm sistem böyle işler.

Küreselleşmeye karşı Yerelleşme

Gelelim küreselleşmeye karşılık yerelleşmeye. Bunu komşu köyle açıklamalıyım sanırım, komşu ev küresel ölçeğe pek uymuyor. Bir kere önceki örnekte olduğu gibi, neden benim kendi kaynaklarım ve kendi zenginliklerim varken komşu köyden domates alayım? Komşu köyün domatesinin reklamları çok tuttu diye mi? Yeni gençlik komşu köyün domatesine özeniyor diye mi? Komşu köyün domatesi daha kırmızı diye mi? Burada medya da girdi şimdi işin içine, değinmeden olmaz. Eğer komşu köyün domates üreticisi gazetelere para veriyorsa, elbet o fotoğraflara baktıkça ağzın sulanacak senin de! Hani derler ya komşunun tavuğu komşuya kaz görünür diye. E üstüne bir güzel de fotoşop ekle, al sana özenilesi domatesler! Peki, o domatesleri sana ucuz, makul bir fiyata satabilmek için traktörün benzin parasını çıkarmak gerek değil mi? (Bak, yine işin içine karbon girdi, köyün güzelim havası kirlendi). Bu benzini çıkarabilmek ve domatesi sana makul bir fiyattan satabilmek için komşu köylü ne yapıyor? İşçileri ucuza çalıştırıyor. Senin yine bir şeyden haberin yok, yiyorsun bir güzel domatesleri (ya da işçilerin hakkını mı demeliydim?). Domatesler tamam, bu sefer de biberine dadanıyorsun komşu köyün. Patlıcanıydı, pamuğuydu derken bir bakmışsın senin köy olmuş komşu köyün tıpatıp aynısı! Yiyeceklerini, ürettiği ürünleri alırsın da kültürünü almaz mısın? Her bi’şeyin benzemiş oraya. Kendi değerlerin, kendi yemeklerin, kendi kültürün yok olmuş zamanla. Daha da kötüsü, bir bakmışsın komşu köyün komşu köyü de benzemiş ona, onun komşusu da ona. Bütün köyler tek tip domates yer olmuş, tek tip entari giyer olmuş. Herkes aynı dili konuşur, aynı masalları anlatır olmuş. Senin ceviz ağacının öyküsü, çoktan unutulmuş. Ne demiştik başta, nerede kaldı doğanın kuralları, nerede kaldı çeşitlilik?

Kendine Yeterlik

Velhasıl kendine yeterlilik konusu, hane, köy, kent ve ülke bazında önemli. Elbette kültürler arası iletişim ve etkileşim olmalı, elbette yeri geldiğinde komşu köyün domatesinin tadına bakmalı, entarisini giymeliyim lakin ekonomik anlamda kendime yeterli olamazsam ne ben, ne de kültürüm ayakta kalabilir. Ekonomik anlamda kendine yeterlilik ise ekolojik anlamda kendine yeterlilikten geçer. Hane ölçeğine geri dönersek bahçede toprağım olmasaydı ne yiyip ne içerdim? Nasıl hayatta kalırdım?

Foto: Doğukan Sarıkaya
Foto: Doğukan Sarıkaya

Efendim bütün bu sebeplerle gençlik şimdilerde kendi üretip kendi tüketebildiği, bunu yaparken doğadan aldıklarını doğaya geri verdiği, yenilenebilir enerji kullanarak yenilebilir domatesler ürettiği yaşamlar kurmaya başladı. Biz de bu gayelerle yola çıktık Ormanevi’nde. Derdimiz komşu köyün domatesine sulanmamak, kendi domatesimizi üretmek. Çiçekler ve kelebekler de cabası!

Esen kalınız.

Bu yazı ilk olarak goncaminecelik.tumblr.com/ da yayınlanmıştır

Gonca Mine Çelik

 

 

 

Gonca Mine Çelik

2014 bilançosu: 3. Köprü’yle birlikte 276 işçi öldü

3. Köprü inşaatı sırasında meydana gelen çökme nedeniyle hayatını kaybeden üç işçinin ardından İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi bir açıklama yayınladı. Meclis, ‘işçilerin hayatı hiçbir ekonomi politikadan önce gelemez’ dedi.

beykozda-3-kopru-viyadugunde-iskele-coktu-3-o-20140405AW054285

İnşaatı devam eden 3. Köprü’nün Reşadiye-Çamlık bağlantı yolu üzerindeki 35 No’lu viyadüğünün başlık kirişinin beton dökümü esnasında kalıbı açılmış, meydana gelen göçükte elli metreden toprak zemine düşen 3 işçi hayatını kaybetmişti. Hayatını kaybeden işçilerin kimliği açıklandı: 48 yaşındaki Lütfi Bulut, 50 yaşındaki Yaşar Bulut ile iki gün önce işe başlayan Kahraman Baltaoğlu

İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği, 2014’ün ilk üç ayında gerçekleşen 276 iş cinayetini hatırlattı: ‘bu cinayetlerde en az 80 inşaat işçisi can vermişti. Nisan ayında ilk beş gününde de 3. Köprü işçileriyle beraber 7 inşaat işçisi daha can verdi.’

‘Başbakan, Bakan, Belediye Başkanı istifa!’

İşçilerin hayatını kaybettiği çökmeden önce inşaat alanının bizzat  Başbakan Erdoğan, Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanı Lütfi Elvan ve Kadir Topbaş tarafından denetlendiğini vurgulayan Meclis , bu üç yetkiliye istifa etmesi çağrısında bulundu.

‘Parıltılı binalar arkasında binlerce ölü işçi’

“Yeni Türkiye”nin büyüyen ekonomisinin lokomotif sektörü inşaattı. Büyüme ki, doğaya, tarihe ve insana yer olmayan bir büyüme. Ve bu büyüme onlarca inşaat işçisinin canı ve acısı üzerinden yükseliyor. İstanbul’un 3.Köprü’sü, parıltılı binaları ve AVM’lerinin arkasında binlerce ölü işçi olan bir büyüme.’

İşçi sağlığı ve güvenliği dışında Kuzey Ormanları’nı korumak açısından da 3. Köprü inşaatına karşı çıktıklarını hatırlatan İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi açıklamayı şöyle sonlandırdı:

Uzun zamandır iş kazalarının önlenebileceğini, önlenebileceği halde yaşandığı için işçi ölümlerine iş cinayeti dediğimizi haykırıyoruz. Televizyonlarda inşaat şirketlerinin ışıldayan binalarının pazarlandığı, iktidarın kentsel dönüşüm süreciyle büyük rant kapıları açarken paralelinde iş cinayetlerini artıracağı bir dönemden geçiyoruz, yaşıyoruz. İşçi sağlığı ve güvenliği önlemleri alınmalıdır. İşçilerin hayatı hiçbir ekonomi politikadan önce gelemez. 

(Yeşil Gazete)

Galatasaray – Fenerbahçe: Maçımsı bir kör dövüş – Hasan Hüseyin Küçükaydın

Bu akşamki maç öncesinde konuştuğum dostlara Galatasaray’ın en büyük avantajının ligde kaybedeceği bir şey olmaması olduğunu söyledim. Bunun Fenerbahçe maçlarında Galatasaray’da gördüğümüz “tutukluğun” önüne geçeceğini düşünüyordum.  Nitekim Arena’daki maç başladığında kendine güvenen, topa ileride basan bir Galatasaray ile karşılaştık. Atak olduğu kadar, oyuna sert bir başlangıç yapmayı da tercih etmişti sarı kırmızılı takım.

Oyundaki sertlik, futbolcuların birbirine tahammülsüzlüğü, birkaç senedir, Türk futbol iklimini zehirleyen genel kavgacı ve fair play’dan uzak dilin sahaya yansımasıydı. Kimse bu konuda sütten çıkma ak kaşık rolüne falan soyunmasın, bu genel bir sorundur ve ancak tövbeye varacak samimi bir toplu özeleştiri furyasıyla üstesinden gelinebilir.

Futbol olmayan maçın futbol analizine dönecek olursak, 40 dakikada Emre Belözoğlu’nun kırmızı kartla oyun dışı kalmasıyla soyunma odasına, sayısal ve moral üstünlüğüyle giden Galatasaray, 2 yarıda sahaya bir türlü dönemedi. 10 kişi kalan Fenerbahçe olmasına rağmen  ne hikmetse sahada daha çok görünen takım hep Fenerbahçe’ydi.

29 galatasaray - fenerbahçe...

Meireless’in de inanılmaz çabasıyla Fenerbahçe oyunda kaldı ve Galatasaray’ın ataklar bulmasını engellediği gibi uzun toplarla rakip kaleyi zaman zaman yokladı. Mancini’nin kafasında bu anlamda, “1-0 olsun benim olsun” mantığı, “en iyi savunma hücumdur” ilkesine galebe çaldı.

Rahatlıkla ele alabileceği saha hakimiyetini ve oyunu hızlandırma, yavaşlatma kontrolünü kullanmak yerine konuk takıma tüm insiyatifi vermeyi tercih etti Mancini.  Hakemlerin de “ev sahibi takımı üzmeme” hassasiyetleri de yetişince maç sonunda galip takımın teknik direktörü olarak sahayı terk edebildi.

Maçın 85. Dakikasında yaşananlar ise bir süredir, Galatasaray’da içten içe kaynayan olayların bir dışa vurumuydu sanki; baldırına darbe alan Selçuk İnan kulübeye beni değiştir diye harekette bulundu ve kendini yere bıraktı. Mancini ise oyunu bırakma diye önce tepki gösterdi, oyun durunca da oyuncusunun üzerine yürüdü. Selçuk bir süre sonra oyundan alındığında ise hocasına bakmadı ve sahayı tepkili bir şekilde terk etti. Bu da Galatasaray’da işlerin hoca-öğrenci düzeyinde de hiç de parlak olmadığını bizlere gösteren bir durum olarak hafızalarda ve arşivlerdeki yerini aldı..

Hasan Hüseyin Küçükaydın...

 

 

Hasan Hüseyin Küçükaydın

Emek inşaatına sembolik mühür vuruldu

Türkiye sinemasının 100. yılında, 100 yıllık Emek Sineması‘nın hukuksuz yıkımına karşı geçtiğimiz cumartesi protesto eylemi düzenlendi. Katılım yoğun, polis azdı. Polis olmayınca sloganlar, duvar yazıları, pankartlar ve danslar eşliğinde devam eden eylem sorunsuz bir şekilde sonlandı.

20140405_173122

33. İstanbul Film Festivali’nin ilk gününde yapılan protestoda Serkildoryan binasının önünde toplanan vatandaşlar “Bu inşaat duracak, Emek’in kapısı sokağa açılacak”, “Emek mücadelesi sandığa sığmaz”, ‘Emek’te son film: büyük vurgun’ ve “Tuncel Kurtiz aramızda” yazılı dövizler taşıdırlar.

20140405_174536

 

‘İnşaat etraftaki binalara geri dönülmez zararlar veriyor’

Emek Bizim İstanbul Bizim inisiyatifi adına basın açıklamasını okuyan Defne Halman, Emek Sineması’nın bulunduğu yerde yapılmasını öngörmeyen hiçbir projeyi kabul etmediklerini belirtti ve süreci hatırlattı: ‘Bugün yine buradayız, çünkü sokaklarda haykıran binlerin itirazına rağmen, Kamer İnşaat’ın, Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın ve Beyoğlu Belediyesi’nin onayıyla yıktığı Emek Sineması’nın yerine yapılacak olan AVM’nin inşaatı, bugün Serkıldoryan’a, Melek Apartmanı’na, Yunan Konsolosluğu Binası’na geri dönülemeyecek zararlar veriyor. Çünkü, bu yıkımı işçilerin can güvenliğini hiçe sayan koşullarda devam ettiriyorlar. (…) Ve bırakın bunca zamandır projenin meşruiyetini zaten tanımayan bizleri, yıkımın kendisine zemin hazırlayan Yenileme Kurulu dahi şu anki inşaatın usule aykırı olduğunu rapor ediyor. Mimarlar Odası suç duyurusunda bulunuyor. Gözler kör, kulaklar sağır’

20140405_175739

Basın açıklamasının ardından inşaat sembolik olarak mühürlendi ve Serkildoryan binasının ana kapısına  “Bu inşaat İstanbul halkı tarafından mühürlenmiştir” yazılı kağıtlar asıldı.

Eylem devam ederken Demirören’e giren bir grup vatandaş balkondan  “Sermaye’nin mekanları yıkılacak. Emek’le Sermaye Uzlaşmayacak” yazılı pankart sarkıttı.  Görevlilerin pankartı indirmesi üzerine, eylemciler içeri girerek görevlilerin elinden pankartı almaya çalıştı. Kısa bir tartışmanın ardından pankartı alan eylemciler balkona pankartı yeniden astı.

Geçen sene polisin şiddetli müdahalesiyle hafızalara kazınan Emek eyleminde bu sene renkli görüntüler vardı. Baısn açıklamasının ardından film karakterleri kılığına girmiş kadınlardan oluşan bir grup dans etti.

(Yeşil Gazete)