Ana Sayfa Blog Sayfa 3981

Keystone XL’i durdurmak için yerliler ve kovboylar ittifakı

22 Nisan’da kutlanan Gezegen Günü‘nden bu yana Washington’daki Beyaz Saray’ın önünde yerli çadırları bulunuyor. Bir film sahnesi gibi görünen bu manzara aslında ülkeyi boydan boya geçen Keyston XL petrol boru hattının son aşamasını engellemeye çalışan yerliler ve çiftçiler tarafından düzenlenen bir protestodan başkası değil.

Ekran Resmi 2014-04-28 13.20.00.png

Kendilerine ‘Yerliler ve Kovboylar İttifakı‘ diyen, yerli kabile üyeleri, çiftçiler ve tarım işçilerinden oluşan grup çarşambadan beri kurdukları çadırların yanında protesto gösterileri ve yerli ayinleri düzenledi. Neil Young’n şarkılarıyla destek verdiği eylemdeki  ayinlerden biri de Keystone XL boru hattının geçeceği Ogallala yeraltı su tabakası gibi su kaynaklarını korumaya yönelik su seremonisiydi. Keystone eğer kabul edilirse, ABD’nin en büyük yer altı suyu tabakası olan Ogallala kaynağının yakınından geçecek. Doğa savunucuları rafine edilmemiş katran kumulunun boru hattından geçerken yer altı suyuna karışacağını belirtiyor.

Keystone XL'in yapılmak istenen yerni rotası kırmızıyla işaretli olan hat
Keystone XL’in yapılmak istenen yerni rotası kırmızıyla işaretli olan hat

İklim değişikliğini hızlandıracak, su kaynağını kirletecek

Kanada’daki katran kumullarından elde edilen ham petrolün kıtayı boydan boya dolaşarak Teksas’taki rafinerilere taşımasını sağlayacak Keystone XL, ülkeyi boydan boya dolaşan boru hattının son aşamasını oluşturuyor.

Çevre örgütleri ve bölgede yaşayan vatandaşlar, boru hattı projesinin ABD’yi fosil yakıtlara daha da bağımlı olduğu bir geleceğe taşıyacağı ve günde 860 bin varil ham petrol taşıma kapasitesiyle üretimi artırarak iklim değişikliğini hızlandıracağı nedeniyle iptalini istiyor.

‘Devlet bize en ıssız alanları verdi şimdi oradan petrol geçirecek’

Washington’daki eyleme katılan Manitoba Siyu kabilesinden Matthew Black Eagle Man (Kara kartal adam) boru hattı planının yerli halkına yapılan tacizin son halkası olduğunu söylüyor ‘500 yıl boyunca halkımız acı çekti. Devlet yaşamamız için bize ülkedeki en tecrit edilmiş alanları verdi ve şimdi topraklarımıza boru hattı kurmaya çalışıyorlar. Bizde sadece şifamız olan suyu korumaya çalışıyoruz.’

Ekran Resmi 2014-04-28 13.19.36.png

Obama Hükümeti eylemler devam ederken yaptığı açıklamada boru hattı projesinin kabul edilme sürecini ileriye aldıklarını duyurdu. Keystone XL’in 4 Kasım 2014’te gerçekleşecek ABD yarın dönem seçimlerine kadar sürüncemede bırakılacağı tahmin ediliyor.

(rejectandprotect.org/ Yeşil Gazete)

Başbakan’a bağlı Nükleer Düzenleme Kurumu kuruluyor

Nükleer enerji sektörünü denetlemek için Nükleer Düzenleme Kurumu kuruluyor. Kanun taslağına göre kurul üyelerini başbakanın belirlemesiyle TBMM atayacak. TAEK’in yapısı korunurken mevcut yönetiminin tamamı görevden alınıyor.

nukleer

Zaman’dan İsmail Altunsoy’un haberine göre, yeni hazırlanan Nükleer Enerji Kanunu Tasarı Taslağı’yla Nükleer Düzenleme Kurumu ve Kurulu kuruluyor. Kurulun başkan ve üyelerini başbakan seçecek. Atamayı ise Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) yapacak.

Muhalefet partilerine üye hakkı yok

TBMM’de yer alan muhalefet partilerine üye hakkı tanımayan Taslak ile TAEK’in yapısı korunurken mevcut yönetiminin tamamının görevine son veriliyor.

Kuruma kimse talimat veremeyecek

Taslakla Nükleer Düzenleme Kurulu, nükleer santral inşasında tek yetkili kılınıyor ve Kamu İhale Kanunu’ndan muaf tutuluyor.

Ayrıca hiçbir yetkili makam, merci ve kişi kuruma emir veya talimat veremeyecek. Enerji Bakanlığı çevrelerinden alınan bilgiye göre, tasarının kısa süre içerisinde yasalaştırılması hedefleniyor. Tasarı ayrıca, Akkuyu Nükleer Santrali’yle ilgili Ruslara muafiyet öngörüyor.

Yasalaşırsa TAEK sonlanacak

Tasarı, nükleer enerjinin barışçıl amaçlı kullanımına izin verirken bunun dışındaki alanlara yasak getiriyor. Buna göre, “Nükleer silahların, diğer nükleer patlayıcıların ve radyoaktif bulaşmaya sebep olan patlayıcıların imalatına, ithalatına, ihracatına, ülke içinde taşınmasına, muhafazasına, edinilmesine ve ticaretinin yapılmasına yönelik herhangi bir faaliyette bulunulamaz”. Tasarı ile, yasaya aykırı davrananlara adli ve idari cezalar öngörülüyor.

Yeni hazırlanan ‘Nükleer Enerji Kanunu Tasarı Taslağı’nın’ aynen yasalaşması halinde mevcut görevde olan Türkiye Atom Enerji Kurumu (TAEK) yönetiminin görevi sonlandırılıyor.

 

28 Nisan 2014

CHP’de Cumhurbaşkanı yoklaması
CHP Cumhurbaşkanlığı seçimleri için yaptığı anketten Kemal Kılıçdaroğlu çıktı. Eskişehir Büyükşehir Belediye Başkanı Yılmaz Büyükerşen ise ikinci isim oldu.Listede ayrıca İlker Başbuğ, güldal mumcu, Emine Ülker Tarhan, Deniz Baykal, Mehmet Haberal, Ümit Boyner gibi isimlerin de il başkanlarının önerdiği isimler arasında olduğu bildirildi.

AKP’nin Cumhurbaşkanlığı anketinden kritik sonuç
AKP’nin yaptırdığı son ankette Erdoğan, Köşk adayı olursa çıkan sonuç yüzde 51.5 oldu. Bu anket, Erdoğan’ın ilk turda seçilebileceğine işaret etse de AKP içinde “kritik bir sonuç” olarak değerlendiriliyor.Erdoğan’ın önümüzdeki günlerde Köşk adaylığını açıklamaya hazırlandığı tahmin ediliyor. Cumhurbaşkanlığı seçiminin ilk turu 10 Ağustos’ta gerçekleşecek.

Diyarbakır’da kadına şiddeti cezalandıran iş sözleşmesi 
Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi ile DİSK ve Genel İş Sendikası arasında, 617 geçici ve kadrolu işçiyi kapsayan toplu iş sözleşmesi imzalandı. Bir yıllık imzalanan ve işçilere yüzde 7 zam yapılmasını içeren sözleşmeye, kadına şiddetin önüne geçilmesi için de bir madde konuldu. Buna göre eşine şiddet uygulayan işçilerin ücretleri eşlerine ödenecek. Sözleşmede ayrıca resmi tatil olarak kabul edilen 1 Mayıs için işçiye 53 lira ödenecek, 21 Mart Nevruz günü tüm işçilere, 8 Mart Dünya Kadınlar Günü ile 25 Kasım Kadına yönelik Şiddetle Mücadele Günü’nde de tüm kadın çalışanlara idari izin verilecek.

Reyhanlı’da Suriye sınırına duvar örülüyor
Hatay’ın Reyhanlı İlçesi’nde Suriye sınırına, yüksekliği 3 metre, genişliği 2.5 metre, kalınlığı ise 30 santimetre olan beton bloklardan oluşan seyyar duvar örülüyor. Duvar çalışmaları devam ederken, sınır birliklerinin bölgede sürekli ring halinde devriye gezdiği gözlendi.Duvarın ‘kaçakçılığı önlemek’ için inşa edildiği iddia ediliyor.

Erzurum’da sallantılı gece
Erzurum’un Pasinler ilçesinde dün gece yarısında başlayan deprem sabaha kadar devam etti.andilli Rasathanesinden alınan verilere göre; Pasinler ilçesinde dün gece Taşlıyurt’ta iki, Yastıktepe’de bir ve Uzunark Köy’ünde bir olmak üzere ölçekleri 1,8 ile 3,8 arasında dört deprem meydana geldi. İlk deprem saat 22.42’de gerçekleşti. Meydana gelen 4 depremde de her hangi can ve mal kaybı yaşanmadı.

Fenerbahçe’de erken şampiyonluk
Spor Toto Süper Lig’de Çaykur Rizespor ile 0-0 berabere kaldığı maçın ardından Fenerbahçe, ligin bitmesine üç hafta kala şampiyonluğunu ilan etti. Takım en yakın rakibi Galatasaray’ın 12 puan önünde bulunuyor. Bu zafer Fenerbahçe’nin 19. şampiyonluğu

Mısır’da 683 kişi daha idama mahkum edildi

Mısır’da 683 Müslüman Kardeşler üyesi hakkında daha idam kararı verildi. AP’nin haberine göre aralarında Müslüman Kardeşler Rehberlik Konseyi Başkanı Muhammed Bedii’nin de bulunduğu 683 kişi için mahkeme, kararı müftüye gönderdi.

Muhammed Bedii - fotoğraf: Al Jazeera
Muhammed Bedii – fotoğraf: Getty

Mısır kanunlarına göre, idam kararları mahkeme kararının ardından ülkedeki en yüksek dini otorite olan müftüye gidiyor. Müftünün görüşü alındıktan sonra karar tekrar mahkemeye gönderiliyor ve burada sonuca bağlanıyor.

Önceki davadan 37 kişi idam edilecek

Ülkede geçtiğimiz ay mahkeme tarafından 529 kişiye idam cezası verilmiş, bu karar tüm dünyada protestolara neden olmuştu. AFP’nin haberine göre Mısır’da mahkemenin geçen ay 529 kişi hakkında verdiği idam kararının 492’si bozularak ömür boyu hapis cezasına çevrildi.

Al Jazeera’ya konuşan Müslüman Kardeşler üyelerinin savunma heyetinden Avukat Muhammed Damati, mahkum olan sanıkların temyiz mahkemesine gitme hakkının olduğunu söyledi. Damati’ye göre mahkeme kararları onaylamazsa dava başka bir mahkemede yeniden görülecek. Kararın onaylanması halinde de cumhurbaşkanının idam kararlarını affetme yetkisi bulunuyor.

(Ajanslar)

Çevre komisyonunda HES ortağı olur mu?

Mersin’in Tarsus ilçesi’ne bağlı Boğazpınar’da yapılması planlanan HES Projesinin Şirket ortağı Kadir Canlı, Tarsus Belediye Meclisinde Çevre Komisyonuna seçildi.

indir (9)

Tarsus Olya Gazetesi’nden Burak Şefkat‘ın haberine göre, yerel seçimlerin ardından Tarsus Belediye Meclisi geçtiğimiz günlerde olağanüstü toplandı. Boğazpınar köyünde Çamlıyayla Enerji Elektrik Üretim AŞ tarafından kurulması planlanan Hidroelektrik Santral Projesi’nin (HES) şirket ortaklarından Kadir Canlı, oy birliğiyle Çevre Komisyonu üyeliğine seçildi.

Canlı, 30 Mart’ta gerçekleşen yerel seçimlerde AKP’den birinci sıra belediye meclis adayı olmuş ve seçimlerin ardından meclise girmişti.

‘Köylüyle dalga geçiyorlar’

Kararı değerlendiren Boğazpınar köyü HES karşıtı platform sözcülerinden Alper Mert, “Tarsus’un köylerinde ağaçları keserek, suların yatağını değiştirerek doğayı katledenler belediye meclisinde çevre komisyonuna giriyor. Bu durum köylüyle ve bütün HES karşıtı mücadele veren insanlarla dalga geçmektir” dedi. Kararda oyu bulunan herkes önce vicdanına sonra da köylümüze tarih önünde hesap verecektir’’şeklinde konuştu.

indir (7)

Boğazpınar köyü sakinleri geçtiğimiz haftalarda Çamlıyayla Enerji Elektrik Üretim AŞ yüzünden adliyeye gitmişti. HES şirketi Praksis grubunun çocuklarla söylediği ‘HES Yapma boşuna yıkacağız başına’ şarkısı ‘Köylüler kardeş, HES’çiler kalleş’ sloganlarını söyleyenler hakkında, ‘tehdit ettikleri gerekçesiyle’ hapis cezası istemiyle dava açmıştı.

(Tarsus Olay Gazetesi/ Yeşil Gazete)

Sinoplu Diyojen’in meşhur sözü “gölge etme başka ihsan istemem”

26 Nisan 2014 Çernobil Nükleer santral Kazasının üstünden 28 yıl geçmiş. Elimizde Türkçe’ye yeni kazandırılmış Uluslararası Hekimler Birliği’nin Almanya şubesince hazırlanan Çernobil Nükleer Felaketinin İnsan Sağlığına Etkileri adlı rapor… ülkemizin benzer bir felakete sebep olabileceğini düşünmekten bile endişe duyuyoruz. Üç yıl önce Japonya’da yaşanan Fukushima nükleer santral kazasının sonuçları yıllar içinde yavaş yavaş ortaya çıkarken her sene yapılan nükleer karşıtı eylemler bu sene daha bir isyankar… Hiç şüphesiz bunda Sinop’a yapılması planlanan nükleer santral için, önce 2013’ün siyasi açıdan en hareketli Aralık aylarında Türkiye Meclisi’nde ve ardından da Türkiye’deki yerel seçimlerden hemen sonrasına denk gelen tarihlerde Japonya meclisinde onaylanan işbirliği anlaşmasının etkisi büyük .

Ekran Resmi 2014-04-28 01.11.39.png

Son günlerde medya aracılığıyla Türkiye’yi sarsan Yönetmen Tange dünyayı kirlettikleri ve dahası en yüksek teknolojideki robotların bile yüksek radyasyon sebebiyle bozulabildiği nükleer teknolojiyi Japon hükümetinin ihraç etme kararına istinaden boşuna özür dilemedi. Dolayısıyla bugün Sinop halkının, Mersin halkının, sağlığı ve yaşamı önceleyen tüm Türkiye halklarının yıllardır artış durumunda olan kanser vakalarını, kan kanserini, kalp krizi vakalarını görmezden gelerek Karadeniz halkının acısıyla adeta alay eden, Nükleer santralin kurulması için ÇED olumlu raporu dahi ortada yokken 60km2’lik bir alanda ağaç kesiminin gerçekleşmesine yönelik faaliyeti işleten hükümete karşı sesini daha güçlü duyurmaya çalışması hiç şaşırtıcı olmadı.

İşte 26 Nisan Çernobil Felaketi’nin Anması için düzenlenen Büyük Sinop Mitingi’ne katılımlar bu duygular içerisinde gerçekleşti. Kafileler Mersin, İzmir, İstanbul, Ankara,Denizli, Kastamonu, Trabzon, Ordu, Giresun, Amasya, Çorum, Samsun, Yalova ve Tunceli’den otobüslerle geldiler. Miting yaklaşık 10 bin kişinin katılımıyla gerçekleşti . Organizasyon, ülkedeki tüm nükleer karşıtı bileşenlerini çatısı altında toplayan Nükleer Karşıtı Platform (NKP) tarafından başarıyla takip edildi. Yürüyüş Diyojen Meydanı’dan başlayarak “Gölge etme başka ihsan istemem” minvalinde sloganlarla Uğur Mumcu Meydanı’na kadar (yaklaşık dört kilometre boyunca) sürdü. Topluluklar, genel olarak Sinop’un doğal güzelliklerine ,günümüzde dünyada ve özellikle Avrupa’da “değer”lendirilen yenilenebilir enerji kaynaklarından hem rüzgar hem güneş açısından avantajlı olduğuna vurgu yapan “Güneş,rüzgar bize yeter!, Nükleere karşı yaşasın hayat!, Nükleer Çöplük olamayacağız!, Susma haykır Nükleere Hayır!,  Baskılar Bizi Durduramaz!” sloganlarını kullandı. “Cık deyoz duymayon mu?” da en ilgi çeken sloganlardandı.

Kürsüden yapılan konuşmalarda ise Nükleer Karşıtı Platform Sinop Dönem Sözcüsü Zeki Karataş insan varlığına değil ,tüm canlıların yaşam haklarına vurgu yaptı , ‘içinden radyasyon geçen bedenlere ne olduğunu söylediler mi size?’ diye sordu. “Çernobil felaketinden sonra ortalama yaşam ömrü 74’ten 58’e indi” dedi . Ardından çocukların sağlıklı nesiller halinde hayatlarına devam edebilmelerini dileyerek hükümet yetkililerine seslendi. ‘Bekarlığın nükleerden daha tehlikeli olduğunu dinledik bakanlardan, nükleer santrallerdeki kaza riskinin tüp gaz kazasının riskleriyle karşılaştırıldığını işittik. Böyle bir ülkede kurulacak nükleer santral endişelendirmeli insanları! Sinop Çernobil olmayacak!’ dedi ve “Biz sizden sadece kendi canımızın sağlığını istiyoruz” diyerek sözlerini tamamladı. Sinop CHP Belediye Başkanı Baki Ergül de kalkınma için nükleer enerjinin şart olmadığına dikkat çekerek dünyada, özellikle Avrupa’da nükleer santrallerin 2020’li yıllar itibariyle kapatılacağının taahhüt edildiği,nükleer enerjinin terk edilmeye başlandığı dönemde doğal kaynakları açısından zengin olan Sinop’ta Nükleer santrallerin planlanmasına varana kadar önce rüzgar ve güneş potansiyelinin değerlendirilmesinin gerektiğini belirtti.

** ‘Çernobil Nükleer Felaketinin İnsan Sağlığına Etkileri’ adlı raporu Yeşil Düşünce derneği’nden matbu olarak satın alabilir veya şuradan pdf olarak edinebilirsiniz.

(Pınar Demircan / Yeşil Gazete)

İdrak Meselesi I- II-III : Kürt Meselesinde Gayrı-Kürtlerin “Bildikleri” ve Bil(e)medikleri – Ferdan Ergut

Hrant Dink, Türkleri inkarcılıkla suçlayan Diaspora Ermenilerine hep şunu hatırlattı: Türklerin problemi inkâr değil; idrakti. Bu toplum, diyordu, 1915’de neler olup bittiğini bunca yıldan sonra ancak ve yeni yeni idrak etmeye başlıyordu. İnkâr –eğer olacaksa- ancak idrakten sonra gelebilirdi. Neşe Düzel’e verdiği bir röportajda söylediği gibi, “Türkiye şu anda ne inkârla ne de ikrarla meşgul olmalı. Türkiye olayı idrak etmeye çalışmalı. İnsanlara dayatılmış bir ikrarın ya da inkârın, duygulara hitap etmemiş bir sürecin hiç kimseye bir faydası olmaz. İnsanlar ancak Ermeni meselesini öğrendikten, anladıktan sonra, ‘Bu benim için bir soykırımdır ya da değildir’ diye olayı kabul ederler ya da etmezler. Ayrıca devletin ya da hükümetin dışarıdan baskılarla, mecbur kalıp olayı kabul etmesinin de hiçbir anlamı yok…. Çünkü gerçeği görmesi gereken toplumlardır, insanlardır. Konuşulması gereken kavram da ‘vicdan’dır. Devletlerin vicdanı olmaz. Toplumların ve insanların vicdanı olur. Zaten idrak de, ‘vicdan’la ilgili bir süreçtir.”

Hrant’ın, sorunun “inkar”dan değil, “idrak”ten kaynaklandığı tesbitini okuduğumdan bu yana şunu düşünüyorum: Aslında sadece Ermeni meselesi değil, Türkiye’nin bütün meselelerini kuşatan ana meselemiz idrak. İşi daha da çetrefil kılan boyut şu ki, tarihsel sorunlarımızı idrak etmekte zorlanmamızın nedenleri de tarihsel!Türkiye toplumunun geniş kesimlerinin hakikatle ilişkisi zedelidir. Hakikate doğrudan temas etmeyen, etme imkanı olmayan –başka bir deyişle- Ermeni olmayan, Hakkari’de yaşayan bir Kürt olmayan ya da Maraş’ta kimliğini korumaya çalışan bir Alevi olmayan bizler için “hakikat”le tek temas, devletin bütün ağırlığıyla yüklendiği resmi ideoloji ve onun temel taşıyıcısı olan “mili eğitim” üzerinden gerçekleşti.

Resmi ideolojinin bu “başarısı” üzerine sonraki yazılarda konuşacağım. Fakat öncelikle bu “başarının” niye bu kadar kolay gerçekleşebildiği üzerine üşünmek gerekiyor. Bu kadar çok yalanın, hem solda hem de sağda bu kadar yaygın bir biçimde alıcısının olması, açıklanmaya muhtaç bir durum…

Sanırım, yalanların bu kadar kolay kabulünün öncelikle yapısal bir nedeni var: Türk toplumu, imparatorluk yitirmiş bir toplum. Sahibi olduğunu düşündüğü devletinin adım adım bölünmesini görmüş; 1920 gibi daha dün sayılabilecek yakın bir tarihte başkentinin emperyalistler tarafından işgalini yaşamış ve Balkanlardan ve Kafkasyadan sığınanlarla birlikte ellerinde kalan tek toprak parçası olan Anadolu’yu önce yerel -ve sivil- kongreler aracılığıyla sonra da Sivas Kongresi’nde kendini kabul ettirmiş olan merkezi ve daha militarize bir önderlikle işgale karşı savunmuş bir toplum. Başka bir deyişle, bu toplumda “bölünme”, “ihanet”, “dış düşmanlar” v.s. üzerinden yapılacak ajitasyonun başarılı olmasının nesnel temelleri var. Hele de bu ajitasyon, kendini çok kısa sürede toparlamış, muhaliflerini tasfiye ettikten sonra Batı’nın desteğini de arkasına alarak çok kısa sürede kendini konsolide etmiş yeni rejimin bütün ideolojik ve baskı aygıtları tarafından yapılırsa… Kısa ve başarılı konsolidasyon sürecinin –yani bizatihi “zaman” unsurunun- Cumhuriyet’in bundan sonraki siyasal yapısını belirlediği gerçeğini ihmal ediyoruz. Bu konunun üzerinde –çok kısa da olsa- durmak gerekiyor.

Rejimlerin konsolidasyonunun göreli çabukluğu veya uzunluğu, takip eden siyasal süreçlerin belirlenmesinde son derece önemli rol oynar. Türkiye’de kurulan yeni rejim için sanırım 1925 İstiklal Mahkemeleri’yle birlikte konsolidasyonun tamamlandığı söylenebilir. Hem milli mücadelenin başarısından aldığı göreli meşruiyet, hem de yüksek dozdaki otoriter siyasetin bileşimi sonucunda 1920’de açılan kapı, muhaliflerin tasfiye edildiği 1925’te kapanmıştır. 5 yıllık bir süre içinde yeni rejim kendini kabul ettirmiştir. Dünyadaki diğer örnekleriyle karşılandığında yeni bir rejimin bu kadar kısa sürede kendini konsolide etmesi başlı başına önemlidir. Yeni rejimin yöneticileri, gerek dışardan gerekse kendi iç kadrolarından gelen sınır ötesi savaş taleplerine direnmiştir. Dağılan bir imparatorluğu tekrar biraraya getirmek gibi bir maceracılığıa girişmemiş ve bütün mesaisini iç tahkimata ayırmıştır.

Kemalistlerin hızlı konsolidasyon tercihlerinin, demokrat olup olmamaları meselesiyle bir ilgisi yok. Olsa olsa, o andaki en gerçekçi siyasal özne oldukları söylenebilir. Son tahlilde Kemalistlerin, devrimlerini ihraç etmeme veya sınır savaşlarına girmeme yolundaki kararlılıkları toplumsal desteklerinin boyutu konusundaki tereddütlerinden kaynaklanıyordu. Bu tereddüt temelinde oluşturdukları gerçekçi dış politika bizzat muhalifleri tarafından da saptanmştır. İşte apayrı ideolojiye sahip iki muhalifin görüşleri: Muhafazakar Kazım Kadri şunları yazıyordu: “Ankara yaranı, kendilerinin ‘harp’ ile geldiklerini ve yine bir ‘harp’ ile gideceklerini pek iyi bilirler ve bundan dolayı harpten son derece tehaşi ederler [ürkerler]. Eğer böyle düşünmemiş olsalardı, Musul ve İskenderun meselelerinde İngilizler ve Fransızlarla çarpışmaktan geri durmazlardı.” (Meşrutiyetten Cumhuriyet’e Hatıralarım: 196).

Türkiye komünistlerinin önderi Şefik Hüsnü’nün değerlendirmeleri de aynı minvaldeydi. Kemalistlerin “bütün dış siyasetlerine damgasını vuran şey”, diyordu Şefik Hüsnü, “silahlı bir çatışma çıktığında halk kitlelerinin nasıl bir tutum alacağı konusunda duydukları korkudur. Kitlelerin desteğine sahip olsalardı, komşu ülkelerle olan çeşitli anlaşmazlık konularında, öncelikle ulusal sorunlarda, kuşkusuz çok daha radikal davranacaklardı.” (Komintern Belgelerinde Türkiye: Şefik Hüsnü, Yazı ve Konuşmalar: 47)

Hızlı ve başarılı bir konsolidasyonun bizatihi kendisinin, takip eden siyasal ve toplumsal süreçler üzerindeki belirleyici rolüne değinmiştim. Devletin kurumsallaşma pratiklerinden, o ülkedeki siyasal rekabetin doğasına, uygulanacak muhalefet stratejilerine kadar bir dizi alanda bu etki gösterilebilir. Bir sonraki yazıda ise üzerinde duracağım konu, devletin ideolojik aygıtlarının dikensiz gül bahçesinde Kürt Sorunu’nu nasıl başarıyla perdeledikleri üzerine olacak. Resmi ideolojinin kabulünü kolaylaştıran tarihsel koşullarda kurumsallaşan devletin ideolojik aygıtları, toplumsal rızayı harekete geçirmekte çok fazla zorlanmamışlardır. Türk toplumunun, Kürt sorununda maruz kaldığı ideolojik bombardımanın yoğunluğu ve başarısı anlaşılmadan, idrak meselemizin ciddiyetini anlamak mümkün olmayacak.

İdrak Meselesi II: Kürt Meselesinde Gayrı-Kürtlerin “Bildikleri” ve Bil(e)medikleri

Türkiye Cumhuriyeti’ni kuranlar “hallolmuş” Ermeni meselesi ile henüz hallolmamış Kürt meselesinin en önemli meseleler Türk” veya “Türk milleti” kavramlarının kullanmından özellikle uzak durulmuştur.

Resmi tarhin “milli mücadele” olarak adlandırdığı dönemde “Türk” sözcüğünün bu kadar nadir kullanılmış olması üzerinde durulmalıdır. Sıklıkla kullanılan “milli” ve “millet” terimleri ise, dikkatle bakıldığında görüleceği üzere, Osmanlı dönemindeki “millet” sistemine referansla –başka bir deyişle- dinsel içerikleriyle kullanılmıştır. Cumhuriyetin kurucu metinlerinden Misak-ı Milli’nin birinci maddesi “Türkler”in değil, “Osmanlı-İslam” çoğunluğunun bulunduğu yerlerin bölünmesinin hiçbir surette kabul edilmeyeceğini yazar.

Mustafa Kemal’in bu dönemde nadiren kullandığı “Türkiye” terimi bile aslında “Osmanlı İmparatorluğu” ile eş anlamlı olarak kullanılır: 1915-1917 döneminde Ermenlilere karşı “Türkiye’de zuhura gelmiş şayan-ı arzu olmayan bazı ahval” ifadesinde olduğu gibi… Mustafa Kemal’in konuşmalarında Osmanlı İmparatorluğu ile eşanlamlı olarak da olsa kullanılan “Türkiye” kavramı, hareketin resmi metinlerinde ise hiç kullanılmaz. Kurtuluş Savaşı döneminin ana kavramı “Müslümanlar” ve “mukkadesat”tır. Kürtler ve Türkler “müslümanlık” potasında eritilmeye çalışılır. Misak-ı Milli’de sınırlar tanımlanırken “bu sınır, anavatanmızın Kürt ve Türklerin yaşadığı parçasını belirler” denilir.

Türklük vurgusunun bu kadar geri planda bırakılmış olmasının tek nedeni vardır: Kürtleri mücadelenin içine çekme kaygısı… Kurtuluş Savaşı’nı yönlendirenlerin Kürt Sorunu’nun farkında oldukları çok açıktır. Sorunun farkında olduklarını, sadece bu dönemde ürettikleri söyleme bakarak değil, Cumhuriyet rejimini kurduktan sonra da bizzat kendi istifadeleri için derledikleri, hakikati anlamaya dönük –ve tam da bu nedenle- kamuya açmadıkları bilgilere bakarak da anlayabiliyoruz. Hakikate daha yakın olan ve sadece kendileri için üretilmiş olan bu bilgiler aslında sorunun boyutlarını da ortaya koyuyordu. Fakat bunlara gelmeden önce, Kürtlere ilişkin kamuya ne tür bilgilerin zerk edildiğine bakalım.

Geçen haftalarda İsmail Beşkiçi için bir armağan kitap yayınlandı. Beşikçi Hoca’ya akademya olarak, siyasetçiler olarak, solcular olarak geç kamış bir teşekkür borcumuz vardı. Borcumuzu biraz olsun ifa etmemizi sağlayan kitabın editörleri Barış Ünlü ve Ozan Değer ile kitabı basan İletişim yayınlarına teşekkür borçluyuz. Kitabın içindeki birbirinden değerli katkılardan birisi de İsveç’te yaşayan M. Malmisanij’e ait. Malmisanij, makalesinde Türkiye’de Kürt Sorununa dair yapılan yayınları “anti-Kürdoloji” ve “gizli-Kürdoloji” olarak ikili bir tasnife tabi tutuyor. Tasnife göre, “anti-Kürdoloji” çalışmaları, yeni rejimin Türk yurttaşlarının okumaları için yazdırdığı ve “gerçeklerin çarpıtılması ve gerçeğin ortaya çıkmaması için yapılan çalışmalar”ı tanımlarken; üst düzey bürokratların bizatihi kendi politikalarını oluşturmak için yaptırdığı ve –elbette ki- kamuya açılmayan metinler ve raporlar “gizli Kürdoloji” çalışmalarını oluşturuyor. Söylemeye gerek yok: “Gizli Kürdoloji” metinleri, devlet aklını harekete geçirmek üzere kaleme alındıkları için, “anti Kürdoloji” metinlerinden çok daha nesnel değerlendirmeler barındırıyor. O nesnellikleri yüzünden de kamuya açılmıyor zaten!

“Anti-Kürdoloji” çalışmaları Osmanlı’nın son dönemlerine kadar uzanıyor. Özellikle İttihat ve Terakki döneminde Kürtlerin asimilasyonu ile özel olarak ilgilenen kurum Aşair ve Muhacirin Müdüriyet-i Umumiyesi’dir (Aşiretler ve Muhacirler Genel Müdürlüğü). Yüzbinlerce Kürdü İç ve Batı Anadolu’da iskana tabi tutan bu Genel Müdürlükte çalışan Naci İsmail [Pelister] Kürtlerle ilgili birçok kitap yazar. Bu kitaplardan biri Kürdler: Tarihi ve İctimai Tedkikat ismini taşır. İlginç olan şudur ki, kitabın yazarı olarak kendisi değil, Berlin Şark Akademisi’nde çalıştığı belirtilen “Doktor Friç” görünmektedir. Daha da ilginci şudur ki, “Doktor Friç” diye biri gerçekte hiç olmamıştır! Sahte adla yazılan bu kitaba göre “Kürtçe’nin ihyası mümkün değildir”, “Kürtçe sözlüklerde geçen kelimelerin bile sadece yüzde 3’ü Kürtçedir”, “Kürt’lerin masalları da kendilerine ait değildir”, “bu kavim geçmişte de önemli bir rol oynamamıştır” v.s.

Pelister tarafından yazılan bu kitap Cumhuriyet dönemi boyunca baş eser konumuna gelir. O kadar ki, yıllar boyu İsmail Beşikçi’nin bilimsel eserleriyle kavga etmeye çalışan devletin savcıları –yokluktan olsa gerek!- sürekli bu kitabı onun karşısına çıkartırlar. İlk olarak 1971’de DDKO iddianamesinde Sıkıyönetim Savcısı, na-mevcut “Dr. Friç”e başvurur ve orjinal metinde yüzde 3 olarak verilen oranı dahi binde 3’e indirir. Ona göre “Dr. Friç”, Kürtçe’de sadece 30 kelime olduğunu kanıtlamıştır. (Duruşma sırasında Musa Anter’in dayanamayarak “Tavuklar bile elli kelime ile konuşuyorlar, bu ayıp olmuyor mu?” diye soruşunu da nakledeyim).

Bitmedi… “Dr Friç”, Beşikçi’nin karşısına bir de 1992 yılında dönemin ünlü savcısı Nuh Mete Yüksel tarafından çıkartılır. Yine bildik “30 kelimelik Kürtçe” hikayesi… Yine bitmedi… Yüksel’in “Dr. Friç” aşkı 2002’de de devam eder. DGM savcısında göre Kürtçe’de “sadece 300 kelime” olduğu Dr. Friç tarafından “kanıtlandığına” göre “Kürtçe, bir üniversite programında yer alamaz”. Bu farsı daha fazla uzatmadan Malmisanij’e sözü bırakalım: “Dr. Friç örneği, hem uyduruk resmi kaynakların nasıl üretildiğini, hem de bunların hangi bağlamda kullanılabildiğini gösteren ibret alınacak bir örnektir” (“Anti-Kürdolojiden Kürdolojiye Giden Yol ve İsmail Beşikçi,” s. 80).

Devletin baş tacı ettiği başka bir kitap da, kendisi de bir Kürt olan M. Şerif Fırat’ın yazdığı Doğu İlleri ve Varto Tarihi’dir. Yazarımız, doğu illerinin dünyanın kuruluşundan beri Türk’ün özyurdu olduğunu “kanıtlamıştır”. Kürtlerin bir an önce o “arkaik dillerini terk etmeleri kendilerinin hayrınadır”. Yazarın sözleriyle “bu dağlı Türk kardeşlerimiz kendilerinin ulu soylarına yakışmayan ve bugün hiçbir kıymet ve mana ifade etmeyen bu söz yığını dilleri söküp atmalıdırlar”. Bu sözleri okuduktan sonra, Kenan Evren’in 1983’te M. Şerif Fırat için bir anıt mezar yaptırdığı bilgisinin elbette bir şaşırtıcılığı kalmıyor.

Kamuya açık olan yayın hayatında bunlar olurken, devletin gizli yüzündeki yayın faaliyeti daha ilginçti. Bu yayınlarda, bir yandan nesnel bilgiye ulaşmaya çalışan, bir yandan da o bilgilere ulaştıkça kendi meşreblerince bir ulus yaratma projelerinin imkansıza yakın bir proje olduğunu fark eden ve fakat nihai projeyi revize etmek yerine, onun gerçekleşebilmesi için çılgınca yan projeler üretmek zorunda kalan bir elitin çaresizliğini okumak mümkün.

Kürtlerle ilgili gerçeğe yakın herhangi bir çalışmanın şiddetle cezalandırıldığı dönemlerde bürokratik ve askeri elitler kendileri için Fransızca’dan, Rusça’dan Kürtlerle ilgili bilimsel kitaplar çevirtiyorlar ve bu kitapları incelettirdikten sonra dolaplara kilitliyorlardı. Bayar ve Menderes, kendileri için Nikitin’in Les Kurds kitabını çevirtir; TRT ise The Kurds adlı başka bir çalışmayı çevirterek “hizmete özel” damgalı bir rapor haline getirir.

Bu kitaplar ve daha niceleri devlet elitlerine gösterir ki, Kürtlerin asimilasyonu hiç de sandıkları kadar kolay olmayacaktır.

Uzun yıllar boyu devlet aklını ve pratiklerini belirleyecek olan işte bu başa çıkılması imkansız olan hakikat oldu.

Birinci yazıda söylediğim, hakikate doğrudan temas eden Kürtler haricinde, diğerlerinin Cumhuriyet’in Kürt politikasını öğrenebilmeleri içinse gizli raporların ve belgelerin ortaya çıkması gerekiyordu. Başka bir deyişle, Türkler uzun yıllar Kürtlere ilişkin kendi devletlerinin neler düşündüğünü ve dahası neler uyguladığını öğrenmedi, öğrenemedi –ve aslında en trajik olanı- öğrenmek de istemedi. O gizli raporlarda neler olduğunu ise bir sonraki yazıya bırakalım.

İdrak Meselesi III: Kürt Sorununda Devletin Şizofrenik Halleri

Bir önceki yazımda Kürdolojinin önemli isimlerinden Malmisanij’in “anti Kürdoloji” ve “gizli Kürdoloji” ayrımına değinmiştim (“Anti-Kürdolojiden Kürdolojiye Giden Yol ve İsmail Beşikçi”, İsmail Beşikçi, Barış Ünlü-Ozan Değer (der.) içinde). Malmisanij, Kürt Sorununda devletin topluma sunduğu propagandif metinleri, yayınladığı sözde-araştırmaları v.s. “anti-Kürdoloji” başlığında inceliyor.

Bir önceki yazımda örneklerini verdiğim bu metinler, baştan sona inkarcı metinler. “Gizli Kürdoloji” metinleri ise çok daha ilginç. Bular, devletin kendi iç örgütlenmesinde dolaşıma soktuğu ve halka açmadığı gizli metinler. Devlet içinde bile sınırlı kişi ve kurumların kullanımına açılan bu metinler, Kürtler ve Kürdistan’la ilgili önemli yabancı eserlerin çevirilerinden, devletin bizzat kendi görevlileri tarafından yapılan saha çalışmalarına kadar bir dizi farklı metni içeriyor.

Söylemeye gerek yok: Hakikate daha yakın olan metinler, “Gizli Kürdoloji” metinleri. Bir önceki yazımda bu metinler için şunu söylemiştim: “Bu yayınlarda, bir yandan nesnel bilgiye ulaşmaya çalışan, bir yandan da o bilgilere ulaştıkça kendi meşreblerince bir ulus yaratma projelerinin imkansıza yakın bir proje olduğunu fark eden ve fakat nihai projeyi revize etmek yerine, onun gerçekleşebilmesi için çılgınca yan projeler üretmek zorunda kalan bir elitin çaresizliğini okumak mümkün.”

Devlet, en başından beri Kürt varlığını biliyordu. Örneğin Tanzimat döneminde Osmanlı Valisi Halil Kamil Paşa, Bedirhan Bey ve çevresindekilerin amacının “Kürdistan’da ayrı ayrı bağımsızlık kazanmasıyla bir büyük fitne çıkarmak” olduğunu “biliyordu” (Ahmet Kardam;Cizre-Bohtan Beyi Bedirhan, s.117). Sorun şuydu ki, Tanzimat’tan bu yana devletin kendisini hapsettiği paradigma içinden bu sorunu çözmenin imkanı yoktu. Bu çaresizlik, tarihin değişik dönemlerinde değişik söylem ve stratejilerin öne çıkmasına neden oldu. Hakikatle başa çıkamayanın başvurduğu hakarete varan öfke kabarmalarından, sürgünlere, Kürtleri asimile edebilmek için akla ziyan önerilere kadar yayılan bir dizi söylem ve strateji…

Tanzimat döneminin Valisi Vecihi Paşa’ya göre “Kürtler beyinsiz adamlar oldukları için, bunlara sadık insanlar denilemeyeceği gibi, devlete muhalefetleri de söz konusu olamaz; böyle bir şey yapmak zaten ellerinden gelmez”di (Kardam: 154). Osmanlı’nın soruna bulabildiği tek çözüm sürgündü. Anadolu ordusu komutanı Osman Paşa 1847 tarihli raporunda şunları yazıyordu: “Bedirhan ve diğer Kürt ileri gelenleri “öteden beri bu civarda çevreleri geniş kişiler oldukları gibi, çoğu Kürt taifesi de dört ayaklılar gibi olduklarından ve sözü geçen kişilerin eşkıyalığa sevk edici sözlerinin peşinden gidip onların yerini alacaklarından, diyelim 20 sene sonra içlerinden biri affedilip bu semtlere gelecek olsa, akılsız Kürdistan ortamında çeşitli karışıklıklar yaşanabilir” (Kardam: 374). Bu noktada filmi 100 yıl sonraya saralım. Devlet algısında ve “çözüm” stratejisinde değişiklik yoktur. 1937 Dersim Harekatında Jandarma Genel Komutanlığı’nın “gizli ve zata mahsus” raporu sanki yüz yıl öncesinden konuşmaktadır: “Dersim halkı cahildir. Eşkıyalık ruhu hakimdir. Geçim zorluğu içindeki ilkel halk seyitlerin, aşiret reislerinin esiri durumundadır. Bu nedenle bu insanları Batı Anadolu’ya nakletmek gerekmektedir” (ibid. 375).

Anlayacağınız, milliyetçi tarihçilerin o çok övünerek dillendirdikleri “Türk devlet geleneğinin sürekliliği” vurgusu hiç de temelsiz değil. Kürt varlığının yakıcı hakikati – ve beraberinde getirdiği çaresizlik hali- 1939/1940 tarihli CHP Genel Sekreterliğine sunulan raporda şöyle dile gelir: “Kanaatımıza göre Türkiye’de en mühim milliyet meselesi Kürt meselesidir. ‘Dağ Türkü, Yayla Türkü’ gibi tabirlerle hakikatı kendi gözlerimizden saklamak zarardan başka bir şey getirmeyeceği gibi, bunların Türk olduğuna da … bugün ne kendilerini ve ne de başka bir kimseyi inandıramayız” (Malmisanij: 73). Bu satırların “Kürtler vardır” diyen herkesin cezalandırıldığı bir ülkede yazıldığını unutmayalım. İşte, devleti akla ziyan bir dolu “çözüm”e zorlayan bu yakıcı hakikattir. “Çözüm” stratejisinde yüz yıl öncesine göre kayda değer bir değişiklik yoktur; fakat zamanın getirdiği “ilerleme” ile birlikte eski strateji, yeni tekniklerle donatılır. Bu tekniklerin en başta geleni ise çeşitli asimilasyon çabalarıdır.

Yüzleşmeksizin çözülemeyecek bir sorunla karşı karşıya olan devlet, yüzleşmek yerinekurtulmaya karar vermiştir. Daha 1920’ler gibi erken bir tarihte, Yugoslavya’dan, Kafkasya’dan, Azerbeycan’dan gelecek Türkleri (sayı 500,000 olarak verilir!) bölgeye yerleştirme planlarından tutun, 1960 askeri darbesinin lideri Cemal Gürsel’in Diyarbakır konuşmasında “size Kürt diyenin yüzüne Tükürün” söylevine kadar bütün veriler, devletin sorunu nasıl gördüğünü gösteriyor. CHP’nin İçişleri Bakanı Şükrü Kaya Kürtlerin düğünlerine, şarkılarına bile tahammül edemez. Yayınladığı gizli genelgeye bakılırsa, “kıyafetin, şarkıların, oyunların, düğün ve cemiyet adet ve ananelerinin de milliyet ve ırk hislerini daima uyanık tutan ve cemaatleri mazilerine bağlayan rabıtalar olduğu unutulmamalı, binaenaleyh lehçeyle beraber bu gibi aykırı adetleri de fena ve zararlı görmek ve bilhassa göstermek” gereklidir.

Daha bitmedi: Kürtlere “… evlerinde ve aralarında Türkçe konuşturmak ve öz yüreklerinden kendilerine Türküm dedirtmek, hülasa dillerini, adetlerini ve dileklerini Türk yapmak, Türk tarihine ve bahtına bağlamak her Türk’e teveccüh eden milli ve mühim bir vazifedir” (Malmisanij: 73) Bu yazı dizisine, Türk çoğunluğundaki idrak sorunu ile başlamıştık. Daha da vahimi şudur ki, Ahmet Kardam’ın isabetle gösterdiği gibi Türklerin Kürt sorununa ilişkin yanlış bilgilendirilmelerinin kökeni Cumhuriyet’le başlamaz. Ondan çok daha derindedir: Bu devlet Tanzimat’tan bu yana Kürt sorununa aynı gözlükle bakmakta ve tebasını/yurttaşını bu konuda yanlış bilgilendirmektedir. Türk çoğunluğa seslenmeyi hedefleyen her politik öznenin bu gerçeği bilerek davranması gerekiyor. İdeolojik devlet aygıtlarının neredeyse 150 yıldır bir sorun üzerinde bu kadar istikrarlı bir biçimde dezenformasyon uyguladığı bir ortamda hiçbir halk bu koşullanmadan kaçamazdı. Anlamak, değiştirmenin öncülüdür.

Peki “ne yapmalı”? Bunun tek bir yanıtı yok. İçinde bulunduğunuz toplumsal yapı (fazla post-modern bulmazsanız içinde bulunduğunuz “hakikat rejimi”) yapmanız gerekeni size söyleyecektir. Kendini esas olarak Türk çoğunluğun idrak sorununa odaklamış bir politik özne ile Türklerden gizlenen o hakikati dolayımsız deneyimlemiş Kürtler arasında siyaset yapan bir politik öznenin kullandığı dil de, strateji de – “madde”nin doğası gereği- hiç kuşkusuz farklılaşacaktır. Elbette bu iki alanın birbirlerinden tümüyle yalıtık olduğunu düşünmüyorum. Tam tersine, biraz sonra iddia edeceğim gibi izlenmesi gereken temel stratejinin tam da bu yalıtılmışlık haline itirazdan kaynaklanması gerektiğini düşünüyorum.

Dolayısıyla, bu aşamada iki alan arasındaki ayrımın ampirik değil; analitik olduğunu söyleyip devam ediyorum. İkinci stratejinin (siyasetini esas olarak Kürtlerle sınırlayan strateji) devlet baskısına çok daha fazla maruz kalacağını/kaldığını, Türkiye’de bu siyasetin maliyetinin çok yüksek olduğunu elbette biliyoruz. Fakat bu durum, birinci stratejinin tümüyle sorunsuz ve kolay olduğu anlamına gelmiyor. Tam tersine, birinci alanda hareket edecek olan politik özne esas olarak bu farklı “hakikat rejimleri” arasında gidip gelmeyi, farklı hakikatleri birbirlerine temas ettirmeyi hedefleyecektir. Sadece Türklere, Kürt sorununu anlatmayacak; Sünnilere de Alevi sorununu anlatacaktır.

Bir sonraki aşamayla kıyaslandığında bunlar yine de göreli olarak kolay hedefler. Bir sonraki aşama daha çetrefil olacaktır: Kürt sorununun ancak Türklerle birlikte çözülebileceği konusunda Kürtleri, Alevi sorununun ancak Sünnilerle birlikte çözülebileceği konusunda da Alevileri ikna etmeye çalışacaktır. Çelişkileri keskinleştirmeye ayarlı bir politik geleneğin hala gücünü koruduğu, en uzlaşmaz siyasetin, en radikal (ve dolayısıyla en doğru) politik hat sayıldığı bir ülkede farklı hakikatleri birbirleriyle temasa sokma stratejisinin aslında baştan yenilgiye mahkum olduğu ileri sürülebilir. Ben öyle düşünmüyorum.

Bugüne kadar sürekli hakikati vaz ettik. Farklı hakikatler arasında gidiş-gelişler olabileceğini, bunun ise ancak müzakere ile gerçekleşebileceğini, özgür ve demokratik bir kamusal alanın tam da farklı hakikatlerin birbirleriyle temasını sağladığı için yaşamsal olduğunu öne süren bir siyaseti bugüne kadar denemedik. Bu siyasetin temel önceliği, kendi tartışılmaz hakikatini vaz etmek değil; farklı hakikatlere sahip öznelerin birbirleriyle temas edebilecekleri özgür ve demokratik kamusal alanı yaratmaya çalışmak olacaktır. Her çelişki, “uzlaşmaz çelişki” değildir! Kürt sorunu da, Alevi sorunu da, başörtüsü sorunu da – ve hepsinin kuşatan- Türk sorunu da esas olarak özgür ve demokratik bir kamusal alan sorunudur. Askeri ve bürokratik vesayetten kurtulmuş, milliyetçi tabulardan arındırılmış, bilgilenme hakkının, fikir özgürlüğünün ve iletişim özgürlüğünün engelsizce kullanıldığı bir kamusal alan sorunu…

 

Anlayın artık, halk nükleer istemiyor – Pelin Cengiz

SİNOP- Dün, Çernobil’de 28 yıl önce meydana gelen nükleer felaket, AKP iktidarının ikinci nükleer santral projesini hayata geçirmek istediği Sinop’ta binlerce insanın katılımıyla anılırken, Sinop caddelerinden epey coşkulu “nükleere hayır” sloganları yükseldi. Sinop’ta kurulması planlanan nükleer santralin, Japonya-Fransa konsorsiyumu ile gerçekleştirilmesi gündemde. Yeni bir Çernobil ya da yeni bir Fukuşima yaşanmasın diye Nükleer Karşıtı Platform’un çağrı yaptığı anti-nükleer mitinge birçok çevre örgütü, sendika, siyasi parti ve sivil toplum kuruluşu destek verdi.

Türkiye İstatistik Kurumu’nun yakında açıkladığı İl Düzeyinde Yaşam Memnuniyeti 2013 araştırmasına göre, Sinop Türkiye’nin en mutlu ili. Nükleer santralin yapılacağı Türkiye’nin en kuzey noktasındaki İnceburun’un yüzde 70’i orman arazisi. Buraların birinci derecede SİT alanı ve doğal park statüsünde olduğunu söylemeye gerek yok. 150 kuş türünün ve 60’a yakın göçmen kuş türünün konakladığı Sarıkum Gölü, önemli kuş alanı listesinde. Ayrıca Sinop yaklaşık 1600 bitki türüne ve bir tanesi sadece Sinop’a endemik Sinop çiğdemi olmak üzere yaklaşık 120 endemik bitki türüne evsahipliği yapıyor. Bunun yanında Sinop, Karadeniz’de bulunmasına rağmen Akdeniz enklavlarının, yani kendi yayılış alanından uzak bölgelerdeki bitki toplulukların en fazla bulunduğu yer olması nedeniyle de özel bir öneme sahip.

Bırakın kente nükleer santral kurmayı şehirde ne bir fabrika ne bir sanayi tesisi, ne de tüten tek bir baca var. Türkiye’de avlanan balığın yüzde 70’i Karadeniz’den, Karadeniz’de avlanan balığın yüzde 30’u Sinop’tan geliyor. Sinop’ta avlanan balığın ise yüzde 70’ini İnceburun’dan çıkanlar oluşturuyor. Yaklaşık 4000 lisanslı balıkçının bulunduğu kentte, en az 16 bin kişi geçimini balıkçılıkla kazanıyor. İşte nükleer santral böylesi bir doğal dokuya sahip bir alana yapılmak isteniyor. Özetle, cennetin ortasında bir cehennem yükselecek yani…

Artık nükleer santral karşıtlığı sadece Mersin Akkuyu’nun ya da Sinop İnceburun bölgesinin meselesi değil, tüm Türkiye’nin meselesi. Sinop’taki miting, yerel çevre direnişlerinin zamanla dalga dalga ulusal boyuta uzanmış bir anti-nükleer ve çevre hareketine dönüşmesini görmemiz açısından önemliydi. Katılımcıların çoğunun kadın ve gençlerden oluşması dikkat çekiciydi. Mitinge pek çok ilden katılım olurken, Sinop halkı da mitinge yoğun destek verdi. Doğa koruma alanındaki farklı bölgesel direnişler arasındaki dayanışma, ortak mücadelenin güçlenmesi bakımından gerçek anlamda gelecek vaat ediyor.

Çernobil’in yıldönümünde Türkiye’nin nükleer politikası sadece Türkiye’de değil, Kıbrıs’ta da protesto edildi. Bunlardan biri Mersin’e kurulması planlanan Akkuyu nükleer santral arazisine birkaç yüz kilometre uzaklıktaki Lefkoşa’da Ada’nın her iki toplumunun katılımıyla gerçekleşti.

Nükleer santraller, içerdikleri yüksek riskler yüzünden sigorta şirketlerince sigortalanmadıkları için felaket ve kazalarda oluşan tüm ekonomik maliyet halka yüklenmiş oluyor. Türkiye’de mega projelere Hazine garantisi de getirildiği düşünülünce, olası bir durumda ortaya çıkabilecek tehlikenin boyutunu, bizi nasıl bir felaket senaryosunun beklediğini tahmin etmek zor değil. Üstelik hem Akkuyu’ya Rusların yapacağı VVER 1200 model reaktörün hem de Japonların Sinop’a yapacağı Atmea-1 reaktörünün daha önce denenmediğini de unutmayalım.

Nükleer Savaşın Önlenmesi için Uluslararası Hekimler Birliği’nin Almanya şubesince hazırlanan Çernobil nükleer felaketinin insan sağlığına etkileriyle ilgili rapor Türkçeye çevrildi. Raporun ortaya koyduğu en acı gerçek şu ki, çok geniş bir alanı etkileyen Çernobil felaketinin neden olduğu genetik bozukluklar nesiller boyu sürecek. Aynı durum Fukuşima için de geçerli. Türkiye’nin böylesi bir felaketin etkilerinden muaf olacağının sözünü bize kim verebilir ki…

Pelin Cengiz – Taraf

Katliamdan kuşatmaya devlet – Güven Gürkan Öztan

Devlet iktidarını ele geçirmek ve de o iktidarı nihai bir amaç/proje için kullanmak, modern devletlerin tarihinde sayısız katliama, kırım ve kıyıma yol açtı. Modern devleti, öncesinden ayıran en önemli özelliklerin başında gelen şüphesiz onun topluma nüfuz etme kapasitesindeki muazzam artıştı. Politik alan içinde rol oynayan, ittifak ilişkilerine giren veya muktedirin bekçisi olduğu müesses nizama karşı pozisyon alanların meşruiyet dayanaklarını ortadan kaldırmak modern devlet iktidarını elinde tutanlar için bir “zorunluluk” olarak algılandı, bugün de benzer bir akıl yürütme muktedirlerin zihniyet dünyasına hâkim. Halkının bir bölümünü ortadan kaldıran, muhalifleri hapseden ya da katleden, yasakların alanını genişleten ve bunları da bir ebeveyn tavrı ile tatlı sert bir eda ile ya da bir bilge şahsiyet tavrı ile soğuk ve mesafeli biçimde gerçekleştiren modern devletin muktedirleri, her daim yaptıklarının temsil ettiklerini iddia ettikleri “bütün”ün refahı ve iyiliği için olduğunu savunmaktan geri kalmazlar. Elbette her seferinde o “bütünü” yeniden ve yeniden tanımlarlar. “Bütünün” varlığına işaret etmenin ya da böylesine bir amacı “mutlak hakikat” ile özdeşleştirmenin toplum mühendisliği olduğunu yani politik ve toplumsal süreçlere yapay müdahalelere dönüştüğünü gizlerler.

1915’den Roboski’ye

Ermeni Kırımı’nın sembolik tarihi olan 24 Nisan’ın üzerinden tam 99 yıl geçti. Savaş atmosferinden yararlanan İttihatçılar, “güvenlik sağlama” adına toplum mühendisliği projelerinin bir veçhesi olarak Anadolu’da yaşayan Ermenilerin toplu bir biçimde sürgününe ve bu sürgün esnasında da katledilmelerine zemin yarattılar. Korkunç Kırıma imza atanlar bu eylemin “bütünün” korunması ya da inşası için gerekli olduğuna inanıyordu. O “bütün” öylesine bir toplamdı ki Müslüman-Türklerden ve Müslümanlık ortak paydasından hareketle Türkleştirilebileceği düşünülenlerden ibaretti. Muktedirlerin savaş haritasında daha önceden isimleri, kimlikleri, malları mülkleri tespit edilmiş olan Ermenilerin mülksüzleştirilmesi ve yok edilmesi yazılıydı. Ve böylesine bir yok etme operasyonu ancak 20’nci yüzyılın başındaki imkânlarla gerçekleştirilebilirdi. Bugün İttihatçıların 1915 Kırımı’nı gerçekleştirebilecek lojistik olanaklardan mahrum olduğunu söyleyerek onları aklama arayışında olanlar, aynı Osmanlı devletinin I. Dünya Savaşı öncesi seferberlik hazırlıklarına baksa iddialarının ne denli tutarsız olduğunu keşfedecekler zaten.

1915 Ermeni Kırımı’nı salt devletin toplum mühendisliği ile açıklamak da yetmiyor elbette. Anadolu’nun birçok Ermeni yerleşim bölgesinde katliama katılan faillerin olan bitendeki rolü yadsınamaz. 1915 öyle bir tarihtir ki Türkiye’nin Türkleşmesi, Kürdistan’ın Kürtleşmesinde bir dönüm noktasıdır. Koskocaman bir ülkenin demografisi ve ekonomisi baştan aşağıya değişmiştir. Belki de bu yüzden Türkiye’de devlet geleneği ve devlet aklı, aynı zamanda onunla hareket eden özneler 1915 Kırımı’nın üzerinden bunca yıl geçmişken tarih komisyonları, arşiv falan diyerek top çevirmeye devam ediyor. Cephe savunur gibi aynı mevzide kalmayı bir güç gösterisine çeviriyor. Yaklaşık yüz yılda geldiğimiz nokta, Türkler soykırım yapmazdan Müslümanlar soykırım yapmaza ulaşmak! Ortak acılara işaret edip tüm ölenlere rahmet dilemek! Devletin ölüme gönderdikleri ile savaşta düşman tarafından öldürülenleri aynı kefeye koymak, ne insafa sığar ne de gerçeğin yanına yaklaşır. Hâlihazırda ülkenin çocukları devlet şiddeti ile öldürülürken, Roboski’de Kürtlerin üzerine bomba yağdırılıp katliam yapılmış ve üzeri kapatılmışken “bizim medeniyetimizde kıyım, kırım vs. yoktur” diyerek kimseyi inandırmak mümkün değil. Erdoğan’ın “1915 açılımı” (ki sembolik önemini ve inkârcı politikayı yumuşatmanın ilk adımı olarak düşünülmesini yadsımıyorum) muhtemelen devletin 100. yıl öncesinde özellikle ABD’deki dengeleri görerek ön alma hamlesinin bir parçası. Yoksa devletin ve organik aydınların 1915 konusundaki defansif perspektifinin bir anda değişmesi mümkün değil.

Taksim kimsenin cephesi değil!

Muktedirin “mevzi savunma” hırsının her daim bir acizlik kanıtı olduğunu tespit etmek gerek. Yönetebilen bir siyasal irade, siyaseti saldırı ve savunma dikotomisi üzerine bina etmez; aksine politik olan, eyleyen öznelerin hegemonya mücadelesine açık olduğu müddetçe politiktir. Bu yüzden Başbakan’ın ve onun emrindeki zevatın 1 Mayıs’ın Taksim’de kutlanmasına engel olma çabası, siyaset değil doğrudan anti-politikadır. Mekânı iktidarının varlığını ve fiziki gücünün boyutunu kanıtlamak için “cephe”ye çevirmek bir kudret alameti değil aksine zayıflık ve korku göstergesidir.

İstanbul’da Yenikapı’da yapımı sona eren ve Maltepe’de de bitirilmesine uğraşılan miting alanları, AKP’nin devlet iktidarından ne anladığının çok sayıda örneğinden sadece biri. AKP’nin stratejisi, devlet iktidarını kullanarak muhalif politik mücadele dalgasını toplumsal eylemin sembolik gücünden ve kentin bileşenlerinden ayırmak ve böylece onu pasifize etmek! İktidarın iddia ettiğinin aksine, politik özneler ile eylemlerini gerçekleştirdiği alanın birlikteliği, kolektif eylemin ve sözün yalnızca taşıyıcısı değildir aynı zamanda ona ruhunu üfleyen bir kaynaktır. Dolayısıyla bu kaynağı baltalamak, politik eylemin aktığı kanalları kesmektir. Bir de bu keyfi biçimde ve eylemin öznelerinin iradesini hiçe sayarak alınan bir kararsa politik özgürlük alanı açısından tahripkârlığı daha da büyük olur. 1976 yılının 1 Mayıs’ında DİSK’in önderliğinde kitleler müthiş bir coşku ile kutlamıştı emekçinin gününü, bir yıl sonra para-militer güçlerin saldırısı ile Taksim kan gölüne çevrildi. 1978’den itibaren Taksim Meydanı artık tüm demokratlar, sosyalistler ve kendini sol yelpazenin bir yerinde konumlandıranlar için bir sembol mekân haline dönüştü. AKP’nin meydanı yeniden kutlamaya kapatması ve geçen yıl yaşadığımız yoğun devlet şiddetinin tekrarlanacağının işaretini vermesi, tıpkı Gezi’de yakılan çadırlar gibidir bizim için. Telafisi de bahanesi de özrü de yoktur.

Bizim için yapıldığı iddia edilen “nezih” miting alanlarında değil 1 Mayıs’ı asıl meydanında kutlamak için sel olup döküleceğiz yine yollara. Kendi adıma Taksim Meydanı’nı kazanılacak ya da kaybedilecek bir cephe olarak görmediğimi açıkça söyleyeyim. Cepheler savaşta olur, biz politik irademizle mücadele etmek, emekten ve özgürlükten yana bir ülke kurmak adına siyaset yapmak ve kitlelerle demokratik çeşitliliğimizde beraber olmak için 1 Mayıs’ın meydanına çıkmak istiyoruz. Devlet yine tüm cebri araçlarını kullanarak meydanı kuşatacak, “İstiklal mücadelesinin başkomutanı” belki Ankara’dan belki Kısıklı’dan emir verecek, memleketin dört bir tarafından getirilmiş TOMA’lar hazır bekleyecek ama biz yine de orada olacağız. Canımızı korumaya çalışacağız; gerektiğinde öz savunma hakkımızı kullanacağız o kadar… Birimiz dahi çıkamasak Taksim’e, Taksim Meydanı o gün 1 Mayıs meydanıdır; bu gerçeği ne Berkin’in, Abdullah’ın, Ali İsmail’in ve daha nicelerinin katilleri ne de muktedirin kurduğu savaş senaryoları değiştirebilir.

Güven Gürkan Öztan – Birgün

 

Yedikule Bostanı diken üstünde

Fatih Belediyesi’nin uygulamaya koymak istediği rekreasyon projesi nedeniyle tehlike altında olan Yedikule Bostanları’yla ilgili yeni bir gelişme var. Yedikule Bostanlarını Koruma Girişimi bir açıklama yaparak, belediyenin proje için harekete geçeceğine dair duyumlar aldıkları için vatandaşları dayanışmaya çağırdı.

page_tarihi-yedikule-bostanlari-yok-ediliyor_753547152

Bostanlar 9 aydır moloz altında

Tarihi kaynaklara göre 1500 yıldır tarım alanı olarak kullanılan Yedikule bostanlarının önemli bir bölümü, Fatih Belediyesi tarafından hazırlatılan ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından uygulamaya konulan ‘Yedikule Kapı ile Belgrad Kapı Arası Kara Surları İç Koruma Alanı Rekreasyon Projesi’ kapsamında temmuz ayında yapılan faaliyet nedeniyle moloz altında kalmıştı.

Yedikule’nin park projesine kurban gidecek bostanlarını korumak için bir araya gelen vatandaşlar bir girişim kurmuş ve  hem hukuki hem de yerel düzlemde harekete geçmişti.

Şu anki park projesinin içeriği bilinmiyor

Bostanları koruma girişimi, belediyenin yerel seçim sonrası bostana gireceğine dair duyumlar aldıktan sonra harekete geçti ve bir dayanışma metni yayımladı. Metinde Temmuz ayından beri yaşanan süreç şöyle anlatılıyor:

“Hazırlanan projenin şaibeli olduğu ortaya çıktı ve yeniden proje hazırlığına girişildiği öğrenildi. Yeni projede ise bostanların etrafını imara açan bir park projesinin hazırlandığı basına yansıdı. Şu anda geçerli olan park projesi tam bir muamma.

Proje kapsamında tarihi Yedikule bostanlarının ve tarihi kara surlarının çevresinin müze denetimi dışında iş makinaları ile kazıldığı tespit edildi.

Yedikule Bostanlarını Koruma Girişimi olarak bostanlarda tespit ettiğimiz tarihi su kuyularının korumaya alınması için dosyalarımızı hazırlayıp Koruma Kurulu’na ilettik, sunum yaptık, keşif için geleceklerini söylediler ancak gelen olmadı.

Bu dönemde Gümüşdere, Beykoz ve Kuzguncuk’taki tarım alanlarının korunmasına dair yürüttüğü mücadelede başarı sağlayan Ziraat Mühendisleri Odası, Yedikule Bostanları için de hem Tarım Bakanlığı hem de Belediye ile yazışmalar gerçekleştirdi. Tarım Bakanlığı Yedikule’de tarım yapılan bir alan olduğundan haberinin olmadığını iletirken Fatih Belediyesi’nden herhangi bir açıklama gelmedi.”

“Yasal süreç tıkandı, fiziki dayanışma ihtiyacı olabilir”

Yasal hak aramaa süreçlerini ‘formalite’ye dönüştüren kurumların bostanlara fiili müdahalesi karşısında fiziki dayanışmaya ihtiyaç olduğunu hatırlatan Dayanışma Girişimi,  “Süreçten öğrendiğimiz en önemli şey ancak dayanışarak ve direnerek yol alabildiğimiz oldu” açıklamasını yaptı.

(Yeşil Gazete)