Fransa Ulaştırma Bakanlığı, bisiklet kullanımını teşvik eden bir proje hazırladı. Bu sene içinde hava kirliliğiyle boğuşan kentte işe bisikletle gidenlere kilometre başına 25 cent verilecek ya da vergi indirimi sağlanacak. Ülkenin ulaşım planında da bisiklete öncelik verilecek.
Fransız Ulaştırma Bakanlığı’ndan yapılan açıklamada, araba yerine bisiklet kullanımının hem sağlık hem ekonomi hem de çevreye katkı sağlayacğı belirtildi.
Bakanlık henüz büyük şirketlerle ortak karara varmış değil; fakat çalışanlarının ulaşım giderlerini, otopark ücretlerini ya da benzin harcamalarını karşılayan şirketlerin bu projeye evet demeleri bekleniyor.
Belediye’den de bisiklet teşviki
Şirketlerin yanı sıra belediyelerin de bisiklet projesine katılması bakanlık tarafından talep edildi. Buna göre, belediye başkanları, sokaklara göre bisiklet sürüş hızını belirleyebilecekler. Yayalar ve bisikletliler, motorlu araçlara göre öncelik sahibi olacaklar. Eğer bir otomobil, yaya veya bisiklet yoluna park ederse, daha fazla cezaya tabi tutulacak.
Tren bağlantıları sağlanacak
Fransa hükümeti, tren ve bisiklet arasındaki bağlantıyı da kolaylaştırmayı planlıyor. Bu kapsamda, tren saatleri yeniden düzenlenecek, ara bağlantılar yenilenecek ve tren garlarında bisikletler için güvenli park alanları oluşturulacak.
Fransa genelinde, bisiklet kullanımını savunan ve okullarda bisiklet eğitimini başlatmakla övünen Bisiklet Kullanıcıları Federasyonu, karardan memnuniyet duyduklarını açıkladı.
İstanbul’un en eski mahallelerinden Bedrettin Mahallesi, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin yapmayı planladığı iki tartışmalı proje nedeniyle tehlike altında. Şişhane-Mecidiyeköy arası yapılması planlanan Havaray’ın ilk istasyonu bu mahallenin bir bölümünden geçecek; Unkapanı Köprüsü’nün yıkılarak denizin altına tüp geçit yapılması da mahalleyi etkileyecek.
Taraf Gazetesi’nden Billur Özgül‘ün haberine göre, Haliç Tersaneleri’ndeki projenin geleceği belirsizliğini korurken bu bölgede, geçmişi İstanbul’un fethine kadar uzanan mahallelerin durumu kaygı uyandırıyor. Osmanlı’nın ilk döneminde kurulan ve fetihte gemi inşaatında çalışan işçilerin yaşadığı 500 kusür senelik Bedrettin Mahallesi onlardan biri.
2010’da yenileme alanı ilan edildi
Beyoğlu’nda bulunan Bedrettin Mahallesi’ndeki evlerin tamamının tapusu var. Yüzde 98’i özel mülkiyet olan binaların yüzde 2’si de vakıf malı. Mahalle 20 yıl önce tarihî sit alanı ilan edilmişti. Sit alanı ilanıyla birlikte mahalleli evlerinde hiçbir tamirat yapamadı. Bu nedenle eskiyen evler, Beyoğlu’nun 2009 ve 2010 yıllarında çıkardığı 1/1000’lik ve 1/5000’lik planlarda turizm, özelleştirme ve yenileme alanı olarak ilan edildi.
Plan hayata geçemeden Bedrettin Mahallesi Derneği’nin de aralarında bulunduğu Beyoğlu Semt Dernekleri’nin açtığı itiraz davası sonucu planlar iptal edimişti.
Bağlantı yolları mahalleden geçecek
Geçtiğimiz 30 Mart yerel seçimleri öncesinde Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş’ın iki seçim vaadi de bu tarihi mahalleyi etkiliyor. Şişhane-Mecidiyeköy arası yapılması planlanan Havaray’ın ilk istasyonu bu mahallenin bir bölümünden geçiyor. Küçük ve sıkışık bu mahallede durağın yapılması için tarihi binaların bir kısmının yıkılması gerekecek. Topbaş’ın bir diğer projesi olan Unkapanı Köprüsü’nün yıkılarak denizin altına tüp geçit yapılması da mahalleyi etkileyecek. Bu projenin bağlantı yollarından biri mahalleden geçecek.
Havaray temsili fotoğraf
İBB: yıkım veya kamulaştırma olmayacak
Mahalleliler diken üstünde otururken İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı’ndan bugün konuyla ilgili bir açıklama yapıldı. Haberdeki iddiaların gerçeği yansıtmadığı savunan Beediye Başkanlığı’nın açıklaması şöyle:
‘Bölgede Planlanan Şişhane-Mecidiköy Havaray Hattının, Bedrettin Mahallesi sınırları içerisinde kalan 2 istasyonu bulunmaktadır. Söz konusu güzergah mevcut yol aksından geçtiği gibi, istasyonları da Ayni Alibaba Sk. ve Bahariye Caddeleri üzerinde bulunduğundan herhangi bir yıkım veya kamulaştırma bulunmamaktadır.
Unkapanı Köprüsünün kaldırılarak, yerine tüp geçit yapılması çalışmalarında da herhangi bir istimlâk veya yıkım söz konusu değildir.’
Barcelonalı futbolcu Dani Alves’e muz atan taraftara ırkçı saldırıdan dolayı ömür boyu men cezası ve para cezası verilecek. Dünyada tepki çeken bu harekete karşılık olarak internette Alves’s destek için muz yeme fotoğrafları yükleniyor.
Barcelona ‘nın El Madrigal deplasmanında Villareal ile oynadığı maçta Dani Alves‘e korner kullandığı tribünden muz atılmış; Alves, kendisine fırlatılan muzu yerden alıp ağzına attıktan sonra korneri kullanmıştı.
İspanya Futbol Federasyonu Alves’e muz atan taraftar ömür boyu men cezası ve yüklü bir miktarda para cezası alacak.
Alves’in maruz kaldığı bu ırkçı saldırı tüm dünyada büyük yankı uyandırdı.
Renzi ve Prandelli
Aralarındaİtalya Başbakanı Matteo Renzi, A Milli Futbol Takım Teknik Direktörü Cesare Prandelli, Roberto Carlos, Neymar, Sergio Agüero gibi isimlerin bulunduğu pke çok kişi Dani Alves’e yönelik ırkçı hareketi, muz yiyerek protesto etti.
Son günlerde İstanbul bostanlarının üzerinde gezen kara bulutları dağıtmak için haftasonu Asya yakasının bostanlarına bisikletli tur düzenleniyor.
Kuzguncuk Bostanı’nda belediyenin budama adı altında yapılan ağaç kesimi faaliyeti geçtiğimiz günlerde mahalleli ve belediye arasında anlaşma sağlanarak tatlıya bağlandı. Üsküdar’daki İmrahor Bostanı’nın önüne ise mart ayında Fen İşleri Müdürlüğü görevliler tarafından bariyer çekilmişti.
Bisikletle İmrahor, Moda ve Kuzguncuk bostanlarına düzenlenecek turda ilk duran Yeldeğirmeni’nde kurulan Don Kişot işgal evi olacak. Don Kişot’un terasında kurulan Berkin Elvan Bostanı‘nda yapılacak dikimin ardından Moda bostanına gidilecek.
‘Diyoruz ki binelim bisiklete, Anadolu yakasındaki Bostanları gezelim; bisiklet emektir, ilkeldir, ilkel olduğu ölçüde antikapitalisttir, taksiyle, metroyla, arabayla bostan gezecek halimiz yok!’ diyen grup yine de bisikleti olmayanları unutmamış; bisikleti olmayanlar Don Kişot işgal evindeki kahvaltının ardından saat 16.00’da Kuzguncuk’ta ekibin geri kalanıyla buluşabilecek.
1 Mayıs’ta Taksim Meydanı’nda eylem hakkının sağlanması için İstanbul Valiliği’ne bireysel başvuruda bulunan Avukat Arif Ali Cangı: ‘Şu ana kadar Valilik’ten ses çıkmadı. 1 Mayıs günü başvuru dilekçemi yanıma alıp Taksim’e gideceğim; engellemeye çalışırlarsa “başvurumu yaptım engelleme cevabı gelmedi, girmek istiyorum” diyeceğim.’
Arif Ali Cangı, her vatandaşın hakkı olarak bireysel başvuru hakkını kullanarak, İstanbul Valiliği’ne başvurmuş; sözleşmeler, anayasa ve yasaların güvence altına aldığı toplantı ve gösteri hakkını kullanmanın sağlanmasını talep etmişti. Dilekçeyi 25 Nisan‘da teslim eden Cangı’ya henüz İdari amirlikten bir cevap gelmedi. Ret kararının da gelmediğini belirten Cangı, 1 Mayıs’ta dilekçesiyle Taksim’e gideceğini belrtiyor; ‘Bu sembolik birşey, sadece benim girmem sorunu çözmez ama seyahat özgürlüğü, toplantı hakkı ve ‘meydanlar kimin?’ tartışmasının açılması için yapıyorum bunu.’
‘Uygulamada hakkı özü ortadan kaldırılıyor’
Avukat Cangı, Taksim engellemesini idari dava konusu yapıp Anayasa Mahkemesi ve AİHM’e götürmek amacıyla bu başvuruyu yaptığını belirtiyor.
‘Taksim gibi yayalaştırılmış gibi alanın 1 Mayıs’a kapatılması gibi bir gerekçe olamaz. Herkesin toplantı ve gösteri yürüyüş hakkı Anayasa tarafından korunma altına alnımış durumda. Güvenlik tehlikesi halinde engelleme, erteleme veya yer gösterme durumu olur. Fakat uygulamada hakkın özünün ortadan kaldırılaması söz konusu.’
‘Valiliğin yasaklama yetkisi yok’
Cangı, ‘yasaklama‘, ‘izinsiz gösteri‘ gibi söylemlerin de hakkın özüne aykırı olduğu ve idari amirlere olandan fazla yetki verdiği görüşünde: ‘ İzinsiz gösteri diye birşey yoktur, gösteri bildirime tabidir. İdari amirlik kamu güvenliğin ortadan kalkma tehlikesi varsa yeri veya tarihi değiştirebilir ama yasaklama yetkisi yok. Valiliğin, polisin görevi bu gösteri hakkının korunmasını sağlamaktan, ben hakkı kullanırken dışarıdan gelecek saldırıları önlemekten ibarettir.’
Arif Ali Cangı’nın İstanbul Valiliği’ne yaptığı başvuru dilekçesi özetle şöyle:
“Bilindiği gibi; 1 Mayıs işçiler ve diğer emekçiler tarafından dünya çapında kutlanan, birlik, dayanışma ve haksızlıklarla mücadele günüdür. Dünya üzerindeki pek çok ülkede, resmî tatil olarak kabul edilmektedir. Türkiye’de de 2429 Sayılı Ulusal Bayram ve Genel Tatiller Hakkında Kanun’un (5892 sayılı 22.04.2009 tarihli kanunla yapılan değişik) 2.maddesine göre “1 Mayıs günü Emek ve Dayanışma Günü” genel tatil günleri arasına alınmıştır.
Türkiye’de 1 Mayıs’ın bir başka anlamı daha vardır. 1 Mayıs 1977’de Taksim Meydanı’nda 34 kişinin hayatını kaybettiği bir katliam yaşanmıştır. Türkiye’de 1 Mayıs’ın bir anlamı da bu katliamın hatırlatılması, halen bulunamayan faillerinin yargılanmasını istemek, benzer katliamların bir daha yaşanmaması için toplumsal dayanışmanın gösterilmesidir. Bu nedenle 1 Mayıs toplantısının Taksim’de yapılması emek örgütleri için, duyarlı yurttaşlar için tarihi ve vicdani bir sorumluluktur.
Taksim Meydanı’nda son 1 Mayıs toplantısı 2012 yılında yapılmıştır. Geçen yıl Taksim Yayalaştırma Projesi çalışmaları gerekçe gösterilerek Taksim Meydanı 1 Mayıs gösterilerine kapatılmış, o gün İstanbul’da adeta sıkıyönetim ilan edilmiş, pek çok hak ihlaline yol açılmıştır. Şimdi, geçen yıl gerekçe olarak gösterilen inşaat çalışmaları tamamlanmış, Taksim Meydanı araç trafiğine kapatılmış ve toplantı ve gösteri hakkının kullanılama en elverişli alan haline gelmiştir. Buna karşın gerek doğrudan Sayın Başbakan tarafından gerekse Valiliğiniz tarafından 1 Mayıs’ta Taksim Alanının gösterilere kapatılacağı açıklanmakta, buna ilişkin İstanbul Polisi’nin tatbikat yaptığı basında yer almaktadır, hatta şimdiden önleyici uygulamalara başlanmış.
Gerek şu anda yapılan önleyici uygulamalar, gerekse 1 Mayıs gösterileri için Taksim Meydanı’nın kapatılacağına dair açıklamaların hiç bir hukuksal haklılığı yoktur. Aksine yetkinin hakları ortadan kaldırmaya yönelik yasadışı dışı kullanılmasıdır. Şöyle ki;
Demokratik protesto hakkı yani toplantı ve gösteri hakkı Anayasa ve yasalarla güvence altına alınmıştır; T.C. Anayasanın 34.maddesine göre;”Herkes, önceden izin almadan, silahsız ve saldırısız toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkına sahiptir./Toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkı ancak, milli güvenlik, kamu düzeni, suç işlenmesinin önlenmesi, genel sağlığın ve genel ahlakın veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması amacıyla ve kanunla sınırlanabilir” 2911 Sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’nun 3.maddesine göre de; “Herkes, önceden izin almaksızın, bu kanun hükümlerine göre silahsız ve saldırısız olarak kanunların suç saymadığı belirli amaçlarla toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkına sahiptir.”
Anayasa’nın 90/son maddesi göre öncelikle uygulanması gereken Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası insan hakları sözleşmeleri de demokratik protesto hakkını güvence altına almıştır. İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerinin Korunmasına İlişkin Sözleşme (Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi) nin 11. maddesine göre; “…Herkes asayişi bozmayan toplantılar yapmak, demek kurmak, ayrıca çıkarlarını korumak için başkalarıyla birlikte sendikalar kurmak ve sendikalara katılmak haklarına sahiptir. Bu hakların kullanılması, demokratik bir toplumda, zorunlu tedbirler niteliğinde olarak, ulusal güvenliğin, kamu emniyetinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması amaçlarıyla ve ancak yasayla sınırlanabilir…” BM Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi’nin 19.maddesine göre de; “Barışçıl bir biçimde toplanma hakkı hukuk tarafından tanınır. Bu hakkın kullanılmasına ulusal güvenliği veya kamu güvenliğini, kamu düzenini (ordre public), sağlık veya ahlakı veya başkalarının hak ve özgürlüklerini koruma amacı taşıyan, demokratik bir toplumda gerekli bulunan ve hukuka uygun olarak getirilen sınırlamaların dışında başka hiç bir sınırlama konamaz”
1 Mayıs 2014 tarihinde yapılacak “1 Mayıs günü Emek ve Dayanışma Günü” toplantısının Taksim’de yapılmamasına neden olacak fiziki ve hukuki hiç bir engel yoktur, aksine engellenmesi yukarıda sayılan uluslararası sözleşmeler, anayasa ve yasal düzenlemeler karşısında toplantı ve gösteri hakkının ortadan kaldırılması niteliğinde yetki ve görevin kötüye kullanılmasıdır.
Sonuç olarak ;
İzmir’de ikamet etmeme karşın, bu yıl “1 Mayıs Emek ve Dayanışma Günü” etkinliklerine İstanbul’da Taksim Meydanı’nda katılmak istiyorum. İstanbul’un mülki idaresi olarak, 1 Mayıs’ta Taksim Meydanı’nda sözleşmeler, anayasa ve yasaların güvence altına aldığı toplantı ve gösteri hakkımı kullanmamın sağlanmasını talep ediyorum.
1 Mayıs günü Taksim Meydanı’nda toplantı ve gösteri hakkımın kamu gücüyle engellenmesi halinde, Anayasa Mahkemesi’ne ve AİHM’ne bireysel başvuru hakkı da dahil olmak üzere her türlü hukuki yola başvuracağımı, suç işleyen kamu görevlilerinin cezalandırılması ve uğrayacağım maddi ve manevi zararların tazminini isteyeceğimi, ödenecek tazmanatın görevini kötüye kullananlara rücu edilmesi için girişimlerde bulunacağımıbilgilerimize sunuyorum”
Yazar Önder Aytaç’a Başbakan’a Twitter’dan hakaretten 10 ay hapis
Başbakan Erdoğan’a 20 Eylül 2012’de Twitter’dan hakaret ettiği iddiasıyla yargılanan yazar Önder Aytaç, 10 ay hapis cezasına çarptırıldı.
BDP’li milletvekilleri HDP’li oldu
BDP’li milletvekillerinin HDP’ye katılım süreci dün düzenlenen törenle tamamlandı. 21 BDP’li milletvekilinin 19’u HDP rozetlerini taktı, HDP’nin sandalye sayısı 27 oldu.
Türiye-Suriye sınırına beton duvar örülüyor
Türiye-Suriye sınırındaki Reyhanlı’nın Kuşaklı köyünde örülen ve “sınır ihlallerine karşı yapıldığı” açıklanan beton duvar, 30 santimetre kalınlığında ve üç metre yüksekliğinde. Örülecek duvarın 1200 metre uzunluğunda olması planlanıyor.
1 Mayıslarda öldürülenler için Kazancı ve Şişhane’de anma yapıldı
Anmaya Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu (KESK) , Devrimci İşçi Sendikaları Komisyonu (DİSK), Türkiye Mimarlar ve Mühendisler Odaları Birliği (TMMOB), Türk Tabipler Birliği (TTB), Özgürlükçü Dayanışma Partisi (ÖDP), ve Cumhuriyet Halk Partisi (CHP)’den katılım oldu. Anma polis kuşatması eşliğinde yapıldı. Katılımcılar 1 Mayıs’ta Taksim’e çağrı yaptılar.
Yalova seçimleri öncesi AKP İl Başkanı ve il yönetimi istifa etti
AK Parti Yalova İl Başkanlığı görevinden istifa eden Mustafa Pehlivan, ”1 Haziran’da yenilenecek olan seçimlerde hem partimizin hem Yalova’nın önünü açmak adına il başkanı ve yönetim kurulu olarak istifa etmenin doğru olacağına ve partimize katkı sağlayacağına inanarak istifa ettim” dedi.
KCK Ana Davasında tutuklu bulunan Hatip Dicle hastaneye kaldırıldı
KCK ana davası kapsamında Diyarbakır D Tipi Kapalı Cezaevi’nde tutuklu bulunan, eski DEP milletvekili Hatip Dicle, rahatsızlanarak Diyarbakır Eğitim ve Araştırma Hastanesi’ne kaldırıldı.
Dersim’e 17’si karakol olmak üzere 21 yeni askeri bina yapılacak
CHP’li Hüseyin Aygün’ün soru önergesine yanıt veren Milli Savunma Bakanı İsmet Yılmaz, Tunceli’de 17 karakol, 2 ilçe jandarma komutanlığı binası, 2 jandarma özel harekat taburu binası olmak üzere 21 hizmet binasının yapımının planlandığını açıkladı.
İklim krizi böylesine kötü bir zamanlamaya sahipken ona göğüs germek yalnızca yeni bir ekonomi değil, yeni bir düşünce de gerektiriyor.
***
Naomi Klein’in 21 Nisan 2014 tarihinde, The Nation dergisinde yayılanan yazısını Bora Kabatepe’nin çevirisiyle yayınlıyoruz.
***
(Reuters / China Daily)
Bu bir kötü zamanlama hikayesi.
İklim değişikliğinin daha şimdiden görülür hale gelen en tedirgin edici sonuçlarından birisi ekolojistlerin “uyuşmazlık” ya da “zamansızlık” olarak adlandırdığı hadise. Bu, hayvanların özellikle yeterli gıdaya erişememenin büyük nüfus kayıplarına neden olduğu yavrulama dönemlerinde kritik öneme sahip bir besin kaynağıyla ısınmadan dolayı aynı döneme rast gelememesi anlamına geliyor.
Örneğin birçok ötücü kuş türünün göç örüntüsü binlerce yıl içinde, yumurtaların tırtıl gibi gıda kaynaklarının bollaşarak, aç yavrularını beslemeye uğraşan yetişkinlere yeterince besin sağladığı dönemde çatlayacağı şekilde evrimleşmiştir. Ancak artık bahar çoğunlukla erken geldiğinden, tırtıllar da daha erken olgunlaşıyorlar. Bu nedenle bazı bölgelerde yavru kuşlar yumurtalarından çıktıklarında daha az gıda bulabiliyorlar. Bu durum kuş nesillerinin sağlığını ve üretkenliğini tehdit ediyor. Benzer şekilde Batı Grönland’da, yavrulama bölgelerine ulaşan ren geyikleri binlerce yıldır bel bağladıkları yem bitkilerinin ısınma dolayısıyla daha erken olgunlaşması nedeniyle kendilerini o bölgeye “zamansızca” gelmiş halde buluyorlar. Bu durum dişi ren geyiklerinin süt vermek, üremek ve yavrularını beslemek için ihtiyaç duyduğu enerjiden daha azına erişebilmesine neden oluyor. Bu uyuşmazlık doğum oranlarında ve yavruların hayatta kalma oranlarında yaşanan büyük düşüşlerle doğrudan bağlantılı.
Ren geyiği nüfuslarında yaşanan düşüşlerin en önemli sebeplerinden birisi değişen mevsim döngüleriyle yavrulama dönemlerinde yem bitkilerinin azalması (Joelle Taillon)
Bilim insanları kutup deniz kırlangıçlarından, kara sinekkapanlara kadar onlarca türün iklimle bağlantılı zamansızlık vakalarını araştırıyor. Ancak atladıkları önemli bir tür var – biz. Homosapiens. Biz de biyolojik olmaktan çok kültürel-tarihsel bağlamda, iklimle bağlantılı korkunç bir zamansızlıktan muzdaribiz. Bizim problemimiz iklim krizini politik ve sosyal koşulların bu tür ve boyutta bir soruna karşı en hasmane olduğu bir anda kucağımızda bulmamız. Bu an, vahşi seksenlerin, denetimlerden ve düzenlemelerden kurtulmuş kapitalizmi yayma seferlerinin patlama noktası olan yıllar zincirinin son halkası. İklim değişikliği insanlığın bugüne kadar hiç başaramadığı şekilde ortaklaşa hareket etmesini gerektiren ortak bir problem. Ancak konu toplumun daha geniş kesimlerinde bir sorun olarak algılanıp bilinç oluşturmaya, ortak alan ve topluluk olma fikirlerine karşı yöneltilen bir savaşın tam orta yerinde başladı.
Bu talihsiz zamansızlık, krize etkili şekilde cevap verme mücadelesinin önüne her türlü engeli çıkardı. Öyle ki, yerküredeki hayatı korumak için şirketlerin davranışları üzerinde o güne kadar eşi benzeri görülmemiş kısıtlamalar getirmemiz gereken bir zamanda şirketler güçlerinin doruğunda. Öyle ki, denetime en çok ihtiyacımız olduğu anda o tehlikeli ve kullanılmaması gereken bir kelime olarak algılanıyor. Öyle ki, kamu kuruluşlarının güçlenmesine ve yeniden kurgulanmasına en çok ihtiyacımız olduğu bir dönemde, onlarla ilgili tek bildikleri onları dağıtmak ve açlığa mahkum etmek olan politikacılar tarafından yönetiliyoruz. Öyle ki, karar vericiler devasa bir enerji dönüşümüne erişebilmek için esnekliğe ihtiyaç duydukları anda ellerini kollarını bağlayan bir “serbest ticaret” boyunduruğu altındalar.
ABD’de yapımı engellenmeye çalışılan Keystone XL boru hattı mücadelesi, toplumun farklı kesimlerinin ortak hareket etmesini sağladı. Tam da ihtiyaç duyulduğu gibi.
Yeni bir ekonomiye giden yoldaki bu yapısal engellerle mücadele etmek her ciddi iklim hareketinin önünde bekleyen önemli bir iş. Ancak tek yapılması gereken bu değil. İklim değişikliği ve piyasa hakimiyeti arasındaki zamansızlığın yarattığı ve insanlığın karşılaştığı krizlerin en şiddetlisine ancak korku dolu, kaçamak bakışlarla bakmamıza neden olan içimizdeki engellerle de yüzleşmemiz şart. Günlük hayatımız piyasa ve teknolojinin “zaferleri” ile değişip farklı bir şekle büründüğünden başka bir yaşamın mümkün olacağına inanmak şöyle dursun iklim değişikliğinin gerçek olduğuna ikna olmamızı sağlayacak gözlem araçlarından bile uzak kaldık. Bunların hiçbirisi de şaşırtıcı değil: bir araya gelmemiz gerektiği anda toplumsal alanımız parçalanıyordu, daha az tüketmemiz gerektiği anda tüketim çılgınlığı hayatımızın her alanına nüfuz etmişti, yavaşlamamız ve farkına varmamız gereken anda hızlanmıştık ve daha uzağı görmemiz gereken anda tek görebildiğimiz şu andı. İşte bizim iklim değişikliği zamansızlığımız. Bu sadece kendi türümüzü değil, gezegende yaşayan diğer tüm türleri de etkiliyor.
İyi haber ise şu: Ren geyiği ya da ötücü kuşlardan farklı olarak bizler hızlıca uyum göstermemizi ve eski davranışlarımızı çabucak değiştirmemizi sağlayan üstün bir akıl yürütme ve muhakeme yeteneği ile donanmış durumdayız. Eğer kültürümüze egemen olan fikirler bizi kendimizi kurtarmaktan alıkoyuyorsa, bunları değiştirmek de bizim elimizde. Ancak bunu başarabilmemiz için evvela kişisel iklim zamansızlığımızı iyice anlamamız gerekiyor.
Tüketim, tüketim, tüketim… Nereye gittiği konusunda bilinçlenme artsa da, tüketimi azaltma konusunda yeterli adımları atıyor muyuz? (Fotoğraf: Greenpeace websitesinden alınmıştır)
›››İklim değişikliği daha az tüketmemizi gerektiriyor ancak tüketici olmaktan başka bir şey bilmiyoruz
İklim değişikliği sadece aldığımız şeyleri değiştirerek çözebileceğimiz bir sorun değil. Bir SUV (Ç.N: Sport Utility Vehicle. Özellikle ABD’de çok popüler olan büyük motorlu ve hacimli bir binek otomobil türü.) yerine hibrit bir araba alarak, uçağa bindiğimizde saldığımız karbonları telafi edecek ödemeler yaparak çözemeyeceğimiz bir sorunla karşı karşıyayız. Özünde, nispeten zengin olanların aşırı tüketiminden doğan bir kriz bu. Yani dünyanın en çılgın tüketicileri daha az tüketmek zorunda kalacaklar.
Sorun çoğu kez kafamıza kakıldığı gibi “insan doğası” değil. Bu kadar alışveriş yapmak için doğmadık ve yakın geçmişimiz dahi daha az tüketerek aynı oranda hatta daha mutlu olduğumuz günlerle dolu. Sorun tüketimin şişirilerek günümüzde sahip olduğu konum.
Son dönem kapitalizmi bize kişiliğimizi tüketim tercihlerimiz ile şekillendirmeyi öğretiyor: kimliğimizi alışveriş yaparak oluşturuyoruz, topluluğumuzu aldıklarımız belirliyor ve kendimizi aldıklarımızla ifade ediyoruz. Dolayısıyla insanlara gezegenin yaşam destek mekanizmalarının aşırı zorlandığını söyleyerek istedikleri kadar alışveriş yapmalarının artık mümkün olmadığını söylemek, kendileri olma özgürlüklerinin ellerinden alındığını hissedecekleri bir saldırı olarak algınalabilir. Bu “tüketimini azalt (reduce), yeniden kullan (reuse), geri dönüştür (recycle)” üçlüsünden oluşan sacayağının neden yalnızca sonuncusunun ilgi çektiğini açıklamamızı da sağlayan bir durum. Çünkü atığımızı doğru çöp kutusuna attıktan sonra istediğimiz kadar tüketmeye devam edebiliriz. Daha az tüketmemizi gerektiren diğer ikisi ise – tüketimini azalt ve yeniden kullan – ölü doğan sözler oldular.
“İklim değişikliği yavaş, biz hızlıyız”. Ama her konuda değil. 19. kez yapılan COP toplantılarında bu sene de kayda değer bir adım atılamadı. (Fotoğraf: Reuters)
›››İklim değişikliği yavaş ama biz hızlıyız
Bir kır manzarasının ortasından yüksek hızlı bir trenle geçtiğinizde etrafınızdaki her şey duruyormuş gibi gözükür: insanlar, traktörler, yollardaki arabalar. Tabii ki durmuyorlar. Onlar da hareket halinde ancak trenle karşılaştırıldığında o kadar yavaşlar ki hareket etmiyorlarmış gibi gözüküyorlar.
İklim değişikliğinde de aynı durum söz konusu. Fosil yakıtlarla beslenen kültürümüz bir sonraki üç aylık rapora, bir sonraki seçim dönemine, bir sonraki oyalamacaya ya da akıllı telefonlarımız ve tabletlerimiz üzerinden kendimizi geçerlemeye doğru hızla ilerleyen yüksek hızlı bir tren. Değişen iklim ise pencereden görünen manzara gibi: seyir noktamızdan bakıldığından durağan görünebilir ama hareket ediyor. Eriyen buzullarla, yükselen sularla, artan sıcaklıklarla ilerleyen ağır bir süreç. İklim değişikliği kontrolsüz bırakılacak olursa kolay dağılan dikkatimizi çekecek hıza ulaşması çok uzun süremeyecektir. Haritadan silinen ada devletleri, şehirleri sulara boğan süper-fırtınalar bunu başarabilir. Ancak bunlar olduğunda artık bir şeyleri değiştirmek için çok geç kalınmış olabilir, çünkü geri dönülmez günler artık başlamaya yakın.
Süpermarkete girdiğinizde pek kolay fark edilmeyen bir manzara. Bu seneki kuraklığın çiftçileri nasıl etkilediğini görmek için süpermarketlerden uzağa bakmak gerek. (Fotoğraf: Jay Janner)
›››İklim değişikliği mekana bağlı, ancak biz aynı anda her yerdeyiz
Sorun yalnızca çok hızlı hareket ediyor oluşumuzda değil. Değişikliklerin meydana geldiği alan son derece noktasal: belli bir çiçeğin zamanından evvel açması, bir gölün üzerinde daha önce incelmediği kadar incelen bir buz tabakası, bir göçmen kuşun geç kalması… Bu türden hemen göze çarpmayan değişiklikleri fark edebilmek belirli bir ekosisteme sıkı sıkıya bağlı olmayı gerektiriyor. Böyle bir birlik ancak bir yeri yalnızca görsel olarak değil, bize verdikleriyle de, derinlemesine biliyorsak ve yerel bilgi kutsal bir güvenle bir kuşaktan diğerine aktarılıyorsa mümkün.
Ancak bu kentleşen ve sanayileşen dünyada giderek seyrek karşılaşılan bir durum. Evlerimizi kolayca geride bırakabiliyoruz: yeni bir iş için, yeni bir okul için, yeni bir aşk için… Bunu yaptığımız anda, orada sahip olduğumuz tüm bilgi birikiminden, ayrıca (benim durumumda kendileri de defalarca göç etmiş olan) atalarımızın biriktirdiği tüm bilgilerden de ayrı düşmüş oluyoruz. Sabit kalmayı başaranlarımız için bile günlük yaşam, içinde bulundukları fiziksel mekandan tamamen bağımsız seyrediyor olabilir. İklimlendirilmiş evlerimizde, işyerlerimizde, arabalarımızda tüm dış faktörlerden korunmuş şekilde yaşarken doğadaki değişikliklerin fark edilmeden yanımızdan geçip gitmesi çok olası. Süpermarkete girdiğimizde ithal ürünlerden oluşan bir yiyecek dağıyla karşılaşıp, her gün bu yiyeceklerin yenilerini getiren kamyonları gördükçe kentlerdeki evlerimizi çevreleyen çiftlikleri vuran tarihi bir kuraklıktan hiç haberimiz olmayabilir. Bir şeylerin gerçekten ters gittiğini anlamamız için muazzam boyutta bir felaketle – mesela geçmiş tüm yağış oranlarını geride bırakan bir fırtınayla ya da binlerce evi yerle bir eden bir selle – karşılaşmamız gerekebiliyor. Bu olduğunda bile bu tecrübeden edindiğimiz bilgiyi uzun süre kullanamıyoruz çünkü gerçekler özümsenme fırsatı bulana kadar kendimizi yeni bir krizin peşinde sürüklenir halde buluyoruz.
Bu sırada, doğal afetler, tarlada kalan ekinler, açlıktan kırılan hayvanlar, iklim değişikliği kaynaklı etnik çatışmalar nedeniyle insanlar yerlerini yurtlarını terk ederlerken iklim değişikliği köksüzler saflarına yeni insanlar eklemeye devam ediyor. Ve her göç eden insanla birlikte mekanla kurulan hayati bağlar kayboluyor ve toprağın sesini dinleyen daha az insan kalıyor.
“Göz görmeyince gönül katlanıyor” sözü iklim değişikliği için de geçerliliğini koruyor (Fotoğraf: CNN)
›››İklim değişikliğine neden olan kirleticiler gözle görünmez ancak biz gözümüzle görmediğimize inanmayı bıraktık
BP’nin Macondo kuyusu 2010’da parçalanıp Meksika Körfezi’ni petrole boğunca şirketin CEO’su Tony Hayward’dan duyduğumuz şeylerden birisi şuydu: “Meksika Körfezi çok büyük bir okyanus. Toplam su kütlesinin yanında bizim yaydığımız petrol ve kimyasal madde miktarı çok küçük”. Bu açıklama o günlerde de haklı olarak alaya alınmıştı ama Hayward o gün kültürümüzün en değer verdiği anlayışlardan birisini seslendiriyordu: görmediğimiz şey bize zarar vermez hatta onun varlığı bile şüphelidir.
Ekonomimizin büyük bölümü atıklarımızı gönderebileceğimiz “başka bir yer” bulmayı her zaman başarabileceğimiz varsayımına dayanıyor. Çöpümüz kaldırımdan alındığında gittiği başka bir yer de var, musluktan akıp gittiğinde döküldüğü başka bir yer de. Sahip olduklarımızı oluşturan mineral ve metallerin çıkarıldığı başka yerler de var, bu hammaddelerin bitmiş ürünlere dönüştürüldüğü başka yerler de. Ancak BP’nin Meksika Körfezi faciasından aldığımız ders, ekoloji teorisyeni Timothy Morton’un sözleriyle şu: bizimki, başka bir yeri olmayan bir dünya.
15 yıl önce “No Logo” kitabımı yayınladığımda okurlar kıyafetlerinin ve takılarının üretildiği korkunç koşulları öğrenerek şok oldular. Ancak o günden bu yana bu gerçeklerle beraber yaşamayı öğrendik – görmemezlikten gelerek değil de daimi bir kayıtsızlık halinde olarak. Bizimkisi bir hayaletler, kasti körlükler ekonomisi.
Hava en görünmez olandır ve onu ısıtan sera gazları da gezegeni ısıtan, anlaşılması en güç hayaletlerdir. Fizolof David Abram insanlık tarihi boyunca havaya atfedilen güç ve saygının kaynağının da tam olarak bu görülmezlik niteliği olduğuna işaret ediyor. “Inuit’ler tarafından Sila, yerkürenin rüzgar zihni; Navajo’lar tarafından Nichi’i, kutsal rüzgar; eski Museviler tarafından Ruach, aceleci ruh olarak adlandırılan” atmosfer “hayatın en gizemli ve kutsal boyutuydu.” Ancak günümüzde “atmosferi çok nadiren, ancak iki insan arasında yarattığı girdapla fark ediyoruz.” Havayı unutarak onu bir nevi kanalizasyona çevirdik diyor Abram: “Endüstrinin istemediği ürünlerden kurtulması için en iyi çöplük… Bacalardan çıkan en opak, tehlikeli duman dahi yayılacak ve dağılacak, her zaman ve sonsuza kadar görünmez hale gelecektir. Gitti. Gözünüzün önünden, aklınızdan.”
İklim değişikliğini kavramamızın bu kadar zor olmasına neden olan bir diğer etken de kültürümüzün daimi bir “şimdi” içinde yaşayan, kendisini bizi yaratan geçmişten ve hareketlerimiz ile şekillendirdiğimiz gelecekten ayıran bir kültür olması. İklim değişikliği geçmiş kuşakların yaptıklarının kaçılınmaz bir şekilde yalnız bugünleri değil gelecek kuşakları da etkilemesinin hikayesi. Bu zaman bağlamları artık çoğumuz için anlaşılmaz bir dil haline geldi.
En dipsiz yutak olduğu düşünülen havadaki kirlilik, Dünya Sağlık Örgütü’nün son raporuna göre dünya genelindeki bir numaralı ölüm sebebi. (Fotoğraf: The Guardian)
Bu kişisel bir sınavdan geçip geçememek, ya da sığlığımızdan, köksüzlüğümüzden dolayı kendimizi yerden yere vurmakla alakalı değil. Bu tarihsel olarak fosil yakıtlara bağlı bir endüstriyel projenin ürünleri olduğumuzun farkına varmakla ilgili.
Daha önce nasıl değiştiysek, yine değişebiliriz! Şair-çiftçi Wendell Berry’nin herkesin kendi “evini” her yerden daha fazla sevme ödevine sahip olduğundan bahsettiği bir konuşmasını dinledikten sonra, bilgisayarlarına bağlı yaşayan ve bir eve sahip olmak için tek yapabildiği alışveriş yapmakmış gibi gözüken ben ve arkadaşlarım gibi insanlara ne gibi bir tavsiyede bulunabileceğini sordum. “Bir yerde durun” diye cevap verdi “ve o yeri tanımanın bin yıl sürecek hikayesine başlayın.”
Bu bir çok açıdan iyi bir tavsiye. Çünkü bu yaşam kavgasını kazanmak için hepimizin mücadele edeceği bir yere ihtiyacı var!
***
Naomi Klein aktivizm ve iklim değişikliği konusunda yazılar yazan küreselleşme karşıtı, anti-kapitalist gazeteci ve yazar. The Shock Doctrine: The Rise of Disaster Capitalism ve No Logo: Taking Aim at the Brand Bullies kitaplarının yazarı Klein’in son kitabı This Changes Everything: Capitalism vs the Climate, 2014 yılı Eylül ayında piyasaya çıkacak. Yazarın diğer yazılarına ulaşmak için www.naomiklein.org adresini ziyaret edebilir ya da kendisini @NaomiAKlein hesabı üzerinden twitter’da takip edebilirsiniz.
Hükümet, 3. Havalimanı, 3. Köprü, Kanal İstanbul gibi dev projeleri hayata geçirmek için geçtiğimiz hafta 1 milyarın üzerindeki Yap-İşlet-Devret projelerine ve 500 milyon liranın üzerinde sağlık ve eğitim alanındaki yatırımlara Hazine garantisi getirmişti. Kamu kaynaklarını özel yatırımların garantörü haline getiren tartışmalı yönetmelikle ilgili eleştiriler devam ederken bugün Hazine Müsteşarlığı konuyla ilgili bir açıklama yayımladı.
Yönetmelik neyi içeriyor?
19 Nisan‘da Resmi Gazete’de yayımlanan borç üstlenme yönetmeliğiye Hazine, özel sektörün 1 milyar liranın üzerindeki projelerinde doğan yükümlülüklerinin kısmen ya da tamamen üstlenecek. Bununla beraber projelerdeki borçların da Hazine tarafından ödenmesi taahhüt ediliyor. Anlaşma yapılan şirketin kusuru nedeniyle sözleşmenin feshedilirse Hazine borcun yüzde 85’ini, şirket kusuru dışındaki nedenlerle feshedilirse tamamını üstlenecek. Borç sadece yurtdışından gelen finansmana verilecek. Şirketlerle yapılan sözleşmeler Resmi Gazete’de yayınlanmayacak.
‘Boç kamuya yükleniyor, kamu takip edemiyor’
Borçlanma yönetmeliği yayımlandıktan sonra içerdiği uygulamalar nedeniyle eleştirildi. Temel eleştirilerden biri özel sektörün borcunun kamu borcu haline gelecek olması. Wall Street Journal’a açıklama yapan Hazine Eski Müsteşar Yardımcısı Hakan Özyıldız,”Tarihimizde ilk kez özel sektörün borçları üstleniliyor.Bu 2001 öncesindeki görev zararlarından daha büyük bir sorundur. Uygulama Türkiye’de mali disiplinin bittiği anlamına gelir. Ayrıca bundan sonra kamunun üstlendiği bu yükümlülükleri bütçede izleyemeyeceğiz.” demişti.
Yönetmelik kapsamında kamu kaynaklarının kullanılacağı dev projelerden biri
Yönetmeliğin ayrıca, ülke ekonomisinin mali disiplinini sedeleyecek olması ve piyasaya etkisinin orta/uzun vadede negatif olacağı düşünülüyor.
New York Üniversitesi Öğretim Görevlisi Ümit Akçay da kendi sitesinde borçlanma yönetmeliğiyle ilgili eleştirileri şöyle özetlemişti: ‘Bu büyük projeler için hepimizin ödediği vergilerle hem ihaleyle milyarlarca lira veriliyor, hem bunlar batınca yine vergilerimizle bu firmaların borcu üstleniliyor, hem de bu üstlenilen projelerin hangileri olacağı kamuya açıklanmıyor!’
Hazine: Garanti gerekçesi risk paylaşımı
Hazine Müsteşarlığı bugün tartışılan yönetmelikle ilgili bir açıklama yayımladı. Açıklamada, yönetmeliğin nedeniyle ilgili olarak “Borç üstlenim mekanizması ile proje şirketi kreditör açısından projenin devamlılığı ve başarılı bir şekilde tamamlanması için gereken risk paylaşımı sağlanıyor” dendi.
Borç üstlenim anlaşmalarının Resmi Gazete’de yayınlanmama gerekçesi olarak ise ‘kamunun müzakere gücünü sınırlayabilir’ iddiası savunuluyor: ‘Borç üstlenim anlaşması son derece teknik hususları düzenliyor ve özel hukuk sözleşmesi niteliğinde. Bu sözleşmelerin Resmi Gazete’de yayımlanması, ileride yapılması muhtemel diğer borç üstlenim anlaşmalarında kamunun müzakere gücünü sınırlayabilir. Ayrıca şirrket tarafından sağlanan, üstlenim gerçekleşmediği sürece Hazine’nin taraf olmayacağı ve ticari sır niteliği taşıyan kredi koşullarının açıklanmasına neden olur. Bu nedenlerle borç üstlenim anlaşmaları Resmi Gazete’de yayımlanmamaktadır.’
Açıklamadan anlaşıldığı kadarıyla Hazine garantilerinin ne kadar risk içerdiği ise yine Hazina risk yönetimi araçları vasıtasıyla tespit edilecek.
1 Mayıs Tertip Komitesi, Kazancı Yokuşu ve Şişhane’de 1977 1 Mayıs’ında Kazancı Yokuşu’nda hayatını kaybeden 34 kişiyi ve 1 Mayıs 1989’de öldürülen Mehmet Akif Dalcı’yı andı.
Anma sırasında polisin Taksim Anıtı çevresini ve Gezi Parkı’nı kapattığı görülürken Meydan’da da çevik kuvvet ekipleri ve bir TOMA bekledi.
Anmalara DİSK Genel Sekreteri Arzu Çerkezoğlu, KESK Genel Başkanı Lami Özgen, Türk Tabipleri Birliği’nden Osman Öztürk, TMMOB İstanbul İl Koordinasyon Kurulu Sekreteri Süleyman Solmaz, ÖDP Genel Başkanı Alper Taş, CHP Milletvekilleri Süleyman Çelebi ve Kadir Gökmen Öğüt‘ünde aralarında olduğu yaklaşık 50 kişi katıldı.
Kırmızı karanfiller taşıyan grup “1 Mayıs’ta 1 Mayıs alanındayız”, ” 1 Mayıs’a özgürlük Taksim’e özgürlük” , “1 Mayıs şehtileri ölümsüzdür” sloganları attı.
DİSK, KESK, TMMOB ve TTB temsilcileri konuşmalarında Taksim Meydanı’nı 1 Mayıs’ta kapatmanın hukuksuz olduğunu vurguladı, 1 Mayıs’ta Taksim Meydanı’nda buluşma çağrısı yaptı.
Çerkezoğlu “Sendikalı, sendikasız tüm işçileri, tüm emekçileri, tüm halkı, tüm siyasi partilerin genel başkanlarını, bu ülkede AKP iktidarına karşı muhalefet eden herkesi Taksim iradesine sahip çıkmaya çağırıyoruz. Başbakan kendisine muhalefet herkesi baskı altına almak için Taksim Meydanı’nı kapatıyor. Bugün Taksim’e sahip çıkmak, geleceğe sahip çıkmaktır” diye konuştu.
“Hükümet 1 Mayıs paranoyasına kapılmış”
“1 Mayıs bizim için kutsal alandır” diyen Özgen de “Başbakan dahil hiç kimse bizim kutsal alanlarımızla ilgili herhangi bir söz söylemesin” dedi.
Öztürk ise daha önceki senelerde 1 Mayıs’ın çeşitli gerekçelerle kapatıldığını ancak bu gerekçelerin geçersiz olduğunu söylerken “Tek bir gerekçe var, biz buna tıpta paranoya deriz. Hükümet Taksim Meydanı, 1 Mayıs paranoyasına kapılmış vaziyette. Sizin paranoyak olmanız bizim 1 Mayıs’ta buraya gelmeyeceğimiz anlamına gelmez” diye konuştu.
İstiklal Caddesi üzerinden Şişhane’ye dek bildiriler dağıtarak yürüyen grup Şişhane’de Mehmet Akif Dalcı’nın öldürüldüğü yere ulaştı. Burada Çerkezoğlu’nun konuşmasının ardından karanfiller bırakılıp saygı duruşunda bulundu.
Kadıköy’de 1 Mayıs 1996’da öldürülen üç işçi için ise saat 15.00’te Kadıköy’de bir anma yapılacak.
Ataköy 7-8. Kısım orman yolunda imara açılan alandaki 100 ağacı korumak için Ataköylüler yürüyüş düzenledi.
Bakırköy Halk Meclisi ve çeşitli Bakırköy STK’larının katılımıyla gerçekleşen yürüyüşte mahalleliler imara açılan alanın olduğu gibi korunmasını talep etti.
Ataköy 7-8. Kısım, 257 ada, 51. Parselde bulunan ve yaklaşık 100 ağaç barındıran 3060 metrekarelik araziye külliye yapılmak isteniyor. İstanbul Büyükşehir Belediyesi 2013 yılında araziyle ilgili imar değişikliği yapmış, Bakırköy Belediyesi ise inşaat ruhsatını vermişti.
Ağaçlı arazinin etrafı etrafı geçtiğimiz günlerde demir perdelerle çevrilince mahalleli harekete geçti. Bakırköy Halk Meclisi tarafından hazırlanan basın açıklamasında ‘Ataköy’de dini bir tesise karşı olmayan bizler bu alandaki 5 ila 10 yaşın üstündeki 200 ağacın korunması ve yürüyüş yolunun Ataköylülerin kullanımına bırakılmasını istemekteyiz’ deniyor.
Ataköylüler İSKİ’ye ait üzerinde ağaç olmayan geniş bir arazi mevcutken, üzerinde 100 adet ağacın olduğu bu bölgeye inşaatın yapılmamasını talep ediyor.