Ana Sayfa Blog Sayfa 3970

Soma’da tam teşekküllü cinayet – Aziz Çelik

Soma’da tam teşekküllü bir iş cinayeti işlendi. Türkiye tarihinin en büyük iş cinayetlerinden biri yaşanırken, ölü sayısı gizleniyor.

İşçilerin tam teşekküllü bir şekilde korunması gereken maden ocağında tam teşekküllü bir iş cinayeti yaşanıyor.

Ocağa girip çıkan işçileri bile saymaktan aciz şirket utanmadan “alınan en yüksek ve sürekli denetimde olan tedbirlere rağmen yaşanan kazaya anında müdahale gerçekleştirildi” şeklinde açıklamalarla cinayeti örtmeye çalışıyor.

Yetkililer “denetim yapıldı, her şey usule uygundu” diyor.

Yapması gerekenleri zamanında yapmayanlar, önlemleri almayanlar, etkin denetim yapmayanlar, yüzlerce işçiyi ölüme yollayanlar şimdi yalanlarla cinayeti örtmeye çalışıyorlar.

Elbirliği ile cinayeti örtmek, faili karartmak istiyorlar.

Ancak hiçbir yalan cinayeti örtmeye yetmez. Soma’da kaza yok. Soma’da cinayet var. Kelimenin tam anlamıyla cinayet var.

Soma’da yaşanan cinayeti 31 yıl Zonguldak’ta maden işçisi olarak yeraltında çalışmış arkadaşım Ahmet Öztürk ile konuştum. İlk kez, sesi bu kadar bu kadar öfkeliydi, konuşurken sesi titriyordu. Bunca yılın deneyiminden süzülmüş değerlendirmelerini sıraladı:

Madenciliği bilen herkes bilir ki, ocakta ihmal olmazsa ne şekilde olursa olsun trafo patlamaz. Çünkü bu trafolar yüksek korunaklı standartlarda imal edilir, edilmesi gerekir.

Trafo patlamaz, patlasa da ortama zarar vermez. Çünkü anti grizu (alev sızdırmazlık) özelliğine sahip olmaları gerekir. Bu şu demektir: Yeraltında çalışan herhangi bir makine ve teçhizat, çalışma koşullarından dolayı, içinde bir kıvılcım, alev ya da başka bir olumsuzluk meydana gelirse bunu ortama yansıtmaması gerekir. Tabiri caizse içinde dinamit patlasa dışarıya sızdırmaz. Koruma duvarı o denli güçlüdür.

Nedense televizyonlarda ahkam kesen pek çok etkili ve yetkili insan bu konuya hiç değinmiyor. Şirketin iş güvenliği kurallarına titizlikle uyan teknolojiyi, takip eden bir madencilik kuruluşu olduğundan söz ediyor. Teknoloji ve güvenlik önlemleri titizlikle alınsa böyle bir patlama yaşanmaz.

Bu nasıl teknolojiyi yoğun bir şekilde kullanan şirket ki, daha ocakta kaç kişi olduğunu sayamıyor. Patlamanın ardından saatler geçtikten sonra bile ocakta kaç kişi öldüğü bilinmiyor.

Bu nasıl şirket ki, ocaktaki gaz oranını izleyemiyor… Şu saate kadar ocaktaki karbondioksit, karbon monoksit, metan ve oksijen oranları konusunda en küçük bir bilgiye sahip değiliz.

Bu nasıl şirket ki, olayın üzerinden bilmem kaç saat geçmiş olmasına karşın, iletişim sistemi kurmadığı için ocaklarda mahsur kalan işçilerin akıbeti konusunda bilgi sahibi olamıyor… Ya da bilgi sahibi de bunu kamuoyundan gizliyor.

Bu değerlendirmelerden anlıyoruz ki, ocakta trafo patladıysa, ya trafo alev sızdırmazlık özelliğine sahip değil ya da gerekli bakımları, testleri yapılmadı. Başka türlüsü mümkün değil, yeraltında kullanılan tüm aygıtların içinde yangın çıksa bile ortama sızdırmayacak standartlara sahip olması gerekiyor çünkü… Sızdırır ve böyle yangınlara sebep olursa, orada kesinlikle ihmal aramak gerekir.

Bir trafo patladı diye, ocaklarda nakliyat aksamaz, asansörler (kafesler) devre dışı kalamaz. Onları çalıştıracak yedek güçlerin (jeneratörlerin = üreteçlerin) olması gerekir.

Öte yandan Madencilik Tüzüğü’nü şöyle bir okuyan herkes bile bilir ki, trafo gibi tehlike oluşturabilecek aygıtlar yeraltında özel olarak tahkim edilmiş yerlere konur. Her türlü önleme karşın bir yangın çıksa dahi yaygınlaşmasını önleyecek şekilde izole edilmiş (Örneğin, kesinlikle ağaç değil de beton tahkimat altına alınmış) ortamlara konuşlandırılır.

Neymiş, sistemden aşırı yük çekilmesi sonucunda trafo patlamış… Tek kelimeyle yalan… Sistemde olması gereken aşırı akın rölelerinin devreye girip elektriği kemesi gerekir çünkü. Kesmiyorsa devreden çıkarılmış olması gerekir. Bu da tek kelimeyle cinayettir.

Soma’da mızrak çuvala sığacak gibi değil. İhmal olmasa, denetimsizlik olmasa, işçinin hayatı sudan ucuz olmasa bu cinayet yaşanmazdı. Madenci ölümlerine “güzel öldüler”, madenlerdeki iş cinayetlerini “mesleğin fıtratı” diye izah eden bir iktidar olmasa aç gözlü şirketler bu kadar pervasızca işçileri ölüme yollayamazdı.

Aziz Çelik – www.t24.com.tr

Parazitli bir ortamda Cumhurbaşkanı aramak

Cumhurbaşkanı’nın demokrasi mücadelesi veren bir “halk önderi” olmasını istiyorum
Cumhurbaşkanı arayışı hangi koşullarda CHP-MHP ortak aday arayışı gibi olur, hangi koşullarda olmaz; siyasal alanı genişletir, demokrasiyi, hukuk devletini güçlendirir, bunu belirleyecek önemli bir kıstas herhalde bu girişimlerin “karşı” tarafı da içine alıp almaması… Ancak belki kendi bilgisizliğimden olabilir, buna dönük bir işaret henüz göremedim.

Peki “karşı” tarafla nasıl iletişim kurulabilir? Bilmiyorum ama pasta, çörek ikram ederek değil elbette. Bildiğim tek şey bunun için kendimizle ilgili olarak daha çok çalışmak gerektiğidir. Bu insanlar bizim gibilere “bunlar da olsa olsa siyasal tabanı olmayan, bu nedenle böyle işlere kalkışan iyi niyetli bir avuç solcu” diye bakıyor. Yani bizi halka yukarıdan bakan, tepeden inme bir şekilde kendi kurallarını, kendi kamu yararı anlayışını dayatmak isteyen kesimlerle karıştırıyorlar.

Onların ve bizim, herkesin kaybedecekleri değil, kazanacakları bir durum olduğunu anlatmak için ne yapmalıyız?
Bulduğumuz Cumhurbaşkanı sahiden onlara daha fazlasını mı verecek? Yoksa o seçildiğinde kendilerini tehdit altında mı hissedecekler? Aynı durumu bu taraftan da düşünebilirsiniz: Ya onların istediği Cumhurbaşkanı? Anlaşmanın yolu milli olmayan, yani sınıflar arasında ilişki kurabilen bir siyasal dinamik yaratmaktan geçer. Oysa sesimiz hep parazitli.

“Merkeziyetçi milli siyasete talip değiliz. Bu milli siyaset herkes için ortak bir sorun. Bunu birlikte tartışmamız, değiştirmemiz gerekir” diyemiyor. Seslerimiz geçmişte olduğu gibi devlet siyasetini savunanlara karışıyor. Karşı tarafı bir kötüler topluluğu olarak görüyoruz. Böylece sınıfsal bir perspektif geliştiremiyoruz. Karşı çıkarken, doğayı, kültürü, kentli haklarını, hukuku savunurken, arka planda kendi otoritemizi tesis etmeyi amaçlıyoruz. Bu yüzden ne söylediğimiz anlaşılmıyor. Daha doğrusu söylediklerimiz başka türlü okunuyor, etkisini kaybediyor.

Hukuk dışındaki işleyişin hakim olduğu ve AKP’nin temsil ettiği siyasal deneyim “bize özgü olan”, hukuku dikkate alan siyaset ise “dış kaynaklı” olarak niteleniyor, tıpkı kültür ve sanatta, yaşama biçiminde olduğu gibi. Bunun bir yaşama biçimi olmadığını niye kimse diyemiyor? Çevre sorunlarından, kültürden, insani değerlerden söz ederken neden sesimiz hep parazitli? Neden sesimiz hep halk adına doğruyu bilen, kendi içine kapalı, (hegemonik bir devlet aklını) kendi kamu yararını temsil etmek için kullananlara karışıyor?

Başbakan sürekli “Berkin’inden söz edip duruyorlar, şehidimiz Burakcan’a gelince tıs” diyor. Kimse kalkıp da Berkin’in katili devlet, diğerinin ise bir kişi. Karşı taraftan kimse “bu ikisini karıştıran bir kişi Cumhurbaşkanı olamaz” diyemiyor. “Her ikisi de ortak acımız” diyenler olsa bile ateş düştüğü yeri yakıyor. Başbakan ise karşımızda en olmayacak Cumhurbaşkanı olarak duruyor, ama bu karşıtlık rejiminde mesele anlaşılmıyor.

Neden sesimiz hep parazitli? Çünkü milli bir rejimden beslenen “sol”daki partiler, tıpkı sağ partilerin yaptığı gibi, sınıfsal çelişkileri kutsalları ile örtüyorlar. Çelişkileri milli bir iklimde işleyip, allayıp, pullayıp karşıtlık, yani telafi yoluyla gizliyorlar. Bu durumda kitleler kaybediyor, seçkinler kazanıyor. Bizim amacımız da (bu grubun seçkinleri olarak) kendi kamu yararı anlayışımızı temsil etmekten mi ibaret? Yoksa bu seçkinci siyasetin dışına çıkmaya, sınıflar arasında ilişki kurabilen bir siyasal enerji yaratmaya mı çalışmak?

( Bunu test etmemiz kolay: Örneğin 28 Şubat sürecine falan geriye gitmiyorum, 17 Aralık soruşturmalarında bunu yeterince gösterebildik mi? Krizleri karşıtlıklar üzerinden okumak yerine hukuk rejiminin gelişmesi için bir fırsata çevirebildik mi?)
Cumhurbaşkanı bir mücadele insanı olmalı.

İcra yetkisi daha sınırlı olan, ancak protokolde Başbakan’dan üstte olan bir kişi midir?
Yoksa Cumhurbaşkanı devletle siyaset arasında ilişki kuran bir kişi midir? Ben açıkçası bilmiyorum.
Söylendiği gibi “herkesi kucaklayacak” bir kişi midir? Hiç şüphesiz siyasal parti liderleri de seçildikten sonra, iktidarda herkesin Başbakan’ı olmak zorundadır, yalnızca kendisine oy verenlerin değil. Örneğin iktidar imkanlarını kendi yakın çevresine kullandıramaz. Ama öyle olmuyor. Demek ki siyaset rejiminde halkın aleyhine işleyen bir sorun var. Siyaset sınıflar arasında ilişki kurarak bir enerji üretmek yerine, hukuk dışına çıkarak elde ettiği gücü bir zümre için kullanıyor. Türkiye bir türlü bir hukuk rejimi olamıyor.

Bu durumda bu kişi “herkesin Cumhurbaşkanı” olsa ne değişir? Eğer bu meziyetlerini kendisine saklarsa, hiçbir şey!
Demek ki Cumhurbaşkanı’nın niteliği bir şeyi değiştirmiyor. Daha fazlası olması, ülkeyi evrensel hukuk rejimine taşıyacak bir mücadele insanı olması gerekir.

O zaman Cumhurbaşkanı’nın anlamını yeniden düşünelim. Cumhur, halk; başkan da önder demek olduğuna göre, halkın önderi olacaksa, bu ona yalnızca anayasa tarafından verilmiş bir paye olmasın. Kendisi bu payeyi hak etmek için çalışsın. Hak etmek için uğraşsın. Ben Cumhurbaşkanı’nın demokrasi mücadelesi veren, siyasal partilerin yerine geçmeden ortak bir hukuk zeminin oluşması için bıkmadan çalışan bir “halk önderi” olmasını istiyorum.

Rejiminin partileri, ister solda, ister sağda olsunlar, halkı nesne gibi algılayan bir milli devlet işleyişinden besleniyorlar. Bu nedenle onların böyle bir kişiyi destekleme, ortaya çıkarma kapasiteleri yok. Ancak bu milli rejimin dışında olan, milli rejimi demokratik bir rejime dönüştüren bir hareket bu halk önderini çıkarabilir. Sorun Cumhurbaşkanı’nı değil, dediğim gibi bu halk hareketini yaratacak, dışlayıcı siyasetten beslenmeyecek siyasal enerjiyi bulmak.

Korhan Gümüş

Kuşlardan yani insandan konuştuk – Akdoğan Özkan

Geçtiğimiz hafta sonu üç gün boyunca “16. Türkiye Kuş Konferansı”na ev sahipliği yapan Sarıyer Demirciköy Kültür Merkezi’nde idim.

Geçtiğimiz yıl Urfa’nın Birecik ilçesinde gerçekleştirilen bu konferans her yıl ornitologları ve kuş gözlemcilerini doğa korumacılarla farklı bir tema altında buluşturan, genellikle yarı-bilimsel nitelikli bir organizasyon oluyor.

Tarihinde ilk kez İstanbul’da gerçekleştirilen Türkiye Kuş Konferansı’nın bu yılki teması “Göç Yolları ve Tehditler” idi.

İstanbul, Doğa Derneği’nin Genel Müdürü Engin Yılmaz’ın konferansta söylediği gibi, sadece 11 Önemli Doğa Alanı’nın ve küresel ölçekte nesli tehlike altında olan 50 türün bulunduğu bir şehir değil. Aynı zamanda 15 milyon insanın yaşamını milyonlarca göçmen kuş ile paylaştığı bir kent.

Bu amaçla konferansta kuş göç yolları üzerinde yürütülen projelerin bu çeşitlilik için nasıl tehditler barındırdığını ve ne tür trajik sonuçlara gebe olduğunu bilimsel olarak ortaya koyan bildiriler dinledik.

Bu şehirde yaşayan 10 küsur milyon insanın bu konferansta konuşulan ve paylaşılan verilerden bir şekilde haberdar olmasını arzu ederdim.

Keşke mesela Amerikalı araştırmacı Luke Smith’den 3. Havalimanı’nın hem kuşlar hem de insanlar için nasıl riskler taşıdığını ve ölümle sonuçlanacak felaketlerin hangi yüzdelerle temsil edildiğini dinleme imkânları olsaydı!
Keşke mesela Dr. Umberto Gallo Orsi’den dünya popülasyonlarının yüzde 95’i İstanbul Boğazı’ndan geçen bir yırtıcı türü olan Küçük Orman Kartalları’nın bir havalimanıyla karşılaşmaları halinde nasıl davranışlar sergilediklerini duyma olanağı bulsalardı!
Keşke mesela Dr. Zeynel Arslangündoğdu’dan İstanbul’un kuzeye doğru genişlemesinin yaban hayatı ve insan yaşamı için ne anlama geleceğini duyabilselerdi!
Keşke mesela, Britanya Kraliyet Koruma Derneği’nden (RSPB) Dr. Steffen Oppel’in doğada bir çöpçü olarak ekolojik katkısı çok büyük olan canlılardan küçük akbabalarla ilgili olarak yapılan çalışmalarda Türkiye’den elde edilen ve edilecek verilerin nasıl bir önem taşıdığını dinleme olanağına kavuşsalardı!
Keşke Kuzey Ormanları’nda yere çizilen kuş figürü ile tüm Türkiye’ye bir SOS çağırısı gönderen ekibin içinde olsalardı!

Yine de şu noktadan sonra dahi bir şeyler duymak, öğrenmek için çok geç değil!

Önümüzdeki günlerde bu konferansta aktarılan ve çok önemli bulduğum veri ve araştırmaları sizlerle paylaşmak istiyorum. Böyle yapayım ki, fazla konuşulma imkânı bulmadan yürürlüğe konulan projelerin kamuoyunda layıkıyla bilinmesine az da olsa bir katkı vermiş olalım.

Şimdilik böyle bir uluslararası katılımlı konferans düzenleyerek, bu konulardaki farkındalığın artışına katkı sunan Doğa Derneği’ne teşekkür edelim. Onlar ve onlara bu platformu sunan Sarıyer Belediyesi’ne, bu organizasyonun gerçekleşmesine katkı sunan İstanbul Kuş Gözlem Topluluğu ile Zekeriyaköy Forum’a ve Kuzey Ormanları Savunması’na (KOS) teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.

Onlar olmasaydı, bu denli önemli bir etkinliği bu şekilde layıkıyla gerçekleştirme olanağı da bulamayacaktık! Olanı biteni ve olacakları bitecekleri duyamayacaktık!

Akdoğan Özkan – www.t24.com.tr

Belediye Başkanı: 580 kişi mahsur,157 kişi öldü

Manisa’nın Soma ilçesinde Eynez Karanlıkdere Linyit kömür ocağındaki patlamanın üzerinden sekiz saat geçti. Patlama vardiya değişimi sırasında gerçekleştiği için işçileri mahsur kalan işçilerle ilgili kesin bilgi alınamazken Enerji Bakanı Taner Yıldız’dan açıklama 00.30 sularında geldi. Yıldız ölü ve yaralı sayıları hakkında bilgi vermezken “hepimizin tek bir hedefi var, arkadaşlarımıza ulaşmak”dedi.

Madende 420 metreye kadar derinikte işçilerin bulunduğunu söyleyen Yıldız, patlamanın 15.10’da meydana geldiğini, öncesinde metan ve zararlı gaz seviyesinde ondan daha önce sıkıntı olmadığını belirterek “grizuyla ilgili facia söz konusu değil ama karbondiokasit ve karbonmonoksit zehirlenmesiyle karşı karşıyayız. Bulunduğumu durum sıkıntılı bir durum ama buradayız ve çalışmaların sükunetle devam edilmesi gerekiyor”dedi.

Belediye Başkanı Cengiz Ergün’ün yaklaşık bir saat önce verdiği resmi olmayan bilgilere göre madende 580 kişi vardı. Ergün 157 kişinin öldüğünü, 75 yaralı olduğunu açıkladı.

Bir televizyon programına bağlanan Belediye Başkanı Ergün, saat 18.30’dan itibaren ocakta olduklarını ifade ederek “Ambulanslarla devamlı cesetlerimiz taşınıyor. Soma civarı hastaneleri zaten doldu, Bergama, İzmir, Akhisar gibi yerlere taşıyoruz” dedi.
Belediye Başkanı ayrıca teknik elemanlardan aldıkları bilgi ışığında madende trafo değil grizu patlaması gerçekleştiğini ifade etmişti.
00.36 itibarıyle hastane önünde bekleyen ailelere, ambulansla getirilen yaralı isimleri dışında hiçbir açıklama yapılmadı. Hastane önünde endişeli bekleyiş devam ediyor.

Madendeki durumla ilgili hükümet ve de şirket sahibi Soma Holding yetkililerinden kazanın nedeniyle ilgili açıklama gelmezken Anadolu Ajansı’nın ilettiği kadarıyla holding “Alınan en yüksek ve sürekli denetimde olan tedbirlere rağmen kazaya anında müdahael gerçekleştirildiğini” iddia etti.

Maden-İş Sen Ege Bölgesi temsilcisi Tamer Küçükgençay, madenle ilgili şu teknik bilgiyi verdi:
“Madene yatay şekilde gidiliyor, dikine gidilmiyor. Büyük galeriler var; kuyu sistemi yok. Yeraltı derinliği 150-200 metre. Yatay ilerleyen galeri uzunluğu ise beş kilometre. Kaza 15:00-15:30 arasında oluyor. Yangınlar söndürülmeye çalışılıyor. İçeri temiz hava verilmeye başlandı, kurtarma çalışmaları 20:30 civarında başladı.”

DİSK’e bağlı Dev Maden Sen’in 2013 yılı raporuna göre madenlerde 95 işçi öldü, 191 işçi yaralandı. Rapora göre, sadece Soma’da 2013’te sekiz işçi öldü.

Türkiye’de, 1941’den bu yana maden ocağı kazalarında 3 bini aşkın kişi hayatını kaybetti. Yaşanan en büyük facia 1992’de 263 kişinin öldüğü Zonguldak’taki grizu patlamasıydı.

(Ajanslar)

Soma maden ocağında cinayet: Yüzlerce işçi mahsur kaldı

Manisa’nın Soma ilçesinde özel bir şirkete ait kömür maden ocağında trafo patladı. Kaymakam Mehmet Bahaatin Atçı, patlama nedeniyle yaklaşık 200-300 madencinin, toprağın 2 kilometre altında mahsur kaldığını söyledi.

Manisa’nın Soma ilçesinde özel bir maden ocağında meydana gelen patlamada yüzlerce işçi mahsur kalırken ilk belirlemelere göre en az 20 işçi hayatını kaybetti. Bölgeye çok sayıda arama kurtarma ekibi ve ambulans sevk edilirken Enerji Bakanı Taner Yıldız’ın da Soma’ya hareket ettiği belirtildi.

Trafonun patlamasıyla çıkan yangında elektrikler kesildi, asansörler çalışmadı. Soma Kaymakamı Mehmet Bahattin Atçı madende 200-300 kadar işçinin mahsur kaldığını açıkladı. Atçı, yerin 2 bin metre altında madende patlamanın ardından yangın çıktığını söyledi.

AK Parti Manisa Milletvekili Muzaffer Yurttaş 20 işçinin hayatını kaybettiğini açıkladı:

Maden İşçileri Sendikası Genel Başkanı Nurettin Akçul ise katıldığı bir canlı yayında şunları söyledi:

“Yer altında yüzün üzerinde arkadaşımız var. Vardiya değişimi sırasında oluyor olay. Elektrik trafosu patlaması, bu yangına sebep olmuştur. Göçük vardır. Durum iç açıcı değil. Bütün tedbirler alınmış durumda. Ambulanslar oraya yığılmış durumda. Yerin altı tabi göremiyorsunuz, sonucunu hakikaten merak ediyoruz. Şu anda yer üstünden olduğu kısım, 200 metrenin altında ama iki kilometre falan yol yürüyüp öyle yürüyorlar. 1-2 kilometre arasındaki arkadaşlar yer altındalar. Haber alınamayan arkadaşlarımız da onlar. Ülkemiz dünya birincisi bu konuda. Her ne kadar da bunları dillendirsek de alınan tedbirler buna yetmiyor. Bir trafo nelere mal oluyor. Özellikle bu firma bu konuda çok duyarlı bir firmaydı. Ben de çok üzgünüm bu manada. Kesin bilgilere sahip olmadığımız için bir şey diyemiyorum.”

Bir televizyon kanalının canlı yayınına katılan Soma İtfaiye Müdürü, madene temiz hava vermeye çalıştıklarını söylerken, Ege Bölgesi’ndeki kömür işletmelerine ait bütün arama kurtarma ekipleri Soma’ya yönlendirildi.

İçeride 300 civarında işçi var

Soma Kaymakamı Mehmet Bahattin Atçı ise, ilçedeki özel bir madende elektrik trafosunda çıkan yangın sonucu madenin içinde bulunan 200-300 kadar işçinin mahsur kaldığını, hastaneye kaldırılan 20 işçiden 1’inin hayatını kaybettiğini söyledi. Gazetecilere açıklama yapan Atçı, Eynez mevkisinde özel bir şirketin işlettiği madenin elektrik trafosunun yanması sonrası duman nedeniyle madenin içindeki 200-300 işçinin mahsur kaldığını söyledi. Atçı, “Şu anda kurtarma çalışmaları devam ediyor. Bir vardiya işçi, 200-300 civarında içeride, bu işçilerden 20 tanesi çıkarılabildi, hastanelere sevk edildi. Bir tanesinin vefat ettiği bilgisi geldi” dedi.

Bakan Yıldız Soma’ya gidiyor

Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız, işçilerinin mahsur kaldığı kömür madeninde incelemelerde bulunmak üzere Soma’ya hareket etti. Gazetecilerin sorularını yanıtlayan Yıldız, hayatın kaybeden işçi sayısı ile ilgili rakam vermedi. İçeriye temiz hava verilmeye başlandığını söyledi.

Alınan bilgiye göre, Bakan Yıldız, madendeki kazanın ardından programlarını iptal etti.
Taner Yıldız, Soma’da işçilerinin mahsur kaldığı madende incelemelerde bulunacak, kurtarma çalışmalarını yerinde takip edecek.

Çalışma Bakanlığı, olayla ilgili olarak üç müfettiş görevlendirdi. Müfettişler olay yerinde incelemelerde bulunacak. Kızılay bölgeye araç ve 5 kişilik uzman ekip gönderdiğini duyurdu. Kızılay’dan yapılan açıklamada şu an için kan ihtiyacı olmadığı belirtildi.

Sağlık Bakanlığı da bölgeye 23 ambulans ve ambulans helikopter sevk etti.

Vedat Ünal (Maden İşçileri Sendikası Genel Sekreteri): Böyle bir talihsiz kaza olmuş… Nasıl yaşandı, trafo nasıl patladı? Uzmanlar gelecek, tespitlerini yapacak. Müfettişlerin tutanağından sonra ortaya çıkacak. Bugün bir trafo patladı. Tam vardiya dönüşündeyken, henüz net rakamı tespit edemedik. Yaralı olanları hastaneye götürüyorlar.

(Radikal ve Ajanslar)

Nükleer santrallerde bulunan maddenin Gaziemir’de işi ne?

İzmir’in Gaziemir ilçesinde, kurşun üreten fabrikanın faaliyette olduğu dönemde radyasyonlu atıklarının toprağa gömüldüğü iddialarına ilişkin açılan altı sanıklı davaya bugün 3’üncü Ağır Ceza Mahkemesi’nde devam edildi.

gaziemir

Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi’nin (YSGP) girişimiyle açılan davada mahkeme, Ege Çevre ve Kültür Platformu Derneği’nin (EGEÇEP) davaya müdahil olarak katılmasına, gelmeyen sanık ve tanıkların zorla getirilmesine karar verip, duruşmayı 09 Eylül saat 13.30’ erteledi. Yanı sıra davacıların keşif talebine gelecek duruşmada karar verilecek.

Nükleer santrallerde görülen radyoaktif madde

Gaziemir’deki radyoaktif atık skandalı Radikal muhabiri Serkan Ocak‘ın 3 Aralık 2012 tarihli haberiyle duyulmuş; Aslan Avcı Döküm Sanayi ve Tic A.Ş.ye ait Gaziemir’de kurulu bulunan kurşun üreten fabrikanın atıklarını toprağa gömdüğü ve 2007 yılından itibaren TAEK’in bilgisi dahilinde olan toplam 380 ton atıkla ilgili herhangi bir önlem alınmadığı ortaya çıkmıştı. Üstelik radyasyona neden olan maddenin nükleer santrallerde kullanılan nükleer çubukların eritilmesiyle oluştuğu ve bu maddelerin Türkiye’ye yasal girişinin olmaması skandalı büyütmüştü.

Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi,  bölgede yaptığı radyasyon ölçümlerinde Fukuşima’ya yaklaşan rakamlar tespit etti ve mahalle halkının da katılımıyla şirket yetkilileri hakkında “çevreyi kasten kirletmek” suçundan dava açıldı.

Bahçedeki izotop doğada bulunmuyor

Nükleer fizikçi Prof.Dr. Hayrettin Kılıç’ın dava dosyasına da eklenmiş uzman görüşüne göre bahçede TAEK tarafından da tespit edilen “Europium 152 (Eu-152)” izotopları doğada bulunmayan, sadece nükleer reaktörlerde zincirleme fizyon(çekirdek bölünmesi) reaksiyonları sırasında nükleer yakıt demetlerinde ve kontrol çubuklarından yaratılan insan yapısı izotoplar; yüksek enerjide gama ışınları yayarak yaklaşık yüzyıl radyasyon yaymaya devam ediyor.

Davacılar, bu davada özellikle Türkiye’de bir nükleer santral yokken  fabrika bahçesinde yalnızca nükleer santral atıklarından oluşan bir kirliliğin nasıl olduğu sorusunun cevabını arıyor. Nükleer atık ticareti şüphesi doğuran atıklarla ilgili davacılar olayın tüm boyutlarıyla araştırılmasını talep etti.

YSGP ve mahalleninin nükleer, kimya, jeoloji, halk Sağlığı,ziraat ve çevre bilimi konularında uzmanlardan oluşacak bilirkişi heyetiyle  keşif yapılması talebi bir sonraki duruşmada görüşülecek.

(Yeşil Gazete)

Mehmet İstif hayatını kaybetti

Mersin’de Gezi eylemleri sırasında ağzına sıkılan biber gazı sonrası, bu gazdan etkilendiği iddiasıyla dil kökü kanserine yakalanan Mehmet İstif, tedavi gördüğü Mersin Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesinde hayatını kaybetti.

Bng-iSPCYAEZUdB

İstif, Mersin’de 2013 Haziran ayında Gezi eylemlerinde bir gösteride polisin biber gazlı müdahalesine maruz kalmıştı.

İstif, 17′nci Mersin Akdeniz Oyunları’nın açılış töreni öncesinde Gazi Mustafa Kemal Bulvarı’nda gerçekleşen Gezi Direnişi’ne destek eylemine katılmıştı. Polisler, eylemcilere biber gazıyla müdahale etmiş ve biber gazından Mehmet İstif de etkilenmişti. Yakın mesafeden yüzüne biber gazı sıkılan İstif, ertesi gün yüzünde, ağzında oluşan kızarıklık ve şişlikler nedeniyle Toros Devlet Hastanesi’ne başvurmuştu.

Burada muayene edilen İstif’e enfeksiyon tanısı konulup, tedavisi için sprey türü ilaçlar verilmişti. Ancak, İstif’in ağzındaki yaralar daha da kötüleşince birkaç gün sonra Mersin Üniversitesi Araştırma ve Uygulama Hastanesi’ne gitti. Kulak burun boğaz polikliniğindeki muayenesinde ‘alerjik reaksiyon’ tanısı konulan Mehmet İstif, geçen 24 Temmuz’da aynı hastanede ameliyat edildi. İstif’in dilinde oluşan mukoza operasyonla temizlendi. Bu ameliyatın ardından İstif, konuşma ve beslenme güçlüğü çekmeye başladı.

Kanser teşhisi konulmuştu

Daha sonra Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi’nde tedavisine devam edilen Mehmet İstif’e biyopsi yapıldı. Dilindeki yaranın dil kökü kanserine dönüştüğü saptandı.

Radyoterapi ve kemoterapi tedavisine başlayan İstif , şiddetli ağrılar, enfeksiyon ve yüksek ateş nedeniyle ağır durumda yoğun bakım ünitesine kaldırıldı ve bugün öğlen saatlerinde yaşamını kaybetti.

“tetiğe bastı, ağzımı kapmaaya zamanım olmadı”

İstif, kendisini bu hale getiren olayı ise şöyle anlatmıştı: “Müdahale başlamadan önce her hareketimi takip eden sırtında gaz tüpü olan bir çevik kuvvet polisini fark ettim. Saldırı başladığında tazyikli su ve gazın etkisiyle insanlar polis barikatı arasında kaldı ve yerlere düştü. Gazdan etkilendiği için kalkamayan bir arkadaşı, koşan polislerin altında ezilmesin diye üstüne kapanarak korudum. Bu sırada kaç cop yediğimi hatırlamıyorum. O anda beni takip eden, sırtında gaz tüpü taşıyan polisle karşı karşıya geldik. 40 santimetre gibi bir mesafeden yüksek tazyikli bir şekilde tetiğe bastı, ağzımı kapamaya zamanım olmadı. Ağzım ve boğazıma dolan gazın acısı ile çığlık atmaya başladım. Boğazımın yanmasını ve çektiğim acıyı diğer insanların da aynı derecede yaşadığını düşündüm ve gözaltına alınma korkusuyla o anda hastaneye gitmedim.”

(T24/ Yeşil Gazete)

San Fransisco’da artık pet şişe olmayacak

San Francisco’da plastik şişelerde su satışı yasaklandı.

şişe

Karar, Belediye Danışmanlar Kurulu’nun Salı günü yaptığı kapalı oylama sonucu alındı. Oylama sonucunda karar Belediye Başkanı’nın önüne gidecek ve onayın ardından uygulamaya konacak.

Kar marjı yüksek olan işletmeler kurala hemen uymak zorunda kalacak. Kar marjı düşük şirketlere ise 2018’e kadar süre tanınacak.

MSNBC’den Jane C. Timm’in haberine göre, Danışmanlar Kurulu’ndan David Chiu, San Francisco’nun çevre mücadelesi konusunda önderlik edeceğini ifade etti.

Plastik şişelere karşı mücadele eden “Ban The Bottle” hareketinin verilerine göre Amerika Birleşik Devletleri’nde (ABD) yılda 50 milyar plastik şişe kullanılıyor. Bu şişelerden sadece yüzde 23’ü geri dönüştürülebiliyor.

Bir plastik şişe doğada ortalama 400 yılda yok oluyor. Sağlık Zararları sitesinde yer alan bilgiye göre, plastik şişelerin esnek ve yumuşak olmasını sağlayan plastifiyan, şişeleri sağlamlaştıran stabilizan, parlak ve şeffaf görüntü veren librifiyan kullanılıyor.

(Bianet/ Yeşil Gazete)

Erdoğan’dan basın özgürlüğü raporu yorumu

Başbakan Erdoğan, partisinin TBMM Grup Toplantısında yaptığı konuşmada, Freedom House’un medya özgürlüğü raporuna ve Danıştay töreninde Fevzioğlu’na çıkışının medyadaki yansımasına değinerek,“40 gazetenin önemli bir bölümü devlete ve hükümete sistematik olarak hakaret edecek, sonra da siz Türkiye’yi özgür olmayan ülke sayacaksınız” dedi.

Başbakan Erdoğan, partisinin TBMM Grup Toplantısında yaptığı konuşmada, Freedom House’un medya özgürlüğü raporuna atıfta bulunarak, “ İsim vermiyorum Türkiye öyle ülkelerin altında gösteriliyor ki listeyi görseniz kahkahadan birbirinizi kırar geçirirsiniz. 40 gazetenin önemli bir bölümü devlete ve hükümete sistematik olarak hakaret edecek, sonra da siz Türkiye’yi özgür olmayan ülke sayacaksınız” dedi.

Grup toplantısında konuşan Erdoğan, Cumartesi günü Danıştay töreninde TBB başkanı Metin Feyzioğlu’na yaptığı çıkışın medyadaki yansımasını da konu edinerek, “yurtdışında Türkiye’deki basın üzerine ahkam kesenler, Pazar günkü gazetelerin manşetlerini gördüklerinde küçük dillerini yutacaklardır. O manşetleri dünyanın hiçbir hukuk devletinde, demokratik rejimde göremezsiniz” şeklinde konuştu.

“İçerideki kibir abidelerine boyun eğmeyeceğimiz gibi dışardaki kibir abidelerine de boyun eğmeyiz” diyen Başbakan Erdoğan, internet altyapısını geliştirerek özgürlük ortamının oluşmasını sağladıklarını savundu: “2002’de internet abone sayısı 22 bindi. Şu anda 35 milyon. Yok twitter’dı yok facebook’tu bu konuda iktidarımızı lekelemek isteyenler önce bu rakama baksınlar da hizaya gelsinler. Nerden nereye…“

(Yeşil Gazete)

Kuzey Ormanların Savunması, 3. Havalimanı için foruma çağırıyor

Kuzey Ormanları Savunması,  29 Mayıs’ta temel atma töreni gerçekleşecek 3. Havalimanı projesine karşı mücadele yöntemlerini konuşmak üzere forum çağrısı yayımladı. 16 Mayıs’ta Abbasağa Parkı’nda gerçekleşecek forumda, havalimanı projesine karşı kamuoyu yaratmak için yapılması gerekenler konuşulacak.

kos

Geçtiğimiz Haziran’da 3. Köprü, 3. Havalimanı ve Kanal İstanbul projelerinin tehdit ettiği Kuzey Ormanları için bir araya gelmiş olan Kuzey Ormanları Savunması grubu bir açık çağrı yayımladı.

Geçtiğimiz sene 19 Mayıs’ta 3. köprü inşaatını başlatan hükümetin bu sene yine aynı tarihte ‘son ölümcül darbeyi indirecek’  3. havalimanı inşaatını başlatmaya hazırlandığı hatırlatarak  “Gezi İsyanı’nın birinci yılını dolduracağı bu süreçte, kararlarımızı herkesin katılımına açık; en geniş biçimde yaptığımız Kuzey Ormanları Savunması forumlarında alma ilkemiz doğrultusunda, tüm İstanbul halkını, hepimizin hayatını doğrudan etkileyecek bu yeni saldırıya karşı, 29 Mayıs’taki temel atma gününde yapılabilecek eylem önerilerini hep birlikte tartışmaya ve kararlaştırmaya çağırıyoruz.” dendi.

Gezi forumlarını ve dayanışmalarının, meslek örgütlerinin ve vatandaşların davet edildiği forum 16 Mayıs Cuma günü 19.30’da Beşiktaş Abbasağa Parkı’nda gerçekleşecek.

(Yeşil Gazete)