Ana Sayfa Blog Sayfa 3958

GDO yönetmeliği Biyogüvenlik Kanunu’na aykırı

GDO’ya Hayır Platformu, bugün (29 Mayıs) Resmi Gazete’de yayımlanan GDO’lar ve Ürünlerine Dair Yönetmelik‘te yapılan değişikle ilgili bir basın açıklaması yaptı. Platform, düzenlemenin Biyogüvenlik Kanunu’na aykırı olduğunu vurgulayarak bebek maması dahil tüm gıda ürünlerinde GDO’nun önünü açtığını belirtti.

images

Yönetmeliğin “Tanımlar” başlıklı 4. maddesinde yapılan değişiklikle “GDO bulaşanı” tabiri eklenmiş, 23. maddesinin başlığının değiştirilmesinin yanında içeriğinde yapılan değişiklikle %0,9 eşik değer konularak bu değer ve altında tespit edilen GDO’lar “GDO bulaşanı” olarak kabul edilmişti.GDO bulaşanı olan ürünlerde bulaşan olarak tespit edilen genlerin Biyogüvenlik Kurulu tarafından onaylanmış olması durumunda ürünlerin onay amacına uygun olarak kullanılabileceği belirtilmişti.

Eyvah gerçekten GDO bebeğin mamasında!‘ başlığıyla yayımlanan açıklamada bugüne kadar insan gıdası amaçlı hiçbir GDO’lu ürünün üretim ve ithalatına izin verilmediği hatırlatılıyor.

Biyogüvenlik Kurulu sadece hayvan yemi amacıyla GDO’lu 14 mısır (2 adedini platformun açtığı dava ile iptal edildi) ve 3 soya çeşidine izin veriyordu.

Yönetmeliğe karşı dava açıyor

Açıklamada yönetmeliğin Biyogüvenlik Kanunu’na aykırılığı şöyle aktarılıyor:

“Kanunun “Yasaklar” başlıklı 5. maddesinin (d) fıkrasında “GDO ve ürünlerinin bebek mamaları ve bebek formülleri, devam mamaları ve devam formülleri ile bebek ve küçük çocuk ek besinlerinde kullanımı” yasak olduğu açıkça belirtilmektedir. Buna karşın yönetmelikte hiçbir ayrım yapılmadan “GDO bulaşanı” kavramı getirilerek gıdalarda %0,9 ve altında onaylanmış GDO bulunmasına izin veriliyor olması kanuna aykırılık teşkil etmektedir. Kanunun izin vermediği bir konu yönetmelikle izinlendirilmiştir. Biyogüvenlik Kurulu’nun gıda amaçlı izin verdiği hiçbir GDO yoktur.”

Daha geçen hafta bebek mamalarında bile GDO tespit edildiğini hatırlatan GDO’ya Hayır Platformu, yapılan bu yönetmelik değişikliği ile halkımızın yine bir tedirginlik ve sıkıntı içerisine sokulmuştur. Bu tür davranışlar halkımızın gözünde Bakanlığı tek bir sözüne dahi inanmayacağı bir kurum haline getirmektedir” dedi.

Vatandaşlara Tarım Bakanlığına, İl Müdürlüklerine, İlçe Müdürlüklerine GDO istemediklerine dair dilekçe hazırlamaları çağrısında bulunan platform, yönetmeliğe karşı dava açacak.

Gezi’yi hatırlarken (video)

Gezi Direnişi’nin birinci yılında video aktivist Hakan Tosun, Gezi Parkı’nda 27 Mayıs gecesi parkı koruma mücadelesi olarak başlamış ve 30 Mayıs’ta kitleselleşmiş olan eylemleri hatırlamak için iki video hazırladı.

Bir kısmı daha önce yayınlanmamış görüntülerden oluşan videolardan ilki 27-28 Mayıs’ta yaşanan ilk polis müdahalesini aktarırken ikinci video 29 Mayıs sabah karşı polisin yaptığı ‘şafak baskını’nı içeriyor.

Birinci video:

İkinci video:

(Yeşil Gazete)

Ankara’da çevre hakkı konuşulacak

Türkiye Barolar Birliği, 7-8 Haziran tarihleri arasında Ankara’da ‘2. Çevre ve Kent Hukuku Kurultayı’nı düzenliyor. Çevre hakkının konuşulacağı panelde hukukçular, akademisyenler ve  çevre hakkı mücadelesi içindeki oluşumlar bir araya gelecek.

Ekran Resmi 2014-05-29 11.55.46

Program şöyle:

7 Haziran Cumartesi

1. Oturum: İnsan hakları bağlamında çevre hakkı 

Yönetici: Av. Başar Yaltı – TBB Başkan Yardımcısı, Başkanlık Divanı Üyesi
– Çevre Hakkının Anayasal Güvenceleri – Prof. Dr. İbrahim Kaboğlu – Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Anayasa Hukuku Ana Bilim Dalı
– Uluslararası İnsan Hakları Hukukunda Çevre Hakkı: Genel Bir Bakış – Prof. Dr. Yasemin Özdek – Kocaeli Üniversitesi Hukuk Fakültesi Genel Kamu Hukuku Ana Bilim Dalı
– Çevresel Bilgiye Erişim Hakkı ve Aarhus Sözleşmesi –Doç. Dr. Ahmet M. Güneş – Yalova Üniversitesi Hukuk Fakültesi Genel Kamu Hukuku Ana Bilim Dalı

2. Oturum: Doğa hakları bağlamında çevre hakkı 

Yönetici: Av. Fevzi Özlüer – TBB Çevre ve Kent Hukuku Komisyonu
– İklim Siyaseti ve Çevresel Adalet – Prof. Dr. Aykut Çoban – Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Kentleşme ve Çevre Sorunları Ana Bilim Dalı
– Gelecek Kuşaklardan Doğanın Haklarına: Bolivya ve Ekvador Anayasası Örnekleri – Dr. Tolga Şirin – Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Anayasa Hukuku Ana Bilim Dalı
– Ekolojik Kriz Karşısında Yeni Bir Hukuk Arayışı: Uluslararası Suç Önerisi Olarak Ekokırım – Av. Hande Atay – Ekoloji Kolektifi, Çevre ve Ekoloji Hareketi Avukatları (ÇEHAV)

08 Haziran Pazar

Panel: Çevre hakkının güvenceleri 
Yönetici: Av. Ayşegül Altınbaş – TBB Çevre ve Kent Hukuku Komisyonu
– Halkın Çevresel Yönetime Katılım Hakkı ve Çevresel Etki Değerlendirme Süreci – Av. Cömert Uygar Erdem – Ekoloji Kolektifi, Çevre ve Ekoloji Hareketi Avukatları (ÇEHAV)
– İdari Başvuru ve Dava Hakkı – Av. Erol Çiçek, Çevre ve Ekoloji Hareketi Avukatları (ÇEHAV)
– Çevreye Karşı Suçlar ve Çevresel Zarar – Yrd. Doç. Dr. Ozan Ercan Taşkın – Anadolu Üniversitesi Hukuk Fakültesi – Ceza ve Ceza Usul Hukuku Ana Bilim Dalı

Forum: Kırda ve Kentte çevre hakkı mücadeleri

Yönetici: Av. Berna Babaoğlu Ulutaş – TBB Çevre ve Kent Hukuku Komisyonu
– Gerze Termik Enerji Santrali Mücadelesi – Şengül Şahin – Yeşil Gerze Çevre Platformu
– Altın Madeni Karşıtı Mücadele – Nur Neşe Karahan – Yeşil Artvin Derneği
– HES’lere Karşı Derelerin Özgürlüğü Mücadelesi – Zafer Keçin – Loç Vadisi Koruma Platformu
– Nükleer Enerji Karşıtı Mücadele – Yılmaz Kilim – Nükleer Karşıtı Platform
– Kentsel Dönüşüm Mücadelesinden Özyönetime
Velaaddin Kılıç – Sarıyer Mahalle Dernekleri ve Mahalle Kooperatifleri Birliği
Aydemir Görmez – Derbent – Çamlıtepe Mahallesi Kooperatifi Başkanı
– Gezi Parkı Mücadelesi – Gürkan Akgün – Taksim Dayanışması
16:00 – 16:30

(Yeşil Gazete)

Sığlası, hurması, makisiyle Datça-Bozburun güvende mi?

Datça-Bozburun Yarımadası’nda yerel inisiyatiflerin COMDEKS Programı kapsamındaki projeleri ile ilgili yazı dizimize Doğa Koruma Merkezi’nin “Datça ve Bozburun Orman ve Bitkileri Projesi” ile devam ediyoruz.

Fotoğraf: Dr.Deniz Özüt / DKM Arşivi "Hurmalıbük tarafına denizden gidecek olanlar hemen kıyıdaki Datça hurmalarını ve onları besleyen tatlısu azmaklarını görmeliler"
Fotoğraf: Dr.Deniz Özüt / DKM Arşivi
“Hurmalıbük tarafına denizden gidecek olanlar hemen kıyıdaki Datça hurmalarını ve onları besleyen tatlısu azmaklarını görmeliler”

“Datça-Bozburun’a ilkbaharda, özellikle Nisan ayında gelmeli. Çiçeklerin açtığı bu dönem hem bitki örtüsü hem de kelebeklerle görmeye değer. Eğer olur da yolları sonbaharda buralara düşerse, bu sefer de fundaların pembe-mor çiçekleri ve etrafı saran kokularıyla karşılaşabilirler. Aktur ve Balıkaşıran arasındaki Hurmalıbük tarafına denizden gidecek olurlarsa hemen kıyıdaki Datça hurmalarını ve onları besleyen tatlısu azmaklarını görmeliler; hurmalar kıyıdan uzaktan bile egzotik görüntüleriyle dikkati çeker” diyor Doğa Koruma Merkezi’nin uzman biyoloğu Dr.Deniz Özüt.

Datça-Bozburun Yarımadası’nda yürütülen COMDEKS Programı ile ilgili yazı dizimizin bugünkü konusu Doğa Koruma Merkezi’nin Datça ve Bozburun Orman ve Bitkileri Projesi.

Projenin amacı orman alanlarındaki iki temel verinin toplanması; birincisi Akdeniz makilikleri ve kızılçam ormanlarının yayılışı ile örtü sınıflandırmasını ortaya koymak, ikincisi ise, bu alanlarda bulunan nadir ve endemik ağaç/ağaççık türlerinin yayılışını belirlemek. Çalışma aslında, Türkiye genelinde yaygınlaştırılması planlanan ve biyolojik çeşitliliğin korunmasının orman planlarına entegrasyonu olarak adlandırılan daha büyük bir projenin örnek çalışması. Çalışmanın çıktıları, alanı yönetecek ormancıların 10-20 yıl boyunca kullanacağı orman planlarına doğrudan girecek.

 

Fotoğraf: Dr.Deniz Özüt / DKM Arşivi Endemik bozpırnal meşesinin, çalışmalarda alanda umulan daha yaygın olduğu görüldü
Fotoğraf: Dr.Deniz Özüt / DKM Arşivi
Endemik bozpırnal meşesinin, çalışmalarda alanda umulan daha yaygın olduğu görüldü

İyi haber

Çalışmalar sırasında hem olumlu hem olumsuz tablolarla karşılaşmış ekip. Deniz Özüt, Datça’nın kuzeyinde boylu makilik alanların doğal halini koruyor olmasının, özellikle dereboylarında endemik Datça hurması toplulukları ve sığla koruluklarının, Bozburun tarafında ağaçlıklar oluşturan yaşlı alanların bulunmasının ve endemik bozpırnal meşesinin umulandan daha yaygın olmasının önemli olduğunu söylüyor. Zaman zaman çıkan yangınlar, yer yer orman içlerine atılan çöp ve molozlar ile artık uygulaması durdurulmuş olan kimi özel ağaçlandırma çalışmalarını saymazsak büyük miktardaki orman alanlarında çok öne çıkan ve süregiden bir orman tahribatı henüz görülmüyor.

 

Kötü haber

Özüt’ün gözlemlerine göre, Datça ve Bozburun ormanları (makilikler de dahil) en büyük tahribatı yerleşimler ve yollardan görmüş durumda. Tabi bunun yanında yer yer açılmış maden ocakları ve girdi yoğun yıllık tarım yapılan alanlar da var. Bu alanlar zamanında ormanı tahrip ederek açılmış. Deniz Özüt, orman tahribatı deyince sadece orman örtüsünün yok edilmesinin anlaşılmaması gerektiğine işaret ediyor; “Örneğin belki kapladığı alan olarak az yer tutuyor gibi görünen bir yol yapım veya genişletme çalışması, içinden geçtiği orman habitatını bölerek, insan baskısını artırarak aslında daha büyük bir alanı etkiliyor ve özellikle yaban hayatında orta ve uzun vadede tahribata yol açıyor. Datça Merkez’den Knidos’a yapılması planlanan yol genişletme çalışmasının böyle bir etkisi olacaktır.”

Fotoğraf: Dr.Deniz Özüt / DKM Arşivi Datça hurması, Datça Yarımadası, Antalya Kumluca Karaöz Limanı'nda ve Bodrum  Gölköy’de bulunuyor, bunun dışında dünyadaki diğer bir yayılımı da Girit Adası (ÖÇKB & DKM 2008)
Fotoğraf: Dr.Deniz Özüt / DKM Arşivi
Datça hurması, Datça Yarımadası, Antalya Kumluca Karaöz Limanı’nda ve Bodrum
Gölköy’de bulunuyor, bunun dışında dünyadaki diğer bir yayılımı da Girit Adası (ÖÇKB & DKM 2008)

Orman alanlarını tahrip etmek için inşaat ya da tarım yapmaya gerek yok. Datça-Bozburun Yarımadası’na özgü ağaçlardan biri olan Datça hurması için önemli tehditlerden biri; zamanında yurtdışından ithal edilen palmiyeler ile Türkiye’ye gelen ve Datça’ya kadar yayılmış olan kırmızı palmiye böceği ve zaman içinde tüm Datça hurmalarının tahrip olmasına neden olabilir. Bununla ilgili olarak bugüne kadar yapılan görüşmeler, toplantılar, çözümler sunan raporlar işe yararmamış. Özüt, Datça hurmasının korunması sadece orman planlaması ile değil, park ve bahçelerin de planlanması, tarımsal zararlılarla mücadele, halkın desteği gibi birçok konu ile ilgili olduğu için somut adımlar atılması gerektiğini sözlüyor.

Geçen yıl Çetibeli’nde “rekor” defne üretimi gerçekleştirildi. Bu üretim ormanda genel bir tahribat yaratmasa da doğru planlanmadığı ve uygulanmadığı zaman defneler ve genel olarak maki örtüsü üzerinde olumsuz etkide bulunabilir. Dolayısıyla orman işletmelerinin yürüttüğü bu tür odundışı ürün üretimi titizlikle, planlı-programlı şekilde yapılmalı.

 

 

Fotoğraf: Dr.Deni Özüt / DKM Arşivi Sığla, dünyada yalnızca Muğla civarında bulunan özel bir ağaç türü
Fotoğraf: Dr.Deni Özüt / DKM Arşivi
Sığla, dünyada yalnızca Muğla civarında bulunan özel bir ağaç türü

Proje ekibi

Projede, DKM ekibi yanında ODTÜ Biyoloji Bölümü’nden Doç. Dr. Can Bilgin görev aldı. Ayrıca, Muğla Orman Bölge Müdürlüğü, Marmaris Orman İşletme Müdürlüğü ve bağlı bulunan orman şefleri çalışmalara büyük destek oldu. Orman Genel Müdürlüğü, Orman İdaresi ve Planlama Dairesi ile buradaki plancılar, özellikle Sedat Akın ve Burhan Aydoğan proje çıktılarının orman planlarına aktarılması noktasında katkı sağladılar.

Datça-Bozburun’da yapılan çalışmanın başından sonuna kadar Orman Genel Müdürlüğü ve yerel teşkilatın, DKM ekibiyle beraber çalıştığını söyleyen Özüt, bu çalışmaların sonuçları orman planlarına yansıyacağı için ormancıların neyin nasıl olduğunu bilmek ve ortak bir karar ve bakış geliştirmek için bu çalışmalara yüksek katılım gösterdiğini emek harcadığını söylüyor. Geçtiğimiz yıl yenilenen orman planlarında bu çalışmaların yer aldığını dolayısıyla planları uygulamadan sorumlu orman teşkilatının gerekli hassasiyeti de göstereceğine inanıyor.

Datça-Bozburun ÖÇKB Çevre Düzeni Planı Revizyonu proje alanını nasıl etkileyecek?

“Bizim çalışmalarımız orman alanlarının planlaması ile birebir örtüştüğü için daha çok orman yönetim planları ile ilgili. Çevre Düzeni planı ise yerleşimler, tarım alanları ve bunların yakın çevresi üzerinde daha çok plan kararları alıyor. Ancak, özellikle Datça-Bozburun gibi geleneksel tarımın önemli bir yer tuttuğu alanlarda, ormanlar ve tarım alanları, özellikle zeytin ve badem bahçeleri gibi bahçeler, maki örtüsü ile iç içe geçmişlik, bir devamlılık gösteriyor. Yeni çevre planı bu gibi doğa ile bütünleşik geleneksel üretim şekillerini korumalı ve çevresindeki doğal orman örtüsü ile birlikteliğini devam ettirir şekilde yaklaşımlar ortaya koyabilmeli. Alandaki ormanların ve doğal yapı ile bütünleşik geleneksel yaşayışı, üretimi ve küçük ölçekli, köy tipi yapılaşma ve turizm desenini korumalı; insan baskısını artırıcı ve yoğunlaştırıcı büyük ölçekli turizmi çekecek yapılaşmayı özendirici yaklaşımlardan kaçınmalı.”

 

Fotoğraf: Dr.Deniz Özüt / DKM Arşivi – Datça-Bozburun’da ormanlık alanlar dışındaki vejetasyon, çoğunlukla boylu maki, garig ve friganadan oluşuyor

Makisiz bir Akdeniz düşünülemez!

“Maki, Akdeniz bitki örtüsüdür. Yani maki Akdeniz’e özgüdür ve sırf bu nedenle bile korunmalıdır.  Makisiz bir Akdeniz düşünülemez!” diyen Özüt ekliyor:

“Akdeniz makilikleri tüm Akdeniz kıyıları boyunca uzanan ve birçok yerde kıyıdan daha içerilere giren özel bir bitki örtüsü.

Kızılçam ve makiler birçok yerde birlikte yayılış gösterirler. Ama makilikler genelde ormancılar tarafından ikincil bir örtü tipi olarak görülmekte ve birincil örtünün yani asıl olması gerekenin kızılçam ormanı olduğu sanılmaktadır. Oysa doğal gelişim süreci içerisinde makilikler ve kızılçam zaman ve mekan içinde değişen bir mozaik oluşturur. Dolayısıyla da insan eliyle, örneğin makiliklerin kesilerek yerine kızılçam ağaçlarının dikilmesi yoluyla, makiliklerin kızılçam ormanlarına dönüştürülmeye çalışılması, doğal yapının bozulması anlamına geldiğinden “kötü”dür. Makilikler birçok bitki ve hayvan türü için, kızılçam ormanının sağlayamadığı yaşam alanları da sağlayan, daha yüksek bitki türü çeşitliliğine sahip özel ormanlardır.”

Ekosistem bir bütündür

COMDEKS Programı içindeki projeler arasında da işbirlikleri oldu. DKM, proje  kapsamında Doğa Araştırmaları Derneği’nin (DAD) koruma altındaki memeli türleri ile ilgili yaptıkları çalışmaların verilerini kullanarak özellikle bozayı, dağ keçisi ve karakulak ile ilgili olarak türlerin yarımadalardaki yayılışlarını modelleyip, haritaladı ve yaban hayatı açısından öncelikli orman alanlarının belirlenmesinde kullandı.

Datça-Bozburun Yarımadası’ndan yürütülen COMDEKS programı ile ilgili serinin ilk iki haberi için:

Datça’da öncelikli memeli hayvan türleri koruma altında

Bilgi tohumları Datça’da yayılıyor

(Gözde Kazaz / Özlem Katısöz/Yeşil Gazete)

29 Mayıs 2014

Bosna’da sel felaketinin bilançosu: ülkenin 5’te biri sular altında

Yüzyılın en büyük sel felaketinin etkilediği Bosna Hersek ve Sırbistan’da, selin verdiği hasarın bilançosu netlik kazanmaya başladı.  Bosna Hersek Bakanlar Kurulu tarafından sel felaketine ilişkin yayımlanan raporda, ülke topraklarının 5’te 1’ininsel sularından etkilendiği kaydedilirken, sel ve heyelan felaketlerinden dolayı 18 bin 600 evin zarar gördüğü ifade edildi.Raporda ayrıca, evlerini terk eden vatandaşların 40 binden fazlasının hala evlerine geri dönemediği ve yarısının toplu barınma merkezleri ve Bosna Hersek Silahlı Kuvvetleri kışlalarında kaldığı belirtildi

Donetsk’de operasyon katliama dönüştü

Rus yanlılarının işgal ettiği Donetsk hava limanına başlayan operasyon katliama dönüştü. Uçak ve helikopterle bombalanan alanda BBC’ye göre 30, Belediye’ye göre 40, ‘Halk Meclisi’ne göre 100 ölü var.Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT) Donetsk’te 4 kişilik bir gözlemci heyetiyle irtibatı kaybettiğini duyurdu. Daha önce Slavyansk’ta olduğu gibi kaçırılan heyette birer Danimarka, Estonya, İsviçre ve Türkiye vatandaşı bulunuyor.

Ekvador eski Cumhurbaşkanı için İnterpol bülteni

Uluslararası Kriminal Polis Teşkilatı Interpol, Ekvador’un eski Cumhurbaşkanı Jamil Mahuad için uluslararası yakalama kararı çıkardı. Harvard Üniversitesi Profesörü olan Mahuad, 1990’lı yıllarda cumhurbaşkanı iken görevini kötüye kullanmakla ve yolsuzlukla suçlanıyor. 2000 yılında ülkede gerçekleşen askeri darbeyle devrilip Ekvador’u terk eden ve ABD’ye yerleşen Mahuad, tüm suçlamaları reddediyor.

Sisi oyların yüzde 90’ını aldı

Mısır’da darbenin mimarı Abdulfettah Sisi’nin kazanmasına kesin gözüyle bakılan seçimlerde ilk sonuçlara göre Sisi oyların yaklaşık yüzde 90’ını aldı. Yargı kaynakları seçime katılım oranını yüzde 44.4 olarak açıkladı. Mısır yönetimi, seçimlere katılım oranının beklenenden çok daha düşük olması sonrasında oy verme süresini bir gün daha uzatırken, Adalet Bakanlığı sandığa gitmeyenlere 70 dolar değerinde para cezası verileceğini açıklamıştı.

Guta’da rejim birliği saldırısı

Suriye’de rejime bağlı ordu birlikleri Şam’ın Guta bölgesine hava ve karadan saldırdı. Bölgede yaşayan binlerce sivil evlerini terk ederek daha güvenli bölgelere kaçmaya çalışıyor.Muhalif kaynaklara göre çıkan çatışmalarda 20 civarında Şebbiha üyesi öldürüldü, rejime ait üç zırhlı araç da imha edildi.

Fransa’da göçmen kampı zorla boşaltıldı

Fransa’da polis kuzeydeki Calais limanı yakınında 800 kadar göçmenin yaşadığı derme çatma kampı boşaltıyor. Yetkililer kamptaki uyuz vakalarında son aylarda görülen artış üzerine boşaltma kararı aldıklarını belirtirken Britanya’ya geçebilmek için Calais’de bekleyen göçmenler gidecek hiç bir yerleri olmadığını söyledi. 2002 yılında Fransa hükümeti Calais yakınlarında göçmenlerin kaldığı en büyük kamp olan Kızılhaç yönetimindeki Sangatte kampını kapatmış ancak bu kampın yerini bu kez insanların çok kötü koşullarda yaşadığı derme çatma kamplar almıştı.

Tarsus’ta HES oyunları, HES yapan şirketin ortağı belediyenin temizlik, çevre ve sağlık komisyonunda

Boğazpınar Köyü HES Karşıtı Platform 27 Mayıs Salı akşamıTarsus Kültür Merkezi’nde “Boğazpınar Köyü HES’i Anlatıyor” konulu bir panel düzenledi.

“Boğazpınar Köyü HES’i Anlatıyor” paneline Mersin Barosu Başkanı Alpay Antmen, Mersin Tabip Odası Başkanı Ful Uğurhan ve Çevre Mühendisi Yılmaz Kilim de katıldı
“Boğazpınar Köyü HES’i Anlatıyor” paneline Mersin Barosu Başkanı Alpay Antmen, Mersin Tabip Odası Başkanı Ful Uğurhan ve Çevre Mühendisi Yılmaz Kilim de katıldı

Panelin açılışında konuşan Boğazpınar Köyü HES Karşıtı Platform Sözcüsü Ahmet Öztürk, 2009 yılında KTM Grubun HES yapmak için Boğazpınar Köyü’ne geldiğini anımsatarak, mücadele süreçlerini anlattı. “Köyde işsiz genç var ise onları işe alacağız, su sizindir, su akmaya devam edecek, ülkemiz kalkınacak, ekonomimiz büyüyecek, elektrik her zaman ihtiyaçtır” diyen şirket yöneticilerinin verdiği sözlerin hiçbirini tutmadığını savunan Öztürk, doğanın da katledildiğini söyledi.

“HES Yapan Kişi Nasıl Çevre Komisyonuna Seçilir?”

Boğazpınar Köyü HES Karşıtı Platform sözcüsü Ahmet Öztürk
Boğazpınar Köyü HES Karşıtı Platform sözcüsü Ahmet Öztürk

Tarsus’ta Boğazpınar’a HES inşa etmek isteyen  KTM Grup’un ortaklarından Kadir Canlı’nın 2014 yerel seçimlerinde AKP’den Tarsus Belediyesi Meclis Üyeliğine seçilip, Temizlik, Çevre ve Sağlık Komisyonunda görev aldığını da anımsatan Ahmet Öztürk, “Şirketin ortağı Temizlik, Çevre ve Sağlık Komisyonunda görev aldı. Bu sistem içerisindeki çarpıklığı açıkça gösteriyor. Bir yandan HES yapacaksın, diğer yandan çevre komisyonuna seçileceksin. Bu kurda kuzu emanet etmektir. MHP’li belediyesi ise bu kişinin Çevre Komisyonuna seçilmesini oy birliği kabul etti. CHP ise Kadir Canlı’nın kim olduğunu bilmediğini açıkladı ama özürleri kabahatlerinden büyük oldu. Bizim mücadelemiz meşrudur ve halkımız içindir” diye konuştu

HES ile Mücadeleye Devam

Barajda oluşan nem ve rutubet nedeniyle tarım-hayvancılığın olumsuz etkilendiğini belirten Ahmet Öztürk, “Bataklıkta oluşan nemden dolayı oluşan sivrisinek istilası nedeniyle sağlığımız tehdit altına girdi. Diğer köylerde de HES yapmak isteyen şirketin bu faaliyetleri hukuksuz bir şekilde devam etti. ÇED toplantıları yapılması gerekirken devlet memurları ÇED toplantısı yapılmış gibi gösterdi. Mücadelemizi eylemsel ve hukuksal olarak sürdürdük, baskılara maruz kaldık, tehdit edildik ama yılmadık” şeklinde konuştu

Boğazpınar Çocuk Korosu’ndan Dinleti

Panele gelenler resim sergisi açılışına da katılma imkanı buldu
Panele gelenler resim sergisi açılışına da katılma imkanı buldu

Panel sırasında  fotoğraf sergisi ve slayt gösterisi de gerçekleştirilirken Boğazpınar Kadın Halk Oyunları Ekibi’nin gösterisi ile bir süre önce “HES yapma boşuna, yıkacağız başına” şarkısı nedeniye mahkeme süreci yaşayan Boğazpınar Çocuk Korosu’nun verdiği konser ilgi ile izlendi.

Haber ve Fotoğraflar: Hediye Eroğlu

(Yeşil Gazete)

YSGP: Erdoğan, içine düştüğü halden Özdemir’i şeytanlaştırarak çıkamaz

Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi (YSGP), Başbakan Erdoğan’ın Birlik90/Yeşiller Partisi Eş Başkanı Cem Özdemir’i hedef alan sözleri nedeniyle bir açıklama yayımladı. Açıklamada, “Başbakan Erdoğan’a hatırlatmak isteriz ki, içine düşmüş olduğu sıkıntılı halden, dün başkalarına yaptığı gibi, bugün de Cem Özdemir’i şeytanlaştırarak çıkamaz” deniyor.

yesiller-ve-sol-gelecek-manisadaki-radyasyon-skandali-icin-cagri-yapti-21551

Ne olmuştu?

Cem Özdemir, Erdoğan’ın geçtiğimiz haftasonu gerçekleştirdiği Köln mitingindeki sert tavrını eleştirmiş, bunun üzerine bugün AKP grup toplantısında konuşan Erdoğan, Özdemir için ‘Sözde bir Türk, oradaki bir siyasi partinin Eşbaşkanı. Toplantımızın öncesinde ve döndükten sonra kullandığı ifadeler çok çirkin. Sen nasıl demokratsın? Önce sen kökenin itibarıyle mensubu olduğun ülkenin başbakanına bu şekilde konuşamazsın. Nerede milletvekili olursan ol önce haddini bileceksin’ şeklinde konuşmuştu.

Cem Özdemir kendi kişisel web sitesinde yaptığı açıklamada ise  “Sayın Başbakan Erdoğan’ı doğru bulduğum kararları için övdüm, doğru bulmadığım kararları için ise eleştirdim. Bu tavrımı ileriki zamanlarda da sürdüreceğim. Mevcut tartışmalar ve siyasi durum, görünen o ki farklı seslere yer bırakmayacak kadar gerginleşmiş halde. Hükümet ve muhalefet temsilcilerinin birbirlerine karşı aşırı üsluplarını sürdükleri ve birbirlerini dinlemedikleri müddetçe, Türkiye toplumunun kendi içinde kutuplaşmasının önüne geçilmesi imkânsız hale gelecektir. Kişisel sataşmalara cevap vermekten imtina ediyorum. Karşılıklı saygıdan vazgeçilmemesi gerektiği kanaatindeyim. Bu da demokrasinin bir parçasıdır” açıklamasını yapmıştı.

YSGP, Erdoğan’ı itidale davet ederek “Başbakan Erdoğan fıtratından kaynaklanan ilgisizliği nedeniyle farkında olmayabilir ama Türkiye’nin tüm demokrat ve özgürlükçüleri, Cem Özdemir’in geçmişte olduğu gibi bugün de, doğrudan, adaletten yana takındığı tutuma en yakından şahididir” dedi.

Açıklamanın devamı şöyle: 

“Cem Özdemir aktif politikaya katıldığı 1990’ların ortalarından beri ezilenden yana ortaya koyduğu tavrından dolayı, demokrasi, adalet, eşitlik, özgürlük, barış, insan hakları, kardeşlik gibi değerlerden nasibini almamış çevrelerce çokça eleştirildi. Çünkü Kürt sorununda barışçıl çözüm istedi; işkenceye son verilmesini savundu; insan haklarına saygı gösterilmesinde ısrar etti; daha ikinci toplantılarında Cumartesi Anneleri’nin yanında yer almaktan çekinmedi. 1996’da Güçlükonak katliamından sonra bölgeye giderek insan hakları mücadelesine hep destek oldu. Bu topraklarda yıllardır ayrımcılığa ve haksızlığa maruz kalmış Alevi, Çerkes, Ermeni yurttaşların yanında durmaktan sakınmadı. Gezi Parkı’nda kentini savunanlardan, Mersin’de, Sinop’ta ‘nükleere hayır’ diyenlerden desteğini esirgemedi ve hep onların yanında yer aldı.

Cem Özdemir Türkiyelilerin haklarını Avrupa’da da sonuna kadar savunmuştur. Türkiye’nin AB’ye üye olmasını, eş başkanı olduğu partisi içinde en baştan beri savunmuş, Almanya’da yaşayan Türkiyelilerin çifte vatandaşlık haklarını tekrar kazanmaları için ciddi uğraş vermiştir.

Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi olarak Başbakan Erdoğan’a hatırlatmak isteriz ki, içine düşmüş olduğu sıkıntılı halden, dün başkalarına yaptığı gibi, bugün de Cem Özdemir’i şeytanlaştırarak çıkamaz. Bunun ne dostlukla, ne de diplomatik nezaketle ilgisi vardır.

Türkiye halkları gerçek dostlarını, siyasal ihtiraslarıyla toplumu kutuplaştırmaktan çekinmeyen ve giderek yalnızlaşan, yalnızlaştıkça saldırganlaşıp, önüne gelen herkese, itiraz eden her sese kılıç sallayan politikacılardan öğrenecek değildir.”

(Yeşil Gazete)

31 Mayıs için polisten OHAL

İstanbul’da Gezi Parkı eylemlerinin yıl dönümü olan 31 Mayıs’ta düzenlenecek eylemlere izin vermemek için yoğun güvenlik önlemi aldı.

yesil g

İstanbul Emniyet Müdürlüğü, Selami Altınoluk’un başkanlığında düzenlenen bir toplantıyla 31 Mayıs 2014 günü gerçekleşecek olası eylemler için alınacak tedbirleri açıkladı.

Cumhuriyet’te yer alan habere göre, alınacak önlemler şöyle:
– Taksim, Şişli ve Beşiktaş’ta yaklaşık 25 bin polis görev yapacak.
– Taksim Meydanı bariyerlerle kapatılmayacak ama 50 TOMA mühadale için hazır tutulacak.
– Polislerin bir kısmı Gezi Parkı içinde tutulacak. Bağlantı yollarına da polis konuşlandırılacak.
– Polis, Taksim’e çıkan güzergahlarda toplanmalara izin vermeyecek.
– Okmeydanı, Gazi Mahallesi, Dolapdere ve Sancaktepe’de de çevik kuvvet polisleri hazır tutulacak.
– Boğaziçi ve Fatih Sultan Mehmet Köprüleri’nde eylem ihtimaline karşı polis bekleyecek.
– Metro; Osmanbey İstasyonu’na kadar çalışacak.
– Polis helikopteri havadan gözetleme yaparak toplanan grupları yer ekiplerine bildirecek.
– MOBESE kameralarından da alınan görüntüler ekiplere iletilecek.

Ayrıca İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nde hastalık mazereti bulunanlar dışında 31 Mayıs günü emniyette tüm izinlerin iptal edildiği öğrenildi.

Taksim Dayanışması, dün gerçekleştirdiği basın toplantısında 31 Mayıs cumartesi Taksim’e çağrı yapmıştı.

(T24/Yeşil Gazete)

Kömürün öldürdüğü insan sayısı trafik kazalarının iki katı

Kömürlü termik santrallerin insan sağlığına etkilerini inceleyen yeni Greenpeace raporuna göre, kömür doğrudan ve dolaylı etkileriyle 2010 yılında 7900 insanı öldürdü. Bu sayı, ülkede trafik kazaları nedeniyle yaşanan ölümlerin yaklaşık iki katı.

2010 yılı verilerine göre hazırlanan ‘Sessiz Katil’ adlı raporda,Türkiye’nin kömürlü termik santrallere bağlı erken ölümler sıralamasında AB ülkeleri arasında ilk sırada olduğu göze çarpıyor. Üstelik incelemenin yapıldığı dönem olan 2010’da 19 olan termik santral sayısı bugün 22’ye çıktı. Planlanan ve izin aşamasında olan termik santraller de hesaba katıldığında sayı 80’i buluyor.

Lauri Myllyvista, İstanbul'da yaptığı ölçümlerin standardın epey üstünde olduğunu belirtti
Lauri Myllyvista, İstanbul’da yaptığı ölçümlerin standardın epey üstünde olduğunu belirtti

Greenpeace, bugün gerçekleştirdiği basın toplantısında, ‘Sessiz Katil’ raporunu ve kömürün insan sağlığına etkilerini anlattı. Toplantıda Greenpeace Akdeniz İklim ve Enerji Kampnayası yöneticisi Pınar Aksoğan, Greenpeace Uluslararası Enerji Kampanyası sorumlusu Lauri Myllyvirta, Sabancı Üniversitesi İstanbul Politikalar merkezi kıdemli uzmanı Ümit Şahin ve Bartın Platformu kurucusu Prof. Dr. Erdoğan Atmış konuşmacı olarak yer aldı.

“Türkiye’de uyarı bile yapılmıyor”

Myllyvirta, açık hava kirliliğinin dünyanın bir numaralı çevre kirliliği tehdidi olduğunu belirterek sözlerine başladı. Kalp krizi, akciğer kanseri, solunum yolu hastalıkları ve felç başta olmak üzere pek çok hastalığın nedeni sayılan hava kirliliğinin Türkiye’de WHO (Dünya Sağlık Örgütü) sınır değerlerinin yaklaşık iki katı olduğunu belirten Myllyvirta, “Türkiye’yle benzer hava kirliliği değerleri gösteren Çin, 2012’ye kadar artarak devam eden kömür üretiminden vazgeçen bir politikaya yöneldi. Yeni santraller yasaklanacak, ağır sanayiler kapatılacak ve yenilenebilir enerjiye yatırım yapılacak. Fakat Türkiye’de hava kirliliğiyle ilgili uyarı bile yapılmıyor” dedi.

YG

Stuttgart Üniversitesi tarafından hazırlanan bir modellleme programını Türkiye’ye uyarlayan araştırma ekibi, termik santrallerin atmosfere yaydığı sera gazı emisyonlarını ve kimyasal maddeleri hesaplayarak bunu nüfus verileriyle karşılaştırdı ve sağlık etkilerini ortaya koydu. Buna göre, hava kirliliğiyle bağıntılı olan, yani önlenebilecek ölüm sayısı hesaplandı. Buna göre, Türkiye’de aktif olan 19 termik santralin oluşturduğu hava kirliliği, 2010’da 7900 kişinin erken ölümüne neden oldu. Bu miktar 4045 kişinin öldüğü trafik kazalarının yaklaşık iki katı.

SessizKatilKapak

“Ölüm nedenleri hava kirliliğiyle doğrudan ilişkili”

Türkliye’deki ölüm nedenlerine bakıldığında hava kirliğiyle bağlantısının görülebileceğini belirten Ümit Şahin, “Türkiye’de yılda yaklaşık 370 bin kişinin ölüyor. İlk üç neden, kalp ve damar hastalıkları, akciğer kanseri başta olmak üzere kanser türleri ve solunum hastalıkları. Üçü de hava kirliliğiyle doğrudan ilişkili. Fakat hükümetin bilinçli örtbas politikası nedeniyle kirlilik konusunda doğru bilgi alamıyoruz. Hava izleme istasyonları var, fakat buradan doğru bilgi gelmiyor. Ayrıca hava kirliliği sınır değeri de AB standartlarının çok üstünde” dedi.

“2040’ta elektrik ihtiyacının %85 ,i yenilenebilir enerji olabilir”

Greenpeace Akdeniz İklim ve Enerji Kampnayası yöneticisi Pınar Aksoğan, kömür termik santrallerin insan sağlığına dolaylı ve doğrudan etkilerini ve küresele iklim değişikliğini azaltmak için yapılması gerekenleri şöyle sıraladı: “Filtresi olmayan santral Afşin Elbistan, Soma, Tunçbilek ve Seyitömer termik santralleri Avrupa’nın çevreyi en fazla kirleten santralleri. Ayrıca Afşin-Elbistan’da şu anda dünyanın en büyük sntralinin yapılması planlanıyor. Tablo kötü ama fırsatımız var. Türkiye’nin 2040’a kadar elektrik ihtiyacının yüzde 85’ini yenilenebilir enerjiden, yani rüzgar ve güneşten sağlayabilir. Bunun için, varolan projelerin durdurulması, yerli ve ithal kömür teşviklerinin yenilenebilir enerjiye kaydırılması ve kömür sektöründe çalışan işçilerin bu sektöre kaydırılması gerekiyor.”

Rapordan bazı önemli bulgular şöyle:

-2010’da Türkiye, kömürlü termik santrallerinden kaynaklı erken ölüm sıralamasında AB ülkeleri arasında birinci oldu. Türkiye’yi Polonya, Almanya ve Romanya takip ediyor.
– En zararlı etkilere yol açan santraller ise sırasıyla Afşin-Elbistan, Soma ve Tunçbilek.
301 işçinin yaşamına mal olan Soma madeni kaynaklı hava kirlilği toplam13.400 yaşam yılına mal oldu.
– Kömür yanında havaya salınan maddeler kalp krizi ve solunum hastalıkları yanında çocuklarda akut solunum sistemi enfeksiyonlarını da arttırıyor.
– Sadece Afşin-Elbistan’daki termik santraline yapılması planlanan 8000 MW’lık genişletme projesinin yapılması durumunda, her sene 8250 yaşam yılı kaybına yol açacak.
– WHO, parçacık kirlenmesinin metreküp başına 70’den 20 mikrograma düşürerek, hava kalitesi ile ilişkili ölümlerin yaklaşık yüzde 15 oranında azaltılabileceğini belirtiyor.

Raporun tamamına buradan ulaşabilirsiniz. 

(Gözde Kazaz/Yeşil Gazete)

Türkiye demokratikleşmesi için fırsat: ‘Kötü Çocuk’ Aleviler – Nil Mutluer

Sivas’ta hava ağırdı geçen Cumartesi…

Sivas’ta hava hep ağır. 1993, 1978’den geriye Pir Sultan Abdal’a gidiyor hikaye…

Cumartesi günü ise bir cenaze taziyesi için gittiği Okmeydanı cemevinde polis ateş açtığı sırada kurşunla vurulan can, Uğur Kurt, son yolculuğu için Sivas’taki köyü Üzeyir’e geldiği için ağırdı hava.

Ama hava sadece Sivas’ta ağır değil. Anadolu coğrafyasında Alevilerle de sınırlı değil. Uğur Kurt’u son yolculuğuna uğurlamak üzere köyü Üzeyir’e gidene kadar yolda eskiden Ermeni olan köylerden geçiyoruz. Bugün Sivas’ta Ermeniler neredeyse yok denecek kadar az ve aktif olmaktan çekiniyorlar; Anadolu’daki diğer Ermeniler gibi. Alevi köylerine geldiğimizi ise Sünnilerin yaşadığı köylerini geçtikten sonra yolların bozulmaya başlamasından anlıyoruz. Gerçi Anadolu’nun içlerinde daha bozuk yollar da görmüştüm. Alevi köylerine çıkıyordu hepsi de.

Alevi köylerinin her daim altyapı, yol, okula ulaşım, iletişim hatlarının bozukluğu gibi sorunları var. Aleviler gündelik hayattan, bürokrasiye, iş hayatına kadar ayırımcılığa uğruyorlar. Özellikle devlet bürokrasisinde üst düzeylerde, karar mercilerinde Aleviler oldukça az. Veya Alevi kimliklerini gizliyorlar. Eskiden başörtülülerin üniversiteden dışlanması gibi şimdi de, Alevi kimliği bilinen araştırma görevlilerinin atamalarının gelmediği, mülakatta inancının sorulduğu veya hatta el altından “hiç başvurmasın” dendiğine ilişkin tesadüf olamayacak kadar çok yaşanmış örnek var. Taktığı Zülfikar’ını saklamak, oruç tutarmış gibi yapmak, çocuklarına Alevi olduklarını söylememelerini tembihlemek artık rutinleşmiş baskılardan korunmak için, reflekse dönüşmüş gizlenme taktiklerinden. Tüm bu yaşananlar sistematik, ancak sistematik olduğunu ispatlamak çok güç.

İnanç sisteminin şehirleşmeyle epeyce zarar görmüş olması, Alevilerin şehirlerdeki gündelik ve siyasal yaşamını da etkilemiş durumda. Zira Alevilik sadece bir inanç değil, aynı zamanda içerisinde sosyal, ekonomik ve adalet mekanizmaları da barındıran bir değerler ve yerinden yönetim sistemi de. 1960’lardan bu yana şehirde sürdürülemeyen bu sistem özellikle sol ideoloji ile eklemlendi ve bu eklemlenme bir inanç sistemi ve sosyal yapı olan Aleviliğin bir politik “kimliğe” dönüşmesine neden oldu. 1980 darbesi sonrasındaki süreçte, eskiden Kemalistlerin çoğunlukta olduğu devlet kadroları yerlerini Sünni İslamcı karolara bıraksa da, otoriter devlet zihniyeti aynı kaldı. Üstelik, tüm darbelerin öncesinde Alevilerin yoğun yaşadığı mahallelerde devlet kadrolarıyla bağlantılı provokasyonlar katliamlarla sonuçlandı. Geziye giden yolda ve sonrasında sıkça AKP tarafından da ‘kötü çocuk’ ilan edilen Alevilerin egemen sisteme nasıl bir tehdit oluşturduğunu anlamak, Alevi meselesinin çözümünün Türkiye’nin demokratikleşmesi için nasıl bir fırsat sunduğunu görmemize de imkân veriyor.
Aleviler neyi temsil ediyor?

Aleviler, kökleri yüzyıllarca önceye giden otoriter devlet politikalarının dayatmaya çalıştığı tektipleştirici yapı ve söylemin bütünselliğini, içlerinde barındırdıkları inanç ve etnik çoğulluk ile değiştirmeye adaylar. Adaylar diyorum zira, egemen sistemin değişmeyen ayrıcalıklısı Sünni İslam anlayışına sığmıyorlar. Aynı zamanda her ne kadar yaşadıkları tarihi ve coğrafi çeşitlilikten kaynaklanan farklı ideolojik formasyonları olsa da, Aleviler etnik çoğulluğa sahip. Hem inancın hem de etnik yapının çoğulluğu egemen sistemin bugün bile değerleri değişse de sürdürmek istediği homojen otoriter yapıya taban tabana zıt.

Çözüm için devletin yapması gerekenler belli. Şeffaf, adaletli bir demokrasi için eşit yurttaşlık ilkesini benimseyen anayasal ve yasal düzenlemeleri yapmak ve uygulamak. Geçmişle yüzleşmek ve gerekli telafi adımlarını atmak. Ancak, ne devletin tarihi ne de AKP’nin demokrasiden otoriterleşmeye evrilen sürecindeki politikaları gerekli adımlarım atılacağı konusunda umut vaat etmiyor. Tersine bugün AKP de, devlet geleneğini kullanarak siyaseti kutuplaştırıyor ve konjonktürel olarak işine geldiğinde yakınlaştığı, gelmediğindeyse uzaklaştığı etnik ve/veya dini kimliklere ilişkin politik hassasiyetleri, kentleşme-rant ilişkileri, gelir bölüşümü, emekçi hakları ve demokratikleşmeye ilişkin sahici meseleleri örtmek için kullanıyor.

Alevilerin ve Türkiye’nin demokratikleşmesini dert edinenlerin yapabilecekleri var. Aleviler, inanç ve sosyolojik taleplerini tektipleştirici kimlik siyaseti içerisinde dile getirmek yerine, içerisinde çoğulculuğu barındıran Türkiye’nin demokratikleşmesinin önünü açacak bir tavır almalı ve bu tavra uygun bir eylemlilik içinde bulunmalılar. Bugüne kadar ana akım siyaset ve medya “Alevilerin ne istediklerini bilemediklerini” veya “birlik olamadığını” vurguladı. Şehirleşmeyle ortaya çıkan siyasi bölünmüşlük, inanç olarak Aleviliğin, sosyolojik olarak da Alevilerin bölündüğü gibi bir indirgemecilikle değerlendirildi. Oysa, bölünenler siyasi aktörler. İnanç değil. Zira, Alevilik yüzyıllardır farklı coğrafyalarda farklı etnik kökene sahip Alevilerce çoğulluk halinde yaşanıyor. Bugün asimilasyon politikaları ve şehirleşmeden inanç oldukça zarar görmüş olsa da, ocak sisteminin merkezi yönetime karşı geliştirildiği yapı yerelleşmenin konuşulduğu şu günlerde büyük önem taşıyor. Zira, bu coğrafyanın ruhi şekillenmesini etkilemiş bir inanç ve felsefe sistemi olan Aleviliğin değerleri yereli yerelin dilinden kurma imkanını da içinde barındırıyor.

Bu noktada, özellikle Kemalist aktörler ve Kürt hareketiyle ilişkilenen Alevilerin ve bu yapıların kimlik eksenli siyasal söylemlerini, hem kendi içlerinde, hem de birbirleriyle kurdukları ilişkilerde gözden geçirmeleri faydalı olacaktır. Kimlik temelli – ve tam da bu nedenle ayrıştırıcı – söylemlerden, mesele temelli siyasete geçmek, hem bu kimliklerin bekası, hem de Türkiye’de çoğulcu bir demokratikleşmenin hayata geçmesi açısından kritik önem taşımaktadır.

Esasında Alevi aktörlerin bugün bunun adımlarını attıklarını söylemek de mümkün. Bu örnekler arasında, Alevilerin, AKP’nin düzenlediği Alevi Çalıştayları sırasında taleplerini ortak bir şekilde dile getirmeleri veya mesela geçtiğimiz ay Köln’de Dersimli Kürt Alevi Kadınların, Türk, Arap, Çepni, Tahtacı Alevilerini de davet ettikleri konferans gibi çalışmalar sayılabilir. Bu gibi örnekler çoğalıp örgütlendikçe, kimlik siyaseti ile Alevileri ‘kötü’ çocuk ilan ederek diğer gerçek gündemi gizlemeye çalışan iktidarların, bu çabaları da boşa çıkacaktır.

Kısaca bugün ‘kötü çocuk’ ilan edilenlerin, önümüzdeki dönemin siyaset sahnesinde Türkiye’yi demokratikleştirmeye yolunda ileriye taşıyan, iyi aktörler olarak rol aldıklarını görmemiz hayli mümkün.

Nil Mutluer – www.t24.com.tr