Ana Sayfa Blog Sayfa 3951

Çöplerimizden yeni bir taş tipi oluştu!

İnsan medeniyetinin çöp ve artıkları, dünyanın jeolojik yapısını etkileyecek boyutlara ulaştı. Farklı çöp ve atıkların doğada bir araya gelerek birbirine kaynamasıyla oluşan yeni kayaç oluşuma bilim insanları “plastiglomerate” ismini verdi.

Foto: LiveScience.com
Foto: LiveScience.com

Dünyanın en kirli bölgelerinden biri olarak kabul edilen Hawai’nin Kamilo sahilinde bulunan yeni taş tipi, Kanada’nın Batı Ontario Üniversitesi tarafından yürütülen araştırmada bulundu.

Araştırmanın başındaki isimlerden Joseph Castro, LiveScience’a verdiği mülakatta, bu özgün jeolojik yapının henüz sadece Kamilo sahillerinde görüldüğünü, ancak dünyanın başka yerlerinde olmasının da son derece muhtemel olduğunu belirtti.

Foto: LiveScience.com
Foto: LiveScience.com

GSA Today isimli bilimsel dergide yayınlanan araştırmada, bu yeni taş tipinin, “insanın doğaya bıraktığı ayakizinin jeolojik kanıtı” olarak geleceğe “miras bırakılacağı” belirtildi.

Foto: LiveScience.com
Foto: LiveScience.com

Plastiglomerate, “in situ” ve klastik olmak üzere iki farklı çeşitte tespit edildi. Daha nadir görülen “in situ”, plastiğin bir taşın üzerinde eriyerek taşla bütünleşmesi sonucunda ortaya çıkıyor. Klastik tip plastiglomerate’ler ise deniz kabukları, bazalt, odunsu kalıntılar ve kum yapılarının erimiş plasitkle bütünleşmesinden oluşuyor.

Plastiglomerate’ler ilk defa okyanus bilimci Kaptan Charles Moore tarafından keşfedilmişti. Ancak Moore, bu yapıların volkanik patlama sonucu ortaya çıkan lavlarda eriyen plastikler olduğunu düşünüyordu. Bu araştırmayla ise, plastik icat olunduğundan beri bölgede lava akıntısı olmadığı, dolayısıyla yeni taş tipinin tamamen atıkların fazlalığından kaynaklandığı kanıtlandı.

Yalnızca ABD’de, 2009 yılında 30 milyon ton plastik atık üretildi. Bunun sadece %7’si geri dönüşüme giriyor, gerisi ise atık olarak kara ve okyanuslara atılıyor.

(Livescience, ScienceAlert, Yeşil Gazete)

Fotoğraflarla 3. Havalimanı eylemi

Kuzey Ormanları Savunması’nın çağrısıyla yüzlerce vatandaş, bu haftasonu 3. Havalimanı’na karşı bir araya geldi.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın,  Limak-Mapa-Cengiz-Kolin-Kalyon konsorsiyumuyla birlikte 3. Havalimanı temel attığı saatlerde İstiklal’de gerçekleşen eylemde basın açıklaması okundu ve   “3 Havalimanı: Nereden Baksan Katliam, Yağma Şaibe!” başlıklı bildiriler dağıtıldı

(www.kuzeyormanlari.org/)

Bisiklet Festivali turunda araba dehşeti

1.Uluslararası Bisiklet Festivali kapsamında gerçekleşen Üsküdar’daki bisiklet turunda, etkinlik için toplanmış bisikletçilerin arasına dalan bir sürücü iki bisikletçinin yaralanmasına yol açtı. Bisikletçiler sürücünün etkinlik nedeniyle yolun kapatılmasına sinirlendiğini bu nedenle kasıtlı olarak bisikletçi grubun içine daldığını söyledi.

bisiklet-festivalinde-kaza-

Bisikletliler Derneği tarafından düzenlenen “1. Uluslararası Bisiklet Festivali” etkinlikleri çerçevesinde gerçekleştirilen “Kıtalararası bisiklet gezisi” için Harem Sahil Yolu Caddesi üzeri Haydarpaşa Gümrüğü mevkiindeki trafik ışıklarında polis, bisikletçilerin toplanma yerine varabilmeleri için yolu kesti.

Bir araba sürücüsü sinirlenerek, polise ve bisikletlilere küfür etti.

Görgü tanıklarının anlattığına göre, tartışmanın ardından sürücü içinde 2 kadın ve bir çocuğun da bulunduğu aracını hareket ettirerek yaklaşık 50 metre ileride bulunan bisikletlilerin arasına daldı. Çarpmanın etkisiyle 2 bisikletçi hafif şekilde yaralandı. Bunun üzerine etkinlik için Harem’e gelen bazı bisikletçiler aracı durdurarak sürücüyü aşağıya indirmeye çalıştı.

Sürücü aracından inmeyince çevrede toplanan bisikletçiler araca vurmaya başladı. Aracın içinde bulunan 2 kadın ve 1 çocuk da korku dolu anlar yaşadı.Bir polis sürücü koltuğuna oturarak aracı öfkeli kalabalığın arasından çıkartmayı başardı. Araç Üsküdar Polis Merkezi’ne götürüldü.

Yaralı bisikletçiler ise Haydarpaşa Numune Hastanesine kaldırıldı.

Bir görgü tanığı, arabanın çok hızlı olduğunu söyleyerek “Bisikletlilerin üzerine gitmeye başladı. Sonra buraya geldi. Ağabeye vurdu. Uçurdu. Ondan sonra orada durdu. Sonra millet saldırmaya başladı. Ayırmaya çalıştık ama olmadı” dedi.

(bisiklethaber.com)

İstanbul’dan bisiklet şenliği geçti

Festival-Posteri (433x640)
 Birleşmiş Milletler, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, AB Türkiye Delegasyonu, İstanbul Valiliği, Bakırköy Belediyesi, Avrupa Bisiklet Federasyonu ve Bisikletliler Derneği işbirliğiyle düzenlenen İstanbul 1. Uluslararası Bisiklet Festivali, Bakırköy Cumhuriyet Meydanı’nda başlamış ve “pedallar ilk gece Soma için dönmüştü”

Festival kapsamında bir araya gelen bisiklet sürücüleri, bugün de ”Dünya Çevre Günü” Kıtalar arası İstanbul Bisiklet gezisine katılarak, Boğaz Köprüsü’ nden geçti.

Sabah saatlerinde Lütfi Kırdar Uluslararası Kongre ve Sergi Sarayı önünde toplanan çok sayıda bisikletli, Boğaz Köprüsü’nün ardından Harem Üsküdar otoparkına kadar bisiklet sürdü. Yaklaşık on bin kişinin katıldığı Boğaz Geçişi etkinliğinde oldukça renkli görüntüler ortaya çıktı. Çocuklarıyla birlikte bisiklete binen ebeveynlerle, arkasında gezgin evlerini taşıyan bisikletçilerin yanı sıra Marilyn Monroe kostümleriyle tura katılanlar da vardı. Tabi ki bisiklet turunun en favori etkinliği boğaz köprüsünde öz çekim molasıydı.bt3 (640x480)
Kuzey Ormanları Savunması kalkanıyla pedal basan bisikletlilerin yanı sıra ”Lice’de katliam var” yazılarını bisikletlerine yapıştıran sürücüler de binlerce bisikletliyle birlikte turda yerlerini aldılar.

Etkinlik sırasında yolların bir şeridi bisikletlilere ayrılmıştı. Bazı otomobil sürücülerinin alkışlarla ve neşeli kornalarla desteklediği etkinlik sırasında bazı lüks otomobiller ile ciplerin tahammülsüzlüğü bisiklet sürücülerini oldukça huzursuz etti. Hatta bir otomobilin doğrudan bisikletlilerin üstüne direksiyon kırmasıyla iki bisikletli yaralandı.bt7

Her yıl on binlerce insanın ölümüne on binlercesinin yaralanmasına neden otomobil uygarlığının, gezegenimizi kirleterek verdiği zararları tarif etmeye bile gerek yok. Buna rağmen otomobil sürücülerinin bu kadar kibirli olmasını anlamak mümkün değil.

Etkinliğe ilişkin AA muhabirine bilgi veren Bisikletliler Derneği Yönetim Kurulu Başkan Danışmanı Melih Arat, geçtiğimiz yıl 6 bin bisikletli sürücünün katıldığı etkinliğe, bu yıl 7 binin üzerinde katılım beklendiğini belirtti. Arat sözlerini şöyle sürdürdü: “Bisiklet bir spor ve ulaşım aracı. Tüm dünyada bisiklet yollarının gelişmesi ile birlikte, bisikletle işine, okuluna giden insanların sayısı arttı. Aslında bu etkinlik, İstanbul’da ne kadar çok insanın bisikletle ulaşmak istediğinin bir göstergesi.”
Öğretim üyesi olarak da görev yapan Arat, 13 kilometrelik bu yolculuğun bisikletle yaklaşık 45 dakika sürdüğünü dile getirerek, İstanbul trafiğinde arabayla Taksim’den Harem’e bu sürede varılamayacağına da vurgu yaptı.

 

Yeşil Gazete-Haber Merkezi

 

Kemerlerinizi bağlayın; 3. Havaalanı ile düşüşe geçiyoruz! – Baran Alp Uncu

Ucuz hava taşımacılığı sayesinde artık dünya nüfusunun azımsanamayacak bir kesimi kuş misali kâh orada, kâh burada. İnsanlar iş için; toplantı için; gezmek için uçup duruyor. Üstelik ulaşım için havayolunu kullananların sayısı hızla artıyor.

Uluslararası Hava Taşımacılığı Birliği’nin (International Aviation Transport Association, IATA) tahminlerine göre, 2017 yılında dünya genelinde uçak ile seyahat eden yolcu sayısının yüzde 31’lik bir artışla, 3,91 milyara ulaşacak.

Ancak, “ne güzel işte, seyahat özgürlüğünün önündeki engeller kalkıyor” diye bir sonuca varmadan önce durup düşünmeli.

Çünkü hızla büyüyen havacılık sektörünün hesaba katılmayan büyük maliyetleri bulunmakta. Bunların başında da ekolojik sisteme verdiği hasar geliyor.

Eğer hava ulaşımı sektörünün dünya genelinde tamamını bir ülkeymiş gibi farzedip, atmosfere en fazla karbondioksit salanlar listesine dâhil edersek, 2009 yılının rakamlarına göre 7’nci sırada gelmekte (International Energy Agency, 2011). Karbondioksit salımı dışındaki diğer etkileri de hesaba katıldığında, iklim değişikliğinin nedenlerinin %3’ü havacılık sektöründen kaynaklanıyor.

O zaman ne olacak, havayolu hiç kullanılmasın mı? Hayır, kullanılsın.

Ancak hem küresel piyasanın vazgeçilmez bir altyapısı, hem de kendi içinde sürekli genişleyen bir pazar olarak görüldüğü sürece, bu iş sürdürülebilir olmaktan çıkacak.

Bu yüzden enerjinin verimli kullanımından, uçuş sayısının ihtiyaçlara göre belirlenmesine/sınırlandırılmasına kadar ince hesap gerektirecek bir meseleyi düşünmek gerek.

Öte yandan, havayolu ulaşımının sürekli genişlemesi, küresel boyutta olduğu kadar yerelde de birçok sorunu berberinde getirmekte.

Yazının asıl konusu olan İstanbul’daki üçüncü havaalanı projesi bu yerel sorunları görmek için çok iyi bir örnek.

***

İstanbul’u ve civarındaki bölgeleri bitirecek ‘çılgın projeler’ üçlemesinin ikinci ayağı olan üçüncü havaalanı inşaatı 7 Haziran günü yapılacak temel atma töreniyle resmen başlatılacak. Yer, İstanbul’un kuzeyi. Üçlemenin diğer iki ayağı –3. Köprü ve Kanalİstanbul- ile birleştiğinde kuzeydeki ormanları ve dolayısıyla İstanbul’u (ve hatta tüm Trakya’yı) yıkıcı bir ekolojik krizle karşı karşıya bırakacak.

Bu duruma eylemleri ve raporlarıyla Kuzey Ormanları Savunması (KOS) hareketi uzun zamandır dikkat çekmekte. KOS’un resmi ÇED raporundan derlediği bilgiler ışığında projeye kuş bakışı bir göz atarsak:

Havaalanının yapıldığı yer İstanbul’un en önemli sulak alanı ve çeşitli uluslararası anlaşmalar kapsamında burada yapılaşma yasak;

İstanbul’un su ihtiyacının büyük bölümünün karşılayan Terkos, Sazlıdere ve Alibeyköy gölleri içme suyu havzaları burada bulunmakta;

Proje alanının %72’si (toplam 6172 ha) ormanlarla, %6’sı fundalık, mera ve tarım arazileriyle kaplı;

Bölge, senenin 107 günü fırtınalı, 65 günü ise yoğun bulutlu.

Özetle, havaalanının yapıldığı yer ekolojik ve uçuş güvenliği açılarından uygun değil.

Çünkü:

Havaalanının yapılmasıyla beraber bölgedeki göl, gölcük ve göletler “sulak vasfını yitirecek ve içerisindeki canlı yaşamı yok olacaktır” (Geçtiğimiz gün birçok göl ve göletin sularının Karadeniz’e boşaltıldığı haberleri çıktı);

Proje alanındaki 2 milyon 513 bin 341 ağacın 1 milyon 855 bin 391 taşınacak, 657 bin 950’si kesilecek (Önemli not: KOS bu bilginin ÇED raporunun son hâlinden çıkartıldığının altını önemle çizmekte)

Hafriyat çalışmaları, havaalanının işlemesiyle artan araç trafiği sonucunda bölgedeki akarsular kirlenecek, debileri düşecek; buna balşı olarak da içme suyunun sağlandığı barajların suları kirlenecek ve seviyeleri düşecek

Dahası:

Üçüncü havaalanı, uluslararası sivil havacılık kurallarına aykırı şekilde, Gaziosmanpaşa Rüzgâr Santrali proje sahası içinde yer alıyor. Ayrıca, bölgede çok sayıda rüzgâr santrali ruhsatı bulunuyor.

Havaalanı bölgesi İSTAÇ bertaraf tesislerinin sadece 6 kilometre uzağında. Oysa, uluslararası standartlara göre, bir havalimanı yapılacak yerin 13,5 kilometrelik civarında kuşları kendine çeken çöp arıtma tesislerinin bulunmaması gerekiyor.

Üçüncü havaalanının yapıldığı yer, kuş hareketliliğinin en yoğun olduğu bölgelerden birinin tam ortasında. Hesaplara göre, göç zamanlarında haftada yaklaşık 50 bin leylek bu bölgeden geçmekte.

Tüm bunlara bağlı olarak, koca İstanbul nüfusunun ve civar bölgelerde yaşayanların havası ve suyu üçüncü havaalanı ile beraber geri döndürülemez şekilde kirlenecek, yok olacak.

Bölgede yaşayan 70’i aşkın hayvan türü, sayısız endemik bitkiler ve bu bölge üzerinden göç eden kuşların yaşamı tehdit altında olacak.

Bu projelerin etrafında büyük olasılıkla bitiverecek yeni yerleşim alanlarıyla ormanlar daha da küçülecek.

Ayrıca, havaalanı şaibeli uçuş güvenliği ile kazalara davetiye çıkartacak.

Bir de işin finansal boyutuna gelirsek…

20 bin futbol sahası büyüklüğünde olması planlanan üçüncü havaalanının kapasitesi yıllık 150 milyon yolcu. 2012 yılının verilerine göre Atatürk Havaalanı’nın yıllık 44 milyon, Sabiha Gökçen Havaalanı’nın yıllık 18 milyon yolcuya hizmet verdiği düşünüldüğünde, ilan edilen 150 milyon yolcu kapasitesine nasıl ulaşılacağı meçhul.

Projeyi üstlenen şirketler grubunun (Limak-Kolin-Cengiz-Mapa-Kalyon) yurtiçi ve yurtdışı borçları hazine garantisi altına alınmış durumda (Taraf, 22 Nisan 2014).

Üstüne acele kamulaştırma uygulamasıyla arazilere değerinin çok altında paralar verilerek el konulması, arazi spekülasyonları da cabası.

Nereden tutulsa elde kalan 3. Havaalanı projesine küresel ve yerel maliyetleri nedeniyle karşı çıkanlar ise “hain” damgası yemekte. Başbakan Erdoğan’a göre, sayılan sorunları dile getirenler “[b]u ülkenin kalkınmasının önünü nasıl keseriz, bunun gayreti içerisindeler”. Bir anlamda, ‘küresel güçlerle’ işbirliği yaparak ‘yükselen’ Türkiye’nin önünü kesmeye çalışan ‘hainler’.

O zaman bir de dünyada neler oluyor diye bakalım.

Mesela Britanya’da uzun zamandır süren Heathrow ve Gatwick havaalanlarının genişletilmesi ve Londra’ya yeni bir havaalanının (Thames Nehri üzerindeki yapay bir adacığa konuşlandırılacak Thames Estuary Havaalanı) yapılması projeleri var.

Bu projelere karşı duran birçok grup, örgüt ve bireyin yürüttüğü kampanyalar da bulunmakta. Zaten projelerin uzun zamandır başlamamasının nedeni de bu kampanyalar. Karşı çıkma sebeplerini özetlersek: Artacak ses ve hava kirliliği, yerel halkın evlerinden olması, kamu kaynaklarının gereksiz yere boşa harcanması…

Üstelik eleştirileri sadece yerel ile de sınırlı değil. Britanya merkezli Airport Watch örgütüne göre, genişletilmesi durumunda Heathrow Havaalanı Britanya’nın atmosfere en fazla karbondioksit salan yeri olacak.

Yöre sakinleri kadar Friends of the Earth gibi ulus-ötesi örgütlerin de eylemlerin içerisinde yer alması, hareketi yerelden küresele uzanan bir ağa dönüştürmüş durumda (Saunders, 2012).[i]

Üstelik, havaalanı projelerini sorgulayanlar sadece bir takım ‘çapulcu’ kılıklı aktivist değil. BBC’nin yayınladığı bir ankete göre, Britanyalıların sadece %38’i Thames Estuary Havaalanı’nın yapımını desteklerken; bu oran Heathrow’un kapatılması hâlinde %16’ya düşmekte. (BBC, 22 Mayıs 2014)

Havacılık karşıtı hareket, Avrupa’nın dört bir yanına da yayılmış durumda:

İtalya’da kampanyalar sonucunda Siena ve Roma’nın yakındaki havaalanı yapma planları bozguna uğradı.

Münihliler yapılan referandumda Münih Havaalanı’na üçüncü bir pistin açılmasına hayır dedi.

Fransa’nın Nantes şehrinde havaalanı genişletilmesi projesi çiftçiler ve çevrecilerin yürüttükleri eylemler sayesinde durduruldu.

Genişletme çalışmaları sırasında civardaki ormanları korumak için yapılan büyük eylemlere sahne olan Frankfurt Havaalanının neden olduğu ses kirliliğini Frankfurtlular her hafta toplanarak protesto etmekte. Sayıları zaman zaman binlere varan Frankfurtlulara, Avrupa’nın çeşitli yerlerinden gelen eylemciler de destek vermekte (Guardian, 21 Ekim 2012).

Listeye şöyle bir baktığımızda ne kadar çok ülkenin ne kadar fazla sayıda “haini” varmış diye düşünüyor insan.

Ancak ihanet kavramının tanımı ve içeriği nereden bakıldığına bağlı olarak değişmekte. Merkezine piyasa ve büyümeye bağlı kalkınma yerine insanı ve ekolojik dengeyi alan yaklaşımlara göre, 3. Havaalanı’na karşı olmanın ihanetle uzaktan yakından alakası bulunmamakta. Aksine, bir sorumluluk ve görev.

Bugün (7 Haziran Cumartesi) saat 18:30’da KOS’un çağrısıyla 3. Havaalanı’na karşı çıkmak için Tünel’den Taksim’e 3. –kimisi ağaç kostümleriyle, kimisi pankartlarıyla- yürüyecek olanlar da bu sorumluluğu yerine getirecekler.

Baran Alp Uncu –  www.t24.com.tr

[i] Saunders, C. (2012) Environmental Networks and Social Movement Theory, Bloomsbury Academic.

Fukushima tanıklıkları; “Radyasyon şehrinizi ele geçirirse”

11 Mart 2011 tarihinde Japonya’nın Fukushima şehrini, özellikle Futaba kentini vuran deprem ve tsunaminin sebep olduğu nükleer kazanın üzerinden 3 yıl geçmiş bulunuyor. Buna rağmen Fukushima sakinlerinin hayatı eski haline dönemiyor, yüksek dozdaki radyasyon şehrin yeni ev sahibi, hemen herkes sağlıklarını kaybetmemek için  şehrinden kilometrelerce uzakta, alışık olmadığı bir hayatı yaşamak zorunda… İnsanlar hala nükleer kazayı konuşuyor, yazıyor hatta çiziyor.

Japonya genelinde, yayın hayatına başladığı 1980’lerden beri beğeniyle takip edilen, günümüzde de oldukça popüler Oishinbo adlı manga (çizgi roman) da konuyu ele alanlardan. Manganın yaratıcısı Tetsu Kariya nihayetinde Fukushima mağdurlarının yüzü oldu, manga karakterleri  üzerinden Fukushima nükleer kazasının etkileri  işleniyor.

9 manga

 

Fukushima Sonrası Burun Deliklerinde Kanama Vakaları

Çizgi romanın yaratıcısı Tetsuya Kariya, Fukushima’ nın Futaba kentinin Eski Belediye Başkanı Katsutaka Idogawa’ nın görüşlerine başvurarak, çizgi romanı için bilgi aldı. Çünkü Idogawa San, felaketin akabinde, nükleer facia mağdurlarının Futaba’dan Saitama’ya tahliye edilmesi için sorumluluk alarak gönüllü çalıştı, nükleer kaza mağdurlarının radyasyondan en az oranda etkilenmesi için çabaladı. Tetsu Kariya,  Idogawa San’ dan edindiği bilgilerle, hemen tahliye edilemeyip, onu izleyen süreçte de  Fukushima  bölgesinde bulunmuş olanlarda  artık sık rastlanan ani burun kanama vakalarını çizgi romanına yansıttı.  Burun kanamaları son zamanlarda Japonya’da çok gündemde,bir politikacı, iş adamı konuşmasının ortasında oluk oluk kan içinde kalabiliyor hatta hayat kalitesi bozulduğu için kanama olmasın diye burun deliklerini laserle yaktıranların olduğu bilgisi sosyal medyada dolaşıyor.

Tetsu Kariya,  Idogawa San’ dan edindiği bilgilerle, hemen tahliye edilemeyip, onu izleyen süreçte de  Fukushima  bölgesinde bulunmuş olanlarda  artık sık rastlanan ani burun kanama vakalarını çizgi romanına yansıttı
Tetsu Kariya, Idogawa San’ dan edindiği bilgilerle, hemen tahliye edilemeyip, onu izleyen süreçte de Fukushima bölgesinde bulunmuş olanlarda artık sık rastlanan ani burun kanama vakalarını çizgi romanına yansıttı

Nükleer kaza sonrası tahliye edilenlerin yaşamını anlatmaya çalışan bir başkası da kazanın değiştirdiği yaşamları kameraya çeken ve Oishinbo’nun gündemine katkıda bulunan Satomi Horikiri. Horikiri San kazadan birkaç yıl önce bir kamera satın alarak kamera kullanmayı öğrendi, kaza meydana geldikten sonra kendi mahallesindeki terkedilmiş bir okula yerleşen kaza mağdurlarına aşçılık yaparak onların acı hikayelerini dinledi . Nükleer kaza mağdurlarının değişen yaşamlarını anlatan uzun metrajlı belgeselinin adı “Nükleer Kasabadan Sürülenler – Futaba’ dan nükleer kaza sebebiyle göç etmek zorunda kalanların yaşamı…”.

Nuclear Hot Seat adındaki bir dergi Idogawa San ve Horikiri San ile geçtiğimiz Mart ayında gerçekleştirdiği söyleşide onların nükleer kazaya dair yorumlarını aldı. Idogawa San, kazadan sonra YouTubeda nükleer karşıtı görüşlerini ifade etmişti. Aşağıda detaylarını  okuyacağınız, Japon Hükümetinin başka ülkelere nükleer santral teknolojisini ihraç etmesine atıf yaptığı bu konuşması hayli ilgi çekici…

Her ikisinin de  kendi seslerinden bu linkten dinleyebileceğiniz yorumlarının Türkçe çevirisini aynen aktarıyorum (Linkte iki ses kaydı var. İngilizce ve Japonca. Idogawa San ve Horikiri San’ın Japonca yorumları alttaki kayıtta)

Katsutaka Idogawa; “Dünyadaki her birey, sağlıklı bir şekilde hayatını sürdürebileceği yaşam alanlarını hak eder

Fukushima Felaketi’nin üstünden 3 yıl geçti. Fakat kazanın hazin sonuçlarını biz hala yaşıyoruz, 30 sene geçse de yaşayacağız… Büyük pişmanlık içindeyiz. Neyin pişmanlığı mı? Zamanında Tepco (Tokyo Elektrik) ve devlet yetkililerine, Belediye Başkanı olarak görev yaptığım dönemde, “Nükleer santralde  kaza ihtimali var mı?” diye defalarca sormuştum.. “Hayır, yok.” demişlerdi. Her seferinde, “Sorun olmayacak, bir problem yaşamayacaksınız.” demekten geri durmadılar. Fakat üç yıl önce gördük ki; nükleer santral tsunamide yıkıldı. Demek ki nükleer santral yıkılabiliyormuş. Yalanlar üzerine tesis edilerek çalıştırılan bu nükleer santrallerin güvenli olmadığı, bizim yaşadığımız felaketle artık  ispatlanmıştır.

Nükleer kaza bizim yaşamımızı mahvetti. Tepco Elektrik şirketi, tüm bir kentin yaşadığı felaketin sorumlusudur.  Tarihte başka nükleer kazalar da oldu fakat,  Japonya’ da meydana gelen kazada durum farklı. On binlerce insan evlerini terk etti, kilometrelerce öteye taşınmak zorunda kaldı. Japon Hükümeti de sorumlu, bizim geleceğimizi mahvettiler. Çok fazla sayıda insan acılar içerisinde. Böylesine acı deneyimler edinmemize sebep olan Başbakan Abe şimdi de, yetersiz, güvenli olmayan ve emniyet şartlarından yoksun bu nükleer teknolojiyi başka ülkelere satma çabası içerisinde ve bunu gerçekleştirmek için bu ülkelerin yetkilileriyle görüşmeler yapıyor. Bizim başbakanımız, henüz kendi ülkesinde felakete yol açan kazanın sebepleri ve sonuçları açık açık ortaya konamamışken, kazanın  analizi yapılamamışken, nasıl olur da başka ülkelere bu teknolojiyi ihraç eder? Ben tüm Japon milleti  adına utanç duyuyorum. Japon ürünleri  dünya çapında her zaman yüksek kalitesiyle alıcılarına güven vermiştir. Gelişimini tamamlamamış bir ürünün pazarlanması gibi bir sorumsuzluk örneğine Japonya tarihinde rastlanmamıştır.

10 oishinbo_002

Fukushima nükleer kazasının sonucu olarak,  okyanusta radyoaktif kirlilik başladı ve üç yıl geçmesine rağmen bu kirlilik her gün artarak devam ediyor… Buna rağmen Başbakan Abe, yine uluslararası arenada, kirliliğin durdurulduğu, bloke edildiği gibi yalanlar söylemektedir. Başbakan Abe’ nin bu tavrı yüzünden utanç duyuyorum.

Bizler eski günlerimize dönemeyiz. Çevrenin bir elektrik şirketince kirletilmesi çok üzücü bir olaydır ama daha üzücü olan, bu durumu düzeltecek ne bir politikacının ne de bir uzmanın çıkmasıdır. Bu felaketin sonuçlarının üstesinden gelmek uzmanlarla bile mümkün değildir.

Siz, dünyanın diğer ülkelerinin insanları, lütfen durup bizim halimize bir bakın. Bakın ki; bizler nasıl bir yaşama mahkum edildik, görün! Bir suçumuz olmamasına rağmen, ne cefalar çekiyoruz! Hayallerimiz yıkıldı! Çocuklarımızın geleceği mahvoldu!

Bizim elimizden gelen tek şey ise kayıt tutmak ve bu yaşadıklarımızın dünyanın hiçbir yerinde tekrar yaşanmaması için sizlere aktarmak. Bu bizim görevimiz.

Dünyadaki her birey, sağlıklı bir şekilde hayatını sürdürebileceği yaşam alanlarını hak eder. Herkes çocuklarının geleceğe dair hayal kurabileceği bir hayatı yaşaması için sesini çıkarmalıdır; haykırmalıdır!

Bizler kendi ebeveynlerimizden güzel ve temiz bir şehri miras aldık. Fakat, ne acı ki, aynı temiz ve güzel şehri, kendi çocuklarımızın sağlıklı yaşayabileceği bir ortam olarak, onlara bırakamadık.                   

Böyle bir acı, dünyanın hiçbir yerinde yaşanmasın!

Lütfen,  dünyada sağlıklı nesillerin olması için ses çıkarın!”      

Şimdi de, nükleer santral kazasının yaşandığı Fukushima Futaba kentinden tahliye edilen nükleer kaza mağdurlarının hazin öykülerini, değişen yaşam koşullarını kameraya alarak “Nükleer Kasabadan Sürülenler – Futaba’ dan nükleer kaza sebebiyle göç etmek zorunda kalanların yaşamı…”adlı belgeseli ortaya koyan  Satomi Horikiri’ nin anlattıklarına kulak verelim…

Satomi Horikiri; “Nükleer Kasabadan Sürülenler – Futaba’ dan nükleer kaza sebebiyle göç etmek zorunda kalanların yaşamı…”

“Fukushima Nükleer Santral kazasından sonra, benim yaşadığım şehre, Fukushima’ nın Futaba kentinden tahliye edilenler oldu. Onların sığındıkları okulda gönüllü aşçı olarak çalıştım ve acılarını, üzüntülerini dinledim.

11 oishinbo_005...

Fukushima’ da bir nükleer santral kazası olduğunu duyduğumda “Bu bir son!” diyecek kadar şok içerisindeydim. Fakat en çok endişe duyduğum, nükleer santral bölgesinde yaşayanların ne durumda olduğu, onların hangi koşullarda yaşamak zorunda kalacaklarıydı. Bu sebeple, tam da benim yaşadığım Saitama şehrinin Kazo semtindeki terk edilmiş liseye, kaza mağdurlarının gelip sığındığını duyunca o okulda gönüllü aşçı olarak çalışmak istedim. Kazaya dair acı tecrübelerini, eski ve terkedilmiş bir okul binasında yaşadıkları komün hayatının zorluklarını dinlediğim bir yılın sonunda,  onların yaşadıklarını belgesel film yoluyla tüm dünyaya anlatma düşüncesi zihnimde belirginleşti. Aslında bunu daha çok onlar istediler, yaşadıklarının unutulmasını istemiyorlardı.

Fukushima’ nın  Futaba kentinden gelen nükleer mültecilerin sayısı 1.400 kişi, bu sayı tüm Futaba nüfusunun beşte birine karşılık geliyor. Futaba kent  sakinleri neden yaşadıkları yerden 300 km uzağa gelip sığındı derseniz, bunun tek sebebi Tepco (Tokyo Elektrik)’in, devletin, hükümet  yetkililerinin bu insanlara kaçıp sığınabilecekleri bir yer göstermemesi. Neyse ki o zamanki Belediye Başkanları  (Idogawa San), nükleer kaza ve kaza sonrası yayılan radyasyon konusuna duyarlı olduğu için kasabada yaşayanların sağlıklarını kaybetmemeleri adına uğraş vermiş ve onların Fukushima’ dan mümkün olduğunca uzağa kaçmalarını sağlamış. Ben de onun bu kararını çok doğru bularak hemen ardından kaza mağdurlarının yerleştiği  okulda gönüllü faaliyetlerime başladım.

Onlara yemek yapıyordum. Yaşadıkları bölgedeki işlerini de kaybetmiş bu insanlar, bir de terk edilmiş okula sığınarak komün hayatı yaşadıkları için özel hayatlarını da yitirmişti. Başlarda şehirlerine tekrar dönüp dönemeyeceklerini tartışıp duruyorlardı. Futaba kasabası sakinleri, kendilerine ait olan her şeyi şehirlerinde bırakmışlardı. Evlerini, okullarını, ailelerinin mezarlarını, sosyal yaşam alanlarını geride bırakmışlardı… Ve kendilerine ait olmayan, kendilerini de ait hissedemedikleri Saitama’ ya çıkıp gelmişlerdi. Yaşamak için bambaşka bir yere sığınmak zorunda kalmışlardı.

Gerçekten biraz düşününce, keşke yaşadıkları sadece bir deprem, tsunami olsaydı dedim… Çünkü öyle bir durumda doğal afet bittikten sonra evlerine dönebilir, yıkılmış, hasar görmüş yapıları tamir etmek  hatta yeniden inşa etmek suretiyle kentlerinde tekrar eski yaşamlarına kavuşabilirlerdi. Fakat nükleer kaza öyle bir şey ki, alıştığınız şehrinize, çocukluğunuzu, gençliğinizi, tüm hayatınızı geçirdiğiniz topraklara geri dönmenizi imkansız kılıyor. Sizi köklerinizden kopartıp çok uzaklarda yaşamaya mahkum ediyor.

Mesela Futaba kentini düşünelim… Evi depremde hasar görmüş birisi, tamir ederek o evde oturabilir mi? Göze görünmeyen radyasyon oraya tekrar dönmesi için en büyük engel… Radyasyonun ele geçirdiği şehrine dönmesi sağlığı açısından en büyük tehlike… Dolayısıyla Futaba’dan Saitama’ya sığınan insanlar da neyin nasıl düzeleceğini bilmiyorlar, düzeltebileceklerini hayal dahi edemiyorlar. İşlerini de kaybetmiş olan bu insanlar, aslında şehirlerine, mahallelerine dönerek kendilerini, evlerini, mahallelerini hatta şehirlerini  tekrar ayağa kaldırmaya adamak istiyorlar ama artık hepsinin yeni sahibi  radyasyon…    

Bu çok acı bir durum!

Başlangıçta kaza mağdurlarının arasında kentlerine, mahallelerine geri dönebileceklerini sananlar  vardı ama zamanla onlar da radyasyon oranı çok yüksek olduğu için oraya dönemeyeceklerini artık biliyor ve anlıyor. Herkes çaresizlik içerisindeyse de, başka seçenekleri olmadığı için şehirlerinden, geçmişlerinden vazgeçiyorlar…

İnanın, sadece yaşlılar değil, nükleer kaza mağdurlarının  hemen hepsi  aynı duygular içerisinde

Pınar Demircan

 

Pınar Demircan

Gezi Parkı’nda 3. Havalimanı Protestosu

Kuzey Ormanları Savunmasının organize ettiği gösteriye katılan İstanbullular Tünel’den Galatasaray’a kadar yürüdüler. Gösteriye katılanlar, Başbakan R.T.Erdoğan’ in temelini attığı üçüncü hava limanına karşı doğanın hakları olduğunu dile getirip seslerini duyurmayı hedefliyor. 3. hava limanıgf projesinin İstanbul’un son su kaynaklarını tüketeceğini, ormanları ve ona bağlı doğal hayatı yok edeceğini anlatan göstericilere  leylek ve ağaç kostümleri giymiş sokak sanatçıları da eşlik etti.Gösteriye katılan İstanbullular, renkli pankartları ve sloganlarıyla doğa talanına karşı sık sık ses çıkararak seslerini duyurmaya çalıştı. Basın açıklamasınını Taksim Meydanı’ nda yapmak isteyen gruba polis izin vermedi.
Polisle göstericiler pazarlık ederken gruptan ayrılan Yeşiller ve Sol Gelecek Partili bir grup aktivist polis barikatının arkasına geçip sloganlar atarak Gezi Parkına kadar yürüdüler.”Kaç kaç Tayyip Yeşiller geliyor,” ”Her yer yerinden oynar ormanlar özgür olsa”, ”Polis koş koş koş biz meydana gidiyoz”, ”At bakalım at bakalım temelleri at bakalım, ağaçları kes betonları dök en çevreci kim bakalım” sloganlarıyla yürüyen grubun taşıdığı pankartta ‘’Peki domuzlarda uçağa binebilecek mi’’ yazıyordu.

Taksim ahalisinin alkışlar ve sloganlarla destek olduğu grup Gezi parkı merdivenlerine kadar yürüdü. Onlarca sivil polis koşarak grubun önünü kesip grubu gözaltına alıp pankartlarına el koymak istedi.Kısa suren bir arbede yaşandı. Niye bu kadar korktunuz deyip pankartlarını geri isteyen YSGP’li aktivistler bir kısım pankartı kurtarıp sloganlar atarak meydana doğru geri dönmek zorunda kaldı. Meydanda şarkılar söyleyip yürüyen gençler’ ‘Rantçısın sen Tayyip” sloganlarıyla R. T. Erdoğan’ın emriyle hareket eden polisin tutumunu protesto ettiler.Polisin ve iktidarın korkusunu hissedip ‘’Akşama geleceğiz, akşama geleceğiz çok mu korktunuz” diye atılan neşeli sloganları polisler sadece seyrettiler.

kz3

 

 

Yeşil Gazete( Özel Haber)

Bafa nasıl kurtulur?

Fotoğraf: Kutsal Kesici Bafa'nın suyu çürüyor
Fotoğraf: Kutsal Kesici
Bafa’nın suyu çürüyor

Bafa Gölü’nde bu yıl geçen yıllara oranla daha büyük bir çevre felaketi yaşanıyor. Akdeniz Koruma Derneği üyesi ve Ege Üniversitesi, Hidrobiyoloji Anabilim Dalı’ndan Kutsal Kesici’nin verdiği bilgiye göre göl, Orman ve Su İşleri Bakanlığı’nca belirlenen otrofikasyon sınır değerleri açısından incelendiğinde Nisan ayında toplam azot miktarının sınır değerden 140 kat fazla olduğu tespit edildi. Benzer şekilde toplam fosfor miktarının limit değerlerden 100 kat fazla olduğu bulundu. Minimum 7,5 mg/L. olması gereken çözünmüş oksijen miktarı da 2,9 mg/L seviyesinde. Bu nedenlerle ani alg çoğalması bu yıl hava sıcaklığında az bir artışla beraber başladı. Gölün büyük kesiminde gelişim gösteren bu alg türü, akıntının olduğu kıyılarda kitleler halinde toplanmış ve yığınlar oluşturmuş durumda. Özellikle Kapıkırı ve Gölyaka bölgelerinde alg kitlesinden dolayı suyu görmek imkânsız hale geldi.

Bafa Gölü’nun suyu neden çürüdü?

Kesici’nin verdiği bilgiye göre, su seviyesi ve kalitesi, Büyük Menderes Nehri’nden verilen suya bağlı. 584 km uzunluğundaki Büyük Menderes Nehri, endüstriyel, tarımsal ve evsel atıkları, göle taşıyor. Bu da gölün kirliliğini arttırarak su ve sediment kalitesini, dolayısıyla biyolojik çeşitliliği etkiliyor. Dönemsel olarak Bafa Gölü’ne akan kollar üzerindeki suyun tutulması ve tarımsal kullanım için gölü besleyen kanallar kapatılıyor. Bununla kalmayıp göldeki su kotunun belli bir seviyenin altına düşmemesi için su çıkışı da kapatılıyor. Bu durum göldeki sirkülasyonun engellenmesine ve dip yapıda organik atıkların birikimine neden oluyor.

Fotoğraf: Kutsal Kesici Ani olarak artan alg türü, toksik
Fotoğraf: Kutsal Kesici
Ani olarak artan alg türü, toksik

Göl kenarında kurulan zeytinyağı fabrikaları (son yıllarda önüne geçildiği söylense de) kara suyunu göle giden kanallara veriyor. Gölün, Serçin kesiminde bulunan balık kuluçkahanelerinin besin içeriği bakımından zengin, tuzlu atık sularını da göle verdiği biliniyor. Nisan ayından itibaren su seviyesinin düşmesi ile göl aynasında tarım yapılıyor ve burada yüksek oranda azot, fosfor içerikli gübreler, pestisitler kullanılıyor. Kışın gelmesi ve Menderes’in sularının taşkın yapması ile bu tarlalar su altında kalıyor. Toprak, su ile yıkanıp kirinden arınırken bu su göle karışıyor. Göl kıyı kenar çizgisinin belirlenmemiş olması ve bu arsaların tapulu olduğunun söylenmesi tabiat parklarına verilen değerin de bir göstergesidir. Sadece Tabiat Parkı ilan edilerek sulak alanların korunamayacağı gerçeği, maalesef, göz ardı ediliyor.

Tüm bu nedenlerle Bafa gölünde son 10 yıldır yoğun bir şekilde ani alg çoğalması görülüyor. Tespit edilen tür, yapılan analizler sonucunda toksik olduğu belirlenmiştir Nodularia spumigena. Canlıların karaciğerinde birikim yapan bu toksin zamanla karaciğer tahribatına ve ölüme neden oluyor. Literatür bu alg türünün, sucul omurgasız canlılarda, balıklarda, su kuşlarında ve hatta memelilerde ölüme yol açtığını söylüyor. Ani alg çoğalması Bafa Gölü’nde de bu yıl binlerce Polychaete üyesinin ve yüzlerce balığın ölümüne neden oldu. Bu canlıların ölüm nedeni sudaki oksijen miktarının düşüklüğü veya toksinin etkisi olarak açıklanabilir.

Fotoğraf: Kutsal Kesici Balık çiftliklerinin göle giren pis su
Fotoğraf: Kutsal Kesici
Balık çiftliklerinin göle giren pis su

Bölgede küçük ve büyük baş hayvancılık, arıcılık yapılıyor. Bu canlılar gölle her gün temas halinde. Bu durum besin zinciri yoluyla toksinlerin insanlara kadar ulaşmasına neden oluyor. Yoğun koku nedeniyle halk maskelerle dolaşıyor, bölgeye gelen turistler arabalarından inemeden geri dönüyor. Bu nedenle turizm bitme noktasına geldi. Gölde artık balıkçılık yapılamıyor, tutulan balıklar da kokusundan yenemeyecek durumda. Bafa Gölü ve yöre halkı şu anda kaderiyle baş başa bırakılmış durumda. Kutsal Kesici, suyu yöneten kurumların üniversitelerle iş birliği içinde daha fazla gecikmeden harekete geçmesi gerektiğini söylüyor ve ekliyor “Bafa Gölü’nde erken uyarı sistemi kurulmalı ve acil olarak mekanik ve biyolojik temizlik yöntemleri uygulanmalı.  Bafa Gölü’nü bu hale getiren biziz dolayısıyla çözüm için hepimizin adım atması gerekiyor.”

Bafa Gölü neden önemli?

Bafa Gölü, Batı Anadolu’nun en büyük gölü. Geç antik dönemden itibaren Büyük Menderes nehrinin taşıdığı alüvyonlar, Latmos Körfezi’nin denizle bağlantısını keserek Orta Çağ sonlarına doğru bu bölgeyi, göle dönüştürmüş. Konumu itibari ile ekonomik, tarihi,  kültürel ve bilimsel değere sahiptir. Üzerinde Manastır ve Kalelerin yer aldığı adalar tarihi dokusuyla bölgenin güzelliğini gözler önüne seriyor. Benzersiz kayaç yapıları, kaya mezarları ve 8000 yıllık tarih öncesi kaya resimleriyle, Bafa Gölü ve çevresi dünyada bulunan nadir doğa ve kültür alanlarından biri. Bunun ötesinde, nesli tehlike altında bulunan Kaşıkçı Kuşu ve Ak Kuyruklu Kartal gibi kuşların üreme ve konaklama alanı. Gölde çipura, levrek, kefal gibi balıkların yanı sıra dönemsel olarak avcılığı yapılan ve Türkiye’de birçok yerde artık rastlanamayan Avrupa Yılanbalığı’nın (Anguila anguila) da önemli popülasyonlarını barındırıyor.  Tüm bu özellikleri nedeniyle Bafa Gölü 1994 yılında Tabiat Parkı ilan edildi. Ancak özel koruma alanı olmasına rağmen birçok faktörün etkisiyle kirleniyor.

(Yeşil Gazete)

“GDO’yu yemezler” kampanyası yeniden başladı

Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’nın yüzde 0.9 GDO bulaşığını yönetmeliğe sokmasının ardından Greenpeace, GDO’ya karşı 2012’de başlatmış olduğu ‘Yemezler’ kampanyasını yeniden başlattı.

Screen shot 2014-06-06 at 11.56.49

Yaklaşık 300 bin kişinin katıldığı imza kampanyası,Türkiye Gıda ve İçecek Sanayii Dernekleri Federasyonu (TGDF) gıda amaçlı GDO başvurularını geri çekmiş ve böylece gıda amaçlı GDO’ların girmesi engellenmişti.

2013’teki ithal GDO’lu pirinç krizinde de kamuoyu baskısıyla GDO bulaşığığı altında yasal değişikliği yapılmasının önü kesilmişti.

İki sene sonra tekrar başlayan kampanya, bu sefer ‘yüzde 0.9’ seviyesinde GDO bulaşığına izin veren düzenlemeyi geri çekmesi için Bakanlığa çağrı yapıyor ve “%0,9 oranında olsa da… Bulaşmış olsa da…Yem için olsa da…GDO’yu yemezler!” diyor.

Yeşil Gazete’ye konuşan Greenpeace Tarım ve Gıda Kampanyaları Yöneticisi Tarık Nejat Dinç, ‘Binde 9’luk GDO bulaşık çok mu zararlıdır?” sorusuna şu cevabı veriyor: “Azı çoğu gibi bir oran kullanmak söz konusu değil. GDO risklerine açık bir hale geliyorsunuz. Binde 5’i, 9’u zararsız demek çok zor olur.“

Binde 9 sınırının AB standardı olduğunu belirten Dinç, ‘Ürün etiketlerine getirilen bir standart. İzin verilmiş gen kullanılıyorsa üründe ve bunun oranı üzerindeyse bunu etikette belirtmek gerekiyor. Avrupa’da da Türkiye’deki gibi izin verilmemiş bir geni kullanıyorsanız cezai işlemi var” ifadelerini kullandı.

GDO’ya karşı çıkan sivil toplum örgütleri, yönetmeliğin özellikle iki tehlikesi olduğunun altını çiziyor: birincisi binde 9’luk GDO bulaşanı kavramını yönetmeliğe sokması; ikincisi ise sadece hayvan yemi olarak kullanılabilen GDO’lu tohumların artık hayvan/insan ayrımı yapılmadan kullanılabilecek olmasının önünü açması.

Greenpeace’in kampanyasına şuradan imza verebilirsiniz. 

Dünya çevre gününde anlamlı proje

Yakın geçmişimizde yaşanan kazalar, kömür ve nükleer gibi enerji kaynaklarının ekonomik maliyetlerinin yanında çok ciddi sosyal ve ekolojik maliyetlere sahip olduklarını da gösterdi. İlgili uzmanların ve uluslararası kuruluşların ortak görüşü çağımızın en büyük felaketi olmaya aday İklim Değişikliğinin önlenmesi için enerji politikalarında radikal dönüşüme ihtiyaç olduğudur.Sürdürülebilir en temel çözüm yolu ise enerjinin etkin kullanımı yanında güneş ve rüzgar gibi temiz ve yenilenebilir enerji kaynaklarının toplam tüketimdeki yerinin hızla artırılmasıdır.

Karar vericiler üzerindeki sosyal baskıyı artırmak, toplumun duyarlılığını katılımcı bir anlayışla geliştirmek için batıda yaygın olan enerji kooperatifleri ile bireysel ve kurumsal temiz enerji üretme girişimi örnekleri ülkemizde de ortaya çıkmaya başladı.

YUVA Derneği 5 Haziran Çevre Günü’nde İstanbul Kadıköy’deki ofisinin çatısına güneş panelleri yerleştirdi. Bu şekilde elektriğinin tamamını temiz enerjiden sağlamayı hedefleyen YUVA Derneği, ofisinde güneş enerjisinden kendi elektriğini kendi üreten Türkiye’deki ilk sivil toplum kuruluşu oldu.

yuva2 (640x469)Yaptıkları uygulama ile ilgili bilgi veren YUVA Derneği Genel Direktörü Erdem Vardar ‘Derneğimize olduğu kadar gezegenimizin geleceğine de yaptığımız bu yatırımın diğer kişi ve kurumlara da örnek olmasını umuyorum. Kendi çalışma ortamımızı sıfır karbonlu hale getirmekteki ilk adımımızı bu şekilde atmış bulunuyoruz’ dedi.

Güneş enerjisi sadece geçtiğimiz sene dünyadaki kurulu kapasitesini %35 arttırak 37,000 MW’a ulaştı. Şebekeye bağlı 18.3 GW’lık güneş enerjisi ile
birinciliğini sürdüren Çin’in ardından gelen ve 2011 yılında Fukuşima Felaketi’ni yaşayan Japonya sadece bir yılda kurulu kapasitesini iki katına çıkartarak 13.5 GW’a ulaştı.

Bir güneş ülkesi olan Türkiye’deki kurulu kapasite ise dramatik şekilde 9 MW ile sınırlı kalmış durumda.