Amasya’nın Merzifon İlçe Belediyesi elektrik ihtiyacını kurulacak iki rüzgar enerjisi santralinden karşılamak için düğmeye bastı. Yaklaşık 6 ay içinde tamamlanması planlanan 900 kw/saat gücündeki santraller, yapılacağı yer düşünülünce daha da önem kazanıyor. Çünkü Merzifon’da aynı zamanda Soma Holding de yılda 500 bin ton ham kömür çıkaracağı Yeni Çeltek kömür işletmesini yapmayı planlıyor. Yeşil Gazete’ye konuşan Merzifon Belediye Başkanı Alp Kargı, “Yenilenebilir enerjiyle termik santral işine karşı durmaya çalışıyoruz” diyor.
Amasya`nın Merzifon Belediyesi elektrik ihtiyacını Samsun Havza İlçesi Kemaliye Köyü Badırga Mevkiine kuracağı iki rüzgar enerjisi santralinden karşılayacak.
Yılda 2 milyonluk tasarruf
Yılda yaklaşık 6,4 milyon kw saat elektrik üretecek olan santraller, belediyenin 1,92 milyon TL’ye denk gelen bir elektrik maliyetinden de muaf olmasını sağlayacak. Belediye, santralden üretilecek elektiriği Yeşilırmak Elektrik Dağıtım’a (YEDAŞ) satıp elektrik harcamasını dengemeleyi hedefliyor.
Yeşil Gazete’ye konuşan Belediye Başkanı Alp Kargı, 15 Haziran’da YEDAŞ’la sözleşme imzalanacağını; yakında inşaat, harfiyat ve elektrik işleri için ihaleye çıkacaklarını belirtti. Bir önceki yerel yönetimin oluşturduğu RES her şey yolunda giderse altı ay içinde bitecek; belediye elektrik ihtiyacını tamamen rüzgar santrallerinden sağlayacak.
Yakında güneş panelleriyle ilgili projelere de başlayacaklarını belirten Kargı “burada yapılmak istenen termik santrale karşı durmaya çalışıyoruz. Yenilenebilir enerjiyi önemsiyoruz ama sadece ‘istemezük’ de demeden, alternatifleri oluşturuyoruz” diyor.
Yıkıcı değil yapıcı projeler
Amasya’nın Merzifon ilçesinde Soma Holding tarafında faailyete geçirilmek istenen Yeni Çeltek Kömür İşletmesi, Kargı’nın iddia ettiğine gore ülkenin grizu açısından en yoğun ve en derin ocağı. Sadece çevreye değil can güvenliği üzerine de etkisini düşünmek gerektiğini belirten Belediye Başkanı ‘Osmancık’tan Taşova’ya uzanan bu verimli araziler üzerinde bizim yıkıcı değil verimli projeler yapmamız gerekiyor” diyor.
Bir yıl önce imzalanan rödevans anlaşmasıyla, Yeni Çeltek’teki iki madenin 35 yıllık işletme hakkını kazanan Soma Holding’e ait Gürmin Enerji Ve Madencilik Anonim Şirketi, önümüzdeki günlerde üretime başlamayı ve ilk etapta yılda 500 bin ton ham kömür çıkarmayı hedefliyor. Şirketin nihai üretim hedefi yaklaşık 1 milyon 500 bin ton. Bu kömür de bölgede kurulacak termik santralde yakılacak.
Diodoros ulaşabildiği kaynakları genellikle birebir kopyalayarak 40 kitaplık Dünya Tarihi (Bibliotheke) külliyatı yazmış Sicilyalı bir tarihçiydi. M.Ö. 80 ve M.Ö. 20 yılları arasında yaşamış Diodoros Karadeniz’in bir zamanlar göl olduğunu, Karadeniz’i besleyen nehirlerin getirmiş olduğu suların gölün su seviyesini yükselttiğini, İstanbul’dan Karadeniz’in Marmara Denizi’ne taştığını, oradan da Çanakkale Boğazını oluşturarak Ege Denizine boşaldığını yazar. Karadeniz’den Ege Denizi’ne taşan suların Ege Denizi’nin sularını yükselttiğini, bu nedenle Samothrake (Semadirek) adası balıkçılarının ağlarına eski uygarlıkların kalıntılarının takıldığını söyler.
Fotoğraf: Dilek Geçit
Diodoros’un anlattığı bu efsane eski çağ tarihçileri ve modern bilim insanları tarafından ciddiye alınmadı. Ta ki 1990lı yıllarda Karadeniz’de yapılan bilimsel çalışmalar Karadeniz’in son buzul çağında göl olduğunu ispatlayana kadar. Bugün bilim adamları tıpkı Diodoros’un anlatmış olduğu efsanedeki gibi Karadeniz’in bundan 18 – 20 bin yıl önce göl olduğu, buzulların erimesi ve Karadeniz’i besleyen nehirlerin getirdiği sularla Karadeniz’in yükselerek İstanbul Boğazı’ndan Marmara’ya taştığı ve sonra da Çanakkale Boğazı yoluyla Ege’ye birleştiği konusunda hemfikir. Hemfikir olmadıkları tek konu bu olayın ne zaman gerçekleştiği. Bilim insanları İstanbul Boğazı’nın 5-7 bin yıl önce oluştuğunu söylüyor. Diodoros bunu 2 bin yıl önce yazabilmişse eğer, bu olaya tanık olan insanların anlatıları bir şekilde sözlü olarak binlerce yıl anlatılmış olmalıydı.
Karadeniz’deki canlı varlığının çoğu Akdeniz türleri
İstanbul Boğazı’nın oluşumuyla Karadeniz’in suları tuzlandı. Böylelikle Akdeniz türleri Karadeniz’e geçebildi. Bugün Karadeniz’deki canlı varlığının %80’i Akdeniz türleridir. Karadeniz geçirmiş olduğu tüm bu süreçler yüzünden çok özel bir denizdir. En derin yeri yaklaşık 2 km olan Karadeniz’in yüzeyden 100-150 metre aşağısından itibaren bakteriler hariç canlı yaşamı yoktur. Çünkü Karadeniz dünyanın en büyük anoksik-sülfür içeren su kütlesidir. Yüzeydeki yaklaşık %10’luk kısım aşağıdaki %90lık kısım ile kesinlikle karışmaz, oksijeni tamamen atmosferden ya da Karadeniz’in yüzeyine olan nehir akıntılarından alır. Bu nedenle Karadeniz aynı zamanda dünyanın en büyük meromiktik (dipteki sularının asla yüzeydeki sularıyla karışmayan) su kütlesi özelliğini taşır. Yüzey, derin kısımlara göre daha soğuk, daha az yoğun ve daha az tuzludur. Derinler ise Akdeniz’den gelen suların etkisiyle daha sıcak, yoğun ve tuzludur.
Geri dönüşsüz yok oluş
Dünyada 1 milyar insan protein ihtiyacını balıklardan sağlar. Karadeniz’in yüzeyinde sadece 100-150 metre derinliğe kadar canlı yaşamı olmasına rağmen yılda ortalama yarım milyon ton balık bu denizde avlanır. Karadeniz tek başına Akdeniz’den fazla balığın avlandığı bir denizdir. Türkiye’de tüketilen balığın %90’ı Doğu Karadeniz’den yakalanır. Yüzey balıkları olan uskumru, sardalye ve hamsi en çok avlanan türlerdir. Karadeniz balık yönünden bu zenginliğini ve bolluğunu kapladığı alanın yaklaşık 5 katı büyüklüğünde olan su toplama havzasına ve bu havzası boyunca akan nehirlere borçludur. Karadeniz’i besleyen en büyük akarsular Tuna, Dinyeper, Dinyester, Don ve Kuban nehirleridir. Bu nehirlerin getirdiği milyonlarca metreküp fitoplankton Karadeniz’deki balık bolluğunun ana sebebidir. Daha doğrusu sebebiydi.
M.Ö. 4. Yüzyılda Aristo’nun “çok bereketli bir deniz ve çok büyük balıkları barındırır” dediği Karadeniz 20. yüzyılın ikinci yarısıyla birlikte çok büyük badireler atlattı ve halen de atlatmaya devam ediyor. Karadeniz ekosistemi geri dönüşsüz bir şekilde yok olmaya devam ediyor. Bu yok oluşun tek sorumlusu ise Karadeniz’in etrafında ve su toplama havzasında yaşayan biz insanlarız. 1950lerden beri Karadeniz’in başına ne geldiyse tamamen biz insanlardan kaynaklanıyor.
Fotoğraf: Zeynep Ünal
Her şey 1950-1970 yılları arasında başlayan aşırı avlanma ve Karadeniz’de besin zincirinin tepesinde bulunan büyük balıkların yok olmasıyla başladı. Yılda yaklaşık yarım milyon ton balık tüketen yunusların sayısı onda birine düştü. Ağlara takılma, balık stoklarını tükettikleri gerekçesiyle balıkçılar tarafından öldürülme, yağı için kasten vurulma gibi nedenlerle yunuslar aşırı şekilde avlandı. 1983 yılına kadar Türkiye’de yunus katliamı devlet tarafından balıkçılara bedava tüfek ve mermiler verilerek teşvik edildi. 1970 öncesi torik, Karadeniz orkinosu, orkinos ve kılıçbalığı balıkçılar tarafından aşırı şekilde avlandı. Bugün Karadeniz orkinosunun nesli tamamen tükenmiş durumda. Besin zincirinin tepesinde bulunan bu balıkların tükenmesiyle 1970lerin başında zooplanktonlarla beslenen ve bu büyük balıkların yediği balık türleri üzerindeki baskı kalktı ve nüfusları çoğaldı. Bu sefer de bu balıkların yediği zooplanktonların sayısı hızlı bir şekilde azaldı. 1980lerin başında denizanası nüfusunun da artmasıyla zooplanktonların sayısı daha da azaldı. 1980lerde Karadeniz’de denizanası nüfusu o kadar arttı ki 1 metreküp deniz suyunda en az 1 kg denizanası biokütlesi bulunur hale geldi.
Karadeniz’in balık stoklarına yapılan ikinci darbenin farkına ise 1990’ların başında vardık. Besin zincirinin tepesinde olan büyük balıklar aşırı avlanma nedeniyle yok olunca hamsi gibi zooplanktonlarla beslenen balık stoklarında büyük patlamaların olması 1970 ve 1980ler boyunca trol balıkçılığının artmasına ve aşırı avlanmaya neden oldu. 80lerin sonunda aşırı avlanma nedeniyle balık stokları dibe vurdu. O yıllarda neden olduğumuz başka bir problem ise egzotik başka bir denizanası türünün Karadeniz’e gelmesiydi. Gemilerin balast sularıyla Karadeniz’e gelen ve bilimsel adı Mnemiopsis leidyi olan bu egzotik denizanası türü de zooplanktonla besleniyordu. Hızlı bir şekilde tüm Karadeniz’e yayılan bu işgalci tür 1 metreküp deniz suyunda yaklaşık 2 kg biokütleye kadar çıktı. Zooplanktonların hem balıklar, hem de bu işgalci denizanası tarafından hızlı bir şekilde tüketilmesiyle Karadeniz’de bu sefer zooplanktonların besini olan fitoplankton patlamaları meydana geldi. Fitoplankton patlamaları Karadeniz’de bir yandan yüzeydeki besini tüketirken, diğer yandan yosun patlamalarına, dolayısıyla Karadeniz suyunun berraklığının azalmasına ve su kalitesinin düşmesine neden oldu. 1996 sonrası ise fitoplankton ve yosunların bir miktar azalmasıyla zooplanktonlar hemen kendini yeniledi. 2000lerin başında İstanbul’da bol miktarda ucuza çinakop yiyebilmemizin sebebi 1996-2000 arası Karadeniz’deki bu görece iyileşmeydi.
Fotoğraf: Burcu Oğuz
Günümüzde Karadeniz’in etrafında 165 milyon insan nüfusu var. Sosyo-ekonomik olarak Karadeniz’e bağımlı bu insanlar 6 farklı ülkede yaşıyor. Türkiye, Ukrayna’dan sonra en uzun kıyı şeridiyle Karadeniz’i en çok kullanan, dolayısıyla da en çok tüketen ülkelerden bir tanesi. Bugün dar kıyı kesiminde şehirleşmeye bağlı olarak artan sanayileşme ve kentsel atıklar, Karadeniz’i besleyen nehirler ve dereler üzerine devam eden HES ve barajlar, Sinop’a yapılması planlanan nükleer santral, ekolojik anlamda Karadeniz’in ve Marmara Denizi’nin sonu olabilecek Kanal İstanbul gibi projelerle Karadeniz’i tehdit etmeye devam ediyor. Oysa Türkiye hükümetinin Karadeniz kıyılarımız boyunca yediğimiz balıktan içtiğimiz çaya, ürettiğimiz fındıktan ektiğimiz mısıra kadar her şeyi Karadeniz’e ve onun yaratmış olduğu iklim ve coğrafi özelliklere borçlu olduğumuzun farkına varması lazım.
Niyet beyanına rağmen
Bugün siyasi ve ekonomik istikrarsızlıklarla boğuşan, Karadeniz’e kıyısı olan ve içinde Türkiye’nin de yer aldığı 6 ülke 1996 yılında Bükreş ve İstanbul Sözleşmelerini imzalayarak Karadeniz’in korunması için niyet beyanında bulundu. Karadeniz’in biyolojik çeşitliliğinin korunması, zehirli maddeler, deniz taşıtları, atmosfer nedenli kirlenmelerin önlenmesi, azaltılması ve kontrolü, Karadeniz ekosistemini etkileyecek karasal alanlardaki doğal kaynakların korunması ve en önemlisi de bilimsel ve teknik işbirliği yaparak izleme çalışmaları için çerçeve programlar hazırlayacakları hususunda anlaşmışlardı. Fakat sözü verilen bu faaliyetlerin hemen hemen hiçbiri henüz gerçekleşmedi.
Hem ülkemizde hem de Karadeniz’e komşu diğer ülkelerde hükümetlere bu görevini hatırlatmak için çeşitli sivil toplum ve gönüllü kuruluşlar birçok faaliyet yürütüyorlar. Türkiye’den Samsun Doğa ve Yaban Hayatı Koruma Derneği’nin yürüttüğü, Avrupa Birliği tarafından desteklenen Temiz Nehirler – Temiz Deniz Projesi Türkiye, Bulgaristan, Romanya, Moldova ve Gürcistan’dan sivil toplum kuruluşlarını bir araya getiriyor. Projenin amaçlarından biri de gerekli kamuoyunu oluşturup Karadeniz’in korunması için hükümetlere Bükreş ve İstanbul Sözleşmelerinde taahhüt etmiş oldukları sorumlulukları hatırlatmak ve gereğinin yapılması için çalışmak.
Fotoğraf: Çağlar Orhan
Karadeniz, 5 ila 7 bin yıl önce deniz halini aldı. Eski Yunan filozofu Aristo 2 bin 300 yıl önce Karadeniz’in ne kadar bereketli bir deniz olduğunu söyledi. Sicilyalı tarihçi Diodoros 2 bin yıl önce Karadeniz’in nasıl oluşmuş olduğunu yazdı. 16. yüzyıla kadar adı Pontos olan Karadeniz’e sadece 400 yıldır Karadeniz diyoruz. 60 yıl önce balıkçılar bugün nesli tamamen tükenmiş devasa Karadeniz orkinoslarını avlıyordu. 30 yıl önce yakalanan hamsiler trol teknelerine sığmıyordu. O kadar çok hamsi avlanıyordu ki gübre niyetine çay bahçelerine atılıyordu. Bugün ucuza hamsi ya da çinakop yemek hayal oldu. Etrafında binlerce yıldır medeniyetler kurmuş kavimlerin en değerli doğal kaynağı olmuş Karadeniz’i sadece 60 yılda bu hale getirdik. Hem de geri dönüşsüz bir şekilde. Ancak bundan sonrasını kurtarmak mümkün. Harekete geçilirse mevcut durumu kurtarabiliriz, hatta biraz iyileştirebiliriz. Ama Karadeniz’in dev orkinoslarını veya kılıç balıklarını geri getiremeyiz. Eğer bir an önce harekete geçmezsek bu önce Karadeniz’in, sonra da havzasında yaşayan milyonlarca insanın sonu olacak.
Evsizlerden Dünya Kupası protestosu
Dünya Kupası’nı protesto eden binlerce evsiz Brezilyalı, turnuvanın ilk maçının yapılacağı Sao Paulo’daki Corinthians Stadyumu’nda eylem yaptı. “Evsiz işçiler Hareketi” üyelerinin düzenlediği ve yaklaşık 10 bin kişinin katıldığı yürüyüşte, Dünya Kupası’na yapılan “ölçüsüz” harcamalar protesto edildi. Protestocular hükümetten sağlık ve eğitime daha çok yatırım yapmasını, ayrıca toplu taşımayı finansal olarak desteklemesini talep ediyor.
FİFA’dan Katarlı yetkililere soruşturma
Sunday Times gazetesi, Fifa’nın eski başkan yardımcısı Muhammed bin Hammam’ın, Dünya Kupası’nın Katar’da yapılmasını sağlamak için Fifa’nın seçim kurulu üyelerine toplam 5 milyon dolar ödediğini iddia etti. Fifa (Uluslararası Futbol Federasyonları Birliği), 2022 Dünya Kupası’nın teklif aşamasında yetkililere rüşvet verildiği iddialarıyla ilgili olarak Katarlı yetkilileri sorgulayacak.Fifa’nın soruşturması Michael Garcia tarafından yürütülüyor.
ABD Tiananmen’le ilgili sayı istedi
ABD Başkanı Barack Obama ve ABD Dışişleri Bakanlığı, Çin’den, 25 yıl önce Tiananmen Meydanı’ndaki protestolar sırasında ölenlerin sayısını açıklamasını istedi. Telebe tepki gösteren Pekin, Tiananmen’in 25. yıl dönümünde verilen mesajların “Çin’in içişleri karışmak” olduğunu ve açıklamalardan “hoşnutsuz” olduklarını belirtti. 4 Haziran 1989’da yaşanan şiddete ve ölü sayısına dair Çin bugüne kadar resmi bir açıklama yapmadı.
2013 yılının en ‘şık’ aktivizm örneklerini ödüllendiren ‘İnteraktivist’ yarışmasındaki adaylar için oylama başladı. 5-9 Haziran arasında gerçekleşecek online oylamanın ardından juri ilk beşe giren adaylar arasından seçimini yapacak.
Farklı ve birbirinden önemli aktivizm girişimleriyle bu sene adından sıklıkla bahsettiren adayların bulunduğu yarışma çetin geçeceğe benziyor.
Yarışmadaki beş farklı kategori şöyle:
Yılın kampanyası (online, offline)
Yılın, hak temelli (ekoloji, insan hakları, LGBTİ, kadın, çocuk, engelli hakları, hayvan hakları, vb alanlarından birinde) kampanyalar arasında insanları harekete geçirebilmiş, ilham vermiş, umutlandırmış, gündem oluşturmuş kampanyalar;
-Yılın yurttaş haberciliği
Haberi yerinden, doğrudan, sansürsüz, kendi imkanlarıyla aktarmış, anaakımda yayınlanmayan konuları yayınlayabilmiş kişi veya gruplar. Bu kategori yurttaş habercileri tarafından yapılan haberler üzerinden değerlendirilecektir. Bu nedenle yaptığınız en etkinli, özgün ya da yaygın bir ya da birden çok haberiniz ile başvurunuzu yapabilirsiniz.Haberin formatına (video, metin, twitter paylaşımı) göre habere ulaşacağımız linki iletmeniz yeterli olacaktır.
-Yılın yaratıcı aktivizm örneği
Yılın insanları gülümseten, şaşırtan, ilham ve umut veren yaratıcı aktivizm örnekleri;
-Yılın internet gazetesi (bireysel/kollektif)
Bireysel veya kollektif olarak yürütülen, hak temelli bakış açısı ile orijinal yazı ve haberlerin yayınlandığı internet gazetesi örnekleri;
İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin, Sarıyer Kısırkaya’da inşaatını sürdürdüğü dev hayvan barınağı nedeni ile hayvan hakları aktivistlerinin tepkisi büyüyor. 60’a yakın STK’yı barındıran İstanbul Çevre Konseyi bileşenlerinden Hayvan Haklarını Koruma ve Geliştirme Derneği, söz konusu dev barınak ile ilgili olarak bugün İdare Mahkemesi’ne başvurarak İBB’den davacı oldu.
İBB’nin dev hayvan barınağının ‘Hayvanların Korunmasına Dair Uygulama Yönetmeliği’nin 22. maddesindeki “arazi seçiminde dikkat edilmesi gereken hususlar”ı karşılamadığı ve diğer ilgili mevzuat maddelerine aykırı olduğunu belirten Dernek, Nöbetçi İdare Mahkemesi’ye açılan davada barınak inşaatının durdurulmasını talep etti.
Dava dilekçesinde arazinin ulaşım zorluğu, rüzgarlara açıklık, su yoğunluğu gibi özelliklerine vurgu yapılarak arazi konusunda mevzuat hükümlerinin yerine getirilmediği vurgulanıyor.
Kadir Topbaş da davalık
Geçtiğimiz hafta, Engelli Hayvanları Koruma ve Hayvan Hakları Derneği de aynı dev barınak nedeni ile İBB Başkanı Kadir Topbaş’ı, kamu görevlileri etik davranış ilkelerine ve etik yönetmeliğine aykırı davrandığı için Kamu Görevlileri Etik Kurulu’na şikâyet etmişti.
Geçtiğimiz ay ise, aralarında ekoloji, kadın, engelli ve LGBTİ kuruluşlarının da olduğu 50’ye yakın STK, baro, platform, sendika ve hayvan hakları örgütü de ortak bir deklarasyon yayınlayarak, Sarıyer Kısırkaya’da inşası süren barınak ve benzerleri için “Modern bir ‘Hayırsızada’ örneği yaşamak istemiyoruz” açıklamasında bulunarak Kısırkaya’dakine benzer projelere tamamen karşı olduklarını açıklamıştı.
Dernek adına bugün davacı olan Hayvan Haklarını Koruma ve Geliştirme Derneği Yönetim Kurulu Üyesi Burak Özgüner, “Mevzuata aykırı bir şekilde sürdürülen inşaatın durdurulması için İBB’yi defalarca uyardık, başvurular yaptık. Türkiye’deki hayvan bakımevlerinin ne şekilde kurulması ve olması gerektiğine dair yönetmelik hükümleri gayet açık. Ulaşımın olmadığı, yönetmelik hükümlerinin yerine getirilmediği, hayvanların tecrit edileceği, haklarının gaspedileceği bu dev toplama kampını istemiyoruz. 20.000 köpek bir yana 1.000 köpek bile bu arazide bakılamaz, ihtiyaçlar karşılanamaz. İBB, 50 köpeklik barınaklarda dahi ne olup bittiğinden bihaber iken binlerce köpeğin sokaklardan toplanarak tel örgüler arkasına hapsedilmesini kesinlikle kabul etmiyoruz“ dedi.
Başbakan Erdoğan’ın katılacağı, tartışmalı 3. Havalimanı’nın temel atma töreniyle aynı gün Kuzey Ormanları Savunması, “ölüm, talan, yalan ve yıkım lobisine” karşı doğayı, yaşamı, insanı ve hakikati savunmak için İstiklal Caddesi-Tünel’deki yürüyüşe çağırıyor.
Danıştay’ın verdiği yürütmeyi durdurma kararına rağmen 3. Havalimanı’nın temel atma töreni bu cumartesi (7 Haziran) gerçekleştiriliyor. 20 bin futbol sahası büyüklüğündeki ormanlık alanı; 70’ten fazla hayvan türünü, sayısız endemik bitkiyi, İstanbul’a can veren su havzalarını ve son tarım alanlarını yok edeceği düşünülen proje için aynı gün saat 18.30’da İstiklal Caddesi Tünel’de bir yürüyüş gerçekleşecek.
Kuzey Ormanları Savunması, çağrı metninde şöyle diyor:
“Yıkım lobisi hayata, doğaya, ormana, suya, hayvana, insana, hakikate düşman: Bu yüzden her türlü akıldışı yalanla ve zorbalıkla yaşam savunucularını sindirmeye; yaşamı, yıkımın boyunduruğuna sokmaya çalışıyor. Sermayenin çevre ve insan kırımına tam destek veren iktidar, 7 Haziran’da kuzey ormanlarına neo-liberal diktatörlük anıtını dikmeye hazırlanıyor. İlan ediyoruz: Bütün ufku yaşamın kaynağı suyu; hayatı var eden emeği; narin karacayı; mağrur kartalı; göçmen leylekleri, ulu ağaçları vahşice katletmek olan bu yıkım projesine karşı yaşamı savunmak insan olmaktır, tek umuttur!
İstanbul halkı kulak ver: Kuzey Ormanları senin; Kuzey Ormanları Savunması sensin!”
İstanbul’un kuzeyine yapılacak olan üçüncü havalimanı projesinin çalışmaları ekosistemi yok sayan bir uygulamayla devam ediyor. 7 Haziran’da Başbakan Erdoğan’ın temel atma törenini yapacağı havalimanı inşaatı kapsamında ÇED raporunda belirtildiği gibi yakınlardaki göl suları kanal açılarak Karadeniz’e boşaltılmaya başlandı.
Çapının 3 kilometreyi, derinliğinin ise 50 metreyi bulduğu Akpınar merası ile İmrahor arasında kalan bir gölün suyu iş makineleriyle kanal açılarak Karadeniz’e akıtılmaya başlandı. İş makineleriyle açılan kanaldan göl suyunun denize akıtılması köylülerin tepkisini çekti. İstanbul’da su sıkıntısının yaşandığı günlerde göl suyunun bu şekilde denize akıtılmasının önüne geçilmesini isteyen köylüler, “Gölde yaşayan balıklarda denize gittiğinde ölecek” yorumunda bulundu.
Terkos Gölü’ne aktarılabilir
Zaman Gazetesi’nin konuştuğu Gelişim Üniversitesi Rektör Yardımcısı Hidrojeoloji Uzmanı Prof. Dr. Murat Özler, bölgede kömür ve taş ocakları nedeniyle oluşan boşlukların zamanla yağmur suları ile dolarak göl haline geldiğini söyledi. Göllerdeki suyun bu haliyle ekonomik değerden uzak olduğunu ancak analizi yapılıp temiz olan göl sularının terfi istasyonları ile Terkos Gölü’ne taşınabileceği değerlendirmesinde bulundu. Özler, “Bu haliyle sadece Karadeniz’e deşarj edilebilir. Bu göllerin suları ancak Terkos Gölü’ne aktarılabilirse bir anlam ifade edebilir. Terkos Gölü’nde terfi ve pompa istasyonu bulunuyor. Büyük göller için belki ortak bir pompa istasyonu kullanılarak sular aktarılabilir.” dedi.
Suyun kalitesinin bu konuda belirleyici olacağının altını çizen Özler, “Kömür ocaklarının dolmasıyla oluşan göllerde su kalitesinin kötü olduğunu ancak taş ocaklarındaki suların aktarılabileceğini düşünüyorum. En doğru yol buradaki suların analizlerinin yapılıp çıkacak su kalitesine bağlı olarak hangilerinin kullanılıp kullanılmayacağına karar verilecek. Rezervleri de tespit edildikten sonra karar verilmesi lazım. Bölgedeki büyük göllerde maksimum İstanbul’un ihtiyacının yüzde 5’i kadar bir kaynağının olabileceğini tahmin ediyorum.” diye konuştu.
Göllere yakın köylerde oturan vatandaşlar da suların Karadeniz’e boşaltılmasına tepkili. Ahmet Yılmaz isimli bölge sakini birkaç haftadır göl suyunun çekilmeye başladığını belirterek “Şu anda burası mera, etrafında hayvanlar var. Göl çekilmeye başladı, su kanal açılarak denize veriliyor. Gölde yaşayan balık ne varsa olduğu gibi denize gidiyor. Toprağı alıp götürmesin diye suyu yavaş yavaş denize veriyorlar.” dedi.
Balık tutmaya gelen Hasan Yılmaz ise, “Yukarıdaki gölü buraya bağlayacaklarmış. Suyu getirecek olan boruları döşediler. Burada çalışan yetkililere sorduğumuzda yukarıda kapalı olan alandaki gölün suyunu buraya bağlayacaklarını söylediler. Ama ne için boşaltacaklarını bilmiyoruz.” dedi.
İSKİ: İçme suyu olarak kullanılamaz
İstanbul Su ve Kanalizasyon İdaresi (İSKİ) yetkilileri de Yeniköy ve Akpınar Köyleri arasındaki bölgede bulunan 70 kadar göl ya da su birikintisinin içme suyu olarak kullanılmasının uygun bulunmadığını dile getirdi. İSKİ yetkilileri, bunun sebeplerini şöyle sıraladı: “Su kalitesi mevcut ham su kaynaklarımızın su kalitesi seviyesinde değildir. Membaı olmayan su göletleridir. Mansabı olmadığından suyun yenilenme imkanı bulunmamaktadır. Suyun cazibe ile Terkos Gölü’ne aktarılma olasılığı yoktur. Suyu göletlerden en az 80 metre terfi edecek istasyonlara ihtiyaç vardır. Toplam su miktarı yaklaşık 15 milyon m3 hesap edilmiş bu suyun ancak 8 milyon m3’ünün kullanabileceği görülmüştür.”
Göl Değil ‘büyüklü küçüklü su birikintisi’
Havalimanı için geçtiğimiz yıl Nisan ayında yayımlanan ilk rapor Çevre ve Şehircilik Bakanlığı İzin ve Denetim Genel Müdürlüğü’ne bağlı İnceleme Değerlendirme Komisyonu’na gitti. Komisyonun incelemesinin ardından 22 Nisan’da ‘Nihai ÇED Raporu’ hazırlandı.
İlk raporda havalimanının yapılacağı alanda 70 göl, gölet ve gölcük olduğu belirtilirken, nihai rapora tüm bu alanlar ‘büyüklü küçüklü su birikintisi’ olarak yansıdı. İlk raporda 660 hektarı kapsayan göl alanlarıyla ilgili detaylı bilgiler verilmişti. Ancak nihai ÇED raporunda 70 adet büyüklü küçüklü su birikintisi olduğu, buralardaki suların inşaat aşamasında kullanılacağı, hafriyatın da yine buralara doldurulacağı, bu alanlardaki canlı yaşamlarının da yok olacağı belirtilmişti.
Raporda şu ifadelere yer veriliyor: “Göller, akarsular, yeraltı suyu işletme sahaları, proje alanı ve yakın çevresinde bulunmaktadır. Proje alanında 70 adet büyüklü küçüklü geçici su birikintileri bulunmaktadır. Proje sahasına kuzeybatıda 2,5 km mesafede Terkos gölü yer almaktadır. Ayrıca proje alanında birçok akar ve kuru dere bulunmaktadır söz konusu dereler, su birikintileri zemin ve arazi düzenleme çalışmaları sonucu doğal özelliklerini yitirecek hafriyat ve dolgu malzemesi ile doldurulacaktır. Bu alanlar ve yakınlarındaki sucul yaşam ve canlı yaşam yok olacaktır.”
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Arnavutköy sınırları içerisindeki üçüncü havalimanının temelini 7 Haziran Cumartesi atacak.
2 Haziran 2014 Salı akşamı TRT Haber’de Nükleer konusunu irdeleyen bir belgesel olduğunu öğrenince saat tam 21:00’da ekran başındaydım . Programı izlediğim zaman devletimizin nükleer santral kurulması hususunda ne kadar kararlı olduğunu bir kez daha anladım; zira belgesel adı altında servis edilen nükleer reklamından farksızdı ! Devlet kanalı olan TRT’de farklı çizgide bir programla karşılaşmayı beklemek hayalcilik olurdu zaten …Tarafsızlıktan uzak duruşuyla belgesel olarak niteleyemeyediğim programın hazırlayıcısı Serhat Akça başlangıçta nükleer meselesinde halkın nabzını tutmayı isteyen ,tarafsız, görevini yapma çabası içerisinde bir gazeteci görünümünde… İki söyleminden birinin içinde “kuşku” kelimesi geçiyor aynı zamanda çok mesafeli nükleere,” halka, protestolara kulak verelim bakalım” diyerek çıkıyor yola!
İlk ziyaret Mersin’e; nükleer santralin kurulacağı bölgeyi geziyor, halktan görüş alıyor. İş adamı Ali Amca’nın “nükleer projesine karşı olup olmamayı akademisyenler bilir” demesiyle izleyiciye alttan alta “başının üstünde duran gök, soluduğun hava üzerine hiçbir söz hakkın yok ” mesajı bir güzel veriliyor, Ali Amca’nın “Başka yer dururken nükleer santral neden Mersin’e kuruluyor?” sorusu da dikkatlerden kaçmıyor. Görüşü alınan bir turizmci ise ne gariptir ki nükleeri nasıl desteklediğini , nükleer teknolojinin turizme de zarar vermeyeceğini savunduktan sonra araya “nükleer santral için başka yer seçilseydi bundan mutluluk duyardık” ı sıkıştırıveriyor . Gazetecimiz, Mersin Akkuyu’ya nükleer santral kurulması kararının alındığı ilk yıllarda Rusya’ya davet edilen kafileden biri doktor iki kişiyle de bir roportaj yapıyor, ne var ki herkes memnun …Akkuyu Belediye Başkanı Ümmet Büyük’ün de görüşü alınıyor elbette! (Ümmet Büyük’ü ben ilk defa Akkuyu Köylüsünün Nükleer Santrale karşı olan mücadelesini anlatan Akkuyu Belgeseli’nde tanıdım;kendisi başlarda Nükleer karşıtı mücadeleye destek vermiş sonradan nasıl olduysa nükleer taraftarı oluvermiş hatta bu programda Mersin halkının artık %90’ı nükleere taraftır diyecek kadar da ileri vardırmış işi … ) Programda nükleer karşıtı görüşler alınmazsa objektif imaj vermeyeceği kaygısıyla olsa gerek, Nükleer karşıtı Platform üyelerinden Dr Derman Boztok’un görüşü sorulmuş, o da nükleer atık mevzuuna değinmiş, bir de Mersin Sun TV Yöneticisi Ali Adalıoğlu nükleer santralin muz ihracatını olumsuz etkileyeceğini belirtebilmiş ama hepsi o kadar 40 dakikalık program içerisinde sadece iki karşıt görüşe yer verilmiş; mamafih onların sesleri muzdaki radyasyonun, uçaktayken aldığımız radyasyonun daha fazla olduğunu savunan, üstüne de “radyasyon zararlı olsaydı maymunlar uzun yaşamazdı” diyebilen Ankara Üniversitesi Nükleer Bilim Enstitüsü Prof Dr Doğan Bor’un bilimsel(!) açıklamalarının yanında cılız kalmış.
Dağlardan deniz seviyesine inen ‘kuşku’
Gazetecimiz, yerel halkın görüşlerini aldıktan sonra NGS Akkuyu işletmesinde – bir çevirmeni mi desem yetkilisi mi bilemedim onunla Rusya’ya gidiyor, amacı Akkuyu’ya kurulacak nükleer santralin benzerini çevresindeki hayat şartlarında müthiş bir değişiklik var mı diye bakmak, dozimetresiyle(namı diğer radyasyon ölçüm cihazıyla) ölçüm yapmak …Ziyaretinde ilk şaşkınlığı Novavoranej’de insanların maske takmaması ,koruyucu kıyafetler giymediğini görmesiyle yaşıyor. Bu şaşkınlığı hiç de inandırıcı değil. Bugün dünya genelinde 438 adet nükleer santral varken(55 adeti Japonya’da kapalı olarak bulunan) kaza ya da bir sızıntı yaşnmamışken insanların ne koruyucu kıyafet ne de maske takmadığı dünyaca bilinen bir gerçek . Dolayısıyla bu garip noktada gazetecimizin şaşkınlık yaşaması bana abartılı bir tepki olarak göründü. Gazetecimizin nükleere karşı endişe seviyesi bu programı yaparken edindiği bilgiler sayesinde dağlardan deniz seviyelerine çekilmiş ;öyle bir ikna olmuş …Netice itibariyle gazetecimiz Novavoranej’de ekolojistlerle , çocuklarla , sebze meyve yetiştirenlerlerle, nükleer santral çalışanlarıyla da görüşmeler yaptığını ihmal etmediğini ve dozimetresinin heryeri ölçtüğünü , ne kadar ölçüp baksa da dozimetresinin onu hep sevindirdiğini söylemeden geçmeyeyim . Kısacası Gazetecimiz dozimetresi elinde mutlu mesut , başlarda temkinli yaklaştığı nükleerin dostu olmuş şekilde hayatının kalan kısmına “ölçtüm baktım radyasyon yok!” bir de ”halk nükleere karşı çıkıyorsa bu durum onların bilgisizliğinden” diyerek devam edecek görünüyor.
Gelin bir de sayın sazetecimiz programında yer verseydi Nükleer fizikçi Prof.Dr. Hayrettin Kılıç Hocamız’ ın diyeceklerine bakalım:
“Son yıllarda Rusya nükleer endüstrisinin reklam gösterisi olan ve Voronezh şehrinden 40 kilometre uzaklıkta Voronezh ve Don nehrinin kesiştiği , Ukrayna sınırı yakındaki Novovoronez nükleer kopleksinin kısa geçmişi şöyle; Sovyetler zamanında geliştirilmeye başlanan basınçlı su moderatrolu VVER tipi Rus dizaynı reaktörlerin birincisi olan VVER-210 reaktörü 1964 yılından ikinci reaktör VVER-365 ise 1996 elektirik üretimine başladı. Bu reaktörlerin birincisi kurulusundan beri tasarım ve malzeme hastalarından dolayı meydana gelen kazalar (iki büyük kaza; 7 mayıs 1969 ve 1971 yılı Eylül ayında) sonucu 1998 yılında kapatıldı. İkinci reaktör de aynı sebeplerden dolayı bölge halkının güvenliğini tehdit ettiği için 1990 yılında kapatıldı.
Fakat radyoaktif olarak kirlenmiş bu iki reaktörün sökülüp çevreden izole edilmesi gerekirken, son yirmi yılda bu iki reaktördeki borular, kablolar, pompalar ve diğer aksamlar güvenli-söküm yönetmeliklerine uymadan sökülüp Kuzey Kore, Hindistan, Çin, İranda nükleer santral projelerinde veya kara borsada hurda metal olarak satıldı.Bu komplekste hala bu iki reaktör ve soğutma havuzlarindaki binlerce ton atık yakıtlar çevreyi tehdit etmekte, Bu iki reaktörün batı standartlarında sökülüp çevreden izole edilmesi sürecinin en az 30 yıl olacağı ve bu işlevler sırasında 8150 metreküp sıvı ve 3250 metreküp katı radyoaktif atıkların çıkacağı hesaplanıyor.”
Merak ediyorum , acaba sayın gazetecimiz 10 yıl sonra da Novavoranej’e benzer görüşmeler için gider miydi? Atlanılan bir gerçek var ki dünya nükleer santralin bir teknoloji olarak problem yaratabileceğine 3 miles Island,Çernobil ve Fukushima kazaları yaşandıkça tanık oluyor . Bir nükleer santralin ömrünün 40 yıl, ekonomik kaygılarla bu sürenin 60 yıla çıkartılmaya çalışıldığını düşünürseniz facialar her an kapımızda …Nükleer atık mevzuuna burada girmiyorum bile…
Japonya’da da Nükleer yeni bir sayfa; artık insanlar dozimetreyi hayatlarının içine almışlar, hiçbirşeyi dozimetreyle ölçmeden tüketemiyorlar , göz görünmeyen radyasyon paranoyak insanlar yaratmış ;ülke kanser oranlarının da artmaya yüz tutuğu bir toplumu taşıyor böğründe .
Aynı gazetecinin dozimetresiyle Japonya’ya, Fukushima’ya gitmesini istiyorum.
Amasra’ya Hattat Holding tarafında yapılmak istenen 2640 MW gücündeki kömürlü termik santrale karşı Amasra halkının verdiği mücadele devam ediyor. Bugün, 5 Haziran Dünya Çevre Günü‘nde saat 19.00’da santralin yapılmak istendiği Gömü Köyü’ne insan zinciri oluşturulacak. Zincir öncesinde ise esnaf santrali protesto etmek için kepenk kapattı.
ÇED’siz santrale karşı mücadele
2010 yılından beri Amasra halkın, Tarlaağzı ve Gömü Köyleri yakınına yapılmak istenen Hattat Holding’in termik sanraline karşı mücadele veriyor. 2010’da TTK’dan kiralanan maden, köylere yakınlığı ve çevreye vereceği zararlardan dolayı ÇED sürecinde Delikliburun veya Filyos Vadisi’ne kaydırılmak istendi. Şirket te bu bölgeyi istemediği için süreç 2012 yılında durduruldu.
2013’de Şirket daha önce iki kez iptal edilen yere (Tarlağazı-Gömü köyleri) tekrar ÇED başvurunda bulundu. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı başvuruyu kabul ederek yeni bir ÇED süreci başlattı. 19 Şubat 2013 tarihinde yapılmaya çalışılan “ÇED Halkın Katılımı” toplantısı yöre halkının tepkisi nedeniyle yapılamadı. Buna rağmen iki gün sonra Ankara’da yapılan “ÇED Kapsam ve Format Belirleme Toplantısı”nda üç yıl önce format verilmeyen yere bu sefer format verilip kapsam belirlenerek ÇED sürecinin devamı sağlandı.
Son olarak da 8 Mayıs 2014 tarihindeki “3. İnceleme Değerlendirme Toplantısı”nda Bartın Belediyesi, Amasra Belediyesi ve Bartın Üniversitesi’nin olumsuz görüşlerine rağmen raporun olumlu şekilde nihayetlenmesinin yolu açıldı.
Bu akşam gerçekleşecek insan zinciri eylemi öncesi, Bartın Platformu’nun aktardığı kadarıyla esnafı destek verdi. Hiçbir esnafın işyerini açmadığı bölgede gazete bayileri, bakkallar, kahveler kapalıydı.
UNESCO kalıcı dünya mirası listesine girmeye aday olan bölgede yapılması planlanan termik santrale karşı gerçekleşecek eylemin saati 19.00. Rota ise Unesco Dünya Mirası Amasra Kalesi’nden termik santrallerin yapılmak
istendiği Gömü Köyü olacak.
Birleşmiş Milletler Çevre Programı tarafından 1973 yılından beri kutlanan 5 Haziran Dünya Çevre Günü’nde bu sene ana tema iklim değişikliği ve bu iklim krizine karşı en hassas alanlar olan küçük adalara ayrıldı.
Benzer çevre ve sosyo ekonomik sorunlar yaşayan adaların oluşturduğu ağ olan ‘Small Island Developing States’ (SIDS) katkısıyla şekillenen tema, söz konusu adalar ağının eylül ayında gerçekleştireceği üçüncü toplantı öncesi, özellikle iklim değişikliğinin sonucu olarak adaların karşı karşıya kaldığı riskleri ve kırılganlıkları daha güçlü bir sesle haykırmayı hedefliyor.
‘Denizin seviyesini değil sesini yükselt’ sloganı etrafında şekillenen 2014 Çevre Günü etkinliklerinde temizleme kampanyası, yemek atığını önleme kampanyaları, plastik kullanımını engelleme, apaç dikimi, konserler, geri dönüşüm çalışmaları ve sosyak medya kampanyaları gibi pek çok etkinlikle iklim değişikliğinin tüm ‘gezegendaşları’ etkileyecek olmasına vurgu yapılıyor.
New York’taki Times Meydanı’na 5 Haziran Çevre Günü için yerleştirilmiş bir afiş.
2014 Dünya Çevre Günü’nün BM tarafından hazırlanan internet sitesine dünyanın pek çok yerinden kampanya ve etkinlik mesajları geliyor. Sri Lanka’da plajları temizleyen bir grup insan, Kosovo’da çöp toplayan çocuklar ya da Trinidad’da güneş enerjisi kullanan öğrenciler Çevre Günü’nde harekete geeçn dünya vatandaşlarından sadece birkaçı.
Siteye ulaşmak, kampanyaları öğrenmek ve bir kampanya yaratmak için şurayı ziyaret edebilirsiniz.