Ana Sayfa Blog Sayfa 3922

Sigaracılara rekor ceza

ABD’nin ikinci büyük sigara şirketi RJ Reynolds, kocası akciğer kanserinden ölen bir kadına 23.6 milyar dolar tazminat ödeme cezasına çarptırıldı.

Cynthia Robinson kocasının 1996’da ölmesinden 12 yıl sonra RJ Reynolds’a dava açmıştı.

sigaraŞirket sözcüsü, cezanın “aşırı derecede ağır olduğunu, anayasa ve eyalet yasalarının böyle bir cezaya izin vermediğini” söyledi.

Dört hafta süren duruşmada Robinson’ın avukatları, RJ Reynolds’ın sigaranın zararları konusunda tüketicileri yeterince bilgilendirmediğini savundu.

Avukatlar, “bunun sonucu olarak” Michael Johnson’ın bir kaç kez sigarayı bırakma girişiminde bulunmasına rağmen tiryaki olduğunu söyledi.

Avukat Willie Gary şirketin, zararları konusunda tüketicileri yeterince bilgilendirmeden sigara üretip satarak bilerek risk aldığını öne sürdü, “Umarız, bu karar TJ Reynolds ve diğer büyük tütün şirkletlerini artık masum insanların hayatlarını tehlikeye atmaktan alıkoyar” dedi.

RJ Reynolds’ın Başkan Yardımcısı Jeffery Raborn, karara itiraz edeceklerini açıkladı. Raborn, kararın adil ve makul olmadığını, ayrıca sunulan kanıtların dikkate alınmadığını savundu.

“Hepimiz”in riyası: Çocuklar, taşlar ve ölümler – Hüner Aydın

Siz, üzülen hepimizin sahtekarları, Suriyeli çocukların değil onlara olan bakışlarınızın ucube olduğunu söylemem gerekir. Yanlarından geçerken dahi irkildiğiniz çocuklar canlarını kurtardılar fakat onurlarını çiğneyen hepimizin eline düştüler.

Ğazze’de çocuklar ölüyor. Dilimin ucundaki durakta bekleyen beşerin, insanlığı beklediğine dair duyumlar aldığımdan beri durağın adını Ğazze koydum, gırtlaktan. Yutuyorum dilimin ucundaki pıhtıyı; kan götürüyor gövdesini, benzediğimiz coğrafyanın. Bir sabah Ortadoğu’ya dönüşmüş olarak uyanmaktan kaçamayacağız. Ortadoğu’ya benzemek üç dilde yeter demeyi öğrenmekle başlıyor. En az üç dilde yeter çığlığını atabilmekle başlayan bu benzeme sürecinin, bir yerlerde çocukların üzerlerine bombalar düştüğünü bilen sabahları var. Ve uyandığımız sabahların bunu bildiğinin bilincinde olarak uyanıyoruz hepimiz, her sabah, her bir sabah! Aynı sabahlara uyandığınız insanların bir kısmındaki beklentiyi karşılayamayacak duruma geliyoruz; gülümseme beklentilerini karşılayamamak, küçük mutluluklar verme beklentisini boşa çıkarmak ve üstüne üstlük enerjilerini emmek. Bu beklentileri karşılayamadığımız için bir de telafi beklentisine giren bir hepimiz var. Elbette, hepimiz üzülüyoruz, elbette!

Üzülen “hepimiz”, aslında bir tür vicdan tatminini kamufle ediyor. Soruyorum Allah: yaşamadan anlaşılamamasına acıların, tepki olarak doğanları, niçin kurtarmıyorsun? Ve bu kıyametin ortasında neyin saldırganlığını yaşadığımı soracak olursan Allah, riyaya tahammülsüz kalmanın saldırganlığını yaşıyorum. Kıyamet kopuyor ve kopan kıyamete kahroluyoruz. Oysa yalnızca toplar, tanklar, tüfekler değil, bu riya da “kıyamet”e dahildir! Sınırları içinde bulunduğunuz ülkenin Kürdistan’a ait topraklarında da çocukların üzerine düşüyordu bombalar ve çocukların üzerine bombalar düştüğünü bilen sabahlara yine hepimiz uyanıyorduk. Fakat bir kısmınız dilsizdiniz; bir kısmınız kaçakçılık, teröristlik üzerine legal nutuklar atıyordu. Bu bir acı kıyası değil, bu sahte adilliğinizin-düpedüz adaletsizliğinizin ayıbını ortaya sermeye çabalamak. Çünkü çocuklar öldü ve çocuklar ölüyor. Sizin dilsizliğiniz de toplar, tanklar, tüfekler kadar kıyamete dahildir; sizin dilsiz şeytanlığınız da bu kıyametin alametidir! Şimdi hepimiz dilsiz şeytanlıkla suçlarken meşhur “batı”yı, hepimizin bir kısmını aynı suçtan yargılıyorum, aynı dilsiz şeytanlık suçunu işlediğiniz aşikar ve suçluyorum.

Filistinli çocukların ellerindeki taşlardan da bahsetmek istiyorum; çünkü anlaşılmasını istediğim bir şey var. Politize edilmeyi hariç tutun, politik simgelerin ablukasına alınmamış çocuğun savunmasının sahiciliğini ve öfkesini göz önüne alın. Bir bölgede çocuklar, ellerindeki taşları, belli bir gücün neferlerine doğrultuyorsa orada bir şeyler, felaket şeyler oluyor demektir. Çocuktan al haberi, diyoruz hepimiz buna. Sizin bu ülkede, pis çocuklar konusunda duymaya açık olduğunuz, yalnızca ölüm haberleriydi; tıkadığınız kulaklarınızın temiz olduğuna kim inandırabilir bizi?

Siz, üzülen hepimizin sahtekarları, Suriyeli çocukların değil onlara olan bakışlarınızın ucube olduğunu söylemem gerekir. Yanlarından geçerken dahi irkildiğiniz çocuklar canlarını kurtardılar fakat onurlarını çiğneyen hepimizin eline düştüler. Onurunu çiğnediğiniz, aynı dili konuşmadığınız, sokaktaki bir başka pis çocuk ölmüş olsaydı onun ölüm haberine de üzüleceğinize adım kadar eminim. Çünkü bir çocuğun öldüğü söyleniyorsa üzülmek gerektiğini bilirsiniz; çünkü insan olmak/insanlık bunu gerektirir.
Ama bu çocuk ölmemişse ve ölümden kaçıp yaşamlarınız etrafında dolaşmaya başlamışsa; sokağınızda, caddenizde dileniyorsa; evsizse ve elleri ayakları kir içindeyse onun bir ucubeden farksız olduğunu düşünmeyi de bir hak olarak görürsünüz. Çünkü sizin çürüyen, küflenen, kurtlanan insanlığınız bunu gerektiriyor! Öyle değil mi? Suriyeli bir çocuğun, Eni’nin(Hani ismi için bir lakap; takma isim gibi bir şey) intikamını kendimce alıyorum bunları söyleyerek; yalnızca varlığının itilip kakılmaya sebep olduğu o çocuğun intikamını, onu itip kakan güvenlik görevlisinden alamadığım ve alamayacağım için bu şekilde alıyorum! Delirmek peyda oluyor böylelikle.

Delirmek için yeterince çığır çıkmasına tanık olmayı bekliyoruz, beklerken de çığrımızdan çıkıyoruz. Biz tanık olmakla cezalandırıldık ve bu ceza belki de elimizdeki en kıymetli silah. Ve bu tanıklıkla omuzlarımıza yük, eteklerimize taş doluyor. Eteğimdeki taşların bir kısmı, hepimiz’e tanıklığın ağırlığından kaynaklandığı için bir taşlama yazısı okudunuz. Şeytanı değil, hepimizi taşlama hadsizliğini gösterdim. Bunu daha önceleri de denedim fakat hiçbir işe yaramadı; çünkü şeytanı taşlamak da onun yok olmasına yaramıyor, hiçbir işe yaramıyor, hiçbir işe!

(Şehirlere bombalar yağarken her gece, durmadan sevişenleri tenzih ederim. Bombaların şehirlere yağdığı gecelerde sevişmek, savaş karşıtlığına dahil, kıyamete direnmektir. Çünkü istenen şeylerden biri de bu, unutturmak insan olduğumuzu. İçimize işlemesi istenir, kötülüğe karşı biçare kalmanın. Ahmedo, ronî, farkındaydı bunun. Hedef gösterdiğim hepimiz farkında değiliz.)

Hüner Aydın – Kaos GL

Mesafe koymanın tahammül sınırı ve derin anlamı! – Taner Akçam

Oyum Demirtaş’a…

Bunun birçok nedeni var ama en önemlisi, ona verilecek oyların HPD-BDP’ye verilecek oyların ötesinde anlam ve öneme sahip olduğuna inanmamda…

Aslında her şey, Demirtaş’a verilecek oyların yüzde 10 barajını aşıp aşmayacağına bağlı; ben rahat aşacağını tahmin ediyorum, daha doğrusu ümidim bu.

Biliniyor, HDP-BDP oyları yüzde 5-6 civarında! Eğer, Demirtaş cumhurbaşkanlığı seçimlerinde de bu düzeyde bir oy alırsa, ortada önemli ve yeni bir şey yok demek olacak. Sadece ben yanılmış olacağım!

Tüm mesele Demirtaş’a özellikle Batı’dan gidecek oyların yüzde 10 barajını zorlaması ve hatta geçmesinde yatıyor. Sağlanması gereken bu. Niçin mi?

Eğer bunu başarırsak, Demirtaş’ın alacağı oylar ile HDP-BDP oyları arasındaki farkın tarihî anlamı üzerine spekülasyon yapmaya başlayabiliriz. Burada yapacağım da bu.

Ben Türkiye’nin yarınında siyasi olarak yeni bir şeylerin ortaya çıkabilme şansını, aradaki bu farkta görüyorum.

Asıl sorun şu: inanıyorum ki Batı’da, muhtemel benim gibi, HDP-BDP çizgisine oy vermeyecek oldukça geniş ve yaygın bir seçmen grubu var! Bu seçmen grubunu BDP’den uzak tutan, bu hareket üzerindeki PKK vesayetidir.

Ve PKK’nın demokrasi ve özgürlükler konusunda, sıradan İttihatçı- Kemalist çizginin Kürt versiyonu olmaktan başka bir şey olmayan tutumudur.

PKK Kürtlere devlet vaat edebilir. Muhtemel Kürtlere devlet de kazandırır ama demokrasi ve özgürlükler değil! Kemalistler de Türklere devlet kazandırmıştı ama demokrasi için Kemalistlerin iktidardan uzaklaştırılmaları gerekti.

Batı’da, Türk seçmenine yönelik, bazı eski sosyalistlerle birleşerek yapılan HDP operasyonu, çok anlamı olmayan sıradan kozmetik bir girişimdi, zaten yanılmıyorsam BDP’ye oy bile kaybettirdi.

Sonuçta motoru- dinamiği İmralı’da kurulmuş ve oradan veya Kandil’den gelecek bir sözle dağılma potansiyeli taşıyan, PKK vesayeti altındaki bir partinin Türkiye için bir seçenek olamayacağı açık.

O hâlde Demirtaş’ta farklı olan ne?

Onun Türkiye’nin yarınına ilişkin ve özellikle de demokrasi ve özgürlükler konusunda söyledikleri ile Batı’da, BDP-PKK çizgisine soğuk bakan çevreleri –benim gibi insanları– heyecanlandırmış olması!

Mesajın bir partiden değil, doğrudan bir bireyden geliyor olması çok önemli!

Ve de bu bireyin, bu çevrelerle, Kürtlerin demokrasi ve özgürlük talepleri arasındaki özlem duyulan sinerjiyi yaratma potansiyeline sahip olması!

Bu nedenle, Demirtaş önümüzdeki günlerde, PKK çizgisi ile kendisinin savundukları arasına “mesafe koymanın tahammül sınırı” gibi ciddi bir sorunla karşı karşıya kalacak! Ne Demirtaş’ın, ne Batı’da Demirtaş’ın söz ve demeçleriyle heyecanlanan çevrelerin, ne de PKK’nın bu “tahammül sınırını” zorlamamalarında fayda var!

Çünkü Türkiye’de demokratik ve özgürlükçü bir hareket İmralı’dan gelecek emirler ve PKK vesayeti ile kurulamaz ama böylesi bir demokrasi hareketi Kürtlerin özgürlük taleplerine sınırsız destek vermeden de hiçbir şey elde edemez.

Tüm sorun bu dengenin kurulabilmesinde… Siyaset de böyle bir sanat zaten. Demirtaş bu dengeyi sağlayacak kumaşa sahip gibi duruyor! Yeter ki önü açılsın. Yeter ki yüzde 10 sınırı aşılsın ve “yeni” olanın filizleri görülsün.

O zaman Türkiye’de birçok şeyin yeniden konuşulmaya başlandığını görebileceğiz.

Geçen aylarda Demirtaş, partisinin grup toplantısında Öcalan’ın Diyarbakır Nevroz konuşması ve Bese Hozat başta olmak üzere PKK önderliğinin Ermeni soykırımı konusundaki tutumlarını eleştirdiğim için, ismimi de vererek, “Taner Akçam geçmişten gelen önyargılarıyla yazıp çiziyor”, beyanında bulunmuştu.

Zannediyorum Demirtaş, hiç bahsetmediği ve ama ne olduğunu çok iyi bildiği bu “geçmişten gelen önyargılarımın” Türkiye’nin özgürlükçü bir geleceğinin teminatı olduğunun farkındadır!

Çünkü birey olarak geliştirmeye başladığı özgürlükçü çizgi ile PKK’nın kendi geçmişi ile hesaplaşmasının kapısı belki aralanabilecek!

Yeter ki kimse “mesafe koymanın tahammül sınırını” zorlamasın!

Oyum Demirtaş’a

Taner Akçam – Taraf

 

Bir dünya kupası finali günü hikayesi – Muzaffer Ekin Şişli

Brezilya’ da gerçekleşen 2014 FIFA Dünya Kupası ile ilgili çok yazıldı çizildi. Gerçekten de konuşulacak tartışılacak boyutları çok olan, biraz derinlemesine bakıldığında futboldan çok daha fazlasının, insanların yaşama-barınma gibi en temel haklarının uluslararası bir şov, büyük bir parti ve bundan gelecek aşırı karlar uğruna yok edildiği; tüketim çılgınlığının, ekolojik yıkımın ve bir halkın hizmet sektörü adı altında sömürüsünün tavan yaptığı bir etkinlikten bahsediyoruz…

Ancak bu yazı bunlarla ilgili değil. Bu yazı sadece Dünya Kupası’nın final gününde başımdan geçenleri, düşündürdükleri ve hissettirdiklerini paylaşmak için yazıldı. Dünya Kupası başka bir öyküdür başka bir zaman anlatılmalı[1].

9 Brezilya...

Rio[2]’nun kışından bir gündü. İstanbul’un bir güzel Mayıs günü benzeri, güneşli, esintili, serin gölgeli. Böylesi güzel bir iklimde nasıl olup da grip olduğumu anlamakta zorlansam da Carioca[3]’lar havanın soğuk olduğu konusunda iddialıydılar! Muhabbeti uzattığımız birkaçı ile Dünya’nın her yerinden kupa için Rio’ya gelenlerin virüs taşıyıcıları olarak asıl kabahatliler olduğu konusunda uzlaşmıştık. Neyse hastalığı atlatıyor gibiydim, zira önceki gün Rio gibi şahane bir şehirde evde yatmaktan sıkılmış ve kendimi sokaklara atıp gücümü denemiştim, vücudun bugünü atlatabilmesi beklentilerim dahilindeydi.

Copacabana sokaklarından hızla metroya ilerledim. Her ne kadar Brezilya’da herşeyin her zaman geç başladığını ve programlar yapılırken geç kalma paylarının geniş geniş hesaplandığını bilsem de protesto gösterilerinin akıbetini tam bilemediğimden işi sıkı tutmaya kararlıydım.

17 Brezilya
Brezilya iklimine uygun giyinmiş “Donlu” Batmanin pankartında, “Protesto suç değildir” yazıyor

Saens Peña meydanına çıktığımda beklediğimden daha şenlikli bir Kupa karşıtı gösteri ile karşılaştım. Protestodan daha çok bir panayır havası ortama hakimdi. Sosyalistlerin, devrimcilerin (PCR, PCB…) ve anarşistlerin büyük çoğunluğunu oluşturduğu grubun isyankar bir Batman’i (kıyafeti Brezilya iklimine uydurulmuş biçimde tek bir don üzeri pelerin ve maske olacak şekilde mütevazi), efendime söyliyeyim bir yaşlısı, çocuğu da eksik değildi! “Warldcup” (Savaş Kupası) adını verdikleri fotoğraf sergisinde Brezilya halkının Kupa’yla imtihanı, bu iki yüzlü organizasyonun binbir yüzü ifşa edilmekteydi. Hoş bir nükte olarak da fotoğrafçıların isimlerini yer aldığı listede yanıbaşlarına ülke bayrakları eklenmiş Warldcup’ın “oyuncu” kadroları “seyirci”lerle paylaşılmakta idi.

11 Brezilya
“Warldcup” (Savaş Kupası) adını verdikleri fotoğraf sergisi

 

 

Meydanı oluşturan parkın çeşitli bölümlerinde kümelenen pankart çeşitliliği göz kamaştırıyor, Pankartlarda ücretsiz ve kaliteli eğitim, sağlık, barınak, ulaşım gibi temel talepler ile ülkemizden alışık olduğumuz “katil polis” türü evrensel sloganlar birlikte yer alıyordu. Büyük bir Filistin bayrağı açılmış bir başka köşe ise Filistin’le dayanışma sergilemekteydi. Bir eylem içerisinde başka bir eylem gibi olması bakımından ilginç de olsa belli ki Gazze’de siviller katledilirken sadece kupaya karşı yürümek vicdanen eksik kalacak idi. Neşesi, çeşitliliği ve direniş ruhuyla küçük bir Gezi parkı gibiydi desem yanlış betimlemiş olmayacağımı umuyorum. Tabi Gezi’den bi başka farklılığı da parkın etrafındaki sokak çıkışlarının tümünü tutmuş Policia Militar[4] dışında bir de göstericilerin aralarında da küçük küçük polis gruplarının dolanmasıydı. Protestocular sinmedi, katil polis temalı şarkılarını bağıra çağıra yanıbaşlarındaki cellatlarının yüzlerine haykırdılar. Bu böyle bi süre devam etti.

13 Brezilya

 

Derken protestocuların bir kısmı birden hareketlendi ve caddeye yöneldi. Herkesin takip etmesiyle cadde işgal edildi trafiğin fiilen durmasıyla polis caddenin ilerisi ve gerisinden araçları çevirmeye başladı. Yan sokaklardan gelen takviye polis kuvvetleri ise Brezilya polisinin çeşidini, envanterini bir geçit töreni edasıyla sunarak gözlerimizin bayram etmesini sağladı(!). Piyadeleri, motorize ekipler, onları arabacılar ve süvariler izledi. Birkaç yüz gösterici birike birike bin kişiye ya ulaşmış ya ulaşamamışken polis nüfusunun göstericilerden kat kat fazla olduğu açıkça görülmekteydi. Protestocular olarak yürüyüşümüzü durdurulana kadar sürdürdük. Polisin grubumuzu tamamen durdurmasının akabinde itiş kakış şimdi başlar diye beklerken ilginç birşey oldu, öncü grup U dönüşü yapıp ters istikamette ilerlemeye başladı! Polis de binbir manevrayla caddenin öbür yönüne doğru hareketlendi. Böyle de ancak bir 5-10 dakika kadar yürünebildi.

Final maçının yapılacağı Maracana stadyumuna oldukça yakın olmamız ve maçın başlamasına 1-2 saat kadar kalmış olması dolayısıyla hareketlerimizi tamamen kısıtlamak istemelerine şaşırmamak gerek korkarım. “Hah şimdi atarlar gazı!” dediğim anda öncü grup bir U da yapmaz mı! Gerisin geri başladığımız parka doğru başladık koşmaya! Başkaları ne düşünür bilmem ama ben bu tür manevraların hem eğlenceli hem de gösteriyi uzatabilmesi bakımından akıllıca olduğunu düşündüm. Geriye yürüyüş esnasında polis grubun etrafında aralıklı tek sıra olarak yürüdü. Kuzey Avrupa ülkelerinde görmeye alıştığımız göstericiyi diğer grupların olası saldırılarından koruyan polis tiplemesi kısa bir süre andıran bu görüntü “Acaba bu gösteri medeni bir şekilde polis saldırısı olmadan bitecek mi yoksa?” sorusunu aklıma düşürdü.

15 Brezilya

Ancak beklenen oldu ve Brezilya polisi önceki tüm disiplin ve gösterişini bir kenara atarak birden ve en beklenmeyen zamanda ve hatta meslektaşları göstericilerin yanında maskesiz dolaşmaktayken gaz bombalarını grubun ortasına atıverdi! Meydanın etrafındaki tüm yolların polis tarafından tutulmuş olması ve yabancı bir öğrenci olarak gözaltına alınmanın yaratabileceği bürokratik sıkıntılar gazlı ortamda normalde tercih etmeyeceğim metro seçeneğini anlamlı kıldı. Rahatça girişi geçtim, benden sonra bir grup insan daha girebildi sonra metro kapısını da zincirlediler, tabi içeriye de gaz bombası atmayı da unutmadan! Kapalı ortamda gazın tadı bir başkaymış meraklılarına tavsiye edilir! Boğulma tehlikesi geçiren grup can havliyle turnikelerden atlayıp istasyona indi. Ancak istasyonda da yoğun gazla birlikte rastgele servis edilen eser miktarda copla karşılaştı kitle. Neyse ki göstericiler bindikleri metronun kapılarının kapasını engelleyerek diğerlerinin de girebilmesi için zaman kazandı. Kendimi bir koltuğa attım, önümdeki yaşlı teyzenin yanındaki cama copuyla vuran bir polis camı çatlatarak şiddet duygu selini bizimle paylaştı. Göstericilerin yoğun tepkisi üzerine kaçan bu gaz maskesiz polisin gazı atan arkadaşına da sonradan dalaşıp dalaşmayacağını merak ettim.

Metro bir şekilde hareket etti içerdeki her türlü insanın acısı ve biber gazı ile. Yanımda kocaman fotoğraf makinesi objektif setiyle ve kuzeyli görünümüyle Avrupalı olduğunu tahmin ettiğim birini oldukça ürkmüş olduğunu fark ettim. Konuşmak en güzel dayanışmadır diyerek sohbet etmeye başladım. Serbest çalışan bir fotoğrafçıymış ve biber gazıyla ilk tanışması imiş. Polisin nasıl bu kadar anlamsız bir şiddet eylemi içerisinde olabileceğini sorgulayıp duruyordu. Evet dedim normal-insani düşünme şekli bu! Bir an için şiddeti kanıksamışlığımıza üzüldüm biz ve bizim gibi olan ülkeler olarak.

Brezilyalılar modern stadlar ve dünya kupası değil bu pankartta da ifade ettikleri gibi, "Sağlık, ev, ulaşım, eğitim istiyoruz" diyor
Brezilyalılar modern stadlar ve dünya kupası değil bu pankartta da ifade ettikleri gibi, “Sağlık, ev, ulaşım, eğitim istiyoruz” diyor

Sonraki duraklarda da polis ablukası ile karşılaştık. Birkaç durak stresli geçti. Nerede tam hatırlamıyorum ama bir yerlerde plaja giden taraftarlar metroyu doldurdu ve metrocak yeniden “makbul” halka dönüşmüş olduk! Yeni edindiğim dostumun halen eli titremekteydi. Ne yapacağımızı konuşurken taraftarların da yarattığı tezatlar ile plajda dev ekranların kurulduğu “FIFA Fan Fest“e gidip bu ikilemi doyasıya gözlemlemeye ve kayda geçirmeye karar verdik.

Sonrası televizyonlarda gördüğünüz görüntüler. Metrodan akın akın çıkan, plaja dev ekranlara hücum eden, yarı sarhoş, bağıran çağıran ülke bayrakları ile kuşanmış bir insan seli. Ağırlıklı Arjantinlilerin oluşturduğu bu gruba sahildeki kalabalık da eklenince kelimenin tam anlamıyla ufka kadar giden bir insan seli oluştu. Sahile çekilmiş eski püskü Arjantin plaka arabalar ve bazılarının içerisinde görülebilen uyku setleri final maçı heyecanı için arabaya atlayan Arjantinli’nin soluğu Rio’da aldığına işaretti!

Maç bitti Arjantinliler yıkıldı. Bekledikleri büyük parti gerçekleşmedi, bu hayal kırıklığı bazı yerlerde taşkınlıklar olarak geri döndü Rio sokaklarına. Kupa bitti Brezilya’nın harcadığı milyarlardan sonra elinde çoğunu nerede kullanacağını bilmediği stadyumları ve kupayı alamamanın verdigi hayal kırıklığı kaldı. Daha iyi eğitim, sağlık ve insanca yaşam talep eden kupa karşıtları ise meydanlarda gaza boğuldu, dövüldü, tutuklandı. Brezilya’da tamamı sağ güçlerin elinde olan ulusal medya bu eylemleri görmek istemedi. Final günü öncesi, protestoya katılma ihtimali üzerine evlerinden alınarak tutuklanan 17 aktivistten 12 si yapılan eylemler sonucu serbest bırakılsa da 5 tanesi işlemedikleri bir suçtan dolayı 1 haftadır tutuklu.

Dünyanın en büyük gösterisine hoşgeldiniz!

Rio de Janeiro – 18.07.2014

[1] Ende, Michael. Bitmeyecek Öykü (Almanca: Die Unendliche Geschichte), 1979.

[2] Rio de Janeiro şehri, Brezilya

[3] Carioca: Rio de Janeiro sakinlerine verilen ad.

[4] Policia Militar: Darbe döneminde kurulmuş polis organizasyonu halen Brezilya’nın ana kolluk kuvvetini oluşturuyor. “Önce vur, sonra sorgula” düsturuna sahip olduğu söylenen bu polis grubunun halka karşı işlediği suçların listesi kabarık. Halen yargılanmıyor ve dönüştürülemiyorlar.

8 Muzaffer Ekin Şişli

 

 

Muzaffer Ekin Şişli

 

Kömürün gerçek maliyeti! “ Harvard üniversitesinden tartışma yaratan araştırma”

Yenilenebilir enerji, günümüze kadar “hippi” felsefesinin sonucu sayılır ,  hatta  marjinal  kesimin savunduğu bir  enerji türü gibi algılanırdı ki  nihayet ; General Motors ,Walmart , Johnson & Johnson , Proctor&Gamble , Sprint,Intel , Hewlett-Packard , Bloomberg , Mars , Novelis , REI , Facebook gibi dünya devi şirketler de  yenilenebilir enerjinin peşine düştü .

Bu 12 dev şirketin çoğu  Amerikan menşeili köklü kuruluşlar şirketlerin karlılığı , sürdürülebilirliği , toplum tarafından saygınlığı  hedeflemediğini  hayal edebilir misiniz ?

Örneğin 1886’da kurulmuş olan  Johnson& Johnson’ ın kamuoyuna yaptığı bildirim “ Yenilenebilir enerjinin rekabetçi maliyetlere çekilebileceği kabul görüyorsa da problem bazı şirketler hala yenilenebilir enerji yatırım maliyetinin yüksek olduğunu düşünüyor. Bu sebeple çok az sayıda şirketin yenilenebilir enerjiye yatırım yapacak gücü ve bilgisi var fakat biz  pazarın hareketlenerek  yenilenebilir enerji maliyetlerinin düşeceğini umuyoruz” şeklinde oldu..

1908 de kurulmuş olan General Motors ise  “Biliyoruz ki yenilenebilir enerji maliyetleri  rekabetçi olabilir , maliyet-fayda ekseninde dengeyi sağlayabilir .Biz  yenilenebilir enerjide sermaye maliyetlerini daha aşağı çekmek için tedarikçilerimizle uzun dönemli anlaşmalar yapmak arzusundayız” diyerek yenilenebilir enerjiye bakışını açıklıyor.

Hiç şüphesiz kömür kullanımının faturasını direkt olarak şirketler değil fakat endirekt olarak tüm canlılar ödüyor. Bununla birlikte Harvard  Üniversitesi tarafından yapılan bir araştırmaya göre kömür kullanımının gerçek maliyetinin maddi karşılığı da hesaplandı ; hastalıklar , ölümler , çevresel yıkım dikkate alınınca her yıl milyarlarca dolara tekabül ediyor .

Araştırmaya göre “kömür kaynaklı maliyetlerin ABD kamuoyuna maliyeti her 1 trilyon doların  üçte birine yaklaşıyor  Reuters bu araştırmayı “Kömürün gizli maliyeti $345 milyar ” manşetiyle verirken  Climate Progress de  aynı haberi “ kömürün maliyeti: Kömür kullanımının sebep olduğu toplam zarar , “ üretilen elektriğin 17.8¢/kWh’ ne yakın   ”şeklinde verdi.

Diğer bir deyişle , bu araştırma,  kömür kullanımının endüstri içerisinde maliyet –fayda analizine tabi tutuyor ve maliyeti esas  göğüsleyenin işletmeler değil DÜNYA olduğunu ortaya koyuyor. Trilyon doların yarısına yakın bir maliyet azımsanamaz . Araştırma bir annenin astım olan çocuğunu astım krizine bağlı bir sebepten hastaneye götürmesinin maliyetini ve ailede geçimini sağlayanın yaşamını kaybetmesi gibi maliyetleri de kapsıyor.

Astarı yüzünden pahallı

 

Bu araştırma aynı zamanda bir ülkelerin enerji politikalarına dair yeni bir tartışma başlattı.  Götürü maliyetlerinin yanısıra kömürden elde edilen enerjinin bedelinin de bu maliyete dahil olduğunu hatırlatıyor. Peki sonuç ne? Kömür yakıttan elde edilen elektriğin maliyeti, harici maliyetlerle birlikte 2 veya 3 katına  çıkabiliyor ; örneğin Amerikada 1 kw elektrik maliyeti  9 cent  değil de 27 cente gelmiş oluyor.

Bu durum kömürün ucuz ve kullanışlı olduğunu savunan propagandanın yersiz hatta yalan olduğunu göstermiyor mu?

(Cleantechnica/Greenpeace USA/Yeşilgazete -Pınar Demircan)

Danıştay’dan Tarlabaşına iptal

tarlabaşıDanıştay Beyoğlu Belediyesi’nin 5366 sayılı yenileme kanununu kullanarak yaptığı kamulaştırmaların ‘kamu yararına olmadığına’ karar vererek kamulaştırmaları iptal etti.

Daha önce Tarlabaşı ile ilgili kamulaştırma kararının iptali için idari mahkemeye gidilmiş ve dava kaybedilmişti. Bunun üzerine kararın iptali için danıştaya davaya gidilmişti. Danıştayın  Tarlabaşı davasıyla ilgili kamulaştırma kararını kaldırması üzerine Ahmet Gün’e göre bu karar bir çok yerde emsal niteliği olacak bir karar ve en önemlisi bu kararın ardından Tarlabaşı Projesi de iptal edilebilir.

Danıştayın iptal kararı verdiği Tarlabaşı dönüşüm projesini Beyoğlu Belediyesi GAP İnşaat’la birlikte yürütmekteydi.

Yeşil Gazete

Yeşiller / Sol: Düşman Suriyeliler değil, savaşları örgütleyenlerdir

Yeşiller ve Sol Gelecek Partisinden açıklama: Düşman Suriyeliler Değil, Savaşları Örgütleyenlerdir

Sınırlarımızda süren savaşlar sonunda her geçen gün mülteci sayısı artıyor. Bugün bu sayı kimilerine göre bir milyon kimilerine göre de bir buçuk milyon civarında. Yaşanan savaş koşulları ve hükümetin bölge üzerindeki yanlış hesapları sonucu bölgeden sürekli olarak bir göç yaşanıyor. Bu göçten de başta sınır bölgeleri olmak üzere birçok il etkileniyor. Savaştan kaçanlar dilini bilmediği ülkelerde bir yandan yaşam savaşı verirken diğer yandan bölge halkıyla uyuşmazlıklar da ortaya çıkıyor. Bu anlaşmazlıklar taraflar arasında çözüme ulaşabilecekken birtakım kesimler bu durumu fırsat bilerek ırkçı söylemlerle gelenlere karşı ırkçı eylemler düzleniyorlar.

Başta kadın ve çocuklar olmak üzere mülteciler güç koşullarda yaşam savaşı veriyorlar, kadınlar fuhuş, para karşılığı zorunlu evlilikler yapmak zorunda kalıyor. Çocuklar olumsuz yaşam koşulları nedeniyle hastalıklarla mücadele ediyorlar.

Büyük şehirlerde sokaklarda, parklarda dilenen özellikle çocuk Suriyeliler savaşın kirli yüzünü şehrin sokaklarında her birimizin yüzüne bir tokat gibi vurmaktadır.

Erkeklerin ucuz işgücü olarak emekleri sömürülmekte, kendilerine iş kurabilenler de saldırılara maruz kalmaktadır. Özellikle son günlerde Adana, Mersin ve Maraş’ta esnaflık yapan Suriyelilere saldırılar linç girişimlerine kadar vardırılmıştır.

Artan ırkçı faşist gösteriler giderek tehlikeli bir hal almaktadır.

AKP hükümetinin izlediği savaş yanlısı politikalar  ve El Nusra, İŞİD gibi çetelere yaptığı yardımlar ve verdiği gizli destekler bugün ortaya çıkan sorunun asıl kaynağıdır. Sorun yoksul Suriye halkı ile Türkiye halklarının sorunu değildir. Sorun AKP hükümetinin Orta Doğu politikasından rol çalma çabalarının başarısızlığıdır.

Hükümetin Suriyeli mültecilere yönelik politik tutumu da bu tehlikeli gelişmelerin ortaya çıkmasına neden olmaktadır.

Suriyelilerin ülkemizde yaşamasından rahatsız olanların da asıl sorumluların kimler olduğu konusunda bir kez daha düşünerek savaşlara karşı tavır almasını, eylemlerini savaş karşıtlığı, katledilen insanların yaşam haklarına sahip çıkmaları üzerinden kurmalarını diliyoruz.

Türkiye sığınmacılar için bir geçiş ülkesi ve mülteci kabul etmiyor, Avrupa dışından gelen mültecilere uzun vadede yerleşme hakkı tanımıyor. Geçici sığınmacı durumundaki bu insanlar Türkiye’de barınma, sağlık, dil sorunu, kültür farklılıkları, psikolojik sorunlar gibi birçok sorunla baş etmeye çalışıyor. Sığınmacıların çoğunluğuna iç bölgelerde bulunan illerde ikamet etmeleri koşulu getirilmekte Devletten ya da, Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği’nden (BMMYK) maddi destek alamayan, iş bulmakta zorlanan bu insanlar, ayrıca geçici sığınmacı olarak Türkiye’de kalabilmek için ikamet harcı denilen bir para ödemek zorunda.

Ülkelerinden savaş, zulüm, şiddet gibi nedenlerle kaçarak Türkiye’ye  gelen sığınmacıların çoğunluğu ülkeye düzensiz yollardan gelmeleri nedeniyle kaçak konumuna düşüyor, hareket halindeyken, kaçak durumdayken yakalanan kişilerin Türkiye’de sığınma başvurusu yapması önünce ciddi engeller var. Yabancılar Misafirhanesi adı altında göçmen nezarethanelerinde tutulan insanlara yasadışı göçmen muamelesi yapılıyor, sığınma talepleri keyfi olarak işleme konmuyor ve tekrar mağdur olacakları ülkelere sınır dışı edilme tehdidi ile karşı karşıya kalıyorlar.

Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi olarak hükümeti uyarıyor ve öncelikle Suriyeli sığınmacılara karşı yürütülen bu ırkçı ve faşist saldırılar konusunda derhal önlem almaya çağırıyoruz.

Bir an önce Suriyeliler ve ülkede bulunan tüm  sığınmacılar için, göç ve iltica alanında Türkiye’nin, insan ticaretini engelleme ve cezalandırma konusunda gereken yasal düzenlemeler yapmasını,  bu insanların  desteklenerek korunmasının sağlanmasını istiyoruz.

İnsan hakları herkes içindir.

Hrant Dink Vakfı’ndan Türkiye-Ermenistan burs programı

Hrant Dink Vakfı, iki komşu ülkeden (Ermenistan ve Türkiye) profesyonellerin sınır ötesi işbirliği ağları kurmalarını teşvik etmek amacıyla Türkiye-Ermenistan Burs Programı’nı başlattı.

Program, iki komşu ülke arasında uzmanlık paylaşımı ve kalıcı işbirliğine en çok ihtiyaç duyulan akademi, sivil toplum, basın, kültür-sanat, çeviri-dil eğitimi, hukuk ve benzeri alanlardaki faaliyetleri destekleyecek.

6 hrant dink vakfı burs programı

Türkiye’den kuruluşlar Ermenistan’dan gelecek uzmanlara ev sahipliği yapacak

Türkiye’den 63, Ermenistan’dan 25 kuruluş, program kapsamında komşu ülkeden gelecek profesyonellere kapılarını açıyor. İstanbul, Ankara, İzmir, Çanakkale, Kars, Van ve Diyarbakır’dan üniversiteler, araştırma merkezleri, basın-yayın organları, sanat merkezleri ve çeşitli alanlarda faaliyet gösteren sivil toplum kuruluşları kendi faaliyet alanlarında Ermenistan’dan gelecek uzmanlarla kalıcı işbirliklerine imza atmaya hazırlanıyor.

Türkiye ve Ermenistan’ın önde gelen üniversite ve araştırma merkezleri, iki ülke akademisyenlerinin ortak araştırmalarını destekleyecek, eğitim alanında kalıcı değişim programlarının önünün açılması için ilk adımlar atılacak. İnsan hakları, kadın, çocuk, çevre, kalkınma, barış çalışmaları gibi çeşitli alanlarda faaliyet gösteren sivil toplum kuruluşlarının önerdikleri programlar, demokratikleşme süreci devam eden her iki ülkenin sivil toplumu arasında kalıcı köprülerin kurulmasına ve ortak projelerin hayata geçmesine katkı sağlayacak.

Mutfak kültürü, edebiyat, fotoğrafçılık, tasarım gibi çeşitli kültür-sanat dallarından faaliyet önererek programa katılan sanat merkezleri ve müzeler, iki komşu ülke sanatçılarının etkileşimi, üretimi ve kültürlerin buluşması için fırsatlar yaratacak.

Haberleşme ve iletişimin en önemli mecraları olan gazete, televizyon, radyo ve haber siteleri, komşu ülkeden gazetecilerle iki ülke gündemini birlikte takip ederek, sağlıklı haber akışı ve iletişime destek sağlayacak.

Türkiye’den profesyoneller ve sanatçılar da Ermenistan’a gidebilecek

7 beyond borders logo

Türkiye’denakademisyenler, araştırmacılar, insan hakları savunucuları, sivil toplum çalışanları, gazeteciler, muhabir ve foto-muhabirler, fotoğrafçılar, sanatçılar, tasarımcılar, mimarlar, yazarlar ve çevirmenler de program kapsamında dört ila sekiz ay boyunca Ermenistan’a gidebilecek.

Ermenistan’ın başkenti Yerevan ile Gümrü ve Vanadzor şehirlerinde çeşitli alanlarda faaliyet gösteren 25 Ev Sahibi Kuruluş da Türkiye’den gelecek profesyonellere ve sanatçılara ev sahipliği yapacak.  Ermenistan’ın önde gelen üniversite, araştırma merkezi, müze, basın-yayın organları ve sivil toplum kuruluşları program kapsamında Türkiye’den meslektaşları ile tanışarak akademik işbirliği, medya işbirliği, insan hakları, çocuk, kadın, çevre, teknoloji, barış çalışmaları, Kafkasya çalışmaları, Avrupa çalışmaları gibi çeşitli alanlarda somut işbirliklerini hayata geçirmeye hazırlanıyor.

Ayrıntılı bilgi için Hrant Dink Vakfı Ermenistan Türkiye Burs Programı

(Yeşil Gazete)

9. Yeşil Yayla Festivali’nde tema, “Geri Dönüşüm ve Çöp”

Her yıl Doğu Karadeniz’de bölgenin yerel değerlerini tanıtmak amacıyla farklı bir tema altında GOLA Kültür, Sanat ve Ekoloji Derneği tarafından düzenlenen 9. Yeşil Yayla Kültür Sanat ve Çevre Festivali‘nin  bu yılki teması; “Geri dönüşüm ve Çöp”, sloganı ise “Sevgini bırak, çöpünü değil !” olarak belirlendi

Festival bu sene 15-16-17 Ağustos 2014 tarihlerinde  Rize’nin  Ardeşen ilçesindeki Fırtına Deresi kenarı ve Fırtına Vadisi boyunca yöre halkı ve katılımcılarıyla buluşmaya hazırlanıyor.

Festivali'nin  bu yılki teması; “Geri dönüşüm ve Çöp”
Festivali’nin bu yılki teması; “Geri dönüşüm ve Çöp”

Eski Çoraplardan Çanta Atölyesi ve Cennetteki Çöplük

Yeşil Yayla Festivali’nin programı bu sene de dopdolu. 3 günlüğüne katılımcılarını Karadeniz’in benzersiz doğası ve kültürü ile harmanlayacak olan festivalde bu sene öne çıkanlar, Denizhan Özer kuratörlüğünde açık hava sergisi, rafting, eski çoraplardan çanta yapım atölyesi, geleneksel yemek atölyesi, ve Laz kültüründe geri dönüşüm ritüelleri.

Çamlıhemşin’deki tarihi konakların da katılımcılar tarafından ziyaret edilebileceği Yeşil Yayla Festivali’nde ayrıca Fatih Akın‘ın belgeseli  “Cennetteki Çöplük”ün gösteriminin ardından  filmin görüntü yönetmeni Bünyamin Seyrekbasan ile film üzerine bir söyleşi yapılacak.

Festivale Her Yıl Farklı Bir Tema

5 yeşil yayla

İlk 8 yılında sırası ile Eko-Kültürel Turizme Giriş, Kırsal Mimari, Dereler, Taşlar, Şifalı Bitkiler, İnekler, Geleneksel Meyveler, Arılar ve Geleneksel Arıcılık temalarının işlendiği festivalin bu sene Slovakya‘dan konukları da var. Yeşil Yayla için Karadeniz’in yolunu tutacak olanlar Zahrada Kültür Merkezi’nin geri dönüşüm temalı atölye ve sunumlarına da iştirak edebilirler.

Yeşil Yayla Geleneği: “Geri Dönüşüm ve Ritim Atölyesi” ve “Karadeniz Kadın Sahnesi”

3 9. Yeşil Yayla AfisHer yıl olduğu gibi bu yıl da festival Karadeniz’in vazgeçilmezi müzik ve dans ile içiçe. Birol Topaloğlu, İrlandalı Grup D Minors  ve  Emre Pehlivanlar’ın konserlerinin yanısıra artık bir Yeşil Yayla geleneği halini alan GOLA Laz Halk Şarkıları Çocuk Korosu, Şafak Velioğlu yönetiminde “Geri Dönüşüm ve Ritim Atölyesi” ve “Karadeniz Kadın Sahnesi” de festival programında. Geçen sene BGST’li (Boğaziçi Gösteri Sanatları Topluluğu) dans sanatçıları Levent Soy ve Ömer Ongun’un verdiği  “Dans Atölyesi” nin bu sene de programa eklendiğini anımsatalım.

Festival programı, katılım, konaklama, ulaşım vbn ile ilgili ayrıntılı bilgileri ve diğer tüm son dakika haberlerini  Gola Derneği’nin resmi sitesi golader.org/ ve festivalin facebook sayfası üzerinden takip edebilirsiniz.

(Yeşil Gazete)

Son dakika – Gazze’ye kara saldırısı

İsrail ordusu, Başbakan Binyamin Netanyahu’nun talimatı üzerine Gazze Şeridi’nde kara harekatına başladı.

Gazze’ye havadan ve denizden de saldırılar düzenlendiği bildiriliyor.

İsrail ordusundan yapılan açıklamada, çok sayıda birliğin, ateşkes önerilerini reddeden Hamas’a karşı yürütülen operasyonlarda yeni bir aşamaya geçtiği bildirildi.

Netanyahu’nun ofisinden yapılan açıklamada ise kara harekatının amacının “Gazze’den İsrail’e uzanan terör tünellerinin vurulması” olduğu belirtildi.

Daha önce İsrail ve Hamas’ın 10 gün boyunca düzenledikleri karşılıklı saldırılarda 200’den fazla Filistinli hayatını kaybetmişti.

Hamas’ın roket saldırılarında ise bir İsrailli ölmüştü.

 

BBC Türkçe