Ana Sayfa Blog Sayfa 3921

Dünya 352 aydır ortalamadan sıcak

Amerikan Ulusal Okyanus ve Atmosfer İdaresi (NOAA) geride  bıraktığımız Haziran ayının, ölçümlere başlanan 1880’den bu yana kaydedilen en sıcak Haziran ayı olduğunu açıkladı.

Küresel ölçekte topladığı verilerle gezegenin iklimini takip edilmesini sağlayan NOAA‘dan yapılan açıklamada, rekorun kırılmasındaki en büyük payın olağandışı sıcaklıklarda seyreden Pasifik ve Hint Okyanusları’nda olduğu vurgulandı. Okyanuslarda kaydedilen sıcaklıkların ortalamadan sapması sadece Haziran ayı içinde değil, kaydedilen tüm aylar içinde en yükseği oldu.

NOAA'nın yayınladığı 2014 Haziran ayı anormallikler ve hava olayları haritası
NOAA’nın yayınladığı 2014 Haziran ayı anormallikler ve hava olayları haritası

Haziran ayı bu rekora 16.2 C ortalama küresel sıcaklık ile ulaşırken, bu ölçümle 20. yüzyıl Haziran ayları ortalamasının da 0.7 C üzerine çıkmış oldu. Daha önceki rekor 2010 yılının Haziran ayındaydı. Kaydedilmiş en sıcak on Haziran ayının dokuzu 21. yüzyılda kaydedilirken, son 5 yılın tamamı bu en sıcak dokuz içinde kendisine yer buldu.

Açıklamada dikkati çeken bir diğer veri de geçtiğimiz ayın üstüste “normalin” üzerinde sıcak geçen 352. ay olması. 1880’den bu yana sıcaklık verisi toplayan NOAA’ya göre dünya 352 aydır, yani yaklaşık 30 senedir ortalamanın üzerinde sıcaklıklara sahne oluyor.

(Yeşil Gazete)

Demirtaş’a verilen oyların anlamı üzerine – Naci Sönmez

Bir süredir, bu ülkede daha eşit, özgür, yeşil ve demokratik bir yaşam için mücadele eden bizler için ilk kez umutlanacağımız bir dönemin başında olabilir miyiz? Rejimin uzun yıllardır halı altına süpürülmüş sorunlarının tartışıldığı, hatta kimi değişimlerin kısmen de olsa devreye girdiği ama bir o kadar da bu değişim ya da ertelenemez dönüşümlerin yürütücüsü rolündeki iktidar partisinin otoriter ve baskıcı yönelimleri eşliğinde, kutuplaşan ve gerilen toplumsal sürecimizin endişe verici sonuçlarına müdahale etme şansı yakalamakla karşı karşıya mıyız? Bu ve benzer soruları çoğaltabilir üzerinde uzun uzun konuşabiliriz.

Tüm bu soruları sormamıza ve tartışmamıza neden olan aslında Selahattin Demirtaş’ın adaylığı ve “Yeni Yaşam Belgesi”ni sunmuş olmasıdır. Demirtaş Yeni Yaşam Belgesi ile hem rakiplerinin hem de dostlarının zihin dünyasında önemli kırılmalara, yeniden herkesin bir kez daha düşünmesine vesile oldu. Son dönemde, gerek gittiğim bölgelerdeki izlenimlerim, gerekse özellikle Karadeniz gibi milliyetçiliğin, şoven dalganın sert estiği Anadolu illerinden arkadaşlarımızla yaptığım telefon görüşmerinden anladığım, yeni bir dönem için umutların artmış olduğu ve kucaklayıcı, kapsayıcı bir Türkiye siyaseti için olumlu sayılabilecek tepkilerin alındığıdır.

Bir süredir Kürt siyasal hareketinin kendi politik pozisyonunu da riske ederek girdiği yol oldukça zor ve bir o kadar da radikal değişimi esas aldığı bir yoldur. Uzun yıllar kimlik sorunu etrafında siyaset kurmuş, bunun için önemli bedeller ödemiş hatta bütün bir hayatını bu stratejiye adamış bir hareket, “artık dönem farklı ve mücadelenin oturacağı ana zemin Türkiye’nin demokrasisidir” dediğinde, hemen her çevre bu yönelimi oldukça ihtiyatlı ve mesafeli karşıladı.

Uzun yıllar silahlı mücadele ile kendisini var etmiş ve bütün geleceğini bunun üzerine kurmuş bir hareketin, birden “artık silahlı mücadelenin miadı dolmuştur, artık ulus devlet kurma hayali anlamsızdır, bir arada ve birlikte yaşamayı esas alan demokratik mücadele zeminlerini güçlendirmeliyiz” söylemi, taktik bir yönelim mi yoksa stratejik bir yönelim miydi?

Önemli yenilgileri ve ideolojik politik krizleri yaşamış ve bunu atlatamamış sol- sosyalist hareketler için bu durum anlaşılması zor ve bir o kadar da okunması zaman alacak bir meseleydi. Tam da bu süreçlerde oluşmuş olan HDK / HDP gibi yapılar içinde de bu birleşik zeminlerdeki gruplar açısından zorlu bir dönem başlamış oluyordu.

30 Mart yerel seçimlerinde bu birleşik mücadele zemini hem fikri olarak hem de pratik olarak kendisini test etme şansı yakalamıştı. Yerel seçimler HDK / HDP’nin nasıl yola devam edemeyeceğini göstermişti. Tüm Türkiye’ye seslenmeye çalışan ve AKP ile CHP arasında sıkıştırılmış toplum açısından başka bir seçenek var demeye getiren bir siyasi birlik açısından, bu sürecin klasik bir sol birlik ya da eski sol içi cephe tarzı örgütsel anlayışla sürdürülmesinin mümkün olamayacağı görülmüştü.

Türkiye’nin batısında, HDP’yi Kürt partisi algısından uzaklaştıracak ve sol örgütler toplamından öteye taşımayacak bir politik söylemin bir geleceği olamayacağı herkesçe kabul gören bir gerçeklikti. HDP solun değişik gruplarının ve Kürt hareketinin siyasi yapılarının ötesinde bir kucaklayıcılığa sahip olabildiği sürece alternatif bir siyasi özne olabilirdi. Onun içindir ki HDP, solun uzun soluklu hedeflerini her fırsatta tekrarlayan değil, Türkiye’nin demokratikleşme yönelimine radikal önerilerle katkı yapan bir politik söylemle geniş kitleler içinde bir karşılık arayabilirdi.

Yerel seçim sonrası hızla BDP’nin kendisine dair aldığı radikal kararlar ve HDP’yi parlamentoda grup yapan atılımı başta bu partinin üzerindeki BDP, HDP’ye dönüştü eleştirilerini çoğaltmıştır. Tüm o süreçte yaşananlar, HDP üzerinde Kürt partisi algısını ilk etapta güçlendirse de, doğru bir söylem ve eylemin ortaya konulmasıyla bu algının geriletilmesi mümkün kılınabilirdi. Açıkçası ben, bir süredir bu algıların şekilsel tedbirler yoluyla değil, ortaya konulacak politikalar ve söylemler yoluyla geriletilebileceğini düşünenlerdendim. O güne kadar Kürtlerin hakları için söylem ve eylem kurmuş Kürt siyasetçilerin bu yeni süreçte kuracakları dilin hep önemine vurgu yaptım.Türkiye’nin batısını yeni sürece -batıdaki biz solculardan daha çok- yine Kürt siyasetçiler seslenerek ikna edebilirler diye düşündüm.

Cumhurbaşkanlığı seçim sürecinin de hep gittiğim yerlerde, katıldığım parti toplantılarında, HDP açısından bir şans olabileceğini, yeni HDP vizyonunun bütün Türkiye’ye anlatılması için büyük olanaklar sunabileceğini ifade ettim. Hatta HDK / HDP süreci ile ilgili değerlendirmelerde peşin hükümlü olunmaması gerektiğini yerel seçimlerle başlayıp Cumhurbaşkanlığı seçimiyle devam edip 2015 genel seçimleriyle noktalanacak dönemi bir paket olarak görmek gerektiğini anlatmaya çalıştım. Bu süreçlerin toplamı üzerinden meseleyi daha sağlıklı pratik deneyimler üzerinden konuşmanın doğru olacağını düşündüm ve dilimin döndüğü oranda bu fikrimi herkesle paylaşmaya çalıştım.

Bu sürece destek verip aynı zamanda kimi haklı kaygılar taşıyan grup ve bireylerin bir eleştirisi ya da endişesi de, ikili parti hayatlarının olup olamayacağı mevzusuydu. Yani bir yandan, YSGP, EMEP, ESP, SYKP, SDP ve birçok parti grup varken bir yandan da HDP olabilir miydi?

Açıkçası yıllar öncesi gibi düşünsem, yani eski 20. yüzyılın dünyasından parti – örgüt anlayışlarına sıkı sıkıya bağlı olsam, asla böylesi ikili hayatlar olamaz diye feryadı koparırdım. Ama artık biz bu parti – örgüt işlerini de bu sayede yeniden tanımlayabilir ya da tartışabilir miyiz? Artık Türkiye’nin bu devasa sorunları içerisinde herkesin ideolojik ve politik örgütsel bağımsızlığını korumasını ve geliştirmesini olanaklı kılan ama aynı zamanda ana akım siyasete etki edecek derecede bir kitle partisini çatı örgütü olarak formatlayarak yeni ve denendikçe yol alacak bir genişlikte ve esneklikte ele alıp bu meseleyi acaba tartışamaz mıyız?

Bu ikili hayatı birbirinin rakibi gören ya da birbirini paralize eden değil birbirini eş zamanlı besleyen, hem meselelerin çözümünü sadece devrime havale etmeyen, kitle partisinde olgunlaştıran bir mücadeleyi hem de bugünden daha çok geleceğin sistem değişikliklerinde çözüm bulacağına inandığımız meseleleri de ideolojik bağımsız kulvarlarımızda değerlendirmeye çalıştığımız ideolojik fikri parti ya da örgütlerimizde somutlaştıran bir bütünlüğü birlikte ele alamaz mıyız?

Yani 20. Yüzyılın ideolojik ezberlerini aşarak, 21. Yüzyılın gerçekliğine uygun yenilenmeyle yola devam edebilmeliyiz. Cumhurbaşkanlığı seçimleri örneğin bize bugün bu olanağı verebilmektedir. Selahattin Demirtaş’ın şahsında ortaya koyduğu vizyon böyle bir siyasetin vizyonu haline gelebilirse, öyle umut ediyorum ki, Türkiye’nin bugüne kadar batısında ayağımıza dolaşan algılar iyi bir fikri ve eylemsel takiple şansa dönüştürülebilir. Örneğin ben bunu partimiz YSGP açısından bir açmaz olarak görmediğim gibi, bir şans oluşturduğunu düşünüyorum. Aynı zamanda uzun yıllara dayanan Kürt siyasal hareketiyle Türkiye solu arasındaki ayrı ayrı mücadele etme sorununu ve anlayışını da bu dönemde artık tarihsel bir eleştiriden geçirerek başka bir düzleme taşıyabilir miyiz diye düşünüyorum.

Bir süredir solda egemen düşünce olan “Kürt sorunu Kürtlerden sorulur, batıdaki emek ve benzer işler de bizden sorulur” anlayışının sonuna gelinmiş durumdadır. Artık Kürt siyasal hareketiyle sol arasındaki tarihten taşınan bu mesafeli ilişkiyi sürdürme sürecinin sonuna gelinmiştir. Eski örgüt ve sol birlik – cephe anlayışlarıyla bugün katedilecek bir yol yoktur artık. Tırnak içinde asgari müşterekler üzerinden birlik yerine, sorun ve çözüm odaklı politik birliktelikler döneminde olduğumuzu düşünüyorum. Her birimizin bagımsız özgün fikri zeminlerimizi kısa vadeli hedefler için feda etmediğimiz, aksine kısa vadeli, orta vadeli bugün kazanacağımız politik programlar için oluşturmuş olduğumuz birliktelikleri, yine her birimizin daha uzun vadeli hedefleri için bir şansa çevirmek mümkündür.

HDP’nin daha organik ya da eklektik olmaktan uzak reel siyaset yapan bir birleşik kitle partisi olmasıyla, YSGP’nin kurumsal, ideolojik kadro partisi olması birbirini tehdit etmeden yaşatılabilir diye düşünmek için çok neden vardır. Bugün Dünya’da birleşik çatı partileri denemeleri vardır ve bu süreçler kendi gerçekliğinde yol almaktadır. Örneğin Avrupa Sol Parti ve Avrupa Yeşiller Federasyonu bu anlamda incelenmesi gereken örneklerdir.

Denilebilir ki “ne alaka. Avrupadaki bu yapılar ulus devletlerin partilerinin üzerine inşa edilmiş bir çatı örgütlenmesidir ve bizim için uygun örnek değildir” … Tersten bakacak olursak, Türkiye’nin bir yakasında uzun yıllardır, birçok politik aktör siyaset yapmamakta ya da yapamamaktadır. Kürt siyasal hareketi bu ülkedeki bir kimliğin ve bir coğrafyanın talepleri üzerinden siyasallaşmış ve bugün güçlü bir politik özne olarak gerçekliğini kabul ettirmiştir. Bizler her birimiz ise daha çok siyasal mücadelemizi zımmen Türkiye’nin batısında var etmek üzere uğraşmaktayız. Bugün gerek HDP’nin kapsama alanı içinde olan sol-sosyalist yapılar gerekse kimlik ve inanç kesimleri, tam da bu sebeplerle bu bölünmüşlük ve taleplerin farklılıklar göstermesi sebebiyle, ideolojik bir partiden daha çok, politik ortaklıklar üzerinden böylesi çatı parti birleşkeleri üzerinden birlikte yürüme olanaklarını çoğaltabilirler.

İşte bugün Demirtaş’a verilecek oy, sadece dönemsel bir birliğe verilecek destek değildir. Demirtaş’a verilecek oy tarihsel bir değişikliğe ve birlikte mücadeleye verilecek oydur.

Demirtaş’a verilecek oy, başka bir seçeneğimiz olabilir, “bu seçimde %10 yakalanabilirse, 2015 parlamentosu bambaşka olabilir”e verilecek oydur.

Demirtaş’a verilecek oy, bu toplumun ötelenmiş, dışlanmış kesimlerinin, kimliğinden, inancından, yaşam biçiminden ötürü yok sayılmışların 2015 parlamentosunda olması demektir.

Belki de bu dönem Demirtaş’a verilecek oylar, Cumhuriyet tarihi boyunca başarılamamış olanı, çoğulcu, çok kimlikli ve çok kültürlü yaşamı temsil eden bir bileşenin meclise taşınabileceğinin umudunu gösterecek.

Artık hepimize düşen görev, kalan bu kısa sürede bütün bir topluma neden Selahattin Demirtaş’a oy verilmesi gerektiğini anlatmak olmalıdır. Artık benim olsun küçük olsun, benim olsun yönetebileceğim kadar olsun dönemi bitmiştir, bitmelidir. Artık, hepimizin olsun büyük olsun, hepimizin olsun halklarımızla birlikte ancak yönetebileceğimiz kadar olsun deme zamanıdır. İşte Demirtaş’a sadece bu sebepten dolayı bile oy verilmelidir.

Özel olarak ve son söz olarak;

Yeşil bir dünya, eşit, özgür bir Türkiye, ekolojik ve demokratik bir toplum başka nasıl kurulabilir? Ana akım siyasete etki edebilecek seçenekler güçlendirilmeden, bunun için emek sarfedilmeden nasıl olacak da, bu AKP geriletilebilecek, bu CHP’nin solun aklına etki etmesi engellenebilecek?

Nasıl olacak da bu ülkenin ezilenenleri, dışlananları, hayatları, kimlikleri çalınanları, doğası kirletilen talan edilenleri, istedikleri yaşamı kurabilecekler ve yaşamları üzerinde söz ve karar sahibi olabilecekler?

Bu ülkenin ezilmiş ve kimliğinin yok edilmesine karşı isyan etmiş bir hareketi, yarattığı gücü ve birikimi kendi dışındakilere sunarken, buna destek olmak ve bu olanağı şansa çevirmek gerekmez mi?

Tabii ki sürecin kaygıyla, endişeyle karşılanabilecek yanları da var. Zaten hayatlarımız bu endişelerin ve kaygıların gölgesinde şekillenmiyor mu? Siyasetin görevi de zaten bu endişe ve kaygılarla başetmek ve nihai hedef için bunlarla mücadele etmek değil midir?

Tabii ki bunlar benim görüşlerim! Başkaca görüşlerle benim görüşlerimin de test edileceği yer, yaşayacağımız pratik süreçtir. Doğrusunu eğrisini yine hayatın içinde göreceğiz.

Naci Sönmez

SON DAKİKA -Klaus Schmidt Göbeklitepe’yi yetim bıraktı

Dünyanın ilk mabedi olarak bilinen Urfa Göbeklitepe’nin Kazı Başkanı Prof. Dr. Klaus Schmidt, hayatını kaybetti. 61 yaşındaki Alman Arkeolog Schmidt’in Almanya’da bulunduğu sırada kalp krizinden dolayı hayatını kaybettiği öğrenildi.

klaus schmidt

Klaus Schmidt kimdir?
Alman arkeoloji profesörü Klaus Schmidt 11 Aralık 1953’da Feuchtwangen’da doğdu. Prehistorya ,Yakın Tarih,Klasik Arkeoloji ve Jeoloji bölümlerini okuyan Schmidt, Heidelberg Üniversitesi ve Erlangen Üniversitesi’nde öğrenim gördü.

1978 yılında Türkiye’ye gelen Schmidt Şanlıurfa Göbeklitepe’de kazı çalışmalarına başladı.Şanlıurfa Müzesi başkanlığında ve Klaus Schmidt bilimsel danışmanlığında kazılar başlamıştır. 2007 yılından itibaren ise kazı çalışmaları Bakanlar Kurulu kararlı kazı statüsüyle ve yine Alman Arkeoloji Enstitüsü’nden Prof. Dr. Klaus Schmidt’in başkanlığında devam ettirilmiştir. Projeye Alman Heidelberg Üniversitesi Tarihöncesi Enstitüsü de katılmıştır.
Yıllarca sürdürülen ayrıntılı kazı çalışmaları, Neolitik Devrim’i ve hazırlayan koşulları yeniden yazmayı sağlayacak güvenilir bilimsel sonuçlar sağlamıştır.

(Urfa Star)

Monbiot: “Yeni bir Sessiz Bahar istemiyorsanız neonikotinoidleri hemen yasaklayın”

Bu tarım zehiri tüm doğada yaşamı yok ediyor: kanıtlar görmezden gelinemez. Yıkımı yalnız küresel bir moratoryum durdurabilir.


George Monbiot’un The Guardian’da 15 Temmuz 2014 tarihinde yayınlanan yazısını, Bora Kabatepe’nin çevirisiyle sunuyoruz.


Seçeneklerimiz şunlar: Bekleriz, Bayer ve Syngenta tarafından üretilen, kuvvetli bir tarım zehiri sınıfının ekosistemleri gerçekten de çöküşe götürüp götürmediğine bakarız ya da haklarında süren adil davalar devam etmekteyken bu kimyasalların kullanımlarını askıya alırız. İki kimya şirketine karşı doğa: ne kadar zor olabilir ki?

Birkaç haftadır çıkan makaleler arıları öldüren neonikotinoidlerin, doğal hayatın çoğu üzerinde benzer etkilere sahip olduğuna işaret ediyor. Bu nörotoksin toprakta ve suda, tüm gıda zincirlerini bozuyor. Yeterli deneyler yapılmadan lisanslanan neonikotinodiler şu an dünyada en çok kullanılan tarım zehirlerinden. Neye bulaştığımızı ise yeni yeni anlamaya başlıyoruz.

Nature dergisinde bu hafta yayınlanan bir makale neonikotinoid kullanımı ile kırlangıç, sarı kiraz kuşu, kuyruksallayan, sığırcık, akgerdanlı ötleğen gibi kuşların sayılarındaki düşüş arasında güçlü bir korelasyon olduğunu ortaya koydu. Makale düşüşün nedenini tam olarak ortaya koyamasa da, çalışma diğer rekabet faktörlerinin sonuçları etkileyemeyeceği şekilde tasarlanmıştı. Bu kuşların tamamı yavrularını böceklerle beslediğinden neonikotinoid kullanımı nedeniyle böcek sayılarında yaşanan sert düşüş  en basit ve bariz sebep gibi görünüyor. Kimyasalın yoğun olarak kullanıldığı bölgelerde kuş nüfusları yılda %3,5 gibi hızlı bir oranda azalırken, kimyasalın kullanılmadığı bölgelerde nüfus sabit seyrine devam etmiş durumda. Bu hızla gidilirse, şakımasız, cıvıltısız bir dünya yaratmamız uzun sürmeyecek.

Bir diğer makale ise alınan tüm toprak örneklerinde neonikotinoid kalıntılarına rastlandığını söylüyor. Bu kimyalsallar son derece kalıcı bir yapıya sahip. Çiftçilere doğrudan zararlıları hedeflediği ve başka etkileri olmadığı söylenerek reklamı yapılsa da, neonikotinoidler bugüne kadar yaratılmış en geniş etkili zehirlerden. Tohumlara uygulandığında %5’i tohum tarafından emilirken geri kalan kısmı toprağa karışıyor ve toprağın yapısından, bereketinden sorumlu canlılar için öldürücü etkilere sebep oluyor.

Neonikotinoidler suda da çözünebiliyor. Güncel araştırmalar bu kimyasalların kullanıldığı ve yoğun su akışı yaşanan çiftliklerde omurgasız sayılarında ve çeşitliliğinde büyük düşüşler yaşandığını gösteriyor. Su ekosistemlerinin devamı için büyük öneme sahip mayıs sinekleri, yusufçuklar gibi kanatlılar en çok etkilenenlerin başında geliyor.

Bir diğer yeni araştırma neonikodinoidlerin koloni çöküşleri (balarılarının birden bire yok olduğu durumlar için kullanılan bir terim) üzerindeki etkisi konusunda güçlü kanıtlar ortaya koyuyor. Bu kimyasallarla karşılaşan arı kolonilerinin yarısı bir kışta ortadan kaybolurken, neonikotinoide maruz kalmayan kolonilerin hiçbirisi yok olmamış.

Dünya çabında bir kirlilik, çiftçiliğin sıkı sıkıya bağlı olduğu türler de dahil her türden hayvanın ölümü: bunlar da 800 çalışmanın incelendiği yeni bir makalenin bulguları. Harekete geçmemiz için daha ne kadar kanıta ihtiyacımız var?

Tabii ki henüz emin olmadığımız çok şey var. Bu kimyasalın uzun dönemdeki, birikimli etkilerini bilmiyoruz, ya da neonikotinoidli bir tohum yiyen bir kuşa ne olduğunu, memeli ve sürüngenlere üzerinde nasıl etkiler görüldüğünü, mercan resiflerine ya da deniz canlılarına ne gibi zararlar getirebileceğinden haberimiz yok. Hükûmetler henüz ellerinde olması gereken bilginin küçük bir kısmı bile yokken körlemesine atıldılar bu işe..

Gıda üretimimiz için gerekli olmaktan zaten çok uzakta olan bu kimyasallar, arılar ve toprakta yaşayan hayvanlar üzerindeki etkilerinden dolayı gıda tedariğimize büyük bir tehdit oluşturuyorlar. Tembel işi çiftçilik için harika şekilde tasarlanmışlar ama bütüncül zararlı mücadelesi gibi gelişmiş yöntemlerle karşılaştırıldıklarında tüm avantajlarını kaybediyorlar. Buzdağının görünen kısmına  verebileceğimiz tek mantıklı karşılık bu kimyasal üzerindeki tüm araştırmaların derhal askıya alınmasını gerektirecek küresel bir moratoryum.

Ağustos 1962’de Rachel Carson Sessiz Bahar kitabını yayınladığında Başkan Kennedy DDT’nin zararlarının araştırılması için bir komisyon kurmuştu. 10 yıl içinde DDT’nin kullanımı halk sağlığını tehdit eden durumlar dışında tamamen yasaklandı.

Bu, kimya firmaları tarafından yürütülen büyük lobi faaliyetlerine ve açılan davalara karşın başarılmıştı. Her zaman kullanılan histerik suçlamaların yanında Carson’un ABD tarımını bitirmeye çalışan bir Sovyet maşası olduğu bile iddia edilmişti. Lekelemeler bugün de devam ediyor. Şirketlerin savunucuları Carson’un kitabı ardından DDT’nin yasaklanmasının milyonlarca insanın sıtmadan ölümüne neden olduğu gibi bir şehir efsanesi yaydılar. Gerçekte DDT’nin yalnızca tarımsal amaçlarla kullanımı yasaklanmış durumda, salgın kontrolü için kullanımının önünde hukuki bir engel yok.  DDT çiftçiler tarafından kullanılmaya devam etseydi bile bir sure sonra sıtmaya karşı etkisiz hale gelecekti. Ne kadar uzun sure uygulanırsa sivrisinekler o kadar direnç kazanıyorlar. Kennedy ve halefleri sıkı duruşlarını bozmadılar.

Tüm bunları Britanya hükûmetinin neonikotinoidleri kontrol altına alma çabalarıyla karşılaştırın. Çiçekli ekinlerde neonikotinoid kullanımının askıya alınmasını sağlayan AB yasağının kabul edilmesini engellemek için elinden geleni yaptı. Ülke tarihinin en kötü çevre bakanı olan Owen Paterson, Syngenta’ya “(askıya alınmayı engellemek için) çabalarımız önümüzdeki günlerde artarak devam edecek” yazmıştı. Bakanlık, arıların hiç zarar görmediğini göstermeye çalışan bir komisyon kurdu.  Yaptıkları çalışma öyle kötüydü ki hiçbir dergi kabul etmedi, ayrıca makalenin başyazarı kısa süre sonra Syngenta’da çalışmaya başladı.

Hükûmetin önde gelen bilim insanlarından Sirk Mark Walport, bilimle ilgili yanıltıcı açıklamalar yaptı ve bu tarım zehirlerinin piyasada kalmaya devam etmesini sağlamak için korku taktiklerine ve duygusal şantaja başvurdu. Neyse ki hükûmetin kampanyası başarısızlığa uğradı ve Avrupa Birliği Aralık 2013’te, kapsamı yalnızca çiçekli ekinlerle kısıtlı olsa da, iki yıllık bir moratoryum kabul edildi.

Küresel bir moratoryum elde etmek için yürütülen mücadele de aynı ölçüde kuvvetli ama, hükûmet yine yanlış tarafı tutuyor.  Çevre departmanındaki kıdemli bilim insanlarından birisi olan Ian Bold, geçen hafta Nature dergisinde yayınlanan son araştırmayı hedef alan bir yazı yayınladı. Makalesi öyle baştan savmaydı ki yazarların adlarını bile doğru yazamamıştı. Bir sonuca varmamızı sağlayacak kadar çok kanıt olmadığı konusunda ısrar ediyordı. Peki belirsizlikliklerin üzerine gidecek bir araştırma programının başlatıldığını duyurdu mu? Tabii ki hayır! Böyle tipler belirsizliklerden beslenir, ve bu durumu arsızca sömürürler.

Yeni çevre bakanı Liz Truss kimya şirketlerinin tarafını mı tutacak yoksa bilimin tarafını mı? Devletin bizleri yıkımdan ve sömürülmeden korumak için var olduğuna dair ufacık bir umudun dahi olduğuna inanmak istiyorum. Kennedy tüm hatalarına rağmen bunu biliyordu. Politikacılarımızın karşısında, Kennedy’nin zamanında karşılaştığı iki seçenek: ya şirketlere teslim ol ya hayatı koru. Ne yapacaklar?

George Monbiot

GeorgeMonbiot

Kim cesur, kim ekstrem? – Emre Ertegün

Bana seçimlerimden* ötürü çok cesursun falan diyorlar, varsın desinler de kim cesur acaba?..

Benzer şekilde, geçenlerde bir röportajda armağan ekonomisi vs. anlattık, kendi hayatlarımızdan örnekler verdik. Bunları yazmak, anlatmak isteyen arkadaşa dergiden ekstrem örnekler olduğumuza dair yorumlar gelmiş mesela. Gerçi sonra kabul ettiler ve yayımlanacak bildiğim kadarıyla… Ama gerçekten de kim ekstrem?

Kelle sayısı hesabı yapılıyorsa ben ve benim gibilerin bu sıfatları taşıdıkları söylenebilir belki ama gerçeklik üzerinden bir değerlendirme yapılırsa asıl “ötekilerin” cesur, ekstrem, falan filan oldukları net bir şekilde ortaya çıkıyor, bana kalırsa.

Küçük bir karşılaştırmalı değerlendirme yapmak istiyorum, sonrasında takdir sizin. Bunun için kendim ile şehirli bir orta sınıf kişisini karşılaştıracağım. Hatta çok uzağa gitmeye gerek yok, bunun için de kendi birkaç yıl önceki halimi ele alabilirim.

Emre VS. Emre’nin birkaç yıl önceki hali, yani –Emre

5 emre ertegün
Emre‘nin ortalama bir günü şu şekilde geçiyor: Sabah altıda uyanıyor (erken kalkmaya yeni yeni alıştırıyorum kendimi ama herhangi bir zorunluluktan değil, o saatlerin tadını çıkarmak için) ve ilk iş olarak bahçeye gidiyor. Domatlar, patlıcanlar ve diğerleri ne alemdeler gözlüyor, bazen büzüşük, çürümüş dalları ve otları temizliyor. Sulanma ihtiyacı varsa bahçeyi suluyor (bazen de akşamları yapıyor bu işi), bahçeden roka, biber vs. topluyor. Sonrasında bugünlerde ihmal etmeye başladıysa da çigong, yoga vs. ortaya karışık sabah egzersizi yapıyor. Sonrasında odun ateşini yakıyor ve çay suyunu koyuyor. Çay demlenirken zeytin, peynir, domates, tabii ki tahin pekmez (tp!) ve diğer arkadaşları çıkarıyor, yavaş yavaş, yayıla yayıla afiyetle yiyor. Akşama kadar geçen sürede kitap okuyor, biraz internete giriyor, bu aralar daha seyrek olsa da yazıp çiziyor, en az bir kez daha bahçeyi ziyaret ediyor, yemek yapıp yiyor; öğle saatlerinde siesta yapası geldiğinde hiç itiraz etmiyor ve gözlerini kapıyor. En güzel yanı da canı hiçbir şey yapmak istemiyorsa hiçbir şey yapmıyor. Bahçeyle ilgili işler haricindeki hiçbir iş elzem değil zaten; kaldı ki şimdi hepsini tek başıma yapıyormuş gibi anlatsa da dört kişi yaşadıkları için bütün bu işler de bölünüyor aslında. Hangisini, ne zaman yapmak isterse; onu, o zaman yapıyor. Bunların yanı sıra film izliyor, toplulukdaşlarıyla ve gelen giden dostlarla Scrabble, iskambil ve muhtelif oyunlar oynuyor; evdeki suntaları dolaba ve kitaplığa dönüştürüyor; -şu sıralar hava çok sıcak olduğu için nadiren- ormanda yürüyüş vs. yapıyor, arada bir denize giriyor; e akşam olunca da yine yemektir, muhabbettir gidiyor işte. Bu arada sürekli temiz hava soluyor, her yer ağaç burada. Çok cesurca, hımm?

Emre’nin hayatında hafta sonu – hafta içi kavramları yok. Sadece yiyecek ihtiyacını karşılamak için cumartesileri kurulan pazarı takip etmesi, bir de çigong yapmak istiyorsa çarşamba günü günlerden çarşamba olduğunu hatırlaması yeterli. Yemek saati, mola gibi kavramlara da yer yok; dedim ya canı ne zaman isterse o zaman yiyor, ne zaman ve ne kadar isterse o kadar çalışıyor.

Emre, temel ihtiyaçlarını karşılamanın ötesinde paraya gereksinim duymuyor. Yani yeme-içme masrafları haricinde pek de masrafı yok aslında; en büyük lüksü ise vazgeçemediği tahin ve bol bol yemeyi sevdiği beyaz peynir. Aylık toplam harcaması ise 300-400 TL. Bu paraya bir süredir dostları sayesinde erişiyor ama önceliği para kazanmak olsa bir şekilde yine kazanır o parayı. Ayrıca bu süreçte kendiliğinden para kazanmaya da başladı aslında, hem de çok sevdiği şeyleri yaparak. Ve ayrıca gıda üretimini öğrendikçe ve uyguladıkça bundan da çok daha az paraya gereksinim duyacak zaten.

Gelelim –Emre-‘ye. -Emre-

4 emre ertegün

Haftanın beş gününü, bazen hafta sonlarını da sabahtan akşama kadar ofiste veya ofis dışında çalışarak geçiriyor. Sabahları zar zor uyanıyor ve istemeye istemeye gidiyor işe. Cuma günlerini çok seviyor, Pazar öğleden sonradan itibaren çöken iç sıkıntısından ise hiç haz etmiyor. İş yeri stresi, iktidar ve ego mücadeleleri içinde çok yorulduğu için akşamları genelde yorgun hissediyor. Aynı nedenlerden dolayı kafayı dağıtmak için haftada en az birkaç kere alkolden destek alıyor. Hafta sonlarında ise kendini “bir şeyler” yapmak zorunda hissediyor ve renkli planlar yaparak hayatına tat katmaya çalışıyor. Bu arada bir sürü ambalajlı ürün tüketmek zorunda kalıyor ve her gün bir poşet çöp atıyor. Beton binaların ve araba egzozları içinde nefes aldığını sanıyor ama aslında başka bir şey yapıyor. Hayatındaki birçok ilişki çok yüzeysel, çünkü herkes kendi derdinde. Evet, herkes dertli bu hayatta!.. Zorunluluklar var, yapılması gerekenler… En önemlisi de çokça “ama” var hayatında. Bir sürü şey yapmak istiyor aslında “ama”…

Ne kadar kazanıyorsa o kadar harcıyor. Yapılacak o kadar çok şey var ki para harcamak çok kolay. Yapılan bu “şeyler” pek tatmin de etmiyor aslında. Ama tükettikçe mutlu olduğun yanılsamasına girmek çok olağan. E herkes böyle yapıyor di mi ama…

Biliyorsunuz işte, konuşturmayın beni…

Çok basitleştirerek anlattım ama anladınız siz. Tüm bunların ışığında kim cesur, kim ekstrem acaba?.. Bi’ daha düşünüverin bence.

* Televizyonlarını yeni açan seyirciler için bahsi geçen seçimlerim; şehir hayatını bırakmak, bir süre göçebe yaşayarak kendimi bulmaya çalışmak, şimdilerde bir köye yerleşmek, bir iş yerinde çalışmamak, mümkün olduğunca az tüketmek, akışa güvenmek vs.

Not: “Cesur”, “ekstrem”, “marjinal” gibi sıfatları gururla taşırım, ayrı. Yani bunları kötü şeyler olarak algılıyor değilim, bilakis hoşuma da gitmiyor değil… Ve fakat burada cesur olan ben değilim, valla değilim.

Bu yazı ilk olarak icimdensohbetler.blogspot.com da yayımlanmıştır

5 emre ertegün...

 

 

Emre Ertegün

14 Temmuz-20 Temmuz

İngiltere İngiltere kilisesi kadınların piskopos olabilmesini onayladı. Oylama sonucu verilen karar kadınların rahip olabilmelerine verilen izinin yirmi yıl sonrasında geldi.

Hollanda mahkemesi 300den fazla Boşnak Müslüman erkeğin ölümünden sorumlu olduğuna karar verdi. Temmuz 1995’te Srebrenica’daki Hollanda arabulucularının kontrolündeki Birleşmiş Milletler bölümünde sığınma arayan Boşnaklar Boşnak-Sırp kuvvetlere teslim edilmişti. Boşnak-Sırp milisleri askerlik çağına gelmiş 7000 Boşnak erkeği Srebrenica’da ve civarında katletmişlerdi.

Moskova yeraltı trenin raydan çıkmasıyla en az 23 kişi öldü, 200 kişi yaralandı.

Ukrayna ordu ve Rusya yanlısı ayırımcılarla çatışmalar devam ediyor. Ukrayna askeri nakliya uçağının vurulmasıyla şiddet yükseldi, öldürülen sivillerin sayısının artmasıyla tekrar bir ateşkese ulaşılması zor görünüyor. Amerika’nın Rus firmalara yeni ambargolar uygulamasıyla rublenin değeri düştü.

Irak Sünni İslamcı Salim al-Juburi parlamento sözcüsü seçildi. Böylelikle Başbakan Nuri al-Maliki’nin Şii’lerin hâkim olduğu hükümete daha fazla Sünni ve Kürt dâhil ederek güçlendirebileceği umut ediliyor. Cihatçılar kuzey ve batıdaki şehirleri ele geçirerek hükümeti tehdit etmeye devam ediyor.

Gine, Liberya ve Sierra Leone’de ebola vakaları geçtiğimiz haftaya göre %14 arttı, toplam ölü sayısı 600’ü geçti

Afganistan bomba yüklü bir arabanın doğu Afganistan’daki kalabalık bir pazarda patlamasıyla 40’dan fazla kişi öldü. Taliban patlamanın sorumluluğu almadı.

Avusturalya karbon vergisini bozarak dünyada sera gazı salımını azaltacak bir kıstası fesheden ilk ülke oldu. Başbakan Tony Abott partisi seçimleri kazandığında karbon vergisi uygulamayacağına söz vermişti. Avusturalya’nın bu hafta Tamil mültecilerle dolu bir gemiyi Sri Lanka’ya geri göndermesi de Birleşmiş Milletler ve Uluslararası Af Örgütü’nce eleştirildi. (ÖK)

Gazze’de en ölümcül gün

İsrail’in 8 Temmuz’da başlattığı saldırıların devam ettiği Gazze’den dün en kanlı günlerden biri yaşandı. En az 96 Filistinli öldü, ‘Sınır Tanımayan Doktorlar’, hayatın kaybedenlerin çoğunluğunun kadın ve çocuk olduğunu açıkladı. İsrail tarafında da Cumartesi gecesinden bu yana 13 askerinin hayatını kaybetti. Binlerce Filistinli mülteci kamplarına kaçarken ABD Başkanı Barack Obama, acil ateşkes çağrısında bulundu. ABD Dışişleri Bakanı John Kerry de Mısırlı yetkililerle görüşmek üzere Kahire’ye gidiyor.

140720153006_shejaiya_district_512x288_afp

Temmuz ayı saldırılarından bu yana 476 kişi öldü, 3 binden fazla kişinin yaralandı; Gazze’de 83 bin 695 kişi evini terk etmek zorunda kaldı.

Pazar günü pek çok ölümün yaşandığı Gazze’nin doğusundaki Şuacciye bölgesine İsrail kuvvetlerinin ilerleyişi devam ediyor. Pazar günü hayatını kaybeden Filistinlilerin 67’si Şuacciye bölgesinde yaşıyordu.
Hamas’ın askeri kanadı bir İsrailli askeri rehin aldığını duyururken, İsrail bu iddiayı yalanladı.

İsrail’de ikisi ABD vatandaşı 18 İsrailli asker hayatını kaybetti. İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu, Şuacciye için “terörün kalesi” ifadesini kullandı ve roketlerin İsrail’e bu bölgeden fırlatıldığını söyledi. Netanyahu, “İsrail ordusunun nüfusun yoğun olduğu bölgelere girmekten başka şansı kalmadığını” ifade etti ve sivillere bölgeleri terk etmeleri uyarısında bulundu. Netanyahu, “ülkede güvenlik sağlanana kadar Gazze’ye yönelik saldırılara devam edeceklerini ve gerekli görülmesi durumunda saldırıları genişleteceklerini” belirtti.

Filistin Yönetimi lideri Mahmud Abbas, Gazze’nin doğusundaki Şuacciye’deki saldırılar ve can kayıpları için “katliam” ifadesini kullandı.

84 bin kişi evini terk etti

Geçen Perşembe başlayan kara harekatının ardından BM, Gazze’de evini terk etmek zorunda kalan 83 bin 695 kişinin 61 sığınağa yerleştirildiğini ve rakamın hızlar arttığını belirtti. BM çadırları şimdiden dolmuş durumda, ayrıca bazı Filistinlilerin çadırlar güvenli olmadığı için korktuğu belirtiliyor. Zira daha önceki saldırılarda mülteci çadırlarına da bomba atılmıştı.

Görgü tanıkları Şuacciye sokaklarında çok sayıda ceset olduğunu ifade etti. Bölgede yardım ulaştırmak için karşılıklı ateşkes anlaşmasına varıldı fakat ateşkes bir saatten kısa sürdü. Taraflar ateşkesin bozulmasından birbirlerini suçladı.
Avustralya’nın Sydney şehrinde gerçekleşen Filistin’e destek eyleminden.

Saldırı eylemleri

İsrail’in Gazze’ye yönelik saldırılarının sona ermesi için uluslararası toplumdan da çağrılar yükseldi. BM Genel Sekreteri Ban Ki-mun, İsrail’in Gazze’ye yönelik saldırılarıyla ilgili, “Bu vahşi eylemleri kınıyorum. İsrail kendini azami şekilde sınırlamalı ve sivilleri korumak için daha fazlasını yapmalı” dedi.

ABD Dışişleri Bakanlığı’ndan yapılan açıklamada ‘İsrail ve Gazze’de gerilimin tırmanmasından ve sivillerin ölümünden derin endişe duyduğu, en kısa sürede ateşkes ilan edilmesi gerektiği’ ifade edildi. Açıklamada, ABD Dışişleri Bakanı John Kerry’nin Pazartesi günü Gazze’deki duruma ilişkin Kahire’de Mısırlı yetkililerle görüşeceği belirtildi.

Katar Dışişleri Bakanı Halit el Attiya da İsrail’in Gazze’ye yönelik saldırılarını kınadı, “Filistin halkı artık kuşatmayı kabul etmiyor ve uluslararası toplum görmezden geliyor” dedi.

Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri Ban ki-Mun da İsrail’in askeri operasyonuna son vermesi çağrısında bulundu ve “Her iki tarafın da uluslararası insani hukuka saygı göstermeleri talebim yineliyorum. Şiddet şimdi sona ermeli” dedi.

Ayrıca Fransa, İngiltere, Meksika, Hollanda, Danimarka, Fas, Avustralya gibi pek çok ülkede de İsrail saldırıları protesto edildi.

(Ajanslar)

14 Temmuz-20 Temmuz

Kadınlar 20 şehirden Meclis’e cinayetlere karşı acil eylem için çağrı yaptı

20 Temmuz Pazar günü kadınlar Meclis’in kadın ve trans cinayetlerine karşı olağanüstü toplanarak acil eylem planı hazırlaması talebiyle sokaklardaydı. İstanbul, Ankara, İzmir, Antalya, Bursa, Marmaris, Fatsa, Kocaeli, Kayseri, Çanakkale, Eskişehir, Adana, Dersim, Ovacık, Antakya, Urfa, Denizli, Mersin, Samsun ve Van’da sokaklara çıkan kadınlar Meclis kadın ve trans cinayetleri ile olağanüstü toplanana ve bu toplantıda kadın örgütlerinin belirlediği, cinayetleri önleyebilecek temel şartları doğrultusunda acil eylem planı oluşturulana dek sokaklarda olacaklar.

Somalı madenciler Meclis’e yürüdü, ama içeri alınmadı

Manisa’nın Soma ilçesinde 13 Mayıs’ta yaşanan maden faciasından sonra kendilerine verilen sözlerin tutulmadığını söyleyen 150 Dev-Maden Sen üyesi Somalı madenci Meclis’e yürüdü. 25 maden işçisi, taleplerini içeren dosyayı parti temsilcilerine vermek üzere Meclis’e girdi. DİSK Genel Sekreteri Arzu Çerkezoğlu’nun verdiği bilgiye göre, işçiler üzerlerindeki tulum ve çizme ile meclise girmek “yasak olduğu” gerekçesiyle içeri alınmadılar.

Polis Erzurum’da 14 yaşındaki çocuğu öldürdü

Erzurum’da Palandöken ilçesi Maksut Efendi Mahallesi’nde polisin vurduğu 14 yaşındaki Furkan Çavuş hayatını kaybetti, 16 yaşındaki kardeşi yaralı. Kardeşler hayvan otlatmaktan dönüyordu, yoldan geçerken hayvanlara otomobil çarptı. Sürücü ile çocuklar arasında çıkan kavgaya müdahale eden polisin çocuklara ateş açtı.

Hrant Dink davasında hak ihlali

Anayasa Mahkemesi, Dink ailesinin, Hrant Dink cinayetiyle ilgili “etkili bir soruşturma yapılmadığı, yürütülen soruşturma hakkında kendilerine bilgi verilmediği” gerekçesiyle yaptığı bireysel başvuruda, “Etkili soruşturma yapılmadığı” gerekçesiyle “ihlal” kararı verdi.

Erzurum’daki kayakla atlama kuleleri heyelan potansiyeli olmasına rağmen inşa edildi

TMMOB’a bağlı Jeoloji Mühendisleri Odası, Erzurum’da toprak kayması sonucu kullanılmaz hale gelen atlama kuleleriyle ilgili yaptığı açıklamada tesisin heyelan potansiyeli olmasına rağmen inşa edildiğini belirtti. Sarıdağlar A.Ş.’ye 94 milyon liraya verilen 20, 40, 60, 95 ve 125 metre yükseklikte Kayakla Atlama Kulelerini Başbakan Tayyip Erdoğan 7 Ocak 2011’de hizmete açmıştı. (ÖK)

Japonlardan akıllara zarar radyasyondan korunma yöntemleri

8 Temmuz  2014 tarihinde Fukushima Belediyesi , kendi web sitesi üzerinden  radyasyondan daha az etkilenmenin yollarına dair önerilerini yayımladı. Bu  öneriler şöyle;

Radyasyona Yenilmemek için  Sağlığımızı Güçlendirelim : Beslenme Önerileri

Radyasyonun domatesi dönüştürdüğü hal
Radyasyonun domatesi dönüştürdüğü hal

Not: Görsel, habere ait değildir. Radyasyonun saklanamayan sonuçları  varken Fukushima Belediyesi’nin önerilerinin anlamsızlığına vurgu yapmak için seçilmiştir

Radyasyondan fazla etkilenmemek için Japonya’nın muhteşem sağlıklı mutfağına başvurmak gerektiğini artık anlaşılmıştır , yapılması gereken :

1-Radyasyon içermeyen ürünleri tüketmek.

2-Sindirim sisteminin iyi çalışmasını sağlamak.

3-İyi beslenerek radyasyonun vücuda yerleşmesini önlemek.

4-Aşağıdaki adımları tatbik etmek.

1) Radyasyon  içeren gıdalar tüketmeyin

Ürünlere karşı radyasyon içerdiği düşüncesiyle önyargılı olmayın .

Tüketeceğiniz gıdaların radyasyon içerip içermediğini ölçüm yaptırın.

2)Gıdaları tüketirken

Yiyeceğiniz sebze ve meyveleri kabuklarını soyduktan sonra iyice yıkayın.

Kaynatarak tüketecekseniz, kaynattıktan sonra geriye suyunu dökün.

Pişirme yöntemi olarak  soslarla  marine/ terbiye ederek pişirin .

3) Sindirim sisteminiz iyi çalışsın

Vücudunuzun gereksiz maddeleri tutmaması için boşaltım sisteminiz iyi  çalışmalıdır.

Bağırsak hareketliliğiniz için sebze , meyve tüketin.

Günde 5 tabak sebze yemeği tüketin.

Kahvaltıdan sonra mutlaka tuvalete çıkmayı alışkanlık edinin.

Sıvı gıdalar tüketmeyi de unutmayın

1-Fermente gıda ,yoğurt,süt gibi laktoz içeren gıdalarla ,soya ,küflendirilmiş    fasulye(natto) sindirimi kolay gıdalardır,    bağırsak hareketlerinizi rahatlatır.

2-Bağırsak hareketleriniz artınca tuvalete daha çok çıkacaksınız

3-İyi beslenip radyasyondan zarar görmenizin önüne geçin

Doğada radyoaktif maddelerle benzer nitelikte  mineralleri içeren gıdaları  tüketmeyi azaltın.

  • İyot içeren gıdalar ( yosun ve türevleri)
  • Potasyum içeren grup (patates,sebze,meyve,balık)
  • Demir içeren grup (ıspanak ,palamut, hijiki yosunu )
  • Kalsiyum grubu (hijiki yosunu , süt ve süt ürünleri, küçük balıklar )

4) Radyasyondan etkilenmemek için  tüketilmesi önerilen gıdalar

Bedenimiz ve sindirim sistemimiz sürekli çalışır .Hasta olmadan  sağlıklı yaşamak bu sistemin doğru işlemesine bağlıdır.  Japon mutfağının vazgeçilmezi fasulye ve mantar , meyveler Vitamin A , B, C, E  ihtiva ettiği için radyasyondan etkilenmenizi önler .

1-Dengeli beslenmelisiniz.

  • Öğününüz ana yemek-salata ve meyveden oluşmalı.
  • Öğün aralarında tatlı , şeker değil meyve ve yoğurt tüketin.
  • Çok şeker alırsanız vücudunuzun denegesi bozulur.
  • Her gün A , B , C , D , E vitaminlerinden alabileceğiniz gıdaları tüketin.

2-Yediklerinizi iyice çiğneyin.

3-Kabızlığın önüne geçin.

Yoruma mahal bırakmıyor bu haber ,Fukushima Belediyesi çözümü bulmuş ; radyasyonu vücudunuzda tutarsanız sorumlusu sizsiniz ; boşaltın bağırsaklarınızı !

 

(City.fukushima.fukushima.jp, Yeşil Gazete)

 

Gazze’de Pazar katliamı

İsrail’in Gazze’ye yönelik saldırıları can almaya devam ediyor. Saldırıların yoğunluk kazandığı Pazar günü İsrail savaş uçakları Gazze’nin Şecaiyye bölgesinde saldırılardan kaçan sivilleri hedef aldı. İlk belirlemelere göre savaş uçaklarının bombardımanında en az 60 kişi öldü, 400’den fazla kişi yaralandı.

Şecaiyye dışında Tuffah, Zetun ve Şaif bölgelerinin çok ağır bombardımana maruz kaldı. Pazar günü saldırılarında Şecaiye dışında da çok sayıda ölüm olduğu, toplam 97 kişinin hayatını kaybettiği bildiriliyor.gazze-yerlesim

Son saldırılarla hayatını kaybedenlerin sayısı 440’a, yaralananların sayısı ise 3 bin 25’e yükseldi. Filistin kaynaklarına göre hayatını kaybedenlerden 112’si çocuk, 41’i de kadın.

Filistin direnişinin tüm gücüyle savaştığını ifade eden Hamas sözcüleri, “Ateşkes yok, teslim yok. İsrail şartlarımızı kabul edene kadar savaşacağız. Dünyayı kanımızla utandıracağız.” Diye beyanda bulunuyor..

Görgü tanıkları İsrail Gazze’ye yönelik artan saldırılarına rağmen Gazze’den atılan roketlerin durmadığını ve İsrail tarafından sirenlerin duyulmaya devam ettiğini bildiriyor. Çatışmalarda 13 İsrail askerinin öldürüldüğü belirtilirken bir İsrail askerinin Hamas askeri kanadı tarafından esir alındığı öğrenildi.

Al Jazeera’nın haberine göre Filistin Sağlık Bakanlığı Sözcüsü Eşref Kudra, İsrail’in Şecaiyye bölgesini kapalı askeri bölge olarak ilan ettiğini ve bölgeye ambulansların girişine izin verilmediğini söyledi. Kudra, Şecaiyye sokaklarında ulaşılamayan onlarca ceset olduğunu belirtti.

(Ajanslar, Al Jazeera,Yeşil Gazete)