Ana Sayfa Blog Sayfa 3878

Ukrayna – AB ortaklık için anlaştı, Rusya yanlılarına özerklik

ukrayna - abAB – Ukrayna Ortaklık Anlaşması, Avrupa ve Ukrayna Parlamentosu’nda bugün eş zamanlı olarak oylanarak kabul edildi. Avrupa Parlamentosunda yapılan oylama ve ardından yapılacak imza töreni TV’lere canlı olarak yayınlandı.

AB Ortaklık Anlaşması’nın geçen yıl sonunda imzalanması gerekiyordu. Ancak dönemin devlet başkanı Viktor Yanukoviç süreci durdurmuş ve Rusya ile yakınlaşmayı tercih etmişti.

Yanukoviç’in Moskova yanlısı politikası Batı yanlılarının tepkisine yol açmış, “Maidan gösterileri” adı verilen protesto hareketi Yanukoviç’in iktidardan uzaklaştırılmasıyla sonuçlanmıştı.

Bu arada Rusya’nın tepki gösterdiği “AB-Ukrayna Serbest Ticaret Anlaşması”nın uygulanması 2015 yılının sonuna ertelendi.

Ukrayna’da AB ortaklık anlaşmasına paralel olarak ülkenin doğu bölümünde Rusya ile birleşmeyi savunan grupların yol açtığı karışıklığı yatıştırmaya yönelik bir adım atıldı ve bölgeye özerklik tanınacağı açıklandı. Aynı zamanda olaylara karışan kişilere yöenlik af çıkartılacağı da gelen bilgiler arasında.

 

 

8.Beyoğlu Sahaf Festivali başlıyor

sahaflar8. Kez düzenlenen Beyoğlu Sahaf Festivali bu sene Tepebaşı’nda eski TRT binasının yanında 17 Eylül – 7 Ekim tarihleri arasında gerçekleşecek.

Bu yılki festivale İstanbul ve Türkiye’nin değişik illerinden 80 sahaf katılıyor.

Sahaf tezgahlarında eski ve nadide  kitaplar, tarihe tanıklık eden dergiler, eskiye ait yazılar, eski fotoğraflar ve kartpostallar, afişleri, nadide levhalar, mektuplar  ve plaklar bulunacak.

(Özel Haber) Edremit Körfezi’nde uçaklar kimyasal saçıyor

Türkiye’de zeytin üreticiliğinin önemli merkezlerinden biri olan Edremit Körfezinin üzerinde kara bulutlar dolaşıyor. Uçakla ilaçlama ülke genelinde yasak iken Körfez zeytinciliği bu yasağın istisnası durumundaydı. 2011’de Avrupa Birliği standartları uyarınca yasaklanan havadan zeytinlik ilaçlama faaliyeti bu yaz itibariyle Balıkesir İl Tarım Müdürlüğü ve Büyükşehir Belediyesinin kararıyla tekrar başladı. Zeytin sineğine karşı mücadele gerekçesiyle başlayan ilaçlama bölgedeki tüm canlı yaşamın sağlığı açısından tehlike arz ederken, organik tarım yapan üreticileri zor durumda bırakıyor. Edremit Körfezindeki bazı zeytin üreticileri ilaçlamayı onaylarken büyük bir kısmı uygulamaya tepkili. Üstelik uçakla kimyasal ilaç atılmasına karşı olanlar da atılan ilaçlar için para ödemek zorunda bırakılıyor.

zeytin_agaci

Zeytin sineğine karşı mücadele gerekçesiyle, Edremit Körfezinin Balıkesir ilinde kalan bölümlerinde uçakla kimyasal ilaç uygulaması tekrar başlatıldı. 2011 yılına kadar yapılan ilaçlama, Avrupa Birliği’nin ‘Bitki Korumasının Sürdürülebilir Kullanımı Direktifi’ uyarınca iptal edilmişti. Fakat geçen Ağustos ayında, Balıkesir Büyükşehir Belediyesi, 3 milyon 770 bin liralık bir bütçe ayırarak ilaçlamaya tekrar başladı. Balıkesir Büyükşehir Belediyesi ve İl Tarım Müdürlüğü, zeytinliklerin engebeli arazilerde olması nedeniyle karadan ilaçlamanın etkin olmadığı gerekçesiyle uygulamayı savunurken iyi tarım ve organik tarım üreticilerine göre havadan ilaçlama hem ekosistemin hem de bölgedeki insan sağlığının tehlikeye atılması anlamına geliyor.

İlaçlama çözüm değil

GÜMÇED (Güney Marmara Çevre Derneği) Edremit Körfez Şubesi, ilk havadan ilaçlamanın yapıldığı ağustos ayında bir basın açıklaması yayımlamış ve tehlikeye dikkat çekmişti. Dernek, bölgede yaklaşık 100 üreticinin organik ve iyi tarım uygulamasına geçtiğini hatırlatarak, kimyasal ilaçlama nedeniyle bu üreticilerin sertifikalarını kaybetme riski taşıdıklarını vurguladı. GÜMÇED, önceki yıllarda yapılan ilaçlamanın zeytin sinekleriyle beslenen diğer canlıları (predatörleri) öldürdüğünü, üstelik sineklerin zamanla ilaca bağışıklık kazandığını ileri sürüyor. Öte yandan yakın geçmişte Havran Barajı’nda su tutulması ile zeytin sineğinin doğal çözümü olan yarasaların kaybolmasını hatırlatarak kimyasal ilacın çözüm değil, sorunun bir parçası olduğunun altını çiziyor.

Yeşil Gazete’ye konuşan GÜMÇED Edremit Körfez Şube Başkanı Mehmet Akif Öznal, kimyasal ilaçlamadan önce predatör (avcı böcekler) dağıtma, sineklere karşı tuzak yapışkanları koyma gibi ilk basamak yöntemlerin üreticilerin sadece yüzde %5’i tarafından kullanıldığını söyleyerek “ bu sene bazı üreticilerin ve ilaçlama birliklerinin oluşturduğu lobi nedeniyle belediye ilaçlamaya başladı” ifadelerini kullandı. GÜMÇED konuyla ilgili suç duyurusunda bulunmaya hazırlanıyor.

fft261_mf4373640
Balıkesir Büyükşehir Belediye Başkanı A. Edip Uğur, geçen ağustos ayında ilaçlamanın başladığını bu pozla ‘muştulamıştı.’

İlaçlama zeytin olgunlaştıktan sonra yapıldı

Zeytin Üreticileri Sendikası Sekreteri Hasan Cengiz de bölgedeki bazı büyük zeytin üreticilerinin belediyeye ilaçlama uygulaması için baskı yaptığı iddiasında. Yerel seçimler sonrası yürürlüğe giren ve kamuoyunda ‘6360 Sayılı Kanun’ olarak bilinen kararname kapsamında Balıkesir Belediyesi de büyükşehir belediyesi haline geldi ve yetki devri gerçekleşti. Belediyenin ‘haşereyle mücadele’ yetkisi kapsamında bu uygulamayı yaptığını ifade eden Cengiz, bir belediyenin bu konuda tasarruf kullanmasını sakıncalarını hatırlatıyor. Öte yandan sendika başkanı, ilaçlamanın yapıldığı tarihte zeytinler olgunlaşmış olduğu için zaten herhangi bir işe yaramayacağını, bu açıdan tekrar uçakla kimyasal ilaçlamayı siyasi bir taktik olarak gördüklerini dile getiriyor .

İşçi arılar öldü

Havadan ilaçlama sadece zeytin sineklerini hedef almıyor, belki de en büyük zararı arıcılara vermiş durumda. Edremit Arıcılar Derneği Başkanı Sahra Karatepe, son ilaçlamada bal toplayan işçi arılarının hepsinin öldüğünü aktarıyor. Yani bu sene bal üretimi, hem işçi arıların ölmesi, hem de çam ağaçlarında bulunan ve arıya besin sağlayan bastıra böceklerinin ölmesi nedeniyle oldukça düşük olacak. Bu tür bir ilaçlamanın dünyanın birçok yerinde yasak olduğunu belirten Karatepe, “Sadece burada uygulanıyor. Demek ki birileri para kazanıyor. Biz doğanın dengesinin bozulmasına karşıyız” ifadelerini kullanıyor.

Kısırlaştırma

Peki ne yapılmalıydı? Mağdur zeytin üreticilerinden bazıları havadan ilaçlamanın kesinlikle uygulanmaması gerektiğini düşünürken, bazıları da havadan organik ilaçlama veya farklı yöntemlerle zeytin sineğiyle mücadele edilmesi gerektiğin görüşünde. İkinci grupta yer alan Ulusal Zeytin ve Zeytinyağı Konseyi genel direktörü Dr. Mustafa Tan, bölgenin meyilli araziye sahip olmasından dolayı, üreticinin karadan ilaçlamayı yapamadığını savunuyor; “Tarım Bakanlığı bu uygulamayla geriye bir adım atmış oldu, fakat uygulama üretici açısından ürünlerinin kalitesi düşmeyeceği için kabul görüyor. Yine de çevresel etkileri ne oluyor o konuda da araştırma yapmak lazım. Talebimiz şu: uçakla ilaçlı mücadele zaruri bir uygulamadır ama çevreye uygun organik ilaçlarla ilaçlanmalıdır. Organik ilaçlama pahalı olduğu için bu yük ağır geliyor bakanlığa. Tan, Hırvatistan ve İsrail’de uygulanan, zeytin sineğinin erkeklerinin kısırlaştırılması ve doğaya salınması yönteminin de, maliyetine rağmen uygulanması gerektiğini görüşünde.

“Yeniden ilaçlama olursa ne yapacağız?”

Zeytin ve Zeytinyağı Konseyi üyesi olan bir başka üretici Hüseyin Bozkurt da uçakla ilaçlamanın sadece organik ilaçla yapılması gerektiğini düşünüyor. Arazisinde iyi tarım uygulaması yapan Bozkurt ilaçlamanın tarıma verdiği zararı şöyle anlatıyor: “İyi tarımda attığınız ilaçları reçete karşılığı satın alıyorsunuz. En az 3 yıl denetim altındasınız. Temizse sertifika veriliyor. ÇKS çiftçi kayıt sistemine girdiğinizde 60 lira ilaç parası tahsil ediliyor.” Bazı üreticilere verilen söz nedeniyle belediyenin bu uygulamayı başlattığına inanan Bozkurt, yeni hasat zamanını kara kara düşünmeye başlamış: “Burada Ayvalık, Gemlik ve domat çeşidi olmak üzere üç tip zeytin vardır. 20 Eylül’den sonra domat zeytinleri toplamaya başlayacağız. Eğer yeni bir ilaçlama yapılırsa bu ilaçlama altında nasıl toplayalım?”

Kimyasal ilaçlara bağımlılık

Bir başka zeytinyağı üreticisi Mahmut Boynudelik ise ilaçların uçakla mı atılıp atılmaycağı tartışmasını yanlış buluyor ve sürdürülebilir tarım gereği kimyasalları hayatımızdan çıkarmayı savunuyor. “Üreticiler kimyasala mahkum olduklarını düşünüyor. Kimyasal ilaçlar gibi kimyasal gübre de, yabani ot ilaçları da verim düşer korkusuyla kullanılıyor. Oysa kullandıkça hem toprak ve su kaynaklarımız zehirleniyor hem de kimyasal ilaç şirketlerine bağımlı oluyoruz.”

Asıl sorun monokültür tarımı

Ziraat Mühendisi Ozan Erzincanlı’ya göre havadan ilaçlama, belediye eliyle bu kadar büyük bir alanda yapıldığında büyük zararlar getirebilir. ‘Zararsız’ denen kimyasalın bile zararları olduğunu hatırlatan Erzincanlı, teknik bilgi eksikliği olduğu için rüzgarlı havalarda da ilaçlamanın yapıldığını belirtiyor; bu da hem ilacın etkisini azaltıyor; hem de tüm canlı yaşamını tehdit ediyor. ‘Organik tarım ilacı’ diye bir şeyin olmadığını hatırlatan Erzincanlı’ya göre asıl sorun bölgedeki monokültür tarımı: “Kocaman zeytinlikler olunca yoğun böcek baskısı oluyor. Tamamen önlemek için asıl yapılması gereken tarımı çeşitlendirmek ve topraktaki organik madde miktarını arttırmak.” Fakat bölgede kaç zeytin üreticisinin buna yanaşacağı şimdilik soru işareti.

Havadan ilaçlama gerekçelerini sormak için ulaştığımız İl Tarım Müdürlüğü, Bakanlıktan alınan izne uygun olarak yasal bir uygulama yaptıklarını ifade etti. Bakanlığın iznine tabi tek havadan ilaçlamanın zeytin sineğine karşı olduğunu belirten Müdürlük yetkilileri, arazinin engebeli olması nedeniyle bu uygulamayı seçtiklerini belirtiyor. Balıkesir Büyükşehir Belediyesinin verdiği bilgiye göreyse, daha önce İl Özel İdaresinin yaptığı ilaçlama faaliyeti, Büyükşehir Yasasının yürürlüğe girmesinin ardından belediyenin inisiyatifine geçti. İl Özel İdaresi tarafından belediyeye 3 milyon 770 bin lira para aktarıldı ve ilaçlama özel bir firmaya yaptırıldı.

(Gözde Kazaz / Yeşil Gazete)

İyi de, kendimizi nasıl restore edeceğiz biz? – Erdoğan Özmen

Boğazımıza kadar battığımız bu pisliği daha ne kadar taşıyabiliriz ki? Gözümüze soka soka tezgahladıkları, hayasızca sürdürdükleri hırsızlık ve yağma düzenine verdiğimiz izin ve onayı nereye kadar genişletebiliriz? Sefil üçkağıtçılıklarını ve çirkin oyunlarını her seferinde nasıl pis bir sırıtış eşliğinde sahnelediklerine şahit olmayan kaldı mı içimizde? Kendimize duyduğumuz saygıdan bu kadar kolay vazgeçersek eğer, bizden geriye ne kalır sanıyoruz ki? Yalanlarını dinlemekten ne zaman bıkacağız? Taş kalpli zalimler onlar; işledikleri her suça daha baştan arka çıka çıka daha ne kadar alçaltabiliriz kendimizi? Karanlık sokaklarda, meydanlarda, köşe başlarında hunharca öldürülen çocuklarımız için bile –biz şimdi onların resimlerine bile bakmaya kıyamazken- içlerinin hiç acımaması, aynı kin ve nefreti o zaman bile arsızca sergilemekten geri duramayışları da tiksinti uyandırmayacak mı hiçbirimizde? Hiç mi? Böylesine ağır bir merhametsizlik ve sevgisizlik karşısında gösterdiğimiz bu soğuk kayıtsızlığı mümkün kılan nasıl bir kalbimiz var bizim? Bu ağır insanlık kaybı ne zaman geldi oturdu ta içimize?

Onlar, onların eşi dostu daha çok ve daha çabuk zenginlik ve sermaye biriktirsin, paraları keyifle kutularda, odalarda istiflesinler diye havasız kömür ocaklarında, demir ve beton yığınları arasında, gökdelenlerin asansörlerinde, tersanelerde, sel sularında inleye inleye, kemikleri kırıla kırıla, organları ezile ezile, etleri yana yana her gün ölen kardeşlerimiz için edecek iki çift lafımız da mı yok artık? Yoksullar her gün yeniden üç kuruş paraya hayatlarını ortaya koyuyorlar ya çaresizce, artık bir daha iyileşmeyecek ıstırap ve hatıralarıyla geride kalan öksüz ve yetimlerin gözlerine bakabilecek bir yüzümüzün kalmamış olması hiç mi umurumuzda değil bizim? Derelerimizi, parklarımızı, ormanlarımızı, tarlalarımızı birbirlerine peşkeş çekerken onların gösterdiği açgözlülük ve pişkinlik gözümüze batmayacak mı hiç?

Suçluluk insanın en kıymetli duygusudur belki de. Çevresinde ruhlarımızın kurulduğu asıl merkez orasıdır. Vicdan, ahlak, sorumluluk etiği oradan köken alır. Bütün büyük anlatıların asıl temasının suçluluk olması bundandır. Ahlak, herhangi bir çıkar beklentisi olmaksızın başkalarının iyiliği için davranabilir olmaktır ve bu kendi iyiliğimizin ve esenliğimizin en güçlü teminatıdır. Mevcut duruma ait olmakta, kendi yarar ya da çıkarının peşine düşmekte değildir insanı bulacağımız yer. Ahlakımızı ve vicdanın çağrısını böylesine kaybetmiş olmanın yükünden, bu denli aldırmaz olmanın ağırlığından nasıl kurtulacağız biz?

İnsanı çoğaltan ve içini genişleten derin bir hak ve adalet duygusunun olması değil midir? Bu körelmiş vicdanlarımızla nasıl bir hayat sürdüreceğiz? Kötülüğü kötülük olarak nasıl teşhis edeceğiz bir daha? Kötülüğü adlandırmayı nasıl, nereden bileceğiz? Cinayetlerinin, yalanlarının, hırsızlıklarının ardından hep aynı küstahlığı ve soysuzluğu sergilemeleri arkalarında durduğumuza inandıklarındansa eğer, varoluşumuzun sıradan bir müsvedde derekesine düşürülmüş olması hiç mi kanımıza dokunmayacak? Varlığımızın tam kalbinden yükselen vicdanın sessiz çığlığını en güçlü kelimelere tercüme etmek değil midir insaniyet temeli dediğimiz şey? Hiç mi endişelendirmiyor bizi, zulmet ve vahşete bu teslimiyetin ebedi bir vicdani eziyet olarak bir daha peşimizi bırakmayacak olması?

Önüne çıkan her şeyi posasını çıkarana kadar ele geçirme hırsının, bu doymak bilmez açgözlülüğün, geride hiçbir şey bırakmamacasına saldıran bu ürkütücü iştahın nasıl bir bünyede böylesine biriktiğini hiç merak etmeyecek miyiz? Diyelim, şehrin tam ortasında, hepimize azıcık serinlik versin ya da çocuklar oynasın diye parka/bahçeye dönüştürülmesi gereken –ve hepimize ait olan- bir açıklık var. Her seferinde aynı gözü dönmüşlükleve hızlıca saldırıp her şeyi demire ve betona çevirmek onların içini hiç sızlatmıyor, tamam da bunuutanmadan açıkladıkları yüzlerce milyon dolarlık karları biraz daha artsın diye işçileri öldüre öldüre, kanlarını döke döke yapmaları karşısındaki sessizliğimiz bizi hiç mi utandırmayacak?

Bu kanlı, karanlık, vahşi saltanat dönemine ait bütün suçların tek tek hesabını sormazsak eğer, kendi çok yönlü suç ortaklığımız için hakiki bir arınmanın gereklerini yerine getirmezsek, yine göz yumarsak, “en iyisi geçmişe sünger çekmek” dersek, geçip gitmeye kalkarsak üzerinden, tertemiz bir niyet ve halis bir özlemle ve ümit ederek hiçbir şey için herhangi bir başlangıç yapamayacağımızı; bu lanetli geçmişin, bütün travmatik yüküylerüyalarımızı bile istila edeceğini göremiyor muyuz?

Kendimizi adım adım insanlaştırmak denen büyük bir hikayenin sahipleriyiz biz. Her bir evresinde o sürecin, sebep olduğumuzu düşünerek üstlenmekten çekinmediğimiz hayali, gerçek ya da simgesel her türlü ihmal, yıkıcılık, tahribat ya da kayıtsızlık için nedamet getire getire inşa ediyoruz benliğimizi. Onara onara ötekini; ama kendimizi de. Büyük bir utanç duyarak, iyilik karşısında şükranı ve teşekkürü öğrene öğrene büyüyoruz. Çıplak çıkar ve güç ilişkisi mantığından bizi esirgeyen bir yüce gönüllülüğü kalbimizde sindire sindire. İçimiz elvermediği için, kıyamadığımızdan her bir kaybımızı içimizde tuta tuta.…O kutlu yolculuğun, biz billur gibi bir kalp ve vicdan olarak kalana değin sürmesi. Bunları hatırlamanın tam vakti değil midir? Kendi şahsi hakikat komisyonlarımızı kurup, orada kendimizle ve bütün suçlarımızla arı bir yüzleşme ve arınma arzusuyla yola çıkmanın vakti?.. İnsanın en üstün vasıflarından biriyse hakikate sadakatle bağlı olmak, yeniden insanlığımızı fethetmek için, geç olmadan…

Biz, her geciktiğimizde çünkü, içimizdeki insaniyet zeminini yeni bir gayretle sahiplenerek kendimizi onarma işini her savsakladığımızda hepimize çoktan bulaşmış bu çürüme geride hiçbir şey bırakmayacak…

Erdoğan Özmen – http://www.birikimdergisi.com

İklim treni yola çıktı

Pazar günü ABD’nin New York şehrinde yapılacak Halkın İklim Yürüyüşü için aktivistleri taşıyacak Halkın İklim Treni yola çıktı. San Fransisco şehri dışında Emeryville’den ilk yolcularını alan tren, dört gün boyunca kıtanın bir kıyısından diğer kıyısına aktivistleri toplayarak geçecek, Cumartesi günü New York’a varmış olacak. Tren yolculuğu boyunca aktivistler birbirleriyle tanışacak, hazırlıklar yapacak, ve birbirlerine eğitimler verecekler.

İklim Treni California'dan yola çıktı.
İklim Treni California’dan ilk yolcularını aldı.

23 Eylül BM iklim zirvesi öncesi Pazar günü New York’ta düzenlenecek iklim yürüyüşüne iklim değişikliğine karşı acil, etkili ve kararlı eylem çağrısı yapacak çeyrek milyon insanın katılması bekleniyor. Halkın İklim Treni adı altında kalkan iki trenin yanı sıra, 400ün üzerinde otobüsle 22,000 kişi yürüyüş için New York’a gidiyor. Tren, dört günlük yolculuğu esnasında  Reno, Denver, Salt Lake City, Omaha ve Chicago dahil  40’ın üstünde istasyonda duracak.

350.org öncülüğünde dünya çapında 1100 organizasyonun katılımıyla yapılan girişimin bir kısmı da Cuma ve Cumartesi günü İstanbul’da düzenlenecek etkinlikler ve İklim Yürüyüşü ile gerçekleşiyor. Halkın İklim Yürüyüşü’ne doğru hazırlanan iklim değişikliği ve çözümü konusundaki güncel belgesel Disruption Türkçe altyazı ile de izlenebilirken 350.org kurucusu Bill McKibben Türkiyeli aktivistlere özel bir video ile seslenmişti.

(Center for Biological Diversity, 350.org, Yeşil Gazete)

ABD’den eşitlik raporu: LGBT’ler ekonomik olarak dezavantajlı

Cinsel yöneliminiz ya da cinsiyet kimliğiniz çalışma hayatınızı ve ekonomik durumunuzu nasıl etkiler? ABD’de hazırlanan bir rapor, LGBT (lezbiyen, gey, biseksüel, trans) çalışanların ekonomik olarak dezavantajlı bir grup olduğunu söylüyor.

Kaos GL’den Ömer Akpınar’ın haberine göre Birleşmiş Milletler’e üye ülkelerdeki insan hakları ihlallerinin ele alınacağı Evrensel Periyodik İnceleme’de ABD’nin LGBT karnesine dair raporu William Enstitüsü hazırladı. Rapor, LGBT’lerin çalışma hayatında yaşadıkları sorunların yoksulluk olan ilişkisini gözler önüne seriyor.

Adil bir çalışma ortamı herkesin hakkı

ayrimciligahayir1mayis...

Rapora göre, lezbiyen ve geylerin yüzde 37’si, translarınsa yüzde 90’ı işyerinde tacize uğradığını belirtiyor. Ancak çalışma hayatında cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği temelli ayrımcılık ne federal düzeyde, ne de çoğu eyalette yasak.

Kamu görevlileri ise cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği ayrımcılığına karşı sınırlı düzeyde Anayasal korumadan yararlanabiliyorlar. Başkan Obama’nın Temmuz ayında imzaladığı kararname federal çalışanları ayrımcılıktan korusa da sorun çok daha büyük. Rapor hem kamuda, hem de özelde adil bir çalışma ortamı yaratılmasının temel bir insan hakkı olduğuna dikkat çekiyor.

LGBT’lerin yoksulluk riski daha fazla

Çalışma hayatındaki adaletsizliklerin LGBT’lere yansıması ise pek çok LGBT’’nin federal yoksulluk sınırının altında ya da yakınında seyretmesi olarak görülüyor. Ekonomik açıdan dezavantajlı bir grup olmayı sürdüren LGBT’lerin LGBT olmayanlara kıyasla yoksulluk riski daha fazla. Her 4 LGBT yetişkinden ez az 1’inin geçtiğimiz yıl kendisini ya da ailesini geçindirecek kadar parası olmadığı bir zaman yaşadığının altı çiziliyor.

Türkiye’nin Evrensel Periyodik İnceleme oturumu için Kaos GL, LGBTI News Turkey ve IGLHRC LGBT’lere yönelik insan hakları ihlallerini raporladı. Raporun tamamına bu bağlantıdan İngilizce olarak ulaşabilirsiniz.

(Kaos GL)

 

 

Arjantin’de liseli erkeklerden trans arkadaşlarına etekli destek

Brezilya’nın Rio de Janeiro kentinde bir okulda erkek öğrenciler transseksüel arkadaşlarını desteklemek için etek giyerek okula gitti.

Trans arkadaşa destek...

Okul yönetimi tarafından pantolon giymeye zorlanan transseksüel arkadaşlarına destek vermek için etek giyen erkek öğrencilerin eylemine kız öğrenciler de katıldı. Öğrencilerin eylemlerini Facebook sayfasında duyurmasından sonra Pedro II Lisesi yöneticileri resmi kıyafet prosedüründe düzenlemelere gideceklerini açıkladı.

Gezegenin tarihi günleri – Gökşen Şahin

23 Eylül’de New York’ta BM iklim zirvesi yapılacak; 20 – 21 Eylül tarihlerinde dünyanın her tarafında iklim değişikliğinin etkilerini yaşayan ve artık harekete geçilmesini isteyen milyonlar ise sokaklara çıkacak.

peoplesclimatemarch0Tarihi bir an yaşıyoruz. Gezegenimiz uzun zamandır eriyen buzullarıyla, daha da şiddetlenen kuraklıklar, seller, kasırgalar ve tayfunlarla alarm veriyor ancak biz bunu duymazlıktan gelmeye devam ediyoruz. Üstelik iklim değişikliğine çözümler varken ve bilim insanları geri dönüşü olmayan noktaya gelmemek için acil harekete geçilmesi gerektiğini söylerken; yalnızca fosil yakıt bağımlılığımız yüzünden geleceğimizden oluyoruz. Gezegenimiz tarihinde bunu ilk defa yaşıyoruz. Doğru duydunuz tarihi bir an yaşıyoruz.

Başka bir tarihi anı daha aynı anda yaşıyoruz. Dünya devletleri 2009’da Kopenhag’da ‘gezegeni kurtaracak anlaşma’ için bir araya gelmişler ve hiçbir adım atmamışlardı. O tarihten sonra gezegenin en acil konularından birisi hakkında devlet başkanlarının bir araya geldikleri bir toplantı daha gerçekleşmedi. Bunun üzerine Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Ban Ki-moon kendi inisiyatifi ile bir ‘acil toplantı’ çağrısı gerçekleştirdi. 23 Eylül’de New York’ta 125 ülkenin devlet başkanı veya hükümet lideri bir araya gelecekler ve iklim değişikliğine çözüm bulmak konusunda ne yapacaklarını konuşacaklar. Birleşmiş Milletler’in yayınladığı listeye göre Türkiye de toplantıya cumhurbaşkanı düzeyinde katılım gösterecek.

Ve işte bunun öncesinde dünyanın her tarafında rengarenk bir tarihi ana daha tanıklık edeceğiz. 20 – 21 Eylül tarihlerinde dünyanın her tarafında iklim değişikliğinin etkilerini yaşayan ve artık harekete geçilmesini isteyen milyonlar sokaklara çıkacaklar. 150 ülkede 2200 eylem/etkinlik gerçekleştirilecek. Yürüyüşün esas merkezi ise Birleşmiş Milletler toplantısının yapılacağı New York olacak.

New York’taki eyleme göçmen oluşumlarından Sandy Kasırgası mağdurlarına, sendikacılardan Hollywood oyuncuları ve senatörlere kadar birçok farklı gruptan yüzbinlerce insan katılacak. Eyleme yalnızca New York’tan değil Amerika’nın her tarafından yola çıkan 500 otobüs ve beş tren dolusu insan da katılacak. İklim hareketi ilk defa bu kadar farklı kesimden insanı bir araya getirerek tek bir şey talep edecek: “Acil ve doğru politikalarla harekete geçilmesi”.

Unutmayın, dünya için tarihi bir andan geçiyoruz. Dünyadaki milyonlarla birlikte harekete geçmek için 20 – 21 Eylül’de İstanbul’da gerçekleşecek alternatif zirveye ve 20 Eylül’de Saat 17.00’de Taksim Tünel’den başlayacak yürüyüşe katılabilirsiniz.

Bu haftasonu dünyanın her yerinde, sokaklarda görüşmek üzere…

Bu yazı ilk olarak bianet.org/ da yayınlanmıştır

TEMA'dan Gökşen Şahin

 

 

 

Gökşen Şahin

[20 Eylül] Bütün dünyada 2700 iklim eylemi

Dünya, önümüzdeki hafta sonu (20-21 Eylül) eşi benzeri görülmemiş bir iklim hareketine sahne olacak. Sadece New York’da yüzbinlerce insanın yürümesi, dünya çapında milyonların sokağa dökülmesi bekleniyor. Savaş Çömlek bu kadar insanın neden harekete geçtiğini ve nasıl katılım sağlanabileceğini 350.org’dan Eduardo Santaela ve Mahir Ilgaz’a sordu.

DSC_4983

BM’nin çağrısıyla New York’ta yapılmaya çalışılan nedir? Bu işin arkasında kimler var?

Öncelikle çok basit olarak sorunun tanımını yapalım: Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’nin, yani konusunda yetkin binlerce bilim insanının, iklim konusunda yayınlanmış binlerce makale ve araştırmayı tarayarak vardığı sonuçlara göre insan faaliyetlerinden dolayı atmosferdeki karbon dioksit, metan ve nitroz oksit oranı son 800 bin senede görülmemiş seviyelere ulaştı. Yani başta kömür, petrol ve gaz gibi fosil yakıtları tükettiğimiz için gezegeni giderek ısıtıyoruz. Bu ısınma sınırlanamazsa eğer gezegenin büyük bölümü insan yaşamına uygunsuz hale gelecek ve bu, bugünün genç yetişkinlerinin yaşam süresi içinde olacak.

Buna karşılık, yaklaşık 20 yıldır Birleşmiş Milletler çatısı altında iklim değişikliğine yönelik uluslararası çözüm bulma süreci devam ediyor. Sorun bu kadar yaşamsal ve ciddi olunca, görüşmeler de 20 küsur senedir devam edince bir ilerleme beklersiniz. Ancak, maalesef iklim değişikliğine neden olan gazları atmosfere salmaya devam ediyoruz. Kyoto Anlaşması’yla açılan kısa parantez dışında elimizde beylik laflardan ötesi yok.

New York’ta BM Genel Sekreteri Ban Ki-moon bu kısırdöngüyü kırmayı amaçlayan bir toplantı yapmak istiyor. Ama iklim konusunda bugüne kadar ulus devletlerin temsilcileri sayısız zirvede bağlayıcı adımlar atmayı başaramadılar. Bu zirvenin de diğerlerinden farklı olmasını beklemek biraz naiflik olur. Bu nedenle, binlerce sivil toplum kuruluşu ve toplumsal hareket bir araya gelerek hem zirvenin yapılacağı New York’ta hem de küresel olarak 170’ten fazla sayıda ülkede BM zirvesinin başlamasından önceki hafta sonu olan 20-21 Eylül’de binlerce eylem yaparak siyasi irade gösterecek. Bu eylemlerden en büyüğü New York’ta olacak. New York sokaklarında 200 ila 500 bin kişinin yürümesi ve dünya halkları olarak artık Laf Değil Eylem istediğimizi söylemesi bekleniyor. Aynı hafta sonu tüm dünyada 2700’den fazla eylem gerçekleştirilecek.

Bu kolektif bir girişim. Küresel olarak çağrıyı yapanlar 350.org ve Avaaz oldu ama bu küresel eylem hafta sonu kimsenin tekelinde değil. Elbette eylem gerçekleştirilecek her ülke, bölge veya şehirde, organizasyonda daha fazla görev alan veya öncülük yapan kurum, kuruluş ve hareketler var ama bunlardan herhangi birinin işin arkasında olduğunu veya düzenleyeni olduğunu söylemek yanlış olur. ABD’deki harekete katılan örgütlerin listesi ve küresel ortakların listesi sürekli güncelleniyor.

Global_Stats-TRy

Tüm dünyadan iklim çağrısı

 

New York’ta iklim değişikliğine ilişkin yapılan bu organizasyonun diğer iklim zirvelerinden farkı nedir?

BM Zirvesi’nin kendisi her yıl yapılan iklim görüşmelerinin dışında, hatta bu yıllık zirvelerdeki kısırdöngüyü kırmaya yönelik olduğu söylenebilir (en azından Ban Ki-moon ve ekibi bunu hedeflediklerini söylüyorlar). Ama eğer gerçekten bir fark olacaksa, bunu küresel eylemler yaratacak. 20-21 Eylül’de tüm dünyadan epey kuvvetli bir iklim adaleti çağrısı yükselecek. Daha önce eşine rastlanmadık bir ses olacak bu. Kısırdöngüyü kırma konusunda başarılı olur mu bunu şimdiden kestirmek zor. Ancak, kesin olarak söylenebilecek olan tek bir şey var o da sesimizi çıkarmadan oturmaya devam edersek, sevdiğimiz hemen her şeyi kaybedeceğimiz. Yani, kısaca eğer bir fark olacaksa bunu dünya halkları yaratacak.

İklim değişikliği bizi etkiliyor, ama nasıl?

Türkiye birkaç yıldır çok ciddi bir kuraklık yaşıyor. Bu kuraklığın etkisiyle büyüme rakamları aşağı doğru revize ediliyor. Ülkenin başkentinde ve en büyük şehrinde susuzluk tehlikesi baş gösteriyor. Susuzluktan Fırat havzasında elektrik üretimi %30 düşüyor, Dicle nehri kuruyor. Tarımda hasat ya beklenmedik yağmurla çürüyor, ya kuraklıktan yanıyor. Ani yağmurlar, seller, hortumlar vb…

İklim değişikliği soyut bir olgu değil. Hayatlarımız şimdiden eskisine oranla daha zorlu. Biz de bir soruyla karşılık verelim, daha nereye kadar şansımızı zorlamak istiyoruz?

Dünyayı 1 derece ısıttık bile

Bu zirveyi önemli kılan nedir? İklim değişikliğinin önlenmesinde umut hala var mı?

Daha önce de dediğimiz gibi zirvenin kendi başına hiçbir önemi yok. Siyasetçiler uzun süredir iklim değişikliğinin başlıca sebebi olan fosil yakıt (kömür, petrol, gaz) sektörüyle sağlıksız bir ilişki içindeler. İş, daha geçen yıl yapılan iklim zirvesinin ortasına kömür propagandası yapan konferans koymaya kadar vardı. Avrupa Komisyonu’nun iklimden sorumlu olacak üyesinin petrol şirketlerinde hissesi olduğu biliniyor. Açık konuşalım, bu ayrıcalıklı kesim ya mahvolan bir gezegende dahi kendini sağlama alabileceğini düşünüyor ve gerisini umursamıyor ya da kar hırsıyla önünü göremeyecek kadar körleşmiş durumda. Hangisi olursa olsun, şu an karar verici konumda olan kesime, tabiri caizse, “Tanrı korkusunun” hatırlatılması gerekiyor. Bunu da gerçekten etkileyici ve devamlılığı olan bir küresel hareket başarabilir.

İklim değişikliğinin mevcut etkilerini yok etmemiz mümkün değil. Maalesef, dünyayı yaklaşık 1 santigrat derece ısıttık bile ve bunun etkilerini çekeceğiz. Ancak, iklim değişikliğini sınırlamak için hala umut var. Daha önce de dediğimiz gibi küresel ve uzun soluklu bir mücadele gerekiyor. Fosil yakıt bağımlılığını kırmak öyle kolay iş değil ama istenirse oluyor. Dünyada son yıllarda doğa dostu enerjiler konusunda ciddi bir atılım oldu. Enerjide örneğin geçen yıl yapılan yeni kapasite yatırımlarının %58’i yenilenebilir enerji alanında oldu. Bu ivmeyi artırarak sürdürmek ve fosil yakıt sektörüne bitirici hamleyi yapmamız gerek. Fosil yakıtlara yapılan yatırımlar tekrar düşünülmeli. Bu yatırımlar hem ahlaki olarak yoz hem de ekonomik olarak ölü sayılabilir çünkü eğer hayatta kalmak istiyorsak fosil enerjiden vazgeçmemiz gerekiyor.

İklim değişikliği mücadelesinde son yıllarda yaşanan bir ivme kaybı var bunun nedeni nedir?

2009’da Kopenhag’da yapılan ve büyük beklentiler yüklenen zirveden kelimenin tam anlamıyla koca bir boşluk çıkması (zirvenin sonucunda içi boş bırakılan bir mutabakat çıkmıştı) sonucunda iklim hareketi ciddi bir moral bozukluğu yaşamıştı. Belki ivme kaybı olarak adlandırdığınız şey bununla ilgili olabilir. Ancak, son yıllarda gerek fosil yakıtlardan yatırımını çek hareketi, gerek yenilenebilir enerji alanında kaydedilen ilerlemeler harekete tekrar ivme kazandırdı. Kendi gündemine odaklanan Türkiye bunu henüz hissetmiyor olabilir ama iklim değişikliği mücadelesinde dünyada ivme artışından bahsetmek şu an için daha doğru olur.

Türkiye’de hedef kömür ve kayagazı

Türkiye’nin iklim ve enerji konusundaki pozisyonları nedir?

Türkiye enerji konusunda fosil yakıtlara veya anti-insan projelere dayanan enerji politikasında maalesef ısrarcı. Halen inşaat veya lisans aşamasında olan ve sayıları 80’e ulaşan yeni kömürlü termik santralden bahsediliyor (gerçi alınan her lisans hayata geçmiyor ne mutlu ki!). Mevcut kömürlü termik santral sayısının 20 civarında olduğunu düşündüğümüzde bu santrallerin hepsi yapılırsa Türkiye kişi başına sera gazı salımında dünyanın en büyük kirleticilerinden biri haline gelebilir. Bunun yanı sıra yeraltında hidrolik yöntemlerle kayagazı veya kayapetrolü çıkarılması çalışmaları var. Yani enerji konusunda vahimin vahimi durumdayız. İşin ilginç yanı, Türkiye’nin enerji ihtiyacına ilişkin öngörülerle gerçekler arasında ciddi fark var. Sanıldığı kadar büyük bir enerji ihtiyacı yok. İki soru akla geliyor: 1. bu projeler neye hizmet ediyor? 2. Destek ve teşvikler neden yenilenebilir altyapı yatırımlarına yönlendirilmiyor?

Bu soruları nasıl cevaplarsak cevaplayalım, iklim değişikliği açısından son derece tutarsız bir politikayla karşı karşıya olduğumuz kesin. Tutarsız çünkü Türkiye iklim değişikliğini reddetmiyor. Bundan yaklaşık on yıl önce Türkiye hala gelişmekte olan bir ülke olduğunu söyleyip iklim müzakerelerinde geri planda durmayı başarabiliyordu. Ama bugün gelinen noktada kişi başına emisyon oranları, bu artış hızıyla, birkaç seneye AB ortalamasını yakalayacak ve hatta geçecek. Dolayısıyla, Türkiye’nin bu savı artık sadece tepki topluyor.

Bir ikinci mantıksızlık ise şu: Türkiye eğer iklim değişikliğinden nispeten daha az etkilenecek ülkeler (ki artık böyle bir ayrımın sanıldığı kadar keskin olmadığı da ortaya çıkıyor) arasında olsaydı bu hani bir derece anlaşılabilirdi. Ancak, Akdeniz havzasında iklim değişikliğinden en kötü etkilenecek ülkeler arasında olup bu enerji ve iklim politikalarını sürdürmek gerçekten rasyonel bir zihnin kolay anlayabileceği bir şey değil.

Türkiye’den zirveye kim katılıyor?

BM’ye yapılan bildirime göre Türkiye zirveye devlet başkanı (Cumhurbaşkanı) seviyesinde katılıyormuş.

Neden/Nasıl katılmalıyız?

Küresel Eylem Günleri’ne katılmak aslında yaşama, kendi yaşamımıza ne kadar değer verdiğimizle ilgili bir seçim. Maalesef, birkaç yıl önce söylendiği gibi iklim değişikliği çocuklarımızın veya torunlarımızın meselesi değil. Yani, 20 Eylül’de yürüyecek olanlar çocuklarını veya torunlarını düşünerek hareket edeceklerse biraz kendilerini kandırıyorlar. Yukarıda da bahsettik, iklim değişikliğini bugün yaşıyoruz. Hayatlarımız doğrudan etkileniyor. Eğer sorunun önüne geçemezsek bugünün lise öğrencileri 30’lu yaşlarına geldiklerinde çok farklı bir dünyada yaşıyor olacaklar. Bugün 30’lu, 40’lı yaşlarını sürenler emeklilik dönemlerini huzur içinde yaşayamayacaklar. Belki de emeklilik kavramı tedavülden kalkacak. Bu sebeplerle, önce kendimiz için küresel eylem günlerinde katılmak önemli. Tamam, işimiz zor ama hiçbir şey yapmazsak her şey olduğu gibi devam etmeyecek, onu söyleyelim.

Dolayısıyla, 20 Eylül’de, eğer İsanbul’daysanız İklim Adaleti Yürüyüşü’ne, Ankara’daysanız İklim için Liderler Buluşuyor etkinliğine katılabilirsiniz. Her iki şehirde de olamıyorsanız kendi etkinliğinizi düzenleyebilirsiniz.

Tamam yürüyüşe katıldık, sonra ne yapacağız?

Çektiğimiz eylem fotoğraflarını #peoplesclimate etiketiyle daha o gün sosyal medyada paylaşacağız. Bu fotoğraflar New York’taki yürüyüş sırasında dev ekranlardan yansıtılacak. Orada bulunanlara iklim krizini çözmeden size hiçbir yerde rahat yok mesajı verilecek. Elbette spesifik talepler üreteceğiz. Ama daha da önemlisi zirve bittikten sonra takip etmeye devam edeceğiz. Her ülkenin kendi içinde iklim ve insan dostu bir ekonomiye geçmesi için çalışacağız. Zaten gelinen noktada iklim krizini çözmeden ne yapsak boş. Ya da enerjimizi insan yaşamına elverişli başka bir gezegene gitmek için harcayabiliriz. Artık hangisi daha gerçekçi geliyorsa.

Röportaj: Savaş Çömlek – Yeşil Gazete

İngiliz liderlerden İskoç’lara yeni vaadler

iskoçyaİngiltere’nin iktidardaki koalisyon ortakları muhafazakarlar ve liberaller ile ana muhalefetteki İşçi Partisi İskoçya bağımsızlık referandumu öncesi ortak bildiri kaleme aldı ve Büyük Britanya’da kalırsanız daha fazla özerklik alacaksınız’ sözünü verdi.

Muhafazakar parti lideri Başbakan David Cameron’un yanı sıra koalisyon ortağı Liberal Parti lideri Nick Clegg ve muhalefetteki İşçi Partisi lideri Ed Miliband’ın imzasını taşıyan bildiri İskoçya’nın Daily Record gazetesinin baş sayfasında ‘Söz’ başlığıyla yer aldı.

Üç ana bölümden oluşan bildiride “İskoçya’nın Büyük Britanya’nın bir parçası olarak kalmaya karar vermesi durumunda, İskoçya parlamentosuna daha fazla yetki verilecek” deniyor.

Yeni yetkilerin devredilmesi için somut tarihlerin de belirleneceği ifade ediliyor.

‘Kaynaklar adil paylaşılacak’

İkinci bölümde ise “Büyük Britanya’nın kaynaklarının tüm halklar tarafından hakkaniyetli biçimde paylaşılması sağlanacak” deniyor.

İskoçya’da bağımsızlık yanlılarının en önemli iddialarından birisi İskoçya’nın enerji kaynaklarından İskoçların değil İngilizlerin faydalandığı yönündeydi.

Bildirinin son bölümünde ise Ulusal Sağlık Sistemi’nde İskoçya’nın yerine vurgu yapılıyor ve “Sağlık sisteminin finansmanı konusunda son sözü İskoçya parlamentosu söyleyecek” deniyor.

İngiltere’nin eski başbakanlarından İskoç Gordon Brown da geçtiğimiz hafta benzer özerklik haklarının İskoçya’ya verilmesi gerektiğini ifade etmişti.

Brown referandum kampanyasının başından bu yana İskoçya’nın Birleşik Krallık’ta kalmasını destekliyordu.

‘Panik halindeler’

Bağımsızlıktan yana olanlar ise hiçbir özerklik vaadinin tam bağımsızlıktan daha fazla yetkiyi kapsayamayacağını söylüyor.

İskoç Ulusal Partisi’nin (SNP) oluşturduğu hükümetin başkanı Alex Salmond, Westminster partilerinin referanduma sayılı günler kala yaptığı girişimlerin ‘boşuna’ olduğunu ifade ediyor ve “Son dakika manevralarına girişmeleri ne kadar paniklemiş olduklarının bir göstergesi” diyor.

 

BBC Türkçe