Resmi Gazete’de bugün Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan imzasıyla yayınlanan kararnameyle aralarında İstanbul Valisi Hüseyin Avni Mutlu’nun da bulunduğu dokuz Vali merkeze alındı.
Mutlu’nun yerine Malatya Valisi Vasip Şahin atandı.
Türkiye Radyo Televizyon Kurumu Genel Müdürü İbrahim Şahin Samsun Valisi olurken Hatay Valisi Mehmet Celalettin Lekesiz Emniyet Genel Müdürü oldu. Mevcut Emniyet Genel Müdürü Mehmet Kılıçlar Ankara Valiliğine atandı.
İçişleri bakanı Efgan Ala ile arası açık olduğu bilinen Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarı Mehmet Ulvi Saran’ın merkeze alınması da dikkati çeken atamalar arasında.
Tek kadın vali olan Yalova Valisi Esengül Civelek Kırklareli Valiliği’ne atandı.
İstanbul valililiğne getirilen Vasip Şahin, 1964 yılında Bayburt’ta doğdu. İlk, orta ve lise eğitimini Erzincan’da tamamlayan Şahin 1985 yılında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinden mezun.
Malta açıklarında geçen hafta başka bir tekneyle çarpışan bir göçmen gemisinin batması sonucu yaklaşık 500 kişinin öldüğü haber veriliyor. Kurtulan 2 Filistinli, Uluslararası Göçmenlik Örgütü’ne gemilerinin insan kaçakçıları tarafından kasıtlı olarak batırıldığını söyledi.
Filistinli göçmenlere göre gemi bu ayın başlarında Mısır’ın Dimyat limanından yola çıkmıştı. Bu arada, Avrupa’ya göçmen taşıyan bir teknenin Libya açıklarında battığı ve göçmenlerden çoğunun boğularak öldüğü bildirildi. Libya Donanması Sözcüsü Eyüp Kasım, 250 kişiyi taşıyan ve Trablus’un doğusundaki Tacura bölgesinde batan tekneden 36 kişinin kurtarıldığını açıkladı. Kasım, “denizin üstünün çok sayıda cesetle dolu olduğunu” belirtti.
AP haber ajansına konuşan sözcü, göçmenlerden çoğunun Afrikalı ve kadın olduğunu ve kurtarılan 36 kişi arasında hamile bir kadının bulunduğunu söyledi.
Birkaç hafta önce de Libya’dan İtalya’ya göçmen taşıyan üç tekne art arda batmıştı. Bu yıl içinde çok sayıda mültecinin Libya’yı terk etme girişiminde bulunduğu ve insan kaçakçılarının Libya’daki kargaşadan yararlandığı belirtiliyor.
21.Altın Koza Film Festivali’ne Jüri başkanlığı yapan Reha Erdem’in son filmi olan Şarkı Söyleyen Kadınlar festivalin ikinci gününde kaçırılmaması gereken yapım olarak değerlendiriyoruz. Reha Erdem sinemasının öğelerini barındıran Kadın eksenli başarılı bir yapım. 31.İstanbul Film Festivalinde büyük beğeni kazanmıştı.
Filmin Konusu, İstanbul’un adalarından birinde muhtemel bir deprem nedeniyle adayı boşaltma kararı alınmıştır. İnsanlar akın akın oradan ayrılırlar ancak küçük bir kesim bu karara uymayarak adada kalmakta ayak direr. Etrafta kıyamet arifesini andıran bir atmosfer hüküm sürerken geride kalanlar için hayat koşulları günden güne zorlaşacaktır. Şarkı Söyleyen Kadınlar, yaşamları farklı engellerle sıkıştırılmış bir grup kadının, inanç, cesaret ve enerji ile hayatın farklı boyutlarına yaptıkları heyecan verici insani serüvenlerine eşlik ediyor. “Bu dünya karanlık bir yer olabilir ama şükürler olsun, öyle insanlar var ki kalplerindeki şefkat ve cömertlik olmasa, var olmanın çok yönlü derinliğine dair tek bir umut taşıyamazdık. Bu büyük insanlar çok da güçlüler çünkü emek vermeyi, şarkı söylemeyi, paylaşmayı, gülmeyi ve muhafazayı biliyorlar.
Kesin İzlenmeli
Timbuktu – Abdrerrahman Sissako
Festivalin ikinci gününde sinemaseverlerle buluşacak olan yapımlar arasında kesin izlenmeli sınıfında değerlendirdiğim Timbuktu Metropol sinemasında 17:30 seansında izleyicilerle buluşacak.
Abderrahman Sissako’nun Cannes ödüllü filmi Timbuktuda ilk olarak Altın Koza Film festivaliyle sinemaseverlerle buluşacak. Dünya prömiyerini yaptığı Cannes’da Ekümenik Jüri Ödülü’nü kazanan Timbuktu, bu yılın en çarpıcı yarışma filmlerden biri olarak öne çıktı. Mali’nin kuzeyinde şeriat yasalarının geçerliliği ilan edilip futbol oynamak ve müzik dinlemek bile yasaklandıktan sonra birçok ailenin yaşamının nasıl mahvolduğunu duygusal bir bakış açısıyla çobanlık yapan bir aile üzerinden anlatan Timbuktuiçin Sissakoşöyle diyor: Filmlerimde umudun var olduğunu umuyorum. Müziği yasaklasalar da en güçlü müzik kafamızın içinde duyduğumuzdur. Festivalde en son Bamako filmini izlediğimiz Abdrerrahman Sissako Afrika sinemasının en büyük yönetmenlerinden biri olarak kabul ediliyor .
Leviathan / Andrei Zvyagintsev:
Kesin izlenmeli sınıfında değerlendirdiğimiz bir diğer film ise Andrey Zvyagintse’in Leviathan adlı filmi. Film Arıplex sinemalarında 15 seansında sinemaseverin beğenisine sunulacak.
Andrey Zvyagintse’in “Kremlinle polemiğe giren, yozlaşmaya karşı cesur bir başyapıt” olarak tanımlanan ve Altın Palmiye;nin en güçlü adaylarından görülen Leviathan, ülkemizde ilk kez 21.Altın Koza Film Festivalinde gösterilecek. Günümüz Rusya’sının toplumsal sorunlarını ele alan Leviathan, Cannes;da En İyi Senaryo Ödülünü kazandı. Eyüp Peygambee’in öyküsünden esinlenen film, yoz bir valinin arsasını ele geçirmeye çalıştığı yaşlı bir adamı izliyor.
Mucizeler / The Wonders
Cannes’da Altın Palmiye için yarışan tek İtalyan filmi olan, Alice Rohrwacher’in yönettiği “Le Meraviglie / The Wonders”, Filmekimi programında yer alıyor. Cannes’da Büyük Ödül’ü kazanan film, geleneksel tarımcılık ve aile yapısını korumak için mücadele veren arıcı bir ailenin hikâyesini medya eleştirisiyle iç içe anlatırken İtalya’nın değişen ve mahvolan doğasını da izliyor.
Festivalde İlk Gala Gösterimi, Nergis Hanım’la
15 Eylül günü başlayacak, muhtemelen 3 farklı sinema salonlarında (Real Maxımum, Optimum Avşar Sinemaları ve Ariplex) festival filmleri Nergis Hanım’ın gala gösterimi Real Cinemaxımum salonlarında yapılacak. Filmin senaristi ve yönetmeni olan Görkem Şarkan 33.İstanbul Film Festivalinde Seyfi Teoman İlk Film ödülünü kazanarak dikkatleri üzerine çekmeyi başarmıştı. İlk uzun metraj filmi olan Nergis Hanım adlı yapımda, deneyimli oyuncularla çalışan Görkem, filminde Başrol oyuncuları Zerrin Sümer, Settar Tanrıöğen yer alıyor.
Motör Nam-ı Diğer Remake, Remix
Real Maxımum sinema salonların galası gerçekleştirilecek yapım farklı içeriği ile dikkat çekiyor. Seans saati 17:45.
Almanya’da yaşayan Cem Kaya’nın, dünya prömiyeri bir kaç hafta Locarno Film Festivali’nde gerçekleşen “Motör” (Remake Remix Rip-off) adlı filminin Türkiye’deki ilk gösterimi Adana’da yapılacak. ‘Kopya Kültürü ve Popüler Türk Sineması’nı incelemek üzere Yeşilçam’ın en üretken yıllarını ele alan bu hem eğlenceli hem de araştırmacı belgesel, önümüzdeki aylarda çok konuşulacak!
Fırsatınız Olursa İzlemelisiniz!
Bizim Korkunç Ülkemiz (Belgesel) Optimum Salonu Saat: 17:45
Geçen sene ülkesinden kaçarak Türkiye’ye geçen Suriyeli yazar Yassin Al Haj Saleh’in bu zorlu yolculuğunu takip eden “Bizim Korkunç Ülkemiz”, FID Marseille’de En İyi Belgesel ödülü kazanmıştı. Film yönetmenin ve hayatının 16 yılını hapiste geçirmiş olan ana karakterinin katılımıyla gösterilecek. Filistin ve Suriye’ye dair bu önemli belgeseller, Filistinli ve Suriyelilerin ortak kimliği haline gelen ‘sürgünlük’ konusunun irdeleneceği bir yuvarlak masa toplantısıyla destekleniyor. “Çağımızın Yerinden Edilmiş Halkları: Filistinliler ve Suriyeliler” başlıklı panel iki ülkeden yönetmen ve aktivistlerin katılımıyla gerçekleştirilecek.
Cemal Reşit Rey Konser Salonu’nda gerçekleştirilen ve sunuculuğunu Olgun Şimşek’in yaptığı ödül töreninde, Ara Dinkjian ve Ari Hergel sahne aldı ve 2014 yılı ödül sahipleri açıklandı.
Daha önce altı kez verilen ayrımcılıktan, ırkçılıktan, şiddetten arınmış, daha özgür ve adil bir dünya için çalışan, bu idealler uğruna bireysel risk alan, ezber bozan, barışın dilini kullanan, bunları yaparken, insanlara mücadeleye devam etme yolunda ilham ve umut veren, biri Türkiye’den biri yurt dışından olmak üzere, iki kişi, kurum veya verilen Hrant Dink Ödülü’nü Şebnem Korur Fincancı ve Angie Zelter kazandı.
Uluslararası Hrant Dink Ödülü’nün bu yılki jürisinde Baskın Oran, Gerard Libaridian, Kenneth Roth, Kumi Naidoo, Mary Kaldor, Nataša Kandić, Cumartesi Anneleri / İnsanları, Oya Baydar ve Rakel Dink bulunuyordu.
Hrant Dink Vakfı, ödülle, bu yönde çaba gösterenlere, seslerinin duyulduğunu, yaptıklarının görüldüğünü ve yalnız olmadıklarını hatırlatmak, onlara manen destek olmak, tüm insanları idealleri uğruna mücadeleye teşvik etmek istiyor.
Önceki yıllarda Uluslararası Hrant Dink Ödülü’nü kazananlar arasında Alper Görmüş, Amira Hass, Türkiye Vicdani Ret Hareketi, Baltasar Garzón, Ahmet Altan, Lydia Cacho, İsmail Beşikçi, Uluslararası “Memorial” Topluluğu, Nataša Kandić ve Cumartesi Anneleri / İnsanları bulunuyor.
Şebnem Korur Fincancı kimdir?
İstanbul Üniversitesi Adli Tıp Anabilim Dalı öğretim üyesi Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı, adli tıp, işkencenin saptanması ve rehabilitasyonu alanlarında, dünyaca tanınmış bir uzman.
Birleşmiş Milletler’ce işkencenin saptanmasında uluslararası standart kılavuz olarak kabul edilen İstanbul Protokolü belgesinin oluşturucularından ve eğitmenlerinden.
Korucu birçok doktora protokolün uygulanması, işkencenin saptanması konusunda eğitimler verdi.
Adli Tıp Kurumu’nda ihtisas kurulu üyeliği ve başkanlığı yapan Korur Fincancı, işkencenin yaygın, yetkililerin işkencenin üstünü örttüğü 1990’larda, işkenceyi saptayan raporlar verdikçe ve tıp etiği üzerine yazılar yazdıkça, yetkililerin baskılarıyla ve engellemeleriyle karşılaştı. Sık sık bulunduğu görevlerden çeşitli bahanelerle uzaklaştırıldı, kazandığı davalarla geri döndü. Bu vakalardan bazıları, sendikacı Süleyman Yeter’in öldürülmesiyle, Manisalı gençlere işkence yapılması ve Umut davasıyla ilgili dosyalarda işkenceyi saptadığı raporlardı. Dönemin İstanbul Valisi Erol Çakır’ın kendisiyle ilgili Adalet Bakanlığı’na yazdığı ve görevden alınmasını istediği “gizli” yazı, “kazara” savcılığa gönderilince ortaya çıkmıştı.
Korur Fincancı, aynı zamanda Adli Tıp Uzmanları Derneği’nin kurucu üyesi. 1996’da Birleşmiş Milletler Uluslararası Savaş Suçları Mahkemesi adına, Bosna’daki toplu mezarlardan çıkarılan cesetlerin otopsi çalışmalarında yer aldı. 2000’de, İnsan Hakları İçin Hekimler’in Güney Afrika’daki uluslararası çalışmasında, 2002’de Dünya Sağlık Örgütü’nün Kadına Yönelik Cinsel Şiddet Araştırması ve El Kitabı çalışmalarında, çeşitli ülkelerde İstanbul Protokolü’nün uygulanması eğitimlerinde yer aldı.
Adli tıp, insan hakları, barış çalışmaları, işkencenin önlenmesi, kadına yönelik şiddet alanlarında birçok çalışması ve katkısı bulunan Korur Fincancı, Evrensel gazetesinde haftalık yazılar da yazıyor.
Her yıl yurtdışından ve Türkiye’den iki kişiye verilen 2014 Uluslararası Hrant Dink ödüllerinin birincisi İngiltere’den nükleer karşıtı aktivist Angie Zelter’a verildi. 1951’de Londra’da doğan İngiliz nükleer silahsızlanma aktivisti Zelter, 1984’te ABD askeri üsleri etrafındaki dikenli telleri keserek Snowball (Kartopu) Sivil İtaatsizlik Kampanyası’nı kurdu. 2005’te Faslane’i ablukada tutan ve; İskoç Parlamentosu’na anti-nükleer bir hükümetin seçilmesi sürecinde etkili olan Zelter, nükleer silahsızlanma konusu üzerinde kamusal farkındalığın yaratılmasında ve medyanın konuya ilgi göstermesinde önemli oldu.
Neden Angie Zelter?
Angie Zelter 1984’te Snowball (Kartopu) Sivil İtaatsizlik Kampanyası’nı kurdu, 1989’da Hukuk ve Barış Enstitüsü’nün kuruluşuna yardım etti, 1991’de Kuzey Norfolk Halkı Orman Vakfı’nı, 1997’de nükleer silahlara karşı aktivistlerin oluşturduğu Trident Ploughshares grubunu kurdu. 2005’te ise Uluslararası Kadın Hizmeti-Filistin ve Faslane365’i başlattı. 1989’da Hukuk ve Barış Enstitüsü’nün kuruluşuna yardım etti, 1991’de Kuzey Norfolk Halkı Orman Vakfı’nı, 1997’de nükleer silahlara karşı aktivistlerin oluşturduğu Trident Ploughshares grubunu kurdu. 2005’te ise Uluslararası Kadın Hizmeti-Filistin ve Faslane365’i başlattı.
Snowball Kampanyası birkaç bin insanı İngiltere’deki ABD askeri üsleri etrafındaki dikenli telleri kesmeye teşvik etti. Kampanyayı şöyle tanımlıyor: “Snowball Sivil İtaatsizlik Kampanyası’nı 1980’lerde başlattım. Bir kartopu hayal ettim- iki kişiyi ikna edebilirsem, üçümüz gidip bir ABD üssü etrafındaki dikenli teli kesebilirdik, sonra üçümüz üçer kişi daha bulurduk. Bir dahaki sefere dokuz kişi gelirdi ve sonrakine 27 kişi – ama ilk üç kişiyi bulmak zor oldu. Kayınvalidem benimle geldi. Düşünüyorum da, başlangıç kısmı zordu, sonra popüler oldu ve birkaç bin kişi harekete geçti ve gözaltına alındı ve eylem başka ABD üslerine sıçradı. Her kişinin sadece bir tel kesmesi ve hükümete silahsızlanma istediklerine dair bir mektup yazması, eylemin sivil itaatsizliği kolaylaştırmak üzere yapılandırıldığı anlamına geliyordu. Yeterince insan birer tel keserse tel örgü düşer diye düşündük. Ama başlatmak, eylemin devamlı olacağını düşünmek bir inanç hamlesiydi.”
Doğru Timor’u savunmak
1996’da, Umut Tohumları-Doğu Timor Ploughshares’in (Seeds of Hope-East Timor Ploughshares) eylemleri kapsamında, soykırım boyutunda sonuçlar yaratacak Doğu Timor bombardımanında kullanılacak BAE Hawk hava aracının silahsızlandırılmasında yer aldı. Bu eylem, £2 milyon değerinde maddi zarara yol açtı; aracın Endonezya’ya ithalinin durdurulmasını sağladı. Eylemi yürüten grup üyeleri, altı ay boyunca hapiste, davanın görülmesini bekledi; grubun davayı kazanmasının ardından silah kontrolü gündem oldu. Liverpool Mahkemesi’nde, uluslararası yasalara saygı göstermenin ve savaş suçlarını engellemenin her vatandaşın hakkı ve görevi olduğunu; Ploughshares silahsızlanma hareketinin bir uçağın savaş suçunda kullanılmasının önüne geçtiğini savundular. Savunmalarında, Tokyo Savaş Suçları Mahkemesi’nin ‘yasal olmayan aktivitelerden haberdar olan ve bunu durdurma şansı olan herkes, suçların işlenmemesi yönünde önlem almadığı sürece uluslararası hukuk karşısında potansiyel suçludur.’ saptamasına gönderme yapıldı. Eylemi gerçekleştiren kadınların savunması, İngiliz demokratik politika ve hukuk sisteminin uluslararası hukuku uygulamada geride kaldığı üzerine kuruluydu: ‘Biz, küresel vatandaşlar olarak, bu yetersizliğin sorumluluğunu üstleniyoruz… Bir Hawk hava aracını etkisiz hale getirdik, sıradan çocuklar, kadınlar ve erkekler için; dünya çapında şirketler yerine küresel vatandaşlar için uluslararası hukuku geri aldık.’
Umut Tohumları-Doğu Timor Ploughshares’in bu eylemindeki rolü için 1997’de Uluslararası Barış Bürosu Sean MacBride Ödülü’ne layık görüldü.
Trident Ploughshares (Pulluk Demiri)
Bir Trident Ploughshares eylemi
İngiliz Trident nükleer silah sistemini şiddetsiz, açık, barışçıl ve tamamen sorumlu bir şekilde etkisiz kılmayı amaçlayan Trident Ploughshares kampanyasını 1997’de başlatan altı aktivistten biri oldu; 15 ülkeden 100 kişi ile iletişime geçerek onları kampanyaya katılmaya davet etti. Trident Ploughshares, 1998’de, İngiltere Başbakanı Tony Blair’e İngiliz nükleer silahlarının kontrollü etkisizleştirilmesine dair ‘dokuz talep’ içeren bir açık mektup yazdıktan sonra resmiyet kazandı. Başbakan’a, mektupta belirtilen taleplerin önemli bir kısmı yerine getirildiği takdirde Trident Ploughshares’in, silahsızlanma hareketlerini durduracağı belirtildi. Aksi halde, grup öngördüğü şiddetsiz direkt aksiyon yolunda devam edecekti.
Kampanya kapsamında halen sürdürülen eylemlerin ilk geniş katılımlısı Ağustos 1998’de gerçekleşti. 1999’da, Amerika’dan Ellen Moxley ve Danimarka’dan Ulla Roder’le beraber, İskoçya Loch Goil’deki trident sonar test istasyonu Maytime’a girdi; 20 bilgisayara ve elektronik ekipmanlara zarar verdi; bir anteni kesti; yapıştırıcı, kum ve şurup dökerek makineleri bozdu; seyir defterlerini, dosyaları, bilgisayar donanımlarını ve kağıtları denize attı. Üç kadının gerçekleştirdiği bu eylemin ardından Trident Üçlüsü’nden biri olarak anılmaya başlandı. Hapiste geçirdikleri beş aydan sonra üç kadın da beraat etti. Aralık 2001’de Trident Üçlüsü ‘dünyanın nükleer silahlardan arındırılması yönünde oluşturdukları prensipli, şeffaf, şiddete dayalı olmayan eylem modeli’ için Right Livelihood Ödülü’ne layık görüldü.
2005’te kendisi ve diğer Trident Ploughshares aktivistleri Faslane 365’i organize etti ve kampanyanın katılımcılarından oldu. Kampanya katılımcıları, bir yıl boyunca Faslane’i ablukada tuttu; eylem, İskoç Parlamentosu’na anti-nükleer bir hükümetin seçilmesi sürecinde etkili oldu. Trident Ploughshares, İngiltere’nin karşı duruşuna rağmen, nükleer silahsızlanmada İskoç Hükümeti’nin yararlanması için uluslararası hukuku bir araç olarak önermeye günümüzde halen devam ediyor. Trident Ploughshares’in eylemleri İngiltere’ye de yayıldı. Berkshire’deki bomba fabrikası Aldermaston’da, Nükleer Silahların Yayılımını Önleme Anlaşması’nın 4. Maddesine de aykırı olan, Trident yenileme ve modernleştirilme projesine karşı çıkan eylemler yürütüyorlar.
Nisan 2009’da, Uluslararası Savaş Karşıtları’nın da kurucuları arasında olduğu uluslararası pasif inisiyatif NATO-ZU’nun eylemine katıldı. Eylem kapsamında, Strasburg’da gerçekleşen NATO zirvesinin yapıldığı yerde, NATO-ZU, Block-NATO koalisyonuna üye gruplar ve 200’den fazla aktivist şiddetsiz bir abluka oluşturdu. Toplamda 1000’den fazla insan şiddetsiz ablukalarda yer aldı. Abluka öğleye kadar sürdü, öğleden sonra abluka sözcüleri ablukaları sona erdirip gösteriye katılmaya karar verdiler. İki şehir içi abluka, polis tarafından biber gazıyla dağıtılmaya çalışıldıysa da, oralarda da durum bir süre sonra rahatladı. Block-NATO ve NATO-ZU’nun şiddetsiz eylemi gösterdi ki gitgide şiddetlenen gerilimlerde bile şiddetsizce protestoda bulunmak ve NATO buluşmasını sivil itaatsizlik eylemiyle bölmek mümkündü.
Aynı zamanda, Wikileaks’ten sızan bilgilerin gösterdiği, İsveç ve NATO arasındaki sıkı işbirliğine karşı, İsveç birliklerinin Afganistan’dan çekilmesi için kampanya başlattı. Dökümanlar, Amerika Birleşik Devletleri’nin İsveç-NATO bağlantılarını teyit ettiğini ve ABD elçiliğinin İsveç’i ittifaklardan bağımsız bir ülke olarak görmediğini ortaya koyuyor. İsveç’in NATO komutası altında Afganistan’da bulunan birlikleri var.
Mart 2012’de, Güney Kore polisi onu ihtilaflı Jeju-do Deniz Üssü’nün yapımına engel olmaktan tutukladı. Askeri üssün, 2005’te Güney Kore hükümeti tarafından “Dünya Barışı Adası” ilan edilen adada kurulması öngörülmüştü. Köylüler ve aktivistler birkaç UNESCO Dünya Mirası mekanına sahip adanın çevresel yıkımına ve bölgedeki askeri gerilimleri yükseltme potansiyeline dair kaygılarını belirttiler.
1900’ların ortasından beri 100 defadan fazla tutuklandı ve Trident Ploughshares’in eylemlerinden sonra dünya çapında 2200’den fazla tutuklama gerçekleşti. Bu tutuklanmalar, nükleer silahsızlanma konusu üzerinde kamusal farkındalığın yaratılmasında ve medyanın konuya ilgi göstermesinde önemli oldu.
Nobel Barış Ödülü’ne aday
2012’de, ödülü 1976’da kazanmış olan Mairead Maguire tarafından Nobel Barış Ödülü’ne aday gösterildi. Mairead şöyle konuştu: “Angie Zelter hayatını barışı kurmaya ve dünya çapında nükleer silahsızlanmaya adadı. Hayatını, nükleer kitle ölümlerini önlemeye adadı ve kendi kişisel örneğiyle ve örgütsel yetenekleri doğrultusunda, birçok insana nükleer soykırımı engellemek üzere hükümetlerine karşı harekete geçme ve bütün nükleer silahları ve kitlesel imha silahlarını yok etme çalışmasına ciddiyetle başlama ilhamını ve gücünü verdi.”
Hrant Dink Vakfı ödülün neden Angie Zelter’a verildiğini şu sözlerle açıkladı:
“Bir dünya vatandaşı olarak, Uluslararası Savaş Hukuku’ndan faydalanmak ve milletler tarafından işlenebilecek herhangi savaş suçunu önlemek sorumluluğuyla hareket etmektedir. Şunu savunuyor: “Hukuk toplumumuzun etik temellerinden türer-vicdanlarımızdan. Bizim de sürekli olarak, gelişen olaylar ışığında vicdanımızı arıtmak işiyle ilgilenmemiz gerekir. Anlamamız gerekir ki hukuk evrilir, durağan değildir ve bizim de sivil toplum olarak üstlendiğimiz bir rol vardır. Bu yükü taşımak sadece hükümetlere ya da hukuk mesleğindekilere bırakılamaz.” Barışçıl bir dünya kurmak için şiddetsiz yöntemleri ve hukuku kullanıyor. Bunun için ANGIE ZELTER.”
Bu yıl ikinci ödül ise adli tıp uzmanı ve insan hakları aktivisti Şebnem Korur Fincancı’ya verildi.
Van’ın Gevaş İlçesi’ne bağlı Ahtamar Adası’nda bulunan ve yılda bir defa Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın özel izniyle ibadete açılan kilise de bu yıl yapılacak olan ayin 7 Eylül Pazar günü gerçekleştirildi. Ayin öncesi bölgede yoğun güvenlik önlemleri alındı. Günler öncesinden bölgeye gelip Van’ın çeşitli yerlerinde konaklayan misafirler ayin günü Ahtamar İskelesi’nde bir araya gelip teknelerle adaya taşındı. Dünyanın farklı yerlerine dağılmış olan Ermenileri bir araya getiren ayin çok sayıda din adamının da buluşmasına sebep oldu. Yakın ilgiyle karşılandık
Ayin öncesinde sabahın erken saatlerde kalkan misafirler adayı gezme imkanı da buldu. Ayrıca kentte bulundukları süre zarfında Van halkının kendilerine yakın ilgi gösterdiğini belirterek; atalarının uzun yıllar öncesinde yaşamış oldukları topraklarda bulunmaktan mutluluk duyduklarını belirttiler.
Ayin için Türkiye’nin çeşitli yerlerinden ve yurtdışından gelen Ermeniler ayin sırasında duygulu anlar yaşadı. Saat 10.00 da başlayan Ermeni Ruhani Patriği Aram Ateşyan’ın başkanlık ettiği, ABD Doğu Diyakosluğu Ruhani Önderi Başpiskopos Khajak Barsamian’ın yönettiği ayin, yaklaşık olarak iki saat sürdü. İlk yıla oranla katılımın az olduğu ayine yaklaşık bin Ermeni katıldı. Ermeni vatandaşlarının yanı sıra Vanlı vatandaşlar da ayine yoğun ilgi gösterdi. Nikah izni verilmeli
Ayin için İtalya’dan gelen Ermeni Bogos Tomisyan ’Bizler Kürdçe ile büyüyen Ermenileriz. Ben Ermeniyim. Yıllar önce bu topraklarda Kürdler ve Ermeniler yaşıyorlardı. Şimdi Ermeniler yok denecek kadar az dolayısıyla bu kilise bu topraklar Kürdlere emanet. M.S 9.Yüzyılda inşa edilen bu kilise adını Ermeni bir kadın ile bir Kürd erkeğinin aşkının efsanesinden alan Ahtamar Adası’ndaki bu kadim kilisede nikahlara da izin verilmeli. Ermeniler inançları gereği bu kiliselerde evlenmeli’ şeklinde konuştu. Van Belediye Eş başkanı Hatice Çoban da ’ İnsanlarımız doğdukları toprağı, acılarını yaşadıkları kültürü sahiplenmek istiyorlar. Bugün böyle bir imkan yaratıldıysa nikah izni için de bir imkan yaratmak gerekir. İnsanlarımız gelip kendi kültürlerini yaşamalılar. Burada kendilerini huzurlu hissettikleri bir yerde kendi nikahlarını kıyabilmelidirler’ dedi. Barış Sofrası renklerin sofrasıdır
Ayin’den sonra Barış Sofrası kuruldu. Dünyanın farklı yerlerinden gelen Ermeniler, Süryaniler, Rumlar ile Van’ın yerel halkından insanlar bu sofrada birleşti. Barış Sofrası’nın önemine vurgu yapan Eş başkan Çoban, ’Bugün burada çok dilin, çok kültürün, çok rengin bize kattıklarını görüyor; buna tanıklık ediyoruz. Barış sofrası, renklerin sofrasıdır, dinlerin sofrasıdır, kültürlerin sofrasıdır. Bugün Vanımızın böyle önemli bir şeye ev sahipliği yapıyor olmasından çok mutluyuz’ şeklinde konuştu.
Ermenilere ait mekanlar restore edilip ibadete açılmalı
1915’ten önce Ermenilerin yoğun olarak yaşadığı yerlerden biri olan Van’ın Gürpınar ilçesine bağlı Urtuğ Mahallesi’nde yıllar önce terk edilmiş bir kilise ve etrafındaki evlerin onarımı için Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Sanat Tarihi Bölümü Başkanı Mehmet Top yaptığı araştırmalardan sonra bu evlerin restorasyonu için harekete geçti. Şu an sadece bir kısmı ayakta olan kilisenin tarihini 400 yıllık olduğu tahmin ediliyor. Mehmet Top yaptığı kazı ve arkeolojik çalışmalarından yapının Hıristiyan mimarisine ait olduğunu kilisenin ve evlerin onarımı için Kültür Bakanlığı’na başvurduğunu dile getirdi.
Mehmet Top ’Bölgede Ermeni mimarisine ait birçok örnek var. Gün yüzüne çıkarılmış ya da çıkarılmamış. Var olan yapılar korunmalı Surp Haç Kilisesi’nin ibadete açıldığı gibi diğer kiliseler de ibadete açılmalı’ şeklinde konuştu.
Aleviler, eğitimdeki ayrımcılığa dikkat çekmek için kutsal saydıkları 15’e yakın mekandan Ankara’ya doğur bir ay sürecek yürüyüş başlattı.
Aralarında Pir Sultan Abdal Dernekleri’nin de olduğu Alevi örgütleri, eğitimde yaşanan hak ihlallerine dikkat çekmek için kendileri için kutsal gördükleri 15 mekandan Ankara’ya doğru yürüyüş başlattı.
Yürüyüşe ilişkin bilgi veren Alevi Kültür Dernekleri’nden Hasan Sınırtaş, Alevilerin eğitim sıralarında yaşadıkları sıkıntıların katlanılmaz boyutlara ulaştığını belirterek, “Biz Aleviler olarak zorunlu din dersine karşı sokaklara çıktık. Dersim Düzgün Baba’dan başladık. Tüm demokratik kesimleri de hem yürüyüşümüze hem de yürüyüş sonrası Ankara’da yapacağımız mitinge desteğe çağırıyoruz” dedi.
İsveç’te 8 yıllık bir aradan sonra iktidar yeniden sol koalisyona geçti.
İsveç‘te genel seçimleri aralarında Yeşiller Çevre Partisinin de bulunduğu merkez sol blok önde bitirdi.
Sol blokta Stefan Lofven liderliğindeki Sosyal Demokrat Parti yüzde 31,1 oy aldı. Bloktaki diğer partilerden Sol Parti yüzde 5,7 Yeşiller Çevre Partisi (Miljöpartiet de Gröna) ise yüzde 6,8 oy almayı başardı.
Bu sonuçlara göre iktidardaki sağ blok 349 üyeli parlamentoda 141 sandalye; sol blok ise 160 sandalyenin sahibi oldu.
Seçimlerde toplamda yüzde 43,7 oranında oy alan ancak parlamentoda çoğunluğu sağlayamayan sol ittifakın önümüzdeki günlerde azınlık hükümeti kurması bekleniyor.
8 yıldır iktidarda bulunan sağ blok ve blokun başını çeken Fredrik Reinfeldt liderliğindeki Muhafazakar Parti oy kaybına uğrayarak seçimi kaybetti. Başbakan Reinfeldt`in partisi Muhafazakar Parti yüzde 23,2 oy alırken bloktaki diğer partilerden Liberal Parti yüzde 5,4 Merkez Parti yüzde 6,1 ve Hristiyan Demokrat Parti yüzde 4,6 oy aldı.
Sosyal Demokrat Parti lideri Steven Lofven, seçimler sonucu kilit parti konumuna gelen aşırı sağ ile koalisyonu kesinlikle düşünmediklerini söyledi:’‘Artık gerçek liderliği gösterme ve icraat zamanı, koalisyonu oluşturmak için zamanımız var aşırı sağcı İsveç demokratları bu koalisyonda yer almayacak.’‘
Merkez sol partilerin hükümeti kurmak için işbirliğine kesinlikle sıcak bakmadığı, göçmen karşıtı aşırı sağcı İsveç Demokratları yüzde 12,9 oy aldı ve parlamentoda 20 sandalyenin sahibi olarak üçüncü büyük parti konumuna ulaştı.
Bu seçim sonuçları İsveç’te yüzyıla yakın iktidarda kalan sosyal Demokrat’ların 8 yıllık bir aradan sonra yeniden iktidara yükselmelerini sağladı. Uyguladıkları liberal sağlık, eğitim ve vergi politikalarının sağ koalisyonun seçim kaybetmesine yol açtığı tahmin ediliyor.
İnsan Hakları İzleme Örgütü (HRW) 10 Eylül’de meclis tarafından kabul edilen Torba Yasa içerisinde yer alan internet ile ilgili yeni düzenlemelerin “Türkiye’deki internet sansürünü derinleştirdiğini” söyledi.
Örgüt internet sitesinden bugün yaptığı açıklamada, yeni yasa ile “üstverilerin TİB tarafından muhafaza edilmesi çok derin bir endişe kaynağı, çünkü bu sayede söz konusu kurum insanların internet kullanımını doğrudan gözleme ve izleme olanağı” kazandığı söyleniyor.
Yeni yasanın bir insan hakları ihlaline yol açacağını söyleyen örgüt, Türkiye’de internet özgürlüğü alanında “ciddi kayıplara neden olduğunu” belirtiyor.
Örgütün Türkiye kıdemli araştırmacısı Emma Sinclair-Webb ise “Bu düzenlemeler Anayasa’da korunan ve uluslararası hukuk tarafından güvence altına alınan temel hakları ihlal ediyorlar ve dolayısıyla iptal edilmeleri gerekiyor” diyor.
“TİB internet kullanımını gözleyebilecek”
Yapılan açıklamada, TİB’in sitelere erişim için engel kararı verebileceğini, bununla birlikte mahkemelerden 24 saat içinde karar çıkarılması gerekliliğinin “hak ihlallerine karşı etkili bir güvence sağlayıp sağlamayacağı konusunda kuşkuları olduğunu belirtiliyor. Örgüt, “mahkemelerin hükümetten gelen talepleri çok fazla, hatta hiç incelemeden kabul etme eğilimi içinde oldukları biliniyor” görüşüne yer veriyor.
Sinclair-Webb ayrıca, “Üstverilerin TİB tarafından muhafaza edilmesi çok derin bir endişe kaynağı, çünkü bu sayede söz konusu kurum insanların internet kullanımını doğrudan gözleme ve izleme olanağı kazanıyor,” diyor.
CHP ise bugün Torba Yasa içerisinde, aralarında internet ile ilgili düzenlemelerin de bulunduğu 7 madde ile ilgili Anayasa Mahkemesi’ne iptal başvurusu yapacaklarını açıkladı. CHP, bu düzenlemenin “anayasaya ve Türkiye’nin tarafı olduğu sözleşmemelere aykırı” olduğu gerekçesiyle iptalini istediklerini söyledi.
Meclis’te kabul edilen “İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında Kanun”a gore TİB’e internet trafik bilgilerini toplama yetkisi veriliyor.
Bunun yanında TİB, “suç işlenmesinin önlenmesi, kamu düzeninin korunması” gibi sebeplerle bir internet sitesini 4 saat içinde kapatabilecek. Bu kararlar 24 saat içinde mahkemeye sunulacak ve mahkeme de 48 saat içinde karar verecek.
Obama IŞİD’in Suriye ve Irak operasyonlarını bitirmek için stratejisini açıkladı. İlk defa Suriye’de hava saldırısı başlatmaya ve Irak’a 500 askeri danışman göndermeye söz verdi. İki Amerikalının IŞİD tarafından katledilmesinden sonra Amerikan halkı artık askeri operasyonu destekliyor.
Suriyeli İslamcıların daha az radikal fraksiyonunun başı Hasan Abboud bombalı saldırıda öldürüldü. Patlamada ölenler arasında diğer 11 lider de vardı.
Irak’ın yeni başbakanı Haydar El-Abadi Nuri El-Maliki hükümetine göre daha kucaklayıcı bir hükümet kurdu. Maliki’nin mezhepçi tutumu Sünnilerin dışlanmasına ve IŞİD’in güçlenmesine neden olmuştu. Yeni hükümette Irak’ın Kürt ve Sünni azınlıklarından üyeler bulunuyor.
Ukrayna ve Rusya yanlısı isyancılar arasında ateşkes sağlandı. Ukrayna başkanı Petro Poroshenko Ukrayna’nın bölgesel bütünlüğünü korurken ayırımcılara daha fazla özerklik sağlayacak bir tasarıyı getirdi. Avrupa Birliği Rusya kamu enerji şirketlerine karşı yeni ambargolar getirdi ama uygulamaya konulmasını erteledi.
17 Temmuz’da Ukrayna’da düşen MH17 uçağı için Hollandalı denetimciler rapor yayınladı. Raporda uçağın “fazla sayıda yüksek enerjili cisim” penetre olduğu için parçalandığına karar verildi ama satıhtan hava atılmış bir füze olduğunu doğrulamadı.
18 Eylül İskoçya bağımsızlık referandumundan önce yapılan anketler sonuçların tahmin edilmesinin çok zor olduğunu söylüyor. Britanya’nın ana siyasi partilerinin liderleri İskoç seçmenlere hayır demelerini öğütleyerek yeni vergi düzenlemeleri sözü verdi. İskoçya Kraliyet Bankası (Royal Bank of Scotland) da aralarında bulunduğu birçok büyük şirket eğer İskoçya Büyük Britanya’dan ayrılmayı oylarsa operasyonlarını İngiltere’ye taşıyacakları uyarısını yaptı.
Fukuşima Dai-ichi nükleer santralini kapatan deprem ve tsunaminin üzerinden geçen üç yıldan sonra Japonya santralin çalıştırılabileceğine karar verdi. Felaketten sonra Japonya’nın 48 adet reaktörü kapatılmıştı. Eğer yerel otoriteler karar verirse Sendai santralindeki iki reaktör çalışmaya başlayabilir.
Pakistan jetlerinin Kuzey Vezirits’te aşiret topraklarına yaptığı saldırıda en az 65 İslamcı militan öldürüldü. Haziran’da başlayan ordu saldırılarından beri bir milyon kişi evlerinden oldu.
Çin’in büyük yatırımlarının olduğu Güney Sudan’daki petrol sahalarını korumak için 700 tabur gönderdi. Tabur Birleşmiş Milletler emirinde olacak ama Çin’in böyle bir misyon için bugüne kadar en fazla gönderdiği asker birliği.
Amerikalı yetkililer Somali ve çevresinde kargaşa çıkaran Shabab adlı İslamcı örgütün liderini hava saldırısında öldürdüğünü doğruladı. Ahmet Abdi Godane’ın ölümü Shabab’ın bölünmesine neden olabilir.
Ebola virüsü batı Afrika’da yayılmaya devam ediyor. Liberya’da virüs katlanarak yayılıyor. Dünya Sağlık Örgütü’ne göre hükümet Ebola’yı ulusal varlığına tehdit oluşturuyor. Sierra Leone’de virüsün yayılmasını engellemek için yetkililer üç günlük ulusal boyutta tecrit planlıyorlar. (ÖK)