Ana Sayfa Blog Sayfa 3877

Hasankeyf kurtulabilir, Ilısu Barajı’na ÇED zorunluluğu getirildi

Dicle Nehri üzerinde inşa edilen ve tarihi Hasankeyf’i sular altında bırakan Ilısu Barajı’nın ÇED raporundan muaf tutulduğu maddesi Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edildi. Hasankeyf Yaşatma Girişimi üyeleri karar üzerine Batman DSİ 103 Şube Bölge Müdürlüğü’ne dilekçe vererek, baraj inşaatın derhal durdurulmasını istedi. Girişim üyesi Av. Kemal Üner, Anayasa Mahkemesi’nin baraj inşaatı iptali kararı ile birlikte Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) raporu olmadan barajın inşaatının hukuk dışı olduğunu belirtti.

Hasankeyf Yaşatma Girişimi üyeleri Anayasa Mahkemesi'nin kararının ardından Batman DSİ 103 Şube Bölge Müdürlüğü’ne dilekçe vererek, baraj inşaatın derhal durdurulmasını istedi
Hasankeyf Yaşatma Girişimi üyeleri Anayasa Mahkemesi’nin kararının ardından Batman DSİ 103 Şube Bölge Müdürlüğü’ne dilekçe vererek, baraj inşaatın derhal durdurulmasını istedi

Fırat Haber Ajansı’ndan Ferhat Arslan’ın haberine göre Anayasa Mahkemesi, Batman’da Dicle Nehri kıyısında bulunan 200 höyük, 74 köy, 100 mezra ve 374 km karelik bir alanı yok edecek Ilısu Barajı’nın ÇED raporu olmadan inşaat yapımı maddesini iptal etti. Karar ile Anayasanın 153. Maddesi’ne aykırı olan baraj inşaatın durdurulması için Hasankeyf Yaşatma Girişimi harekete geçti.

“Hasankeyf ve çevresinde bulunan yüzlerce höyük ve köyü sular altında bırakan Ilısu Barajı’nın yapımında ısrar ediliyor. Biz Hasankeyf Yaşatma Girişimi olarak Ilısu Barajı’nın hukuksuzca yapıldığını defalarca dile getirdik” diyen girişim üyesi Av. Kemal Üner, daha önce Hasankeyf gibi yerlerin sular altında bırakılması önündeki engellerin kaldırılması için konulan çevresel etki muafiyeti için hükümetin bir madde koyduğunu sözlerine ekledi.

Ancak Anayasa Mahkemesi’nin bu maddeyi kaldırdığını hatırlatan Üner, “Daha önce defalarca dile getirdik. Hasankeyf’te ÇED raporu alınıp baraj inşaatının yapılması gerekiyordu. Anayasa Mahkemesi’nin son verdiği karar da bu doğrultusunda ÇED raporu olmadan baraj inşaatın yapımını iptal etti. Ancak halen Ilısu Barajı inşaatı durdurulmadığı için biz Hasankeyf Yaşatma Girişimi üyeleri olarak Batman DSİ 103 Şube Bölge Müdürlüğü’ne ÇED raporu almaları için dilekçelerimizi teslim ettik. Dilekçelerimiz DSİ Genel Müdürlüğü’ne gönderilecek, eğer 60 gün içerisinde yanıt verilmediği takdirde Batman İdare Mahkemesi’nde dava açacağız” diye konuştu.

(ANF)

Ali Ekber Doğan davası ve şehri şehir yapan şey nedir? – Fevzi Özlüer

Yasaların şehir dediği yer değildir mesela şehir. Öyle olsaydı Tarsus dediğimiz yere bir şehir değil diyebilirdik. Tarsus’u bir şehir yapan geçmişidir. Gebze deyince bir şehir gelmez aklımıza bir sanayi merkezi gelir.  Soma deyince de maden ocakları. Tarih bu nedenle uygarlıkların arkasından gelmez, arkadan aldığı ışıkla insanlığın önüne bir gölge gibi düşer.  Kadim uygarlıkların uğrağı olmuş, zenginlik üretmiş, pek çok kültüre beşiklik etmiş ve bu nedenle de binlerce yıl uygarlık biriktirmiş yerlerdir şehirler. Anadolu coğrafyası şehir katmanlarının hikayeleriyle örülüdür. Hattuşa’yı Çorum’dan daha değerli kılan; Çanakkale’yi Troya’nın gölgesinde bırakan, Tarsus’u Mersin’in önüne geçiren de bu tarihtir. Tarihi ideolojik formasyonunuzla şuradan veya buradan başlatırsanız da geçmişe bir hat çekmeniz çok da kolay olmaz. Türkiye Cumhuriyeti’nin şehircilikte süreklilik arayışı da bu gerçeği bilerek yola çıkmıştır. Kendine bir nirengi noktası seçmiştir. Bu nirengi noktası içinde şehir düzeni, modernliği, kadim bir uygarlığı temsil edecektir.  Bu kadim uygarlık, Türk ulusunun da kadimliğini mekanda tüm dünyaya gösterecektir.  Bu şehirciliğin mekânsal dili kısa sürede pazar ilişkilerinin egemenliğinde inşaata dayalı bir şehircilik pratiğiyle anlam ve biçim değiştirmiştir. Mekan bir düzeni ifade edecekse bile bu düzen, yapılar odağında kurulan bir düzen olarak açığa çıkmıştır. Şehir planı yerine imar planı sözcüğünün tercih edilmesi bile bu kırılmanın en somut göstergesidir.

KÖTÜLÜK YUVASI KENTLER…

Ali Ekber Doğan, Mersin Büyükşehir Belediye Başkanı Burhanettin Kocamaz'ın kendisine karşı davada ilk celsede beraat etti
Ali Ekber Doğan, Mersin Büyükşehir Belediye Başkanı Burhanettin Kocamaz’ın kendisine karşı açtığı davada ilk celsede beraat etti

Bu tarz şehirleşme Türkiye’nin tüm kent mekanlarını ele geçirmiştir. Hakim olan bu şehircilik zorunlu olarak iki şeyi ortaya çıkarmıştır:
Birincisi, şehirler bir uygarlık merkezi değil bir kötülük, düzensizlik ve mutsuzluk mekanları olarak imlenmiş ve bu eksende yeniden üretilmiştir.  Şehirler, kent kavramının esareti altına girdikçe, dirliği düzenliği kentte kuracak değerler sisteminin odağına da “muhafazakar” yaşam biçimi geçmiştir. Kentsel düzeni kurmak, korumak  yerel yönetimlerce temel bir ödev olarak görüldüğü için “muhafazakar” bir yaşam biçimi neredeyse pompalanmış, teşvik edilmiştir. Ortak yaşam alanlarının ilgası bu düzensizliği ortadan kaldıracak bir araç olarak görülmüştür. Peyami Safa’nın romanlarında gördüğümüz şehir tam da böyledir. Kötülüklerin anası bu değersiz yaşam biçimine, yöneticiler bir değer bir anlam yükleyeceklerdir. Bu anlamı yükleme görevi bahşedilenlerse onlarca yıldır yerel yönetimlerde egemen olan millici, muhafazakar dünya görüşünü sahiplendiğini söyleyen yöneticilerdir. Pek tabi ki kentlerimiz bir yandan yeni imar alanlarının baskısı altında düzensizleşirken, bu düzensizliğin ancak muhafazakar bir resim çizerek aşabileceğimize yönelik yerel yönetim anlayışı da başarısız olmuştur. Kentlerimizde her gün suç oranı yükselmekte,  kişilerin kendi adalet mekanizmalarını yaratma arayışı çeşitlenmekte  ve muhafazakar değerler olarak gösterilen yaşam biçimi bir türlü kentsel düzeni tesis edememektedir. Dirlik ve düzenlik algısının yarattığı tekçi pratikler, apartmanlaşmaya dayalı inşaat sektörünün de etkisiyle giderek kök salmış ve hakim yaşama kültürü olmuştur.

İkincisi, kent son derece pragmatik değerler sistemiyle örülü bir mekanlar toplamı olarak, imar haklarının üretilmesi ve yeniden paylaşılmasından daha fazla bir anlam taşımamaktadır. Bu nedenle de imar haklarının sınırlarını arttıracak, kenti büyütecek her türlü adım aynı zamanda o kentin varlık zemini olarak görülür olmuştur. Bu imar-yapı odaklı bakış açısı ve muhafazakarlaştırma Türkiye’nin kentleşme pratiği haline gelmiştir.
Bu iki pratik kol kola, Türkiye şehirlerini kent haline getirmiştir. Birbirine benzer onlarca, yüzlerce, binlerce yapı mezarlığından oluşan, birbirine benzeyen mekanlara biz şehir demeye başladık. Şimdi Tarsus’un merkezi bir mahallesini, Kayseri’nin bir sokağından veya İstanbul’un bir sokağını Diyarbakır’dan ayıramıyorsanız tarihi zenginliğinizi yitirmeye başladığınızı, kültürel çeşitliliği önemseyen bir yaşam kuramadığınızı ve doğayı koruyamadığınızı rahatça söyleyebilirsiniz. Hele bu tektipleşmeyi yakından hissediyorsanız, yaşıyorsanız daha rahat söyleyebilirsiniz..

ALİ EKBER DOĞAN DA BÖYLE YAPMIŞTI

2014 yerel seçimlerinden sonra Mersin’de yayımlanan İmece isimli bir gazete seçim sonuçlarını değerlendirmesini istemişti.  Mersin Büyükşehir Belediyesi Başkanlığı’nı kazanan Burhanettin Kocamaz’ın nasıl bir belediye başkanı olabileceği de sorulan sorular arasındaydı.  Doğan, Türkiye’nin genel muhafazakarlaşma ve imar odaklı politikaları üzerine yıllardır çalışan bir akademisyen olarak yanıtlar verdi. O’nun işaret ettiği gerçek, Türkiye’nin şehircilik pratiğinin Mersin özelinde olası sonuçları üzerineydi.  Doğan, daha önce yüksek lisan çalışmasını Mersin üzerine yapmış ve bu çalışmasını “Birikimin Hamalları” ismiyle kitaplaştırmıştı. Kayseri’de muhafazakar belediyecilik deneyimini ise doktora çalışmasına konu yapmış,  alan çalışması da yaparak doktorasını tamamlamış ve bu çalışmayı da “Eğreti Kamusallık” ismiyle kitaplaştırmıştı.  İnşaat odaklı kentleşmeyi ve muhafazakarlaşmayı anlamaya çalışmış, bu doğrultuda da kentlerin tek tipleştiğini, kültürel  ve biyolojik çeşitliliğini yitirdiğini, üçüncü dünyaya has bir kapitalizmin doğayı ve kültürü iğdiş ettiğini ortaya koymuştu.  İmece’ye verdiği demeçleri yeni değildi. Yıllardır söylenen ve söylediği tezlerdi.

Özetle de Tarsus’ta son 20 yılda belediyecilik yapan Kocamaz’ın, Türkiye’de hakim kentleşme pratiğinin sürdürücüsü olduğunun ve muhafazakarlaşmaya dayalı kamusal alan algısının, kentin tarihini teslim alan yapı kültürünün kırılmayacağının altını çizmiştir. Bu tespitini yaparken de Tarsus’un bir İç Anadolu şehri haline geldiğini vurgulamıştır. Ki doğrudur. Tüm şehirler egemen kentleşme pratiğimiz altında birbirine benziyorsa bunu bir aşağılanma-hakaret olarak görmek mümkün değildir.
Türkiye’nin tüm şehirleri birbirine benzemektedir. Onlarca yıl yaşadığım mahalleyi, bu duruşma için geldiğim gün bulamıyorsam, tabelaların arasından sokaklarımı tanıyamıyorsam mevcut yerel yönetim yapımızın şehirleri birbirine benzettiğini söylemek mümkündür. Bu kentleşme ne tek başına Kocamaz’ın  sorumluluğudur  ne de onun hiçbir dahlinin olmadığı anlamına gelecek bir durumdur. Geceleri sokaklarında top oynadığımız Mersin’in portakal bahçelerinin yerlerinde tek tip on yirmi katlı apartmanlar büyümüşse bunu eleştirmek ve genel kentsel eğilimlerin bir yöneticilik pratiği haline geldiğini söylemek de bir kişiye iftira etmek anlamına gelmez. Oysa Doğan’ın basına verdiği demeçleri iftira olarak gören Belediye Başkanı en çok da şehrin bir İç Anadolu şehri haline gelmesine bozulmuş olacak ki, suç duyurusu dilekçesinde en çok bu ifadenin altını çizmiştir. Oysa ben iç Anadolu kasabasından gelmiştim duruşmaya yani Ankara’dan. Kasabalılığın bir yaşam biçimi olduğu bir kentten. Ne Ankara’da yaşamaktan ne de kasabalı olmaktan utanmıştım. Hâlbuki bu durumdan gocunmam gerektiğini anladım! Bazı şeylerin elbette farkındayım. Yerel yöneticilerimiz, mükemmel olduğunu duymak istiyor. Yaptıkları işin eleştirilmesine tahammül edemiyor. Günlerdir, Ankara’da elimi suya dokunamazken, suyun temiz olmadığını söyleyen meslek odalarına ve kişilere dava açmaya hazırlanan bir belediye başkanım var ne de olsa. Ya da İstanbul’a gittiğimde yaptığı köprü tasarımını beğenmediğimi söyleyemediğim bir komşu belediye başkanım. Fakat bir şey daha biliyoruz ki, bu içinde yaşadığımız kasabalı halden kurtulmak için, kasabalı olmadığımızı gösterecek bir demokrasi anlayışına ihtiyacımız var. Önce eleştiriye kulak vermeyi, karşında durduğunu düşündüğünü yanına alıp konuşmayı, sinirlenmeden önce anlamayı esas alan bir şehir kültürüne ihtiyacımız var. Bizim çocukluğumuzda ara sokaklarda birbirinin dilini bilmeyen pek çok halk birbirinin ne olduğunu bilir, hisseder ve ona göre yaşardı. Şimdi o insanlar sokaklara çıkmıyor. O insanlar yok olmadı. Fakat birbirini anlamayan bir mahallede insanlar uygarlık üretemez. Belki de kimse birbirini dinlemesin istiyorlardır. Ama bu tek tipleşen şehirler içinde, kadim uygarlıklar vinçlerin ucunda kaybolup gidiyorsa,  yaşadığımız havalar keyif vermiyorsa,  insanlar gece sokakta güvenlik kaygısı yaşıyorsa içinde yaşadığımız mekana da şehir demek fazla cüret istiyor.

DOĞAN NEDEN HAKLI!

Bu cüreti birlikte kuracaksak, olanı ve olmayanı açıkça konuşabilmeliyiz. Burhanettin Kocamaz’ın Ali Ekber Doğan’ın beyanlarından rahatsız olarak suç duyurusunda bulunmasını bir demokrasi sorunu olarak görmeyeceksek, geçmişe doğru onlarca yıllık şehircilik pratiğinin ve içinde yer aldığı, zorunlu parçası haline geldiği yerel yönetim anlayışına karşı bir özeleştiri getirdiğini düşünmemiz gerekiyor. Eğer öyleyse, Ali Ekber Doğan’ın yıllardır söylediğini Kocamaz da kabul etmiş sayılır. Bunun da bir iftira veya hakaret olduğunu söylemek mümkün değildir. Yok eğer, bu suç duyurusu, Ali Ekber Doğan’ın korktuğu gibi bir şehrin demokrasi ağlarını yitirmesinin bir sonucu ise Doğan eleştirisinde yine haklı demektir.
Bu noktada bir karar vermemiz gerekecektir, kadim uygarlıklarımızın cebinden yemeye, onların gölgesinde yaşamaya devam mı edeceğiz; yoksa şehrin, şehir olduğu zamanlardan beri, karşılıklı konuşma, kamusal alanlar inşa etme pratiği olduğunu kabul mü edeceğiz? Ya şehirler kuracağız ya da çoraklaşmış, sesi, dokusu, rengi, tonu bir ve aynı mekanlar içinde tarihimizin gölgesini yitireceğiz. Bu dava işte tam da bunun davasıdır.  Bugün ilk duruşmasında mahkeme beraat kararı verdi. Kararın gerekçesine bakmadan bir şeyler söylemek erken ama hala şehir demokrasisi için şansımız olduğunu da bilmek gerekiyor.

Bu yazı ilk olarak evrensel.net/ de yayınlanmıştır

 

Fevzi Özlüer

 

Fevzi Özlüer

[email protected]

 

 

Mersin’de nükleere geçit yok, Erdemli’de ÇED eylemi

Mersin’in Erdemli ilçesinde yapılacak “Akkuyu Nükleer Güç Santrali ve Enerji İletim Hattı ÇED Bilgilendirme Toplantısı” protesto sebebiyle yapılamadı. Toplantının yapılacağı salon önüne saatler öncesinden gelen Nükleer Karşıtı Platform üyeleri ve nükleer karşıtı aktivistler, ellerinde taşıdıkları “Erdemli Çernobil olmayacak, nükleer santral istemiyoruz” dövizleriyle sloganlar atarak protestolarına başladı.

7 Mersin Erdemli nükleer karşıtı eylem

Toplantı öncesinde kontrollü olarak salona alınan nükleer karşıtı aktivisler, vatandaşların katılmadığı toplantının gerçekleştirilmesine izin vermedi. Nükleer Karşıtı Platform üyeleri ve çevreciler, polis çemberi içinde toplantıya başlamak ve konuşmak isteyen görevleri ara vermeksizin protesto ettiler. Görevlilerin yoğun protesto sonucu salondan ayrılmasıyla bir süre daha eylemlerini sürdüren NKP üyeleri ile aktivistler olaysız şekilde dağıldı.

Protesto sonunda bir açıklama yapan Mersin Tabip Odası Başkanı ve aynı zamanda Mersin Nükleer Karşıtı Platform Üyesi Dr. Ful Uğurhan, “Yapılmamış, daha ÇED raporu bile onaylanmamış nükleer santralin elektriğinin dağıtım hattının ÇED raporu düzenlenmeye çalışılıyor. Bu bir sahtekarlık. Olmayan bir şey ve üstelik ÇED toplantısını da yapamadılar, halk gelmedi. Ama burada görevliler halkın bilgilendirme toplantısı yapılmıştır diye tutanak tuttular. Bizim gözümüzün önünde, bu kadar insan bunun yapılmadığını gördüğü halde. Yapılmıştır diye tutanak tuttular. Biz bunu ilgili mercilere yasal haklarımızı da kullanarak ileteceğiz. Bu ÇED toplantısının da yapılmadığını bu nükleer santralinde asla topraklarımıza yapılmayacağını göstereceğiz” dedi.

Yeb Sano: “İklim değişikliği mücadelesi tabanda kazanılacak ya da kaybedilecek”

Yeb Sano
Yeb Sano

Fiilipinlerin iklim müzakere heyetinin başı olan Yeb Sano, geçen yıl Varşova iklim zirvesinin açılışında herkesi ağlatan ve mücadele azmi aşılayan bir konuşma yapmıştı. Konuşmanın ardından zirve boyunca iki hafta açlık grevi yapan Yeb Sano, dünyanın en ilham verici iklim aktivistlerinden biri olarak tanındı.

Greenpeace’in yürüttüğü “Arktik Deklarasyonu” ve Kuzey Kutbu’nun koruma alanı (Arctic Sanctuary) ilan edilmesi kampanyası kapsamında Esperanza gemisiyle Kuzey Kutbu’na giden Yeb Sano’yla Avrupa’nın en kuzey limanı olan 78 derece enlemdeki Svalbard’da, Greenpeace‘in Esperanza gemisindeyken bir telefon bağlantısı yaptık. Aşağıda okuyacağınız röportaj bugün Açık Radyo’da Açık Yeşil programında yayımlandı. Programın kaydını dublajlı olarak aşağıda dinleyebilirsiniz.

Listen original English version below:

İşte Yeb Sano ile yaptığımız röportaj:

Ümit Şahin – Merhaba, öncelikle bu röportaj için çok teşekkür ediyoruz. Sanırım şu anda Kuzey Kutup dairesinin içindesiniz.

Yeb Sano – Doğru.

Ümit Şahin – Svalbard’da mısınız şu anda?

Yeb Sano – Evet, şu anda Svalbard limanındayız.

Ümit Şahin – Peki, sanırım Esperanza’yla Kuzey Kutbu’ndan henüz yeni döndünüz.

Yeb Sano – Evet, doğru.

Ümit Şahin – Arktik’ten izlenimleriniz nelerdir? Bize biraz Kuzey Kutbu’nda neler gördüğünüzden bahsedebilir misiniz?

Yeb Sano – Arktik’te gördüğümüz şey kesinlikle nefes kesici, çok güzel bir yer. Denizin ve karaların görünümü başdöndürücü ve burası olağanüstü. Ve benim için bunu görebilmek büyük ayrıcalıktı.

Ümit Şahin – Kuzey Kutbu’nda nereye kadar gidebildiniz?

Yeb Sano – Deniz buzulunun bittiği yere kadar gittik, Esperanza bu noktaya kadar gidebiliyor. Buz sınırına kadar gittik, 79 derece kuzey enlemine kadar yani. 80 dereceye bayağı yaklaştık. Burası gidebileceğimiz en kuzey noktaydı, yüzen deniz buzullarını ve buz sınırını gördük.

Ümit Şahin – Ve sanırım Greenpeace’in Arktik bildirgesi için yaptığı kampanyaya katıldınız. Greenpeace Arktik’in bir koruma bölgesi ilan edilmesini istiyor. Siz neden bu kampanyaya katıldınız ve bize biraz Greenpeace’in neler talep ettiğini aktarabilir misiniz?

Yeb Sano – Arktik deklerasyonuna katıldım ve deklerasyonu imzalayan çok sayıda kişiden biri oldum. Çünkü Arktik’in korunmasının çok hayati olduğuna inanıyorum. Hem bu bölgenin sonraki kuşaklar için yaşanabilir bir yer olması açısından, hem de iklim değişikliği bağlamında çok önemli olduğu için. Arktik bölgesi küresel iklimin düzenlenmesinde hayati bir role sahip. Eğer çökerse, bunun bütün iklim sistemi ve dünyada yaşayan bütün insanlar üzerinde büyük etkileri olacak.

Ömer Madra – Çöküş derken neyi kastediyorsunuz, bunu biraz açıklayabilir misiniz?

Yeb Sano – Burada Arktik’te gördüğümüz şey eriyen buzlar. Ve uzmanların tahmin ettiğinden çok daha hızlı eriyorlar. Son 7 yılda, Arktik’te en düşük minimum buz örtüsü seviyesini gördük ve 2014 yılı da denizdeki buz tabakasının ortalamanın çok daha altında olduğu yıllar arasında yer alıyor. Bu da bizi kaygılandırıyor. Dolayısıyla burada ekosistemi ve buna bağımlı olan insanları korumak amacıyla bir Arktik Koruma Alanı oluşturmak önemli. Burada ironik olan şu ki, bir yandan Arktik eriyor, ama biliyorsunuz Arktik bir tür ayna görevi görüyor. Yani güneş ışığının bir kısmını, ısıyı uzaya geri yansıtıyor. Oysa eridiği zaman altından ısıyı emen karanlık bir okyanus çıkıyor ve bu da ısınmayı ve erimeyi daha da artırıyor. Bu gerçekten bir kısır döngü. Ve burada gördüğümüz şey çılgın bir hücum, bu bölgeden daha fazla petrol çıkarmak için yapılan bir hücum. Bu gerçekten inanılmaz, çünkü Arktik’in erimesine neden olan şey iklim değişikliği, fosil yakıtlar iklim değişikliğinin bir numaralı nedeni ve şimdi biz daha fazla petrol çıkarıyoruz. İklim değişikliği sorununu çözecek şeyin bu olduğunu sanmıyorum.

Ömer Madra – İki misli ironi diyebilir miyiz?

Yeb Sano – İki misli ironi, evet…

Ümit Şahin – Sanırım siz herhangi bir petrol platformu falan görmediniz değil mi, gördünüz mü?

Yeb Sano – Hayır, Arktik’in bu tarafında yok, görmedik…

Ümit Şahin – Ama gerçekten ironik, iklim değişikliğinin daha fazla petrol kuyusuna neden olması ve daha fazla petrolün daha fazla iklim değişikliğine neden olması. Sanırım Kuzey Kutbu, Arktik, bizim yaşadığımız yerlere biraz uzak, ama herhalde iklim değişikliğinin etkilerinin en çarpıcı görüldüğü yer, öyle değil mi?

Yeb Sano – Evet, iklim değişikliğinden söz ettiğimizde Arktik son derece ikonik, çünkü gözlerimizin önünde hızla eriyor, ve eğer ortadan kalkarsa o zaman küresel iklimde birbirini tetikleyen ciddi sonuçlara, bambaşka çözülmelere neden olacak ve bizi daha büyük kasırgalar, kuraklıklar, deniz seviyelerinde yükselmeler, sıcak dalgaları, orman yangınları gibi bütün dünyada yaygınlaşan sonuçlarla başbaşa bırakacak ve bütün bunlar Arktik eridiği için hızlanacak.

Ümit Şahin – Siz iklim değişikliğinin yarattığı en büyük felaketlerden biriyle karşılaşan bir ülkeden geliyorsunuz. Geçen yıl ben de Varşova’daydım ve sizin zirvenin başlangıcındaki mükemmel konuşmanızı dinledim, gerçekten konuşmanız ve zirvede yaptığınız açlık grevi eylemi çok önemliydi. Ve siz iklim delegasyonunun başı olarak daha çok bir aktivist gibisiniz. Bu konuda bir şeyler söyleyebilir misiniz? Özellikle de yaklaşmakta olan New York’taki iklim liderler zirvesinden neler beklediğiniz hakkında bir şeyler söyler misiniz?

Yeb Sano – İklim değişikliği sıradan bir sorun değil. Her yana yayılan ve herkesi etkileyen, gelecek kuşakları etkileyen bir sorun. Ve sanırım Birleşmiş Milletler’de bir temsilci olmakla, bir savunucu olmak arasındaki sınırı belirsizleştiriyor. Ben bu gezegende yaşayan her bireyin bu sorunla ilgilenmesi gerektiğini düşünüyorum. Ve biz tabii, çocuklarımızı düşünmek zorundayız, gelecekte yaşanacak olan şeyleri ve bu bizi doğru olan neyse onun için mücadele etmeye motive etmeli ve sınırı bu belirlemeli. Şimdi bu Eylül ayında liderlerin New York’ta toplanacağını görüyoruz. Çok önemli bir buluşma bu ve çok hayati bir zamana denk geliyor. Çünkü iklim değişikliğini çözmek için önümüzde açık olan fırsat penceresi son derece dar, çok küçük bir pencere bu ve bence dünya liderleri bunu ciddiye almadıkça ve ısınmayı 2 derecenin altında tutmak için somut, radikal ve acil önlemler almadıkça, çok zor bir gelecekle yüz yüze geleceğiz. Bu nedenle dünya liderlerinin bunu anlaması son derece önemli. Gerçek planlarla ortaya çıkmaları, küresel bir dönüşüme yol açmaları, temiz enerji ve sürdürülebilir kalkınmayı desteklemeleri…

Ümit Şahin – Acil eylemin ne olduğunu biraz daha açıklayabilir misiniz? Çünkü siz aynı zamanda bir delegasyon üyesisiniz ve müzakerelere katılıyorsunuz. Neler oluyor ve hem New York’tan, hem de Lima ve Paris’ten olumlu bir şeyler çıkması için ne kadar umutlu olabiliriz?

Yeb Sano – İklim değişikliği çözümleri net olan bir sorundur. Bu çözümler bizim elimizde, orada duruyor ve biz bu çözümleri sahiplenebiliriz. Temiz enerji, yenilenebilir enerji, kentlerin daha iyi planlanması, enerji verimliliği, insanların ve malların yeni yollarla taşınması, bunların hepsi elimizde. Ve tabii ormanlarımızı korumak da, bunlar hep elimizin altında. Bütün bunlar politik irade gerektiriyor, çünkü bunun bir bilimsel bir zorunluluk ve aynı zamanda ahlaki bir görev de olduğu çok iyi anlaşılmalı.

Ömer Madra – Bu, bir tür ahlaki kriz, diğer bütün yönleri bir yana, ahlaki, etik bir kriz.

Yeb Sano – Kesinlikle haklısınız, kesinlikle haklısınız… Bu bizim kendimizi yaşamın kaynağı ile ilişkili olarak nasıl gördüğümüzle ve gelecek kuşaklarla ilişkimizle ilgili bir şey ve bu da ahlaki bir mesele.

Ömer Madra – Bazı iklim bilimciler oldukça net bir şekilde ya gelecek yaz ya da bir sonraki yaz aylarının Arktik’teki yaz buzullarının sonu olacağını söylüyorlar. Bu da bir şekilde sembolik olarak tek kutuplu bir dünyanın ortaya çıkacağını gösteriyor. Bunu nasıl görüyorsunuz?

Yeb Sano – Bu çok korkutucu bir tahmin. Ama gidişat çok açık. Arktik gözlerimizin önünde kaybolup gidiyor ve bunun anlamını çok derinden kavramalı ve gidişatın bir devrilme noktasına doğru olduğunu görmeliyiz. Arktik bir devrilme noktasına doğru ilerliyor ve biz kuzey kutbunun buzullarla kaplı olduğunu gören son nesil olabiliriz.

Ömer Madra – Gerçekten inanılmaz. Peki biraz önce konuştuğumuz iklim zirvesinden hemen önce yapılacak olan Halkın İklim Yürüyüşü hakkında ne düşünüyorsunuz. Bütün hafta boyunca New York’ta ve dünyanın her tarafındaki 130’dan fazla ülkede, tabii İstanbul dahil, aktivitelerden oluşan büyük bir toplanma olacak. Organize edenler belki yüz binlerce insan bekliyorlar. Bu sizce iklim zirvesinin sonucunu nasıl etkiler? Biraz olsun baskı oluşturabilir mi?

Yeb Sano – Evet. İnanıyorum ki Halkın İklim Yürüyüşü sadece sembolik olarak dünyanın her yerindeki seslerin bir araya gelmesi olmayacak. Bu yürüyüş çok önemli, çünkü yürüyüşten önce insanlar topluluklar oluşturdu ve bu yürüyüş için yapılan hazırlıklar dünyanın her yerindeki toplulukları harekete geçirmeyi başardı. Hatta yürüyüşten sonra bile taban hareketlerinin uyanışının devam ettiğini, daha fazla insanın iklim değişikliğinin gerçeklerine gözlerini açtığını göreceğiz. Yani yüz binlerce insanı New York’ta toplamayı amaçlayan yürüyüşün kendisi çok güçlü olacak, ama bundan daha heyecan verici ve anlamlı olan, yürüyüşten sonra bile neler başardığını, iklim değişikliğiyle mücadele eden insanların yeni bir aktivizm çağını kucakladığını, bu parlak işbirliğinin yarattığı güçlü akımın dünyanın her yerinde insanları ve toplulukları bir araya getirdiğini görmek olacak. Çünkü iklim değişikliği mücadelesi tabanda kazanılacak ya da kaybedilecek. İnsanlar, bireyler, örgütler, kasabalar ve kentler, burada bunlar fark yaratacaktır. Bizim müzakereciler olarak yapmaya çalıştığımız uluslararası politikalar çözüme çok yardımcı olacak, ama değişim tabanda, hareketin içinde olacak. Bu nedenle ben çok iyimserim ve dünyanın her yerinde yapılanlardan ilham alıyorum. İnsanlar şimdi sorunu önemsemeye başlıyorlar ve bu son derece önemli.

Ömer Madra – Bizim geçen yıl bir Gezi isyanımız vardı, İstanbul’da ve Türkiye’nin her yerinde ve çok küçük bir parkı korumak için başlatılmış ve adaletsizliklere karşı dört başı mamur bir isyana dönüşmüştü. Orada kendiliğinden ortaya çıkan ana slogan “bu daha başlangıç, mücadeleye devam” idi. Aynı tür bir yürüyüşü, mitingi ve sloganı buraya uygulayabilir miyiz? Gazeteci Chris Hedges’in Halkın İklim Yürüyüşü sadece bir başlangıçtır dediğini hatırlıyorum.

Yeb Sano – Kesinlikle, kesinlikle. Türkiye’de ve pek çok başka ülkede olan örneklerden kesinlikle ilham alabiliriz ve halkın iklim yürüyüşünün sadece bir başlangıç olduğunu söyleyebiliriz.

Ümit Şahin – Sizin ülkenizle ilgili bir soru sormak istiyorum. Geçen sene Haiyan tayfunu çok trajik bir olaydı ve aynı zamanda iklim değişikliğinin etkileri konusunda çok güçlü bir göstergeydi. Filipinler’de Haiyan tayfununun ardından neler oldu? İnsanların ve hükümetin farkındalığında bir değişiklik yarattı mı ve Filipinler’in iklim politikalarında bir etkisi oldu mu?

Yeb Sano – Kesinlikle oldu. Haiyan süper tayfunu, Filipinler’in tarihinde yüzlerce metre yüksekliğiyle karaya vuran en kuvvetli kasırgaydı ve pek çok insanın gözlerini açtı, iklim değişikliği sorununa yeni bir gözle bakılmasını sağladı. Önceden iklim değişikliği atmosferdeki bir takım moleküller gibi çok uzak, soyut bilimsel bir mesele gibi görülürken, şimdi insanlar gerçek insanların gerçek yaşamlarını ve geçim kaynaklarını etkileyen gerçek bir sorun olduğunu anladılar. Hükümetteki insanlar ve toplumun çeşitli kesimlerindeki insanlar bu felaketin ardından yaraların sarılması için seferber oldular. Milyonlarca insan evsiz kaldı. Biz bu insanlara yeniden ev yapmak ve geçimlerini sağlamak gibi bir sorumluluk üstlendik. Şimdi planlar arasında toplulukların iklim değişikliğine karşı dayanıklı olmasını sağlamak var. Söylediğim gibi bu uyanışın sonunda şimdi hükümet sorunun gerçekliği hakkında bilinçlendi ve savunma sistemleri, erken uyarı sistemleri kuruluyor; bu kasırgaları haber verecek ekipmanlar, kasırgalara bağlı deniz kabarmalarını, selleri ve bu gibi şeyleri önceden haber verecek araç gereç… Bu bizim için gerçek bir düşman arıtk ve ülke, kaynaklarını bunun için harekete geçiriyor. En kötüsüne hazırlıklı olmak için.

Ümit Şahin – Bunun ayrıca gelişmekte olan ülkelerin sera gazı salımlarının azaltılması çabalarına olan katkılarını etkileyeceğini düşünüyor msunuz? Çünkü örneğin Türkiye’ye bakarsanız, Türkiye kendisini hala bir tür masum ülke gibi görüyor, Türkiye hükümeti çözümün bir parçası olmayı düşünmüyor, belki uyum için evet, ama sera gazı salımlarının sınırlandırılması için değil. Sizce Paris Konferansı’ndan sonra, Kyoto sürecinin bir sonraki adımında gelişmekte olan ülkeler de sera gazlarının azaltımına katkıda bulunmalılar mı?

Yeb Sano – Öyle sanıyorum, evet, iklim değişikliği hiçbir zaman bütün ülkeler bu çözüme katılmadıkça çözülemeyecek. Dolayısıyla her ülkenin kendi katkısını sunması çok hayati. Bu bizim görüşmeler içinde söylediğimiz ve etkide bulunmaya çalıştığımız bir şey. Zengin olsun, yoksul olsun, her ülke katkıda bulunmalı ve en yoksul ülkeler için kaynak ve teknolojileri harekete geçirmeliyiz ki gelişmekte olan ülkeler de adil bir şekilde iklim değişikliğinin önlenmesine katkıda bulunabilisinler.

Ömer Madra – Yeb Sano, son bir soru olarak, sizce dünya nereye gidiyor diye sormak istiyorum. Küçük bir soru.

Yeb Sano – Evet, bu zor bir soru. Dünya nereye gidiyor? Bence bir dönüm noktasındayız. İki yol arasında seçim yapabiliriz. İkisi de avuçlarımızın içinde yatıyor. Yolardan biri tehlikeli bir yol. İklim değişikliğinin hızlandığı ve felaketlere yol açtığı bir yol. Diğer yol ise uluslararası işbirliği ile insanların birbirini önemsediği, bu sorunu önemsediği, sorunu çözmek için gereken cesareti bulduğu yeni bir çağ. Bunlar önümüzdeki iki yol. Bence seçim çok açık.

Ömer Madra – Çok teşekkürler. Eklemek istediğiniz bir şey var mı?

Yeb Sano – Sanırım son söylemek istediğim, beni konuk ettiğiniz için çok teşekkür ederim…

Ömer Madra – Bizim için zevkti.

Yeb Sano – Ve insanların uyanacağı ve bu konuyu önemseyeceği günlerin gelmesini dört gözle bekliyorum.

Ümit Şahin – Çok teşekkür ederiz.

Ömer Madra – Siz ağırlamak bizim için büyük bir zevkti, çok teşekkür ederiz.

Yeb Sano – Ben teşekkür ederim.

Greenpeace’in hazırladığı Yeb Sano videosunu izleyin:

(Açık Radyo, Yeşil Gazete)

Guatemala’da Mayalar Monsanto’ya geçit vermedi

Genetiği Değiştirilmiş Organizma’lı (GDO) tohumları dünya çapında yaygınlaştırma amacını güden ABD’li şirşet Monsanto, Latin Amerika ülkelerinden birer birer kovuluyor. 10 gündür Monsanto aleyhinde gösterilerin yaşandığı Guatemala’da da yerli halk Mayaların başlattığı protesto eyşemleri sonuç verdi. Gösterilerin önünü alamayan hükümet, Haziran ayında kabul edilen Monsanto’nun genetiği oynanmış tohum üretimine izin veren yasayı iptal etti.

 

 

6 mayalar monsantoyu kovduSendikalar, çiftçiler ve kadın örgütlerinin Maya yerlilerinin başlattığı protesto hareketine güçlü destek verdiği Guatemala’da gösteriler yasa iptal edilene kadar sürdü. Göstericiler yalnızca yönetim binalarını değil yolları da işgal etti ve ulaşıma kapattı.

Monsanto’nun Yeni Hedefi Türkiye

Bir süre önce Monsanto AB ülkelerinde gelen tepkilerden dolayı genetiği değiştirilmiş ürün başvurularını geri çektiğini açıklamış ardından da 2020 yılına kadar 300 milyon dolarlık bir yatırımla Türkiye, Fransa, Portekiz ve Romanya’daki mevcut mısır üretim tesislerini genişletmeyi amaçladıklarını duyurmuştu. Bu duyuru çevre hareketleri ve ilgili meslek örgütleri tarafından Monsanto’nun Türkiye’ye yönelmesi olarak yorumlanmıştı.

1997 yılında Türkiye’ye giren Monsanto, 1998’de Cargill firmasının tohum bölümünü satın alarak, 1999’da da bu şirketi Asgrow ve Dekalb tohum şirketleri ile birleştirerek DEKALB çatısı altında tek marka yaptı. Ardından hem küresel hem de Türkiye özelinde tohum firmaları ile birleşerek büyümeyi sürdürdü.

Bugün Bergama, Çanakkale, Antakya ve Mustafakemalpaşa’da yapılan üretim, 54 bin metrekarelik alanda kurulu olan Mustafakemalpaşa Fabrikası’nda işleniyor. Monsanto, Türkiye genelinde 150’ye yakın bayisiyle 1500’den fazla sözleşmeli çiftçi ile çalışıyor.

(Evrensel)

Istrancalar’da yöre halkının hukuk zaferi: Altın madenine yargı dur dedi

Kırklareli’nde Valiliğin ormanlık alanda açılmak istenen altın madenine verdiği ‘ÇED Gerekli Değildir’ kararını yargıya taşıyan yöre halkı davayı kazandı. Mahkeme valiliğin kararını hukuksuz bularak iptal etti. Davanın avukatı Bülent Kaçar, hukuka aykırı karar veren kamu kurum ve kuruluş yetkililerinin TCK’ya aykırı verdikleri karardan dolayı görevlerini kötüye kullanarak, suç işlediklerini öne sürdü. Bunun mahkeme kararıyla da ortada olduğunu belirten Kaçar, bu konuda gereğinin yapılacağını söyledi.

VALİLİK ALTIN MADENİ İÇİN ÇED GEREKLİ DEĞİLDİR DEDİ

5 Istrancalar

Yusuf Yavuz’un haberine göre Kırklareli’nin merkeze bağlı köylerinden Dereköy’deki ormanlık alanda altın madeni açmak isteyen Yeni Anadolu Mineral Madencilik San. ve Tic. Ltd. Şti. adlı özel şirketin başvurusunu değerlendiren Kırklareli Valiliği, yaklaşık 15 hektarlık alanı kapsayan altın madeni işletmesi için ‘ÇED Gerekli Değildir’ kararı verdi.

YÖRE HALKININ BİLGİLENDİRME PANELİNİN ARDINDAN DAVA

Valiliğin kararının ardından harekete geçen yöre halkı, meslek odaları ve sivil toplum örgütleri, altın madeninin bölgeye verebileceği zararları ele alan kapsamlı bir panel düzenledi. Panelin ardından ise aralarında köy muhtarlarının da bulunduğu 20 kişi altın madenine karşı dava açtı.

Yöre halkının açtığı davayı gören Edirne İdare Mahkemesi, geçtiğimiz Nisan ayında Kırklareli Valiliği’nin altın madenine yönelik verdiği ‘ÇED Gerekli Değildir’ kararının yürütmesini durdurdu. Mahkeme’nin oybirliği ile aldığı kararda, mevzuata ve hukuka aykırı bulunan altın madeni projesinin inşaata ve faaliyete başlamasıyla telafisi mümkün olmayan sonuçlar doğuracağına hükmedildi.

Edirne İdare Mahkemesi’nin kararına, Edirne Bölge İdare Mahkemesi’nde itiraz eden Kırklareli Valiliği’nin bu itirazı ise reddedildi. Edirne İdare Mahkemesi son olarak geçtiğimiz Ağustos ayında aldığı kararla altın madenine verilen ÇED Gerekli Değildir kararını hukuka uygun olmadığı gerekçesiyle tamamen iptal etti.

(Gazeteci Yazar Yusuf Yavuz.wordpress.com)

 

Tiflis’te Dünyada ilk kez Kürtçe Beckett oyunu

Dünyaca ünlü İrlandalı tiyatro yazarı, yönetmeni, absürd tiyatronun kurucusu Samuel Beckett’in 1958’de yazdığı tek kişilik eseri “Krapp’ın Son Bandı” dünyada ilk kez Kürtçe olarak Uluslararası Tiflis Tiyatro Festivali’nde 6 Ekim’de sahnelenecek..

3 Samuel Becket kürtçe

Hilmi Demirer’in çevirisiyle Uluslararası Tiflis Tiyatro Festivali’nde Tiflis’in tarihi tiyatrosu Kote Marjanishvili Devlet Drama Tiyatrosu’nda sahnelenecek olan “Teyba Dawi A Krapp” adlı oyunun yönetmenliğini Emre Erdem, yapımcılığını ve sahne-kostüm dizaynını Genco Demirer, koreografisini Gökmen Kasabalı, müziklerini Kristopher Fischer, dizayn asistanlığını Mutlu Öztürk üstleniyor. Yaşlı bir adamın daha önceki band kayıtlarından kendi kendine nasıl yabancılaştığını ve eski kişiliğini artık anlayamadığını anlatan oyunun başrolünde Hilmi Demirer oynuyor.

Oyunun Tarihçesi

4 tiflisKrapp’ın Son Bandı’ı 1958’in yazında Barney Rosset’in kurduğu Evergreen Review 2.5 adlı edebiyat dergisinde daha sonra Krapp’s Last Tape and Embers (Faber, 1958) ve Krapp’s Last Tape and Other Dramatic Pieces (Grove, 1960) gibi yayınlarda yayımlandı. Beckett oyunu kendisi Fransızca’ya çevirerek 4 Mart 1959 tarihinde Les Lettres Nouvelles yayınlarından La Dernière Bande ismiyle çıkardı. Oyunun dünya prömiyeri ise 28 Ekim 1958 ile 28 Kasım 1958 tarihlerinde Londra’daki Royal Court Theatre’da yapıldı. Oyunun yönetmeni Donald McWhinnie, oyuncusu ise Patrick Magee idi. Amerika’da ise ilk kez 14 Ocak 1959 tarihinde Alan Schneider yönetmenliğinde Donald Davis tarafından sahnelenmişti.

Genco Demirer ve Berna Oğuzutku Demirer tarafından kurulan TiyArtro ise, Türkiye’nin ilk bilingual (iki dilli) tiyatrosu. Samuel Beckett’in eseriyle bu sezon ilk kez perde açacak olan topluluk, özgün eserleri seyircisiyle buluşturacak

(www.tiyARTro.com)

[Altın Koza Film Festivali] 3. günde gösterilecek yarışma filmleri

21.Altın Koza Film Festivalinin 3.gününde Yarışma Filmleri sinemaseverlerin beğenisine sunuluyor. Real Cinemaxımum sinema salonlarından gün boyunca gösterilecek yarışma filmlerinin galalarına filmlerin teknik ekibi ve oyuncularıda katılacak. Yeşil Gazete Kültür-Sanat Ekibi olarak sizler için bugün gösterilecek 4 yarışma filmini( Gittiler; Sair ve Meçhul,Deniz Seviyesi,Neden Tarkovski Olamıyorum, Beni Sen Anlat)sizler için mercek altına aldık.

Bir Azınlık Filmi; Gittiler: Sair ve Meçhul

2 gittiler-afis
21.Altın Koza Film Festivali Ulusal Yarışma Bölümünde yer alan Gittiler; Sair ve Meçhul yönetmen Kenan Korkmaz’ın 2. uzun metraj filmi. İlk filmi olan Lüks Otel(2011) ile  Altın Portakal’da En İyi Görüntü Yönetmeni ödülünü kazanan, ayrıca En İyi Film ve En İyi Müzik dallarında Behlül Dal Jüri Özel Ödülü’ne layık görülmüştü.

Mezopotamya’nın Kadim Halkı Süryaniler

Süryanilerin yaşadığı bölge olan Aynvert (Gülgöze)  köyünde çekilen belgesel tadındaki filmin konusu gerçek hayat hikayeden alıyor. Bölgede şiddet hüküm sürdüğü zamanlar, köyün neredeyse tamamı topraklarını, hatta ülkelerini terk eder. Muhtar, yaşadığı baskılara rağmen bırakıp gitmez köyünü. Oğullarından Joseph kararlıdır ve gider. Yuhan ise babasını bırakamaz. Joseph gittiği, Yuhan da kaldığı günden itibaren aldıkları kararı sorgularlar.

Künye

Yönetmen: Kenan Korkmaz

Senarist: Kenan Korkmaz

Görüntü Yönetmeni: Kenan Korkmaz

Kurgu: Kenan Korkmaz

Müzik: Rahşan İzmirli Oğuz

Oyuncular: Savaş Özdemir, Yuhannun Akay, Ruhi Sarı, Selin Köseoğlu, Sonya Akay

Yönetmen Kenan Korkmaz’ın 4 yıl önce bir belgesel çekmek için gittiği Aynvert (Gülgöze) tanıştığı Yuhannun Akay’ın hayat hikayesinden yola çıkarak, oluşturduğu film iki bölüm olarak görülebilir. “Sair” olarak tanımlanan ilk bölümde köyde yaşayan ve kalan insanların hikayelerine yer verilirken, ikinci bölüm olan  “Meçhul” de ise İsveç’e göç eden kardeşin yaşadıkları ve yalnızlığı konu alınıyor.

Gittiler Sair ve Meçhul Fragmanı

Gittiler;Sair ve Meçhul filminin teknik kısmında dikkatleri çeken nokta ise Kenan Korkmaz’ın yazan&yöneten olmasının dışında kurgu ve kamera kullanımını da kendisinin yapması dikkatlerden kaçmayan bir ayrıntı.

“Bir gün köye gerilla geliyordu, bir yanda da askerler. Ne Kürt, ne Türk ne de Müslümandık. Ne yapabilirdik ki…”

                                  [ Filmden Alıntı]

Gittiler;Sair ve Meçhul filmi Altın Koza Film Festivali Gala Gösterimleri programında 17 Eylül Çarşamba Günü Saat: 12:15’te Cinemaxımum sinema salonlarında izleyici ile buluşacak.

Geride Bırakılan bir Aşk Deniz Seviyesi

21.Altın Koza Film Festivali Ulusal Yarışma bölümünde yer alan Deniz Seviyesi filminin yönetmenliğini iki kadın sinemacı Nisan Dağ ve Esra Saydam üstleniyor. İlk uzun metrajlı filmleri olan Deniz Seviyesi, 33.İstanbul Film Festivalinde de yer almıştı.

Geride Bırakılan Sevgili..

Damla, New York’ta yaşayan başarılı bir iş kadınıdır. Onu seven Amerikalı kocası ve karnındaki 6 aylık bebeğine rağmen Damla’nın aklı hâlâ geçmiştedir, anne olmaya hazır değildir. Çocukluğunu geçirdiği yazlık evi kuzeninin satacağını öğrenince, Damla kocasıyla beraber Ayvalık’a gider. Aklındaki tek şey, 8 sene önce açıklama yapmadan terk ettiği eski dostu ve sevgilisi Burak’la yüzleşmektir, ancak Burak ona kapılarını kapamıştır. Damla’nın kendisi ve geçmişi ile barışabilmesi için, senelerce sakladığı sırrını Burak’a anlatması gerekir. “Deniz Seviyesi, aradaki okyanuslara rağmen geride bırakılamamış bir aşkın öyküsü, geçmiş ve şimdiki zaman arasında sıkışıp kalmış bir kadının iyileşme ve büyüme hikâyesi…

Filmin Künyesi :

Yönetmen:  Nisan Dağ, Esra Saydam
Senaryo:  Esra Saydam, Nisan Dağ
Müzik: Kyle Woodworth
Süre: 102 Dakika
Oyuncular : Damla Sönmez, Ahmet Rıfat Şungar, Jacob Fishel, Elif Ürse, Hakan Karsak, Sanem Öge,

Deniz Seviyesi İlk yönetmenlik deneyimi için başarılı sayılabilecek bir aşk filmi olarak değerlendirebilir. Ama her aşk filminin düştüğü hatalara, tekrarlara düşmekten kendini alıkoyamıyor. Filmi neden-sonuç ilişkisi olarak değerlendirdiğimizde öykünün içindeki sorunlar ortaya çıkabiliyor.
Deniz Seviyesi filminin gala gösterimi 17 Eylül Çarşamda günü Saat 15’te Cinemaxımum sinema salonlarında sinemaseverlerle buluşacak. 

Neden Tarkovski Olamıyorum


21.Altın Koza Film Festivali Yarışma Filmleri kategorisinde yer alan Neden Tarkovski Olamıyorum/ Why Can’t I Be Tarkovsy adlı yapım öncelikle isminden geçen ünlü rus yönetmen “Tarkovski”nin isminin geçmesi ilgimi çeken ilk nokta oldu. Televizyon dizilerinden ismin duyduğumuz Murat Düzgünoğlu’nun ilk uzun metrajlı filmi olan Neden Tarkovski Olamıyorum/ Why Can’t I Be Tarkovsy konu olarak ülke şartların ve sinema ortamından sanatsal içerikli bir film çekmenin zorluklarını konu alan bir film olarak karşımıza çıkıyor.

“Herkesin Paylaşacağı Ne Çok Fikri Varmış!”

Bu yıl ki Altın Koza Film Festivali Yarışma filmleri arasında konu ve kadro olarak merak uyandıran Neden Tarkovski Olamıyorum/ Why Can’t I Be Tarkovsy filminde başrolü geçen yıl Yozgat Blues filmindeki rolü ile En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu ödülüne layık görülen Tansu Biçer yer alıyor. Tanus Biçer’in bir senarist/yönetmeni canlandırdığı film sinema sektöründe işlerin nasıl yürüdüğünü, sanatsal filmleri çekmek konusunda karşılan zorlukları etkili bir dille anlatan bir yapım.Tansu Biçer’in ilk başrol üstlendiği Neden Tarkovski Olamıyorum/ Why Can’t I Be Tarkovsy konusu ve Tansu Biçer’in oyunculuğunun izlenmesi gerektiğini belirtmek gerekir. Tansu Biçer, filmde canlandırdığı Bahadır rolü ile En İyi Erkek Oyuncu ödülüne layık görülebilir.

Bir  12 Eylül Filmi Beni Sen Anlat
Yönetmen: Mahur Özmen
Senaryo: Mahur Özmen
Oyuncular: Kürşat Alnıaçık , Nazlıcan Tuncalı, Gerçek Sağlar, Can Sipahi , Serap Sağlar, Aytaç Arman, Hakter Balaban, Serdar Kavak

Bahar İstanbul’un bir gecekondu mahallesinde ailesi  yaşamakta, güzel sanatların sınavını kazanıp resim bölümünde okumak istemektedir. Babası Neşet’in siyasi kimliği nedeniyle ile aranması üzerine bir gece yarısı evden gizlice ayrılırlar ve yeni ev tutana kadar komşuları Halil’in boya badana işlerini yapıp bitirdiği lüks bir villaya kısa süreliğine gizlice girerler. Villanın sahipleri, çocuklarının hastalığı dolayısıyla, tedavi için yurt dışına çıkmıştır.

Evde kaldıkları ilk gün takvimler 12 Eylül’ü 1980’i gösterirken, ordu tekrar yönetime el koyar. Kapana kısılan aile şimdi daha çaresizdir. Komşuları Prof.Adnan onları evde yakalar; ancak siyasi fikirlerini tahmin ettiği Neşet’i ihbar etmez. Bahar çatı katında, gireceği resim sınavı için çalışmalar yaparken karşı evde oturan Ekin’i gizlice izler.

Neşet, bir yandan ailesine kalacak ev ararken, bir yandan siyasi mücadelesine devam eder; sonunda askerler tarafından yapılan baskında vurulur. Aile ait oldukları yerlere,  bu defa daha büyük acılarla döneceklerdir. Acılarla; fakat aynı zamanda resim malzemelerini yanına alarak çıkan Bahar’ın temsil ettiği şekilde, umudu yarınlara taşıyarak.

(Yeşil Gazete)

Tarih Vakfı’nda Yunanca ve Osmanlıca

tarih vakfıTarih Vakfı Seminerleri, Yunanca ve Osmanlıca severlerle Ekim ayında buluşmaya hazırlanıyor. 2014 güz dönemi için geri sayıma başlanan seminerlerden Yunanca yeni, orta ve ileri düzey olmak üzere üç seviyede, Osmanlıca ise matbu Osmanlıca ve Rika olmak üzere iki seviyede açılacak.

Türkiye’de bilimsel tarihçilik bilincinin gelişmesinde ve yerleşmesinde önemli rol oynayan Tarih Vakfı’nın Osmanlıca ve Yunanca Seminerleri bu yıl da devam ediyor. Bilgi Üniversitesi öğretim görevlisi Mustafa Çakıcı’nın vereceği Osmanlıca seminerleri, yeni başlayanlara matbu Osmanlıca ve matbu okuyabilenler için Rika olmak üzere iki seviyede gerçekleşecek.

Merih Erol ve Angeliki Melliou’nun vereceği Yunanca seminerleri ise yeni başlayanların yanı sıra orta ve ileri düzey olmak üzere üç seviyede açılacak. 27 Eylül Cumartesi ve 1 Ekim Çarşamba günü seviye tespit sınavının yapılacağı seminerlere katılmak isteyenlerin 26 Eylüle kadar başvurarak ön kayıt formunu doldurmaları gerekiyor.

Kurban Bayramı’ndan sonra başlayacak olan seminerler Tarih Vakfı’nın Eminönü binasında gerçekleşecek. Tarih Dostlarına yüzde 10 indirim uygulanacak olan seminerlerin tarih, saat ve fiyat bilgisi şöyle:

 

YUNANCA SEMİNERLERİ

 

Yeni Başlayanlar – Angeliki Melliou

13 Ekim ’14 – 18 Mart ’15

Pazartesi – Çarşamba: 18:00 – 20:00

90 saat, 950 TL

 

Orta Düzey – Merih Erol

10 Ekim ’14 – 23 Ocak ’15

Cuma, 18:00 – 21:00

48 saat, 550 TL

 

İleri Düzey – Angeliki Melliou

12 Ekim ’14 – 15 Mart ’15

Pazar, 14:00 – 18:00

90 saat, 950 TL

 

OSMANLICA SEMİNERLERİ

 

Yeni Başlayanlar – Mustafa Çakıcı

11 Ekim – 21 Aralık ’14

Cumartesi – Pazar, 11:00-13:00

48 saat, 550 TL

 

Rika – Mustafa Çakıcı

16 Ekim – 27 Aralık ’14

Perşembe, 18:30 – 20:30

Cumartesi, 14:30 – 16:30

48 saat, 500 TL

[Altın Koza Film Festivali] 3.gün film önerileri

21.Altın Koza Film festivalinin 3.gününde yavaş yavaş Yarışma filmlerinin galaları yapılmaya başlanıyor.Aynı zamanda Ödüllü filmleri de farklı sinema salonlarında gösteriliyor. Sinemaseverlerin film seçimi yapmakta zorlandığı günlerde, bizlerde film tanıtımları yapmaya devam ediyoruz..

Kış Uykusu Özel Gösterim

Nuri Bilge Ceylan’ın Cannes Film Festivalinden ödülle dönen filmi Kış Uykusu film ekibiyle birlikte bir özel gösterimle Altın Koza Film Festivalinde sinemaseverle buluşacak. Ödül sonrası ilk kez film ekibiyle bir festivalde izleyici karşısına çıkacak filmin festival izleyicileri tarafından büyük ilgi göreceği bekleniyor.

1 Kış Uykusu

Kış Uykusu Özel Gösterimi saat 16’da Real CineMaxımum sinemasında gerçekleştirilecek..

Difret/ Cesaret  (Metropol seans 17:30) 

Sundance Film Festivalin Özel İzleyici Ödülü kazanmış olan Difret konusu ve atmosferi ile izleyiciyi rahatsız edebilecek bir konuya sahip. Addis Ababa’da yoksul kadın ve çocuklara ücretsiz hukuk desteği sağlayan bir örgütün kurucusu olan avukat Meaza Ashenafi, polislerin ve erkek hükümet yetkililerinin tacizine cesurca meydan okur. Ancak son üstlendiği davada ya kazanacak ya da her şeyini kaybedecektir. Okuldan eve dönerken kaçırılarak tecavüze uğrayan 14 yaşındaki Hirut, kaçmaya çalışırken saldırganları vurarak öldürür. ‘Telefa’, yani kız kaçırarak evliliğin hâlâ geçerli sayıldığı kırsal Etiyopya’da, Hirut’un suçu meşru müdafaa kapsamında sayılmaz. Cinayetle suçlanan Hirut, idam cezası tehdidi altındadır. 


Timbuktu – Abdrerrahman Sissako  (Cinemaxımum  Seans 12:00)

http://youtu.be/m7oyrWTNoJw

Timbuktu Abderrahman Sissako’nun Cannes ödüllü filmi Timbuktuda ilk olarak Altın Koza Film festivaliyle sinemaseverlerle buluşacak. Dünya prömiyerini yaptığı Cannes’da Ekümenik Jüri Ödülü’nü kazanan Timbuktu, bu yılın en çarpıcı yarışma filmlerden biri olarak öne çıktı. Mali’nin kuzeyinde şeriat yasalarının geçerliliği ilan edilip futbol oynamak ve müzik dinlemek bile yasaklandıktan sonra birçok ailenin yaşamının nasıl mahvolduğunu duygusal bir bakış açısıyla çobanlık yapan bir aile üzerinden anlatıyor
Özgürlük Dansı/ Jimmy’s Hall  (Metropol Seans 20:15)

 Aktivist Jimmy Gralton, yaşadığı kasabada açtığı ‘salon’la ifade özgürlüğünün imkansız olduğu bir dönemde, çevre halkın bir araya gelip çeşitli konular üzerinde tartışabileceği, öğrenebileceği, kendilerini ifade edebileceği bir ortam yaratmış olur. Giderek popülerliği artan bu mekan, başta Katolik Kilisesi olmak üzere bazı çevrelerin tepki ve sansürüyle karşılaşır. Jimmy Gralton bu nedenle hayatının on yılını Amerika’da sürgünde geçirir ve 1932 yılında evine geri döndüğünde farklı bir irlanda’yla karşılaşır. Amacı ailesinin çiftliğinin bakımını sürdürmek ve annesine yardımcı olmaktır. Ancak on yıl önce yarıda bırakmış olduğu hikaye devam edecektir. Her ne kadar kilise ve toprak sahipleri gibi eski düşmanlarıyla yeniden karşı karşıya gelmeyi istemese de şartlar bu yüzleşmeyi zorunlu kılar. Gralton, ‘salon’u yeniden açar ve ünü tekrar büyük bir hızla yayılmaya başlar. Ne var ki Jimmy ve yenilikçi fikirlerinin günbegün artan etkisinden rahatsız olacak önemli bir kesim vardır…
Yıldız Haritası / Maps to the Stars ( Film) 111 Dakika  (Avşar Sineması Seans 20:30 )

David Cronenberg Farklı türlerde başarısını sürdüren kült yönetmen David Cronenberg’in, dünya prömiyerini Cannes Film Festivali’nde yapan son filmi Maps to the Stars, Altın Koza Film Festivali ile Türkiye’de Galası yapılacak. Bir Hollywood taşlaması olan Maps to the Stars’ın oyuncu kadrosunda Mia Wasikowska(Tracks/Çöldeki İzler), John Cusack, Robert Pattinson, Olivia Williams gibi yıldızlar yer alırken film, başrolündeki Julianne Moore’a Cannes’da En İyi Kadın Oyuncu Ödülü’nü de kazandırdı.

 (Yeşil Gazete)