Ana Sayfa Blog Sayfa 3871

Olağanüstü zamanlar olağanüstü liderler gerektirir

“Hayır”ı cevap olarak kabul etmiyoruz

Greenpeace International Genel Müdürü Kumi Naidoo ve Filipinler İklim Komisyonu delegesi, iklim aktivisti Yeb Sano’nun Huffington Post’da yayınlanan yazısını Vahit Kozacıoğlu’nun çevirisiyle yayınlıyoruz.

Kutuplar, iklim mücadelesinde, belki de dünyanın diğer bölgelerinden çok daha önemli bir mevzi. Bir medeniyet olarak geleceğimiz bu bölgenin kaderine bağlı; çünkü kutuplarda olan kutuplarda kalmıyor.

Dünya liderleri uzun bir süredir bekletilen New York’daki iklim zirvesi için hazırlana dursun, iklim bilimciler kendilerini, Kuzey Kutbu Deniz Buzulları’nın bu sene içinde tarihin en düşük seviyesine gerileyecek olmasına hazırlıyorlar. Kuzey Kutbunu örten deniz buzulları inanılmaz bir hızda yok oluyor, bu da, deniz buzullarındaki minimum düzeyin yıllık ölçümünü, iklim değişikliğinin ortaya çıkardığı belirtilerden en yakın takip edileni haline getiriyor.

Bu kadar hızlı erimemesi gerekiyordu.

Aynı şey, Grönland buz örtüsü için de geçerli. Bu devasa buz kütlesi, geçtiğimiz on yılda sadece bir önceki on yıla kıyasla altı kat hızlı eridi! Bazı bilim insanları, uyuyan devi uyandırdığımızı ve artık uyumaya devam etmeyeceğini söylüyorlar.

Bu iki mevzu, Kutup buzullarının erimesi ve okyanuslardaki asitlenmeyle birlikte küresel ölçekte yıkımlara, daha fazla ısınımyala daha yüksek deniz seviyelerine ve aşırı iklim olaylarına yol açabilir; kimse yaşanacaklardan muaf değil.

Yaktığımız her ton petrol, kömür ve gaz veya yok ettiğimiz her orman kutupların üzerindeki baskıyı arttırıyor, riski hepimiz için büyütüyor. Yaktığımız her ton fosil yakıt bizi geri dönülemez noktaya, iklim değişikliğinden kaynaklı etkilerin kontolden çıktığı bir sarmala, ve artık eylemin anlamını yitireceği zamana taşıyor.

Buna rağmen, Kuzey Kutbu hala gezegendeki en savunmasız bölge. Petrol şirketleri erimelerin yaşandığı bölgelere daha fazla petrol çıkarmak için, sanki gezegenimizi talan ettikten sonra gidecek ikinci bir gezegenleri varmışçasına, üşüşüyorlar.

Neyse ki, İnsanlar bunun olmasını bir köşede oturup beklemiyorlar. Kuzey Kutbu bizim kuşağımızın verdiği savaşın en ünlü cephelerinden biri haline geldi: Dünyanın her yerinden milyonlarca insanın güçlerini birleştirdiği, bir sınır çektiği ve petrol şirketlerine GERİ BAS dedikleri bir cephe…

Greenpeace katılacağı iklim zirvesinde altı milyon kutup savunucusunun mesajını iletecek: Kuzey Kutbu bizim ortak mirasımız, sömürülmek yerine korunmalı! Dünyanın tepesinde bir Kuzey Kutbu koruma alanına ihtiyacımız var. Yakabileceğimizden çok daha fazla petrolü zaten çıkardık, artık bu manyaklığın durması gerekiyor. Fossil yakıt çağı artık bitti.

Dünya liderlerinden gerçek bir liderlik bekliyor ve kamunun parasıyla fosil yakıtlara destek vermek yerine, sağlık sigortası, ev ve iş edindirme programlarına destek; fosil yakıtlara dayanan enerji sistemlerinden aşamalı vazgeçiş için irade; yenilenebilir enerjinin önünü açacak kısa dönemli planlar ve iklim gerçeğinin yıkıcı sonuçlarıyla çoktan karşılaşan yoksul kesimler için koruyucu tedbirler bekliyoruz. Ayrıca, Kuzey Kutbu’nun petrol arama sondajlarından ve endüstriyel balıkçılıktan tamamen arındırılmasını istiyoruz.

Ve Hayır’ı bir yanıt olarak kabul etmiyoruz! Uyanmakta olan dev, dünyanın dört bir yanında orgütlenen ve dört yılda bir sandık başına gitmenin yeterli olmadığını anlayan kitlelerdir. Sokaklara dönüyor ve iklim için eylem talep ediyorlar. Bu durum iklim hareketine, ne hükümetlerin ne de büyük şirketlerin kendilerini artık göz ardı edemeyeceği bir potansiyel sağlıyor.

Bu güç çoktan kömür santral ve madenlerini kapattırıyor, petrol boru hattı projelerini durduruyor, yatırımların fosil yakıt projelerinden çekilmesini sağlıyor, güzelim ormanları koruyor. Halkların, su, sağlık, temiz enerji ve hava talepleri değişim için bir güç haline geliyor. Dünyanın dört bir köşesinde döşenen güneş panelleri, ve toplulukların sahip olduğu rüzgar tribünleri hak etttiğimiz geleceği müjdeliyor. Alternatif paradigma mevcut statükoyu giderek daha fazla zorluyor. Adil, yeşil ve barışçıl bir gelecek artık fantezi değil, onu yakalayabiliriz.

Bunlar olağan stü zamanlar ve olağanüstü zamanlar, olağanüstü liderler gerektirir. İklim değişikliğinin kontrol çıktığına dair endişe verici bulgular var. Dünya, geçtiğimiz on yılda, görülmemiş iklim aşırılıklarına sahne oldu. Ama yine aynı zamanda, petrol ve kömür endüstirisi aşınmakta iken yenilenebilir enerjide görülmemiş yeniliklere ve atılımlara şahit olduk. Dünyanın karşı karşıya bulunduğu iklim, gıda, su ve finans krizleriyle yüzleşmek, yeşil enerji devrimini hızlandırmak ve fosil yakıt bağımlılığımızdan kurtulmak için güçlü liderliğe ihtiyaç var!

Bu liderleri New York’da bulabilecek miyiz?

 

Gökçeada Rumlarına tarım hibesi

Tarımsal ve Kırsal Kalkınmayı Destekleme Kurumu (TKDK) Çanakkale İl Koordinatörlüğü, Gökçeada ilçesinde yaşayan Rumların projelerine hibe desteği vermeyi planlıyor.

110_1147_989985436
TKDK İl Koordinatörü Ümit Ortan, yaptığı yazılı açıklamada, Rum Vakıfları Derneğinin (RUMVADER) Gökçeada’nın Zeytinli köyünde düzenlediği toplantıya katılıp, hibe destekleri hakkında bilgi verdiklerini bildirdi.

Ortan, TKDK’nın desteklerinin, adada yaşayan ya da adaya dönmek isteyen Rum vatandaşlar için önemli bir fırsat olduğunu ifade ederek, şunları kaydetti:

“Özellikle kırsal turizm destekleriyle hem adanın potansiyeli değerlendirilebilecek hem de dedelerinin evini imar etmek isteyen Rum vatandaşlarımız için bu yatırımlar önemli bir gelir kaynağı olacak. Adada önemli bir değer olan zeytin için TKDK ile yapılacak yatırımlara yüzde 50 hibe desteği verilebilecek. Hazırlanacak projelerle zeytinyağı üretim tesisleri kurulabilecek. Tüm yatırımcıları TKDK’ya proje hazırlamaya davet ediyoruz.”

(AA)

Yırca Köyü’nün hikayesi – Rainbow Warrior’dan Rosso

Dün olağanüstü bir gündü, kaptan Pete Willcox da dahil birkaç kişi, İzmir’den arabayla iki saat uzaklıktaki Soma’nın Yırca Köyüne gittik.

Merak ediyorum Soma ismi size bir şeyler hatırlattı mı? Türkiye’de insanların yeraltında maden için tüneller kazdığı yer mi? Aynı insanların 301 tanesinin (resmi sayı) geçen Mayıs ayında, ülke boyunca polis tarafından aşırı güç kullanılarak bastırılan protestolara neden olan sanayi tarihindeki en ağır “kaza”larından biri sonucu hayatını kaybettiği yer?

7 Rosso Yırca ziyareti...

Fakat kömürün sebep olduğu trajedi, sadece yer altından çıkarılmasından doğan temel risklerle sınırlı kalmıyor; bir de bunun enerji üretimi için kullanımı var. Zeytinlik ve üzüm bağlarıyla dolu, gül tomurcuklarıyla incirlerin bir arada olgunlaştığı bu kırsal alanda iki devasa yerleşkede, iki korkunç enerji santrali çoktan inşa edildi. Bu santraller kömür kullanımının birden çok karanlık yüzü olduğunu gösteriyor: Santraller betondan yapılmış canavarca binalarıyla, yüz metreden yüksek bacalarıyla, buhar püskürten soğutma kuleleriyle, bozuk bir zihin tarafından tasarlanmışçasına her yere giden taşıma bantlarıyla manzarayı sarıyor, kirletiyor, bozuyor. Zehir partikülleri ve ağır metalle yüklü duman ve küllerle çevreye zarar veriyor: küller farklı bir açık alanda biriktiriliyor, garip renklerden oluşan bir kabusun içinde, dayanılmayacak kokuların ve genzi tıkayan partiküllerin kendisini çevreleyen karayı ve onun kat kat altındaki suyu kolayca zehirlemek üzere rüzgarla ya da suyla taşındığı, “Mordor Vadisi”nin gerçeğe dönüştüğü yerde. Sonuncusu ve en kötüsü olarak da bu santraller yüzünden yerel halka, topraklarını kamulaştırılarak, mülklerinden çıkartılarak ve yerel ekonomiyi bir kereliğine mahsus gülünç bir “tazminat parası” verip ortadan kaldırarak zarar veriliyor.

İşte Yırca’da şu an bunlar oluyor; üçüncü bir termik santral planı yapıldı, topraklara el konuldu, dozerler 500 hektarlık başka bir alanı zeytinlikten bomboş bir düzlüğe dönüştürmeleri için gönderildi. Fakat dikkate değer bir durum daha var; bölgesel otoritelerin ve ekonomik güçlerin hiç beklemediği bir şey oldu, bu küçük köydeki yerel halk bu sefer “Hayır!” demeye karar verdi. Bu “ilerleme” ve “gelişme”! artık yetmişti; yeterince zehirlenmiş, betonlaşmış, hastalanmışlardı… Evet, biliyorum; bu hikaye Asterix’le Obelix’in Roma’nın ezici gücüne karşı direnişini andırıyor, fakat bu sefer ne sihirli iksir var, ne de doğaüstü güçler; sadece çoğu yaşlı insanlardan oluşan, yüzlerinde tarlalarda ve kömür madenlerinde çalışarak geçirdikleri zamanın izleri görülen ve dozer gibi büyük tehlikelerle karşılaşmaya korkan bir grup köylü ve çiftçi var. Güvenlik güçleri, kendi hükümetleri. Artık anlam ifade etmeyen bir yıkımdan zeytinliklerini kurtarmak adına büyük bir mücadeleye girmek zorunda oldukları için kafaları karışıktı. Fakat başardılar, sert ve huzurlu yüzleriyle, parlayan gözleriyle bu küçük ve korkmuş insanlar, iki gece önce topraklarına karanlıkta hırsız gibi giren, zeytin ağaçlarını söken (bunun yasadışı olduğunu da ayrıca belirtelim) dozerleri, bedenlerini siper ederek durdurmayı başardılar ve geri gitmeye zorladılar. Yetkililer de bunun üstüne şöyle bir söz verdiler; “Yarın gece tekrar geleceğiz ve bu sefer durduramayacaksınız.”

8 Rosso Yırca ziyaretiKaptanımız Pete Willcox dahil birkaç kişi Yırca’ya gidip köylülere desteğimizi göstermenin, mücadelelerinde yalnız olmadıklarını anlatmanın, geçmişten dünya genelinde benzer durumlarda kazanılmış bazı cesaret verici zafer örnekleri vermenin ve birlikte zeytin, ev yapımı ekmek, peynir ve zeytin yağından oluşan sade fakat lezzetli bir yemek yemenin gururunu yaşadık.

Yalan yok, her şeyin yenilgiyle sonuçlanabileceğinin farkındalar ve bunu bilerek direniyorlar. Peki bunun alternatifi ne olabilir ki? Evde oturmak ve GERÇEKTEN kaçınılmaz olan başka bir yıkımı beklemek mi? Hayır, hayır asla! Ne olursa olsun sonuna kadar direnecekler, dimdik ve barışçıl bir şekilde.

Geçen gece birçoğumuz için dualar ve endişelerle dolu bir geceydi. Çünkü zeytinliklerde kamp kuruldu, yöre halkı ve Greenpeace’in yerel aktivistleri en kötüsüne hazırlıklı bir şekilde tarlaları beklediler. Sabah olduğunda iyi haber de ulaştı: ne saldırı olacaktı, ne de dozerler gelecekti, her şey sessiz ve huzur doluydu. Ufak, hassas ve oldukça simgesel bir zaferdi bu.

Yırca’nın geniş tarlalarına zafer kazandıran neydi? Kamp mıydı? Rainbow Warrior’un ya da bizim orada olmamız mıydı? Kamuoyunun dikkatinin Soma’da neler olup bittiğine yoğunlaşmış olması mıydı? Ya da aslında olumlu bir değişikliği harekete mi geçirdik? Henüz emin olmak için çok erken…

Yerel nüfusun gücü ve kararlılığı hayranlık uyandırıyor, sihirli iksirlere gerek yok, onlar bunu yüreklerinde taşıyor. Ve ben şimdiden orada onlarla birlikte olmayı özledim…

Bu yazı ilk olarak birgunver.org/ da yayınlanmıştır

Rosso 

19.9.2014

Rainbow Warrior mürettebatı

Soma’da zeytinlik alana imar planı olmadan girmişler

Soma Kolin Termik Santrali’nin kurulması için acele kamulaştırma sürecinde olan zeytinlik alanların henüz imar planlarının olmadığı ortaya çıktı.

Greenpeace’in yapmış olduğu bilgi edinme başvurusuna Çevre ve Şehircilik Bakanlığı Mekansal Planlama Müdürlüğü’nün verdiği cevapta, “Soma ilçesinde kurulması planlanan termik santral ve kül depolama sahası için gerekli imar planlarının hukuki mevzuat uyarınca askı sürecinin başlatılamadığı, bu nedenle imar planlarının halen kesinleşmediği, planların tamamlanmamış  işlem olduğu” ifadelerine yer verildi.

16 Eylül’ü 17 Eylül’e bağlayan gece saat 23.50 sularında kepçelerle zeytinliklere girerek, 13 zeytin ağacını sökmüştü
16 Eylül’ü 17 Eylül’e bağlayan gece saat 23.50 sularında kepçelerle zeytinliklere girerek, 13 zeytin ağacını sökmüştü

Soma’nın Yırca köyü yakınlarında bulunan yüzlerce dönümlük zeytinlik alan, Soma Kolin Termik Santrali’nin yapımı için acele kamulaştırılmış ve hukuki süreç tamamlanmadan, Kolin Şirketler Grubu önce zeytinlik alanların çevresine 2 metre boyunda çitler çekmiş, 16 Eylül’ü 17 Eylül’e bağlayan gece saat 23.50 sularında kepçelerle zeytinliklere girerek, 13 zeytin ağacını sökmüştü.

Asli unsur olan imar planı eksik

Zeytinlik alanlara ilişkin imar planlarının olmamasının, sürecin hala büyük bir kısmının eksik olduğu anlamına geldiğini ifade eden Greenpeace Avukatı Deniz Bayram, “başından beri hukuksuzluklarla dolu olan bu süreçte, imar planı olmadan zeytinliklere iş makinelerinin girmiş olması, olaya bir skandal daha ekliyor. Binlerce metrekarelik alanda zeytin bahçelerine girildiğinde tüm süreç sona ermiş, bir tek zeytin ağaçlarının kesilmesine sıra geldi zannetmiştik. Oysa ki, Manisa Valiliği tarafından verilen cevapta görüyoruz ki, bu sahada termik santral kurulmasına ilişkin, sürecin asli unsuru olan imar planları yok. Kamulaştırmaya karşı hukuki süreç devam ederken, köylüler her defasında yaşama alanlarında termik santral istemediklerini söylüyor. Onlar, yaşam kaynakları olan zeytinciliğe devam etmek istiyor.

Termik santral projesi ve kepçelerin her an bahçelere gireceği haberleri durmalıdır, çünkü kepçelerin  mevcut durumda zeytin bahçelerine girmesinin hiçbir hukuki ve meşru nedeni yoktur. Biz hukuksuz uygulamalariyla ‘orman kanunu’nu savunanlara karşı ormanları, ağaçları, zeytinlikleri savunuyoruz” dedi.

Kamulaştırma sürecinin tamamlanmamış olması ve hukuki sürecin başlatılmış olmasına rağmen, kepçelerle zeytinlik alanlara girilmesi nedeni ile, köylüler, hasat zamanı gelmeden olmamış zeytinlerini topladı ve zeytin bahçelerinde nöbet başlattı.

Mevzuat gereği uygun değil

Greenpeace’in yaptığı bilgi edinme başvurusuna gelen bir diğer yanıt da Manisa Valiliği, İl Gıda, Tarım ve Hayvancılık Müdürlüğü’nden geldi. Gelen cevapta“…söz konusu alanların %70-%80’inin zeytinlik olduğunu ve bu nedenle mevzuat gereğince termik enerji santrali kurulmasının uygun görülmediği” belirtildi.

(Yeşil Gazete)

New York’tan kare kare İnsanlığın İklim Yürüyüşü

23 Eylül Salı günü (yarın) New York’ta yapılacak iklim değişikliği liderler zirvesi öncesinde dünyanın 161 ülkesindeki 2700’e yakın yerleşim yerinde haftasonu People’s Climate March (İnsanlığın İklim Yürüyüşü) eylemi gerçekleştirildi.

Eylemlerin odak noktası liderler zirvesine de ev sahipliği yapacak New York şehri oldu. 400.000’e yakın iklim aktivisti liderlere, “İklimi Değil, Sistemi Değiştir” çağrısını tarihin en kalabalık ve en organize iklim değişikliği karşıtı eylemde tekrarlarken Yeşil Gazete ekibinden Alidost Numan da eylem yerinde bulunuyordu.

Alidost, “İklim değişikliği tartışması sona ermiştir: Halkın İklim Yürüyüşü” başlıklı yazısında kendi cephesinden tüm yönleri ile People’s Climate March’ı aktarırken yürüyüşün atmosferini daha yakından duyabilmemiz için fotoğraflar ile bu tarihi günü belgelemeyi de ihmal etmedi.

Yeşil Gazete ABD muhabiri Alidost Numan‘ın People’s Climate March fotoğraflarını sizlerle paylaşıyoruz

(Yeşil Gazete)

 

Erdoğan New York iklim zirvesinde ne konuşacak?

Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Ban Ki-moon iklim değişikliğiyle mücadele için “söz vermelerini” sağlamak amacıyla dünya liderlerini topluyor. Yarın (23 Eylül) New York’ta yapılacak olan zirvenin gündemi, 2015’de Paris’te yapılacak olan 21. iklim konferansında üzerinde anlaşmaya varılacak (ve Kyoto’nun yerini alacak demek yanlış olmaz) yeni iklim protokolüne yönelik olarak dünya ülkelerinin devlet ve hükümet başkanlarından kararlılık göstermelerini istemek.

greenpeace-eylemcileri-pijama

Toplantıya 120 ülkenin devlet ve hükümet başkanları katılacak ve ülkelerinin iklim değişikliğiyle mücadele için ne yapacağını açıklayacaklar. Ban Ki-moon’un beklentisi, kendilerini bağlayacak taahhütlerde bulunmaları. Liderleri bu tür bir zirveye çağırmasının asıl nedeni de, her yıl aralık ayında yapılan asıl hükümetler arası iklim zirvelerinin liderlerin katılmadığı, alt düzey bürokratlar arasında geçen bir pazarlığa dönüşmüş olması.

Ban, liderlerin liderlik etmelerini sağlamaya çalışıyor. Ban Ki-moon’un 2015’de Paris’te işe yarar bir anlaşma çıkması için samimi olarak mücadele ettiğinden şüphe etmemiz için de pek sebep yok. Her ne kadar konumu, durumu belli olsa ve iklim zirvelerinde orta yoldan ayrılmasa da, dün New York’ta bu liderler zirvesine yönelik olarak yapılan 400 bin kişilik dev Halkın İklim Yürüyüşü’ne katılması önemli bir jest olarak kabul edilebilir.

Erdoğan New York’ta

Ban Ki-moon’un bu özel zirvesine Türkiye adına Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan katılıyor. Yani Türkiye zirveye en üst düzeyde katılım göstererek baştan olumlu bir mesaj vermiş oldu. Üstelik Çin, Hindistan gibi iklim değişikliğine neden olan sera gazlarının salımında üst sıralardaki ülkelerin bu düzeyde katılmadıklarını düşünürsek bu mesaj gerçekten önemli.

Gerçi Erdoğan’ın zirveye katılmasında Cumhurbaşkanı seçildikten sonra yapacağı ilk ABD ziyareti için bunun güzel bir vesile olduğunu düşünmesinin payı bayağı fazla olabilir. Cumhurbaşkanı’nın New York programının yoğunluğu da bunu gösteriyor. Erdoğan iklim zirvesini çok sayıda ikili temas ve ticari görüşme için kullanacak, Obama’nın yemek davetine katılacak, vb. Ama yine de BM Genel Sekreteri’nin özel iklim zirvesinde Erdoğan’ın da bir konuşma yapacağı ve Türkiye’nin iklim değişikliğiyle ilgili resmi pozisyonunun anlatacağı anlaşılıyor. 2015 Paris zirvesine kadar bu kadar üst düzeyden bir daha bu sözleri duyma şansımız olmayabilir. Bu nedenle Erdoğan’ın söyleyecekleri önemli. Olumlu mesajlar vermesi önemli bir şans olabilir.

Peki Erdoğan neler söyleyebilir? Bunu tahmin etmek için biraz geçmişe bakalım.

Davutoğlu ve Erdoğan daha önce neler dedi?

Türkiye’nin iklim politikalarının tarihi 12 yıllık AKP iktidarıyla bir hayli örtüşür. İlk yıllarda, yani önceki hükümetler döneminde yapılan bazı ön çalışmalardan sonra, Türkiye Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’ne (UNFCCC) ve Kyoto Protokolü’ne AKP döneminde taraf oldu. İklim değişikliği konusunda kamu kesimi tarafından yürütülen bütün projeler, hazırlanan neredeyse bütün raporlar AKP iktidarında, Başbakan Erdoğan’ın başbakanlığı sırasında gerçekleşti. Bu nedenle günahı sevabıyla Türkiye’nin iklim politikalarından büyük ölçüde Erdoğan ve hükümetleri sorumludur.

Geçen sürede Türkiye her yıl yapılan iklim zirvelerine birkaç kez bakan seviyesinde katıldı. Zamanın Çevre ve Orman Bakanı Veysel Eroğlu, Kalkınma Bakanı Cevdet Yılmaz, hatta Kopenhag zirvesinde zamanın Cumhurbaşkanı Abdullah Gül konuştu. Ancak Erdoğan’ın da bazı konuşmaları var. O halde gelin hem Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, hem de Başbakan Davutoğlu’nun (tabii Dışişleri Bakanı olarak, ki iklim değişikliği uluslararası bir müzakere konusu olduğu için Dışişleri Bakanlı önemlidir)  zamanında iklim değişikliği konusunda neler dediklerine kısaca bir bakalım:

Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu – 25 Eylül 2010 New York (İklim Değişikliği konusunda o zamanki iklim konferansının ev sahibi olan Meksika tarafından düzenlenen Danışma Toplantısı):

“(…) Küresel bir tehdit olan iklim değişikliği birlikte çözmemiz gereken en önemli sorunlardan biri haline gelmiştir. İklim değişikliği ile mücadele kalkınma, üretim ve enerji alanlarında bir paradigma değişikliğini gerektirmektedir. İklim değişikliği konusunda öncelikle kamuoyunun bilincini artırmalıyız. Ayrıca, küresel ısınmanın olumsuz etkileriyle mücadelede hepimiz, küresel düzeyde taahhüt altına girmeliyiz. Bunu yapamazsak somut bir sonuca ulaşamayız. (…) Tartıştığımız mesele ulusal bir sorun değildir. İnsanlığın var oluşuyla ilgili bir meseledir. Hepimiz bu meselenin çözümünde bir dünya vatandaşı gibi davranmalıyız. Dışişleri Bakanları olarak, vicdanların sesi olmalı ve birlikte hareket etmeliyiz. Sadece ulusal kapasitelerimizle konuşursak, müzakereler uzayıp gider ve ortak bir sonuca varamayız. Var olamayacağımız bir dünyada siyaset yapmanın anlamı kalmaz. İnsanlığın geleceği yoksa, zaten siyaset de yoktur. İklim değişikliği ile mücadelede 2012 sonrası dönemde yeni bir rejime ihtiyaç vardır. Bu rejimin ana unsurlarını doğru tespit etmeliyiz. Meselenin köklerine inmeliyiz. Yeni rejim şeffaf, herkesi kapsayıcı, adil ve eşitlikçi olmalıdır. (…) Yeni iklim değişikliğiyle mücadele rejimi esnek olmalıdır. Bu bağlamda, İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’nin salım azaltım ve sınırlama taahhütleri üstlenmek durumunda olan ve gelişmiş ülkeleri içeren, Türkiye’nin de OECD üyesi sıfatıyla yer aldığı Ek-I listesi gözden geçirilmeli ve yeni rejime ilişkin anlaşma kapsamında yapılacak yeni gruplandırma bugünün ekonomik gerçeklerini yansıtmalıdır.”

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan – Rio+20 Sürdürülebilir Kalkınma Zirvesi konuşması, 21 Haziran 2012:

“Bakın şu anda, dünyanın belli bir bölümü fosil yakıtları gerçekten son derece müsrif şekilde tüketiyor. Çok büyük hacimli motorlara sahip arabalarla, lüks tüketimle, bir yandan insanlığa ait olan bir kaynak tüketilirken, aynı zamanda insanlığın ortak mülkü olan dünya ciddi şekilde kirletiliyor. Bir kaynağın, sadece belli kesim tarafından sınırsızca kullanılması, dünyanın sadece belli kesimler tarafından ciddi şekilde kirletilmesi, yeryüzünde eşitsizliği, adaletsizliği, bunun arkasından hukuksuzluğu körüklüyor.  (…) Bencilliğin, ekonomik sisteme, özellikle de küreselleşen dünyada küresel ekonomik sisteme sirayet etmesi, küresel ekonomi üzerinde bu kadar etkin olması, sürdürülebilir büyüme önündeki en büyük engeldir. Sürdürülebilir kalkınmayı güçlendirmek için, bencil toplumları, bencil devletleri, en önemlisi de bencil ekonomik sistemi, bu paradigmayı sorgulamak, gelecek nesillere karşı üzerimizdeki emaneti muhafaza etmek zorundayız. (…) Birileri zenginleşirken, birileri fakirleşiyorsa, bu büyüme sağlıklı değildir, sürdürülebilir değildir. Böyle bir büyüme yönteminin kalkınma olarak sunulması, bu büyüme modelinin hızla yaygınlaşması, sürdürülebilir kalkınmanın önündeki en büyük engel ve tehdittir. Birlikte büyüme, birlikte kalkınma, birlikte refaha erişme paradigmasının acil bir şekilde dünyamızın önüne bir alternatif olarak konulması, her zamankinden çok daha hayatidir ve önemlidir.”

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan – BM Genel Kurulu konuşması, 25 Eylül 2007:

“İklim değişikliği bugün insanlığın karşı karşıya bulunduğu en büyük çevre tehdidi. En büyük nedeni sera gazları emisyonu. En adaletsiz yönlerinden biri, sorunun olumsuz sonuçlarından en fazla etkilenen ülkelerin, sorunun ortaya çıkmasında en az sorumluluk sahibi ülkeler olmaları. (…) Sürdürülebilir kalkınma ilkesi çerçevesinde ekonomik gelişmesini devam ettirmeye büyük önem veren Türkiye, ‘hakkaniyet’ ve ‘ortak fakat farklılaştırılmış sorumluluklar’ ilkeleri temelinde, iklim değişikliğine karşı mücadeleye devam etmek konusunda kararlıdır”

Bu konuşmalara bir de Türkiye’nin resmi pozisyonundaki son durumu ekleyelim.

Varşova’da 2013 Kasım ayında yapılan son BM İklim Zirvesi’nde Türkiye adına konuşan Çevre ve Şehircilik Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Mehmet Emin Birpınar:

“İklim değişikliği dünyamıızı ciddi bir şekilde tehdit ediyor. Bu küresel bir sorundur ve küresel çözümler gerektirir. Ve şimdi yeni bir çağ inşa ediyoruz. Bu yeni çağ hiçbir tarafın dışarıda bırakılamayacağı, kapsayıcı bir çağ olmalıdır. Bu yeni çağ bütün ülkelerin ulusal sorumluluları ve kapasiteleri ölçüsünde katılmak zorunda olduğu esnek bir çağ olmalıdır. Bu yeni çağ, ulusal katkıların zaman içinde değişebildiği esnek bir çağ olmalıdır. Bu yeni çağ, küçük ada devletleri ve en az gelişmiş ülkelerin haklarının korunduğu güçlü bir çağ olmalıdır. Bu yeni çağ azaltımla birlikte adaptasyon, finans, teknoloji transferi ve kapasite geliştirmeyi de içeren kapsayıcı bir çağ olmalıdır. Bu yeni çağ mevcut gerçeklileri ve şimdiki ve gelecek kuşakların ihtiyaçlarını dikkate almalıdır. Varşova’da bu yeni çağın temellerini atmalı ve Paris’te bu işi nihayete erdirmeliyiz.”

Türkiye’nin iklim pozisyonu

Bütün bu sözlerden ve Türkiye’nin burada anamadığımız bildik iklim politikalarından yola çıkarak neler söyleyebiliriz? Erdoğan New York’ta neler diyecek?

1- Başbakan Davutoğlu da, Cumhurbaşkanı Erdoğan da, iklim değişikliği, gezegenin durumu, küresel adaletsizlik gibi konularda retorik olarak çok güçlüler. İklim değişikliği ve çevre meseleleri Batı uygarlığını, BM’yi eleştirme bağlamında da önemsedikleri konular.

2- Türkiye resmi düzeyde iklim değişikliği konusunda gayet net. Söylemi açık. Konunun dünyanın en büyük sorunu olduğunu bile söylüyor. Kendini gelişmekte olan bir ülke olarak konumlandırıyor. (Sözleşmede Gelişmiş Ülke olarak görünse de, “özel şartlarını” kabul ettirmenin rahatlığını yaşıyor.) Müzakerelerde neler konuşulduğuna hakim olduğu mesajını vermeye de özen gösteriyor.

3- İklim değişikliği konusunda yeni bir dönemin açıldığı konusunda da Türkiye net. Paris’te “bütün ülkeleri kapsayan” bir anlaşma çıkması gerektiğini yıllardır ilan ediyor. Gerçi esnek, dinamik gibi kavramlar kullanarak katı yükümlülüklerden uzak (bu nedenle de aslında zayıf olabilecek) bir anlaşma tarif ediyor, ama bu Türkiye’ye özgü bir görüş değil. Türkiye mevcut durumu tarif ediyor denebilir.

4- Türkiye “özel durumunu”, “zengin ülkeler kadar sera gazı almadığını” hâlâ vurguluyor, ama eskisi gibi “biz masumuz, hiçbir şey yapmamız gerekmez” demiyor. Yıllık emisyon artış hızının yüksek olduğunu kısmen kabul ediyor.

5- Türkiye, Paris anlaşmasına “kritik kütleye ulaşılırsa”, yani yeterince sayıda ülke (özellikle de hem gelişmiş ülkeler, hem de Çin gibi büyük gelişmekte olan ülkeler) taraf olursa katılacak ve emisyon indirim hedefi alacak. Zaten böyle herkesi kapsayan bir anlaşmaya varılırsa eskiden Kyoto’da olduğu gibi hedef almadan taraf olmak diye bir şey olamayacak.

6- Türkiye yeni süreçte anlaşmaya taraf olursa, hedef alırken iki şeye dikkat edecek: Birincisi, eskisi gibi Çin, Hindistan, Endonezya, Brezilya gibi diğer hızlı büyüyen “gelişmekte olan” ülkelerden daha fazla sorumluluk almasını gerektirecek bir konumda olmamaya. İkincisi mevcut hızlı kalkınma politikalarıyla çelişmemesine. Bu pek mümkün değil, ama deneyecek.

7- Türkiye hükümeti küresel düzeyde ve Türkiye’de sokaktan gelen baskıyı önemseyecek.

Erdoğan ne diyecek?

Bu durumda Erdoğan’ın yarın New York’ta yine iklim değişikliği en önemli sorun diyen, meselenin küresel adaletsizliklerle bağını kuran, bunları kendi önemsediği konularla (Filistin gibi) özellikle ilişkilendiren, belagatli bir dil kullanacağını; Paris zirvesinin çok önemli olduğunu söyleyeceğini, “kritik kütleye ulaşılması halinde biz de üzerimize düşen sorumluluğu alacağız” diyeceğini, Türkiye’nin ağaç diktiğini, çevreye çok önem verdiğini, 2023’te %30 yenilenebilir enerji hedefi koyduğunu anlatacağını (ama bunların çoğunun zaten mevcut barajlar olduğundan pek söz etmeyebileceğini), tabii Türkiye’nin herhangi bir emsiyon indirim hedefi alacağını söylemekten, bir rakam telaffuz etmekten, Türkiye’nin sorumluluğunun ne olduğunu tarif etmekten özellikle uzak duracağını tahmin edebiliriz.

Yarınki konuşmadan sonra tekrar değerlendirelim.

Ümit Şahin – Yeşil Gazete

Enerjide doğalgazın oranı arttı

Kuraklık ve plansız tüketim sonucu barajlardaki su seviyesinin düşmesi üzerine, elektrik üretiminde doğalgaza ağırlık verildi. Elektrikte doğalgazın payı yüzde 55’e ulaştı.

130620_petroll.hlarge

Türkiye, 2014 Su Yılı’nda (1 Ekim 2013-30 Eylül 2014) kurak bir dönem yaşadı. Sulardaki azalmaya plansız kullanımın da eklenmesiyle elektrik üreten barajlarda su miktarı hızla düştü. Artan elektrik talebi, doğalgazla çalışan santrallerden karşılanmaya başlandı.

Zaman’ın haberine görei son dönemde elektrik üretiminde doğalgazın payı yüzde 55’e kadar çıktı.

Elektrik üretmek için doğalgaza ağırlık verilmesi, ithalatı da artırdı. Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu (EPDK) verilerine göre, 2014 yılının ilk 7 ayında (Ocak-Temmuz) doğalgaz ithalatı geçen yılın aynı dönemine göre aylık bazda sürekli artış gösterdi. Temmuz 2013’te kamu ve özel sektörün 3,4 milyar metreküp olan aylık doğalgaz ithalatı, Temmuz 2014’te 3,6 milyar metreküpe ulaştı.

(Zaman)

Hırvatistan’da olağanüstü hal: 5 bin ev sular altında

Hırvatistan’ın Koprivnica Krijevac bölgesinde etkili olan yağmurun ardından oluşan sel felaketi nedeniye olağanüstü hal ilan edildi.

y371409884274427

Hırvatistan’da son günlerde etkili olan sağanak yağmur sele neden oldu. Koprivnica Krijevac bölgesindeki Batovo ve çevresindeki köylerde yaklaşık 5 bin ev sel suları altında kaldı. Sel nedeniyle riskli olan bölgede yaşayan vatandaşların tahliye edilmesi için ilk yardım ekipleri ile askerler seferber oldu. Ekipler, 450 kişiyi tahliye ederken bin kişinin daha tahliye edilmesi bekleniyor.

Öte yandan Drava Nehri’nde su seviyesinin normalin 1 metre üzerinde olması nedeniyle ekipler, askerler ve vatandaşlar olası taşkın riskine karşı Sisak kentinde set örmeye başladı. Tarihi kent Dubrovniki’de ise sel nedeniyle alarma geçildi. Hırvatistan İçişleri Bakanı Ranko Ostojiç, bölgede yaşanan sel felaketi nedeniyle olağan üstü hal ilan etmek zorunda kaldıklarını söyledi.

(DHA)

Van Gölü’ndeki kuraklık kaleyi ortaya çıkardı

Van Gölü’nde sular çekilince tarihi Osmanlı kalesi ortaya çıktı.

page_van-golunde-sular-cekilince-tarihi-osmanli-kalesi-ortaya-cikti_535629864

İklim krizi nedeniyle ülkede yaşanan kuraklık birçok baraj, gölet ve su kaynağı kuruturken, Türkiye’nin en büyük gölü olan Van Gölü’ndeki su seviyesinin düşmesi, Erciş ilçesinde yıllardır su altında kalan Osmanlı kalesini ortaya çıkardı.

Kaleyi gezen tarihçi-yazar Selahattin Koşar, AA muhabirine yaptığı açıklamada, “Urartu Krallığı zamanında Van Gölü sahilinde inşa edilen kalenin, Karakoyunlu Devleti ve Osmanlı İmparatorluğu döneminde de onarımdan geçirilerek kullanıldığını” belirtti. “Evliya Çelebi’nin Seyahatnamesi’nde de geçen Osmanlı kalesinin 521 yılında Sultan Kılıçaslan tarafından Urartu Krallığı’nın temelleri üzerine inşa edildiğini” anlatan Koşar, “Kanuni Sultan Süleyman’ın da İran seferi sırasında kalede bir hafta konakladığına dair bilgiye sahip olduklarını” ifade etti.

“Suların çekilmesiyle yeniden ortaya çıkan ve Osmanlı İmparatorluğu’nun Erciş’teki tek eseri olan kaledeki belirli bölümlerin restorasyondan geçirilmesi gerektiğine” değinen Koşar, “yapılacak restorasyonla kalenin turizme kazandırılabileceğini” sözlerine ekledi.

(AA)

Bozcaada’nın yeni imar planı ranta kapı mı açıyor?

Türkiye’nin en önemli doğal sit alanlarından biri olan Bozcaada, yenilenen imar planı ile otellere ve villalara teslim olacak

Geçtiğimiz yıl hazırlanan ve Bozcaada’nın neredeyse yüzde 90’ınında yapılaşmayı öngördüğü için ada halkı tarafından iptali için dava açılan imar planı yenilendi. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı 1/100 bin ölçekli imar planı hazırladı. Akvaryum koyu otellere, bağlar da villalara dönüşecek.

bozcaada21

Hürriyet’ten İdris Emen’in haberine göre, Bozcaada’yı imara açma çalışmaları hız kesmiyor. İlk olarak 2013’te Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın hazırladığı 1/25 bin ölçekli nazım imar planı adanın yüzde 90’ının kapsayan tarımsal alanların ‘bağ evi ve tarımsal fabrika’ adı altında yapılaşmaya açmayı öngörüyordu. Planın Bozcaada’yı şantiye alanına çevireceğini savunan Bozcaada halkı iptal için yargıya başvurmuştu. Bu dava sürerken Çevre Bakanlığı yeni bir hamle yaptı. 20 Ağustos’ta Çanakkale ve Balıkesir’in tamamını kapsayan yeni bir 1/100 bin ölçekli çevre düzeni planı hazırladı. Bu plan da dava konusu olan 1/25 bin ölçekli plan gibi adanın neredeyse yüzde 90’ının imara açmayı hedefliyor. Yeni 1/100 bin plan hazırlanınca da daha düşük ölçekli olan ve yargıda bulunan 1/25 bin ölçekli nazım planı otomatikman iptal oldu.

Villalara yol açıldı

8 Eylül 2014’te askıya çıkan 1/100 bin ölçekli çevre düzeni planı, Türkiye’nin en önemli doğal sit alanlarından biri olan Bozcada’nın tarım alanlarını ‘bağ evi’ adı altında, ekolojik yapısı ile dikkat çeken Akvaryum Koyu’nu ‘kentsel gelişim alanı’ ile ‘turizm tesis bölgesi’ adı altında imara açıyor. Plana göre tarım alanlarında tarımsal alanların işlenebilmesi için tarımsal tesisler de yapılabilecek. Tarımsal tesis adı altında aslında imara açıldığını savunan şehir plancıları, 75 – 100 – 150 metrekarelik villaların yapılmasının önü açıldığını savunuyorlar.

Akvaryum koyu tehlikede

Adanın en çok beğenilen, yurtdışında da tanınan doğal güzelliği ile dikkat çekici olan ve aynı zamanda 3. Derece Doğal sit alanı olan Akvaryum Koyu ve çevresi de ‘kentsel gelişim alanı’ ilan edildi. Adanın doğu bölgesi ise ‘turizm tesis bölgesi’ olarak belirlenmiş durumda. Kentsel gelişim alanı ve turizm tesis bölgesi olarak ilan edilen bu bölgelerde yeni turistik tesisler yapılabilecek. Alt ölçekli 1/25 bin ve 1/5000 ölçekli imar planlarında bu alanlardaki yapı yoğunluğunun ise ne olacağı şimdilik bilinmiyor. Plan, adada yapılacak olan yeni yapıların adanın kimliğine uygun olması için ‘kentsel tasarım rehberi’ hazırlanmasını şart koşuyor. 1/100 bin ölçekli plan, adayı birbirine bağlayan 20 metre genişliğinde birinci derece yol yapılmasını da öngörüyor. Planın açıklama raporu ise 2040 yılında Bozcaada’nın toplam nüfusunun 11 bin olmasını öngörüyor. Bu rakam nüfusu 2 bin 465 olan Bozcaada nüfusunun neredeyse 5 katı büyüklüğüne tekabül ediyor.

‘Plan rant odaklı’

Bursa Şehir Plancıları Odası Başkanı Hakan Karademir şöyle konuştu:

“Planı incelediğimizde adanın güney kıyıları ile tarım alanlarının yapılaşmaya açıldığını görüyoruz. Ayrıca ada için 2040’ta 11 bin kişilik nüfus öngörüsüyle planın tamamen rant odaklı bir anlayışta hazırlandığını söylemek mümkün. Çok özel tarımsal topraklara sahip olan Bozcaada’nın tarihsel kimliği, özgün mimarisi, sosyo-kültürel yapısı ile korunması gerektiğini düşünüyoruz. Bozcaada’nın böyle bir plan ile ranta kurban gideceğini düşündüğümüz için şu anda askıda olan plana itiraz edeceğiz.”

(Hürriyet)