Ana Sayfa Blog Sayfa 3843

Altın Portakal kapanışında hem Gezi’ye hem Kobani’ye selam

Antalya Altın Portakal Film Festivali ödül töreninde oyuncu Demet Evgar Gezi eylemlerinde hayatını kaybedenlere selam gönderdi.

3 gezi parkı...

Oyuncu Demet Evgar, Altın Portakal Film Festivali’ndeki ödül töreninde Gezi eylemlerinde hayatını kaybeden gençlere selam gönderdi. Reyan Tuvi’nin ‘Gezi belgeseli’ Yeryüzü Aşkın Yüzü Oluncaya Dek’in sansürlenmesiyle gündeme gelen Antalya Altın Portakal Film Festivali’nin ödül töreninde oyuncu Demet Evgar, “28 Mayıs 2013’den beri ölen tüm çocuklara ve gençlere selam olsun” ifadeleriyle Gezi’de hayatını kaybedenleri andı. Demet Evgar’ın bu sözleri uzun süre alkışlandı.

Annemin Şarkısı filmindeki rolüyle En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu ödülünü alan Aziz Çaput ise yaklaşık bir aydır IŞİD kuşatması altındaki Kobani’ye selam gönderdi. Filmde tek ve kısa bir sahnesi olduğu için ödül aldığına şaşırdığını söyleyen Çaput, konuşmasını “Kobani sadece bir coğrafya değil, aynı zamanda bir fikirdir ve fikirler asla düşmez” sözleriyle bitirdi. Yine aynı filmde rol alan Feyyaz Duman ise aldığı En İyi Erkek Oyuncu ödülünü IŞİD’in kuşatması nedeniyle Şengal Dağı’nda mahsur kalan ve yaşamlarını sürdürmeye çalışan çocuklara armağan etti.

http://youtu.be/Ra1dXzo3ZV0

Marmaris’te orman yangını

Muğla’nın Marmaris ilçesinde, bir evde başlayan yangın ormanlık alana sıçradı. Yerleşim yerlerine 50 metre kadar yaklaşan alevlere karadan ve havadan müdahale edildi. Seki Mahallesi yakınlarındaki ormanlık alanda Pazar günü saat 17.30 sıralarında bir evde başlayan yangın yakındaki ormana sıçradı. Yangını görenler, orman ve itfaiye ekiplerine bildirdi.

2 marmaris yangınİhbar üzerine bölgeye Marmaris Orman İşletme Müdürlüğü’ne bağlı 6 ilk müdahale aracı, 16 arazöz ve 160 kişilik yer ekibi ve Marmaris Büyükşehir Belediyesi’ne bağlı 6 itfaiye aracı karadan, iki helikopter de havadan müdahaleye başladı.

Yangın nedeniyle 44 dairenin bulunduğu Çamlık Sitesi boşaltıldı. Çok sayıda itfaiye ve AFAD ekibinin görev aldığı yangın söndürme çalışmalarına vatandaşlar da destek veriyor.

Dumandan etkilenen vatandaşların ise tedavisi sürüyor.

 

Köyler susuz kalsın mühim değil, Şirket altınsız kalmasın belgesi

Kaz Dağlarında, 24 köyün içme suyunu karşılayan Ağı Dağı’nda siyanürlü altın madenine ÇED olumlu belgesi verildi. Çanakkale İl Özel İdaresi Su ve Kanal Hizmetleri Müdürlüğü, madenle birlikte su kaynaklarının kullanılamaz hale geleceğini ifade etti. Şirket ise, ‘kullanılamaz’ hale getireceği 24 köyün suyu karşılığında bir adet gölet yapmayı taahhüt etti.

1 ağı dağı...

Evrensel’den Özer Akdemir’in haberine göre İlk ÇED başvurusu mahkemece iptal edilen Kanadalı Alamos Gold şirketine Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından hem ÇED olumlu kararı hem de kapasite artırım izni verildi. Ağı Dağı’nda 7 ayrı altın sahası alan Alamos Gold, dağın eteğindeki Söğütalan köyü yakınlarına zenginleştirme tesisi kurmak istiyor. Böylece şirket, Kızılelma köyü, Söğütalan, Bayramiç Karaköy ve Zeybekçayırı’na kadar uzanan tam 6 bin küsur hektar alanda madencilik için ruhsat almış oldu.

Ağı Dağı dağından beslenen Karaköy tarafındaki dereler Bayramiç Barajı ve Karamenderes/Skamander Nehri’ni besliyor. Bu nehrin suları Bayramiç, Ezine ve Batakovası’nda tarımsal sulamada kullanılıyor. Oradan da Ege Denizine dökülüyor. Ağı Dağı’ndan beslenen Çan ve Etili tarafındaki dereler ise Karabiga’dan denize dökülen Kocabaşçayı’nı besliyor. Çan ve Biga ovası bu derelerden tarımsal sulama yapıyor.

Çanakkale Koruma Bölge Kurulu Raporunda, maden alanında 1. derece arkeolojik ve doğal sit olarak tescil edilmişken, kurulun 2003 yılında bu sit tescilini “maddi hata” gerekçesi ile kaldırdığı dile getiriliyor. Bu hatanın ne olduğu ise belirtilmiyor. Yerel kaynakların verdiği bilgilere göre, bölgede Söğütalan köylülerinin “Roma Kalesi” dediği yapı kalıntıları ve antik çağdan kaldığı düşünülen maden ocakları bulunuyor.

(Evrensel)

Zeytin karası değil bu yüz karası – Pelin Cengiz

Vivax oliva, zeytin ağacı.

Zeytine İbraniler zait, Araplar zaitun, Fransız ve İngilizler olive, Yunanlar elai, Giritliler elaiwa, Romalılar önce olea sonra oliva demiş, zaman içinde dayanıklı olması sebebiyle vivax oliva yani yedi canlı adını vermiş, Anadolu’ya gelen Türkler ise önce zeytûn zamanla zeytin diye ifade etmiş.

Vivax oliva, ölmez ağacın meyvesi…

Anadolu topraklarında 6000 yıldan bu yana varolan, kutsal kitaplarda adı geçen, mabetleri kutsayan, efsanelere konu olan ölmez ağaç.

Her parçası, meyvesi, yağı, çekirdeği, yaprağı ayrı ayrı şifa.

2000 yılında toplam 97 milyon 770 bin ağacımız varken, 2013’te ağaç sayımız yüzde 70,8 artışla 167 milyon 30 bin adede ulaşmış.

Şimdi ise, binlerce yıllık ölmez ağacı, her geçen gün yerinden yurdundan ediyoruz.

Zeytin dalı uzatmak evrensel dilde barışı simgelerken, Soma’da aralarında asırlık ağaçların da bulunduğu zeytinlikleri vahşice yok etmek hem toplumsal barıştan hem toplumsal hafızadan ne kadar uzaklaştığımızın göstergesi.

Tarımsızlaşmanın bedelini en ağır şekilde ödeyen Soma ile iktidarın işi bir türlü bitmiyor.

Tarımı bitirdiler, toprağı tarım yapılamaz hâle getirdiler, insanları madenlere mahkûm ettiler, bir nebze olsun ders almadan durmak yok talana devam diyenlerin, işçi kanına doymayanların talanı durmuyor.

Soma Yırca Köyü’ndeki zeytinlik meselesi, hepimizin meselesi.

Peki, ne oluyor Soma’da?

Filmi biraz geriye sarıp, konuyu özetleyelim. 17 Eylül’den beri Soma Yırca Köyü’nde zeytinlik katliamı var. Kesilen ağaçların bulunduğu zeytinlik alanda Kolin Şirketler Grubu’nun termik santral kurmasının önünü açan süreç, 10 Mayıs’ta Bakanlar Kurulu’ndan acele kamulaştırma kararının çıkmasıyla başlıyor. Bu tarih, Soma’da 301 madencinin katledildiği iş cinayetinden sadece üç gün önceye işaret ediyor.

Haziranda ise Zeytinciliğin Islahı Ve Yabanilerinin Aşılattırılmasına Dair Yönetmelik, beşinci kez TBMM gündemine getirildi. İçeriği malum, maden arama çalışması, sanayi tesisi kurulması ya da bu alanların imara açılması gibi sebeplerle zeytinlikler kesilebilecek. Başta zeytinlikler olmak üzere pek çok tarım arazisine “kamu yararı” bahanesiyle el konabilecek. Çok tartışma yaratan bu değişiklik hâlâ ilgili komisyonda beklerken, Kolin’in iş makineleriyle 17 Eylül gecesi hukuksuz şekilde zeytinliğe girip 13 ağacı sökmesi, olayı yeniden alevlendirdi.

Acele kamulaştırma kararıyla ilgili köylüler bilgilendirilmezken, konuyla ilgili avukatlar Tarım Bakanlığı’na buranın tarım dışı amaçla kullanılıp kullanılamayacağını sordu. Bakanlık, buranın yüzde 80’inin zeytinlik olduğunu, termik santral kurulmasına ilişkin olumsuz görüş bildirdiklerini iletti.

Diğer yandan, avukatlar projeyle ilgili ÇED sürecini de takip etti. Burada da başka bir skandal ortaya çıkıyor. Tarım Bakanlığı’nın olumsuz görüş bildirdiği projenin ÇED sürecinin sorulduğu Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, “Manisa İl Gıda Tarım Hayvancılık Müdürlüğü’nün ÇED komisyonunda olduğunu, onlara davetiye gönderdiklerini ancak toplantıya katılmadıklarını” söylüyor. Oysa, Manisa’daki müdürlükle iletişime geçilmemiş, ne bir davet ne de bir bildirim gitmiş! Bakanlıklar arası uyumsuzluk zirvede. Bir bakanlık olumsuz görüş verirken, diğeri el çabukluğu marifetiyle ÇED olumlu görüşü veriyor.

17 Eylül’den bu yana Kolin, 6000 ağacın bulunduğu 49 dönümde gece yarıları susturucu takılmış testerelerle 511 zeytin ağacını katletti.Üstelik de zeytin hasadı döneminde. Jandarma’nın müdahalelerine rağmen, şirket imar planı, ruhsat başta olmak üzere pek çok izni henüz almamışken, bir yandan da köylüleri tehdit ediyor. Kepçelerle hafriyat çalışması yaparak tarım toprağına zarar vermeyi sürdürüyor. Amaçları, zeytinlikleri yok ederek izinleri daha kolay almak ve hukuksal süreci boşa çıkarmak. Manisa Valiliği de deli saçması açıklamalarıyla şirkete arka çıkıyor.

Ölmez ağacın karası birilerinin yüz karasına dönüyor.

Pelin Cengiz – Taraf

Polis Partisi! – Ferdan Ergut

Hükümetin hazırlamakta olduğu “İç Güvenlik Paketi”nden yansıyanların teyit ettiği şudur: Polis Partisi gelişiyor, genişliyor, güçleniyor! AKP dönemi çeşitli açılardan incelenmeyi hak eden bir dönem…  Polis örgütü açısından ise hala kapsamlı bir incelemeyi beklemekte…  Yine de 12 yıllık AKP iktidarında sabit bir eğilimi gözlemek mümkün görünüyor: Polisin istikrarlı bir biçimde iktidar alanını genişletmesi, toplum üzerindeki gücünü arttırması… Bu yazıda polisin ne tür bir siyaset izleyerek kendi iktidar alanını bu kadar genişletmeyi başardığını anlamaya çalışacağım. Madalyonun öbür yüzünden soru şöyle de sorulabilir elbette: AKP iktidarı, nasıl bir iktidardır ki polise tam da aradığı fırsatları bahşetmektedir.

Bir polis doktrini: Önleyici polislik
Başbakan Davutoğlu ve diğer hükümet yetkilileri yaptıkları çeşitli konuşmalarda hazırlamakta oldukları “güvenlik paketi” ile ilgili sürekli iki temayı öne çıkardılar “kamu düzeni” ve “önleyici polislik”. Polis çalışanlar iyi bilir: Her iki kavram da polisin, iktidarını genişletme hamleleri yaptığı dönemlerde başvurduğu kavramlardır. Kamu düzenin bozucu unsurlar çoğalmaktadır ve bu unsurları önceden tespit edebilecek tek güç vardır: Polis!

Doktrine göre kamu düzenini sağlamak için yargı yetersiz kalacaktır. O ancak, olay olduktan sonra duruma müdahale eder ve suçluyu cezalandırır. Oysa polisin görevi bizatihi suçun işlenmesini engellemektir. Yani, suç işlenmeden önce o suçu kimin/kimlerin işleyebileceğini önceden kestirmesi gerekir. Bu nedenle polis o kişi ve gruplar üzerinde bir denetim yetkisine sahip olmalıdır. Olmamış ama olacak olan (!) bir suç vardır ve polis o olmamış suçu “önleyecektir”. Suçla mücadeleyi sadece yargının alanı olarak tanımlarsak, der doktrin, sadece işlenmiş suçlarla mücadele etmiş oluruz. Oysa en az bunun kadar önemli olan unsur, kamu düzenini bozma potansiyeli taşıyan kişi, grup veya olayları önceden öngörerek onları önlemektir. Bunu başarabilmek için ise polisin, yargı mekanizmasında zorunlu kılınan ölçütlerden (somut kanıtlar v.s.) daha bağımsız hareket etmesi gerekmektedir. Zira suç henüz işlenmemiştir ki kanıtı olsun! Kimlerin suç işlemeye eğilimli olduğunu en iyi bilecek örgüt polistir ve kamu otoritesi eğer kamu düzeninin bozulmamasını istiyorsa polisin şüphelerine (“makul şüphe”!) güvenmek zorundadır. Dahası, kamu düzenini bozacak unsurlar önceden tahmin edilemediğinden ve bir kez ortaya çıktığında o anda müdahale edilmesi gerektiğinden polisin de adı konmamış bir cezalandırma yetkisi olması gerekir. Coplamaktan, gazlamaktan öldürmeye kadar uzanan bir cezalandırma yetkisi… “Önleyici polis” doktrini budur ve dünyanın her yerinde polis kendi örgütsel imkanlarını genişletmek ihtiyacı duyduğunda bir halkla ilişkiler stratejisi olarak bu doktrini öne çıkarır.

Büyüme, genişleme “ihtiyacı” ise her zaman oradadır! Devletin bütün bürokratik kurumları gibi, polis de kendi iktidarını arttırmaya çalışır. Bunu yaparken diğer kurumlarla rekabete girmesi kaçınılmazdır.  Başka bir deyişle, polis örgütsel iktidarını genişletecek fırsatları her zaman kollar; uygun fırsat çıktığında gerek devlet içindeki rakip bürokratik kurumlara karşı kullanacağı gerekse de toplumda meşruiyet sağlamak için gündeme getireceği kavram “kamu düzeni” ve onun ayrılmaz parçası “önleyici polislik”tir. Uygun politik fırsat çıktığında doktrin devreye sokulur: Kamu düzeni bozulmuştur; çünkü polis yetkisizidir, kanunlar tarafından eli kolu bağlanmıştır. Önleyici polislik, tanımı gereği, öngörülemez durumları önlemeye dayalıdır. Bu nedenle de kanunların soğuk mantığı içinde ele alınamaz.

Bunun nasıl değişmez bir tema olduğunu örnekler üzerinden anlatabilirim sanıyorum. Önce Başbakan Davutoğlu’nu ve Arınç’ı konuşturalım; daha sonra aynı lafların 6-7 yıl önce de dillendirildiğini hatırlayalım. Daha sonra da bütün bu söylemlerin aslında polis örgütünün iktidarını yaygınlaştırmak için kullandığı en kadim meşrulaştırma aracı olduğunu görmek için yüz yıl öncesine gidelim.

Önce Davutoğlu: “Yargı bir suç işledikten sonra başlıyor. Suçu önleme görevi kimin? Güvenlik birimlerimizin. Alınacak bir önlem eğer suç işlendikten sonraki prosedüre tabi kılınırsa suçu engelleyemiyorsunuz… Savcının şunu demesi doğrudur: bana delil getir. Emniyet görevlisinin görevi de o suçu işlenmeden engellemektir. Şimdi burada suçun engellenmesi, bakın cana mal oluyor, mala mal oluyor” (Hürriyet, 15 Ekim 2014) Nasıl? Sanki yukarda söylediğim “önleyici polislik doktrininden” alıntı yapıyor değil mi Davutoğlu? Elbette öyle. Zira bu konuşmayı, polisler tarafından İçişleri Bakanlığında “brife edildikten” hemen sonraki basın açıklamasında yapıyor Davutoğlu. Polis öğretir!

Ama bir dakika! “Önleyici polislik doktrini”nin içinde polisin “yargılama yetkisi” de vardı. Davutoğlu elbette bu konuya dair de sessiz kalmadı. Yukardaki konuşmadan 5 gün önce Malatya’da konuşurken Bingöl’de hala büyük soru işaretleri barındıran polisin infazlarına dair şunları söylemiş: “yetkilileri tebrik ediyorum. Bu alçakları 2 saatte bulup cezalandırdılar”. Kavrama dikkat: “Cezalandırdılar”. Kim? Polisler! Davutoğlu, doktrine bütünüyle hakim: Yargılama yetkisi, sadece yargıç ve savcılara ait değildir; “önleyici polis” de yargılar ve cezasını verir!

Öte yandan “kamu düzenini” sağlamak kolay değildir; kaynak gerektirir, yetki gerektirir. Oysa devletin bütün kurumları ve personeli daha fazla kaynak ve daha fazla yetki için Hükümetin ensesindedir. Polisin hepsinin önüne geçmesi gerekir. “Kamu düzeni” kadar önemli kaç meselemiz var ki! Davutoğlu burada da ikna edilmiştir: “Yakılan her TOMA’nın yerine gerekirse beş TOMA, on TOMA alınacak”. Brife edilenlerden Arınç da polisin yetkisizliğinden yakınır. Bakanlar Kurulu toplantısının arkasından yaptığı konuşmada “Kobani protestoları sırasında yaşanan olaylar polisin yetkilerinin yetersizliğini” göstermiştir; “güvenlik güçlerinin elini güçlendirmek onlara yeni imkanlar ve kullanabileceği yeni alanlar elbette tesis edeceklerdir.” Tek amaçları vardır “kamu düzenini sağlamak” (Hürriyet, 13 Ekim 2014).

“Kamu düzenini tesis etmek için polisin yetkilerini arttırmamız lazım” kampanyası sizlere bir yerlerden tanıdık geliyor olmalı. 2000’li yılların başına gidelim. AB ile uyum müzakereleri neticesinde polise verilmiş olan aşırı yetkiler budanmaya başlamıştır. Polis sürekli mızıldanmaktadır. Sonunda hal çaresi bulunur: Birden bire bütün bir ülke olarak kendimizi hırsızlık ve kapkaç çetelerinin ortasında buluruz. Kapkaççılar her yerdedir. Kadınların bileklerini keserek çantalarını çalmakta, kırmızı ışıkta duran arabalara zorla girerek çantaları çalmaktadır. İşlek cadde ve sokaklarda yan kesiciler her saniye bir vatandaşın cüzdanını çalmaktadır. Kampanya hız kazanır. Televizyonlarda kerli ferli akademisyenler ve elbette polis şefleri polisin elinin kolunun bağlı olduğundan, AB’ye uyum yasaları nedeniyle kimseyi doğru dürüst durdurup kimlik bile soramadıklarından, kısacası yetkisizlikten yakınmaktadırlar. Kapkaç olduktan sonra yakalamak çok zordur; oysa olay olmadan önce kapkaç yapacağından şüphelenilen kişiler polis tarafından taciz edilse suç oluşmadan önlenebilecektir v.s. v.s. Kapkaç, hırsız, yankesici histerisi 2007 yılına geldiğinde bıçak gibi kesilir. Nedense artık böyle bir problemimiz yoktur. Nedeni basit: O yıl polis nihayet halkla ilişkiler kampanyasının sonucunu almış ve Polis Vazife ve Salahiyetleri Kanununda yetkilerini önemli oranda arttıran düzenlemeler yapılmıştır. “Kamu düzeni” işe yaramıştır!

“Kamu düzeni” ve “önleyici polislik” temalarının 2007 ve 2014’de aynen tekrarlanmış olmasını önemsememiş olabilirsiniz; alt tarafı aralarında sadece 7 yıl var. Öyleyse bu temaların neredeyse polis örgütünün kendisi kadar eski olduğunu göstermek için 93 yıl öncesine uğrayalım. Polis dergisi 1911’de şunu yazıyordu: “Polisin vazifesini tahdit etmek (sınırlamak) akl-ı beşeri tahdit etmek demektir. İnsanların aklından geçecek tekmil [bütün] fenalıkları bir araya toplayıp da bir kitap haline koymak ve işte sen polissin bu kitapta ne yazarsa onları men et demek gayri kabildir… Bunun için polis her vakit akıl ve fikrine müracaata mecbur kalır” (Polis, 1911: no. 4) Söz konusu polis olunca İttihat ve Terakki’den AKP’ye giden mesafe ne kadar az!

Sonuç yerine
Bu yazının muradı, polisin kendi iktidarını genişletmek için bir kavram çiftini (kamu düzeni ve önleyici polislik) nasıl araçsallaştırdığını ve bunu da kurulduğu günden beri yaptığını göstermekti. Bitirirken AKP ve polis ilişkisine dair bir şeyler daha söylemek isterim.

Polis iktidar ilişkisi daima çetrefildir. Yukarda AKP elitlerinin polis tarafından “ikna” edildiğini söylemiştim. Çoğu durumda polisler gerçekten de hükümetleri “ikna ederler”. Lakin AKP’nin durumunda iknanın da ötesinde başka bir hakikat var. Polis kendi iktidarını arttırmak istediği kadar, AKP de polisin iktidarını arttırmaya gönüllü; dahası buna zorunlu. Zira uzun süredir tek iktidar mekanizması olarak elinde bu kaldı. Toplumsal taleplere yanıt veremez, yeni siyasetler üretemez oldu.

AKP, yoksulların büyük bölümünü sosyal yardımlarla sistemin içinde tutabiliyor. Öte yandan sistemin dışında kalan yoksullar (“serseriler”) için, LGBTİ’ler için, ağırlığını Kürtlerin oluşturduğu kent yoksulları için elindeki tek araç polis baskısı… (İzmir Emniyet Müdürü Çapkın, bütün ününü “kamu düzeni” adına tam da adı geçen toplum kesimlerini İzmir’in merkezinden sürmekle yaptığını hatırlayalım). Sadece sisteme entegre edemediği yoksullar için değil; zaten sistem dışı taleplere sahip olan kesimler için de (Aleviler, Kürtler, radikalleştiği dönemde işçi sınıfı talepleri) yaratıcı çözümler üretme yeteneğini/kapasitesini uzun süredir kaybetti AKP. Talepleri karşılayacak siyasetler geliştiremezseniz bastırmayı seçersiniz. AKP’de bunu yapıyor: Rıza üretemediği için, baskıyı arttırıyor.

Polis ve AKP arasında karşılıklı bir bağımlılık ilişkisinden bahsediyoruz aslında. Bunun nesnel soncu şu ki: Polis kurumsal iktidarını yaygınlaştırıyor. Aslında polisi kurumsal olarak güçlendirmenin ve tümüyle kendine ait özerk bir iktidar alanı oluşturmasına zemin hazırlamanın nasıl bir maliyeti olduğunu AKP yaşamıştı. Cemaatin elindeki polis örgütünü güçlendirirken de aynı yoldan gidiyordu. O dönemlerde de iktidarını Cemaatin hakimiyetindeki polis örgütüne yaslamıştı. Şimdi de aynısını yapıyor. Personel değişiyor; ama polisin iktidarı kaldığı yerden büyümeye devam ediyor! Zira, bütün süreci belirleyen AKP’nin artık rızaya dayalı siyasetler üretme kapasitesini bütünüyle yitirmesi ve dahası, başlarındaki tek adam Erdoğan’ın çevresindeki dünyaya (Gezi’yle başlayan, 17-25 Aralık’ta zirve yapan) kendi beka kaygısının penceresinden bakmasıdır. Böyle bir ortamda Erdoğan’ın kendine bağlı –olduğunu düşündüğü!- bir polis örgütü oluşturmak ve onun örgütsel “ihtiyaçlarını” sonuna kadar karşılamak dışında bir şansı yok. Kendi sultası altındaki AKP’nin de bundan başka bir yol izlemesi zaten mümkün değil. Bütün bu süreçten nesnel olarak karlı çıkan ise belli: Polis Partisi… Kendi çıkarları, kendi dostları, kendi düşmanları, kısacası kendi siyaseti olan bildiğimiz parti işte!

Ferdan Ergut – www.t24.com.tr

Yenilenebilir Enerji Kooperatifleri demokratiktir – Oral Kaya

Enerjinin üretimi konusu, son dönemde üzerinde en çok konuşulan alanlardan bir tanesi. 1960ların başına kadar enerjinin üretimi ve dağıtımı sadece devlete ait idi. Dünya kapitalizmi mal üretebilmek için enerjiye ihtiyaç duyuyor. Bu enerjiyi de doğal olarak en ucuza sağlaması gerekiyor. Yüksek maliyetli yatırımları da tek başına yapamadığı için, bu alandaki yatırımları devlet üstleniyordu. Fakat sektördeki gelişmeler ve ucuzlama, kapitalizmin yeni alanlara yatırım ihtiyacı, sermaye gruplarının enerji sektörüne yatırım yapmasını sağladı. Doğal olarak da o güne kadar bilinen üretim biçiminin modernize edilerek yeniden kullanılması en çok tercih edilen yol oldu.

Bu kadar uzun girizgaha gerek yok idi. Sadece enerji üretiminin devlet ve sermaye gruplarının elinde olduğunu yazmak yeterli idi. Ama biliyoruz ki, enerji sadece bu iki kesime ait değil. Çünkü fizik kanunlarına göre her yerde enerji var. Yani elektrik üretmek için sadece kömür veya doğalgaz yakmamıza gerek yok. Yenilenebilir enerji kaynakları gibi, daha nice alanda zaten var olan bu enerjinin açığa çıkarılması ve kullanılabilir hale gelmesi gerekiyor. Ama o kadarına da gitmemize gerek yok. Sadece enerji kaynaklarının kullanımını daha demokratik hale nasıl getiririz sorusuna cevap aramak bile bizim için yeterli olacak sanırım.

Enerjiyi biz bugün daha çok elektrik enerjisi olarak kullanıyoruz. Bunu da üretmek için iki yol kullanıyoruz. Kirli olarak addettiğimiz fosil yakıtları tüketerek veya nükleer enerji ile. Bir de temiz yolla ki bunu da yenilenebilir yollarla yapıyoruz. Kirletici yöntemlerin verdiği zararlar ortada ve özellikle iklim değişikliğine neden olmaları karşısında bizim önceliğimiz tabii ki yenilenebilir enerji kaynakları olmalı. Yenilenebilir enerji üretimi için henüz yeni bir sistem ve maliyetleri de yüksek diyerek, özellikle sermaye grupları bu alana yatırımdan kaçındılar. Sadece bazı ileri görüşlü gruplar bu alana yatırım yapıp ilk olmanın avantajını yakalamak istediler. Bu yeni yatırım alanı da doğal olarak halen istenilen hız ve kapasitede gelişemedi. Bunun için de farklı üretim modelleri üzerinde insanlar çalışmaya başladı. Bu üretim modellerine de belki hepimizin bildiği ve tanıdığı kooperatif modeli bir çözüm oldu. Bugün özellikle kıta Avrupa’sı, kuzey Amerika ve Avustralya’da gelişen bu model ile insanlar kendileri elektrik üretimi alanına girmiş oldular. İlk aşamada küçük ve yerel düzeyde başlayan bu girişimler, kendi ihtiyaçlarından fazla üretmeye başladıklarında da bunu fazla üretimi ulusal şebekeye veya farklı tüketicilere satmaya başladılar. Neticede bu hakkın elde edilmesi ve kullanılabilmesi için verdikleri politik mücadele de yörede yaşayanların demokratik gelişimine olumlu etki yarattı.

Kooperatifleri sadece üretim mekanizmaları olarak görmemek, aynı zamanda sosyal hayatın planlamasında etkili olan kurumlar olarak da görmek sağlıklı sonuçlar yaratacaktır. Buna en iyi örnek, kuzey İtalya’da Alp dağlarının yamaçlarındaki küçük köylerdeki kooperatifleri gösterebiliriz. Burada günlük yaşamı da organize eden, planlayan ve destek veren kooperatifler posta hizmetlerinden, çöplerin ayrıştırılması ve toplanmasına kadar birçok günlük yaşam pratiklerini de organize ediyor. Ve tabii bu tür hizmetler, yerel halkın kendi günlük yaşam kalitesini arttırdığı gibi, demokratik hakların kullanımı ve geliştirilmesine de etki ediyor.

Yenilenebilir Enerji Kooperatifleri, günlük hayatın vazgeçilmez unsurlarından olan enerjinin üretimi üzerine yoğunlaşır iken, kirli üretim metotları ile enerjinin elde edilmesine yerelden birer alternatif ses olarak çıkacaklar ve demokrasi mücadelesinin de birer unsuru olacaklardır.

Oral Kaya

Beyaz yakalı sanat…

İçinde bulunduğumuz günlerde yeni sanat sezonunun ilk programları belli olmaya başlıyor. İrili ufaklı birçok tiyatro topluluğu, sahne ve konser mekânı, yeni yıla yaklaşırken hangi performansları sanatseverlerle buluşturacaklarını ilan ediyorlar. Broşürler tekrar kafelerdeki kartpostallıklarda, afişler duvarların gözde köşelerdeki yerlerini alıyor. Tüm bu gözle görülür hareketlilik devam ederken, e-posta ortamında sessiz sedasız başlayan başka bir sanatsal kıpırdanma da söz konusu. Bu e-postaların uzantıları da “hotmail.com”, “gmail.com” ya da “yahoo.com” gibilerinden değil, çoğunluğu Türkiye’nin ya da dünyanın büyük şirketlerine ait. Zira bugünler, birçok kurum ve kuruluşun tiyatro, dans, müzikal veya müzik grubu kurmak üzere insan kaynakları bölümleri üzerinden çalışanlarıyla iletişime geçtiği bir dönem…

beyaz yakalı sanat 2Artık giderek artan sayıda şirket ağırlıklı olarak “iç iletişim” adı verilen bölümler kurarak hem kurum ve çalışanları arasındaki hem de çalışanların birbirleriyle olan ilişkilerini geliştirmeyi hedefliyor. Bunun için de birçok etkinlik düzenleniyor. Çalışan profiline ve şirketin büyüklüğüne göre farklılık gösteren bu çalışmalar, halı saha maçlarından, şirketler arası spor olimpiyatlarına katılmaya kadar genişlerken, yakın dönemde çoğalan örnekleriyle sanatsal faaliyetleri de kapsamaya başlıyor. Şirketlerin tüm eylemlerinin ardında sinsilik arayanlar, bu gelişmelere şüphe ile yaklaşacaklardır. Kısmen haklılar da…

Topluca gerçekleştirilen sportif ve sanatsal faaliyetler, bireysel sorumluluk bilinci, takım ruhu, takım oyunculuğu gibi insan kaynakları uzmanlarının çok sevdikleri çalışan yetkinliklerini geliştiriyor. Bu yetkinlikler yöneticiler için daha verimli idare imkânı sağlıyor. Öte yandan, çalışanlar bu faaliyetlerden faydalanmasalar bile, kendilerine sunulmuş olmasını çoğu zaman önemsiyor ve iyi bir şirkette çalıştığı hissini taşıyor. Bu, şirketlerde personel sirkülasyonunu düzenliyor, ayrılan çalışan sayısını azaltarak kıdem tazminatı yükünü öteliyor. Eğitim ve oryantasyon maliyetlerinde tasarruf sağlanırken, şirket içi bilgi birikiminin sürdürülebilirliği daha kolay güvence altına alınıyor. Son olarak, çalışanlar, sahnede gördükleri ya da birlikte prova yaptıkları iş arkadaşlarıyla farklı tarafları temsilen toplantı yaptıklarında, daha düşük gard alabiliyor, işbirliğine daha açık oluyorlar. Şirket içi yapıcı iletişim kültürünün gelişimi hız kazanıyor. Çalışanlar yönetici yönlendirmesi olmadan birbirleriyle açık iletişim ve yardımlaşma eğilimine girdiklerinde, bu, iş süreçlerinin ivmelenmesine katalist etkisi oluşturuyor. Her birinin tek başına katkıları küçük görünse de, bu verimlilik kazanımları, çalışan sayılarını binlerle çarptığınızda milyonlarca dolarla ifade edilebilecek, operasyonel maliyet tasarrufunu beraberinde getiriyor. Yine de, “alçak kapitalistler bir kez daha bizim duygularımızla oynayıp tuzaklarına düşürdüler”, diyerek ağlamaya başlamadan önce madalyonun bir de öbür yüzüne bakalım… Acaba popüler tabiriyle bir win-win mümkün mü?

beyaz yakalı sanat 3Kurumsal hayatın kendi döngüsünü devamlı kılabilmesi için koruması gereken hızlı tempo, çalışanların çoğu zaman “işten eve evden işe” hayatlar yaşamasına neden oluyor. Bu monotonluk beynin birçok işlevinin kullanımına engel olurken, depresyon ve mutsuzluğu getiriyor. Oysa sanatsal faaliyetlere katılabilecekleri imkânlar sunulan çalışanlar, TV karşısında tükendikleri (tükettikleri değil) zamanları “kendilerini gerçekleştirebilecekleri ve geliştirebilecekleri” eylemler için kullanabiliyorlar. Özellikle bu emek, samimi bir iletişimle desteklendiğinde hem özel hayat hem çalışma hayatında birey daha mutlu bir iklimde buluyor kendini.

Profesyonellerin gözetiminde olmakla birlikte, sahneye çıkanların sadece gönüllü çalışanlarından oluştuğu yapımlara destek olan bir teknoloji şirketimiz, 2013-2014 sezonunda Orhan Kemal’in Tersine Dünya eserinin müzikal yorumunu, Hristo Boytchev’in Albay Kuş isimli oyununu sahneye koyarken, bir müzik grubu ile de şirketler arası müzik yarışmasında birincilik elde etmiş. Orhan Kemal’in erkek ve kadın arasındaki toplumsal ilişkiyi erkin elde değiştirmesi ile yeniden okuduğu Tersine Dünya’nın oyuncuları arasında yer alan Onur Yardımcı, “5 ay boyunca aralıksız haftada 2 veya 3 gün, son haftalarda ise stüdyo kayıtlarını da sayacak olursak haftada 5-6 gün zaman ayırdığımız bir projeydi. Ama bize çok şey kattığı kesin. Sahne, tiyatro hakkında birçok yeni şey öğrendik. Bizim için büyük bir şanstı.”, diyor. Çalışma temposuna benzer şekilde vurgu yapan Burcu Özyurt sahnede yaşadığı duygularını şöyle özetliyor: “Öncesi çok heyecanlı ama sahneye çıkınca etraf siliniyor sanki… Birlikte o uyumla hareket etmek çok harika hissettiriyor insana kendini… Ya da bir replik seyirciden alkış aldığında perde arkasında hiçbirimiz yerimizde duramıyorduk.” Aynı kurumun tiyatro prodüksiyonu olan Albay Kuş oyunundaki oyunculuk performansı da amatör tiyatro düzeyinin üstünde bile dikkat çekici idi. Benzer şekilde müzik ve tiyatro alanlarında çalışanlarının girişimlerini destekleyen başka bir teknoloji firması çalışanı sahnede şarkı söyleme deneyimini “Şarkı söylerken orda olmak insanların yüzlerinde gözlerimi gezdirmek, çok güzel. Yönetici vs hiç bir sıfatı kalmıyor kimsenin, ben ordayken.”, diyerek özetliyor.

Yusuf Özer
Yusuf Özer

Uzun yıllar profesyonel olarak iç iletişim bölüm yöneticiliği yapmış ve halen bu alanda kurumlara danışmanlık hizmetleri sunmakta olan Yusuf Özer, kurum-çalışan ilişkilerindeki memnuniyet faktörünü, insani ve ekonomik boyutları ile birlikte değerlendirirken “samimiyet” unsurunun anahtar olduğunu vurguluyor: “Çalışanı insan yerine koyduğun her şey onu etkiliyor… Numaradan yapmadığın her şey… Sen diyorsun ki: ‘Neyi yapmayı isterdin?’ Adam trombon çalmak istemiş… Onu yaptırıyorsun 50 yaşında… İş yeri hayatının çoğunu alıyorsa, onlara hayatının çoğunu geri veriyoruz. Daha da fazla şeyler katarak… Ve o zaman o insan kendini iyi hissediyor. Dünyanın en çok çalışılmak istenen şirketlerinin % 81’inde çalışanlar ortam ve kültürden çok mutlu olduklarını belirtiyorlar. İşten ayrılanlarla yapılan çıkış görüşmelerinde elde edilen yorumlar, bu beğeninin sağlıklı ölçülmesi için çok önemli. Kurumlarına bağlı çalışanlar, finansal sonuçları, verimliliği ve müşteri hizmetlerini % 40lara kadar etkileyebiliyor.”

Özel sektörün; sadece kendi çalışanlarının mutlulukları için değil, mutlu insanlarla elde edilmiş verimli bir üretim operasyonu yaratması için de, emekçilerini sanatla buluşturacak teşvikleri sağlaması önemli görünüyor. Sanatın devlet himayesinden çıkarak özelleştirilmesinin görüşüldüğü günlerden geçiyoruz. Sanatın tavandan dayatıldığı ya da kesintiye uğratıldığı bir düzen yerine, sanatı tabandan gelen bir talep olarak ileten bir topluma dönüşmemiz için, sanata değen ve onu kitlelere aktaran bireylerin yaygınlaşmasının gerekli olduğu kesin…

2014 – 2015 sanat sezonunda çok daha fazla şirketin çalışanlarını kültür ve sanatla buluşturacak yatırımlara yönelmesini diliyorum…

Manzum S.

Pirinç tanesi tuval olursa

Fikirlerin sonuçtan daha önemli olduğu bir dönemdeyiz. Bu hipotezi destekleyen çok sayıda sanatsal proje ve bu projelerin ardında sanatsal eğilimlerini daha önce denenmemiş olana yönlendiren çok sayıda sanatçı görüyoruz. Genelde bu çalışmalara baktığımızda ‘bu nasıl mümkün olabilir?’ sorusunu sormadan edemiyoruz. Bu soruyu bir kez daha sorduran bir başka sanatçı da Mesut Kul. Mesut Kul birkaç sene önce Mikro Sanat ile tanışıyor ve bu Mikro Sanat fikri ile çok küçük objeleri birer tuvale dönüştürmeye başlıyor. Bir pirinç tanesi, bir kabak çekirdeği, bir kuş tüyü Kul’un fırça dokunuşlarıyla tuvale dönüşüyor. Mikro Sanat sanatçısı Hasan Kale‘nin izinden yürümeye başlayan Kul dünyadan ilham alarak resim sanatına yenilikler getirmeye devam etme umudunda.

micro-art-paintings-mesut-kul-8
Fotoğraf: mesutkul.com
micro-art-paintings-mesut-kul-4
Fotoğraf: mesutkul.com
micro-art-paintings-mesut-kul-9
Fotoğraf: mesutkul.com
Micro (12)
Fotoğraf: mesutkul.com

Tüm bu çalışmaları çıplak göz ile yapan Kul’un çalışmalarındaki zorluğu anlamak için elimize bir pirinç tanesi almalıyız belki de.

Hipotezimize uygun bir şekilde bu çalışmaları ile tanınan Kul’un karakalem başta olmak üzere diğer çalışmalarını internet sitesinden takip edebilirsiniz, altına yazdığı şiirleri de es geçmeyerek.

(Yeşil Gazete)

 

Son dönemin Yeşil Kitapları

ODTÜ’nÜn Kuşları

 

odtü

Ortadoğu Teknik Üniversitesi’nde 20 yıldır gerçekleştirilen kuş araştırmaları sonucunda tespit edilen 231 kuş türünün renkli fotoğraflarından oluşan “ODTÜ’nün Kuşları Kitabı” basıldı.

315 sayfadan oluşan kitapta ODTÜ’de görülen kuşlar dışında “Kuş gözlemciliğine yeni başlayacak olanlar için temel bilgiler, ODTÜ’nün tarihi, doğası ve bunlara yönelik tehditleri ve önerileri içeren bölümler de bulunuyor.

Kitabın ülkemizdeki doğa gözlemciliğinin yaygınlaşmasında ve Ankara’nın son bakir alanlarından biri olan ODTÜ Arazisinin korunmasında katkıları olmasını umuyoruz.

 

ODTÜ’nün Kuşları

Kasım Kırlangıç&Soner Oruç

2014

http://odtununkuslari.wordpress.com/

 

 

Hayvan Hakları ve Veganizm

Vegan

“Uçabilen, yürüyebilen, yüzebilen, sürünerek ilerleyebilen bir varlığın engellenmesi, kelimenin tam anlamıyla o varlığın köleleştirilmesidir. Düşüncenin hapsedilmesi nasıl kabul edilemez ise, fiziksel olarak hapsedilmek yani kölelik de kabul edilemez. Acaba kuşları kafese koyup satanlar ve onları satın alanlar, özgürlük denilince, bunun yalnızca insan türünü kapsadığını mı farz ediyor? Öyle olmasa, 21. yüzyılda hala en utanç verici haliyle sürdürülen hayvan köleliği nasıl açıklanabilir?

İşte bu nokta, insanın hayvana bakış açısındaki sorunların başladığı yer. Hayvancılık endüstrisinin bugün ulaştığı kitlesel üretim düzeyi, ancak toplu katliam ve soykırım kavramları ile açıklanabilir. Fakat bilim ve teknoloji, ironik bir şekilde, bir yandan geliştirdiği yeni makinalarla bu katliamın boyutunu artırırken, bir yandan da araştırmalar aracılığıyla hayvanlara yapılan zulmün boyutlarını da ortaya koyuyor. Belki saat başına yok edilip sucuk haline getirilen hayvan sayısı artıyor ama sığırın sucuğa dönüşürken çektiği acıla da kuşku götürmeyecek şekilde kanıtlanıyor.

(…)

Ancak hayvan özgürlüğünü hedef alan veganizm felsefesi, türcü anlayışı reddederek konuyu ekolojik çerçeve ile sınırlamadan hayatın tümüne uygulayan, temel olarak hayvanı metalaştırmayı ve sömürüyü reddeden, yaşam hakkına saygılı, devrimci ve etik bir bakış açısına sahip olmalıdır. Böyle bir felsefeye sahip olan hareketin hedefi, hayvanların çiftliklerdeki yaşam koşullarının iyileştirilmesi değildir; o çiftliklerde hayvanların esir edilip sonra da katledilmesinin engellenmesidir. Konunun kapsamlı hukuki, politik, toplumsal, ekonomik yönleri vardır; ama bana sorarsanız asıl mesele vicdanidir. Temel soru da şudur: Hayvan köleliğine karşı mısın, değil misin? Böyle bir sorunun yanıtı, içinde ”ama”lar bulunmayan, kesin bir yanıt olmalıdır; çünkü aksi halde, bunun anlamı köleliğe bir şekilde haklılık kazandırmak olur.”

Hayvan Hakları ve Veganizm

Kamil Savaş

Kült Neşriyat

 2013

 

Tohumun Rüyası

Tohum
Tohum yaşamın kaynağıdır. Bir tohumun filizlenip topraktan başını uzatmasını ve zamanla büyümesini izleyen çocuk, yaşamdaki en büyük mucizeye tanıklık eder. “Tohumun Rüyası”, bu mucizeyi şiirsel bir dil ve görsellerle bir anlatıyor. (Tanıtım Bülteninden)

Tohumun Rüyası

Nalan Özdemir Eren

Sarıgaga

2014

Irene Adler – Sherlock, Lüpen ve Ben (Siyahlı Kadın)

Sherlock Holmes, Sir Arthur Conan Doyle’un yarattığı dünyanın en ünlü dedektifidir. İngiliz’dir ve olayları gözlem yoluyla çözmesi ile ünlüdür. Arsen Lüpen ise Fransız roman karakteridir. Yazarı Maurice Leblanc’dan (Moris Lölo) kat be kat ünlüdür. Onun için, hırsızların piri denilebilinir. Her zaman esprili ve kibardır. Kadınları etkilemekte üstüne yoktur. Kitabın son kahramanı Irene Adler, gene Doyle’un Bohemya’da Skandal adlı Sherlock Holmes hikâyesinde ortaya çıkmış kurgusal bir karakterdir. Sherlock Holmes’un takdir ettiği ve hayranlık duyduğu tek kadındır. Oldukça zeki ve kurnaz olan Irene Adler, zekâsıyla Holmes’u alt edebilen tek kadındır.

Siyahlı Kadın kitabında kahramanlarımızın ilk gençlik yıllarına gitmekteyiz. 1870 yılında Fransız sayfiyesi olan Saint Malo’da 12 yaşındaki güzel Irene, 14 yaşındaki hazır cevap Arsen ve 16 yaşındaki zeki Sherlock karşılaşır. Gizli sığınakları olan terk edilmiş evden döndükleri sırada sahilde bir ceset bulurlar. Cesedin ceplerine taş doldurulmuştur ve cebinden “Deniz benim suçlarımı silecek” diye rengi atmış bir yazı çıkmıştır. Bu sırada onları kapüşonlu biri görür ve çocuklar cesedi bırakıp kaçarlar.

Sherlock, Lüpen ve Ben

Polise gitmek yerine cinayeti kendi yöntemleriyle araştırmaya başlarlar. Ardından sakin kasabayı karıştıran ikinci olay patlak verir. Bayan Martigny’nin (Martini) elmas gerdanlığı çalınır. Çocuklar iki olay arasında bağlantı olduğunu düşünerek araştırmalarını genişletirler.
On ikiden büyük her yaştan polisiye meraklısının zevkle okuyacağı kitabın sonunda, çocuklar cinayeti ustalıkla çözerler. Roman her tipik Holmes macerasında olduğu gibi salonda katilin açıklanmasıyla sona erer.

Alessandro Gatti

Kitabın kapağında yazar olarak Irene Adler’in adı gözükse de ben de ufak bir dedektiflik yaptım ve asıl yazarın 1975 doğumlu İtalyan Alessandro Gatti olduğunu öğrendim.

Not: Bu yazının videosunu aşağıdaki linkten Uzman Tv’den izleyebilirsiniz.

http://www.uzmantv.com/sherlock-lupen-ve-ben-nasil-bir-kitaptır

mehmet-fırat-pürselim