Ana Sayfa Blog Sayfa 3825

Renk sevmezlik, Rant severlik, Bahçe isterdik, Ağaç keserdik (1) – Can Kazaz

1) Renk Sevmezlik

Çoğumuz farketmiyoruz belki ama toplumca çarpık bir estetik algımız var. Öyle ki neredeyse estetik algımız yok. Tartışılması dokunulmaz olan “renkler ve zevkler” bünyesinden zevkleri çıkartıp tektipleşiyor ve tektipleşmemize göre de toplumsal anlamda ayrışıyoruz. İnşa ettiğimiz
neredeyse tüm yapılar –ki bu yapılar bildiğimiz anlamda inşaat olmak zorunda değil- özensizlik ve el alışkanlığıyla sıradanlaşmış bir form barındırıyor. Elbette bu konuya, alıştığımız anlamdaki inşaatlardan da örnek verebiliriz. Kentsel dönüşüm diye giriştiğimiz rant cebelleşmesinden doğan sonuçlara bakabiliriz örneğin. Eski gri ve özensiz apartman tasarımlarının yerini, aynısının dışı fransız balkonlusu alıyor. Ben ne anladım o kentsel dönüşümden? Mahallemde aynı anda başlayan yirmi tane yıkım ve inşaat, olsa olsa kültürel dönüşüm olabilir ki bu kültürel şokun etkisi ilk ve net şekilde Sulukule’de karşımıza çıktı ve uzun uzun tartışıldı. Öte yanda nezih bir mahallede oturduğunu zannedenlerin oy verdiği muhalefet partilerinin belediyeleri bile, başımıza binaların yıkılmasını savunur oldu. Hem çarpık şehirleşme hem de kötü tasarım, bir kente yapılabilecek en kötü şeyler olsa gerek. El birliğiyle yapıyoruz bunu herhalde ki “yeni” diye kakalanan daireler hala
kapış kapış gidiyor. Belli ki bu kötü tasarıma ya alışıyoruz ya da onu seviyoruz ve pek de seçenek arayışında değiliz.

Renk sevmezlik ile kastımın anlaşılması açısından bariz örnek: Solda Porto-Portekiz, Sağda İstanbul-Türkiye
Renk sevmezlik ile kastımın anlaşılması açısından bariz örnek: Solda Porto-Portekiz, Sağda İstanbul-Türkiye

Tabii ki bu renk sevmezlik sadece inşaat sektöründe değil günlük hayatın farklı alanlarında da karşımıza çıkıyor. Büyük şehirliyseniz trafik yoğunluklarında bindiğimiz arabaların renklerine dikkat edin. Gri, siyah, lacivert, beyaz vesaire… Belki bir ihtimal en çılgın klişe renk olan kırmızı… Bilgisayar oyunlarında arabalarını rengarenk modifiye eden çocuklar, büyüyünce betona kamufle olmanın peşinde mi? Peki ya giydiğimiz kıyafetler? Renkler önce cinsiyete göre ayrılıyor. Erkeksen (!) yine siyah, gri, lacivert ve düz modeller… Kadınsan zaten dikkat çekme, umuma açık yerde kahkaha atman bile iffet sorunu biliyorsun ki. Sadelik anlayışımızın renksizlik haline gelmesi sosyolojik bir yanılma gibi gözüküyor. Belki de bu renk sevmezlik, bambaşka bir sosyal ayrışmaya da işaret ediyordur. Şu hep sözü geçen ama görmekte zorlandığımız, “farklı renklerin bir arada ahenkle yaşadığı ülke” olma iddiasından bahsediyorum. Bir arada değil, kümelenmiş halde yaşadığımız gerçeğini yadsımak ve vicdan rahatlatmaktan bahsediyorum.

Politik renk sevmezlik diye bir şeyden de bahsedebiliriz bu noktada. Nefret ve aşağılama kültürümüzün bizleri ne kadar zavallı bir hale soktuğunu göremeyişimizi de kastediyorum, Haziran 2013’teki direnişle belki bir bölümümüzün bunun farkına varmış olmasını da. İlk defa kümelenmemiş halde, bir arada olmayı keşfettiğimiz o günler, politik renkleri de daha belirgin kıldı. Erkek egemen kültürde yoğurulmamızın doğurduğu sonuçları ve farkında olarak veya olmayarak nefret içeren tüm davranışlarımızı farketmek durumundayız. Kaldı ki direniş öncesinde daha sık rastladığım ayrışmacı tutum, arkadaş ortamlarında “Kürt” ve “Laz” kelimelerinin aşağılama amaçlı kullanılmasına kadar varabiliyordu. Bu, kadınlar ve LGBT bireyleri aşağı görme üzerinden gelişmiş cinsiyetçi günlük dilin yanında nispeten yeni. Şakası bile yapılmaması gereken bu ırkçı kafayı uyardığımda çok ciddi olmakla etiketlendiğim olmuştur. Etnik kökenleri aşağılayanlardan başı kapalı olanları hor görenlere kadar en azından genç kesimde bir kırılma yaşadığımıza inanmak istiyorum artık. Mücadeleyi bırakıp kendi halimize kaldığımızda yeniden kümelendiğimiz gerçeğini de unutmadan…

Gezi Parkı’nda renklendik ve bencillikten uzaklaştık: Solda Gezi Parkı Eczanesi, Sağda Gezi Parkı Filarmoni Orkestrası
Gezi Parkı’nda renklendik ve bencillikten uzaklaştık: Solda Gezi Parkı Eczanesi, Sağda Gezi Parkı Filarmoni Orkestrası

Bireylerin de yine devlet refleksleriyle tepki verdiğini görüyoruz aslında tüm bu renk sevmezlikle. Bireyler mi devleti besliyor yoksa devlet zaten en başta bireyleri mi kendine benzetiyor daha uzun ve başka bir tartışmanın konusu olabilir. Ancak sonuçta çoğumuz, o zevksiz dizayn edilmiş ve “sade” renklere boyanmış okullara gidip, kötü illüstrasyonlu ve renk yoksunu grafiklerin bezediği ders kitaplarına bakarak büyüdük. Algımız, içine doğduğumuz eğitim sisteminde çirkin bir hasara kesinlikle uğruyordur. Bu bağlamda yetişkin saydığımız ebeveynlerin renk sevmezliği, çocukları üzerinden okullarda çarpışıyor ve sosyal medya üzerinde de küfür, sinir, aşağılama, nefret etme, saldırma veya psikolojik şiddet halini alıyor. Medya organlarını saymıyorum bile.

Devletin, “politik renk” sevmezliği ise bir gelenektir biliyoruz ki. Öyle ki azınlıklar birer sorun ya da düşman, gayri müslimler ve gayri sünniler birer kafir olarak lanse edildi her zaman. Totaliter devlet yapısı sadece şekil, isim ve yöntem değiştirdi ama renk sevmezliği hep baki oldu. Zira “Yeni Türkiye” ismini takınan ve güya şekil değiştirme yolundaki devlet (özellikle hükümet demiyorum!), en sevmediği renk olarak da yeşil ve maviyi seçmiş durumda. Son olarak Yırca Köyü’nde binlerce zeytin ağacını vahşice katleden, korumak isteyenlere karşı şiddet uygulayan Kolin isimli şirketin mafyatik tavrını cesaretlendiren bir devlet örgüsü olduğunu açıkça görmek gerekir.

Tüm bunların birbirinden ayrı konular olmadığını, tepeden tırnağa renk sevmezlikle kuşatıldığımız gerçeğiyle yüzleşmemiz gerektiğini düşünüyorum. Değişimi başlatmanın başka türlü bir yolu olamaz nitekim.

“Yalnızca kaçınılmaz olana ve var olma hakkına saygı gösterseydik müzik ve şiir caddeler boyunca yankılanabilirdi.” – Henry David Thoreau

Can Kazaz

 

 

Can Kazaz

Cem Özdemir: Türkiye’nin daha çok Yeşillere ihtiyacı var

Almanya Yeşiller Partisi Eş Sözcüsü Cem Özdemir Avrupa Yeşiller Partisi Konsey toplantısı ana tema konuşmasını yaptı.

Konuşmanın başlıkları şöyle:

  • En çok katılımcılı konseyimizi gerçekleştiriyoruz, şu an 300 kişi bu salonda. İstanbul’da Yeşiller Konseyi’ni yapmak oldukça özel. İstanbul tarihi farklı kültürleri bir arada bulundurmasıyla Avrupa tarihinin bir şablonu oldu, ama dini tahammülsüzlük ve ultra-milliyetçilik bu şablonu tekrar tekrar tehdit etti. İstanbul’u bir de gelecekte ebedi kalmak için üzerine anıtlar diken liderlerinin bazen büyük bazen çılgın hayalleri tehdit etti. Şu anki liderin hayalleri betondan ve plastikten  ibaret. Merak ediyorum gelecek nesiller İstanbul’un neyine hayran kalacak? Alışveriş merkezleri, sayısız havalimanları, ardı ardına açılan Boğazlara mı yoksa Ayasofya ve Haliç’e mi?
  • Bildiğiniz gibi cumhurbaşkanın medya imparatorluğunda manşetlerde pek  iyi yer almadım. Hatta o zamanın başbakanı, şimdi cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın istenmeyen kişi ilan ettiği benim için tekrar İstanbul’da olmak ayrıca güzel.
  • 2004’te İstanbul’da Yeşiller Partisi toplantımızı hatırlıyorum, o zaman Türkiye’deki reform süreci ve Avrupa Birliği için çok umutluyduk. Maalesef pek  umut kalmadı. İnanıyorum ki her iki taraf, Türkiye ve AB, birbirinden uzaklaştıkça kaybediyorlar. Bu Konsey toplantısı da gösterecek ki Türkiye ile ilişkilerimiz göz ardı etmek veya vazgeçmek için çok önemli.
  • Hepimize, özellikle dışarıda yanlış hikâyeleri anlatanlara hatırlatmak isterim ki Türkiye’de Müslüman nüfus olması AB sürecinde hiçbir zaman önemli olmadı. Açık konuşalım, Türkiye’nin problemleri demokrasi, ifade özgürlüğü ve sansür. Türkiye 2004’teki toplantımızdan beri yanlış yolu seçti.
  • Herkes Türkiye’nin çok yol aldığını kabul ediyor, ekonomik büyüme, altyapı, Kürtlerle barış süreci. Ama hepsinin bir bedeli oldu. Artan çevre hasarı, Türkiye’yi özgün yapan doğası ve biyoçeşitliliğinin kaybı, zengin ve fakirin arasındaki uçurumun büyümesi, işçilerin hakları ve güvenliklerinin hiçe sayılması, sivil haklar üzerindeki baskı ve artan kutuplaşma.
  • Gezi Protestoları artan beklentiler ve büyüyen sinirin dışa vurumuydu; daha çok demokrasi, yaşam hakkını savunma, protesto hakkını savunma isteğiydi. Partnerimiz Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi bu protestolarda kendi rolünü oynadı. Türkiye’nin daha çok ve daha güçlü Yeşillere ihtiyacı var!

Göçmen Krizi

  • Avrupa’da koltuklarımızdan oturarak yargılamak kolay, Ürdün ve Lübnan gibi Türkiye de ülkeye aldığı inanılmaz sayıda göçmen için saygıyı hak ediyor. Birleşmiş Milletler 1,6 milyon göçmenin Türkiye’de olduğunu raporluyor. Türkiye’nin yardımımıza ihtiyacı var. Sadece insani yardıma değil, daha çok göçmeni Avrupa Birliğine kabul etmemize de ihtiyaç var.

IŞİD

  • Türkiye IŞİD’e karşı Kürtlerle birlikte savaşma ve böylece Kürtlerle uzlaşma fırsatını tepti. Kürtler ve Türkler birlikte IŞİD’e karşı savaşsaydı, nasıl güçlü bir mesaj olurdu? Nesiller bunu konuşurdu. Olmadı. Düşmanımın düşmanı arkadaşımdır felsefesi Türkiye’yi hiçbir yere götürmüyor.

Sorunların köklerine inmeliyiz:

  • İklim değişikliğiyle savaşmalıyız!
  • Tarımsal ödenek sistemimizi değiştirmeliyiz!
  • Çatışma bölgeleri ve diktatörlere silah satmamalıyız!

Bizi bir araya getiren Yeşil Vizyonumuz:

  • Biz Yeşiller daha iyi bir çevre, hem insanlara hem de gezegenimizin geleceğine hizmet eden bir ekonomi için savaşıyoruz.
  • Biz insanların, nereden gelseler, neye insanlar ve her kimi sevseler de kendilerini ifade edebilecekleri katılımcılık istiyoruz
  • Avrupa Birliği her zaman barış, özgürlük ve refah projesi oldu. Eski milliyetçi tarfilere dönmek bir seçenek değil. Avrupa’da barış kırılgan, ama demokrasi de öyle. Birlikte bölücü ve gerici düşüncelere karşı duralım.
  • Bu konseyde bizim onlara karşı Yeşil cevaplarımızı konuşacağız, ve ben inanıyorum ki cevaplarımız hazır. Bu yüzden Türkiye dahil tüm Avrupa’da daha çok Yeşillere ihtiyacımız var.

(Yeşil Gazete)

Kitap Fuarında kaybolmadan alışveriş yapma ve etkinliklere katılma kehberi

Her sene kasım ayının başından itibaren kitapseverleri tatlı bir telaş sarar. Sıcak memleketlere göçen kuşlar misali kitapseverlerin Bulgaristan sınırına doğru yolculukları başlar. Gerçi büyük kısmı sınıra metreler kala Beylikdüzü Tüyap’a kapağı demir atıp kalır. Ama elindekini okumaya dalan nice dikkatsizin Bulgaristan kütüphanelerinde orijinal dilinden Dimitri Dimov, Yordan Yovkov, Alek Popov ya da Ludmila Pilipova hatmettiğine dair bir şehir efsanesi kulaktan kulağa çalınır.

Diğer harcama kalemlerinde kısıntıya gidilerek -aşılması garanti olan- bütçeler yapılır, harçlıklar biriktirilir, alınacak kitaplar listelenir, etkinlikler işaretlenir, sağlam bavul bulunur, yolluk nevale düzülür, bolca sıvı da çantanın ceplerine yerleştirilerek yola düşülür. Yolun uzaklığından ve eski fuarlarından güzelliğinden dem vurmak, hatta hiç görmemiş olanlar için bile Tepebaşı -daha da abartıp Etap Marmara- fuarlarını yad etmek, olmazsa olmaz kitapsever reflekslerindendir. Fuarın kapısından içeri “Beni yenemeyeceksin Beylikdüzü!” diye bağırarak girenleri görürseniz sakın şaşırmayın, onlar fantastik aksiyon okurlarıdır, yüzük kardeşliği ya da kılıç birlikteliği derseniz, sakinleştiklerini görürsünüz.

6 fuar...

 

Metrobüs çıktığından beri mertlik bozuldu, katırlara gerek kalmadı, Kadıköy’den ulaşım kolaylaştı, gitmeme bahanemiz azaldı… diyemeyiz. Bulgar pasaportunuz yoksa yol her zaman problemdir ve beş musluklu havuz problemleri kadar zordur. Geçen sene fuardan -özel araçla- 3,5 saatte dönmüş, yolda iki poşet fındık, -simit bulamayınca- bir avuç susamla hayatta kalmış biri olarak fuara gitmeme bahanem her daim vardır ama gitme sebeplerim elbette çok daha fazladır. İşte bu seneki gitme sebeplerimden (dolayısıyla sebeplerinizden)

ba-ğ-zıları:

  • April’in yenileri Nihat Genç’ten Tek Tabanca, Vedat Özdemiroğlu’dan Bebek Kafası, Jodi Picoult’tan Hikayeci’ye göz atabilirsiniz.
  • Aya Kitap standına uğrarsanız, benim son kitabım Emanetimdeki Hayatlar’ı, Orhan Bahtiyar’ın Gece Tayyarede Açıkta’yı ya da ekoloji serisinden Ekolojik Kriz ve İletişim Çalışmaları’nı edinebilirsiniz.

 anarşık tayyare vapur

  • Son dönemim haylaz yayınevi Aylak Adam’dan elinizin boş çıkma ihtimali pek yok gibi. Fuat Sevimay’ın Anarşık’ını, Hakan Akdoğan’ın Varlık ve Piçlik’ini, Guiseppe Cullichia’nın Demek Yazar Olmak İstiyorsun’unu, Ford Madox Ford’un İyi Asker’ini, Türker Ayyıldız’ın Vapurlara Küsmek’ini almadan çıkarsanız arkanızdan ağlarlar.
  • Her dönem ayrıntıları yakalayan Ayrıntı Yayınları’nda John Womack’ın Zapata ve Meksika Devrimi, Vedat Türkali’nin Bitti Bitti Bitmedi, Enis Rıza’nın Erikler Çiçek Açınca’sı dikkatinizi çekebilir.
  • Can Yayınları her sene olduğu gibi cüzdanınızdan aldığını kütüphanenize koyacak gibi gözüküyor. Patrick Süskind Aşk ve Ölüm Üzerine, Yukio Mişima Dalgaların Sesi, Can Dündar Abim Deniz, Oya Baydar Yetim Kalacak Küçük Şeyler, Cemil Kavukçu Üstü Kalsın, Semih Gümüş Romanın Şimdiki Zamanı…

 cemil k serkan tdeniz

  • Dedalus’un fuar şekerleri, Serkan Türk’ten Bak Önümüzde Yeni Bir Mevsim, Erkan Aslan’dan Avcısını Taşıyan Ceylan, James Joyce’dan Bırak Seni Seveyim.
  • Doğan Kitap da boş durmayanlardan, ilk gözüme çarpanlar ise, Haruki Murakami’nin Renksiz Tsukuru Tazaki’nin Hac Yılları, Cüneyt Özdemir’in Eğlencesini Yitiren Ülke, Doğu Yücel’in Güneş Hırsızları, Karen Mack’in Freud’un Metresi kitapları oldu.
  • Domingo’dan Simon Garfiel’ın Mektup’u ya da Jhumpa Lahiri’nin Saçında Gün Işığı’sı ilginizi çekebilir.
  • Esen Kitap ihmale gelmez. İnci – Soner Sarıhan çiftinin Yolda Büyümek ya da Bana Bi Şey Olmaz isimli kolektif kitabı dikkatleri çekiyor.
  •  Everest’ten seçtiklerim, Kafesteki Kuş Neden Şakır Bilirim Maya Angelou ve Çellocu Ercümet Cengiz.
  • Günışığı Kitaplığı’ndan çocuklara ve çocuk kalanlara, Müge İplikçi’nin Kömür Karası Çocuk’unu, Karin Karakaşlı’nın Dört Kozalak’ını, Çıtır Çıtır Felsefe’nin yeni kitabı Ahlaki Olan ve Olmayan’ını öneririm.
  •  İletişim Yayınları yeni bir Barış Bıçakçı kitabıyla bizi buluşturamasa da, Turgut Uyar’ın Çocuklarıyız kitabıyla, yerli yabancı klasikleriyle, yeni kuşak öykücüleriyle teselli veriyor.
  • İnkılap Kitabevi’nin Ünsal Oskay’ın tüm külliyatını yayınladığını hatırlatmak isterim.
  • İthaki son dönemde çok güzel kitaplar yayınladı, Ömer İzgeç’ten Bozadam, Carol Birch’ten Jamrach’ın Canavarları, Virginia Woolf’un Jacob’ın Odası ve kolektif çalışma Malan Barkirin, bunlardan birkaçı.

   barkirinateş etmebozadam

  • Kırmızı Kedi’nin en sevimli yavrusu Hakkı İnanç’tan Ateş Etme Silahsızım, kardeşleri ise David J. Smith’ten Dünya Bir Köy Olsaydı, İnci Aral’dan Kendi Gecesi’nde.
  • Metis’ten illa ki Andrey Platonov Muhteşem Vahşi Dünya, illa Ambrose Bierce Şeytanın Sözlüğü, illa illa Murathan Mungan Mezopotamya Üçlemesi.

 şeytanahmet bplatonov

  • On8 Kitap gençlerin sevgili yayınevisi J Ahmet Büke’nin ödüllü kitabı Mevzuumuz Derin’i, Ivo Prochazkova’nın Çıplaklar’ı, Sevgi Saygı’nın Peri Efsa’sı ve Mine Soysal’ın Uzakta’sı genç okurlarını bekliyor.
  • Remzi Kitabevi fuarın onur yazarı Atilla Dorsay’ın Hayatımızı Değiştiren Filmler kitabının yanı sıra Hıfzı Topuz’un Paris’te Bir Türk Ressamı, Radi Dikici’nin Dört İstanbul kitaplarıyla bizleri bekliyor.
  • Siren Yayınları’nın en merak edilen kitapları bence, Karen Russell’ın Timsah Park’ı Colson Whitehead’ın Bölge Bir’i ve Dave Eggers’in Hızımıza Tadacaksınız’ı.
  • Yapı Kredi Yayınları, Gündüz Vassaf’ın İstanbul’da Kedi’sini, Ara Güler’in hayat hikâyesini (Nezih Tavlaş’ın kaleminden Foto Muhabiri adıyla), Anna Funder’in Her Şeyimle Ben kitabını okurlarla buluşturuyor.
  • Yordam Kitap’ın gelirini Soma Faciası’ndan geriden kalanlara bağışladığı Emile Zola’nın Germinal’inin yanı sıra, Rius’un Çizgilerle Kapitalizmin Korkunç Tarihi, Marks’ın Kapital’i her daim okunur.

 

Bavulları kitapla yeterince doldurduysanız, hem biraz dinlenmek hem de beyninizi kültür sanatla dolmak için yüzlerce etkinlik sizleri bekliyor. Ondan da küçük bir seçki, emrinize amade efendim.

 

8 Kasım Cumartesi

atilla d

14.00 – 15.30

Panel: 100. yılında Türk Sineması

Yöneten: Deniz Kavukçuoğlu

Konuşmacılar: Atilla Dorsay, Hülya Koçyiğit, Tarık Akan

15.30 – 16.30

Söyleşi: Bir Fikirden Bir Filme: Petros Markaris ve Ercan Kesal’la Senaryo, Kurmaca ve Hayata Dair Bir Sohbet

Konuşmacılar: Petros Markaris, Ercan Kesal

15.45 – 16.45

Panel: Edebiyat ve Sinema İlişkisi

Yöneten: Rıza Kıraç

Konuşmacılar: Füruzan, Ümit Ünal

18.15 – 19.30

Söyleşi: Ütopya, Distopya

Konuşmacı: Hugh Howey

18.00 – 19.00

Söyleşi: 21. Yüzyılda Marx’ın Kapitali ve Piketty

Konuşmacılar: Korkut Boratav, A. Haşim Köse, Ahmet Tonak, Sungur Savran

 

9 Kasım Pazar

 

14.15 – 15.15

Söyleşi: Devrimci Peygamber Üzerine

Konuşmacı: Eren Erdem

14.15 – 15.15

Söyleşi: Türk Sinema ve Dizilerinde Kahramanın Yolculuğu: Mitik Erkeklik ve Suç Draması

Konuşmacı: Volkan Yücel

15.30 – 16.30

Söyleşi: Gezi Direnişi İktidarsız Mıydı?

Konuşmacılar: Yiğit Bener, Hüsnü Arkan, Birsen Ferahlı, Ayşe Sarısayın

18.00 – 19.00

Söyleşi: Çizgi Romancı Bir Gezginin Gözünden Afganistan ve İran

Konuşmacı: Nicolas Wild

 

12 Kasım Çarşamba

  müge iplikçi

11.15 – 12.00

Okuma – Söyleşi: Küçük Çocuk Gözünden Göçmenlik: Kömür Karası Çocuk

Konuşmacı: Müge İplikçi

15.45 – 16.45

Söyleşi: Toplumsal Barış Topraktan Gelecek

Konuşmacı: Hayrettin Karaca

 

13 Kasım Perşembe

 

13.00 – 13.45

Okuma – Söyleşi: Köprü Kitaplar’da Yeni Bir Gençlik Romanı: Dört Kozalak

Konuşmacı: Karin Karakaşlı

14.15 – 15.15

Söyleşi: Nazım Hikmet, Brecht, Bloch İlişkisi

Konuşmacı: Onur Bilge Kula

15.30 – 16.30

Söyleşi: Sınırlar, Sürgünler ve Edebiyat

Yöneten: Halil İbrahim Özcan

Konuşmacılar: Pınar Selek, Şexmûs Sefer, Zeynep Aliye

 

14 Kasım Cuma

 

12.00 – 13.00

Gabriel Garcia Merquez’i Anma Etkinlikleri

Söyleşi: Alvaro Mutis ile İstanbul’da Buluşmak / Alvaro Mutis: Şair, Gezgin, Serseri

Konuşmacılar: Armando Romero, Adnan Özer

15.45 – 16.45

Söyleşi: İsyan ve Devrim Filmleri

Konuşmacılar: Necla Algan, Neslihan Cangöz, Yeşim Dinçer, Seray Genç

16.45 – 17.45

Söyleşi: Bereketli Topraklar Üzerinde Orhan Kemal ve Sinemamız 100 Yaşında

Konuşmacılar: Zafer Doruk, Tahir Şilkan

 

 

15 Kasım Cumartesi

sevin okyay

12.00 – 12.45

Söyleşi: Yeraltından Bilinçaltına Türk Edebiyatı

Konuşmacılar: Hakan Bıçakçı, Aytaç Ars

13.00 – 14.30

Söyleşi: Sinemada Edebiyatı Seslendirmek

Konuşmacılar: Sevin Okyay, Müren Beykan, Altan Erkekli

14.15 – 15.15

Söyleşi: Paris’ten Pera’ya Sinema ve Rum Sinemacılar

Konuşmacı: Sula Bozis

15.20 – 16.40

Söyleşi: Sinemanın Edebiyatla Yolculuğu

Konuşmacılar: Doğan Hızlan, Atilla Dorsay, Osman Şahin

15.30 – 16.30

Söyleşi: Polisiye ve Tarih

Konuşmacı: Glenn Meade

18.00 – 19.00

Söyleşi: Demokratik Özgürlükçü İslam

Konuşmacı: İhsan Eliaçık

18.00 – 19.30

Söyleşi: Türkiye’de Rock Tarihi

Konuşmacı: Güven Erkin Erkal

19.15 – 20.00

Söyleşi: Savaş Ortasında Kadınlar ve Edebiyat

Yöneten: Yeşim Ağaoğlu

Konuşmacılar: Beral Madra, Esra Karaosmanoğlu Bayar, Tülin Dursun, Arife Kalender

 

16 Kasım Pazar

 hababam

14.15 – 15.15

Söyleşi: Hababam Sınıfı ve Toplumdaki Yeri

Konuşmacılar: Enver Aysever, Aydın Ilgaz

14.15 – 15.15

Söyleşi: Deniz Gezmiş

Konuşmacılar: Hamdi Gezmiş, Can Dündar

15.30 – 16.30

Söyleşi: İnat Yolculuğu: Edebiyat Dergiciliğinde Yeni Sesler, Yeni Biçimler

Konuşmacılar: Semih Gümüş, Karin Karakaşlı, Halil Türkden

15.30 – 16.30

Söyleşi: Türkiye’de Yargı Yoktur

Konuşmacılar: Orhan Gazi Ertekin, Selçuk Kozağaçlı, Ümit Kocasakal

 

Kitapları taşımaktan kollarınız koptuysa, etkinlikler arasında gezmekten helak olduysanız, bir fuarın daha sonuna geldiniz demektir. Artık huzurlu bir yorgunlukla eve dönme ve kitaplarınızla tanışma vaktidir. Dokunduğunuz her kitabı sevip, her birinin mürekkebine karışma vaktidir.

 

Not1: Yazımızda hiç değinemediysek de, her sene olduğu gibi bu sene de fuarda binlerce imza günü olacak. Eğer yolunuza düşerse 9 Kasım Pazar günü saat 13.30 – 14.30 saatleri arasında ben de Aya Kitap’ın (3. Salon 101 C) standında olacağım. Tanışmak ve edebiyata dair konuşmak dileğiyle…

 

Not2: İki sene önceki fuar yazısını da hatırlamak isterseniz, aşağıdan ulaşabilirsiniz.

Herkese keyifli fuarlar…

http://yesilgazete.org/blog/2012/12/01/biten-bir-fuarin-ardindan-mehmet-firat-purselim/

emanet

Nükleere hayır, Aşka evet: Ortaköy’de nükleersiz evlilik teklifi ! – Canan&Burkay

Nükleersiz Türkiye için Kürekle Karadeniz’in finali hepinizin bildiği gibi 2 Kasım Pazar günü Ortaköy’de idi. Pınar, o günü yazarken bir evlilik teklifinin de Nükleersiz Türkiye Karnavalı’na güzellik kattığından dem vurmuştu. İşte o evlilik teklifinin esas kızı Canan hafta içi bize ulaştı o ana dair bir fotoğraf istemek için. Tek şartla olur dedik biz de, bu “nükleersiz evlilik teklifini” bize yazar iseniz. Sağolsun, kırmadı bizi Canan. İşte Canan ve Burkay’dan, “Nükleere hayır, Aşka evet: Ortaköy’de nükleersiz evlilik teklifi !” (#anvrz)

* * *

Canan ve Burkay...
Burkay ve Canan

Burkayın gözünden 02.Kasım:

178 günlük bir aşk hikayesi

02.11.2014 yazıyla yazmak istiyorum çünkü Kasım’ın anlamı olan ayrıştıran Taksim de, heyecandan vücudumun ayrıldığını kalbimin richter ölçeğinin saniyede iki bin on dört kere attığını ifade ediyordu sanki.

Canan ve Burkay’ın hikayesi..bizimkisi bir aşk hikayesi. Artık tarihte 2 Kasım’da olan olayların yanında en hoşuma giden ilk radyo yayınının Amerika da Pittsburgh kentinde devreye girmesiyle herkesin şarkıyla haberle duyurulan bir miladın yaşanması benim de bizim aşk hikayemizin bir ömür boyu duyurulacağı yazılacaktı belkide.

O gün kahvaltımızı dışarıda yapmıştık. Günler öncesinden aldığım yüzüğü nereye saklayacağımı becermeye çalışırken, bu güzel eylemi nerede nasıl yapmam gerektiğinin düşüncesi vardı hep içimde. Kahvaltı mı beni yedi ben mi kahvaltıyı hala hiçbirşey hatırlamıyorum. Bu Ortaköy olmalıydı çünkü hem anlamlı hem de güzel olmalıydı. Ortaköy de onu ilk öptüğüm yer o ağacın altı olmalıydı.

5 ortaköy...
Burkay’ın sosyal medya hesabından altık bu fotoğrafı altındaki, “Burası bitanemi ilk öptüğüm yer.. Az sonra orada evlilik teklifi edeceğim.. Lütfen şans” notu ile (YG) Kıyıdakiler muhtemelen “Nükleersiz Türkiye için Kürekle Karadeniz“in kaptanı Hüseyin Ürkmez‘i karşılıyor

Kahvaltı sonrası Ortaköy de bir kahve içme teklifime elbette evet cevabı aldım. Fakat benim bugün daha anlamlı daha önemli bir EVET’e ihtiyacım vardı. Hem de yaşamak için, nefes alabilmem için, gözlerimin görmesi kulaklarımın duyması için, gerek duyduğum elzem bir ihtiyaçtı. Bu EVET’i almalıydım.

Sizin hepimizin nefes alması, görmesi, duyması için ihtiyaç olan anlamlı bir eylemi o kutsal ağacın altında gerçekleştirmeniz elbette mucizevi bir işaretti. Aynı zamanda Samsunlu olan sevdiğimin hırçın dalgalarıyla meşhur Karadeniz’inden kürek çekerek gelen ve Nükleere Hayır demek adına bu anlamlı eylemi gerçekleştiren kocaman cesur bir yürek daha bekleniyordu o ağacın altında

Siz nükleer karşıtı aktivistleri tarifsiz bir duyguyla oturduğumuz yerden izlerken kahvemi Passiflora bir sakinleştirici edasıyla içtikten sonra Canan, sevdiğim elimin ayağıma karışması dilimin damağımın kurumasını fark etti. Sonra bir anda Canan’ı elinden tutup ağacın altına götürmem  ve sizlere tüm cesaretimi toplayıp seslenişim:

Bir dakika bakar mısınız, herkes beni dinleyebilir mi? Nükleer’e karşıyım ve sizleri bu güzel eylem için gönülden destekliyorum. Şu anda sevdiğim kadın karşımda ve bizim için kutsal olan bu ağacın altında ona evlenme teklifi etmek istiyorum. Lütfen sizler de bana yardım edin

dedim. Hiç tasarlamadan ağzımdan çıkan bu cümlelerden sonra sizlerden aldığım o coşku, o alkış, o pozitif destek ile aşkımın karşısında dizlerimin üstündeydim artık.

Hayatımda hiçbir “EVET” e bu kadar sevinmemiştim ve biliyorum ki sizler olmasaydınız bu kadar güzel ve anlamlı olmayacaktı. Size sonsuz kez teşekkür ederim.

 * * *

 Canan’ın gözünden 2 Kasım:

Her haftasonu gibi başlamıştı aslında. Huzur bulduğum, gözümü açtığımda yanımda olduğu için şükrettiğim sevgilimle güneşli bir sonbahar pazarı. Dışarda kahvaltı yapalım mı sorusuna elbette hemen tamam demiştim..Hava pırıl pırıldı.

Kahvaltı boyunca ve heran çok tuhaftı Burkay, hep heyecanlı ve huzursuz ama mutlu gibi. Arada bir sordum ama hep toparlamıştı bir şekilde. “Ortaköy’de kahveye ne dersin” dediğinde her zamanki gibi kocaman bir gülümsemeyle seve seve demiştim. Ortaköy özeldi bizim için. Bana bir gün evilik teklifi yaparsa orayı seçebileceği aklıma gelmezdi ama. Bu şehirde kısa sürede çok yerde sayısız güzel anılar toplamıştık biz. Daha sakin, daha az kalabalık bir yer seçerdi Burkay. İnsanların içinde konuşmak çok onun tarzı değildi. O daha sakin, daha sessiz bir ortam seçerdi diye düşünürdüm..

Nükleersiz Türkiye için Kürekle Karadeniz'in iki kahramanı: Pınar Demircan ve Hüseyin Ürkmez"
Nükleersiz Türkiye için Kürekle Karadeniz’in iki kahramanı: Pınar Demircan ve Hüseyin Ürkmez”

Siz nükleer karşıtı aktivistleri izlerken içimden geçenler, “Muhteşem bir atmosferdi, Sesler, Sözler, Müzik, Güneş ve bütün bunlar daha güzel, daha temiz, daha zehirsiz bir gelecek için”

Sanırım tam olarak orası da yollarımızın kesiştiği nokta oldu GELECEK.  Burkay’ı harekete geçiren, geleceğimiz için atmak istediği adım için sizin desteğinizden daha anlamlı ne olabilirdi ki? Tabii Ortaköy, tabii o ağaç ve herşey bütünleşmişti.

Hayatımın en güzel ve anlamlı günlerinden biriydi ve asla unutulmayacak..orda bulunan ve bu etkinliğe destek veren tüm grupları ( Nükleersiz- Yeşil Düşünce Derneği- Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi-Sinop Nükleer Karşıtı Platform-KESK Sinop Şubeler Platformu- Greenpeace- Devrimci Sosyalist İşçi Partisi-Küresel Barış ve Adalet Koalisyonu- Küresel Eylem Gurubu ve tabii ki Yeşil Gazete)

Hüseyin, Hopa'dan başladığı Karadeniz sahili turunda 3 ay kürek çektikten sonra Ortaköy kıyısına doğru yanaşıyor, tam da Burkay, Canan'a evlilik teklifini yapmaya hazırlanırken
Hüseyin, Hopa’dan başladığı Karadeniz sahili turunda 3 ay kürek çektikten sonra Ortaköy kıyısına doğru yanaşıyor, tam da Burkay, Canan’a evlilik teklifini yapmaya hazırlanırken

 

Artık 14 Şubat 2015 tarihinde nikahımıza davet edip, Nükleer’e hayır Burkay’a resmi olarak EVEEEETT derken yanımda görmek isterim..

 

Canan ve Burkay 2

 

Sevgiler

Canan & Burkay

Son dönemin Kent Kitapları

Türkiye Kentleşmesinin Toplumsal Arkeolojisi

3 Tr Kentleşme

Türkiye kentlerinde yaşadığımız kentsellik ne yazık ki bizlere mutlu, huzurlu bir gündelik hayat sunmuyor. Kuşkusuz bu durum sadece mekânları düzenleme işindeki yetersizliklerimizle açıklanamaz. Kentli kimliğimizin birer parçası olan etnik aidiyetimizin, inançsal tercihimizin, toplumsal cinsiyetimizin ve sınıfsal konumumuzun, yaşadığımız gündelik pratiklerin önemli bir parçası olduğunu varsayarsak bu ilişkilerin kentte nasıl deneyimlenip yeniden üretildiği üzerine düşünmeye değer.

Kitap tahakküm ilişkisine dönüşmüş toplumsal çelişkileri mekân perspektifinden okurken, analizini Cumhuriyet Tarihi boyunca farklı dönemlere taşıyor ve samimi bir yüzleşme çağrısı yapıyor. Yazar diğer toplumbilim çalışmalarından farklı olarak mekânı merkezi bir konuma oturtuyor. Toplumsal ilişkilerdeki tahakküm ve hiyerarşiyi Gramscici bir perspektiften anlamaya çalışırken mekân basit bir fon ya da dekor değil, bizzat bu ilişkilerin üretilmesinin yaratıcı bir aracı ve aktörü olarak resmediliyor. Türkiye kentlerini ve kentleşmesini farklı bir tarihsel politik pencereden düşünmek isteyenlere…  (Tanıtım Bülteninden)

 

Türkiye Kentleşmesinin Toplumsal Arkeolojisi
Erbatur Çavuşoğlu
Ayrıntı Yayınları
2014

 

Yeni İstanbul Çalışmaları

2 yeni istanbul

İstanbul hızlı bir değişim içinde. Bu değişim öncelikle bu kentte yaşayan insanların, sonra kentin bölgesel çevresinin, nihayetinde bütün Türkiye’nin hayatını etkiliyor. Yeni İstanbul Çalışmaları’ndaki “yeni”, öncelikle bu hızlı değişimle ortaya çıkan “yeni” İstanbul’a atıfta bulunuyor, kentin daha önce tecrübe etmediğimiz hallerine odaklanıyor. Diğer yandan da “yeni” incelemeler bunlar: hem araştırma konuları açısından hem bakış açısından. Farklı disiplinlerden özenli bir seçimle bir araya getirilmiş olan seçki, içerdiği düzlem, kuram, metot ve konu çeşitliliğiyle, kentte yaşanan değişimin farklı boyutlarının kavranabilmesi için son derece değerli ipuçları sunuyor.

Kitapta “Mekân ve Siyaset”, “Emek ve Ekonomi”, “Politik Ekoloji” ve “Beden ve Cinsellik” olarak dört bölümde toplanan yazılar, kentin “devlet eliyle” küreselleşmeye teşvik edilmesinden başlayarak, neoliberalizmin kent üzerindeki baskısını, arazi mülkiyetine ilişkin hukukun taşıdığı muğlaklıkların nasıl istismar için kullanıldığını, mülksüzleştirmeyi, mutenalaştırmayı, kentin dönüşüm coğrafyasının verdiği ipuçlarını, bazı mahallelerin “tehlikeli” diye mimlenmesini ve maruz kaldığı polis şiddetini konu alıyor. Bütün yazılarda başta “Gezi Parkı” direnişi olmak üzere kentteki gidişata karşı çıkan direnişler ve yeni kentsel muhalefetin belirgin izleri var. İstanbul’u sırtında taşıdığı halde toplumsal emeğin genellikle kent çalışmalarında görünmez kaldığına yapılan önemli vurguyla birlikte kentteki turizm, trafik, ulaşım sorunları, “hareketlilikler” ele alınıyor, kadın istihdamında cinsiyetin etkisini görmek için tekstil ve bankacılık alanından iki farklı örnek inceleniyor.

Kitabın yaptığı önemli katkılardan biri de kente politik ekoloji çerçevesinden bakmak. Kentin bugününü “sürdürülebilirlik” kavramı temelinde değerlendiren yazılar, aynı zamanda merkezi iktidarın ve belediyenin çevrecilik, doğa ve sürdürülebilir kalkınma gibi kavram ve anlayışları nasıl bir söylem ve imaj malzemesi kertesine indirip içlerini boşalttığını ve çoğu durumda tam aksi uygulamalara giriştiğini aydınlatıyor. Son bölümde ise kentte bedenin kamusallığı ve cinselliği, LGBT hareketi, sakat bedenler, göçmen kadın ev işçileri, trans bireyler, seks sinemaları ve ilgili muhafazakârlığın yakın dönemdeki tarihsel seyri üzerinden tartışılıyor.
(Tanıtım Bülteninden)

 

Yeni İstanbul Çalışmaları
Ayfer Bartu Candan
Metis Yayıncılık
2014

 

İstanbul: Müstesna Şehrin İstisna Hali

4 MustesnaSehrinIstisnaHali_kucuk

Devlet-birey ilişkilerinin en gözle görünür alan olduğu kentte atılan bir adım, yıkılan bir bina, mahalle, park, yapılan ya da yeniden yapılandırılan her mekân bizim onunla ve birbirimizle ilişkimizi de belirlemez mi? İstanbul neden yıllardan beri dünyanın en büyük şantiyesi görünümünde, “en büyük” projeleri sevdiğimizden mi? Kentlere sahip çıkmak yalnızca burjuva bir hassasiyet ya da nostalji hevesi midir?

Bir şehre müdahale, ona hayatiyet ve özgünlük kazandıran ilişkileri devlet eliyle yeniden düzenler ve yeni bir biçim kazandırır. Bu “yeni” biçimde belirleyen taraf olarak devlet, müdahale ettiği alanlarda yılların birikimiyle oluşmuş sivil dil ve ilişkiler zeminini ortadan kaldırarak kendisine yeni bir tabiyet halkası da oluşturur. Özellikle İstanbul’da deprem korkusu kullanılarak tartışılmaz kılınan “kentsel dönüşüm” projesinin temel amaç ve sonuçlarından biri rant olduğu kadar kendi bekasını da ilgilendiren bu yeni ilişkileri tanzim etmektir.

İstanbul: Müstesna Şehrin İstisna Hali’ndeki makaleler “kentsel dönüşüm” olgusunu, sermaye ve emeğin üretim süreçlerinin yeniden şekillendirilmesini; hukuksal çerçeveden dünya ölçeğindeki yerine, TOKİ’nin doğuşu ve bugün aldığı halden özellikle orta sınıfa pompalanan risk ve güvence eksenine, mevcut ve “yeni orta sınıf”ın site tipi yaşam deneyiminden farklı disiplinlerden bir araya gelişlerin yarattığı mücadele dinamiklerine kadar çok yönlü ve bütünlüklü olarak ele alıyor. Konunun teorik çerçevesinin yanında birbirini dışlayan, istemeyen, düşman edilen Sulukule, Tophane, Tarlabaşı, Bahçeşehir, Ayazma, Başakşehir, Küçükpazar sakinlerinin izini sürerek, karşı koyuş olanaklarının altını çiziyor.

 

İstanbul: Müstesna Şehrin İstisna Hali
Ayşe Çavdar- Pelin Tan
Sel Yayıncılık
2013

[Çocuk Kitapları] Jose Mauro De Vasconcelos ve Şeker Portakalı

Şeker Portakalı, dünya üzerinde yazılmış en güzel ve en içli romanlardan biridir. Beş yaşındaki Zeze’nin hikâyesini anlattığı için çocuk romanı demek haksızlık olur. Ortaokuldan itibaren her yaştan insanın dönüp dönüp okuyacağı kitaplardandır. Jose Mauro De Vasconcelos, Şeker Portakalı’nı, sesini yirmi yıl yüreğinde duyduktan sonra on iki günde yazmıştır.

Yazar gibi yarı Kızılderili yarı Portekizli olan beş yaşındaki Zeze, tüm mahalleye yaka silktirecek kadar yaramazdır. Herkes çok kötü olduğunu ve şeytanın vaftiz oğlu olduğunu söylemektedir. Oysaki Zeze sadece çocuktur. Belki yaşıtlarından çok daha yaramazdır ama aynı zamanda da okumayı kendi başına öğrenecek kadar akıllı, öğretmeni mutlu olsun diye her gün çiçek götürecek kadar duygusal bir çocuktur.

şeker portakalı2 şeker portakalı5

Zeze’nin babası işsiz olduğu için kirayı ödeyemediklerinden yeni bir mahalleye taşınırlar. Evlerinin bahçesindeki tüm büyük ve güzel ağaçları abla ve abisi sahiplendiği için ona küçük bir şeker portakalı fidanı kalır. İlk başta Zeze, bu durumdan memnun olmaz ama portakal onunla konuşunca dost olur ve kimseyle paylaşamadığı sırlarını paylaşmaya başlar.

Çocukların en büyük eğlenceleri arabaların arkalarına asılmaktır. Bu duruma yarasa demektedirler. Kimse Portekizli’nin gösterişli arabasına asılmaya cesaret edememektedir. Zeze bir gün bunu dener ama yakalanır. Portekizli, Zeze’ye çok kızar hatta döver bile. Zamanla beş yaşındaki Zeze ve yaşlı Portekizli arasında dostluk gelişir. Zeze kendisini çok seven bir baba, Portekizli de yürekten bağlı evlat bulmuştur.

şeker portakalı1 şeker portakalı - vasconcelos

Merak etmeyin, kitabın bir yerinde Zeze, “Çırılçıplak bir kadın isterdim,” diye şarkı söylediği için hiçbir çocuğun terbiyesi bozulmaz, daha kötü olmaz. Aksine belki bu kitabı okuyan çocuklar kendisinden daha çok ihtiyacı olanlarla elindekini paylaşmayı, yüreklerindeki kuşu başka çocuklar için serbest bırakmayı, dostluğu ve saf iyiliği öğrenirler.

Size yalan söylemeyeceğim. Zaman zaman komik olsa da acıklı bir kitap bu. Okurken gözyaşlarınıza hâkim olamayacaksınız. Ama ağlamak bazen güzeldir. Zeze için ağlamışsanız, siz de şeker portakallarının konuştuğunu bilen iyi insanlardan birisiniz demektir.

Not: Bu yazının videosunu aşağıdaki linkten Uzman Tv’den izleyebilirsiniz.

http://www.uzmantv.com/seker-portakali-kitabinda-ne-anlatiliyor

Mehmet-Fırat-ve-Nehir-Pürselim

 

 

Mehmet Fırat ve Nehir Pürselim

 

 

Yırca’da 6.000 ağaç kesildikten sonra yürütmeyi durdurma kararı

Greenpeace avukatlarının Yırca’da yaptığı açıklamaya göre 6.000 ağaç kesildikten sonra, Danıştay Kolin Firması’nın Termik Santral yapma girişimine yürütmeyi durdurma kararı verdi.

22 Yırca

Mahkemenin bu kararından saatler önce Kolin Şirketler Grubu güvenlik görevlilerinin geceyarısı Yırca Zeytinliklerinde nöbet tutanlara saldırması  ve bir kişiyi yaralaması, sabah 06:00’da da zeytinliklere girerek kalan tüm ağaçları kesip köklemesi akıllara Kolin şirketi Danıştay’ın kararını önceden biliyor muydu sorularını getirdi.

(Yeşil Gazete)

 

Yem sektöründe GDO kabusu… – Ali Ekber Yıldırım

Yem amaçlı kullanılmak üzere Genetiği Değiştirilmiş Organizma(GDO)’lı soya ve mısır ithalatı için Biyogüvenlik Kurulu’na başvuran ve 3 soya ile 16 mısır genine izin alan Türkiye Yem Sanayicileri Birliği, Gıda,Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’na başvurarak denetim sorunları nedeniyle ülkeye giren GDO’lu ürünlerde sorumluluk almak istemediklerini,üyelerinin hapis cezası ve büyük para cezası riskiyle karşı karşıya olduğunu bildirdi.

GDO’lu ürün ithalatında kaos yaratan 4 neden

1- Genetiği değiştirilmiş soya ve mısır için Biyogüvenlik Kurulu’na Monsanto ve diğer gen sahibi firmalar yerine Türkiye Yem Sanayicileri Birliği başvurarak izin aldı. Denetimle ilgili sorunların ortaya çıkması üzerine Yem Sanayicileri Birliği şimdi sorumluluk almak istemiyor.

2- İthalatın yapıldığı Amerika’da genetiği değiştirilmiş 38 mısır geni ve 3 soya geni var. Türkiye ise, 3 soya ve 16 mısır genine izin verdi. Mısır ürünleri ithalatında analiz sıklığının yüzde 20 olması nedeniyle yüzde 80′i beyana dayalı olarak ithal ediliyor.İzin verilmeyen genlerinde ülkeye girmesi ve yem üretiminde kullanılması riski yem sanayicilerini hapis cezası ile karşı karşıya bırakıyor. GDO’suz ürünlerde analiz sıklığı yüzde 100, GDO’lu ürünlerde yüzde 20 olması kuşku yaratıyor.

3- Bakanlık, GDO’lu mısır ithal eden firmalara önce izin veriyor, sonra “hakkınızda ihbar var” diyerek depolarını mühürlüyor. Bir firmanın GDO’lu diye ithal ettiği mısır bakanlığın 8 kez yaptığı analizde GDO’suz çıkıyor. Analizlere güvenilmiyor.

4-Gıda,Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’nda sorunları konuşmak için toplantı yapılıyor. Bazı ithalatçı firmalar davet edilmezken bu toplantıdan sonra ilk kez bu ürünü ithal eden firmaya baskın yapılarak deposu mühürleniyor. Sektörde yeni aktör istenmiyor yorumlarına neden oluyor

Yem sektöründe Genetiği Değiştirilmiş Organizma(GDO)’lı ürünlerden kaynaklanan büyük kaos yaşanıyor. Özellikle Amerika’dan ithal edilen genetiği değiştirilmiş mısır ve soyada yapılan analizlerin yarattığı karmaşa yem sanayicilerini hapis cezası ve ağır para cezası riski ile karşı karşıya bırakıyor.

Biyogüvenlik Kurulu tarafından yem amaçlı olarak genetiği değiştirilmiş 3 soya ve 16 mısır geninin ithalatına izin veriliyor. Ancak ithalatı yapan firmaların “genetiği değiştirilmiş ürün” diye beyan etmelerine rağmen yapılan analizlerde GDO çıkmaması, izin verilmeyen genlerin de ithal edilebileceği endişesi doğurdu.

Yem amaçlı 3 soya ve 16 mısır geninin ithalatı için Biyogüvenlik Kurulu’ndan izin alan Türkiye Yem Sanayicileri Birliği, Gıda,Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’na başvurarak ithal edilen ürünlerden doğacak sorumlulukları kabul edemeyeceklerini bildirdi. Yem Sanayicileri Birliği Başkanı Ülkü Karakuş imzası ile Gıda,Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı Gıda ve Kontrol Genel Müdürlüğüne gönderilen yazıda genetiği değiştirilmiş ürünlerin ithalatında özellikle denetim konusunda yaşanan sorunların sorumlusu olmak istemediklerini ve üyelerinin ağır para cezaları ve hapis cezası almamaları için gerekli önlemlerin alınması isteniyor.

Yem sanayicileri, sorumluluk istemiyor

Yem Sanayicileri Birliği’nin yazısında GDO’lu ürünlerin ithalatında bu ürünleri üreten firmaların Biyogüvenlik Kurulu’na başvurması gerekirken, başvurmadıklarını, yem sektöründe yaşanan sorunun aşılması için Yem Sanayicileri Birliği İktisadi İşletmesi’nin başvurmak zorunda kaldığı belirtilerek şu ifadelere yer verildi:” GDO’lar konusunda Türkiye’de bir çıkmaz oluşmuş, yem ve hayvansal üretimde ciddi sorunlar ortaya çıkmıştır. Türkiye yem ve hayvancılık sektörünün ihtiyaçlarının acilen karşılanması için, Bakanlığımızın yol göstermesi ve yardımları sonucunda Birliğimiz İktisadi İşletmesinin başvurusuyla yem amaçlı kullanılmak üzere, genetik yapısı değiştirilmiş 3 adet soya ve 16 mısırın ithaline izin verildiği malumlarıdır.Biyogüvenlik Kanunu’nun 4.maddesinin 4 üncü fıkrası ile 7 inci maddesinin 1, 2, 3 ve 4’üncü fıkraları ve 15. maddesinin 6.fıkrası uyarınca, GD ürünlerin ithalat, dağıtım ve kullanımı esnasında doğabilecek ihlallerden başvuru sahibi sorumlu tutulmaktadır.Ancak, Biyogüvenliğin sağlanması, risk yönetim planının uygulanması gibi gereklilikleri sağlamada, Birliğimiz İktisadi İşletmesi yeterli teknik donanım ve ekibe sahip değildir. Bu hususa dair devam eden kaygılarımız 10/01/2012 tarih ve 2012/003 sayılı yazımız ile tarafınıza arz edilmiştir.”

İzin verilmeyen GDO’lu ürün ithal ediliyor

Türkiye Yem Sanayicileri Birliği üyelerinden aldığı bilgiye göre Amerika’dan 700 bin tonun üzerinde DDGS(biyoetanol üretiminde kullanılan mısırın atığı) ve mısır grizi siparişi verildiği belirtilen yazıda: ” ABD’de üretilen mısırların yaklaşık yüzde 92’sinin ise GDO’lu olduğu, ABD’de onaylı 38 genetiği değiştirilmiş mısır çeşidinin gelişi güzel biyoetanol üretiminde kullanıldığı ve bu nedenle yan ürün olarak açığa çıkan DDGS ürününde ülkemizde onaylanmamış genetiği değiştirilmiş mısırların bulunma olasılığının çok yüksek olduğu herkes tarafından bilinen bir gerçektir.Bu gerçeğe rağmen 2014 Eylül ayında ilk partisi gelen bu ürünlerin analiz sonuçlarının GDO’suz olduğu şeklinde açıklanması, sektörümüzde büyük bir şaşkınlık ve güven bunalımına yol açmıştır.” bilgisine yer verildi.
Yem üreticilerine hapis ve ağır para cezası

Türkiye Yem sanayicileri Birliği, akredite laboratuarlarının sonuçlarında hata olması durumunda yem üreticilerinin GDO’lu ürünleri GDO’suz varsayıp satın alacağını ve etiketlerinde GDO beyanı yapmayacaklarını hatırlatarak: “Ayrıca Bakanlığımızın izleme raporlarına bu hammaddeler GDO’suz kabul edildiği için bilgi göndermeyeceklerinden dolayı risk raporunda yer almayacaktır ve en önemli konu olan izlenebilirlik sağlanamayacaktır. Sonrasında herhangi bir üyemize Tarım İl Müdürlüklerince yapılacak denetimler sonucunda sözü geçen ürünlerden kaynaklı GDO tespit edilmesi halinde üyelerimiz ciddi para ve hapis cezaları ile karşı karşıya kalacaklardır.” uyarısında bulundu.
GDO’lu diye beyan edilen ürün GDO’suz çıktı

Yem fabrikalarının ithalatçılardan veya aracılardan GDO’suz olarak satın alıp kullandığı ürünlerde GDO çıktığı, aynı şekilde onaylı GDO’ları içerdiği belirtilen ürünlerde ise onaysız GDO’ların yemlerden alınan numunelerdeki analizlerde ortaya çıktığı haberlerinin kendilerine ulaştığı vurgulanan yazıda şöyle deniliyor: ” Bakanlığımız talimatı uyarınca mısır türevi ürünlerde yüzde 20 GDO analiz sıklığı uygulanmaktadır. Bu durumda bu ürünlerin sadece yüzde 20’sinin kontrol edildiği geri kalanının sadece evrak kontrolü ile ülkemize girebildiği ve analiz hataları olasılığına karşın yüzde 80’lik bir riskin bulunduğu aşikardır. Yapılan yüzde 20 analiz sıklığı uygulamasının yetersizliği nedeniyle, yukarıda bahsedilen olumsuzluklar yaşanmaya devam etmektedir. Görüldüğü üzere yüzde 20 analiz sıklığı bu konudaki riskleri bertaraf etmekten uzaktır.”

Alınması gereken önlemler

Bakanlığa gönderdiği yazıda sorumluluk almak istemediğini bildiren Yem Sanayicileri Birliği, alınması gereken önlemleri ise şöyle sıraladı: ” Birlik üyelerimizin haksız yere çeşitli cezalara çarptırılmasının önüne geçilmesi amacıyla yukarıda anılan müracaatlarımızda belirtilen görüşlerimizin yanında;Laboratuvar analizlerindeki şüphelerin ortadan kaldırılması için gerekli tedbirlerin acilen devreye sokulması, mısır türevlerinin yüzde 20 olan analiz sıklığının yüzde 100’e çıkarılması, GDO denetimlerinin ağırlıklı olarak ithalatçılar nezdinde yapılması gerekmektedir, zira Türkiye sınırları içerisinde GDO üretimi yoktur.”

GDO’lu ürüne önce izin verildi sonra mühürlendi

DÜNYA’ nın edindiği bilgilere göre, özellikle mısırdan elde edilen DDGS (biyoetanol atığı) ve mısır kepeği ithalatında büyük sorunlar yaşanıyor. İthalatçı firmalar GDO’lu diye beyan ettikleri ürünler laboratuar analizlerinde GDO’suz çıkarken, izin verilmeyen genlerin de ithal edildiği iddiası sektörde kaosa neden oluyor. İzmir,Mersin ve Bursa’da 3 firmanın ithal ettiği GDO’lu ürünler yapılan denetim sonucunda ülkeye önce girişine izin verildi. Ancak bir süre sonra “hakkınızda ihbar var” denilerek yapılan baskınla üründen numune alınarak depoları mühürlendi.

Deposu mühürlenen bir firma yetkilisi, kendilerinin ilk kez böyle bir ürün ithal ettiğini belirterek DÜNYA’ya şu açıklamalarda bulundu: ” Türkiye’ye yılda 3 milyon tona yakan soya ithal ediliyor. Bununda büyük bölümünü dev firmalar yapıyor. Fakat nedense hep mısır DDGS’i üzerinde duruluyor. Biz ilk kez böyle bir ürün ithal ettik. Diğer bir iki firma da bizim gibi bu sektörde yeni. Fakat bu işi yapan büyük firmalar hem politik olarak hem ticari olarak güçlerini kullanarak başka aktörlerin bu işe girmelerini istemiyor. Biz yasal yollarla her türlü bilgi ve belgemizle ithalat için başvurduk. Laboratuar analizleri ve bakanlık denetimi sonucunda ürünümüze izin verildi ve ürünü millileştirdik. Fakat bir süre sonra birileri geldi hakkınızda ihbar var diyerek ürünü koyduğumuz depoyu mühürledi. Alınan numunelerin sonucunu bekleyeceğiz. Bu şekilde İzmir,Bursa ve Mersin’de 3 firma var. Biz ithalata başlamadan önce mısır DDGS’in tonu Türkiye’ye 420 dolara giriyordu. İthalatçı sayısı artınca 300 dolara kadar düştü. Demekki birileri bunu istemiyor. Bunun için başımıza çorap örülüyor.”

Bakanlıkta toplantı

DÜNYA’nın edindiği bilgiye göre Türkiye Yem Sanayicileri Birliği’nin Gıda,Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’na yazılı olarak başvurması ve endişelerini dile getirmesi üzerine geçtiğimiz günlerde Bakanlığın daveti ile Ankara’da bir toplantı yapıldı. Toplantıya Cargil,Bunge,Nobel,Torunlar,Tiryaki Agro gibi dev firmalarında yer aldığı bir çok ithalatçı firma yöneticisi ve Yem Sanayicileri Birliği Yöneticileri ile Bakanlık bürokratları katıldı. Bazı firmaların temsilcileri ise bu toplantıya davet edilmemesi dikkat çekti. Toplantıda Amerika’da genetiği değiştirilmiş 38 mısır geni olduğu, Türkiye’de ise izin verilen 16 mısır geni olduğu belirtilerek, izin verilmeyen genlerinde Türkiye’ye girebileceği endişesi dile getirildi. İzin verilmeyen genlerin ülkeye girmemesi için analiz sıklığının yüzde 20′den yüzde 100′e çıkarılması istendi.

12 yıla kadar hapis cezası var

Biyogüvenlik Yasası’na göre,GDO ve ürünlerini yasa hükümlerine aykırı olarak ithal eden, üreten veya çevreye serbest bırakan kişi, 5 yıldan 12 yıla kadar hapis ve 10 bin güne kadar adli para cezası ile cezalandırılıyor.
GDO’lu ürünlerin ithalatı nasıl yapılıyor?

Türkiye Yem Sanayicileri Birliği İktisadi İşletmesi’nin başvurusu ile Biogüvenlik Kurulu yem amaçlı kullanılmak üzere genetiği değiştirilmiş 3 soya ve 16 mısır geninin ithalatına izin verdi. Biyogüvenlik Kurulu’nun onay verdiği 3 soya çeşidi ile ilgili karar 26 Ocak 2011 tarihli Resmi Gazete’de yayınlandı. Genetiği değiştirilmiş 13 mısır geni ile ilgili karar 24 Aralık 2011′de ve 3 mısır geni için verilen karar ise 21 Nisan 2012 tarihli Resmi Gazete’de yayınlandı. Her gen için verilen izin 10 yıl süreyle geçerli.

Türkiye’ye sadece bu genlerin girişine izin veriliyor. Bir firma, ithal edeceği gen ile ilgili Uluslararası Laboratuar Akreditasyonu Birliği( ILAC)’e akredite bir laboratuara numune vererek ürünün analizini yaptırıyor. Laboratuardan ithal edeceği gen ile ilgili alınan rapor ile ürün yüklenerek Türkiye’ye getiriliyor. Ürünü limana getirdikten sonra Gıda,Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’na başvuruluyor. İthal edilecek GDO’lıu ürünlerle ilgili yüzde 20 analiz sıklığı uygulanıyor. Dolayısıyla Bakanlık,ithal edilen üründen numune alarak kendi laboratuarlarında analiz ediyor. Beyan edilen gen ile aynı ise ürün millileştiriliyor ve ülkeye girişine izin veriliyor.Uygun değilse getirilen ülkeye geri gönderiliyor. Bugüne kadar geri gönderilen bir ürün yok. Ayrıca, GDO’lu ürünlerde yüzde 20 analiz sıklığı olduğu için Bakanlık 1 gemi için yaptığı analizi esas alarak gelecek 4 gemiyi ILAC’ a akredite Laboratuardan alınan raporu esas alarak analiz yapmadan beyana dayalı olarak ülkeye girişine izin veriyor. Genetiği değiştirilmemiş soya ve mısır ithalatında ise yüzde 100 analiz uygulandığı için ithal edilen her ürün analiz edilerek ülkeye girişine izin veriliyor.

Bu yazı tarimdunyasi.net/ den alınmıştır

Ali Ekber Yıldırım

 

 

Ali Ekber Yıldırım

GDO ürünlerle ilgili gdo destekçisi medya tarafından popülerleştirilen mitleri yok eden gerçekler

Center For Food Safety’de Debbie Barker imzasıyla yayınlanan yazıyı Yeşil Gazete gönüllü çevirmenlerinden Filiz İnceoğlu‘nun çevirisiyle sunuyoruz.

* * *

New Yorker’da Michael Specter tarafından 25 Ağustos 2014’de yayımlanan “Şüphe Tohumları” isimli makale, genetiği değiştirilmiş (GD) ürünlerle ilgili genel inanışları yansıtmakta ve teknolojiyle ilgili haklı bilimsel eleştirileri göz ardı etmektedir. Söz konusu makale The New Yorker dergisinden beklenen yüksek düzeyde bütünlük ve yayıncılık ilkelerini yansıtmamaktadır.

Biyoteknoloji şirketleri her yıl reklam ve pazarlamaya yüz milyonlarca dolar harcama yapıyor. Önde gelen biyoteknoloji şirketlerinden Monsanto, çoğunluğu GD ürün teknolojisi olmak üzere reklama yıllık 87 milyon ila 120 milyon dolar harcama yapmaktadır. Sektör, lobiciliğe, GD gıdaların etiketlenmesi ile ilgili gizli oylama girişimlerine karşı gelmek amacıyla daha ileri reklam aktivitelerine milyonlar harcıyor. Böylesine devasa harcamalar, The New Yorker da dahil olmak üzere bazı büyük basın kuruluşlarında GD ürünler ve gıdalar lehine etkili anlatımlar yapmak için bir araç haline geldi.

19...

Bu makale, Doç Dr Vandana Shiva’yı, dünyanın yoksul nüfusunu besleyebilmek için bilimsel çözüm olarak GD ürünlerin sunulmasına karşı çıkan uluslararası hareketin lideri olarak lanse ediyor. Buna karşın, bilim insanlarını, akademisyenleri, politikacıları, hükümetleri ve sıradan insanları biyoteknolojiyi sorgulamaya iten bu çözüm bu teknolojinin başarısızlığıdır –teknoloji karşıtlarının korku borazanlığı değil.

Genetik mühendisliği ile ilgili önemli bilimsel literatürü iyice incelemek yerine, yazar, teknoloji ile ilgili en popüler –ve çoğu çürütülmüş- mitlerden bazılarını tekrar ileri sürüyor. İşte The New Yorker’ın sürdürdüğü mitlerden bazıları.

Mit: Genetiği Değiştirilmiş (GD) Ürünler Açlığa ve Kötü Beslenmeye Çaredir –Gerçek: Yüzlerce milyon dolar harcayıp, otuz yılı aşkın süredir araştırmalar yaptıktan sonra, GD ürünlerin dünyayı besleyeceği ve güçlü besin kaynağı sağlayacağı düşüncesi başarısız oldu.

Mit: GD Ürünler Daha Az ve Daha Güvenli Kimyasallar Kullanır – Gerçek:  Aksine, GD ürünler pestisit kullanımını devasa miktarlara çıkardı ve yeni nesil GD ürünler 2,4 D ve dicamba gibi daha güçlü ve daha toksik herbisit ve pestisitlerin kullanımını da tetikleyecektir.

Mit: GD Ürünler Verimi Arttırır – Gerçek:  Araştırmalar, ABD’deki herbisit dirençli mısır ve soya fasulyesinin veriminde herhangi bir artışa rastlanmadığını gösterdi. The New Yorker makalesinin Hindistan’daki Bt[1] pamuğun verim artışıyla ilgili alıntısı da dahil olmak üzere, Bt ürünlerinde görülen verim artışları, genetik mühendisliğinden değil, başlıca geleneksel yetiştirme veya diğer faktörlerden kaynaklanmaktadır.

Büyük çaplı çalışmalar, maliyetli olmayan agroekolojik yöntemlerin; kimyasalların ve suyun kullanımı azaltma, sosyal ve ekonomik refah sağlamanın yanı sıra, endüstriyel tarım sistemleri kadar ya da onlardan daha fazla verim artışı sağladığını doğrulamıştır.

Bu mitler, aşağıda bahsedilen detaylarla çürütülmüş ve ekolojik tarımın büyük başarılarından bazıları öne çıkarılmıştır.

Mit: Genetiği Değiştirilmiş (GD) Ürünler Açlığa ve Kötü Beslenmeye Çaredir – The New Yorker makalesi, yoksul ülkelerdeki kötü beslenmeyi azaltmaya örnek olarak altın pirinci veriyor. En az yirmi senedir biyoteknoloji taraftarları, A vitamini eksikliğine bağlı körlüğe çare olarak, A vitamini öncülü olan karotenoidlerce zenginleştirilmiş altın pirinci öne sürmekteler.

Gerçek:  Buna karşın, altın pirinç pazarda yer almıyor; çünkü bir dizi fikri mülkiyet meselesi ve teknik sorun on yılı aşkın süredir bu ürünün gelişimini engelliyor. Daha birkaç ay önce, altın pirincin araştırılması, analizi ve test edilmesinden sorumlu olan Uluslararası Pirinç Araştırma Enstitüsü (IRRI), “GD altın pirinçten alınan ortalama verimin, çiftçiler tarafından tercih edilen benzer yerel çeşitlerinden alınan verimden ne yazık ki daha düşük”olduğunu açıklayan bir rapor yayımladı. IRRI şöyle bir açıklama daha yaptı: “Altın pirincin günlük tüketiminin, A vitamini eksikliği olan kişilerin A vitamini seviyelerini yükseltip, dolayısıyla gece körlüğü gibi ilintili durumlarda azalma sağlayıp sağlamadığı henüz belirlenmemiştir.”

Altın pirinç bir anomali değildir. 2000 yılı başlarında, Monsanto’da post doc yaptığı zamanlarda gerçekleştirdiği çalışmaya göre, Afrikalı bitki patalogu Florence Wambugu Kenya’da yetiştirilecek olan virüse dirençli bir GD tatlı patates geliştirmek için bir proje yürüttü. New Scientist proje ile ilgili şöyle duyurdu: “Afrika’da GD gıdalar neredeyse tam anlamıyla yoksulluğu silip süpürdü.” Forbes dergisi ise, “Batı, genetiği değiştirilmiş gıdaların ahlaki boyutunu tartışırken, Florence Wambugu onu ülkesini doyurmak için kullanıyor,” şeklinde duyurdu. Ancak, bu makaleler konuyla ilgili saha denemelerinin tamamlanmasına birkaç yıl kala duyuruldu. Başarısız olan saha denemelerinin sonuçları 2004 yılında sessiz sedasız yayımlandı. Kenya’nın Daily Nation gazetesi şöyle rapor etti: “Biyoteknoloji yoluyla virüse dirençli tatlı patates geliştirme deneyleri başarısızlıkla sonuçlandı.”

Yaklaşık aynı zamanlarda, Uganda ve Mozambik’teki yetiştiriciler, konvansiyonel yetiştirme kullanarak yüksek beta karoten içerikli, hastalığa dirençli tatlı patatesi başarıyla geliştirdiler ve aynı zamanda çok daha fazla verim elde ettiler.

Benzer şekilde, biyoteknoloji endüstrisi,  Afrika’daki en önemli nişastalı ürünlerden biri olan manyoğu genetik mühendisliğini kullanarak yüksek protein içeriğiyle zenginleştirdi. Buna karşın, arttırılmış protein içeriği iddiasında bulunan araştırma makalesi, iddia edilen yüksek proteinin var olmadığı ortaya çıkınca daha sonra geri çekildi.

Ancak, tatlı patates ve diğer birçok üründe olduğu gibi, GDO’suz yetiştirme, verim ve besin değeri gelişiminden kuraklık toleransına kadar birçok konuda manyoğun geliştirilmesinde ilerleme kaydediliyor. Bu gelişmiş türlerin birçoğu Afrika’daki çiftçiler tarafından zaten yetiştiriliyor. Yine de bu başarılardan pek sık bahsedilmez.

Mit: GD Ürünler Daha Az ve Daha Güvenli Kimyasallar Kullanır – GD ürünlerin yer aldığı alanların yüzde 99’undan fazlası ya: 1) ürüne zarar vermeden zararlı otları öldürmek için bir ya da daha fazla herbisitin geniş spektrumlu, tekrarlanmış sulama işlemine tabi tutulan herbisit direçli (HD) ürünlerdir; ve/veya 2) böcek dirençlidir; dokularında toksin üreterek hedef alınan zararlı böcekleri öldüren Bacillus thuringiensis (Bt) ürünlerdir.

Gerçek: Dünyada bugün GD ürün yetiştirilen her altı dönüm alanın beş dönümünden fazlası (%85) herbisit dirençlidir; neredeyse tamamı Monsanto’nun Roundup Ready mısırı, soya fasulyesi, pamuğu, alfalfası, kanolası ve şeker kamışından oluşmaktadır. Roundup’ın ana içeriği, şirketin amiral gemisi olan glifosattır. Roundup Ready ürünlerinin çevreye birçok olumsuz etkileri bulunmaktadır. Amerikan Tarım Bakanlığı (USDA) tarafından gönderilen pestisit verilerine dayalı yeni bir hakemli değerlendirmeye göre, Roundup Ready ürünlerine, bu ürünlerin olmadığı durumda harcanacağından 527 milyon pound[2] daha fazla herbisit sıkıldığını gösterdi (1996 – 2011 arası döneme ait verilerden alınmıştır).

Roundup Ready ürünlerinde aşırı miktarda glifosat kullanımı, kimi zaman “güçlü otlar” olarak da adı geçen, glifosat dirençli zararlı ot salgınını da başlattı. Roundup Ready ürünlerinden önce tam anlamıyla bilinmeyen bu zararlı otlar şimdi ABD’de Wyoming boyutlarında olan 60 milyon dönümlük bir araziyi kaplamış ve Kuzey (ve Güney) Amerikalı çiftçilerin karşı karşıya geldiği büyük zorluklardan biri olmuştur. Roundup dirençli otların hızlı bir şekilde yayılması, biyoteknoloji endüstrisinin direncin sorun olmayacağı iddialarına ters düşmektedir. İlk GD soya ürünü onay için USDA’ya gönderilirken, Monsanto şöyle açıklama yapmıştı: “…glifosat zararlı ot direnci konusunda düşük risk içeren bir herbisit olarak kabul edilmektedir.” Birçok üniversiteli bilim insanının “zararlı otların glifosat direncinin, glifosatı tolere eden soya fasulyesinin ticarileştirilmesinin sonucunda bir sorun haline geleceğinin pek olası olmadığı konusunda” hemfikir olduğu iddia ediliyor.

Yeni Nesil GD ürünler – Daha Güçlü Kimyasallar

The New Yorker makalesi, zararlı ot salgınına yanıt olarak, biyoteknoloji şirketlerinin 1940larda geliştirilmiş 2,4-D gibi daha eski toksik herbisitlere dirençli olan yeni GD ürünler için onay arayışı içinde olduğunu göz ardı ediyor. Dow AgroSciences, bağışıklık sistemi kanseri, Parkinson hastalığı ve diğer gittikçe artan sağlık sorunları ile bağlantısı olan 2,4-D’ye dirençli mısır ve soya fasulyesi için USDA onayı almanın yollarını araştırıyor. Benzer şekilde, Monsanto transgenik, dicamba dirençli soya fasulyesi, mısır ve pamuk için onay araştırmayı planlıyor. Dicamba, Ulusal Kanser Enstitüsü tarafından çiftçilerde yüksek kolon ve akciğer kanseri oranlarıyla nispeten bağlantılı çıkmıştır.

Her ne kadar glifosat dirençli otlara çözüm olarak sunulsa da, USDA 2,4-D’ye dirençli mısır ve soya fasulyesinin, şu anki yıllık 26 milyon pound’tan  176 milyona çıkacağını, toplamda 2 ila 7 kat artış göstereceğini bildiriyor. Yeni nesil GD ürünlerinin neden olduğu sağlık sorunlarına ilaveten, USDA ve zararlı ot bilimcileri, 2,4-D’ye karşı gelişen ot direncinin hızlı bir şekilde gerçekleşeceği konusunda hemfikirler. Ayrıca, Çevre Koruma Ajansı (EPA)’nın 2,4-D dirençli ürünlerle ilgili risk analizi, hassas ürünlere hasar verebilecek çevre üzerindeki potansiyel risklere ilaveten, 2,4-D’nin çiftçiler üzerindeki ekonomik etkilerini de tanımlamaktadır.

Mit: GD Ürünler Verimi Arttırır –Biyoteknoloji şirketleri, GD ürünlerden daha yüksek verim alındığını ve böylece bu ürünlerin dünya popülasyonunu beslemede ve çiftçilerin gelirlerini arttırmada önemli bir rol oynadığını iddia ediyorlar. Bugünün GD ürünlerinin büyük çoğunluğunun insanlar için değil, çiftlik hayvanlarını beslemek için ve arabalara etanol sağlamak için yetiştirildiği gerçeği verimle ilgili veriler açısından önemli bir göstergedir.

Gerçek: Verimle ilgili olarak, Dr. Doug Gurian-Sherman’ın dönüm noktası niteliğindeki raporu “Failure to Yield”da belirtildiği üzere, ABD’de herbisit dirençli (GD) mısır ve soya fasulyesinin veriminde hiçbir artış izlenmedi.  Bu rapora ve başka bir geniş çaplı hakemli araştırma raporuna göre, GDOlu mısır ilk defa 1996’da piyasaya sürüldüğünden beri, mısır veriminin büyük bir çoğunluğu konvansiyonel yetiştirme ve geliştirilmiş tarım uygulamalarından gelmekteydi. Data from Europe, mısırda verim artışının genetik mühendisliği kullanmadan ABD’deki kadar yüksek olduğunu ileri sürüyor.

The New Yorker’daki makalenin iddialarının aksine, Hindistan’daki pamuk verimindeki artışın çoğunluğu genetik mühendisliğinden çok, kaynaklardan gelmektedir. Hindistan Pamuk Araştırma Merkez Enstitüsü’nün önde gelen pamuk bilimcilerinden K. R. Kranthi’ye göre, 2002 ve 12/2011 arasında pamukta görülen %59’luk verim artışının neredeyse tamamı 2005 yılına kadar ortaya çıktı; o dönemde pamuk tarlalarının sadece yaklaşık yüzde 5.6’sı Bt çeşidiydi. Kranthi, bu süreçte Hindistan’da görülen pamuk verimi artışının çoğunu hibrit pamuğun kullanılmasına, sulama artışına ve Bt ile ilgili diğer faktörlere bağlamaktadır. Esasında, 08/2007 ile 12/2011 arasında, Bt pamuk alanının yüzölçümü Hindistan’ın toplam pamuk yüzölçümünün %62’sinden %92’ye çıktı ve pamuk verimi sabit bir düşüşe geçti. Bu, The New Yorker dergisindeki makalenin, Bt pamuğun Hindistan’daki pamuk veriminin yüzde 150’lik artışından sorumlu olduğu yönündeki iddiasından çok farklı bir senaryo ileri sürmektedir.

İleri Dönemler – Agroekolojik Çiftçilikte Başarılar

The New Yorker’daki makalenin yazarı, bir dizi agroekolojik yöntemin, GD ve konvansiyonel ürünlerin kimyasal ve su kullanımını azaltırken daha yüksek verim elde edilmesi konusunda etkili olduğunu gösteren, sayısı gitgide artan araştırmalardan ya haberi yoktu ya da bu bilgiyi makaleye dahil etmekte isteksizdi.

GD ürünler, gıda güvenliği bulunmayan bölgelerdeki çiftçiler için çok maliyetli kaçan tohumlar, kimyasallar ve sentetik gübreler gerektirmekte; buna ilaveten, birçok gelişmekte olan ülkede mevcut olmayan önemli su kaynaklarına ihtiyaç duymaktadır. Ayrıca, GD ürünler, küresel sera gazı emisyonlarının en az yüzde otuzundan sorumlu olan endüstriyel bir tarım sistemini sürdürmektedir. Bilim insanları ve uluslararası gelişim uzmanları arasında gerçekleşecek mutabakatın konusu, açlığa bulunan çözümlerin yerel kaynaklarla paralel gitmesi, özellikle iklim değişikliği açısından uygulanabilir, düşük girdili ve esnek olması gerektiği yönündeydi.

Essex Üniversitesi’ndeki Biyolojik Bilimler Bölümü ve Çevre ve Toplum Merkezi tarafından koordine edilen araştırma, 37 milyon hektarı kaplayan (ekili alanın yüzde üçü gelişmekte olan ülkelerdedir) 57 yoksul ülkedeki 286 çiftlikte uygulanan agroekolojik yöntemlerin, ortalama verimi %79’a kadar arttırdığını göstermiştir. Tüm ürünler suyun etkin kullanımı, karbon ayrıştırma ve daha az pestisit kullanımı gibi kazanımlar elde etmiştir.

Ayrıca, Uluslararası Tarımsal Bilim, Teknoloji ve Gelişim Değerlendirmeleri (IAASTD), gelişmekte olan ülkerin tarım meseleleri konusunda başvurulacak en iyi otorite kaynaktır. Birleşmiş Milletler ve Dünya Bankası tarafından maddi anlamda destek gören IAASTD, çeşitli alanlardan 400 uzmanın dört yıllık çabalarıyla hazırlanmış kapsamlı bir değerlendirmedir. IAASTD, GD ürünlerin açlık ve yoksulluğu azaltma konusunda çok az potansiyele sahip olduğunu belirtmekte ve bunun yerine, gıda güvenliğini sağlamanın en iyi yolu olarak agroekolojik yöntemleri önermektedir. Ayrıca, ABD’de mısır yetiştirilen bölgelerde yapılan uzun vadeli bir araştırma, agroekolojik üretimin yüzde 90’a kadar gübre ve herbisit kullanımını azaltabilmesine ilaveten, verimde artış ve kârlılıkta yükselme ya da var olan kârı koruma gibi sonuçlar elde edileceğini göstermiştir.

Makalede yanlış savunulan daha birçok konu var ama bunların sayısı kısa ve net yanıt veremeyecek kadar fazla. Diğer tüm konular arasında, spesifik bir risk değerlendirmesi ve genetik mühendisliği düzenlemeleri hakkında farklı sonuçlara varılabilir ama bu, basitçe endişeleri saf dışı bırakmayı ve eleştirileri meşrulaştırmayı bilimsel açıdan haklı çıkarmaz.

Açları doyurma, yaşam standartlarını yükseltme ve gelecekte gıda güvencesi sağlama, ekosistemleri koruma konusunda ciddiysek, dürüst ve sağlam tartışmalara ihtiyacımız olacak. Kaynakların çoğunluğunu yüksek maliyetli teknolojilere harcamak yerine, doyurucu kaynakları yerel ekosistemlerin güçlüklerine hassas olan gıda ve çiftlik sistemlerine yönlendirmeli ve sosyo-ekonomik politikalar, kültürel geçmiş, kaynak koruma ve sosyal eşitlik gibi geniş çaplı kriterleri değerlendirmeye dahil etmeliyiz.

[1] Bacillus thuringiensis

[2] 0,45 grama eşdeğer ağırlık birimi

Yazının İngilizce orjinali

Yazı: Debbie Barker

Yeşil Gazete için çeviren: Filiz İnceoğlu

(Yeşil Gazete, Center For Food Safety)

Soma, Yırca, Ermenek: Madende ölmemek için zeytin dalına tutunmak*

Ekran Resmi 2014-11-07 17.18.36Ermenek’te meydana gelen katliamdan sonra gelenekselleşmiş ilk gün ziyaretini yapan Başbakan Ahmet Davutoğlu, kendisinin de o bölgenin bir insanı olduğunu, o bölgenin sıkıntılarını bildiğini ifade ettikten sonra Toroslar’da yaşanan işsizliğe, orada ekmek parası kazanmanın zorluğuna değinen ve madenlerin o bölgede işsizliğe çare olarak görülebileceği anlamına gelen cümlelerle konuşmasını sürdürmüştü.

Soma’da meydana gelen katliamdan sonra pek bilinmeyen, belki de merak edilmeyen, bir gerçek ortaya çıktı. Soma, sadece kendi ilçesinin değil, çevredeki ilçelerin de gelir kapısı haline gelmiş bir ilçeydi. Soma’da açılan madenlerin çukuru sadece Soma’dan değil, bir çok çevre ilçeden de madenciyi içine çekip, üzerlerine kapanmıştı. Bu ilçelerden bir tanesi olan Kınık’a, Kütahya’ya ya da olayın merkezi Soma’ya öldürülen madencilerin köylerine gidildiğinde benzer cümleler duyuluyordu. Hepsinin altında da aynı anlam vardı. Madene gidenlerin başka çareleri yoktu ve borçları vardı. Borçlarını ödemek için tek çare olan madene, arkasına hükümetin devletini, devletin hükümetini alan patronların insafına gidiyorlardı. Dönemin Başbakanı’nın dahi 1800’ler İngilteresi’nden karşılık bulabildiği koşullarda çalışıyorlardı.

Fakat, birbirine benzer cümleler olsa da Soma ile Ermenek arasında ufak bir fark var. Çünkü Soma’da yaşananları anlatanlar bir şeyi daha anlatıyorlardı. Soma ve çevresinde yaşayan insanlar, nasıl madene köle yapıldıklarını da anlatıyorlardı. Bunun nasıl bir devlet politikası olarak adım adım ilerletildiğini gözler önüne seriyorlardı. Bu adımların en önemlisi olan tarımın nasıl bitirildiğini, madenin tek seçenek olarak bırakıldığını anlatıyorlardı.

Aslında bunu biliyoruz. Ege’nin neredeyse her yerinden biliyoruz. Yine Manisa’da Çaldağı’nda kurulmak istenen Nikel Madeni’nden biliyoruz mesela. Doğaya inanılmaz bir müdahale, yan yapılarıyla birlikte bir maden, hem madenin açılması, hem de işletilmesi sırasında ortaya çıkan olumsuzluklarla birlikte çevrede tarımın sönmesi ve beklenen sonuç: Ya madencisiniz ya da göç edeceksiniz.

Bir de Yırca var. Yırca Soma’ya bağlı 130 haneli bir köy. Yerel yönetimler üzerine internette yayın yapan bir portala göre iki temel geçim kaynağı var. İlki zeytincilik, ikincisi ise tarım. Peki sorunları ne? İşsizlik, göç ve gelir yetersizliği.

Yırca haftalardır direniyor. Zeytinliklerin kesilmesine karşı direniyor. Zeytinliği yerle bir etmeyi planlayan şirket o alana bir termik santral kurmak istiyor. İşte size hızlandırılmış bir kölelik geçidi. Bu işlemle hemen zeytinciliği bitirecekler, termik santral faaliyete geçtikten sonra da tarım kendi kendine bitecek. 130 hanenin belki bir kaç hanesi termik santralde düşük seviyede işlerde çalışmaya başlayacak. Peki kalanları ne olacak? Göç edecekler. Manisa’ya ya da İzmir’e. Etmeyenler de, köyde nefes aldıklarında kendilerini zehirleyecek olan termik santralde yakılsın diye madenci olacaklar. Belki 2017 ya da 2018 yılında onların yakınları için yardımlar toplanacak, belki bedenleri toprak altından hemen çıktıkları için şanslı görülecekler. Belki de günler sonra bedenleri toprağın ya da suyun içinden çıkabildiği için sevinen, yerin altında kalmadığı için mutlu olan yakınlarını izleyeceğiz televizyonlarda.

Soma’dan sonra, Ermenek’ten sonra eğer karşımıza Yırca çıkıyorsa artık durup düşünmenin bile faydasız olacağı bir evreye geçilmiş demektir. Ermenek’i başından sonuna yaşayan bir Başbakan’ın; Soma’yı ve Ermenek’i en önde gelen noktada yaşamış bir Cumhurbaşkanı’nın tüm bu olanlardan sonra Yırca’ya seslerini çıkartmamaları, seslerini çıkartacak olsalar da köylüleri döven, bir gecede 6000 zeytin ağacını dozerle yıkan şirketi destekleyeceklerdir, bu kölelik düzeninin devlet politikası halinde devam edeceğinin bir kanıtıdır. Bir an için diyelim ki, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın “Kırmızı Kitabı’nda” yazdığı gibi madencinin fıtratında ölmek var. Peki köylünün fıtratında da madenci olmak mı var? “Tarım arazileri çok değerlidir, tarım arazilerini koruyalım, yapılaşmadan kaçınalım. En önemli kaynak, bir avuç toprak!” diye reklamlar döndüren bakanlıklar ne yapıyor?

En önden gördüler. En canlı şekilde bu faciaları yaşadılar. En iyi de kendileri biliyorlar. Bir tarafta Ermenek’te çaresizlikten madene giren köylüler, Soma’da tarım bitirildiği için madene mahkum edilen insanlar, diğer tarafta Yırca’da zeytincilik yapmaya devam etmek isteyen bunun için özel güvenlikten dayak yiyen, zeytinleri üzerinde ağaçları dozerlerin altında kalan ve madene itilen köylüler. Hükümet bu tabloyu en önden görüyor ve seçimini yapıyor: Daha çok maden, daha çok termik santral daha çok fıtrat, daha çok ölüm.

* Ve o ele bir özel güvenlik elemanının elindeki sopayla vurması…

Yeşil Gazete yazıları ve diğer yazılar için: http://www.urbarli.net

https://twitter.com/Urbarli