Ana Sayfa Blog Sayfa 3808

Sakatlar kimseden çekmedi tıp doktorlarından çektiği kadar! – Bülent Küçükaslan

İLLALLAH!

Elinde çekiç olanın her yerde çivi görmesi misali, doktorlar da etraflarında her daim tamir edilmesi gereken bedenler/zihinler görüyor olsa gerek. Hatta aldıkları eğitimin sonucu olarak elde ettikleri şifa dağıtma ve can kurtarma becerilerini düşününce, bu yazıya konu olan sayısız olayı da veri olarak alırsak, kendilerine tanrısal bir rol vehmettiklerini, bir adım öteye geçelim hatta, bilme tekelini ellerinde tuttuklarına ve onların yol göstericiliği olmadan mümkün değil yaşayamayacağımıza inandıklarını pekala söyleyebiliriz.
Aslında “aman, bu da onların sorunu” deyip biraz üzülüp geçmek mümkün, ama bu camiadaki insanlar biz sakatların kafasına her daim öyle amansız çekiç darbeleri indiriyor, kendilerini bu tanrı rolüne öyle çok kaptırıyorlar ki, öfkeyle dönüp, ” hasta mısınız yahu” diye söylenmeden geçemiyor insan!

Elbette burada amacım bir meslek grubunu toptan suçlamak değil. Ama tıp camiası ile toplum arasındaki bu fay hattının çok kritik olduğunu ve turnusol kağıdı misali incelenmesi gerektiğini düşünüyorum.

***

Başlamadan önce can alıcı üç soru sormamız ve cevaplamamız lazım:
1- Sakatlar ortalamadan daha fazla sağlık sorunu mu yaşar? Cevap: Hayır.
2- Öyleyse neden sakatlar durmadan tıp doktorları ile karşı karşıya gelir? Cevap: Çünkü sakatların sakat olduklarını her daim ispatlamaları gereken ahmakça bir sistem söz konusu! Bir sağlık kurulu bize “tamam sen sakatsın” demeden resmî olarak sakat sayılamıyoruz!
3- Peki sağlık raporu almak sizin için neden sorun? Cevap: Ehliyet, araba, evde bakım, maaş, emeklilik, eğitim, istihdam, askerlik vb. bir sürü haktan yararlanabilmek için neredeyse yılda birkaç defa sağlık kuruluna girmemiz gerekiyor ve bu akıl sağlığını yitirmeden gerçekleşmesi mümkün olmayan bir eziyet! Üstelik, kentlerin engelleyici şekilde dizayn edildiği ve toplu taşıma kullanımının neredeyse imkansız olduğu bir ortamda bizlerin evden çıkıp düzenli olarak hastaneye gitmesi inanın oldukça uzun ve zahmetli bir iş.

Şimdi bu sürecin neden eziyete döndüğünü, doktorların nasıl da zalim olabildiğini ve sistemin buna nasıl da çanak tuttuğunu gösteren örneklere geçebiliriz. Ve lütfen aşağıda yazdıklarımın istisnai örnekler olmadığını, bilakis, teamüle dönüşmüş olduğunu unutmayın.

Kara kaplı bir kitap var, bir Cetvel. Teoriye bakarsak, doktorlar bu cetvele bakıp kişideki sakatlık oranını söylüyor ve eğer oran % 40 ve üzeri ise, bu durumda kişi sakat statüsüne dâhil olup bazı haklardan yararlanabiliyor. Yani kabaca söylersek, bir gözün görmüyorsa % 32 ile sakat sayılmıyorsun; bir elin yoksa % 50 veya bir baston ve cihazla yürüyebiliyorsan % 42 vb. oranlar alıyorsun ve şükürler olsun ki tescilli sakat oluyorsun!

Hadi, hangi hal için hangi oran verildiğine ve bu oran belirleme fantezisinin gündelik hayatta sakatların yaşamını nasıl ıskaladığına dair tartışmayı sonraya bırakalım, ama hiç değilse bir bana-bir de cetvele bakan her doktorun aynı oranı yazmasını istemek, bunu beklemek hakkımız olsa gerek; değil mi?
Yok, böyle bir şey umamayız! Kara kaplı kitabı eline alan her doktor önce vatandaşın talebine bakar, sonra vatandaşın elde edeceği olası hakkın kıymeti ile ters orantılı olarak rapordaki oranı düşürür ya da yükseltir! Evet, vatandaşa düşük oran lazımsa yüksek, yüksek oran lazımsa düşük oran verilir! Vatandaş raporunda “X” ibaresi olsun isterse “Y” ibaresi, “Y” ibaresi olsun isterse “X” ibaresi yazılır. Amaç belli: Vatandaş bir hak elde etmeyi umarken öyle bir cehennem eziyeti çeksin ki, bir daha aklından hak-mak geçirmesin!

***

Sol ayağından hareket kısıtlılığı olanlar bundan birkaç yıl öncesine kadar Özel Tüketim Vergisi (ÖTV) istisnası ile araç alamıyordu. Gerekçe şuydu: ”Senin kısıtlılığın umurumda değil. Otomobil kullanmak için özel donanıma ihtiyacın yok; otomatik vitesli bir aracı pekâlâ kullanabilirsin”.
Eyvallah! O zaman rapora H sınıfı sürücü belgesi için değil B sınıfı sürücü belgesi için ibare koyun ki otomatik vitesli tüm araçları kullanabileyim. Çünkü H sınıfı sürücü belgesi ile sadece ve sadece kendi üzerime kayıtlı bir aracı kullanabiliyorum… Yanıt net: “Olmaz, sen sakatsın ve sakatlara H sınıfı sürücü belgesi verilir!”

Sonra bir düzenleme yapıldı ve sol ayağından kısıtlılığı bulunup H sınıfı sürücü belgesi olanların hiçbir özel donanım şartı olmaksızın otomatik vitesli bir aracı ÖTV istisnası ile satın alabilmesinin önü açıldı. Peki, ne oldu dersiniz? Ne olacak, “Sen otomatik vitesli tüm araçları kullanabilirsin, H sınıfına gerek yok, al sana B sınıfı ehliyet için rapor” demeye başladılar! Yani, dün B isteyene zorla H veren sağlık kurulları bugün H isteyene zorla B veriyorlar!

***

Benzer sakatlığı olan iki kişi beraber aynı hastaneye gidiyorlar, birisinin % 90 ve üzeri orana sahip bir rapora ihtiyacı var, diğerininse “H sınıfı sürücü belgesi alır” ibareli % 90’ın altında orana sahip bir rapora.
Sonuç ne oluyor dersiniz? % 90’ın üzerinde isteyene % 89, % 90’ın altında isteyene % 96 oranlı rapor veriliyor! Böylece her ikisi de araç alımında vergi avantajından yararlanamıyor. Hamdolsun!

***

Bir kolu olmayan, bir bacağı olmayan, bir ayağı ve eli olmayan, ve hatta hareket yetisinin % 95’ini yitiren kişilere dahi doğru teknoloji ile donatılmış araçları kullanabilmeleri için dünyanın gelişmiş bütün ülkelerinde sürücü belgesi verilir. Peki bizde durum nedir? 10 hastanenin 9’u “sürücü olamaz” raporu verir, ancak 1’i “sürücü olur” der! Gidip dil dökeriz, videolar izletip teknolojileri anlatmaya çalışırız, aynı durumda olup sürücü belgesi bulunan kişilerin raporlarını örnek olarak sunarız, kırk takla atarız yani, ama nafile! “Git nereye şikayet edersen et, bu yetki bende ve sana istediğin raporu vermiyorum”. Hadi bakalım!

***

Hastanelerde bir moda var: dağ gibi sakat olan, sittin sene bu sakatlığı değişmeyecek olan insanlara 1-2 yıl süreli rapor vermek! Çıkar yalvarırsın doktorlara, yahu bu çocuk düzelebilir mi, hayır! Peki neden yaşam boyu geçerli olan bir rapor vermiyorsunuz da 1-2 yılda bir bu eziyeti çekmemize neden oluyorsunuz? Cevap: “Çık dışarı, çık! Git nereye istersen şikayet et”. Adam biliyor şikâyet etse de hiçbir şeyin değişmeyeceğini, kendisine hiçbir zarar gelmeyeceğini…
Lanet edip dönersin evine ve 1-2 senede bir de olsa rapor alabildiğin için şükredersin. Ama işkence bitmez tabii! Süre sonunda yıllardır çocuğun için özel eğitim ve evde bakım aylığı alabilmeni sağlayan raporu yeniden almak için aynı hastaneye gittiğinde rapora bir bakarsın, “özel eğitime ihtiyacı yoktur, Ağır özürlü değildir” diye bir raporu tutuşturmuşlar eline! Şoka girip kapı kapı dolanıp “bu çocuk 2 senede düzeldi mi, nesi değişti de bu raporu verirsiniz” diye feryat edersin. Haaaay hak; kim duyar sesini! Git şikâyet et… Artık çocuk ne özel eğitim alabilir ne de evde bakım aylığı. Cehennem biletini kesmiştir doktorlar!

***

Adam rapora başvurur, verilen oran % 39! İtiraz eder, % 25! Bir sene sonra başka hastaneye gidip rapor alır, % 60. Kuruma sunar, % 35! Emekliliğe başvurur, % 80, raporu Kurum’a verir % 59. Nedense oranlar hep lazım olanın 1 puan altında kalır! Şans!

***

Bir tane daha yazayım, son olsun. Emekli olmuş ve anlamsız yere 1-2 senede bir kontrol muayenesi istenen biri ister ki kontrol zamanı gelmeden önce yeni rapor sürecini tamamlasın ve emekli maaşı kesilmeden devam edebilsin. Erkenden SGK’dan sevk alıp hastanenin yolunu tutar. Deneyimlidir, ne yapması gerekiyorsa yapmaya hazırdır. Ama kader ağlarını örer tabii, o doktor senin bu doktor benim oda oda dolanır günlerce ve ne yazık ki raporu yetiştirmesi riske girer. Gecikmeye neden olan doktora can havliyle çıkıp durumu anlatır ve aldığı cevap: “Çık dışarı…”

***

Bunları umutsuz olduğum için yazmıyorum! Aksine, iki şeyin altını çizmek için yazıyorum:

1- AKP hükümeti ilk kez iktidara geldiği yıllarda, bu tür sorunları Başbakanlık İletişim Merkezi’ne ilettiğimizde sorunlar büyük oranda çözülürdü. En azından çözmek için bir hareketlilik olduğunu anlardık. Ama son 5 yıldır AKP bu konuda tümüyle eskiye döndü! Artık BİMER hiçbir sorunu çözmeyen hantal bir garabet haline geldi ve neredeyse her konuda vatandaşı değil devleti kolluyor! Devletle işi olan inşaat müteahhidini kanuna rağmen kolla, devletle işi olan sakatın hakkını kanuna rağmen verme. Sahi, hangi vicdana sığıyor bu?

2- Tıp camiası, Allah aşkına bir durup düşünün! Doktor annesi, babası, kardeş tanıdığı olanlar, hele bir onlara sorun “sen de böyle misin, neden böyle” diye. Çok basit insani davranışlardan bahsediyoruz. Biraz insanlık, biraz akıl, biraz vicdan, biraz sorumluluk. Bırakın artık vatandaşa eziyet çektirmeyi. Rahatlayın biraz! Gelişmiş toplumlardaki gibi vatandaşa hizmet eden devlet yaratmak varken nedir bu ceberutluk! Sahiden buna hizmet etmek canınızı yakmıyor mu? Anlamak için sakat olmanız şart mı?

Bu yazı engelliler.biz/ den alınmıştır

Bülent Küçükaslan

Bülent Küçükaslan
Engelliler.Biz Platformu

Almanya’nın en büyük elektrik şirketi kömür, gaz ve nükleerden vazgeçiyor

Almanya’nın en büyük elektrik şirketi E.On kömür, gaz ve nükleerden çıkacağını açıkladı.

24...

30 Kasım’da yapılan toplantıda açıklanan karara göre şirket kömür, gaz ve nükleeri içeren enerji üretme faaliyetlerine son veriyor. Şirket, halihazırda faaliyetinin %54’ünü oluşturan yenilebilir enerji alanındaki payını artıracak.

E.On şirketi yetkililerince yapılan açıklamada, enerji piyasalarındaki değişimler, teknolojik gelişmeler ve farklılaşan tüketici talepleri karara gerekçe olarak gösterildi.

Almanya’da yenilenebilir enerji kaynakları, kirli enerjilerin yerini almaya devam ediyor. E.On’un 31 milyar Avro net borcu olduğu biliniyor. Şirket, kömür ve gaz sektörlerinden çıkarak borcunu azaltmayı hedefliyor. E.On ayrıca, Kuzey Denizi’ndeki Petrol Arama faaliyetlerine ilişkin önümüzdeki günlerde bir stratejik gözden geçirme yapacağını duyurdu.

 

(Yeşil Gazete)

İklim değişikliğinin çaresi: Onarıcı (Rejeneratif) Tarım

Larry Kopald’ın Huffington Post’da yayınlanan yazısını, Yeşil Gazete gönüllü çevirmenlerinden Tuba Bucak Onay‘ın çevirisiyle sunuyoruz.

* * *

Amerika Ulusal Okyanus ve Atmosfer İdaresi’ne (NOAA) göre karbon salımımızı sıfıra indirsek bile, bu çaba iklim değişikliğinin etkilerini durdurmaya yetmeyecek. İklim değişikliğini durdurmak/atmosferdeki CO2 seviyelerini düşürmek için yapılması gereken atmosfere salınan karbonun toprağa geri alınmasını sağlamak. Son zamanlarda yapılan çalışmalar gösteriyor ki bunu başarabilirsek iklim değişikliğini durdurabiliriz; hatta CO2 seviyelerini endüstri devriminden önceki seviyelere çekebilmek bile mümkün! Bugüne kadar iklim değişikliği sorununa çözüm hep atmosferde arandı, oysaki çözüm ayağımızın altında: toprakta.

23...

Rattan Lal (Ohio State University), Richard Teague, (Texas A&M) ve Andre Leu (IFOAM) (UN) ve Rodale Enstitüsü (Rodale) tarafından yapılan son araştırmalara göre insan kaynaklı karbon salımının yarısına yakını endüstriyel tarım kaynaklı ve bu miktar fosil yakıt kaynaklı salımdan daha fazla. Nasıl oluyor da bütün dünya karbon salımını azaltmaya yoğunlaşmışken, karbon salımına en çok neden olan sektörden hiç bahsetmiyoruz (Rodale)?

Endüstriyel Tarım: Karbonu Atmosferde Hapsetmek

Endüstriyel tarımın yarattığı en büyük yıkım toprağın karbonu geri alma kapasitesini düşürmek ve böylelikle karbonun atmosferde hapsolmasına sebep olmak. Daha çok verim elde etmek için toprağın yanlış işlenmesi (kimyasal kullanımı, toprağı sürme, bir alanda sadece tek bir ürünün ekilmesi), topraktaki sağlıklı döngüyü yıkarak karbonun toprak tarafından geri emilme işlemini engellliyor.

Araştırmalara göre endüstriyel tarım arazilerinin küçük bir kısmında bile sağlıklı onarıcı (rejeneratif) tarım (organik tarımın bir alt kolu olan rejeneratif tarım, sağlıksız toprakları iyileştirme yöntemlerini de içerir) yöntemlerinin kullanılması, mevcut CO2 salımının %100’ünden fazlasının üç yıl içinde geri emilmesini sağlayabilir (Drawdown).

Onarıcı (Rejeneratif) Tarım

Hepimize endüstriyel tarım olmazsa açlıktan öleceğimiz söylendi ama bilim bunun tam tersini gösteriyor. Onarıcı (Rejeneratif) tarım verimi normal iklim koşulları altında endüstriyel tarım verimine eşit olmakla beraber, kuraklık ya da sel gibi stresli koşullarda endüstriyel tarıma göre daha avantajlı. Yani tarım alışkanlıklarımızı değiştirmekle hem iklim değişikliğini durdurabilir hem de daha fazla yiyecek üretebilir ve gıda güvenliğimizin artmasını sağlayabiliriz. (IFOAM raporu)

Atmosferdeki mevcut CO2 miktarı 400 ppm. Yaşanabilir bir gezegen için bu miktarın 350 ppm olması gerekli. Yeni bir çalışma gösteriyor ki, tarım alanlarına her %1’lik organik madde eklenmesi atmosferdeki CO2 seviyesini 50 ppm azaltabilir. Bu rakamlara göre atmosferdeki karbon seviyesini endüstri devrimi öncesi değerlerine çekmek mümkün. Dünyanın geçmişine bakılırsa bunun aslında uzak bir olasılık olmadığı görülebilir. Kambriyen dönemde ve diğer pek çok volkanik zamanlarda, atmosferdeki CO2 seviyeleri 600 hatta 7000 ppm gibi değerleri görmüştü. Ve her seferinde, karbonun toprağa geri alımı bitki topluluklarının aşırı artışını tetikledi. Yani tarım alışkanlıklarımızı değiştirmek dünyadaki insanları besleyemeyeceğimiz anlamına gelmiyor.

Artık zaman dünyayı kirletmeye devam edip doğanın bununla başa çıkmasını beklemenin zamanı değil. Şu an yapmamız gereken iklim değişikliğiyle mücadele ederken aynı zamanda karbonsuz bir topluma dönüşebilmek. Doğa bunu yapmamızı istiyor, daha doğrusu buna ihtiyacı var. Ancak bunu başarabilirsek biz insanlar da rahat bir nefes alabiliriz.

Daha fazla bilgi için Carbon Underground’u ziyaret edin

 

Yazının İngilizce Orjinali

Yazar: Larry Kopald

Yeşil Gazete için çeviren: Tuba Bucak Onay

(Yeşil Gazete, Huffington Post)

Renk Sevmezlik, Rant Severlik, Bahçe İsterdik, Ağaç Keserdik (2) – Can Kazaz

Yazı dizisinin ilk yazısı: 1-Renk Sevmezlik

* * *

2- Rant Severlik

Her birimiz küçük çıkarlarımızın peşinde büyük zannettiğimiz dünyalarımızda yaşıyoruz. Küçük çıkarlarımızı biriktirdikçe ortaya rantçıklarımız çıkıyor. Onlar da birleşip rantları, dev rantları oluşturabilirler eğer yeterince etik yoksunu olabilir ve değerlerimizi satışa çıkarırsak.

Küçük küçük noktalardan başlıyor aslında bu rant severliğimiz. Kapitalizmle dayatılan, paranın mutlu ve rahat yaşatacağı yanılgısını kovalıyoruz. En basitinden çok büyük bir çoğunluğumuz sevdiği işi değil, para getiren işi yapıyor. Mutsuz insanlar oluyoruz, verimsiz çalışıyoruz, mutlu rolü yapsak bile mutsuzluğumuzu çevremize de saçıyoruz. Diyelim ki çok para kazanıyorsun, eh peki nerede ideallerin, nerede vaadedilen mutlu
hayat? Bütün hayatın boyunca emekliliğini satın almak için emeğinin sömürülmesine izin veriyorsun ve belki daha da kötüsü, emek sömürüyorsun.

Başlangıçta ufak bir ödün vermeyle başlayan bu değer kayıpları, zaman içinde öyle büyüyor ki rant kovalayan biri haline getiriyor seni. Öyle ki rant için dolandırmayı olması gereken şey olarak görüyorsun ve hatta rant için katletmeyi kabul ediyorsun.

21
6.000 zeytinin katledildiği Yırca Köyü’nün Muhtarı Mustafa Akın ve arkada köylüler, CNN Türk yayınından

Bahsettiğim konuların bireyler bazında geçerli olmasının yanısıra devleti yöneten veya yönetmeye aday olan siyasetçiler de çıkarları ve rantları için ideallerini satanlara iyi örnekler olarak gösterilebilir. Zira Türkiye’de, “eski solcu” gibi kavramlara kulaklarımız aşina. Siyasetçiler arasında dürüst olanlar var mıdır bilemiyorum ve güvenemiyorum ama rant isteseydim ilk koşacağım yer mümkünse iktidar olan ana akım bir siyasi parti
bünyesi olurdu. Ülkede bulunan milyonlarca partilinin, siyaset üretme kısırlığına baktığımda manzaradan ürküyorum. Bu insanlar siyaset yapamıyorsa, ne yapıyorlar? Zannediyorum ki ya parti bürolarından birinde çay içiyorlar ya da rant peşindeler. O kadar çok insan bu düzenin bir parçası ki sessiz bir mutabakatla “devletin malı” bölüşülüyor, biz “keriz”ler de izliyoruz. En kötüsü de bu düzenin parçası olmak için oy vermek
bile yetiyor aslında.

Cennet ülkemizin tez canlı, sıcak kanlı insanları oy vermesinler demiyorum, hobi olarak yine versinler. Benim çekincem, destekledikleri insanların zenginleşmesinden medet umma paradoksundan kaynaklanıyor. Bu umulan medetler birikip meşruiyet havuzu oluşturuyor ve rant peşindeki siyasetçinin balıklama atladığı ilk yer bu havuz oluyor elbette. Soracak olursanız, ne yaparlarsa yapsınlar “halk bunu istiyor”, “istikrar ve kalkınma için yapılıyor.”. Öyle derinleşmiş ki sınıfsal eşitsizlik, öyle muhtaç hale gelmiş ki insanlar, bir umut kapısı olarak oy verdikleri insanın eline bakıyorlar. Oy verdiği insan zenginleşirse, sofralarının artıkları belki fakirleştirilen halka düşer diye korkunç bir bekleyiş var. Bu bekleyişten umut kesilmedikçe meşruiyet havuzu hep dolu kalıyor. Bu havuzu kullanarak binlerce ağacı, ekosistemleri katledip kendilerine saraylar inşa edebiliyorlar örneğin. Bu havuzu kullanarak, güç ve zenginlik vaadiyle inşa sürecinde olan bir üçüncü
havalimanı var mesela İstanbul’da. Yani başka şehirde üçüncü köprü reklamı ve propagandası yapılmasının sevinçle karşılanmasının başka ne mantığı olabilir ki? Oy verdiklerimiz zenginleşecek, belki bize de “ekmek” düşer diye bakıyor insanların çoğu. Halk rantçıdır, çıkarcıdır anlamında söylemiyorum. Muhtaç haldeler, hayatta kalmaya, karınlarını doyurmaya mecburlar. Biliyoruz bunları ve yapılmamış bir analiz yapmıyorum neticede ama bu gerçeği, rant severlik belasının halkla nasıl tehlikeli bir sarmal ilişki içerisinde olduğunu vurgulamak açısından önemli buluyorum. Halkı muhtaç halde bırakıp tek umutlarının kendileri olduğu algısını yaratan oy kazanıyor. Meşruiyet havuzu en büyük olan da hem arsızca her istediğini yapıyor hem de seçim kazanmayı sürdürüyor. AKP’den bahsettiğim aşikardır sanıyorum. Öte yandan diğer partilerin bu bağlamda farklı karakterde olduğuna dair bir inanca da kapılmıyorum.

Desteklediklerimizin zenginleşmesinden halka asla ekmek düşmeyecek. Yozlaşmış ve yalanlarla yönetilen bir ülkede yaşadığımız gerçeğini göz önünde bulundurarak konuyla ilgili en net söylenecek cümle budur. Halka, rant için yaptıkları dolandırıcılığı ve katilliği kabul ettirecek kadar değerlerini yitirmiş insanlara ve türevlerine ve yalakalarına destek verdiğimizi düşünmek bile mide bulandırıcı. Bir lokma ekmek yesek bastırır belki. Meşruiyet havuzunun girişinde yazdığı gibi neticede başımızdakiler dahil “herkes ekmeğinin peşinde”. Ama diyeceğim o ki, hayat boyu unutamayacağım ahlak dersini, Berkin’in cenazesi için Feriköy Mezarlığı’na yürürken, o minibüsün camından dışarıya bakan Ali İsmail Korkmaz’ın annesi Emel Korkmaz’la göz göze geldiğim bir kaç saniyede aldım. Siz de alın…

Kuzey ormanlarını görün ve siz de alın…

Atatürk Orman Çiftliğini görün ve siz de alın…

Soma’yı hatırlayın ve siz de alın…

Roboski’yi hatırlayın ve siz de alın…

Karadeniz’deki HES katliamını hatırlayın ve siz de alın…

Yırca’yı unutmayın ve siz de alın…

Hepsi rant için.

Dipnot: Yazıyı yazarken o kadar çok rant dedim ki, kelime anlamını kaybetmeye başladı. Rant ne ki? Anlamı TDK’da bulacağım gafletine kapıldım ve bulduğum şu oldu:

Rant: isim, ekonomi Getirim

“Fırlayan arsa rantları, oy ticareti hissesi olarak paylaşıldı.” – A. Boysan

Yazı dizisinin ilk yazısı: 1-Renk Sevmezlik

Can Kazaz

 

 

Can Kazaz

 

Greenpeace, “Akkuyu ÇED raporu kararına itiraz edeceğiz”

Rusya Federasyonu Devlet Başkanı Vladimir Putin’in Türkiye ziyaretine saatler kala AA kaynaklı bir bültenle Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın Akkuyu ÇED Raporu’nu onayladığı basına duyuruldu.

Yeşil Gazete olarak bu konuda nükleer karşıtı aktivistlerin nasıl tavır alacağını ve bundan sonraki tüm süreci adım adım takip edeceğiz.

İlk olarak Greenpeace İklim ve Enerji Kampanya Sorumlusu Devin Bahçeci ile görüştük. Bahçeci; Akkuyu Nükleer Santrali’ne ilişkin ÇED Raporu’nun onaylanması durumu sonrası Greenpeace’in nasıl yol izleyeceğini belirten yazılı bir açıklama gönderdi.

GREENPEACE AKKUYU ÇED RAPORU’NA İTİRAZ ETTİ İTİRAZ DİLEKÇESİNİ BAKANLIĞA SUNAN GREENPEACE, ÇED RAPORU’NA İTİRAZ ETMEK İSTEYENLER İÇİN İNTERNET SİTESİNDE ÖRNEK DİLEKÇE FORMU YAYINLADI GREENPEACE AKDENİZ İKLİM VE ENERJİ KAMPANYASI SORUMLUSU DEVİN BAHÇECİ: “GREENPEACE NÜKLEERE KARŞI OLAN HERKESİ BAKANLIĞA İTİRAZ DİLEKÇESİ YOLLAMAYA ÇAĞIRIYOR” “RİSK ANALİZİ YAPILMAMIŞ, SORUMLULUK KONUSU ELE ALINMAMIŞ BİR ÇED RAPORU KABUL EDİLEMEZ”

Öncelikle ÇED raporunun halen resmi kanallar üzerinden onaylandığı duyurulmuş olmamasına rağmen, ÇED Raporu’nun onaylandığı haberinin medya üzerinden takip edilebiliyor olması bile bu sürecin ne kadar şeffaflıktan uzak yürütüldüğünün göstergesi olduğunu düşünüyoruz  diyen Bahçeci; Greenpeace olarak ÇED raporu Rosatom şirketi tarafından 3. Kez Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na sunulduğundan beri, özellikle nükleer santrallerin en temel riskini oluşturan nükleer atıkların depolanması, taşınması ve devreden çıkartılması süreçlerindeki çevresel risklerinin yanı sıra güvenlik ve emniyet konusu ile bunlara karşı alınacak önlemler konusunda ciddi yetersizlikler olduğunu defalarca söylediklerini kaydetti.

ÇED Raporu’nda Nükleer Kaza Hali Senaryosu Yok

Ayrıca ÇED raporunda, herhangi bir nükleer kaza halinde; bu kaza ile ortaya çıkacak olan her türlü zararların giderilmesinden kimlerin sorumlu olacağı ve bu zararların nasıl karşılanacağına dair yeterli bilginin bulunmadını belirten Greenpeace İklim ve Enerji Kampanya Sorumlusu Devin Bahçeci, “Nükleer sorumluluğun sadece maddi zararların karşılanması olarak düşünülmemesi gerekir. Nükleer sorumluluk, nükleer bir kaza olduğunda bunun sorumluluğunun kimin alacağı sorusunun cevabının verilmesidir” görüşünü iletti.

Greenpeace tüm hukuki adımları atıyor olacak

Greenpeace İklim ve Enerji Kampanyaları Koordinatörü Devin Bahçeci
Greenpeace İklim ve Enerji Kampanya Sorumlusu Devin Bahçeci

Greenpeace’in bu eksiklikleri belirterek ÇED raporunun onaylanmaması için sürdürdüğü kampanyaya 215.000’in üzerinde kişinin katıldığını aktaran; bu imzaların yanında, yaptırdıkları kamuoyu araştırmasında Türkiye halkının %64’ünün nükleer istemediğinin ortaya çıktığını vurgulayan Bahçeci, “Biz Greenpeace olarak ilgili raporun bu kadar kısa bir sürede eksiklerinin giderilebileceğine inanmıyoruz. Raporun onaylanmasına dair verilen karara itirazlarımızı hazırlamaya başladık. Bu konuda gerekli tüm hukuki adımları atıyor olacağız” dedi.

Onaylanan ÇED raporunun 24 Ekim 2014 tarihinde halkın görüşüne açıldığını, bu süreçte, ÇED raporunun kabul edilmemesi gerektiğine dair 3.000’e yakın resmi imzalı dilekçe ilgili resmi kurumlara sunuldunu da sözlerine ekleyen Devin Bahçeci, “Ancak,başta da belirtiğimiz gibi ÇED raporunun onaylandığı resmi kurumlar üzerinden halen duyurulmadığı ve onaylanan raporun son hali halen yayınlanmadığı için bu görüşlerin ne kadar dikkate alınıp alınmadığına dair de herhangi bir şeffaflık söz konusu değil” şeklinde görüş belirtti.

(Yeşil Gazete)

 

 

HDP’nin seçim riski

Halkların Demokratik Partisi (HDP) Eş Genel Başkanlarının 28 Kasım günü yaptıkları ve parti örgütünün seçilmiş kademelerinin de geniş bir biçimde katıldığı basın toplantısında 2015’te gerçekleşecek olan seçime dair HDP’nin duruşu resmi olarak dile getirildi. Selahattin Demirtaş’ın konuşması sırasında gündeme gelen konu hakkında Demirtaş “81 ilde HDP örgütleniyor. İlk defa bizim siyasi geleneğimizde 81 ilde ve birçok ilçesinde örgütümüz kurulmuş olacak. Cumhurbaşkanlığı seçimi, önemli bir başarı ortayı çıkardı. Şimdi bunu parti olarak çok daha büyük başarıya dönüştüreceğimizi düşünüyoruz. Araştırmalarımız da bütün bu hedeflerimizi ortaya koyabileceğimiz veriler ortaya koyuyor. Biraz daha çalışırsak kimsenin hayal edemeyeceği ciddi sonuçlar ortaya çıkabilir. Cumhurbaşkanı seçiminde tek aday vardı. Şimdi 550 adayla, 550 Demirtaş’la seçime gireceğiz. Bunun etkisi büyük olacak” şeklinde konuştu. (Burada ilginç bir nokta var. Konuşmayı özetleyerek yayınlayan HDP’nin internet sitesinde konuşmanın bu bölümü mevcut değil. Fakat medya ağırlıklı olarak bunun üzerinde durdu.)

Bu açıklama sonrası netleşti ki, en azından şimdilik, HDP’de 2015’e parti olarak girme ve bağımsızlarla barajın etrafından dolaşma yerine barajı parti olarak aşmayı deneme yöntemi benimsenmiş durumda. Öyleyse Demirtaş’ın da bahsettiği verilere bakmakta yarar var.

1) 12 Haziran 2011 yılında seçime giren tüm bağımsızların aldıkları oyun toplamı 2.819.917. Bu rakamın yüzdelik karşılığı da %83.16 katılımla %6.57’a denk geliyor.

2)30 Mart 2014 Yerel Seçimleri’nin toplam oy hesaplamasında farklılıklar olduğu için sağlıklı bir çıkarım yapmak mümkün değil ama 2011’e göre 2.146.979 seçmenin daha oy kullandığı görülüyor.

3) 10 Ağustos 2014’te gerçekleşen Cumhurbaşkanlığı seçiminde ise Selahattin Demirtaş’ın aldığı oy 3.958.048. Bu rakamın karşılığı ise %74.13 katılım oranıyla %9.76

4) 2011’den, 2014’de kayıtlı seçmen sayısında 2.886.519 artış görülüyor.

Bu sayılara göre bir tahmin yürütmek gerekirse 2015 seçimlerinde barajı geçmek için bir partinin alması gereken oy 4.700.000 civarında. Peki bu rakam alınabilir mi? Şu an için bunu söylemek güç. Fakat Cumhurbaşkanlığı seçimleri gibi çok uygun koşullarda ve doğru argümanlarla girilen bir seçimde bile bu rakamın yüzde olarak yanına gelinmiş olsa dahi rakamsal olarak önemli sayılabilecek bir boşluk var. Sadece üç adaylı bir seçim olması, Demirtaş’a gelen oyların ağırlıklı olarak, partisi tarafından gösterilen adaydan tatmin olmayan CHP seçmeninden gelmiş olması ve katılımın Türkiye standartlarında düşük kalması gibi uygun konuşlar 2015 seçimlerinde olmayacak. Bununla birlikte “Yeni Yaşam Çağrısı” olarak sloganlaştırılan ve Türkiye’ye açılan Demirtaş’ın siyasi argümanlarının HDP tarafından olmasa da toplum tarafından terk edilmeye başlandığı da bir gerçek. Ekim ayında yaşananlar ile birlikte Demirtaş’ın ve HDP’nin tekrar eski politik sınırına ve eski konularına çekildiği görülüyor. Yani hem uygun koşullar değişmiş durumda, hem de argümanlarda bir kayma var.

Peki tüm bunlara rağmen HDP parti olarak seçime girme ve 2019’a kadar TBMM’de olmama riskini alabilir mi? Alabilir. Her ne kadar BDP’nin tamamen HDP’ye geçmesinden sonra partinin özünde sapmalar olmuş olsa da, HDP hala bir çatı partisi ve gücünü siyasi olarak görmek ve Cumhurbaşkanlığı seçiminde yakalanan rüzgardan yelkenlerini şişirmek isteyen bir sürü parti/grup bu çatının altında. 35-40 tanesi seçilebilecek 70 adaydansa, 550 adayla girilen ve sonunda 65-80 vekil çıkartılabilecek bir “serüven” onlara daha doğru geliyor olabilir. Bu serüvenin başarıya ulaşması BDP gövdesi dışındaki yapıların 3-4 vekillikten daha fazlasını elde etmesi anlamına gelecektir. Bunu elde etme arzusu, HDP’yi bu riske girmeye itebilir.

Ya girilen riskte başarılı olunmazsa? İşte asıl sorunlar orada ortaya çıkıyor. Aşılma ihtimali düşük olan %10 barajı aşılamadığında iki temel sorun ortaya çıkacak. İkisi de yakıcı ve ikisi de tüm Türkiye’nin bugününü ve geleceğini ilgilendiriyor. İlki Adalet ve Kalkınma Partisi’nin TBMM’de tek başına 330 vekilliği aşacak bir çoğunluğa ulaşma ihtimali. Böylece istediği anayasal değişiklikleri en azından TBMM’den geçirme şansına sahip olacak AKP ve bu da örneğin önce Başbakanlık için yapılan ama Ahmet Davutoğlu’nun elinden alınarak Recep Tayyip Erdoğan’a verilen sarayı, bir Başkanlık Sarayı haline getirebilir.

İkincisi ise içeriği ve konuşulanları kimse tarafından bilinmese de varlığı ile üzerinde konuşulmaya değer olan çözüm sürecine dair ortaya çıkacak sorun. 2019’a kadar TBMM dışında kalacak bir HDP, müzakerenin bir ayağının Meclis dışında kalması ve olaylara doğrudan müdahil olamaması anlamına gelecektir. Bu durumda bile yeri geldiğinde dilini çok sertleştiren AKP’nin, 330’u aşan ve yasamada tek başına olacağı bir sürecin de pek sağlıklı sonuçlar doğurmayacağını görmek için son 12 yıla değil, son 12 haftaya bakmak bile yeterli.

Tüm bunlar düşünüldüğünde, bir siyasi partinin iddialı olması ve risk alması önemli. Fakat HDP’nin parti olarak seçime girme kararı, karşılığında verilebilecekler düşünüldüğünde alınmaması gereken bir risk olarak ortada duruyor.

Yeşil Gazete yazıları ve diğer yazılar için: http://www.urbarli.net

https://twitter.com/Urbarli

Belçika’nın Tihange Nükleer Santral’inde yangın

Belçika’nın Electrable şirketi tarafından işletilen Liege kenti yakınlarındaki Tihange nükleer santralindeki bir reaktör Pazar günü elektrik sisteminde meydana gelen yangın nedeniyle kapatıldı. Belçika’daişletilen 7 nükleer reaktörden sadece üçünün faaliyette olduğu da gelen bilgiler arasında.

3 Tihange_-_nuclear_power_plant...

Fransız ortaklı GDF Suez şirketinin bileşeni olan Electrabel, Liege kentinin güneybatısında bulunan 1.000 megawattlık Tihange 3 santralinin dışında bulunan elektrik kablolarında peşpeşe meydana gelen yangınlar sonrasında reaktörün kapatıldığını açıkladı.

Electrabel’den yapılan açıklamada, yangın nedeniyle santralin nükleer güvenliğinin tehdit altında bulunmadığı ve hiçbir işçinin zarar görmediği bildirildi.

Belçika’nın elektrik üretiminin %50’sini gerçekleştiren 7 aktif reaktörde sık sık sorunlar yaşanıyor. Haziran 2012’den bu yana Doel 3 ve Tihange 2 reaktörleri güvenlik tehlikesi oluşturan çatlaklar nedeniyle kapalı tutuluyor. Doel 4 reaktöründe de Ağustos başında sabotaj sonucu oluşan yağ sızıntısı nedeniyle faaliyete ara verilmişti.

(Yeşil Gazete, Reuters)

 

Putin’e nükleerli jest

 

Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, Akkuyu Nükleer Santrali’nin, Çevresel Etki Değerlendirme (ÇED) raporunu Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in Ankara’ya geleceği bugün  onaylandı.

2 akkuyu_6nukleer...

Akkuyu Nükleer Santrali, her biri 1200 megavat kurulu güce sahip olan 4’er reaktörden yani  4800 megawatlık  üniteden oluşuyor. 71 milyar dolarlık garanti anlaşması imzalanabilirse,Türkiye  ilk 15 yıl alım garantisiyle  12,35 (dolar) senti/kWh üzerinden ödeme yapacak. Yılda yaklaşık 35 milyar kilovatsaat elektrik enerjisinin üretilmesi beklenen santralin maliyeti şimdilik 20 milyar dolar, işletme ömrü ise 60 yıl olarak planlanıyor.

(Yeşil Gazete)

Fenerbahçe taraftarı da Passolig’e itibar etmedi

Passolig uygulamasına Eskişehirspor karşılaşması ile geçen Fenerbahçe, uygulamanın ilk maçında diğer tribünlerde olduğu gibi izleyici sayısında ciddi düşüş yaşadı.

18...

Spor Toto Süper Lig’in 11’nci haftasında Eskişehirspor’u ağırlayan Fenerbahçe, bu karşılaşmada resmi olarak Passolig ve E-Bilet uygulamasına geçti. Başta Vamos Bien ve Sol Açık gibi muhalif taraftar gruplarının tribün faaliyetlerini durdurduğunu açıklamasının ardından, stadın genelinde de büyük boşluklar görüldü.

Maraton.com.tr 50 bin 500 kişilik stadyumda 12 bin taraftar olduğunu ve biletli taraftar sayısının 4 bin 46’da kaldığını açıkladı.

Vamos Bien Yoğurtçu Parkı’nda

Karşılaşmadan önce Fenerbahçeli taraftar grubu Vamos Bien; “Passolig yok, baskı yok, taahhütname yok! Haydi parka, radyoya!” mesajıyla tüm taraftarları Yoğurtçu Parkı’na çağırmış ve mücadeleyi burada toplu olarak dinleme çağrısında bulunmuştu.

(Diken)

Almanya’da Tuğçe Albayrak’a liyakat nişanı için 130 bin imza

Almanya’da bir restoranın tuvaletinde tacize uğradığı belirtilen iki kızı kurtarmaya çalışırken uğradığı saldırıda ölen Tuğçe Albayrak’a liyakat nişanı verilmesi için başlatılan kampanyada 130 bin imzaya ulaşıldı.

İnternette change.org sitesi üzerinden başlatılan kampanyada toplanan imzalar, Cumhurbaşkanlığı’na gönderilecek. Almanya Cumhurbaşkanı Joachim Gauck, Hessen Eyalet Başbakanı Volker Bouffier tarafından gündeme getirilen öneriyi değerlendireceğini açıkladı.

16...

Gauck, Tuğçe Albayrak’ın ailesine gönderdiği taziye mesajında, “Başkalarının yüzünü döndüğü bir yerde Tuğçe örnek bir şekilde yüreklilik ve medeni cesaret göstermiş ve şiddet mağdurlarının yanında durmuştur” dedi. Gauck, “saldırıdan dehşete uğradığını” belirtti.

İnsan Hakları İzleme Örgütü Avrupa Direktörü Lotte Leicht de saldırıdan duyduğu üzüntüyü dile getirdi.

15 Kasım’da Offenbach’ta saldırıya uğrayan Albayrak, yaşam ünitesine bağlanmıştı. Ancak Albayrak’ın beyin ölümünün gerçekleşmesi üzerine yaşam ünitesi, Albayrak’ın 23’üncü doğum gününde kapatıldı.

17

Tuğçe Albayrak’a saldıran Senal M. adlı Sancaklı Sırp vatandaşının gözaltında suçunu itiraf ettiği belirtiliyor. Albayrak’ın yardım ettiği iki genç kızın ise ifade vermek için arandığı belirtiliyor.

(BBC Türkçe)