AİHM Cem Vakfı’nın camilere, kiliselere, sinagoglara uygulanan elektrik faturasından muaf tutma talebinin Türk mahkemeleri tarafından olumsuz karşılanması üzerine yaptığı başvuruda Türkiye’nin ayrımcılık yaptığına hükmetti.
Hürriyet Gazetesinde yer alan habere göre Mahkemenin bugün verdiği dört maddeli kararda şöyle denildi:
1. Oybirliğiyle başvurunun kabul edilebilir olduğuna,
Başbakan Ahmet Davutoğlu, bugün gerçekleşen AKP grup toplantısında bedelli askerlik ile ilgili nihai kararlarının askerlik yaşının 28 , bedelin de 18 bin TL olarak belirlenmek suretiyle netleştiğini açıkladı.
Hükümete yakın kaynaklar ise bedelli askerlik yaşının 27, bedelinin ise 17 bin lira olacağını iddia ediyor.
Bakanlar kurulumuzda, 1 ocak 28 yaşından gün almış olan, 27 yaşını doldurmuş olan vatandaşlarımızın bedelli askerlik imkanı getiriliyor. Bu vatandaşlarımız 18 bin lira ödeme karşılığında askerlik görevlerini yapmış sayılacaklar diyen Ahmet Davutoğlu, “Bedelli askerlik imkanının getirilmesiyle, hem söz konusu olan birikim hafifletilmiş olacak, hem de buradan sağlanacak kaynak savunma sanayi fonuna aktarılacak” şeklinde konuştu
The Guardian’da yayınlanan haberi, Yeşil Gazete gönüllü çevirmenlerinden Evrim Şahin’in çevirisiyle sunuyoruz
* * *
Zürafa, gergedan ve zebranın da dâhil olduğu yabani hayvanlar karayollarının, demiryollarının, fabrikaların ve evlerin baskısı altındalar.
Doğu Afrika’nın en eski milli parkında bir zürafa. Park büyük bir şehrin hemen kenarında olması sebebiyle emsalsiz, ancak şehrin genişlemesinden dolayı tehdit altında bulunuyor.
Doğu Afrika’nın en eski milli parkında bir zürafa. Park büyük bir şehrin hemen kenarında olması sebebiyle emsalsiz, ancak şehrin genişlemesinden dolayı tehdit altında bulunuyor. Fotoğraf: Simon Maina/AFP/Getty Images
Binlerce kartpostalda yer alan meşhur bir görüntüdür bu: Arka planda yükselen gökdelenler eşliğinde savanada gezinen zürafa, gergedan ve zebralar.
Ancak kıtanın en hızlı büyüyen şehirlerinden biri -Kenya’nın başkenti Nairobi- tarafından çevrili olan Doğu Afrika’nın en eski milli parkı tehdit altında.
Hayvanların Göç Yolları Kapanabilir
“Park üzerinde çok büyük baskı var” diyor Wildlife Direct kampanya grubunun başkanlığını yürüten çevreci aktivistPaula Kahumbu.
1940’lı yıllarda İngiliz sömürgeci yerleşimcilerin gelmesiyle başlayan baskı, şimdi dört bir taraftan geliyor: Yollardan, demiryollarından, fabrikalardan ve evlerden.
117 km² alana sahip park, yüksek binalardan oluşan hareketli şehir merkezinin sadece 7 kilometre ötesinde bufalo ve gergedanların gezindiği el değmemiş bir bölge olma özelliği taşıyor.
Ancak kıtadaki diğer ülkeler gibi Kenya da koruma ve kalkınma arasındaki zor dengenin ağırlığı altında eziliyor.
Sömürgeci dönemde kurulan yüzyıllık demiryolu alanı şimdi trafiği tıkalı hızla genişleyen büyük bir şehir haline gelmiş durumda.
Koruma alanının güneyinde hayvanların otlak arayışıyla göç ederken kullandığı önemli bir vahşi yaşam koridoru, bölgede geniş kentsel alanın oluşumuyla baskı altında girdi bile.
Şu aralar yeni altyapı projeleri parkı tehdit ediyor: Büyük bir çevre yolu ve demiryolu hattının genişletilmesi projeleri. Bu projeler, Kenya’ya ve oradan da denize kıyısı olmayan doğu Afrika ülkelerine mal getiren yük hatlarının modernize edilmesi için son derece önemli olarak görülüyor.
“Parktan ne kadar eksiltiyorsak, hayvanların yaşam alanları da o kadar azalıyor” diyor Nairobi Milli Parkı Dostları Grubu BaşkanıAli Tanvir.
Güney Kenya’da yetişkin ve bebeklerden oluşan bir fil sürüsü sabahın ilk ışıklarında yürüyorlar. Fotoğraf: Ben Curtis/AP
Projelerin destekçileri 4 milyon nüfuslu başkentin tıkanıklığını açmak için projelerin çok önemli olduğunu söylüyorlar. Ancak planlanan karayolu ve demiryolu koruma alanını boylu boyunca bölebilir.
MilletvekiliFrancis Nyenze “Kenya gelişmekte olan bir ülke. Yollara, demiryolu hatlarına, köprülere ihtiyacımız var. Fakat Kenya’daki büyük altyapı projelerinin pek çoğunun parkın bazı kısımlarını yutacak olması talihsiz bir durumdur.”
Nairobi çok uluslu şirketlerin bölgesel merkezlerine ev sahipliğini yapıyor ve Doğu Afrika ekonomisine yön veren güç merkezi olmakla gurur duyuyor.
Ancak şehir Hint Okyanusu kıyısındaki Mombasa limanından gelip Kenya’nın diğer bölgelerine ve Uganda, Rwanda ve Güney Sudan’a giden ve hepsi de Kenya’nın başkentinden geçen araçların neden olduğu trafik sıkışıklığı yüzünden felç olmuş durumda.
Kent ve Park doğru planlama ile birarada varolabilir
Çevreciler yeni ulaşım hatları olan ihtiyaca karşı değiller, ancak bu planların nasıl uygulanacağına dair kuşkuları var.
Şehirde şüpheli anlaşmalarla arsaların satıldığı, evlerin türediği ve bunların kimi zaman kontrol edilmeden gerçekleştirildiği belirtiliyor. Kenya’da toprak fiyatları çok pahalı. Bu fiyatlar giderek artıyor ve de son derece politik bir konu.
“İnsanlar toprak mülkiyetini nasıl elde edebildiler?” diye soruyor Nyenze.
“Ulusal olarak korunan araziyi gasp eden her imar hükümet tarafından onaylanmak zorundadır” diyor Doğu Afrika Vahşi Yaşam Derneği’nden Nigel Hunter.
Parkın şehir tarafı çitlerle çevrili. Diğer taraflar ise otlak arayışı için her yıl gerçekleşen yaban hayvan göçüne olanak sağlaması için açık tutuluyor.
“Kurallara saygı duyulmasını istiyoruz.” diyor Hunter ve ekliyor: “Hibe edildiği durumda bile arazi hayvanların göçlerine olanak sağlayacak şekilde başka yere açılmalıdır. Bu sağlanmazsa, parkın dev bir hayvanat bahçesiymiş gibi ‘bir ada’ olma riski var.” diyor.
Aktivistler, 550’den fazla kuş türüne ev sahipliği yapan ve her yıl yaklaşık 150.000 ziyaretçi çeken parkın giderek kalabalıklaşan bir başkente temiz hava sağlayan akciğer işlevini gördüğünü söylüyorlar.
Ancak parka ve buradaki vahşi hayata karşı büyük zorluklar ve tehditler söz konusu.
Afrika Antilobu, Çita, Aslan, Gergedan ve Filler tehdit altında
Yeni yapılan evler ve çitler, kadim Afrika antilobu göç yollarını engelliyor. Pek çok çita giderek kalabalıklaşan yollarda ezilip ölüyor. Kahumbu, parktaki çita popülasyonunun yok olduğunu söylüyor.
“Yollar ekosistemi parçalara ayırıyor ve hayvanların göçlerine engel oluyor”
Aslanlar ile parka yakın yaşayan hayvancılık yapan topluluklar arasındaki çatışmalar da artmış durumda. Parka olan istilalar son bulmazsa içerdeki hayvanların doğrudan hedef olmasından korkuluyor.
Ülke genelindeki gergedan ve fil cinayetleri dalgası arasında, silahlı kaçak avcılar da Kenya’nın vahşi yaşam korucularının ana merkezine yakın olmasına rağmen parkın kalbinde gergedan kıyımı yapıyorlar.
Milletvekili Nyenze’e göre parkın geleceği karanlık. Parkın 20 yıl içerisinde yok olabileceğinden endişe ediyor.
“Eğer yeterince çok ve yüksek ses çıkarmazsak yıkım devam edecek. Filler, aslanlar ve diğerleri tıpkı dinozorlar gibi ortadan kaybolacak. Dünyada vahşi yaşam kalmayacak ve tüm biyolojik çeşitliliği kesin ve geri dönüşü olmayan bir şekilde kaybedeceğiz”
iflscience.com‘da Justine Alford imzası ile yayınlanan yazıyı Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni Berk Ergin’in çevirisi ile sunuyoruz.
* * *
Eğer internete 2000’li yıllar öncesinde bağlanmayı denediyseniz, muhtemelen dial-up modem tarafından yayılan o ( kulak tırmalayıcı ) sesi hatırlarsınız. Bugünlerde ise internete bağlanma aşamasında duyduğumuz tek ses, kablosuz bir ağa bağlanma aşamasında şifreyi yazarken klavyemizin tuşlarından çıkan ses. Frank Swain ise Wi-fi dalgalarının çıkardığı sesleri duyabiliyor.
Frank Swain
Nadir şekilde rastlanan herhangi genetik bir mutasyonu olmayan Swain bunu geliştirilmiş işitme cihazı ve kullandığı zeki bir yazılım sayesinde gerçekleştiriyor. İşitme yeteneğini 20 yaşından beri kaybettiği için 2 senedir işitme cihazı kullanan Frank farklı bir şey yapmak istemiş. Hiçbirimizin duyamadığı sesleri duyabilmek: Kablosuz iletişim.
Bilim yazarı Swain, bu fikrini gerçekleştirebilmek için İngiltere’deki hayır kurumlarının yeni buluşlar için sağladığı ödeneklerden yararlanarak ses sanatçısı Daniel Jones ile birlikte çalışmış ve ikili sonunda “Phantom Terrains” adındaki Wi-fi seslerini duyulabilir hale getiren cihazı geliştirmiş. Yazılım ise kırılmış ( hacklenmiş ) bir iPhone üzerinde çalışıyor, dahili wi-fi sensörü kullanarak wi-fi alanlarını ayarlamaya çalışıyor. Gerekli işlem ve taramalar bittikten sonra yazılım, modem ismi, Wi-fi frekanslarının şifreleme algoritmaları ve cihazın modemden uzaklığı gibi bilgileri bulunabilir hale getiriyor.
Swain’in New Scientist’de yayınlanan makalesine göre “Sinyalin gücü, yönü, adı ve bunların üzerindeki güvenlik derecesi arka ve ön plandan oluşan bir ses akışına çevriliyor. Uzak sinyaller geiger sayacındaki vuruşlar gibi tıklıyor ve beliren en güçlü sinyaller ağ ID’lerini tekrarlayan bir melodi olarak cızırdıyor. Ses düzenli olarak, bir çift duyma aparatından yayınlanıyor. Ekstra ses tabakası, aparatların normal çıkışıyla karıştırılarak basitçe oluşmuş ses ortamının bir parçası oluyor. Yani telefonumu yanımda taşıdığım sürece, her zaman Wi-fi seslerini duyabilecek durumdayım.”
Swain daha sonra Güney Londra’yı dolaşarak, gittiği her yerden bilgi topladı. Sonuçlar, tüm yönlendiricilerin nerede olduklarını, bant genişliklerini ve şifreleme seviyelerinigösteriyor. Bu bilgilerden yola çıkan Swain, iş merkezlerinden uzak muhitlerde bulunan yönlendiricilerin daha düşük güvenlik seviyelerine sahipken ticari bölgelerde bulunan yönlendiricilerin daha yüksek seviyelerde şifreleme standartlarına sahip yönlendiriciler ile dolu olduğunu gördüğünü belirtiyor. Bunu aşağıdaki resimde gözlemlemek mümkün:
Swain’in işitme yeteneğini geri getirecek mevcut bir tedavi olmadığı halde bu yeni teknoloji ona kimsenin duyamadığı sesleri duyma imkanı veriyor ve Swain şimdiden duyulamayan başka diğer sesleri de işitsel repertuarına eklemeyi düşünüyor.
Çevirmenden Notlar: Kablosuz İletişim
Kablosuz iletişim, havada bilgi taşıyan sinyallerin belirli bir frekans kullanılarak hava aracılığı ile uçtan uca iletilmesidir. Bilginin taşınması elektromanyetik (EM) ışınım yoluyla gerçekleşir. Hava da tıpkı metal ve bakır gibi bir iletim ortamıdır. Havanın iletkenliği için verilebilecek en uygun örnek sesin bir uçtan diğer uca doğru taşınabilmesidir.
Peki şifreleme algoritmaları- seviyeleri ne anlama gelir? Şifreleme algoritmaları nelerdir?
3 farklı şifreleme algoritması vardır.
1)WEP (Wired Equivalent Privacy)
İlk şifreleme standardıdır.
Kimlik doğrulama yöntemlerinin temel amacı kablosuz networkleri, kablolu networkler gibi güvenli hale getirmektir.
IEEE Wep şifrelemesinin Data Link katmanında uygulanmasını sağlamıştır. Bu sayede aynı ağdan olmayan bir sistem paket içeriklerini göremez.
WEP şifreleme yaparken RC4 adlı şifreleme algoritmasını kullanır. Çok fazla kusura sahip olan WEP, tercih edilmemesi gereken bir şifreleme yöntemidir.
WEP istemci ve access point arasında şifreleme yaparken 24bitlik IV paketleri kullanır.
2)WPA (Wi-fi Protected Access)
WEP şifreleme yönteminin zayıflıklarını kapatmak için geliştirilmiş bir şifreleme yöntemidir. WEP’de kullanılan 24bitlik IV paketleri 48bite yükseltilmiştir.
3)WPA2 (Wi-fi Protected Access 2)
Günümüzde AES’in yerini almış en gelişmiş şifreleme algoritmasıdır.
WPA ile WPA2 arasında en önemli fark şifreleme algoritması olarak AES adlı algoritmanın kullanılmasıdır.
Amerika’da kablosuz ağların devlet kurumları tarafından kullanılabilmesi için FIPS (Federal Information Processing Standard) ile uyumlu olması gerekmektedir.WPA2 AES şifreleme algoritması ile bu standardın da gereksinimlerini karşılamaktadır. WPA’daki eksiklikleri gidermek için oluşturulmuş WPA2 günümüzdeki en gelişmiş şifreleme yöntemidir.
Yani yazıda düşük güvenlik seviyesi derken WEP’i yüksek derken ise büyük olasılıkla WPA2’den bahsediyor.
Kıbrıs Üniversitesi’nin konferans salonu. Kıbrıs denince Türkiye’de akla ilk adanın kuzeyi gelir. Oysa bahsettiğim güneyi. İlla da etnik bir tanımlama yapacaksak ‘Rum tarafı’. Ne tarafı olursa olsun Kıbrıs denince akla Rumlar ve Türkler gelir. Oysa, bu sefer kitleye Ermeniler de katılmış. Bugün Kıbrıslı olsalar da zamanında Adanalı, Antepli, Silifkeli, Anadolulu olan Ermeniler. Yurtlarını ilk 1915’te terk ederek Kıbrıs’ın kuzeyine yerleşmişler. İkinci seferse kaderleri 1964’te Rumlarla kesişmiş. 1963-1964 olaylarıyla Rum ve Türkler arasında kanlı biten çatışmanın yarattığı gerginliğe bir de, Mart 1964’de İnönü hükümetin Yunanistanlı Rumları Türkiye’den sınır dışı etme kararı eklenmiş. Böylesi bir karar sadece Yunanistanlı Rumları değil, aynı zamanda Türkiye vatandaşı Rumları ve belleklerinde 1915 anıları taze olan Ermenileri de etkilemiş. Kuzeydeki Ermeniler 1964’te de yurtlarını terk ederek adanın güneyine yerleşmişler.
Belleklerinde devraldıkları savaş, göç anılarına yenileri eklenen, göçtükleri yerde, Türkiye’de, Türklerin olduğu tarafta şu konferans salonunda sağladıkları çeşitliliği sağlayamayan dingin bir kitle. Ortak öteki Türk’e karşı tarihsel bir birliktelik olsa da, Yunan tarafındaki milliyetçi havadan da bunalmışlar. Her şeye rağmen, konferans salonunda bir huzur var. Geçmişin ardından bir arada yaşamanın ihtiyacını ve ihtimalini küçük adımlarla kurmaya çalışan bir huzur. Taraflar salona Ermeni, Rum, Türk olarak doluşmamış: Hrant Dink anısına gerçekleştirilen bir konferansta “bundan sonrasını nasıl kurabiliriz?” sorusuyla birbirlerine hassas ve anlamaya çalışarak yaklaşıyorlar.
Bu huzurda konferansın ev sahiplerinin payı büyük. Üniversitenin Türkoloji ve Ortadoğu Etütleri Bölümü’nden Niyazi Kızılyürek yıllardır adalıların barışması, her iki tarafın da birbirlerinin tarihlerini insan hikayelerinden görmesi ve demokrasinin yerleşmesi için çalışıyor. Bu konferans ise Türkiye’de aynı derde sahip Ermeni dostu Hrant Dink anısına düzenleniyor her yıl. Rektör Constantinos Christofides de bu gibi buluşmaların çoğalması, insanların kimliklerine saygıyla ortak sorunlarına odaklanması gerekliliğine inananlardan. Ertesi gece şair Neşe Yaşin’in öğrencilerinin düzenlediği Orhan Veli’nin 100. yaşını anma etkinlikleri de, konferansta olduğu gibi bunu vurguluyor.
Cengiz Aktar’la birlikte benim de konuşmacı olarak davet edildiğim konferansın bu yılki konusu “Post-Kemalist Türkiye: Sorunlar, Demokratikleşme Perspektifleri”. Amaç AKP iktidarını övmek ya da yermek değil. Amaç Kemalizm’i eleştirmek, olumlu olumsuz yanlarıyla Kemalist mirastan bugüne kalanları, Türkiye’de yaşananları, siyasi, hukuki ve sosyolojik açılardan tartışmak. Konferansın Cengiz Aktar’ın konuşmasıyla benimki birbirine ters içeriklere sahip gibi dursa da, tam da bu zahiri zıtlık Türkiye çıkmazının veya deviminin ikircikliğini yansıtıyor aslında..
Kimlik siyasetinden yaşam siyasetine
Söze Cengiz Aktar başlıyor. Türkiye’deki Ermenilerin hatırlama deneyimlerini anlattığı sunumunda “cinin artık şişeden çıktığına” ve kimliksel meselelerin Türkiye’de konuşulmaya başladığına değiniyor. Bugün Türkiye’deki Ermeni toplumu geçmişte yaşananları yeniden hatırlıyor. Ermeniler belleklerinde Türkiye’li Ermeni olma halini geçmiş,-bugün ve diaspora-Türkiye anlatıları arasındaki arayışla kuruyorlar. Soykırım gibi yasaklı kelimelerin artık konuşulabildiğini, Ermeni toplumunun artık yok sayılmasının kolay olmadığını ve tüm bunlar da Hrant Dink’in önemli payı olduğunu vurguluyor. Aktar’a göre artık iktidarların Ermeni ve diğer hak arayan kimlikleri yok saymak gibi bir şansları yok.
Cengiz Aktar haklı. “Cin şişeden çıktı!” Kimlikler tarafından baktığımızda artık sadece Ermenilerin değil, Kürtlerin, Alevilerin, tüm ötekileştirilen kimliklerin yok sayılması mümkün görünmüyor. Kimlikler bundan sonra iktidarları hak talepleriyle zorlayacak ve kimlik siyasetleri güç ilişkileri ve çıkarlar doğrultusunda örülecek. Benim sunumumda değindiğim noktalar ise bu gerçeğe ilişkin farklı bir soru ekseninde dönüyorlar: kimlik siyasetleri Türkiye’de yurttaşlar arası adaleti tesis edebilirler mi?
Kimlikler kollektif halde siyasetin parçası olduklarında kendi içlerindeki çoğulluğu görmek ve beslemek yerine tektipleştirici yöntemler ve söylemler benimsemek durumunda kalıyorlar. Kahramanlaştırılan mağduriyet söylemi ağır basıyor, aradaki haller görünmez oluyor. İçlerindeki bireylerin tekil varoluş ve yaratıcılıkları sayılmıyor, kolektif kimliği oluştururken bireylerin özgürlük alanlarını daralıyor. Üstelik, iktidar karşısında hak ararken yaratılan söylem kimlikleri kaçmak istediği egemen iktidar ile aynı politik dilin içine çekiyor.
Sonuçta, Türkiye’de de geldiğimiz nokta bu. Evet artık kolektif kimlik olarak çıkan aktörler varlıklarını gizlemiyor ancak, bireysel olarak taleplerine ulaşamadıkları gibi kimlik grubunun içerisindeki farklılıkların sesi duyulmuyor. Diğer yandan, kollektif kimlikler etrafında örgütlenemeyen yurttaşlar arasında adaletli bir sistemin tesis edileceğine yönelik son dönemde en ufak bir emare yok. Kimlikler taleplerini açıklasa da, bu talepler karşılanmak yerine siyasi bir matematik içerisinde popülist bir propaganda aracı olarak kullanıyorlar.
Kimlikler varlıklarını açığa çıkarırken Türkiye’de en büyük sorun yaşam hakkı olarak duruyor: İnsanların –işçi, kadın, Alevi, Kürt, lgbti, vs.-, doğanın ve fikirlerin yaşam hakkı tehlikede.
Kalkınma adı altında işçi ölümleri normalleşti. Türkiye’de İşçi Ölümleri Veritabanı’nın sadece ulaşabildiği rakamlar bile 2014’ün ilk 8 ayında 1269 işçinin yaşamını yitirdiğini kaydediyor. (1) Kadın cinayetleri ile ilgili yasalar çıkarılmış olsa da koruma ve daha da önemlisi zihniyet değişikliği ile ilgili gerçekçi ve istikrarlı bir adım atılmadıkça günde ortalama 3 ila 5 kadın yaşamını yitirmeye devam edeceği aşikar. Bu arada, kimlik grupları içerisinde olan Alevi, Kürt, lgbti gibi yurttaşların da ölümleri siyasi yapısını koruyor. Muhalif olup hayatını kaybedenlerin ölümü iktidarca makul karşılanabiliyor.
Yaşam hakkı korunamayan bugün sadece insanlar değil. Doğa ve fikirler de yaşam mücadelesi veriyor. Kentsel dönüşüm, yol yapımı, maden açma, ekonomik gelişme gibi nedenlerle ağaç kesimi ve doğaya müdahale haberleri katliamı andırıyor. Son çıkan yasalarla sadece iletişim özgürlüğü değil, aynı zamanda örgütlenme hakkı da epey darbe almış durumda.
Aktar’ın argümanı özgürlükler, benimkisi yasaklar ve ölüm üzerine şekillenince salondan sorular geldi. Biz de Aktar’la birbirimizi değillemek yerine, tam da her iki durumun nasıl Türkiye gerçeği olduğunu vurguladık. Tüm bu tartışma içerisinde bu yaşananlara post-Kemalist dönem denebilir mi? Veya illa da öyle bir tanım yapmak lazım mı bilemiyorum. AKP’nin 2002-2007 arası dönemi gerek AB ile ilişkiler ve bireyler ve kollektif kimlik hakları açısından her ne kadar demokratikleşme emareleri vermiş olsa da, bugün gelinen noktada bunu söylemek zor.
Son yaşadığımız dönem bana bir İngiliz deyimini hatırlatıyor: “Yeni şişede eski şarap”! Kemalist dönem ile AKP dönemi gerek toplumla ilişkilenme, gerekse siyaseti örme şekli bakımından birbirinden oldukça farklı. Bunları aynı gibi görmek mümkün değil. Ancak, gelinen nokta her iki dönemin de benzer zihniyetlerle yönetildiğini hissettiriyor. Kemalizmin laik, cumhuriyetçi ve devletçi değerlerine karşı, AKP’nin değerleri siyasi İslam ve neoliberal öğelerle şekillendirilerek “demokratik postmodern yeni Türkiye” etiketi ile sunulmuş olsa da, barındırdığı eski otoriter, merkeziyetçi, çoğulculuğa ve özgürlüklere karşı zihniyet Kemalist olanla hayli paralel. Üstelik, son yıllarda Ergenekon mahkemelerinin adaletli ve saydam bir şekilde sonuçlanmaması, 17 Aralık soruşturmasının bastırılması gibi adımlarla her iki zihniyetin aktörlerinin bu sefer gerekli koalisyonlardan kaçmayacaklarını söylemek de çok büyük bir iddia olmayacaktır.
Son söz yeni göçmen adalılara….
Etkinliğin olduğu Kasım ayının başında Niyazi Kızılyürek beni Lefkoşa’da gezdirirken Ömeriye Camii’nin kullanıcılarına takılıyor gözüm. Caminin kullananların çoğu Türk olan Müslümanlar değil artık. Yeni sahipler göçle gelen çoğu Suriyeli olan Araplar. Etnik kimlikler değişse de göç, hele de zorunlu göç, yüzyıllardır hayatın acı gerçeği.
Bunlar kafaya koydu, sonunda havaya uçuracaklar memleketi!
Akkuyu’ya yapılması planlanan nükleer santral için ÇED raporu onaylandı.
Peki yapan kim? Çernobil’deki santrali yapan firma!
Yahu Çernobil’e dön bak bi! Hala bitki bitmiyor, insan yaşamı söz konusu değil. Etkileri Karadeniz’e kadar geliyor ki bence Karadeniz’le sınırlı değil tüm Türkiye etkilendi ancak insanlara korku salmamak için tüm etkileri Karadeniz’le sınırlıymış gibi gösterildi. Ayrıca nasıl bir gamsızlıksa, okullarda bedava fındık dağıtıldı, bakanın biri çıktı çay may içti, fıkra gibi memleket…
Siz ne yapacaksınız patladığında? Bu nükleer santralin fıtratında var mı diyeceksiniz? Karşı çıkanları bir güzel dövüyorsunuz, gaza boğuyorsunuz. Yetmedi artık radyasyona mı boğacaksınız?
Dünya uyanışta. Nükleer santral devri kapanıyor, herkes yenilenebilir, doğal enerji kaynaklarının peşinde. Üstelik düşük masraflı, az maliyetli… Ama biz bayılıyoruz arkadaş nükleere. Ne diyelim, nükleeri seven, radyasyonuna katlanır mı diyelim? Geri dönüşü yok bu işin… Bu kadar abuk subuk iş kazasının, tehlikenin, riskin yaşandığı bir ülkede, çok büyük risktir santraller! Ne zaman anlayacaksınız, patladığı zaman mı?
Bu bakanlıklarda doğa düşmanı, santral aşığı insanlar özel mülakatlarla mı seçiliyor anlamadım ki. Nükleer santraller üçüncü dünya ülkesi gerçeğidir ve bu raporun onayının altına atılmış imzalar, büyük bir ölüm riskinin altına atılmış imzalardır…
2023’E KADAR 23 NÜKLEER SANTRAL
Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı diyor ki, 2023’e kadar 23 nükleer santral yapacağız. Eyvah! Tehlike Türkiye sınırlarını da aştı! Uluslararası bir faciaya yol açacaklar.
Batıda Balkanlara, oradan Avrupaya sıçrayacak, Doğuda Avrasya’ya sonra Asya’nın bir kısmına. Güneyde Akdenize, oradan Afrikaya. Kuzeyde Karadeniz’e oradan Ukrayna’ya Rusya’ya… Türkiye başlatacak üçüncü dünya savaşını bu gidişle!
DAHA MADENLERİMİZİ DENETLEYEMİYORUZ
Madenlerimiz ilkel, kendimizi kıyasladığımız ülkelerin madenlerine bi in bak. Sen daha madenini denetleyemiyorsun adam gibi. Maden faciaları sonucunda yaşanan ölümlerde dünyada ilk sıralardayız. Kalkmış diyorsun ki nükleer santral yapacağız… Ne diyeyim? Yorumu siz sevgili okurlara bırakıyorum.
Mark Kinver’in BBC News’de yayınlanan haberini, Yeşil Gazete gönüllü çevirmenlerinden Ayşe Koçak‘ın çevirisiyle sunuyoruz.
* * *
Bir araştırmaya göre kentsel tarımcılık küresel gıda güvenliği üzerinde giderek daha önemli bir rol oynuyor.
Araştırmacılar uydudan elde ettikleri verileri kullanarak kentlerin çevresindeki 20 kilometreye kadar yayılan alana baktı ve buralarda yer alan tarımcılık faaliyetlerinin toplamının 28 Avrupa Birliği ülkesi büyüklüğünde olduğu sonucuna vardı. Uluslararası bilim insanları grubu bu sonucun kırsal alanlara yoğunlaşan tarımcılık araştırma ve geliştirme çalışmalarını etkilemesi gerektiğini söylüyor.
Araştırmacılar uydudan elde ettikleri verileri kullanarak kentlerin çevresindeki 20 kilometreye kadar yayılan alana baktı ve buralarda yer alan tarımcılık faaliyetlerinin toplamının 28 Avrupa Birliği ülkesi büyüklüğünde olduğu sonucuna vardı
Araştırmanın yazarlarından ve Uluslararası Su Yönetimi Enstitüsü (IWMI) araştırmacılarından Pay Drechsel “Bu kentsel gıda üretimi üzerine küresel ölçekte yapılan ilk çalışma” diyor.
“Kentsel tarımcılıkla ilgilenen insanlar vardı ancak bu konunun detaylarını bilmiyorduk. Diğer tarımcılık sistemlerinden farkı neydi? Bu araştırma bize kentsel tarımcılığın sandığımızdan çok daha büyük ölçekte yapıldığını gösterdi”. Grup, araştırmanın aslında fazla ihtiyatlı bir tahminde bulunmuş olabileceğini, çünkü araştırmanın sadece nüfusu 50 binden yüksek olan kentsel alanlara yoğunlaştığını belirtiyor.
Kentsel dünya
Dr Drechsel, kentsel tarımcılık faaliyetinin diğer tarımcılık sistemleriyle karşılaştırıldığında şaşırtıcı sonuçlara ulaşıldığını söylüyor. Örneğin Güney Asya’da pirinç üretiminin yapıldığı toplam arazi, dünyadaki kentsel alanlarda tarım yapılan alandan daha küçük.
Büyüyen kentsel tarımcılık sektörü sürdürülebilir su yönetimiyle ilgili soruları da beraberinde getiriyor.
Aynı şekilde, sahra-altı Afrika’da mısır üretiminin yapıldığı toplam alan dünyanın diğer bölgelerindeki kentsel üretim alanlarından daha geniş değil. Birleşmiş Milletler verilerine göre dünya nüfusunun %50’si artık kentsel alanlarda yaşıyor, bu da dünyadaki tarımın değişen manzarasını açıklıyor.
Dr Drechsel “Masanın çiftliğe daha da yaklaştığını söyleyebiliriz” diyor.
“Hindistan’a baktığımızda en ilginç etmenin ülkedeki şehir ve kasaba çokluğu nedeniyle bütün ülkeyi kentsel ya da yarı kentsel olarak ayırabilir olmamız. Bu durum kentlerin çevreye yaptıkları etki bakımından birçok sonuç doğurabilir, çünkü kentler suyu alıp yerine kirli atık bırakıyor” diye ekliyor.
Dr Drechsel, Gana’yı örnek vererek sebze üreticilerinin çoğunun mahsullerini kirlenmiş su ile suladığını, Akra’da ise ev su atıklarının %10’unun dolaylı olarak kentsel tarımda yeniden kullanıldığını belirtiyor.
California Üniversitesi Berkeley’den Anne Thebo, araştırmanın “kentsel mahsul üretimini bölgesel ve küresel boyutta daha iyi anlamaya yönelik önemli bir adım olduğunu, özellikle şehirlerin biraz dışındaki bölgelere tarım alanları ekleyerek buraların kentsel su ve gıda yönetimi için gerçekten ne anlama geldiğini gözlemleyebileceğimizi” söylüyor.
Dr Drechsel tarım ve kentsel gelişim politikaları arasındaki uyumu teşvik etmenin önemli olduğunu söylüyor. Ancak bunun gelişmekte olan ülkelerin çoğunda olmadığını, çünkü kentsel dağılmanın bu ülkelerde çok daha hızlı oluştuğunu; yasal ve idari altyapının kentsel gelişim politikalarına ayak uydurabilecek durumda bulunmadığını vurguluyor
Kaz Dağlarına yapılmak istenen termik santral ve maden ocağı projelerine karşı Kaz Dağı ve Madra Dağı Belediyeler Birliği, Çanakkale TMMOB ve Çevre Derneklerinin başlattığı hukuk mücadelesi yaşam savunucularının lehine sonuçlandı.
Çanakkale’nin Lapseki İlçesi sınırları içinde açılıp işletilmesi planlanan Kirazlıdere 2 Termik Santrali projesi hakkında verilen 14.06.2013 tarih ve 3025 sayılı ÇED olumlu kararının iptali istemi ile açılan dava olumlu sonuçlanırken, Biga İlçesinde ise Karabiga Beldesi sınırları içinde açılıp işletilmesi planlanan Karaburun Termik Santrali projesi de yine Çanakkale İdare Mahkemesi tarafından 2014/766 sayılı karar ile iptal edildi.
Diğer yandan, Yenice İlçesi Sofular Köyü mevkinde yapılması planlanan yer altı kurşun ve çinko maden ocağı projesine dair verilen 20141178 sayılı ÇED gerekli değildir kararının iptali istemi ile açılan davada sonucunda da karar iptal edilerek maden ocağın açılmasına izin verilmedi.
Yapılan işletme iptalleri konusunda açıklama yapan Kaz Dağı ve Madra Dağı Belediyeler Birliği Başkanı Cahit İnceoğlu “Kaz Dağlarımızdaki çevre katliamının önüne geçmek için bu güne kadar yirmiye yakın dava açtık. Açtığımız tüm davaları kazandık. Bundan sonra da hukuk mücadelemizi sürdüreceğiz. Kaz Dağlarımızın ilkel enerji ve madencilik projeleri uğruna hunharca talan edilmesine seyirci kalamayız. Bir Dünya Mirası olan Kaz Dağları’nın tüm doğal zenginlik ve güzellikleri ile birlikte gelecek kuşaklara bırakılmasına katkıda bulunmak bir yurt severlik görevidir” dedi.
1Aralık Dünya Aids günü dolayısıyla bir açıklama yayınlayan Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi ciddi bir tehdit oluşturmaya devam eden Aids hastalığına karşı eğitimin önemine dikkat çekti ve Hükümeti etkin tedbirler almaya çağırdı.
YSGP eşsözcüleri Sevil Turan ve Naci Sönmez imzasıyla yayınlanan açıklama şöyle:
Bugün 1 Aralık Dünya AIDS günü…
Türkiye’de pek çok HIV ile enfekte kişi ilaç tedavisiyle sağlıklı olarak yaşamlarına devam etme uğraşı içindeyken, tanı sayısının giderek artmakta olduğu da bilinmektedir.Türkiye’de ne yazık ki HIV ve AIDS hakkında yaygın bir bilgisizlik ve beraberinde gelen ayrımcı yaklaşımlar varlığını sürdürüyor.
Oysa HIV, bilgi sahibi olunarak önlenebilecek bir enfeksiyondur. Bu konuda Sağlık Bakanlığı’nın ve ilgili kurumlarının toplumda farkındalığı geliştirecek çalışmalarının yetersiz olduğu açıktır.
Öte yandan tedaviye erişememe HIV ile mücadelede önemli bir diğer sorun olarak karşımızda durmaktadır. HIV ile enfekte kişilerin gelişmiş tedaviye erişebilmesi için kamu bütçesinden ayrılan payın artırılması oldukça gereklidir. Hiçbir şey insan hayatından, sağlıklı yaşam hakkından daha önemli değildir. HIV pozitif olan kişilerin sağlık kuruluşlarında kaliteli bir hizmet alabilmeleri için hem ihtiyaçlar doğrultusunda bütçenin organize edilmesi hem de sağlık çalışanlarının konuyla ilgili donanımlarının tam olması sağlanmalıdır. Tedavide gerekli ilaçlara ücretsiz erişimin gerçekleştirilmesi, bu noktada atılması gereken en acil adımların başında gelmektedir.
HIV pozitif kişilerin yaşadığı zorluklar çalışma hayatında ve sosyal yaşamda da kendisini göstermektedir. Çalışma haklarının önünde hiçbir engel bulunmamasına rağmen işten atılma/işe alınmama gibi keyfi ayrımcı uygulamalarla karşılaşılmaktadır. HIV enfekte kişiler diğer yurttaşlarla aynı haklara sahiptir ve bu tür ayrımcılıkların önüne geçebilmek için toplumda HIV farkındalığının artırılması elzemdir. Okul müfredatlarında HIV ve AIDS ile birlikte cinsel sağlığa ilişkin bilgilerin yer aldığı derslerin bulunmasının ve özellikle medyanın bu konudaki rolünün etkili olduğunu, doğru haber ve bilgilendirmelerin dolaşımının önemini vurgulamak isteriz.
HIV ve AIDS ile mücadelede önyargıları aşmak, farkındalığı geliştirmek ve tedaviyi sağlayacak ilaçların ücretsiz ve kolayca erişiminin önündeki engelleri kaldırmak için Sağlık Bakanlığı’nı çalışmalarını geliştirmeye davet ediyor ve konunun takipçisi olacağımızı paylaşmak istiyoruz.
Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi Eş Sözcüleri Sevil Turan & Naci Sönmez
Tarih Vakfı Türkiye demokrasi ve basın yayın tarihinin önemli duraklarından Tan Matbaasında yeni bir etkinlikle İstanbulluların karşısına çıkyor. Tan matbaasının yakılmasının yıldönümü olan 4 Aralık günü açılacak sergi bir yandan kente yeni bir sergi mekanı sağlarken Tan Gazetesinin demokrasi ve basın özgürlüğü serüvenine odaklanıyor.
Yayın hayatına 1935 yılında Atatürk’ün talimatı ve İş Bankası sermayesiyle başlayan, gerek teknik donanımı, gerekse dönemin en önemli kalemlerini barındıran yazar kadrosu ve yepyeni sayfa anlayışıyla Türk gazeteciliğinde bir atılım gerçekleştiren Tan gazetesinin 1945 yılında baskın, yağma ve linç girişimleriyle neticelenen serüveni basın tarihimizin olduğu kadar demokrasi mücadelesinin de en önemli sayfalarından.
Tan gazetesi 1935 yılında Ali Naci Karacan, 1936’da, Ahmet Emin Yalman’ın başyazarlığında yayınlandı. Zekeriya Sertel ve Halil Lütfi Dördüncü, Yalman’ın ortaklarıydı. 1938 sonunda Ahmet Emin Yalman’ın ayrılmasıyla bütünüyle Zekeriya ve Sabiha Sertel tarafından yönetilen gazete, İkinci Dünya Savaşı yıllarında tek parti rejimi altındaki Türkiye’de savaş karşıtı ve anti-faşist demokrasi cephesinin bayraktarlığını üstlendi. Bu tavır, hem tek parti yönetimini, hem de faşizmin yükselişi sırasında güçlenen milliyetçi-ırkçı kesimi rahatsız etti. 1945 yılında doruğa çıkan tepkiler, 4 Aralık 1945 tarihinde ünlü Tan Baskını ile noktalandı. Sabiha ve Zekeriya Sertel yargılandılar, beraat ettiler ama ülkeyi terk etmek zorunda kaldılar. Halil Lütfi Dördüncü, Tan gazetesini aralıklarla birkaç kere daha çıkardı. 6 Ocak 1959’da, hemen yanındaki binada meydana gelen patlama sonucunda Tan Matbaası binasının da yıkılmasıyla Tan gazetesi tarihin tozlu sayfalarına karıştı.
Sergi işte tam bu noktada, Cağaloğlu yokuşunun başında, yıkılan Tan Matbaası’nın yerine inşa edilen Halil Lütfü Dördüncü İşhanı’nda açılıyor. Yeniden düzenlenerek Tan Evi adını alan orta avlulu bodrum katı, bundan böyle hem basın yayın tarihimiz, hem de Cağaloğlu/Sirkeci semt tarihlerine odaklanan Tarih Vakfı etkinliklerine ev sahipliği yapacak. Yokuşun Başı: Demokrasi Mücadelesinde Tan Gazetesi (1935-1945) sergisi, sergi salonu, kafe, sanat atölyeleri ve kitap satış birimlerinden oluşan Tan Evi’nin ilk etkinliği.
Tarih Vakfı tarafından hazırlanan serginin küratörü Gökhan Akçura, tasarımcısı Mehmet Ulusel. Halil Lütfü Dördüncü İşhanı ve Türkiye Gazeteciler Cemiyeti işbirliği ile hazırlanan sergi, TÜYAP, Türkiye Yayıncılar Birliği ve Sirkeci Mansion Hotel’in desteğiyle gerçekleşti.
Tan Baskını’nın 69. yıldönümünde, 4 Aralık 2014 günü saat 18:00 de açılacak ve 31 Mayıs 2014 tarihine kadar devam edecek sergiye, basın yayın tarihine odaklanmış panel, konferans, belgesel gösterimi gibi pek çok yan etkinlik eşlik edecek.
Sergi: 4 Aralık 2014 – 31 Mayıs 2015
Yer: Tan Evi, Ankara caddesi, No: 32, Halil Lütfü Dördüncü İşhanı, Cağaloğlu