Ana Sayfa Blog Sayfa 3806

Pınar Selek davası 5 Aralık’ta

Pınar Selek’in yargılandığı Mısır Çarşısı patlaması davası 5 Aralık saat 10.00’da görülmeye devam edilecek.

27...

Davaya çağrı yapan Hala Tanığız Platformu, 16 yıldır devam eden dava sürecini özetleyen bir video hazırladı.

Sosyolog yazar Pınar Selek, yargılandığı Mısır Çarşısı patlaması davasında ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırılmış, Yargıtay 9. Ceza Dairesi’nin müebbet hapis kararını bozmasının ardından yargılama yeniden başlamıştı.

İstanbul 15. Ağır Ceza Mahkemesi 3 Ekim’de görülen duruşmadaYargıtay’ın Pınar Selek hakkında verilen ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasının bozulma kararına uyulmasına karar vermiş, Selek hakkındaki yakalama kararını da bozmuştu. Ayrıca mahkeme heyeti Savcılık makamının mütalaasını hazırlaması için süre vermişti.

5 Aralık Cuma günü görülmeye devam edilecek olan davada savcılık makamının davaya ilişkin mütalaası ve talepleri açıklanacak.

Hala Tanığız Platformu, duruşma öncesi saat 9.30’da Çağlayan Adliyesi önünde bir basın açıklaması yapacak.

(Bianet)

Yeşiller / Sol : Engelsiz bir dünya mümkün!

Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi 3 Aralık Uluslararası Engelliler Günün nedeniyle bir açıklama yayınlayarak engellilerin ayrımcılığa uğramadan,kendi başlarına ve onurlu bir hayat yaşamaları için gerekli düzenlemelerin yapılmasını istedi.

YSGP eşsözcüleri Sevil Turan ve Naci Sönmez imzasıyla yayınlanan açıklama şöyle:

Engelsiz bir dünya mümkün!B37agVpCcAEfcxC

Birleşmiş Milletler 1992 yılında aldığı kararla, 3 Aralık gününü “Uluslararası Engelliler Günü” olarak ilan etti. BM İnsan Hakları Komisyonu 5 Mart 1993/29 tarih ve sayı numaralı bildirisi ile 3 Aralık gününün; “Engellileri Topluma Kazandırma ve İnsan Haklarını tam ve eşit ölçüde sağlama” amacıyla BM üyesi ülkeler tarafından tanınmasını istedi.

BM üyesi olan Türkiye’de nüfusun %12’sini (8,5 milyon kişi) oluşturan engellilerin yığınlarca sorunu çözüm beklemeye devam etmektedir. Engelliler, muhatapları olan yetkililerden sorunlarına dair çözüm üretilmesi taleplerini her 3 Aralık gününde dile getirirler; ancak AKP iktidarında da süren ertelemeci yaklaşımlarla kalıcı çözümler üretilmediğinden, sağlıklı insanlara göre kat kat fazla yaşam zorlukları ile mücadele içindedirler.

Günlük yaşantıdan toplumsal hayatın her alanında ayrımcılığa uğrayan engelli yurttaşların, kendi başlarına ve onurlu bir hayat yaşamaları için gerekli düzenlemeler yapılmamaktadır. Temel insani ihtiyaçlara ulaşımdan, siyasal, sosyal ve iş hayatına katılıma kadar engelliler yok görülerek örülen sistem ayrımcılığı derinleştirmektedir.

Engelliler bir 3 Aralık gününde daha sorunlarına çözüm için istek ve taleplerini ısrarla yineliyor. Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi olarak, engelliliğe engel olmayı ve engellilerin toplumsal yaşama katılımını sağlamak için gerekli yasal düzenlemeleri gerçekleştirmeyi, engelli örgütlerinin katkıları doğrultusunda politikalar geliştirmeyi ve uygulamalarda bulunmayı kendimize görev sayıyoruz.

Engellilerin onurlu ve eşit yurttaşlar olarak yaşayabilmelerini sağlayabilmek için öncelikle sağlık, eğitim, çevre, kent yaşamı gibi alanlarda gerekli fiziksel ve maddi koşulların yaratılması gereklidir.

İş hayatına katılımının güçlendirilmesi için gerekli koruyucu önlemlerin alınması, var olan istihdam kotalarının artırılması, iş bulamamış ya da çalışamayacak durumdaki engellilere her ay asgari geçim düzeyini sağlayacak bir ücret ödenmesi, engellilerin çalışma ve sosyal güvenlik alanındaki eşitsizliklerini giderebilecek adımlar olacaktır.

Mevzuatta ve resmi kayıtlarda hala geçerliliğini koruyan, engelli bireylere yönelik muhtaç algısını güçlendiren “sakat, özürlü, çürük” gibi kelimelerin değiştirilmesi ve engelli olmayanların bu konuda farkındalık sahibi olmalarını sağlayacak çalışmaların yapılması da engellilerin sosyal yaşamlarının adil organizasyonu için önem arz etmektedir.

Öte yandan, engellilerin eşit yurttaşlar olarak yaşaması için düzenlemelerin gerçekleştirilmesi ve uygulamaların denetlenmesi sürecine ve engellilerle ilgili her türlü sorunun çözümüne engellilerin kendi örgütlenmeleri aracılığıyla katılımı, söz ve karar sahibi olmaları sağlanmalıdır.

AKP Hükümeti bir an önce bu koşulları sağlamalı ve engelli yurttaşların eşit haklara sahip engelsiz bir yaşam sürebilmeleri için gerekli adımları atmalıdır.

3 Aralık Dünya Engelliler Gününün engellilerin sorunlarına çözüm üretilmesine ilişkin kalıcı ve somut çalışmaların konuşulmasına vesile olmasını istiyoruz.

Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi Eş Sözcüleri
Sevil Turan & Naci Sönmez
03 Aralık 2014

 

Zeki Usta, Rüzgar gazı ve Otonom enerji’ye giden yol

2 Aralık 2014, Az sonra sabah olacak. Facebook‘ta YERLİ TOHUM TEMİZ SU ve GIDA HAREKETİ’nin sayfasındayım.  Çevreci mucit Yılmaz Usta’nın videosu, mutlaka bakmalıyım. Zeki Usta elektrik teknisyeni ve makina da okumuş. Günışığından gaz  elde ediyor.

Almanya Greenpeace’in son safhasına gelmiş olan bir projesini hatırlıyorum. Almanya Greenpeace şubesinin enerji kooperatifi ayni teknolojik yaklaşım ile ilk tesisi kurmus durumda. Teknoloji bilindigi gibi elektroliz ile hidrojen (dogal gaz) elde etmek.. Bu teknolojinin dünya icin çığır açan esprisi elektroliz değil, elektroliz biliniyor zaten. Bu teknoloji ile doğrudan kullanmadığınız ve çok pahalı pillerle ancak kısıtlı bir süre depolayabildiğiniz güneş yahut rüzgar enerjisini bir başka güç kaynağı olarak depolayabiliyorsunuz.

Bilindiği gibi fosil kafalıların yenilenebilir enerjiler konusundaki temel eleştirileri bu enerjilerin depolanamamasıdır. Bu nedenle medeniyetin gerektirdiği elektriği yeterince hazır tutamazsınız, derler. Başka bir deyimle “eee rüzgar esmez ise elektrik nereden gelecek” diye tembel tembel sırıtırlar. Biz ise soruyu onlara şöyle soralım: Rüzgar fazla eser ise yani ihtiyaçtan fazla elektrik üretirsek ne yapacağız? Cevabımız: Bu fazla elektrik ile elektroliz yoluyla hidrojen yani doğal gaz elde edeceğiz. Mevcut doğal gaz depo ve boru sistemine vereceğiz. Lazım olduğunda doğal gazdan kojenerasyon yoluyla tekrar elektrik elde edeceğiz. Zeki Usta bunu güneş paneli ile ve ev tipi olarak yapmış. Elde ettiği hidrojeni ise ısıtma amaçlı kulanıyor.

Almanya‘da Greenpeace tesisi rüzgar tribünü ile elde ettiği hidrojeni doğal gaz şebekesine bağlamış. Bundan elde ettiği gazı ısınma amaçlı olarak abonelerine satıyor. Wind=Rüzgar ve Gas=gaz,  yani rüzgar gazı diyorlar adına . Ancak teknoloji yeni ve bu teknolojinin masrafı ve daha da gelişmesi için aboneler bilerek isteyerek biraz fazla ödüyorlar (aslında daha AR-GE aşaması da tam bitmiş değil galiba, zira gazı  şebekeye de daha veremiyorlar, bunun yatırımı daha tamamlanmamış. Ancak eli kulağında, zira Grenpeace kooperasyon yapmak isteyen başka rüzgar santral işleticileri arıyor). Ocak ayında fiyatlar indirim var!  Kontrat fiyatı yani aylık abonelik temel ücreti 14,90 Eurocent. Kullanılan gazın fiyatı halen kWsaat başına 6,65 Eurocent, Windgas aboneleri kWsaat başına 0,40 Eurocent fazla ödüyorlar. Evet bu bir teşvik tabii ama devlet parası filan değil, evet tüketici bilerek isteyerek çevreci teknolojiye parasıyla destek oluyor.

Almanya kurtulsun yahut enerjide dışa bağımlı olmasın kavramı bu fedakarlığı izah etmekte çok yetersiz kalıyor (malum bir ülkenin kurtulması için bayrak sallamak yeterlidir, ayrıca cepten harcamaya ne gerek). Tüketiciler bunu iklim değişikliğini frenlemeye katkı yapmak  için yapıyorlar. Tüketiciler bunu dünya fosil yakıtlardan kurtulsun diye yapıyorlar, cepten katkı yapıyorlar

Yenilenebilir enerjileri depolamak için uygulanmaya yeni yeni başlanmış başka teknolojiler de var. Okuyunca  „tüh be, bu kadar basitmiş, nasıl oldu da ben düşünemedim“ diyeceksiniz.   Şimdilik bunları anlatmıyorum. Onun yerine konumuza dönelim, otonom enerji konusuna.

Otonom enerji üretiminin başlaması ve gelişmesi  yurttaş inisyatifi gerektiriyor. Devletten beklemekle  olmuyor. Ama özerk davranan yurttaş aynı zamanda devletten talep etmesi gereken şeyi de biliyor. Şu günlerde Almanya’dayım, dolayisiyle şöyle ifade etmeliyim: Burada seçmen hangi kiliseye (katolik ya da protestan)  gidiyorsa  ona göre oy vermiyor. Burada muhafazakar partiler var tabii ama seçmen oyunu kendi kilisesinden çıkan adaya verme gibi otomasyona uğramış değil. İkincisi burada da seçmen yahut yurttaş katılımcı demokrasi taraftarı. Bunun için çok basit bir adım atıyor, bizzat katılıyor. Katılmasında engel varsa „alanımı genişletin“ diye talep ediyor. Çoğu zaman da bunu parlamentodışı mücadele ile, bizzat alan kazanarak yapıyor.

Daha geçen hafta Türkiye’de idim, gene burada  yani Türkiye’de nasıl oluyor? Katılımcı demokrasi istiyoruz, deniyor. Burada yolunu yordamını bulup devletten bağımsız atılımlar yapıldığını pek görmüyoruz. İsteriz deyince de TOMA filan görüyoruz. Bir de gerçekten takdir etmemiz gereken Zeki Usta gibi mucitlerimiz var. Bunların çalışmalarını duyunca çok seviniyoruz. Netice çıkmayınca da komplo teorileri yapıyoruz. Halbuki dünyada bu tür inovasyonların, icatların seri üretim safhasına geçememesinin sebebi sermaye yokluğudur. Beri yanda pek çok ülkede Venture Capıtal adı verilen yatırım şirketleri vardır, bu tür mucitlerle sermayedarlar bir araya gelir ve işin yürütülmesi filan da profeyonellere verilir.

Almanya’da devlet kömür ve nükleeri teşvik ediyor. Yenilenebilir enerjilerden daha fazla teşvik dağıtıyor bu alanda. Kapitalist devlet haliyle fıtratına göre davranıyor ve bu tavır sistem sorunu. Ama bu konu o noktada bitmiyor.  Iklim değişikliğine karşı şahsen bir şeyler yapmak isteyen yurttaşlara gelecek yazımda koopratif dısında da yollar önereceğim.Ve eminim asıl siz okuyucular ve uzmanlar onlarca yol önereceksiniz.

Alper Öktem

 

 

Alper Öktem

Greenpeace’den Enerji Bakanı Taner Yıldız’a Akkuyu ÇED yanıtı

Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız‘ın Akkuyu Nükleer Santrali ile ilgili ÇED raporunun kapalı kapılar ardında, ayrıntılı bir açıklama yapılmadan onaylanması sonrası yaptığı açıklamada Greenpeace’in Akkuyu Nükleer Santral sürecine dair bilgisinin yetersiz olduğunu iddia etmesi üzerine Greenpeace Akdeniz İklim ve Enerji Kampanyası Sorumlusu Devin Bahçeci; Bakan’ın açıklamalarına yanıt verdi.

22...

Nükleer Santral’in atık konusunun net olmadığını anımsatarak başlayan yazılı açıklamada, “Sayın Bakan’ın bahsettiği Hükümetler Arası Anlaşma ile ÇED Raporu’nun detaylarından haberdarız. Ancak bu anlaşmada ve ÇED raporunda, atıkların nasıl yönetileceği konusu detaylı olarak açıklanmış değil. Eğer bizim bilmediğimiz başka bir Anlaşma varsa ilgili anlaşmayı sadece bizimle değil tüm Türkiye kamuoyu ile paylaşmasını talep ediyoruz” denildi.

Nükleer Atıklar İstanbul Boğazı’ndan mı geçecek?

“Nükleer Atıklar İstanbul Boğazı’ndan mı geçecek?” sorusunu Bakan Taner Yıldız’a yazılı olarak yönelten Devin Bahçeci,

“Haritaya baktığımızda Akkuyu ve Rusya Federasyonu limanları arasındaki rotada, atıkların İstanbul Boğası’nda geçeceğini görüyoruz. Atıklar taşınacaksa bu çok tehlikeli bir güzergah ama taşınacağına dair Rusya’nın bağlayıcı bir taahhüdü yok. Bu durumda atıklar binlerce yıl Türkiye’de kalabilir. Ne Türkiye’de ne de dünyada atıkları bunca yıl bir sorun çıkarmadan depolayacak bir teknoloji yok.” şeklinde bilgi verdi

Devin Bahçeci, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız’a Greenpeace’in yanıtını IMC TV’de yayınlanan Yeşil Bülten programında da açıkladı

Bakanlığın şeffaf olma taahhüdü varsa, bazı sorulara tüm kamuoyuna açık şekilde yanıt vermesi gerekiyor. Çünkü bu soruların yanıtları ÇED raporunda bulunmuyor diyen Greenpeace Akdeniz İklim ve Enerji Kampanyası Sorumlusu Devin Bahçeci, ÇED raporunda şeffaf olarak içeriği belirtilmeyen sorulardan bazılarını ise şu şekilde belirtti;

·       Nükleer atıklar, Rusya Federasyonu’na taşınmadan önce konteynırlar içinde ne kadar tutulacak?

·       Atıklar boğazlardan mı geçerek taşınacak? Bu sürece dair, olası ulaştırma kazaları göz önünde bulundurularak yapılan kaza analizleri nelerdir?

·       Nükleer atıkların Akkuyu’dan Rusya limanlarına taşınmasında hangi ulaşım yolları düşünüldü? Civar şehirlerin karşılaşabileceği risklere ilişkin (iç tehlikeler, mavnanın batması, terör saldırıları) incelemeler yürütüldü mü?

·       Ulaşım rotası doğrudan İstanbul Boğazı’ndan geçtiği takdirde deniz kazalarını engellemek için özel tedbirler alındı mı? Boğaz, mavnanın geçişi sırasında özel olarak kapatılacak mı?

·       Rusya ne kadar süreyle hangi atıkları alacak? Kısa, orta ve uzun vadeli atıklara dair planlat nelerdir. Rusya’nın yasal bağlayıcılığı olan bir taahhüdü var mıdır?”

Akkuyu Nükleer Güç Santrali’nin inşasına dair ÇED raporu Rusya Federasyonu Devlet Başkanı Vladimir Putin’in Türkiye ziyaretine saatler kala devletin resmiş ajansı tarafından bir bültenle duyurulmuştu. Nükleer karşıtı aktivistler ve tüm kamuoyu halen onaylandığı belirtilen ÇED raporu ile ilgili ayrıntıların Enerji Bakanlığı tarafından şeffaf bir şekilde paylaşılmasını bekliyor.

(Yeşil Gazete)

 

Gezegeni beslemek için formül belli: Küçük çiftçileri rahat bırakın!

GRAIN tarafından The Ecologist’de yayınlanan haberi Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni Zeynep Ersoy’un çevirisiyle sunuyoruz.

* * *

GRAIN’in haberine göre, küçük çiftçiler tüm dünyada kurumsal tarımın önünü açmak için topraklarını bırakmaya zorlanıyor ve bu duruma gerekçe olarak dünyayı besleme ihtiyacı gösteriliyor. Fakat aslında en üretken olanlar küçük çiftçiler. Küçük çiftçilerin toprakları ellerinden alındığı sürece, dünyadaki açlık artacak. Onlara arazilerini geri vermek gerekiyor.

Birleşmiş Milletler 2014 yılını Uluslararası Aile Tarımı yılı ilan etti. Kutlamalar kapsamında,  Birleşmiş Milletler Tarım ve Gıda Örgütü (FAO), yıllık olarak çıkarılan Gıda ve Tarım Devleti yayınını aile tarımına adadı.

20...

FAO’ya göre, aile çiftçileri dünyadaki tarım arazisinin %70-80’ini yönetiyor ve gıdanın %80’ini üretiyor. Fakat ister Kenya, ister Brezilya, ister Çin veya İspanya olsun, yerli insanlar ötekileştiriliyor ve tehdit ediliyor, yerinden ediliyor, hırpalanıyor ve hatta topraklarını isteyen kişiler tarafından öldürülüyor.

GRAIN tarafından dünyanın dört bir yanından gelen veriler incelenerek yapılan son araştırmaya göre, küçük çiftçiler dünyayı var olan tarım arazilerinin sadece %24’ünü kullanarak besliyorlar. Çin ve Hindistan çıkarıldığında bu oran %17’ye düşüyor. GRAIN’in raporuna göre bu pay gittikçe küçülüyor.

Peki, bu durumda FAO aile çiftliklerinin dünyadaki tarım arazisinin %70-80’ini oluşturduğunu nasıl iddia edebiliyor? Aynı raporda, GRAIN’in bulguları ile aynı doğrultuda olarak, FAO dünyadaki çiftliklerin yalnızca %1’inin 50 hektardan büyük olduğunu ve bu birkaç çiftliğin dünyanın tarım arazisinin %65’ini kontrol ettiğini iddia ediyor.

“Aile çiftliği” nedir?

Karışıklık FAO’nun aile çiftçiliği ile ilgilenme yolundan kaynaklanıyor. Aile çiftçiliğini, kabaca, bir birey ya da bir ev tarafından yönetilen herhangi bir çiftlik olarak tanımlıyorlar ve kesin bir tanımı olmadığını kabul ediyorlar. Böylece, sahipleri Buenos Aires’de yaşayan ve kırsal Arjantin’de bulunan büyük bir endüstriyel soya fasulyesi çiftliği FAO’nun “aile çiftlikleri” tanımına dâhil edilmiş oluyor.

Peki ya Filipinler’deki Cojuanco ailesinin sahibi olduğu ve ülkenin tarım reformu için bir savaş üssü olarak kullanılan Hacienda Luisita (ülkedeki şeker ekim alanı)? Bu bir aile çiftliği mi? Aile çiftliğinin ne olup olmadığını belirlemek için mülkiyete bakmak, köylülerin ve küçük ölçekli gıda üreticilerinin saplanmış olduğu eşitsizlikleri, adaletsizlikleri ve verdikleri mücadeleyi yok saymakla aynı şey. Bu durum ancak, FAO’nun pembe bir tablo çizmesini sağlıyor ve belki de küçük çiftçilerin kapasitelerini etkileyen en önemli faktör olan araziye erişim hakkının kısıtlanmasının göz ardı edilmesine izin veriyor. Bunun yerine, FAO aile çiftçilerinin nasıl daha yenilikçi ve verimli olması gerektiğine odaklanıyor.

Küçük çiftçiler her zamankinden daha çok baskı altında

Küçük gıda üreticilerinin araziye erişimi bir dizi kuvvet nedeniyle kısıtlanıyor. Bunlardan bir tanesi nüfus baskısı. Nüfus artışıyla çiftlikler aile üyeleri arasında bölünüyor.

19

Bir diğer neden ise, monokültür üretim yapılan tarlaların akıl almaz bir şekilde genişlemesi. Son 50 yılda 140 milyon hektarlık – neredeyse Hindistan’daki tüm tarım arazisi büyüklüğündeki alan- dört endüstriyel bitki tarafından devralındı: Soya fasulyesi, palmiye ağacı, kolza ve şeker kamışı. Bu eğilim giderek hızlanıyor.

Uzmanlar, önümüzdeki birkaç on yıl içinde palmiye ağacı ekilen alanın iki kat, soya fasulyesi ekilen alanın ise üç kat artacağını tahmin ediyor. Bu ürünler, insanları doyurmazlar ve yalnızca tarımsal sanayiyi beslemek için yetiştirilirler.

Küçük gıda üreticilerini topraklarından iten güçler arasında arazinin kurumsal çıkarlar tarafından büyük ölçekli ve kaçak olarak gasp edilmesi de bulunuyor. Dünya Bankası’na göre sadece son birkaç yıl içinde çoğunluğu Güney’de bulunan 60 milyon hektar verimli tarım arazisi, yabancı yatırımcılar ve yerel elitler tarafından uzun vadeli kiralandı. Bunun bir kısmı enerji üretimi için kullanılırken, büyük bir bölümü ise aile tarımının yerine küresel pazar için gıda malları üretmek için kullanılıyor.

Küçük güzeldir – ve üretken

Küçük üreticilerin arazilerinin azlığına rağmen gezegeni besliyor olmasının nedenlerinden biri küçük çiftliklerin genellikle büyük olanlardan daha verimli olması.

Eğer Kenya’nın küçük çiftçileri tarafından elde edilen verime ülkedeki büyük ölçekli operasyonlar ile erişilmiş olsaydı, ülkenin tarımsal üretimi iki katına çıkardı. Aynı şekilde Orta Amerika’daki gıda üretimi üç katına çıkardı. Eğer Rusya’nın büyük çiftlikleri küçük olanlar gibi üretken olsaydı, altı kat daha fazla ürün elde edilirdi.

21...

Küçük çiftliklerin gezegeni besliyor olmasının bir diğer nedeni bu çiftçilerin gıda üretimine öncelik vermesi. Küçük çiftlikler yerel ve ulusal pazarlar ve kendi ailelerine odaklanma eğilimindeler. Üretimlerinin çoğu ticari istatistikler içerisine girmiyor, ancak ürünleri en çok ihtiyacı olana, kırsal ve kentsel alanlardaki yoksullara ulaşıyor.

Eğer arazi yoğunlaşması ile ilgili mevcut süreçler devam ederse, ne kadar çalışkan, verimli ve üretken olurlarsa olsunlar, küçük çiftçilerin devamlılığı mümkün olmayacak. Veriler, tarım arazilerinin giderek daha az elde yoğunlaşması ile aç olan insan sayısında her gün yaşanan artış arasında doğrudan bir ilişki olduğunu gösteriyor.

Bir BM araştırmasına göre, küçük üreticiler ve agro-ekolojik tarım yöntemlerini destekleyen aktif politikalar on yıl içerisinde küresel gıda üretimini iki katına çıkarabilir ve küçük çiftçilere üretime devam etme, biyoçeşitliliği kullanma, ekosistemleri ve yerel ekonomileri koruma olanağı verirken; iş olanaklarını ve kırsal alanlardaki sosyal uyumu güçlendirebilir. Tarım reformları, bu yönde ilerlemek için bir sıçrama tahtası olabilir ve olmalıdır da.

Küresel gıda üretimini iki katına çıkarmak için küçük çiftçileri desteklemeliyiz

Uzmanlar ve kalkınma ajansları sürekli önümüzdeki yıllarda gıda üretimini iki katına çıkarmamız gerektiğini söylüyor. Bunu başarmak için, genellikle ticaret ve yatırım serbestleştirilmesi ve yeni teknolojilerin bir kombinasyonunu tavsiye ediyorlar.

Ancak bu politika sadece kurumsal çıkarları güçlendirip ve daha fazla eşitsizlik yaratır. Gerçek çözüm, kontrolü ve kaynakları küçük üreticilere devretmek ve onları desteklemek için tarım politikalarını yürürlüğe sokmaktır. Mesaj açık: acilen arazileri küçük çiftçilerin eline geri vermeli ve hakiki ve kapsamlı tarım reformu için mücadeleyi dünya çapında daha iyi yiyecek sistemleri için verdiğimiz kavganın merkezine oturtmalıyız. FAO’nun aile çiftçiliğine göstermelik yaklaşımı yalnızca konuyu karıştırmakta ve masaya gerçek sorunların konulmasını önlemektedir.

 

Haberin İngilizce Orjinali

Yeşil Gazete için çeviren: Zeynep Ersoy

(Yeşil Gazete, Grain, The Ecologist’)

Antarktika buzları tahmin edildiğinden daha kalın

Oliver Milman’ın The Guardian’da yayınlanan haberini, Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni Elif İlik’in çevirisiyle sunuyoruz.

* * *

İlk kez uygulanan bir yöntemle, denizde yüzen buz kütleleri robotlarla incelendi ve kıtanın kenarlarını yoğun bir buz tabakasının çevrelediği ortaya çıktı.

Antarktika’nın daha önce ulaşılamayan alanlarının çığır açan üç boyutlu haritalamaları ile geniş kıtayı çevreleyen buzun düşünüldüğünden daha kalın olduğu anlaşıldı.

İngiltere, ABD ve Avustralya’dan bilim insanları Antarktika ‘ya yaptıkları araştırma gezileriyle 500.000 metrekarelik bir alanı kaplayan buzu, SeaBed adlı bir robotla analiz ettiler.

Bağımsız Denizaltı Aracı (AUV) Jaguar, Doğu Antarktika Denizi'ndeki fotoğraftaki buz kütlesinin üç boyutlu haritalarını çıkardı. Fotoğraf: WHOI
Bağımsız Denizaltı Aracı (AUV) Jaguar, Doğu Antarktika Denizi’nde çekilen fotoğraftaki buz kütlesinin üç boyutlu haritalarını çıkardı. Fotoğraf: WHOI

Araştırmada, bu kalınlığının ortalama 1,4m ve 5,5m arasında olduğu ve yer yer 16m’ye kadar çıktığı görüldü. Bilim insanları aynı zamanda haritalanan buzun %76’sının “deforme” olduğunu, yani büyük buz parçalarının birbirine çarparak daha büyük ve yoğun buz kütleleri oluşturduğunu keşfetti.

Bu araştırmayı yürüten ve Nature Geoscience dergisinde haklarında detaylı bilgilerin yayımlandığı ekip, araştırmanın geniş ve bakir buz alanlarını daha iyi anlama konusunda çok önemli bir dönüm noktası olduğunu söylüyor. Bulgular, buzun kalınlığının ve kapsamının nasıl değiştiğine ilişkin sonraki çalışmaların başlangıç noktasını oluşturacak.

Daha önce Antarktika’daki buz kalınlığının ölçümü, teknolojik imkanların yetersizliğinden dolayı gerçekleşememişti. Buzkıran gemileri, buzun içine yalnızca belirli bir oranda girebilmiş ve hiç biri, analiz yapabilmek için buzun çekirdeğinden bir parça almak amacıyla 5,5m’den daha derine gidememişti.

Bağımsız bir sualtı aracı (AUV) olan SeaBed, araştırma ekibi tarafından su altındaki 20-30 metrelik derinlikteki buz kalınlığını ölçmek için kullanıldı. Çim biçme makinesi gibi kullanılan ve iki metre uzunluğunda olan robot, su altındaki buz kütlelerini ölçmek ve bunların haritalarını çıkarmak için yukarıya dönük bir radar kullandı. Oşinografi robotları ise denizin tabanını inceledi.

Haritalandırma işlemi 2010 ve 2012 yıllarındaki iki araştırma gezisi sırasında yapıldı ve araştırmacılar Antarktika’nın Weddell, Bellingshausen ve Wilkes Land bölgelerinin kıyı alanlarında çalıştılar. Ekipler araştırmaya İngiliz Antarktika Araştırmaları, Tazmanya Deniz ve Antarktika Çalışmaları Enstitüsü ve (British Antarctic Survey, the Institute of Marine and Antarctic Studies in Tasmania) ve ABD’deki Woods Hole Oşinografi Enstitüsü’nden (Woods Hole Oceanographic Institution) katıldılar.

Deniz ve Antarktika Çalışmaları Enstitüsü’nden Dr. Guy Williams, araştırmanın Antarktika’daki buz kütlelerinin değişimini ölçmek adına önemli bir adım olduğunu söyledi.

Raporun yazarlarından biri olan Williams “Deniz buzu, kutup ikliminin önemli bir göstergesi ancak bunun kalınlığını ölçmek hep oldukça zor olmuştur” dedi. “Araştırma, yaptığımız uydu verileriyle birlikte, buzun röntgenini çekmek gibi bir şeydi. Ancak bu kısım, tüm buzun yalnızca posta pulu oranında bir parçasıydı.

Buradaki kilit nokta, araştırmanın beklenmedik gelişmeler sağlaması. Daha önce buz derinliğini ölçmek çok zordu. Yalnızca gemilerin güvertelerinden ya da buz çekirdeğinden gözlem ve ölçüm yapılabiliyordu.

Bu araştırmalar oldukça zorlu bir çalışma gerektiriyordu ancak yine de üstünkörü bir sonuç elde ediliyordu. Buzun yalnıza ince kısmını inceleyebiliyorduk. Bu durum, bir doktorun yalnızca cildi dürterek bir hastalığa teşhis koymasına benziyordu.”

Antarktika deniz buzunun haritasının çıkarılması

Williams araştırmacıların buz kalınlığının zaman içinde nasıl değiştiğini ölçmek için rutin araştırmalar yapacaklarını söyledi. İklim değişikliğine bağlı değişiklikleri takip etmenin yanı sıra, bölgede yaşayan kril gibi canlılar nedeniyle, araştırma deniz biyologlarının da ilgisini çekecek.

“Bu bilgi dünyamızı daha da genişleten bir adım. Ancak, daha geniş alanlarda daha uzun araştırma gezileri gerçekleştirmemiz gerekiyor. Asıl istediğimiz, tüm Antarktika’da kendi başına hareket eden ancak birbirine bağlı, bağımsız robotlardan oluşan bir ekip kurmak.”

Woods Hole Oşinografi Enstitüsü’nde mühendislik alanında çalışan ve laboratuvarında AUV’nin tasarlandığı, yapıldığı ve çalıştırıldığı bilim insanı Hanumant Singh, şunları söyledi: “Deniz buzunun alt kısmının haritasını çıkarmak için AUV’yi kullanmak yazılım, navigasyon ve akustik iletişim açısından oldukça zor.

AUV Jaguar Doğu Antarktika Denizi’nde. Fotoğraf: Peter Kimball/WHOI
AUV Jaguar Doğu Antarktika Denizi’nde. Fotoğraf: Peter Kimball/WHOI

“Burada ayrıntılı bir şekilde buz kütlesinin haritasını çıkarıyoruz ve buzun sıkı istifli olduğu kısımları düzeltiyoruz. Bu yüzden SeaBed’in manevra kabiliyeti ve stabilitesi bu tür bir uygulama için ideal. Yaptığımız işleri, özellikle karşılaştığımız bazı koşullar altındayken, daha büyük araçlarla yapabilmek oldukça zor olurdu.”

 

Haberin İngilizce Orjinali

Haber: Oliver Milman

Yeşil Gazete için çeviren: Elif İlik

(Yeşil Gazete, Guardian)

Yeşil İklim Fonu’nu kim yedi? – Lima izlenimleri-2 [2. gün]

Lima İklim Zirvesi’nin ikinci günü geride kalırken, sivil toplum örgütlerinin ve küresel iklim hareketinin gündemi de belli olmaya başladı. IPCC’nin 5. Değerlendirme Raporu’nun geçen ay yayımlanan Sentez Raporu taraflara bugün geniş bir sunumla anlatıldı. Greenpeace, WWF, Oxfam, Avaaz, CAN (Climate Action Network) gibi örgütler de düzenledikleri basın toplantılarıyla ve yayımladıkları bültenlerle pozisyonlarını duyurdular. Dolayısıyla bugün hükümetlerin neler yapacağından ziyade, bilim çevrelerinin ve sivil toplumun talep ve vurgularından yola çıkarak nelerin yapılması gerektiğinden söz edebiliriz.

Oxfam da Peru'da
Oxfam da Peru’da

Meğer Yeşil İklim Fonu’nu da Shell yemiş!

Önce CAN… Her zamanki gibi bardağın dolu tarafına bakan İklim Eylem Ağı, öncelikle ABD-Çin açıklamasının ve AB’nin verdiği kararın müzakerelere pozitif ivme kazandırdığını vurguluyor. CAN’in yaptığı açıklamaya göre Paris anlaşması burada verilecek 3 kilit karara göre biçimlenecek: 2015 anlaşmasının temel unsurları, iNDCs (yani Ülkelerin Kendileri Tarafından Planlanan Katkılar – eski terminolojiyle azaltım taahhütleri) konusunda yapılacak ön açıklamalar ve 2020’ye kadar yapılacak azaltımlara hız verilip verilmeyeceği.

Ancak CAN’e göre uzun vadeli hedef de önemli: 2015 anlaşmasının temel unsurları en geç 2050’de bütün fosil yakıtların terk edilmesi ve %100 yenilenebilir enerjiye geçilmesi olmalı. CAN, iNDC metninden de umutlu: Metnin 2020-2025’den başlamak üzere 5’er yıllık döngüler için ülkelerin katkılarının ne olacağını, ayrıca finans ve adaptasyon bölümlerini de içermesi gerektiğini belirtiyor.

CAN, gelişmiş ülkelerin fosil yakıt sübvansiyonlarını sürdürmesini ise kabul edilemez buluyor. Bilindiği gibi G20 ülkelerinin her yıl yeni fosil yakıt (kömür, petrol, doğal gaz) yatakları bulunması için devlet bütçelerinden harcadığı paranın 88 milyar dolar olduğu açıklanmıştı. Yeni petrol kuyuları ve kömür madenleri açmak için her yıl 100 milyar dolara yakın parayı şirketlere akıtıp, sonra da iklim değişikliğini durdurmak için çalışmak oldukça trajik. Zira, yine gelişmiş ülkelerin gelişmekte olan ve az gelişmiş ülkelere her yıl iklim değişikliğiyle mücadele etmeleri için devlet bütçelerinden vermeleri gereken para, yani Yeşil İklim Fonu’na yatırmaları gereken yıllık miktar da 100 milyar dolar. Peki Yeşil İklim Fonu’nda şu ana kadar ne kadar para toplanabildi dersiniz? Sadece 9,7 milyar dolar! Yani, paranın o bir türlü bulunamayan kalan kısmını petrol ve kömür şirketleri mi iç ediyormuş? Yoksa şaşırdınız mı?

İklim rejiminin deregülasyonu

IMG_1779İklim Zirveleri’nin en aktif sivil toplum gruplarından biri de aralarında Friends of the Earth’ün de olduğu güçlü çevre ve adalet örgütleriyle birlikte çalışan Üçüncü Dünya Ağı, Third World Network (TWN). TWN’ye göre yeni rejimle ilgili müzakereler 3 yıldır sürdüğü halde ortaya bir metin çıkartılmaması bilinçli. Paris’ten kapsamlı ve etkili bir anlaşma çıkmasını istemeyenler bunu özellikle yapıyor. Çünkü gelişmiş ülkeler herhangi bir maliyetin altına girmeden sorunu çözmek istiyorlar. Bunu da maliyeti gelişmekte olan ülkelerin sırtına yıkarak yapmak niyetindeler. Amaçları Paris’ten çıkacak anlaşmanın gelişmiş ülkeler için Kyoto’dan zayıf, gelişmekte olan ülkeler içinse daha güçlü olması. Ayrıca gelişmiş ülkeler, anlaşmanın uyum, finans, teknoloji, kapasite gibi  gelişmekte olan ülkelere finansal yardım yapmalarını gerektirecek unsurlardan yoksun olmasını ve sadece azaltıma odaklanmasını istiyorlar. TWN’ye göre gelişmiş ülkeler herhangi bir yasal bağlayıcılık da istemiyor.

TWN bu süreci iklim rejiminin deregülasyonu, yani kuralsızlaştırılması olarak tanımlıyor. Neoliberal dünya için ne kadar tanıdık bir kelime değil mi? TWN bütün görüşmelerin ADP eşbaşkanlarının ülkelerin görüşlerini topladıkları yasal bir doküman olmayan bir “non-paper“, yani “olmayan kağıt” üzeründen yürütülmesini de eleştiriyor. Çünkü bu olmayan kağıt her an buharlaşabilir! Gerçekten de bugün ADP toplantısının açılışında eşbaşkan Kishan Kumarsingh‘in bu non-paper’ın varlığını bile büyük bir ilerleme olarak sunması oldukça ilginçti.

Sonuç olarak şu anda müzakereler yeni dönemin unsurları ve ülkelerin katkıları üzerinden sürüyor. Kaygı uyandıran nokta ise ortada dişe dokunur bir “unsur” olmadan yapılacak bir anlaşmada “katkıların” havada uçacak olması! Dün de yazmaya çalıştığım gibi, “canın sağolsun” mekanizmasıyla yapılacak bir anlaşmanın sonuç vermesi zor. O nedenle bir şekilde yasal bağlayıcılık gerekiyor. Bunun ne olacağı ise henüz belli değil.

Konuya iklim adaleti perspektifinden bakan TWN’nin en fazla üzerinde durduğu konu ise finans, teknoloji ve uyum konularını içermeyen bir anlaşmanın kabul edilemeyeceği. Bunu bugün CAN’in basın toplantısında konuşan Oxfam da aynı söylüyordu. Oxfam’dan Jan Kowalzig, gelişmiş ülkelerin Yeşil İklim Fonu’nun geleceği konusunda konuşmak istemediklerini, ancak gelişmekte olan ülkelerin de bir finansal mekanizma garantiye alınmadıkça 2015 anlaşmasının altına girmeyeceklerini söyledi. TWN de işte buna vurgu yapıyor. Eğer yeni anlaşma uyum politikalarını içermezse ve gelişmekte olan ülkeler altına girdikleri anlaşmayı uygulayabilmek için zengin ülkelerin kendilerine para yardımı yapacağı konusunda garanti almazlarsa, bu gelişmiş ülkelerin Kyoto’dan bile hafif bir anlaşmaya imza atmaları ve bu arada kendilerinin topun ağzına gelmeleri anlamına gelebilecek. Buna niye evet desinler?

Anlaşılan o hep hafife alınan para meseleleri artık meselenin can damarı haline gelmiş durumda. Eğer gelişmiş ülkeler adil bir anlaşmayı mümkün kılacak finans mekanizmasını kuramazlarsa, Paris Kopenhag’dan da beter olabilir.

cop20

2 derece değil, 1,5 derece

Bugünkü basın toplantısında Greenpeace’in uzun dönemli hedeflere yaptığı vurgu önemliydi. Ülkelerin üzerinde anlaştığı, ama ona bile uyup uymayacaklarının belli olmadığı 2 derece hedefinin felekete davetiye çıkarmak anlamına geldiğini vurgulayan Greenpeace’den Kasia Kosonen, asıl hedefin küresel ısınmayı 1,5 derecede sınırlamak olması gerektiğini söyledi. Bilindiği gibi dünyanın önde gelen iklim bilimcilerinden James Hansen da yıllardır bunu vurguluyor. Ve yine bilindiği gibi yeryüzünü şimdiden 0,9 derece ısıtmış ve dünyada bugüne dek (en azından insan türü ortalıktayken) görülmemiş bir ortalama sıcaklık düzeyine ulaşmış  bulunmaktayız. 1,5 dereceye varmak için kalan yarım derece ise, mevcut emisyonlar atmosferde 100 yıl kalacağı ve okyanuslar geç ısındığı için zaten yolda! Dolayısıyla ısınmayı 1,5 derecede durdurma hedefini yakalamak için tek şansımız hemen şimdi harekete geçmek ve fosil yakıt rezervlerinin %80’ini yerin altında bırakarak 2050’ye kadar fosil yakıt kullanımını sıfırlamak. Greenpeace, bunun mümkün ve yapılabilir olduğunu vurguluyor. Greenpeace’e göre Paris anlaşmasının fosil yakıt endüstrisine vermesi gereken mesaj 35 yıl içinde bu işin (yani petrol-kömür işinin) biteceği.

WWF ise bütün bunlara ek olarak her ülkenin yapacağı katkıyı (ya da eski terminolojide taahhüdünü) Mart 2015’e kadar belirlemesi kuralının önemine vurgu yapıyor ve alınacak hedeflerin hem iddialı, hem de adil ve eşitlikçi olması gerektiğini söylüyor.

Görüldüğü gibi sivil toplumun ve iklim hareketinin talepleri birbirine oldukça yakın ve birbirini tamamlar nitelikte. Ayrıca bu taleplerin 2009’dan bu yana kaybedilen zamanla orantılı olarak ve IPCC’nin son raporunun ve emisyon açığı hesaplarının da etkisiyle daha net ve iddialı olduğu görülüyor. Kısaca iklim değişikliğiyle gerçekten mücadele etmek ve hayatta kalabilmek için yapılması gerekenler şöyle özetlenebilir:

– Küresel ısınmayı 1,5 derecede durdurmak,

– Bunun için mevcut fosil yakıt rezervlerinin %80’ini çıkarmadan bırakmak,

– Fosil yakıtları 2050’ye kadar ekonomik sistemden çıkarmak,

– Ve 2050’ye kadar %100 yenilenebilir enerjiye geçmek.

Bütün bunları yaparken de az gelişmiş ve kırılgan ülkelerin ve toplumun yoksul kesimlerinin kayıp ve zararlarının karşılanması, uyum ve teknoloji için gelişmiş ülkelerin az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelere iklim borcunu ödemesi gerekiyor.

 

Ümit Şahin – Yeşil Gazete

Lima, 3 Aralık 2014

* Ümit Şahin, Sabancı Üniversitesi İstanbul Politikalar Merkezi’nde iklim değişikliği araştırmacısı, kıdemli uzman olarak çalışmaktadır.

İklim zirvesi 20. kez toplandı – Lima izlenimleri [1. gün]

Mersin’den jet ÇED onayına jet protesto

Mersin Nükleer Karşıtı Platform(MNKP), Mersin’in Akkuyu mevkinde yapılmak istenen Nükleer Santralinin Çevresel Etki Değerlendirme Raporu’nun (ÇED) Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından onaylanmasını protesto etti.

Mersin’in Büyükeceli Beldesinde Akkuyu mevkiinde yapılmak istenen Nükleer Santralin ÇED Raporunun Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından onaylanmasını protesto etmek için MNKP üyeleri basın açıklaması gerçekleştirdi. Bugün öğle saatlerinde Mersin Çamlıbel’de bulunan Akkuyu NGS Toplum Bilgilendirme Merkezi önünde, “Nükleer Santral istemiyoruz” pankartının arkasında yapılan açıklamaya, DİSK/Genel-İş Mersin Şubesi, KESK Mersin Şubeler Platformu ve HDP il yöneticileri de katıldı. “Mersin Çernobil olmayacak” sloganlarının atıldığı açıklamayı yapan MNKP dönem sözcüsü ve Elektrik Mühendisleri Odası Mersin Şube Başkanı Seyfettin Atar, ÇED raporunaced akkuyu noo ilişkin Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na sundukları dilekçelerle  Mersin genelinde yaşayan binlerce yurttaşın itiraz dilekçesine rağmen ÇED raporunun onaylandığını belirtti.

Demokrasinin tanımına göre hesap sorabilmek ve hesap verebilmek gerektiğini vurgulayan Atar, Hükümetin Nükleer santral kurma macerasını yolladıkları onlarca dilekçe ile sorduklarını, ancak bütün dilekçelerinin cevapsız kaldığını ifade etti. Dünyanın vazgeçtiği nükleer enerjinin alternatifsiz bir çözüm olarak dayatılmasına karşı ülkede bir çok yenilenebilir enerji kaynağının olduğuna dikkat çeken Atar, var olan doğal enerji kaynaklarının neden kullanılmadığını sordu.

‘Geleceğimiz ipotek altına alınıyor’

ÇED raporu ile geleceklerinin ipotek altına alınmak istendiğini aktaran Atar, “Hukuksuz ve haksız ÇED karar sürecine karşı her platformda mücadelemizi güçlendireceğiz” dedi. Türkiye’nin nükleer santrallere ihtiyacı olmadığını söyleyen, canlı yaşamı tehdit eden, güvenli olmayan pahalı olan dışa bağımlı enerji yatırımlarından bir an önce vazgeçilmesini isteyen Atar, “Enerji politikası yeniden sorgulanarak insan odaklı bir enerji politikası yeniden yapılmalıdır” dedi. Halka rağmen nükleer santralin yapılamayacağını belirten Atar, kamuoyuna çağrıda bulunarak Nükleer karşıtı mücadelenin büyütülmesini istedi.
bestanuce1

BM, Suriyelilere gıda yardımını askıya aldı

Birleşmiş Milletler’e (BM) bağlı Dünya Gıda Programı (WFP) yaklaşık 1 milyon 700 bin Suriyeli sığınmacıya yaptığı gıda yardımını askıya aldı. Kararın gerekçesi, kaynak yetersizliği.

21...

WFP Yöneticisi Ertharin Cousin, Suriyelilere yardımı sürdürmeleri için yalnızca Aralık ayında 64 milyon dolar gerektiğini söyledi. Cousin, yardımları olmadan çok sayıda Suriyeli ailenin kış aylarını aç geçirebileceği uyarısında bulundu.

Askıya alınan Dünya Gıda Programı kapsamında, Suriyelilere marketlerden gıda almaları için kuponlar veriliyor, böylece misafir oldukları ülke ekonomilerine 800 milyon dolar dolayında para girmiş oluyordu.WFP’ye göre, özellikle Lübnan ve Ürdün’deki kamplarda ve gayri resmi yerleşimlerde yaşayan Suriyelilerin sert kış şartlarında zaten zorlandıkları ve bu yardımlara son verilmesinin de “yıkıcı” sonuçlara yol açabileceği vurgulandı.

WFP, yeni kaynak bulunduğu anda gıda almak için elektronik kupon kullanan Suriyelilere yardımın devam edeceğini açıkladı.

(BBC Türkçe)

İklim zirvesi 20. kez toplandı – Lima izlenimleri-1 [1. gün]

Lima’dan herkese merhaba. Birleşmiş Milletler İklim Zirvesi 20. kez toplanıyor. COP 20, Peru’nun başkenti Lima’da dünkü açılış töreniyle başladı. 12 Aralık’a kadar sürecek olan görüşmeleri izleyip günü gününe Yeşil Gazete ve Açık Radyo aracılığıyla sizlere ulaştırmaya çalışacağım. Ama önce iki paragraf genel bilgi…

Greenpeace İklim Zirvesi'nin açılışı için Peru'nun ünlü İnka yerleşimi Machu Pichu'da eylem yaptı. İklim İçin Harekete Geç, Güüneşe Geç!
Greenpeace Lima İklim Zirvesi’nin açılışı için Peru’nun ünlü İnka yerleşimi Machu Pichu’da eylem yaptı. İklim İçin Harekete Geç, Güneşe Geç!

İklim zirveleri, ya da resmi adıyla 1992’de Rio Yeryüzü Zirvesi’nde imzaya açılan Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’nin Taraflar Konferansları (Conference of Parties – kısaca COP) ilk kez 1995’de Berlin’de toplandı (COP 1). 1997’de Kyoto’da yapılan COP 3’de ise Sözleşme’nin eki olarak hazırlanan meşhur Kyoto Protokolü hazırlandı, ancak başta ABD olmak üzere yeterli sayıda ülke bir türlü onaylamadığı için Protokol ancak 2005’de yürürlüğe girebildi. Bu yılki Taraflar Konferansı o nedenle Sözleşme’nin 20., Protokol’ün 10. Konferansı oluyor. (Türkiye bilindiği gibi Sözleşme’ye 12 yıl gecikmeyle, 2004’de, Kyoto’ya ise yine 12 yıl gecikmeyle 2009’da taraf oldu. Dolayısıyla bu Türkiye’nin Sözleşme’nin taraflarından biri olarak katıldığı 11. [ve Protokol için 6.] Konferans oluyor.)

Taraflar Konferansları’nda dünya hükümetleri 2007’den (hatta 2005’den) beri Kyoto’nun birinci yükümlülük döneminin sona erdiği 2012 sonrası için yeni bir anlaşma (ya da Protokol) hazırlamaya, yeni taahhütler, sera gazı indirim yükümlülükleri ve mekanizmalar üzerinde anlaşmaya çalışıyorlar. Buna Kyoto sonrası yeni iklim rejimi deniyor. Ancak, bu anlaşmanın yapılması beklenen 2009 Kopenhag zirvesinde (COP 15) yaşanan büyük başarısızlıktan beri patinaj devam ediyor. Bu arada  2012 geride kaldı, arada son derece yetersiz olan Kyoto’nun 2. yükümlülük dönemi (2012-2020) yürürlüğe girdi, ama çok az ülkenin katıldığı bu dönemi kimse ciddiye almıyor.

Zaten Kyoto da geldi geçti, iklimi değiştiren sera gazlarının atmosfere salınma miktarında (emisyonlar) en ufak bir yavaşlama eğilimi yok. Yani iklim değişikliğinin etkileri tam gaz devam ederken, dünya ülkeleri de atmosfere her yıl bir öncekinden daha fazla karbon dioksit salmaya devam ediyorlar. İşte bu durumda, şimdi bütün gözler 2020 sonrası için yeni hedeflerin ilan edileceği ve yeni bir iklim rejiminin kurulacağı 2015 Paris Zirvesi’nde, yani COP 21’de… Dün Lima’da başlayan COP 20 ise Paris öncesi son zirve olduğu için önemli. Gelecek sene yapılacak yeni anlaşmanın çatısı burada çatılacak, gelecek yıl da son boşluklar doldurularak anlaşma ilan edilecek. Bu nedenle bütün ülkeler ve Birleşmiş Milletler, yeni bir Kopenhag faciası yaşamamak için son derece temkinli. Dolayısıyla Lima gerçekten önemli ve bu kez hem Lima’ya, hem de nihai hedef olan Paris’e yönelik beklentiler olumlu.

Yalnız bir dakika! Beklentiler olumlu, tamam, ama bu durum iklim değişikliğinin durdurulacağı veya en azından yavaşlatılacağı anlamına geliyor mu? Yani dünya hükümetlerinin üzerinde anlaşmaya vardığı “iklim değişikliğini yeryüzü 2 derece ısınmadan durdurmalıyız” hedefi tutturulabilecek mi? Unutmayalım ki şu anda ısınma 1 dereceye yakın ve her yıl bir öncekinden daha sıcak oluyor, iklim felaketleri hız kesmeden devam ediyor… Peki bunun için gereken yapılıp fosil yakıtların tüketimi ve dolayısıyla dünyanın her yıl atmosfere boca ettiği sera gazı miktarı düşürülebilecek mi? İşte orası biraz şüpheli. Çünkü olumlu beklentinin anlamı hükümetler için başka; sivil toplum, bilim insanları ve iklim değişikliğinden en önce ve en fazla etkilecek ülkeler için (örneğin ada ülkeleri ve en az gelişmiş ülkeler) başka görünüyor.

Birleşmiş Milletler ve dünya hükümetleri Paris’i önemsemek ve Lima’da olumlu bir durum yaratmak konusunda samimi olsalar bile, asıl önemsediklerinin yeni bir Kopenhag yaratmamak ve neye benzerse benzesin yeni bir anlaşmaya varmak olduğu söylenebilir. Çünkü aksi takdirde bütün bir süreç ortadan kalkabilir, Birleşmiş Milletler ve Sözleşme devre dışı kalabilir, “herkes başının çaresine baksın” denebilir. Yani öncelikli hedef “süreci kurtarmak”. Bu nedenle de çıta aşağıda tutuluyor. Örneğin yeni anlaşmanın temeli büyük olasılıkla Kyoto’daki gibi “şu ülke emisyonalarını şu yıl sonunda 1990’a göre yüzde şu kadar aşağıya çekmek zorundadır” olmayacak. Onun yerine iNDCs diye fiyakalı bir kısaltma kullanılmaya başlandı. Bu kısaltmanın açılımı Intended Nationally Determined Contributions (iNDCs) oluyor. Bunu “niyet ettim iklim değişikliğine karşı mücadeleye kendi belirlediğim miktarda karkı vermeye” olarak çevirebiliriz. Anlamı ise şu: Ülkeler kendi yapabilecekleri katkıyı kendileri belirleyip bunu yapmaya niyetlenecekler.

Tamam, daha ciddi olalım ve niyet deyip işi sulandırmayalım: Kısacası bu sistem ülkelere esneklik ve hareket serbestliği sağlıyor. Yaptırım yok, zorlama yok, şu yıla göre indir, şu kadar indir, şunu yap, bunu yapma yok… Hükümetler yükümlülük, taahhüt, bağlayıcılık gibi kelimeleri neredeyse sözlükten silmiş durumdalar. Artık “katkı” var. O katkıyı planlamak ve ne olacağına karar vermek de her hükümetin kendi işi. Burada beklenen de o katkıyı ilan etmesi. Örneğin ABD’nin “2020’ye kadar emisyonlarımı 2005’e göre %17 azaltacağım” demesi gibi… Hatırlarsanız Kyoto’da 1990 emisyonlarına göre indirim hedefi belirleniyordu. Artık istediğiniz yılı da başlangıç olarak seçebiliyorsunuz. Herhangi bir zorlayıcı mekanizma da olmayınca bir ülke ilan ettiği hedefi tutturamadığında yaptırım mekanizması da herhalde “canın sağolsun” oluyor: “Bir sera gazı için birbirimizi kırmaya değmez, bir dahaki sefere inşallah…”

Peki her ülke kendi “katkı”sını kendisi belirleyecekse burada ne işimiz var? İşte bu sorunun cevabı biraz karışık… ABD ile Çin’in geçtiğimiz haftalarda yaptığı gibi ikili niyet beyanları veya AB’nin kendi içinde aldığı kararlar yetmiyor mu? Fosil yakıt şirketlerinin de pek sevdiği teknolojik çözümler ve “gönüllülük” neye yetmiyor?

Sanırım bu sorunun cevabı bütün ülkeleri işin içine dahil etmenin başka bir yolunun bulunamamasında yatıyor. Ayrıca Birleşmiş Milletler emisyonları takip etme konusunda başarılı bir sistem kurmuş durumda, bütün ülkeler bir standart çerçevesinde birleştiriliyor. Uluslararası bir sözleşmenin baskısı olmasa iyiden iyiye gevşeyecek işler hiç olmazsa belli bir düzen içinde yürütülmeye çalışılıyor. Ayrıca adaptasyon, finansal mekanizmalar vb. de çok önemli. Yani işin odağı ortak hedeften diğer noktalara kaymış durumda. Paris’te bir anlaşmaya varmak, işte bu sistemin devam etmesini sağlamak için önem taşıyor. O da başarılacak gibi görünüyor. Olumlu havanın nedeni işte bu.

Peki ya işin içeriği? Yani sistem kurtulunca iklim değişikliği duracak mı? Sivil toplum, bilim insanları ve ada ülkeleri gibi yoksul, kırılgan ülkeler bunun için mücadele ediyor. Güçlü ülkeleri yapılacak anlaşmanın işe yarar olması için zorlamaya çalışıyorlar. İsterseniz bunları da yarından itibaren konuşalım.

Pardon… Açılış konuşmaları mı dediniz? COP 20 başkanı Peru Çevre Bakanı Manuel Pulgar-Vidal, Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi Sekreteri Christiana Figueres, Peru Devlet Başkanı Ollanta Humala neler mi dedi? Cevap basit: İklim değişikliği önemliymiş, hemen harekete geçmeliymişiz, falan… Hatta Figueres bir ara Nazca çizgileri gibi anlamlı bir anlaşmaya varmalıyız diye edebiyat da yaptı galiba, ama Nazca çizgilerinin ne anlama geldiğini söylemedi. Neyse, zaten iklim zirvelerinin nasıl açıldığı değil, nasıl kapandığı önemli. İzleyelim, görelim…

Ümit Şahin – Yeşil Gazete

Lima, 2 Aralık 2014

* Ümit Şahin, Sabancı Üniversitesi İstanbul Politikalar Merkezi’nde iklim değişikliği araştırmacısı, kıdemli uzman olarak çalışmaktadır.