ABD’de Senato İstihbarat Komitesi’nin önceki gün yayımladığı ve Amerikan Merkezi Habe Alma Teşkilatı CIA’in sorgulama yöntemlerine ilişkin bilgi içeren ‘işkence raporu’na destek eski Başkan Yardımcısı Dick Cheney’den geldi.
Euronews’den Zeki Saatçi’nin haberine göre raporla deşifre olan (CIA) dehşet verici sorgulama yöntemleri ülke içi ve dışında büyük tepki çekerken Cheney, “palavra dolu” olduğunu iddia ettiği raporda bahsedilen yöntemleri ‘makul’ bulduğunu söyledi.
CIA’in işkence yöntemleriyle dolu ‘sorgulama programı’nın hazırlanmasında pay sahibi pisikolog James Mitchell de benzeri açıklamalar yaptı. Amerikan Vice News kanalına konuşan Mitchell, ‘Onlarca kişinin ölümüne neden olanlara el kaldırmanın, onları sorgulamanın nesi kötü? Anlayamıyorum.’ ifadelerini kullandı.
Rapor, 11 Eylül saldırıları sonrasında haklarında mahkeme kararı bulunmayan terör şüphelilerine sistematik ve bilinçli şiddet uygulandığını ortaya koymuştu.
3. Bartın Bisiklet Festivali’nin, 29 Ekim-1 Kasım 2015 tarihleri arasında düzenleneceği açıklandı.
Bartın Pedaldaşlar‘ın sosyal medya hesapları üzerinden 3. Bartın Bisiklet Festivali’nin afişini paylaşarak festival tarihlerini de açıkladı.
Bisikletçilerin Küre Dağları Milli Parkı’na pedallayacakları festival; Küre Dağları Milli Park Müdürlüğü, Bartın Ulus Belediyesi ve Pedaldaşlar Bisiklet Kulübü Derneği’nin katkıları ile hayata geçecek.
Bartın Bisiklet Festivali’nin ilki 2013’ün 23-25 Ağustos tarihleri arasında, 2. festival ise 29-31 Ağustos 2014‘de hayata geçirilmişti
Kuzey Kıbrıs’ta Cumhuriyetçi Türk Partisi ve Birleşik Güçler (CTP-BG) Milletvekili Asım Akansoy, 10 Aralık’ta Kuzey Kıbrıs Meclisi’nde Çevre ve Doğal Kaynaklar Bakanlığı’nın bütçesi görüşülürken, hem topluma hem de doğaya karşı duyarlı bir konuşma gerçekleştirdi.
“…Kıbrıs adası bir bütündür ve bizlerin bir şekliyle çizmiş olduğumuz hayali sınırlar doğa tarafından tanınmamaktadır. Bu bakımdan Kıbrıs Sorunu’nun federal çatı altında çözümünü önüne hedef olarak koyan ve bunu hükümet programında da ifade eden bir hükümetin özellikle çevre konusunda iki toplumlu çalışmalardan uzak durması, bu noktada sivil toplumla işbirliğine gitmemesi anlaşılabilir bir durum değildir.” Sözleriyle konuşmasına başlayan Akansoy, Türkiye’den Kıbrıs’a döşenmekte olan su hattı projesi üzerine de şu konuşmayı yaptı.
Cumhuriyetçi Türk Partisi ve Birleşik Güçler (CTP-BG) Milletvekili Asım Akansoy
“…Suyu bir insan hakkı olarak ortaya koyarken bunun içerisinde öncelikle suya erişimi sağlamak devletin bir zorunluluğudur. Anayasamızda geçen “sosyal devlet” kavramı bu hakkı da kapsamaktadır. Bu konuda Hindistan’dan tutun da Güney Afrika’ya, Hollanda’dan Almanya’ya birçok ülkede mahkemelerin vermiş olduğu son derece önemli kararlar vardır. Bunları dünyanın merkezini Dikilitaştan ibaret görmeyenlerin dikkatlice incelemesi ve önce kendi insanına, önce kendi kurumlarına güvenerek yol haritasını belirlemesi gerekmektedir. Halbuki bugün geldiğimiz noktada suyu yönetmekle yükümlü temel daire konumundaki Su İşleri Dairesi yıllardan beridir uygulanan hatalı politikalarla bitirilmiş, Jeoloji ve Maden Dairesi gibi son derece önemli hizmetler sunan bir kurum yeni yatırımlardan mahrum bırakılmış ve günün sonunda hep bir ağızdan “biz bu suyu yönetemeyiz” deme noktasına gelinmiştir. Biz bu suyu yönetiriz değerli arkadaşlar. Yeter ki insanımıza güvenelim, yeter ki belli yatırımları hep birlikte planlayabilelim ve bu konuda kararlı bir duruş sergileyelim.”
Akkuyu Nükleer Elektrik Santrali
Asım Akansoy konuşmasında Akkuyu’dan Karpaz bölgesine kadar KIbrıs’ı da kapsayan çevre konularını ele aldı
“..Özellikle Japonya’da yaşanan kazadan sonra dünyanın ileri gelen ülkeleri bu yatırımları yenilenebilir enerji yatırımları çerçevesinde ele almaya başladılar. Bu söylendiği zaman nükleeri savunan veya yenilenebilir enerji yatırımlarına mesafeli bakanların hemen dile getirdikleri ilk savunma “ama bunu yapan Almanya gibi güçlü ekonomiye sahip ülkelerdir” oluyor. Doğrudur! Ama Almanya veya diğer ekonomisi güçlü ülkelerin bu noktaya nasıl ulaştığını görmezden gelmek çok büyük bir hatadır. Tüm bu ülkeler ekonomilerini iyi bir noktaya taşırken bilime yatırım yapmış ve yeni teknolojilerin geliştirilmesine bütçe ayırmıştır. Halbuki biz kendi ülkemize veya Türkiye’ye baktığımız zaman karşılaştığımız tablo şudur: “Bizim bilime ve teknoloji geliştirmeye ayıracak bütçemiz yoktur. Durun bakalım önce bir bütçemizi denkleştirelim, sonra bunlara da katkı yapmaya başlarız” deniyor. Halbuki bütçe olanaklarını geliştirmenin ve ekonomiyi kalkındırmanın yolu bu alanlara yatırım yapmaktan geçiyor. Dolayısı ile bütçeyi geliştirmenin ön koşulu olan bir durumu bütçede kaynak olmadığı gerekçesi ile ertelemek hiçbir şekilde kabul edilemez.”
Karpaz Bölgesi;
“..Daha birkaç sene önce dönemin hükümetinin yol yapma bahanesi ile yarattığı tahribat ortada iken aradan geçen süre içerisinde hiçbir adım atılmamış olması manidardır. Çevresel değerleri ekonomik faaliyetlere tercih edenler bilmelidirler ki varacakları nokta toplumun refahı ve huzuru olmayacaktır.”
Taşocakları konusunda;
“…Yeni bazı düzenlemelere gitmek durumundayız. Meclis’in çevre komitesi –ki tüm siyasi partilerden temsilcilerin bulunduğu son derece önemli bir komitedir- bu konuda yakın zamanda önemli çalışmalar gerçekleştirmiş ve sivil toplum örgütlerini de işin içine katarak bir görüş oluşturmaya çalışmıştır.
Bu komiteyle oldukça önemli bilgilerin ve önerilerin paylaşıldığını biliyorum. Aynı önerilerin Sn. Başbakan ve Çevre ve Doğal Kaynaklar Bakanı ile paylaşıldığını da biliyorum. Ne komite üyeleri ne de diğer yetkililer hazırlanan raporları reddetmiş ve bu öneriler uygulanamaz demiştir. Gelin görün ki bu raporların gereği de yerine getirilmemiştir. Halbuki ekonomik faaliyetleri planlarken toplumdaki huzursuzluğu da görmek ve bunu gidermekle ilgili sorumluluk almak hepimizin görevidir. Dolayısıyla hükümetin ve özelikle ilgili bakanlığın bu konuda çalışma yapan meslek örgütlerinin görüşlerini dikkate alması sadece kendileri için değil, ülkede yaşayan tüm vatandaşlar için önemlidir.”
Akansoy konuşmasında sık sık, çevreye ve dolayısıyla topluma karşı sorumluluklarımızı yerine getirirken Kıbrıs’taki sivil girişime destek olmak gerektiğini hükümetin bütçe oluştururken tüm bunları gözönüne alması gerektiğini vurguladı.
Lima İklim Zirvesi’nde sondan bir önceki günün en önemli olayı ABD Dışişleri Bakanı John Kerry‘nin konuşmasıydı. Ta ki COP Başkanı Peru Çevre Bakanı Manuel Pulgar-Vidal‘in zirvede gelinen son noktayı anlatmak üzere topladığı gayrıresmi değerlendirme toplantısında müzakerelerin tıkandığı açıklanana kadar! Yoksa yeni bir Kopenhag’a doğru mu gidiyoruz?
Başkan’ın değerlendirme oturumunda yapılan açıklamaya göre, Paris anlaşması, yani ADP müzakereleri bugün yapılan oturumlarda gelişme sağlanamaması üzerine sonuç alınmadan kapandı. Bu açıklamayı yaparken elindeki 50 sayfalık taslak metne bakan ADP eşbaşkanı Kishan Kumarsingh‘in canı çok sıkkın görünüyordu. Kumarsingh’in ardından tekrar söz alan COP Başkanı Pulgar-Vidal, uzun ve duygusal bir konuşma yaparak delegelere kısaca “Lima’dan eli boş dönemeyiz, sorunu çözmek sizin elinizde” dedi.
Sonuçta zirvenin son günü olan Cuma sabahı taraflar tekrar toplanacak, ancak Lima’dan Paris anlaşmasının taslak metninin çıkması ihtimali artık biraz daha zorlaşmış bulunuyor. Gerçi büyük ihtimalle müzakereler yine Cumartesi gününe sarkar ve beklenenden daha az ve ‘taslağın taslağı’ gibi bir isim verilen bir metin üzerinde zar zor da olsa anlaşılır. Ancak bugünkü gelişme bunun bile olamaması ihtimalinin doğduğunu ve Lima’nın hiçbir gelişme sağlanamadan kapanmasının tamamen imkansız olmadığını gösterdi, ki bu durumda Paris’e kadar geçecek önümüzdeki bir yıl beklenenden daha zorlu olacak demektir. Üstelik bütün bunlar John Kerry’nin oldukça net ve iddialı konuşmasından hemen sonra oldu.
John Kerry’nin konuşmasını Cumhurbaşkanı Erdoğan da dinlemeli
ABD Dışişleri Bakanı’nın COP 20’ye katılması başlıbaşına önem taşıyordu. Lima’ya Al Gore‘la birlikte gelen John Kerry basın karşısında uzun bir konuşma yaptı. Kerry’nin geliş nedeninin tıkanmak üzere olan müzakerelerin devam etmesini sağlamak için gelişmekte olan ülkeler üzerinde baskı oluşturmak olduğu şimdi daha iyi anlaşılıyor. Kerry’nin neler dediğine geçmeden önce yorumumu yazayım: Kerry’nin söyledikleri iklim değişikliğiyle mücadele açısından oldukça güçlüydü. Hatta bugüne dek iklim değişikliğine ilişkin önde gelen bilim insanları, uzmanlar, çevreciler, sivil toplum örgütleri ve hatta aktivistler ne dediyse, onların çoğunu, kuvvetli bir üslup kullanarak tekrarladığını söyleyebiliriz. Kendisinin de senatör olarak 1992’den bu yana defalarca iklim zirvelerine katıldığını ve neler olup bittiğini çok iyi bildiğini söyleyen (ve konuşmasıyla bunu gösteren) Kerry’yi dinledikten sonra, artık iki konuda emin olabiliriz:
1- Kyoto’nun ve Kopenhag’ın tersine, Paris’ten, öyle ya da böyle, yeni bir iklim anlaşması çıkması için ABD elinden geleni yapacak ve bu anlaşmaya bütün ülkelerin kendi ölçülerinde bir hedef alarak taraf olmaları için her türlü diplomasi kullanılacak. 2- ABD yönetimi bunu öncelikle ekonomik bir gereklilik (herhalde bir de siyasi prestij meselesi) olarak görüyor ve bundan geri adım atmayacak.
John Kerry Lima’da konuştu
Kerry’nin konuşması kapitalizmin tarihinde ve uluslarası sistemde açılmakta olan yeni bir dönemin habercisi olarak da görülebilir. Sadece enerji, ekonomi ve kalkınma politikaları anlamında değil; çevre ve iklim anlaşmalarının dış politikadaki önemi, hatta uluslararası ilişkilerde yeni gruplaşmalar ve bloklaşmalar açısından da… Kerry’nin konuşması elbette bu durumu tek başına yaratamazdı, ama çoktandır işaretleri belirginleşmeye başlayan bir eğilimin, ABD Dışişleri Bakanı tarafından dile getirilerek daha güçlü bir gerçeklik haline gelmesi önemliydi. Dolayısıyla bu konuşmayı sadece delegelerin değil, bütün ülke liderlerinin de dikkatle dinlemesi gerekiyor. Buna Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Başbakan Davutoğlu da dahil. Türkiye Lima’da, Çevre ve Şehircilik Bakanı İdris Güllüce‘nin konuşmasından da anlaşılabileceği gibi, yine ve maalesef yine, ‘mümkün olsa da Paris’ten bir anlaşma çıkmasa, illa çıkacaksa mümkün olsa da biz dahil olmasak’ tavrında ısrar edecekmiş gibi görünüyor. Oysa dünya, evet, sadece 1992’den veya 1997’den değil, 2009’dan bu yana da değişti. Artık iklim politikalarında yeni bir devir açılıyor. Kerry bunu “Her ülke, üzerine basarak söylüyorum, her bir ülke sorumluluğunu yerine getirmeli” diye iki üç kez vurguladı.
Sanki sivil toplum lideri konuşuyordu
Gelelim konuşmanın ayrıntılarına… Kerry’nin konuşması uzman ve aktivistler açısından eksiği çok, ama pek fazla yanlışı olmayan bir konuşmaydı. Daha doğrusu, konuşmayı kimin yaptığını bilmeden dinleseydiniz, iklim değişikliği konusunda ısrarlı bir sivil toplum lideri konuşuyor sanabilirdiniz. Bir başka deyişle Kerry’nin konuşması bayağı AlGoresk bir konuşmaydı. Kerry, konuşmasında uzun uzun iklim değişikliğini inkar eden çevrelere (yani isim vermeden Cumhuriyetçilere) çattı; James Hansen‘ın da adını anarak, hatta Hansen’ın iklim değişikliğini kendisi senatörken, daha 1988’de Senato’da anlattığından da bahsederek, bilimsel kanıtları saydı. (Bush yönetiminde hakkında soruşturma açılan James Hansen’dan bahsediyoruz burada… Bu anlamda nereden, nereye!) Kerry bütün bu kanıtlara rağmen iklim değişikliğinin varlığını ve önemini kabul etmemenin mümkün olmadığını söyledi, hatta, inkarcıların endüstri tarafından finanse edildiğini bile ekledi. (Söylemediklerinin birincisi işte burada gizliydi, çünkü o endüstrinin fosil yakıt endüstrisi olduğunu söylemeyi ‘unutuverdi’). Kerry, isim isim sayarak Haiyan tayfunundan ve Filipinler’de geçen hafta sonu yaşanan yeni tayfundan, California’da yaşanan kuraklığa ve şu aralar yaşanan sellere kadar bütün iklim felaketlerini “iklim olayları” diye adlandırdı ve bilim insanlarının bu olayları doğrudan iklim değişikliğine bağlayabildiklerini anlattı. (Daha ne desin?)
John Kerry’nin bu konuşmasından en çok alıntılanacak sözler muhtemelen “iklim değişikliği terörizmden, aşırılıkçılıktan, salgınlardan, yoksulluktan, nükleer silahlanmadan daha önemlidir” demesi olacak. Hatta Kerry, “iklim değişikliğine karşı önlem alamamak çağımızın büyük kolektif ahlaki başarısızlığıdır” bile dedi. Bu da yıllardır iklim değişikliğinin aciliyeti konusunda söylenenlerle ve James Lovelock, Bill McKibben gibi isimlerin İkinci Dünya Savaşı sırasında başarılan seferberliği örnek göstermesiyle benzeşiyor.
Ancak bütün bunların ötesinde konuşmanın en önemli yanı, aslında bu konuşmanın neden burada ve şimdi yapıldığını gösteren, “her ülke sorumluluk almalı” kısmıydı. Kerry, yarım saatlik konuşmasının neredeyse yarısını bütün ülkelerin iklim değişikliğiyle mücadelede üzerine düşen sorumluluğu yerine getirmesi gerektiğine ayırdı. Hatırlayalım: Aslında şu anda süren tartışma tam da gelişmekte olan ülkelerin anlaşmanın “hakkaniyetli ve adil” olmadığını düşünmelerinden doğuyor. Kerry tam da bu tartışmaya gönderme yaparak her ülkenin, özellikle de büyük ekonomilerin (major economies) mutlaka azaltım hedefi alması gerektiğini söyledi. Kerry konuşmasında özetle, “biliyorum, her ülkenin sorumluluğu aynı değil, bunu anlıyor ve kabul ediyoruz, iklim değişikliğinde en büyük sorumlu biziz ve diğer endüstrileşmiş ülkeler, bu nedenle de çözüme biz öncülük etmeliyiz ve ediyoruz da; ama biz bugün emisyonlarımızı sıfırlasak da bu iklim değişikliğini durdurmaya yetmez ve bunu retorik olarak değil kelimenin tam manasıyla söylüyorum, çünkü bugün toplam emisyonların yarısından fazlasından gelişmekte olan ülkeler sorumlu” dedi. Ve Kerry bütün ülkeler, ama aslında major economies derken, emisyonların %90’ından sorumlu G20 ülkelerini kastediyordu. (Sürpriiz! Yoksa yeni OECD listesi G20 mi olacak? 2015’de başkanlığını Türkiye’nin yapacağı G20?) Dolayısıyla Kerry;
1-Paris’ten bir anlaşma çıkması konusunda çok net ve güçlü tavır koydu (ve bu tavrı Başkan Obama’nın görevlendirmesiyle koyduğunu vurguladı;
2- Bütün büyük ekonomiler bu anlaşmanın parçası olmalı dedi.
Kerry’nin konuşmasında yaptığı bir diğer önemli vurgu, ekonomik kazanç meselesiydi. Kerry iklim değişikliğinin şu anda dünyanın en büyük ekonomik fırsatı olduğunu söyledi ve yapılması gerekecek enerji yatırımlarının ekonomileri ne kadar canlandıracağından heyecanla bahsetti. Kerry’nin vurgusu Paris’ten çıkacak anlaşmanın büyük endüstrileri yeni bir yönelime (yenilenebilir enerjiler, verimlilik teknolojileri gibi) sokacağıydı. Yani geçişin tedrici olacağını vurgulamış oldu. Bu da ABD’nin Obama’nın 2013 Haziran ayında yaptığı meşhur konuşmasıyla başlattığı yönelim değişikliğinin güçlü bir devamını oluşturuyor. Yani ABD yönetimi Al Gore Doktrini’ni resmen kabul etmiş bulunuyor. (Yeşil kelimesinin böyle kullanılmasından hiç hoşlanmamakla birlikte, bu konuşmanın Yeşil Kapitalizm dedikleri şeyin yeniden ilanı olduğunu söylemek mecburiyetindeyim.) Bu da konuyu yakından izleyenler için sürpriz değil. ABD zaten 2004’de bir ara yöneldiği iklim güvenliği anlayışından, 2008 krizi sonrasında iklim değişikliğine çözüm sayesinde ekonomiyi büyütme anlayışına geçiş yapmıştı. Böylece bu stratejinin başarılı bulunduğu ve Paris anlaşmasıyla mühürlenmek istendiği ilan edilmiş oluyor. Dolayısıyla konuşmanın bu kısmı ABD’nin Paris anlaşmasını gezegenin hayrına istemediğini göstermesi açısından da, konuşmanın gerçeklik dozunu artırıyordu.
Konuşma son olarak iklimi korumanın (burada sıkça kullanılan deyimle) ekstra faydalarına da vurgu yapıyordu. Yani Kerry sadece ekonomik faydalar ve yaratılacak istihdamdan değil, emisyonların azaltılması ve yenilenebilir enerjiye geçilmesi sayesinde azalacak hava ve çevre kirliliğinin halk sağlığına yapacağı katkıdan da bahsetti. Halen ABD’de milyonlarca çocuğun astım hastası olduğunu söyleyip bunu çevre kirliliğine bağlaması ve iklim politikalarının savunucuları tarafından sıklıkla kullanılan “iklim bilimciler haksız bile olsa, yapılacak şeylerin faydaları bize yeter” argümanını tekrarlaması önemliydi.
John Kerry neleri söylemedi?
Gelelim ABD Dışişleri Bakanı’nın bu tarihi konuşmasında söylemediklerine; çünkü söylemedikleri, söylediklerinden daha önemli olabilir:
John Kerry’nin konuşması sırasında gençlik grupları Katran Kumu’na karşı eylem yapıyordu.
John Kerry, ABD’nin onca reklamını yaptıkları azaltım hedefinin hâlâ devede kulak olduğunu ve bu düşük hedefle yarattıkları emisyon açığının en az 3 derece ısınmayı garanti ettiğini söylemedi.
Kerry, konuşmasında gelişmekte olan ülkelere sağlanacak iklim finansmanı konusunun f’sini ağzına almadı (Bir tek Yeşil İklim Fonu’nda gereken 10 milyar doların toplandığını, bunun da 3 milyar dolarını kendilerinin sağlamalarından gurur duyduğunu söyledi, ama hiçbir gelişmekte olan ülkenin daha 2010’da yılda 100 milyar toplanmasına karar verilen bu fonda zar zor 10 milyar birikmesini takmadığını, gelişmekte olan ülkelerin kendilerine güvenmediğini ve finansmanla adaptasyon garanti edilmezse bu topa girmek istemediklerinden zinhar bahsetmedi.)
Kerry, otomobillerde ve termik santrallarda verimlilik kuralları koyduklarını söyledi, ama asıl emisyon azaltımını fosil yakıtları terk ederek değil, yeraltı sularının canına okuyan, doğayı tahrip eden, yerel topluluklara rızaları olmadan dayatılan kirletici kaya gazı ve kaya petrolü, yani fracking teknolojisi sayesinde o fosil yakıttan bu fosil yakıta geçiş yoluyla sağladıklarını ağzına almadı. Bunun çevreci ve sürdürülebilir bir strateji olup olmadığını da soran olmadı. (Zira soru almadı.)
Kerry, Kanada’dan ABD yoluyla bütün dünyaya yeryüzünün en kirletici petrol çeşidi olan katran kumu, yani zift petrolünü taşıyacak Keystone XL boru hattını hala neden iptal etmediklerini ve askıda tuttuklarını da söylemedi (Kerry konuşurken ABD’li ve Kanadalı gençlik örgütleri bahçede bu konuda basın açıklaması yapıyorlardı).
Ve son olarak Kerry, elbette, emisyon azaltımı diye saldırgan bir şekilde uygulanmaya başlamasını önerdikleri yeşile boyalı kuralsız şirket kapitalizminin de, aslında doğayı tahrip etmeye devam ettiğinden, yerel halkların, yerlilerin, yoksulların yaşam alanlarını ellerinden aldığından, sularını ve topraklarını zehirlediğinden, tam da böyle halka sormadan istedikleri gibi at oynatan şirketlerin hiçbir çevresel, ekolojik ve sosyal etki analizi yapılmadan başlattıkları yatırımların hız kazanacağından, hatta en kirletici şirketlerin yeni iklim mekanizmalarını kullanarak yeni tatlı kârlar peşinde koştuğundan ve burada asıl bunu garantiye almaya çalıştıklarından da söz etmedi.
Eh, bunlardan söz etmek de bizim işimiz!
Yine de Lima’da müzakereler geleneksel bir şekilde son gün yine tıkanırken, John Kerry bu kez Kopenhag benzeri bir durumun söz konusu olmaması için buradaydı. Bugün bu tıkanma aşılır mı bilmem, ama şurası kesin ki, Lima-Paris hattı zorlu geçecek.
—————–
Not: Lima’nın merkezinde Pazartesi’den bu yana süren Halkların İklim Zirvesi bugün sona erdi. İlginç tartışmaların yaşandığı bu zirveden izlenimlerimi de yarın aktarmaya çalışacağım.
Kandil’e giden HDP Heyeti KCK yetkililerinin “Demokratik Çözüm ve Müzakere Taslağı”nı karar birliği ile kabul ettiğini bildirdi.
“KCK yetkilileri, Sayın Öcalan’ın hazırladığı Demokratik Çözüm ve Müzakere Taslağını tüm yapı ve birimlerinde ayrıntılı toplantılarla değerlendirdiklerini, örgüt olarak bu toplantılarla tarihi bazı sonuçlara vardıklarını ifade etmişlerdir.”
Tüm karar mercileri temsil edildi
HDP ‘den yapılan yazılı açıklamada, KCK yetkilileriyle altı saatlik bir toplantı yapıldığı ve toplantıda KCK’nin tüm karar mercilerinin temsiliyetinin sağlandığı belirtildi.
“Bu toplantıya KCK yetkilileri, bugüne kadar yapılan tüm toplantılardan daha geniş bir bileşenle katılmış, KCK’nin tüm karar mercilerinin temsiliyetini sağlamıştır. Toplantıda KCK yetkilileri, Sayın Öcalan’ın hazırladığı Demokratik Çözüm ve Müzakere Taslağını tüm yapı ve birimlerinde ayrıntılı toplantılarla değerlendirdiklerini, örgüt olarak bu toplantılarla tarihi bazı sonuçlara vardıklarını ifade etmişlerdir.
“KCK yetkilileri, Demokratik Çözüm ve Müzakere Taslağının tam bir karar birliği ile kabul edildiğini, bu taslak doğrultusunda nihai çözüme gitmek için örgüt olarak tüm görev ve sorumluluklarını yerine getirmeye hazır olduklarını ifade etmişlerdir.
“Bu taslağı sadece Kürt sorununun çözümü için değil, Türkiye ve Ortadoğu’nun demokratik geleceği açısından da biran önce hayata geçmesi gereken bir manifesto olarak değerlendirdiklerini belirtmişlerdir.”
“Oyalamadan vazgeçilmeli”
HDP’nin açıklamasına göre, KCK kabul ettiği bu taslağın Türkiye devleti ve AKP hükümeti tarafından da kabul edilmesini ve seçime yönelik hesaplardan vazgeçilmesini istedi.
“KCK devlet ve hükümet yetkililerinin netleşmeyen cevaplarının da bir an önce netleştirilerek halklarımıza ve kamuoyuna deklare edilmesi gerektiğini ifade etmişlerdir.
“Süreçte bugüne kadar AKP Hükümeti’nin ortaya koyduğu oyalama, zaman kazanma ve seçime dönük bazı hesapların bir tarafa bırakılması gerektiği, halklarımızın ve bölgemizin demokratik geleceği ve kalıcı barışı için taslakta belirtilen çözüm önerilerinin bir an önce pratikleşmesi gerektiği ifade edilmiştir.
“Bu anlamda, süreçte anlamlı derin müzakerelere bi ran önce geçilmesi, demokratik çözüm için tek bir günün, hatta tek bir saatin boşa geçirilmemesi gerektiği heyetimize aktarılmıştır.”
KCK taslağın içinde taraflar için makul bir takvimlendirmeyi de içeriğini ve takvimlendirmeyi anlamlı müzakerelere geçişle birlikte hayata geçirmeye hazır olduklarını bildirdi.
Taahhütler ve izleme heyeti
HDP KCK’nin tüm bu konularla ilgili ayrıntılı bir açıklamayı yapacağını da duyurdu.
“KCK’nin yapacağı açıklamaların, taahhüt ettiği tutumların süreci takip etmek üzere bir İzleme Heyetinin denetimine açık olacağı, bu konuda devletin de hükümetin de aynı sorumlulukla bağımsız tarafsız bir denetlemeye açık olması gerektiği, bunun için de bir İzleme Heyetinin bir an önce çalışmaya başlaması gerektiği ifade edilmiştir.”
“Güvenlik yasası”
HDP açıklamasında şu ifadelere de yer verildi.
“AKP’nin devreye koyduğu gözaltı ve tutuklama furyasının KCK operasyonlarını bile aşan bir düzeye vardığı, son örneğinin Yüksekova’da yaşandığı, sokak ortası infazların ise, pervasız bir şekilde uygulandığı belirtilmiştir.
“Meclis’te yasalaşmayı bekleyen ‘güvenlik yasası’ tasarılarının da bu anlamda kaygıları arttırdığı, sınır boyları başta olmak üzere tüm bölgede güvenlik barajları, HES, karakol, kalekol yapımlarının mevsim koşullarına rağmen devam ettiği belirtilmiştir.
“Çatışmasızlık ihlali anlamına gelen bu uygulamalardan vazgeçilmesi, kalıcı barışa gidecek politikaların geliştirilmesinin sürece ve ‘tahkim edilmiş bir çatışmasızlığa’ katkı sağlayacağı KCK yetkilileri tarafından belirtilmiştir.”
“Toplantıda Rojava başta olmak üzere Kürdistan ve Ortadoğu’da yaşanan gelişmeler ayrıntılı bir şekilde tartışılmış, Kürt halkının her alanda önemli kazanımları pekiştirdiği, dönemsel gelişmelerin yaşandığı tespiti KCK yetkilileri tarafından yapılmıştır.
“Kobane’de YPG, YPJ öncülüğündeki direnişin sonuç almaya yakın olduğu, tüm halklardan Kobane direnişine desteğin artarak devam ettiği bilgisi paylaşılmıştır.”
“Ulusal Kongre’yle ilgili çalışmaların devam ettiği, tüm Kürt parti ve örgütleriyle bu temelde görüşmelerin artarak sürdürüldüğü belirtilmiştir.
“KCK yetkilileri, bu bağlamda tüm Kürt halkının Türkiye ve Ortadoğu halklarının tarihsel gelişmelerin eşiğinde olduğunu, halklarımızın duyarlı tutumlarıyla kaotik süreçlerden özgür demokratik geleceğe geçişin mümkün olduğunu belirtmişlerdir.”
Eğer bir hedefe ulaşmak istiyorsanız, birlikte yürüdüğünüz insanları da o hedefe inandırmalısınız. Bundan da önemlisi ulaşmak istediğiniz kitleye göndereceğiniz mesaj onların ruhuna dokunmalı,düşüncelerini etkilemelidir. Bunları kendimize ilke edinerek çıktık yola. Bizlere hayat veren dünyamızın ve gelecek nesillerimizin ömrünü uzatmaksa bizi bir araya getiren hedefimiz oldu.
Üniversitemiz öğrencilerinden başlayarak insanlarda tüketim bilinci oluşturmak adına,Yeşilist derneği tarafından düzenlenen ve dili İngilizce olan Students Go Green Projesi kapsamında bir proje geliştirdik. Doğadaki ömrünün uzunluğu sebebiyle dünyamızın ömrünü kısaltan pet,alüminyum ve cam şişelerin geri dönüşümüne dair bilinci arttırmamız gerektiğine karar verdik. Aynı hedef doğrultusunda birleşmiş öğrenciler olarak verdiğimiz bu karar sonrası, üniversitemiz öğrencisi Louie, tasarımı ve renkleriyle uyum içinde olan bir geri dönüşüm kutusu tasarladı. Bizlere çok şey öğreten WALL-E filminden yola çıkarak da, kutumuzun ve projemizin ismini WALL-Efy yapmaya karar verdik.
Kısaca kutumuzdan bahsetmek gerekirse; WALL-Efy ismini verdiğimiz geri dönüşüm kutumuz, haznesinde pet, cam ve alüminyum şişeleri geri dönüştürülmek üzere topluyor ve sahip olduğu sayaç sayesinde bizi geri dönüşüm miktarı hakkında da bilgilendiriyor. Aydınlatmasını düşük voltajlı sistemlerle sağladığımız kutumuzu yeni yıla özel sürprizlerle ilerleyen günlerde daha da güzelleştireceğiz.
Proje ekibi soldan sağa: Oğuzhan Paçacı, Fatma Nur Caygın, Gökçe Naz Tandoğdu
Bir sonraki adım olarak,insanların duygularına ve fikirlerine dokunmanın en kolay ve eğlenceli yolunun müzik olduğu düşüncesinden yola çıkarak okulumuz Müzik Kulübüyle iletişime geçtik. Hepimiz için harika bir geri dönüşüm şarkısı bestelediler! Robotik Kulübümüz ise kutumuza ekleyeceğimiz sistemler üzerinde çalışmalarına devam ediyor.
İnandığımız hedefe arkadaşlarımızı da inandırarak ulaştığımız sonuç için oldukça mutluyuz. Filmlerin ve müziğin insan hayatının vazgeçilmez bir parçası olduğunu biliyoruz ve bu iki parça sayesinde geri dönüşümü de insanlar için vazgeçilmez yapmak, onların davranışlarını değiştirmek ve daha bilinçli olmalarını sağlamak en büyük isteğimiz. Bu noktada da diğer üniversitelerle projemizi tanıtım amacıyla ilerleyen süreçte iletişime geçeceğiz.Dünyamızın ömrünü uzatmak için elele verdiğimiz,inandığımız ve başardığımız nice projelere!
Projemiz hakkında daha fazla bilgi edinmek isteyenler için:
Batı Şeria’da Filistinli aktivistlerin zeytin ağacı diktiği bölgede İsrail askerlerinin darp ettiği Filistinli Bakan Ziyad Ebu Ayn hayatını kaybetti.
Al Jazeraa’niin haberine göre olaya tanık olan Reuters fotomuhabirinin verdiği bilgilere göre, 55 yaşındaki Ebu Ayn, Batı Şeria’da İsrail ordusunun saldırması üzerine çıkan olaylarda darp edildi. Ebu Ayn, aldığı darbeler sonucunda yere yığıldı. Bazı görgü tanıkları ise Bakanın göğsüne göz yaşartıcı gaz kapsülü isabet ettiğini, ayrıca yoğun miktarda kullanılan gazı solumasından dolayı fenalaştığını söyledi.
Ebu Ayn hastaneye kaldırıldırıldığı sırada yaşamını yitirdi.Bakan’ın kesin ölüm nedeni hünüz belli değil. Bakan Ayn’ın ölümü İsrail işgali altındaki Batı Şeria’da Filistinli aktivistlerin zeytin ağacı diktiği sırada İsrail ordusunun saldırısı sırasında gerçekleşti.
Filistin yönetimi, Ebu Ayn’ın öldürülmesi sonrasında İsrail ile sürdürülen ‘güvenlik koordinasyonunun’ durdurulduğunu açıklarken Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas, ‘barbarca’ sözüyle nitelediği saldırıyı kınadı. Abbas, Ebu Ayn’ın öldürülmesi üzerine üç günlük yas ilan etti.
Lima’da İklim Zirvesi’nin 10. günü, yani Çarşamba eylem günüydü. Çeşitli siyasi hareketler, iklim kampanyaları, sivil toplum örgütleri, sendikalar, partiler, yerel gruplar ve yerlilerin düzenlediği Alternatif İkim Zirvesi, yani İklim Değişikliğine Karşı Halkların Zirvesi tarafından düzenlenen Halkın İklim Yürüyüşü, grupların sabah 9:00’dan itibaren kent merkezindeki Campo de Marte’de toplanmalarıyla başladı. 11:00’e doğru başlayan yürüyüş, renkli görüntüler, müzik ve sloganlarla 13:00’e kadar sürdü ve kentin ana meydanı olan Plaza San Martin’de toplanan gruplar düzenlenen mitinge katıldılar.
Ana sloganı Toprak Ana için İklimi Değil Sistemi Değiştir olan eyleme yaklaşık 15.000 kişi katıldı. BM iklim zirvelerinde, yaklaşık 100 bin kişinin yürüdüğü 2009 Kopenhag yürüyüşünden bu yana en kalabalık yürüyüş olan Lima eylemi yerlilerin, toprak ana haklarının ve işçi hareketinin damga vurduğu tipik bir Latin Amerika mitingiydi. Feminist gruplar da yürüyüşe oldukça kalabalık ve aktif katılmışlardı. Mitingde kostümlü aktivistlerin, dev kuklaların, yüzlerce metrelik ya da el işi pankartların çokluğu dikkat çekiyordu. Ekvador ve Bolivya gibi çevre ülkelerden de katılım olan Halkların İklim Yürüyüşü’nde Peru hükümetine yönelik %100 yenilenebilir enerji talebi dikkat çekiyordu.
21 Eylül’de New York’ta yapılan 400 bin kişilik Halkların İklim Yürüyüşü’nden sonra Lima eylemi de iklim hareketine moral aşıladı. Şimdi sıra Paris’te!
Bugünkü yazıyı fazla uzatmadan sizleri mitingden fotoğraflar ve videolarla başbaşa bırakıyorum. Salonları önemli, ama iklim değişikliği mücadelesi salonlarda değil sokakta kazanılacak. Halkın tabandan gelen gücüyle… Bu görüntüler bu yalın gerçeği bir kez daha hatırlamak için vesile olsun.
Fotoğraf ve videolar: Ümit Şahin – Lima, 10 Aralık 2014
Ümit Şahin – Yeşil Gazete
Lima, 11 Aralık 2014
* Ümit Şahin, Sabancı Üniversitesi İstanbul Politikalar Merkezi’nde iklim değişikliği araştırmacısı, kıdemli uzman olarakçalışmaktadır.
Atatürk Orman Çiftliği arazisi üzerine yapılan ve çiftliğin doğasını yok eden Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nın içiyle ve maliyetiyle ilgili tartışmalar yükseldikçe Türkiye’nin gündemi bir başka hızlı değişir oldu. Cumhurbaşkanı tarafından Amerika’nın keşfinden, kadın erkek eşitliğine kadar hemen hemen her konuda, boş bulunan her dakika fikir beyan edildi ve böylece zihinler bastırılmaya çalışıldı. Kaç liraya mal edildiği açıklanamayan saray tartışması hep geri planda bırakılmak istendi.
Bu karartmanın bir devlet politikası haline geldiğini ise 19. Milli Eğitim Şurası sırasında gördük. Gündem değiştirme görevi Şura’da yer alan bir sendikaya verilmiş gibiydi. Sendika da görevini gerektiği gibi yaptı ve o günden beri Şura’da alınan tavsiye kararlarını konuşuyoruz. Bu kararlardan biri de zorunlu Osmanlıca dersi. Aslında kararlar tavsiye kararı ve bir bağlayıcılığı yok ama Milli Eğitim Bakanlığı üzerinde herhangi bir yetkisi olmayan Cumhurbaşkanı da “İsteseniz de, istemeseniz de Osmanlıca öğretilecek ve öğrenilecek” dediğine göre; bu kadar yetkisiz ve bağlayıcılığı olmayan bir ortamdan bir dayatma çıkacağı kesin gibi. O yüzden bu konu üzerinde durmakta fayda var.
Öncelikle Osmanlıca ne? Osmanlıca ölmüş bir dil. Farklı bir alfabe ve farklı bir dil. O alfabede şu anda o dili kullanan yok. O dili başka bir alfabede kullanan yok. Tarihi bir figür. Tarihsel olarak yazılmış bazı metinleri bu dil ile okuyup yazmak mümkün ama şu anda bu dille üretilen herhangi bir metin yok. Gündelik hayatta bu dili kullanan yok. Hayatla bağı da yok. Dile eklenen en genç kelime 90 yıllık. Son 90 yılı yine başka dillerden çekmek zorunluluğu var bu dil kullanılacaksa. Bunun yanında hiçbir zaman toplumsallaşamamış bir dil. Osmanlı’nın son döneminde bile bu dille okuyup yazabilenlerin oranı %5’i geçmiyor. Zamanında bile pek “günyüzü görememiş” olan bir dili şimdi büyük bir tarihsel mirasın kapağını açıyormuş gibi ortaya koymak çok net bir şekilde tarihin akışına ters bir toplum mühendisliği. Meselenin gündem değiştirmek için olduğu aslında en başından belli. Şimdiye kadar “Bu dersin öğretmeni kim olacak?” sorusu bile sorulamadı. Var mı böyle bir kadro? Yok! Zorunlu olarak Osmanlıca öğreten ve bunu tarihsel metinlerde kullanan üniversite bölümleri mevcut. Peki onlar başarıyla Osmanlıca öğretebiliyorlar mı? Meçhul.
Osmanlıca tartışmasının ortasına, nedense, Osmanlı mezar taşları oturdu. Mezar taşlarını okumak, mezar taşlarının mühür olması gibi örnekler geliştirildi. İyi güzel de Osmanlı’dan kalan mezar taşlarına gösterilen bu hassasiyeti biz neden Osmanlı mezarlarına ya da Osmanlı’dan kalan başka eserlere yönelik bir imar çalışması sırasında göremiyoruz? Osmanlı’dan kalan bostanlar yıkılıp ev yapılabiliyor, gerektiğinde mezarlıklar dümdüz edilip üzerine AVM’ler dikilebiliyor, çöplük hale gelebiliyor. Hatta ve hatta Osmanlı Arşivi en olmaması gereken yere, rutubetin ortasına taşınabiliyor ve orada çürümeye terkedilebiliyor. İşte iki gün önce çıkan bir haber: “Osmanlı Arşivleri binası otel oldu, yeni bina dere yatağına yapıldı.” Hani nerde ecdad sevgisi? Hani nerde Osmanlıca sevgisi? Ecdadına ait binayı otel yap, Osmanlıca metinler de yeni yerlerinde nemden silinsin. Hem de bu konuda yapılan onlarca uyarıya rağmen. Tüm bunları yapanlar da ortada ecdadımız, Osmanlımız, Osmanlıcamız diye dolaşıp dursunlar!
Peki ne yapmalı. Diller yaşayan yapılar. Fakat yaşam bizi dillerin ölümüne ve bir kaç dilin hakimiyetine doğru götürüyor. Toplumlar arasında duvarlar kalktıkça, kültürel farklar azaldıkça; o farkları oluşturmak ve korumak için ortaya çıkan diller de varlık amaçlarını yitiriyorlar. Bu noktada amaç ölü bir dil olan Osmanlıca’nın zorla öğretilmesine çalışmak ve kimi noktalarda gerekli olan bir dilden nefret ettirmek yerine Türkçe’nin en azından bir kaç asır daha konuşulabilir bir dil haline getirilmesini sağlamak olmalı. Daha ülkesi içinde yaşayan ve hakkını arayan dillerin anadili haklarını verememiş bir ülkenin, kendi resmi dilini bir kaç asır daha çağdaş şekilde yaşatmaya çalışmak yerine gücünü dilsel bir ruh çağırmaya harcamasının bir anlamı yok. Zamanı geldiğinde Türkçe de tarihsel bir dil olacak, yaşamın gerekliliklerine yanıt veremeyecek fakat bu zamanın olabildiğince geç gelmesine çalışmak bir hükümetin politikası olmalı. Yoksa zaten dil herhangi bir kuralı ya da yönlendirmeyi ciddiye almadan gündelik hayatta kendi yolunu buluyor.
Hegemonya kavramını ailecek seviyoruz. Gerçi AKP iktidarıyla ilgili, hegemonyanın yerini diktatörlüğe bırakma eğilimlerinden de söz ediliyor. Yersiz de değil bunu tartışmak. Ne olursa olsun, AKP’nin ‘altın çağında’ elde ettiği hegemonik kazanımları baki. Ayrıca hegemonik usullerle diktameşrep usullerin harmanını yapmak da mümkündür. Nasıl derler: “Osmanlı’da oyun çoktur”.
Hegemonya, ağız doldurucu telaffuzuyla da açık ediyor anlamını: İktidarın her yerde hazır ve nazır olması demek, dip köşe her yere nüfuzu demek. Kudretli bir hakimiyeti anlatmak üzere “hegemonya” deniyor genellikle. En meşhuru: Amerikan hegemonyası. “Küresel hegemonya”… Hegemonya, bu cephesiyle, zihnimizde bir tür totaliter düzeni canlandırıyor.
Bu kavrama düz anlamının ötesinde bir derinlik kazandıran Gramsci’de, hegemonyanın, fazladan, rıza üretim kabiliyetiyle tanımlandığını biliyoruz. Yönetilenlerin, alttakilerin, ezilenlerin de bir kısmının rızasını kazanmayı başaran bir iktidardır hegemonik iktidar. Onlar arasında da ittifak bağları kurabilen, onların gönlünü kazanabilen iktidardır.
Hegemonyanın, doğrudan doğruya bu rıza üretim kabiliyetiyle ilgili, kolay unutabildiğimiz bir cephesi daha var: Hasımlarını kendi gündemine tabi kılması, daha vahimi, kendine benzetmesi. Kendine benzetmekle, üslûbun bulaşmasını kastetmiyorum sadece. Sadece “sen kimsin!” heyheylerinin, Abdülmucit Keserbiçer projeciliğinin ‘herkese’ intikalini kastetmiyorum. Asıl mühimi, hasımlarını, kendi “anti”lerine indirgemesidir. Böylece, onları kendi akislerine, kendi aksi sedalarına dönüştürmesi…
Her iktidarın gündemi tayin eden, herkese kendini konuşturan bir kudreti vardır elbette. Adı üstünde, iktidardır, demesiyle, yapıp etmesiyle hayatımızı etkiliyor, bir şeyleri olduruyor, bir şeyleri engelliyordur. Tabii bunları takip edecek, üzerine konuşacak, tepki göstereceğiz. Fakat nasıl konuştuğumuz, nasıl tepki verdiğimiz de önemli.
Sözgelimi, kapitalizmi veya neoliberalizmi AKP icat etmiş gibi konuşan açıklamaları düşünün… Kapitalizmle derdi olan, sistem karşıtı bir muhalefet, kapitalizmle didişecektir ve bu iktidar da kapitalist sistemin işletmecisidir. İki şerrin iç içeliğini bilmek, bildirmek farzdır. Fakat neredeyse kapitalizmin bütün musibetini AKP’yle mukayyet sayan propaganda ve ajitasyon dili, bizzat bu muhalefeti de manen zayıf düşürmüyor mu? AKP’ye böyle “miladî” bir anlam atfetmek, onun kendini miladîleştiren söylemine katkıda bulunmuyor mu?
Recep Tayyip Erdoğan’ın gün aşırı sarf ettiği tacizkâr sözlere cevap yetiştirme mesaisini düşünün… Muktedirin sözünün dalga dalga etkileri olur, ciddiye almak gerekir, ideolojik mücadelenin de olmazsa olmazıdır, bu laflarla uğraşmak. Nitekim, Erdoğan’ın hemen her kelamıyla, bir laf yetiştirme seferberliği başlıyor. Sosyal medya ‘yıkılıyor’, mizah coşuyor. Bazen, “İnadına…” kalıbının boşluklarını lafa ve konuya göre dolduran sloganlarla sembolik protesto gösterileri düzenleniyor. “Hiç de bile!” ile “tabii ki de!” ve “velev ki öyle!” arasında salınan bir meydan okuma… Bazen “dertleri zevk edindim”e benzeyen bir ruh hali…
Birçoğu –hepsi değil- zekice, birçoğu maneviyat yükseltici… Lakin bu reaksiyonlarda da arka planda bir hegemonya jeneratörünün vınlamasını işitmiyor musunuz? Muktedirin provokatif sözleriyle inatlaşmaya talimli zihinler, iktidarın zihniyet dünyasına kısılıp kalmazlar mı? “Anti”cilik, iktidarın ağzına bakar hale getirmez, tabiliğe sürüklemez mi? Sözünüzü hasmınızdan devşirir hale gelir, hasmınızın anti’sinden ibaret kalırsınız.
(Kürtaj provokasyonunun aynı zamanda Roboski’yi unutturmaya, “kadın erkek eşitliği fıtrata aykırı” fetvasının aynı zamanda Galataport ihalesinin iptal eden yargıyı dönük tehdidi perdelemeye yaradığına hiç girmiyorum.)
Hegemonyayla mücadele, hele karşı-hegemonya iddiası, bir miktar da iktidar yokmuş gibi davranabilmeyi gerektirmiyor mu? İktidar var, elbette – hem de nasıl var! Onu büsbütün unutmaktan söz etmiyorum; unutamayız. Aklımızı, fikrimizi, düşlerimizi, dilimizi, uğraşımızı, iktidarın markajından kurtarmaktan söz ediyorum. Kendi sözümüzü kurmaktan… Kendi ağımızı örmekten… Kendi hikâyemizi yazmaktan…