Ana Sayfa Blog Sayfa 3793

Veganlar daha uzun ve sağlıklı yaşar

Vejetaryan ve Vegan beslenme tarzını seçenlerin başta etik nedenler olmak üzeri çok çeşitli gerekçeleri vardır.  Kaynağı Budizme dayanan bir dinsel inanış olarak öldürülmüş hayvan eti yememe tercihi, hayvan hakları duyarlılığı ve iklim değişikliği en temel etik nedenlerdendir. Bir grup vejetaryen/vegan ise etik değerler dışında ya da tüm bunlarla birlikte kişisel sağlıklarını önemsedikleri için beslenme tarzlarını kökten değiştiriyor. Yeşil Gazete ekibi konunun güvenilir kaynaklarla tartışılıp doğru bir kılavuz oluşturulmasına katkı amacıyla bir yazı dizisi hazırlama kararı verdi. Her biri sayfalarca bilimsel makaleye konu olan, vegan/vejetaryen beslenme tarzının avantajları ile dezavantajlarını, tartışmalı ana başlıkları kısaca özetleyerek okuyucularımızla paylaşmak istiyoruz.Sağlıklı bir bakış açısı kazandırabilirsek ne mutlu bize…

8

Vejetaryanların, vejetaryen olmayanlara göre kalp damar hastalıklarına yakalanma oranları yaklaşık %30 daha düşüktür. Vegan olanların kalp damar hastalıkları açısından diğer vejeteryanlara üstün olduğunu gösteren yayınlar da vardır. Sebep olarak da hayvansal gıdalardaki kötü kolesterol üzerinde durulmaktadır. Tüm bu bilgilerle birlikte beslenme tarzlarına özen gösteren insanlarla vejetaryenler arasında kalp hastalıkları geçirme riski açısından bir fark olmadığı da bildirilmiştir.

Vejeteryanların bol lifli beslenme tarzları nedeniyle özellikle sindirim sistemi kanserlerinden korundukları gösterilmiştir. Ayrıca beslenme tarzlarının avantajları nedeniyle bir halk sağlığı problem olan şişmanlığın kontrol altına alınmasında vejeteryanların avantajlı olduğu da gösterilmiştir. Şeker hastalığından korunmak açısından da vejetaryan beslenmenin yararlı olduğu konusunda da ciddi yayınlar yapılmıştır. Vejeteryan/vegan beslenme biçimi mide barsak sistemiyle dost besinlerden oluşmaktadır. Bu nedenle de bu tarzı seçenler günlük yaşamda olumlu etkilerini belirgin olarak hissederler. Tabi ki tüm bu olumlu etkilerin oluşabilmesi için karbonhidratların sınırlandırıldığı sebze ağırlıklı bir vejetaryenlikten bahsedildiğini özellikle vurgulamak isterim.

Kemik iskelet sistemi sağlığı açısından da Vegan/Vegetaryan beslenmenin avantajlarından da söz edilmektedir

B12 ve demir desteği almak şartıyla veganlar ile süt ve yumurta tüketen vejeteryanların beslenme tarzının her yaştaki çocuk için de son derece sağlıklı ve güvenli olduğu gösterilmiştir.

Şimdi de konuya ilişkin tartışmalı konuları ana başlıklar halinde özetlemek istiyorum

PROTEİN İHTİYACI

10

Vegan/Vejetaryen beslenmede doğru besinler uygun miktarlarda seçilirse protein eksikliği yaşanmaz.

(Sözgelimi; mercimekli –kuru baklagiller- bulgur -tahıl- pilavı çok iyi bir protein kaynağıdır)

Her bir gruptaki besinlerden yani tahıl, kuru baklagiller ve kabuklu yemişten en az iki tanesini aynı öğünde tüketmek vücudun proteinlerden yararlanabilme verimliliğini daha da artırır.

1 porsiyon et tüketmediğinizde yerine et alternatifi olan aşağıdaki besinlerden size uygun porsiyonlarda seçebilirsiniz. Ayrıca kuru baklagillerle birlikte tahılları diyetinizde bulundurursanız; et, tavuk veya balığın yerine çok rahatlıkla tam bir protein kaynağı sağlamış olursunuz.Yani yaşasın kuru ve az pilav. Pilav sebzeli bulgur pilavı olursa da muhteşem olur.

 

Kuru baklagiller çeşitleri, pişmiş 120 g (1 su bardağı)

Soya, pişmiş 120 g (1 su bardağı)

Tam yumurta 90 g (1 adet)

Yumurta akı 60 g (2 adet)

Sert kabuklu meyveler 60 g (½ su bardağı)

Fındık, fıstık ezmesi 20 g (2 yemek kaşığı)

 

KALSİYUM DENGESİ

9

Proteinde olduğu gibi kalsiyum konusunda da doğru yöntem uygulanırsa Vegan/vejetaryanlarda hiçbir sorun yaşanmaz.

Veganlar ile süt ve ürünlerini yeterli miktarlarda tüketmeyen vejetaryenler kalsiyumundan zengin diğer besin gruplarındaki besinlerden tüketmelidirler. Süt ve ürünleri dışında kalsiyumdan zengin besinleri seçmenin en pratik yolu, seçilen her bir porsiyon besinin yaklaşık 100-150 miligram kalsiyum içerebilmesidir.

Süt, yoğurt 240 ml (1 su bardağı),

Peynir ve çeşitleri 60 gram (2 dilim)

Peynir çeşitleri (yağlı) 30 gram (1 dilim)

Sütlü tatlılar 240 gram (1 kase)

 

1-3 porsiyon günlük önerilen miktarlar olmak üzere veganlarda kalsiyum iihtiyacı aşağıdaki gibi karşılanmalıdır

Soya sütü 240 ml (1 su bardağı)

Yeşil yapraklı sebzeler, çiğ 240 g

Yeşil yapraklı sebzeler, pişmiş 120 g

Tahin 30 ml (2 yemek kaşığı)

Soya fasulyesi, pişmiş 125 g (¾ su bardağı)

İncir, kuru 8 adet (110 g)

 

DEMİR EKSİKLİĞİ

11

Demir eksikliği ülkemizde her tür beslenme biçiminde özellikle de kadınlarda çok yaygın görülen bir sağlık sorunudur.Demir eksikliği yumurta yiyen vejeteryanlarda normal populasyonla aynı oranda görülür. Yani yumurta tüketmek demir eksikliğinden koruyucudur. Veganlar içinse özenli bir programa uyulmazsa demir eksikliği kaçınılmazdır.

Kuru baklagiller ve yeşil sebzeler oldukça yüksek oranda demir içerirler.Ancak bitkisel kaynaklı demirin vücut tarafından emilip kullanılması güç olduğundan et ve ürünlerinden sağlanan demir kadar verimli değillerdir. Bu nedenle veganlar demir kaynağı kuru baklagiller ve yeşil sebzeleri tüketirken yanında c vitamin içeren besinler de tüketilmelidir ki demir emilimi kolaylaşsın. Başka bir deyişle demir emilimini artırmak için kuru fasulyenin yanında mutlaka salata da yenmelidir. Bazı veganlar  demir alımı için sıkı bir program uygulamak yerine kahvaltılık olarak üretilen ya da yemeklere katkı maddesi olarak hazırlanan ve yeterli demir içeren besin katkıları kullanıyorlar. Bildiğiniz gibi kadınları demir ihtiyacı menapoz öncesi dönemde erkeklerin iki katıdır ve demir eksikliği kadınlarda daha yaygın olarak görülür.

B12 DESTEĞİ

B12 vitamini eksikliğini gidermenin veganlar için tek güvenilir yöntemi besin katkıları ile almaktır. Eksikliği aylarca ortaya çıkmadığı için belli aralıklarla da B12 desteği alınabilir. Bazı deniz yosunlarından üretilen B12 vitamini besin katkısı olarak kullanılmakta olup, soya ürünlerinde de yetersiz miktarlarda da olsa bulunmaktadır. Ne yazık ki hayvansal kaynaklar dışında güvenilir B12 vitamini kaynağı yoktur.

D VİTAMİNİ

Sadece güneşin sınırlı olduğu ülkelerde destek olarak katkı maddeleri aracılığıyla alınmalıdır.

 

Önemli uyarı

Vegan /vejetaryen beslenme planlarında en büyük tehlike karbonhidratlara dayalı bir beslenme biçimi uygulanmasıdır. Vegan/vejetaryen beslenmenin insan sağlığının geliştirilmesi ve korunmasına ilişkin avantajlarını ortadan kaldıran bu hatadan uzak durulmalı, sebze ağırlıklı bir beslenme şekli konusunda özen gösterilmelidir.

Balık ve ürünlerinden sağlanan omega 3 kalp damar sağlığı için oldukça önemlidir. Hem alternatif Omega 3 kaynakları olarak hem de vücutta üretilemeyen bazı protein öncüllerinin sağlanmasında soya ürünleri, kanolo yağı ve zeytinyağı dahil tüm bitkisel yağlar, tahin ve ceviz gibi kabuklu yemişlerin yeterli alımının önemi ihmal edilmemelidir.

Bu yazı dosyasını hazırlamamıza da neden olan birtakım yanılgılardan söz ederek bu günkü metni tamamlamak istiyoruz. Muhtelif populer kaynaklarda benzer hatalar yapılıyor.Beslenme kültürü sadece rakamlardan ibaret değildir.Örneğin populer kaynaklara bakınca insan nane ve kimyon yiyince demir eksikligim gecer sanıyor.Oysan bir besin ürününde ne kadar demir olduğu tek başına bir anlam ifade etmez. Bu demirin emilebilir olup olmadığı ve o besini ne kadar miktarda tükettiğimiz de önemlidir.Yani baharatlar yemekleri lezzetli kılmak için kullanılır, nane ve kimyon tüketerek demir eksikliğinden korunamazsınız.Aynı mantık hatası lif basligi altinda da yapılıyor.Tarcin ve kekik yiyerek lif ihtiyacini karsilamak iddiasinda olan tablolar yayınlandığını da gördüm ki bu tarz yaklaşımlar ne yemek yapma kültürüyle ne de beslenme bilgileriyle uyumlu degil.

Her neyse bu beslenme ile ilgili yapılan yanlıslar sonrasında yıllarca sürecek yanılgılara neden oluyor. Sonra ayıklanmıyor pirincin taşı. Sevgili okurlar sahip olduğunuz bilgileri Yeşil Gazete ile paylaşın ki beslenme alışkanlıklarımızı arındırıp, yaşamı daha kolay ve keyifli kılalım

 

7savaş

 

Savaş Çömlek – *Tıp doktoru

(Yeşil Gazete)

[Vegan Gökkuşağı Sofrası’ndan] Sarımsaklı patates püresi (Julia Child’s garlic Mashed potatoes)

Birlikte yemek yaptığımız Brooks’un uzak doğu yemeklerinden İtalyan soslarına ve Fransız yemek tariflerine kadar oldukça geniş bir damak tadı repertuvarı var. Brooks’dan öğrendiğim kadarıyla The French Chef, televizyonların siyah beyaz olduğu zamanlarda yani 1963/73 yılları arasın Amerika’da yayınlanan efsane bir yemek programı imiş. The French Chef programının sunucusu Julia Child ise izlediğim kadarıyla son derece içten sunumuyla harika bir aşçı… Eğer arzu ederseniz nette yüklü olan bir sürü yemek tarifini izleyebilirsiniz. Bu hafta sizinle birçok yemekle birlikte kullanabileceğiniz sarımsaklı patates püresi olarak adlandırılan klasik bir Fransız mutfağı tarifini paylaşmak istiyoruz. Tabi ki bu efsane tarifi vegan ilkeleri ile yeniden yaratıp test edilmiş haliyle size sunacağız.

6

Bir kilo patatesi haşlayıp soyuyoruz. Bu işlemi yaparken ister patatesleri parçalayıp haşlayın isterseniz bütün haşlayın… Diğer taraftan iki baş sarımsağı (yaklaşık 30 diş) iki dakika suda kaynatıp, ardından da kaynattığımız suyu boşaltıyoruz. Kolaylıkla tahmin edeceğiniz gibi 30 diş sarımsağı soymanın bir kolay yolu olmalı ve bu da iki dakika suda kaynatmak. Soyduğumuz sarımsakları dört yemek kaşığı Hindistan cevizi yağı içinde düşük ısıda pişirmeye başlıyoruz. Yaklaşık yirmi dakika süren bu pişirme sırasında sarımsakların kahverengiye dönmemesine dikkat ediyoruz.

3

Sarımsakları pişirdikten sonra iki yemek kaşığı unu ilave edip hızlıca karıştırarak bir bardak soya sütünü ekliyoruz. Boza kıvamına gelene kadar pişirip karıştırıyoruz. Marine edip hazırladığımız sarımsak sosunu haşlanmış patateslerin içine katıyoruz. Bu işlemden önce patatesleri inceltmek için kaliteli bir blenderden yararlanmak gerekiyor. Eğer blendırınız yetersiz kalırsa elinizdeki çatala ve bilek gücünüze güvenmekten başka çare yok. Biz bir takım aletler denedik ama en azından bizdekiler başarısız oldu.

İlave olarak ¼ bardak Hindistan cevizi yağı aynı miktarda maydanoz, iki yemek kaşığı zeytinyağı, iki yemek kaşığı da Hindistan cevizi yağı ile zenginleştiriyoruz. Tuzunu ve biberini damak tadımıza göre ayarlıyoruz. Mesela ben biraz biberli seviyorum. Neden diyorsanız lokmayı yuttuktan sonra damakta bıraktığı lezzete bayılıyorum. Tüm bu malzemeleri elle bir çatal yardımıyla karıştırmak da mümkün ama en iyisi yine blenderden geçirmek.

Bu kadar çok sarımsağın içinde olduğu bu tarif, doğruyu söylemek gerekirse son halini tadıncaya kadar beni epeyce huzursuz etti beni. Bilirsiniz işte meşhur sarımsak kokusuyla nasıl baş edeceğiz endişesi… Ama bu pişirme şekli gerçekten mucize yaratıyor. Sıfır koku ve muhteşem sarımsak lezzeti bir arada parmaklarınızı yiyeceksiniz…

5

Biz bu günkü tarifte,  zeytinyağı içinde tavada kavurduğumuz mevsim sebzelerini ekleyerek yemek tabağımızı tamamladık. Eğer sizin başka bir yaratıcı fikriniz varsa onu kullanın. Şimdiden size afiyet olsun

7

 

Ahçılar: Savaş Çömlek&Brooks Emerson

Tarif: Savaş Çömlek

Hayal ülkelerine götürün beni, harikalar diyarına…

Çarşamba günü İstanbul’dan Morrissey geçti.

Konserin başında Moz’un kendisini beklerken dinlememiz için hazırladığı playlistteki şarkılardan biri Charles Aznavour’dan Emmenez-Moi idi, ve ben dört sene önceye döndüm. O şarkı bundan tam dört sene önce bu şehri bırakıp başka bir şehre gitmem için bana ilham vermişti.

2010 Aralık’ta karlı Ankara’da evimde otururken gecenin bir yarısı tek başıma C.R.A.Z.Y. filmini izliyordum. Dört sene sonra filmden aklımda kalan tek şey filmde sürekli Emmenez-Moi çaldığı. Ne filmi bir daha izledim, ne de şarkıyı bir daha dinledim. Emmenez-Moi’nın da ne demek olduğunu bilmiyordum filmi izlerken, ama Charles Aznavour öyle tutkulu söylüyordu ki kendimde hayatımı değiştirmek için cesareti buldum. Emmenez-Moi’nın götürün beni anlamına geldiğini bilsem; şarkının sözlerini anlasam daha mı etkili olurdu bilmiyorum. Film bittiğinde ben arkadaşlarımı, ailemi, evimi bırakıp; tek başıma, kimseyi tanımadığım ve dilini konuşmadığım bir yere taşınmaya karar verdim.

Bu kararı almak kolay gibi görünse de kolay değildi, uygulamak da kolay olmadı.

Hayatın olağan akışında sürüklenmenin verdiği bir sanal rahatlık duygusu var. Eğer kendini o akışa bırakırsan yolun nerede biteceğini az çok kestirebiliyorsun. İpleri eline aldığında, az çiğnenmiş yolu seçtiğinde, treni raydan çıkardığında ise tüm kontrol eline geçiyor, iyisiyle ve kötüsüyle başına gelecek her şeyden sen sorumlu oluyorsun. Yolun sonunu da kestiremiyorsun artık. İşte bu çok korkutucu.

Bir gemiye kaçak girip dünyayı gezmek, her şeyi bırakıp ormana taşınmak, Hindistan’da çocuklara pantomim öğretmek güzel roman hikâyeleri çoğu zaman… Gerçek hayatta ise bilinenlerin güvencesine sırtını yaslayıp, kavrulup gitmenin yarattığı huzurlu konfor var. Bu yüzden her şeyi bir anda bırak, hayatını değiştir, bir gemiye kaçak gir ve dünyayı gez, ormana git ve orada yaşa diyemem kimseye. Boş keseden sallamak olur. Ne kadar korkutucu olduğunu biliyorum, kendim yapamadığım şeyi başkalarına öğütleyemem.

Ama bir fırsat çıktığında onu değerlendirmek çok zor değil. Kendini zorlamak… Korkularınla yüzleşmeye çalışmak… Hayatı sana olan bir şeyden senin oldurduğun bir şey haline getirmeyi tavsiye edebilirim. Kısa ömrümde pek az kere hayatımın akışını değiştirme fırsatını buldum, bir tek o zamanlarda gerçekten yaşadığımı hissettim.

Birçok cesur insanla da tanıştım. Hepsinin kırılma hikâyeleri farklı ama sonuç hep aynı. Başka bir şehire taşınan, şehri bırakıp ormana yerleşen, kurumsal işinden ayrılıp sosyal girişim başlatan, çocuk yapan, iş bulmadan işinden istifa eden de aynı şeyleri yaşıyor. Korku, bazen pişmanlık ve bazen dertlerin hepsi kayboluyor; sonuç iyisiyle ve kötüsüyle sana ait bir yaşam oluyor. Yaşayamadıklarınsa hep dert oluyor.

Ömer Madra’nın Boğaziçi Üniversitesi’nde yaptığı konuşmadan benim kulağıma küpe Paris’e gidemediği için yaşadığı pişmanlık oldu. Neredeyse 50 senedir unutamadığı pişmanlık:

Bakın, şu kampusta (Güney) liseyi bitirir bitirmez, hayattaki en yakın arkadaşımla birlikte Paris’e gidecektim. Kafamızda kavak yelleri. Planımız buydu. Dünyanın biricik kültür merkezinde sinema okuyacaktık. Arkadaşım benden önce gitti, ufak ufak yerleşti oraya. Ben biraz daha bekledim, oyalandım, oyalandım, oyalandım ve – son dakikada tırstım; biletim filan her şeyim hazır olduğu halde caydım. Arkadaşıma şu telgrafı çektim:

SEVGİLİ RALFİ STOP ÇOK DÜŞÜNDÜM STOP AMA BENDE O CESARET YOKMUŞ STOP KALIYORUM STOP SENİ SATTIĞIM İÇİN BENİ BAĞIŞLAYABİLECEK MİSİN STOP ÖMER

Böylece 14 kelimelik bir telgrafla –o zamanlar 140 karakter kuralı yoktu– ’68 Paris’ini yani koskoca Dünya devrimini kaçırmış oldum, iyi mi?. Muhteşem Paris yerine tuttum o kömür karası, boğucu Ankara’ya gittim. Bu gerzekliğim için bir ömür boyu hayıflandım.

Sanırım yaşadıkların için pişmanlığın geçiyor, yaşayamadıkların için geçmiyor.

O başka şehre ağlaya ağlaya gittim, ağlaya ağlaya döndüm. Döndüğümde hiç Charles Aznavour dinlemedim, sürekli Morrissey dinledim.

Bu yüzden birkaç ay önce bir arkadaşım Morrissey konserine bilet almayı teklif ettiğinde korktum. Benim için Morrissey’i canlı dinlemek bir hayaldi ve Morrissey’i hayalimde yaşattığım sürece hayallerim kırılmayacaktı. Hayali gerçeğe dönüştürme fırsatının korkusu geldi bir anda üstüme.

Bir konsere bilet alarak da kırılma oluyormuş. Orada, Charles Aznavour ve Morrissey eşliğinde yaşamı gerçekten yaşama cesaretini düşündüm. Bana çok az nasip oldu, dilerim herkese en az bir kere nasip olur.

kaçıp gideceğim

geçmişimi geride bırakarak, hafif,

yanımda yüküm olmadan,

kalbim özgür ve

bağıra bağıra şarkı söyleyerek…

götürün beni dünyanın ucuna

götürün beni harikalar diyarına

bana öyle geliyor bu keder

ancak güneşin altında geçer

***

Bu yazıyı Chelsea Manning’e doğum günü hediyesi olarak ithaf etmek isterim. Şu an hapis olsa bile yaşamının kontrolünü eline aldığı için mutlu ve özgür olduğunu düşünmekte huzur buluyorum.

‘Geçmişle hesaplaşalım’ diyeni linç etmek kolay, zor olan anlamaya çalışmak – Tümay Tuğyan

Kıbrıs tarihi, çatışmacı geçmişin travmalarıyla doludur.

Gerek 1963-1974 döneminde Kıbrıs Türk ve Kıbrıs Rum toplumları arasında, gerekse Türkiye’nin adaya müdahale ettiği 1974 yazında yaşananlar, siyasi sebep ve sonuçlarından bağımsız olarak, ada üzerinde yaşayan insanların tümüne farklı şekillerde acı bedeller ödetti.

Her iki toplumun da ölüleri var, her iki toplumun da bugün hâlâ akıbetleri bilinmeyen kayıpları var.

Kıbrıs sorununun bugün devam eden çözümsüzlüğünün temel engellerinden biri de aslında, gerek Kıbrıs Rum, gerekse Kıbrıs Türk toplumu içerisinde, gerek güneyde, gerekse kuzeyde, çatışmacı ruhu besleyerek, şu anda devam eden de facto durumdan çeşitli yönleriyle nemalanan, uçlardaki etnik milliyetçiler.

Bu sorun, sadece Kıbrıs adasına özgü bir sorun da değil aslında.

Gerçekler tek yanlı, acılar ortak
Dünyanın, farklı etnik kimlikler arasında sorunların yaşandığı hemen her bölgesinde, uzlaşının önünde duran kocaman bir duvar olagelmiştir hep, ekstremist, şoven çevreler.

Hep kendi acılarını vitrine koyup karşı tarafın yaşadıklarına kör ve sağır olan…

Hep kendi mağduriyetlerini ön plana çıkarıp, karşı tarafın da benzer mağduriyetler yaşamış olabilme ihtimaline kapıları sonuna kadar kapatan…

Kıbrıs’ta insanlar, çok uzun yıllar boyunca, çatışmalı yıllar esnasında ‘öteki’ toplumdan insanların da öldürüldüğünü bilmeden yaşadı.

1963-1974 dönemini fiilen yaşamayan genç nesiller, her iki tarafta, tam da bu amaçla, bilinçli bir şekilde kurgulanan eğitim müfredatları sayesinde, ‘gerçekler’i’ hep tek yanlı, tek boyutlu öğrendi.

Oysa acılar ortak.

Savaş, etnik kimliğine bakmaksızın, herkesin canını yaktı.

Her iki toplumdan da sayısız sivil, bu çatışmaların kurbanı.

Cumhuriyetçi Türk Partisi Birleşik Güçler Milletvekili Doğuş Derya’nın, Meclis kürsüsünden yaptığı o konuşma da, aslında tam da bunu anlatır.

Vurun Derya’ya!

Kıbrıs’ta federal çözümün gerekliliğine işaret ettiği konuşmasında Derya şöyle diyordu: “Savaşlarda sanki kazanan taraflar varmış gibi, bu ülkede bizden başka insanların da acı çektiği bize unutturulmaya çalışıldı. Evet, biz Kıbrıslı Türkler olarak çok acı çektik. Kayıplarımız var. Ölümlerimiz var. Evlerimizden göç ettirildik. Ama kaybeden sadece biz olmadık. Bu ülkede bizden başka yaşayan insanlar da var; Kıbrıslı Rumlar da var, Maronitler de var, Ermeniler de var ve bu insanlar da en az bizim kadar kayıp yaşadılar. Bu insanlar da evlerinden kovuldular, mülklerinden oldular, tecavüze uğradılar…” 

Bu sözlerin ardından,  sosyal medyada fırtına koptu önce.

Aralarında, TC kökenli eski bakanlardan Kenan Akın ve KKTC Hataylılar Derneği Başkanı Bertan Zaroğlu’nun da bulunduğu bazı isimler, sosyal medya hesaplarından Doğuş Derya’ya saldırdı.

Cinsel içerikli ağır hakaretler içeren mesajları buradan aktarmıyorum ancak tecavüz tehdidine kadar varan Derya’yı hedef gösterme girişimi, derhal karşı tepkikere de neden oldu.

Çünkü Hem Kıbrıslıların acılarını yok sayarak, aynı acıların yeniden yaşanmaması için yürütülen her türlü barışçıl çabayı hakir görerek, çözümsüzlüğün ve çatışmacı ruhun devamına katkı koyma girişimiydi bu, hem de ‘hakir görülen’ kadın cinsiyetini aşağılayıp önemsizleştirmeye çalışıp, erkek egemen söylemi beslemekti.

En dikkat çeken çıkış AKEL’den

Federal çözüm yanlısı siyasi partiler ve sivil toplum örgütlerinin yanı sıra, toplumun pek çok farklı kesiminden destek gören Doğuş Derya’nın Meclis kürsüsünden söyledikleriyle ilgili en dikkate değer çıkış da kuşkusuz Güney Kıbrıs’tan, AKEL Partisi’nden geldi.

AKEL Merkez Komitesi’nin yaşananlarla ilgili açıklamasından bir bölüm aktarmak istiyorum burada:

“Kıbrısrum toplumunda, Doğuş Derya’nın cesur tutumunu olumlu bir hareket olarak görüp selamlayanların, benzer cesareti de göstermeleri gerekir. Bizim toplumumuzun işine gelmeyen gerçekleri de söyleme cesaretini göstermeleri gerekir. Kıbrıslıtürk sivillerin ve esirlerin aleyhine Kıbrıslırum faşistlerin cinayetler işlediklerini de kabul etmeleri gerekir. 1974’te kadınlara tecavüz edip, çocukları öldürüp, silahsız esirleri infaz ederek, Muratağa/Maratha’yı, Atlılar/Aloi’yi, Sandallar/Sandalaris’i ve Taşkent/Tohni’yi kana bulayanlar (üstelik de kendilerini herkesten daha vatanperver olarak niteleyenlerin kategorisinden olan) bazı Kıbrıslırumlar değil miydi? Bugün kuyularda kemiklerini bulduğumuz çocukları toplumlararası çalkantılar döneminde öldürenler bazı Kıbrıslırumlar değil miydi?

Gerçeği, ama tüm gerçeği ve sadece gerçeği söylemediğimiz takdirde iki toplum arasında güveni tekrar inşa edebilmemiz mümkün olamaz. Kıbrıslırumların ve Kıbrıslıtürklerin güveni ve yeniden yakınlaşması tek başına Kıbrıs sorununun çözümünü getirmeyebilir, ama iki toplumun birbirlerine güveni ve yeniden yakınlaşmaları federal çözüme ulaşabilmemiz ve çözümün pratikte işleyebilmesi için gerekli olan bir koşuldur.”

Meclis kürsüsünden yaptığı konuşmayı, maksadını aşan bir perspektiften değerlendirerek, hem Kıbrıs’ın kuzeyinde ve hem de Türkiye’de CTP-BG milletvekili Doğuş Derya’ya karşı bir linç kampanyası başlatma çabasında olan kesimler var, ne yazık ki.

Derya’nın gör dediği

Ama bu işin kolay yolu…

Zor ve ama gerekli olan ise Derya’nın ne demek istediğini, bizlere neyi göstermeye çalıştığını anlamaya çalışmak.

Derya’nın sözleri arasından, tecavüzden bahsettiği bölümü alıp, ‘Sen Türk askerine nasıl tecavüzcü dersin?’ gibi bir saldırı zemini yaratmak, işin özünü görmemek ya da görmezden getirtmeye çalışmak biraz da.

Kıbrıs’ta 1963-1974 döneminde sayısız tecavüz vakası yaşandı.

Dünyanın diğer bütün çatışmalı bölgelerinde olduğu gibi, mağdurlar, sivillerdi.

Hem Kıbrıslı Türk siviller, hem Kıbrıslı Rum siviller…

Failler ise kimi zaman her iki toplumdan milisler, kimi zaman ise üniformalılardı.

Bunlar bizim acı gerçeklerimiz.

Adanın geçmişi, acılarla dolu.

Birbirine çok benzeyen ama birbirini tanımayan, tanıma fırsatı bulamayan acılarla.

1964 yılında Mağusa’da, işinden evine dönerken Rumlar tarafından öldürülen Kıbrıslı Türk’ün, kucağındaki bebeğiyle dul kalan, hem kendi hayatı, hem de küçük kızının hayatı çalınan gencecik bir kadının acısıyla, bu cinayetin hemen ardından, sırf misilleme olsun diye yine evine dönerken Kıbrıslı Türkler tarafından öldürülen yaşlı Rum’un çocuklarının acısı, aynı acı.

Ve bizler, birbirimizin acısına dokunmayı öğrenmediğimiz sürece de, bu yaralar ilk günkü gibi kanamaya devam edecek.

Bu ada üzerinde yaşayan her iki toplum, önce kendi geçmişiyle, daha sonra da ‘öteki’nin geçmişiyle hesaplaşmak zorunda.

Aksi şartlarda, ortak bir gelecek kurmaktan bahsedebilmek, mümkün değil.

Doğuş Derya’nın Meclis kürsüsünden yaptığı konuşmanın üzerine basarak saldırıya geçen milliyetçi kesimlerin, hiç istemeden de olsa yol açtıkları belki de en önemli sonuç, Kıbrıs’ın güneyinden bir siyasi partinin, Kıbrıslı Rumların kendi geçmişleriyle yüzleşebilmeleri adına çok önemli bir zemin yaratan yukarıdaki açıklaması.

Bu, gelecek inşası adına hem çok önemli bir gelişme, hem de Kıbrıs’ın kuzeyindeki siyasetçilere örnek teşkil etmeli.

Tümay Tuğyan – Diken.com.tr

Atilla Atasoy ile müzik tadında bir sohbet: “Kendi başınalık benim için özgürlük demek”

Yaşamak çabalı bir iştir. Size getirdikleri ile baş edebilme yeteneği gerektirir. İnsana çokça iç hesaplaşma yaptırır. Hayatla baş etmeye çalışanlara destek olmak için yaşam koçluğu gibi meslekler türediyse de, yaşam hikâyeleri, samimiyetle paylaşıldığında daha ilham verici olabilir. Atilla Atasoy bu anlamda sohbeti çok hoş bir sanatçı. Onun “özgür ve çocuksu” ruhu ile yaşadığı hayatı, “kendin olma” macerasını, şöhreti, gezginliği ve müzik hayatını konuştuk. (Röportör: Aysen Ataseven)

* * *

 

Gelmeden önce eski röportajlarınızı okudum. Şöyle tanımlamışsınız kendinizi: “Müziğin ve hayatın renklerinde dolaşmayı seven bir gezgin.”

Evet, hayatın bütün renklerinin peşine düşmüş bir gezgin olarak niteliyorum kendimi.

5...

Bir yandan eczacılık okumuşsunuz, eczane işletmişsiniz hayatınızın bir döneminde. Bir taraftan müzik devam etmiş hep. O arada gezginlik. Televizyonda izlediğimde de, şimdi de baktığımda, sakin, iç hesaplaşmalarını büyük oranda yapmış, makul bir insan görüyorum karşımda. Acaba, Atilla Atasoy’u ne toprakladı?

Yaşamışlıklarla ilgili. Bir de hayata bakışın ve buna dair yeteneğin de çok büyük rolü var. Benim kendime bulduğum formüller oluştu zaman içinde. Beni hayata bağlayan en önemli köprülerdi onlar. Müzikten başka. Bu gezginlik, araştırmacılık, yazmak, çizmek… İşte bunca yılın deneyimleri düşmeleri, kalkmaları bana yardımcı olan şeylerdi. Ama içimde de demek ki böle bir ışık varmış ki, bunu hayata geçirebildim. Hayat bize o kadar çok şey dayatıyor ki, önce annenizden babanızdan başlayarak, her şeyinize karışan bir çevre var, size baskı kuran bir düzen var, bunlarla baş etmek için baya bir emek ve zaman harcıyorsunuz. Sonra “Eeh!” diyorsunuz. Kendinizi tamamıyla hayata geçirmeye çalışıyorsunuz. Bu da tabii,  sanatın bana sağladığı özgür ortam sayesinde oldu diyebilirim.

Ben şöyle bir yorum yapmıştım: Eczacılığı da hali hazırda sürdürüyor olmanız sizin gerçek hayatla bağınızı koparmamanızı sağlamış gibi.

Tabi tabii ayağım hep yere basmıştır. Ama Allah’tan eczaneyi kapadım. Çok mutluyum. 2011 Eylül ayında kapadım. Ve o günden beri hayatımın en dingin, en doygun, mutlu dönemini yaşıyorum. Ama tabii bu arada annemi yitirdim, daha önce babamı yitirdim. Tabii o kayıpların üstesinden özgürlüğümle ya da arada bir çıkardığım albümlerle dostlarla gidermeye çalışıyorum.

Sizin için hiç yaşlanmıyor diyorlar. Ben de öyle düşündüm televizyonda ilk gördüğümde.

Yahu bir şey yapmıyorum. Sadece ben çok sportif bir çocuktum. Bir de öyle kötü alışkanlıklarım yoktu. Sigara hiç içmem. Bir de atlama zıplama. Ufak tefeğim de yani. Biraz da genetik ile ilgili bir şey galiba. Saçım orijinaldir. Herkes boyuyor musun diyor. Hayır boyamıyorum.  Demek ki şanslı bir genetiğim var. Ama bunun yanı sıra ömrüm boyunca hareketli yaşadım. Atladım zıpladım, hopladım, işte, sürttüm, çocuk ruhluyum. Çocuk ruhumu hayata geçirdim. Genç düşündüm. Vizyonum hep açık oldu, ileriye doğru oldu. Hiç aynı yerde kalmadım bir birey olarak. Sanatçı olarak kaldım mı kalmadım mı onun eleştirisini dinleyiciler yapar. Ama ben orada da gezinen bir adamım. Herhalde gezenti olduğum için biraz da ruhum bedenime yansıyor. Ama bunca yılın sportif yaşamışlığının çok büyük etkisi var. Profesyonel bir sporcu olmadım ama ben sürekli spor yaptım. Koştum atladım zıpladım tırmandım. Hareketli yaşamın çok önemi var diye düşünüyorum.

 Baktım değiştiremiyorum kendimi “ulen sen böylesin!” dedim

Ruhen de genç hissediyor musunuz kendinizi?

Evet. Halen çocukluktan gençliğe doğru bir olgunlaşma sürecindeyim. J İnşallah yaş alırım ama yaşlanmam.

3

Benim şöyle bir gözlemim var: Türkiye’de sanatçılar yaşlanmıyorlar. Müzikleri yani. Yaşlanmaya direniyorlar. Sizin öyle olduğunuzu düşünmedim. Yani sizin fiziken genç göründüğünüzü düşünüyorum. Ama mesela Ajda Pekkan’ı düşünelim, Nilüfer’i düşünelim. Hala ilk gençliklerindeki müzikleri, tarzı, sözleri duyuyoruz. Bense sanatçının bir hayat macerası olmalı diye düşünüyorum.  Keşke biz her yaşının sanatını tadabilsek. Bu nedir? Popun ruhu gereği mi böyle bu?

Şimdi popüler işler biliyorsunuz günlük işler, çabuk tüketilen. O günün o yılın ortak düşünce ve zevklerini yansıtan işler. Tabii bu arada kapitalizmin yansımalarıyla parasal işler. O şöhrete alışan insanların bu işten vazgeçebilmesi çok zordur. Ben Allah’tan yıllar önce şöhreti bıraktım. Bilinçli olarak. Çünkü baş edemedim ben. Şöhretten, orada burada tanınmaktan hoşlanmadım. Çünkü ben özgür bir ruha sahiptim. Doğal olmak arzusundaydım ve her yer de her zaman olabilmeliydim. Pazarda da olabilirdim, herhangi bir dolmuşta da otobüste de olabilmeliydim. Zaten şöhreti paraya çeviremeyen beceriksizlerden de biriyim ayrıca. Bir türlü uyum sağlayamadım. Benim abukluğum herhalde bu. Ama kendimi de kabul ettim artık. Değiştiremiyorum baktım, dedim, ulen sen böylesin artık, uğraşma. Ama müzik tabii ki en büyük aşklarımdan biri olarak hayatımda devam ediyor. Olduğu kadar. Her şey olduğu kadar. Teklif var ısrar yok yaşadım ben. Halen de öyle yaşıyorum ama isterim tabii yine hoş bir albümle yine böyle çok sevilmek, hoşuma gider. Ya da hoş bir konserde yer almak. Zaman zaman sahne yapıyorum. Konsept gecelerde bu duygumu, ihtiyacımı gideriyorum. Zaman zaman da sapıklık bu ya albüm yapıyorum. En son tango albümünde olduğu gibi. Eski arkadaşlarım “en sapığımız sen çıktın hala albüm yapıyorsun” diyorlar, o eskilerde kalanlar. Ama tabii Ajda gibi Nilüfer, onlar farklı bir boyuttalar. Hele Ajda, ona söyleyecek bir sözüm yok açıkçası. Halen Türk kadınının özendiği bir model olarak hayata devam ediyor.  Ve o tabii aklıyla zekâsını yeteneğini buluşturan nadir kişilerden biri diye düşünüyorum. Her ne kadar popüler müzik yapsa da.

Siz sonuçta yaş alıyorsunuz. Yirmili, otuzlu kırklı yaşlarınızda belki farklı duygular yaşıyorsunuz. Onun müziğe yansımasını biz dinleyiciler, biraz duymak istiyoruz. O her zaman yeni trendi yakalama duygusu yerine…

Pazar yeri gibi ortalık zaten o anlamda. Onu da yeterince yapan ya da yapmaya çalışan gençler var. Tabii ki her kuşak kendi starlarını yaratacaktır. İlle de gündemde olayım diye debelenen eskiler var. Onlara çok kızıyorum açıkçası. Ama Ajda da Nilüfer de yeni albümlerle ya da yeni formüller geliştirerek halen ayakta kalmayı, gündemde kalmayı başaran önemli isimler. Ancak, ben sizin dediğiniz gibi bu yeni Atilla’yı yeni yaptığım şeylerde yansıtmalıyım. Eskiden bugüne şöhret derdim olmadan ya da çok para kazanma derdim olmadan, başka çıkar hesaplarım olmadan bir şeyleri denemeliyim dedim ve öyle yapıyorum. Onlar ne der ne yapar onu bilemem. Biraz da, zirvede olmak çok tehlikeli bir şeydir. Hep istersin J Ama benim gibi umurunda olmayanlar düşer de kalkar da. Bazen yatar da. Dolayısıyla ben daha önce Grup Düş Gezginleri ile -pop rock grubudur onlar- “soft rock” bir albüm çıkardım. Sonra 4 şarklılık başka bir konsept albümü çıkardım. En sonda da işte tango albümü çıkardım. Tabii ki sesimin olanaklarını oldukça çeşitli olarak kullanma arzusundayım. Çünkü tanrının bana verdiği hakikaten bir ses avantajı var. Birçok şeyi söyleyebiliyorum. Sahnede de olduğu gibi. Bendeki yetenekleri paylaşmak istiyorum. Başka da bir talebim yoktur. Bu kadar.

Ben de tam oraya gelmek istiyordum. Bir tango albümü yaptınız. Bu albümde de sizin için nasıl bir buluşma oldu? Konseptin peşinden mi gittiniz yoksa gelen bir teklifi mi değerlendirdiniz?

Tabii ki gelen teklifi değerlendirdim. Çünkü artık çok da yoruldum. Bir konseptin peşinden gitmek ya da bir yapımcının peşinden koşmak evrelerini geçirdiğimi sanıyorum. Olursa olur, olmazsa olmaz. Kendine güvenen kahraman yapımcılara kapımız açık. Nitekim Necdet Koyutürk’ün oğulları, Özdener ve Erdener Koyutürk’ün projesi bu. Onların teklifiyle. Daha önce de tango denemelerim olmuştu başka albümlerde birer şarkılık. Ve hatta Paris’te konserimiz olmuştu tango grubuyla, yine Türkiye’de de Cin Sanat’ta konserler yapmıştım. Hoşuma da gitti ve bana da yakıştığını hissettiğim için ve herkesin ortak fikri de bu olduğu için, bunu albümleştirme teklifi gelince de hemen hiç düşünmeden giriverdim stüdyoya.

Cohen de gelsin Türk müziği söylesin

Katıldığınız TV programlarından bir tanesinde şöyle dediniz: Bu albümden maddi bir beklentim yok ama bu benim hizmetimdir. Onun için duyulmasını istiyorum.

Evet, bu bir renk. Bir konsept. Dünya müziği tango. Tangonun da açıklamalarını yapmaya çalıştım. Nerden oluşmuş ne olmuş falan diye. Burada da tekrarlayayım. 1880ler’de filan Avrupa’dan Arjantin’e giden Almanlar, İtalyanlar oradaki Afrikalılar, Kübalılar, İspanyollar ile kaynaşarak ‘mix’ bir kültür oluşturuyorlar ve herkes kendi müziğinden bir şey katarak, önce milongoları daha sonra tango müziklerini oluşturuyorlar. Bu sonra dünyaya yayılıyor. Dünyada seviliyor. Avrupa’ya geliyor, Fransa’ya geliyor, sonra Almanya’ya, sonra da bize geliyor.  Ve üç ayrı ana dönemde tangonun yükselişi var dünyada. En son, en parlak dönemi de 1935-1955 arasında. Türkiye’nin de ilk çok sesli eğlence müziği ve eğlencesi oluyor. Bunu ama Türk’e özgü tangolar oluşturan da çok önemli müzik insanları var. Necdet Koyutürk gibi. Fehmi Ege gibi,  Necip Celal gibi. Bunlar Türk’e özgü tangoları yurt dışında da tanıtıyorlar ve yurt dışında da çok önemli satışlar yakalıyorlar. Böyle bir macera bu da. Ben de hayatın renklerinde olduğu gibi, müziğin de renklerinde dolaşmayı seviyorum. Böylece yeni soluklar alıyorum. O aldığım yeni soluklar da beni dinç tutuyor ve iyi hissettiriyor.

7

Evet, bana bu da ilginç geldi. Maddi beklenti olmadan müzik yapmak.

Valla babamdan kalan bir şeyler olmasaydı ben herhalde pavyondaydım şimdi (kahkahalar)

Bizim memleketten bir Cohen (Leonard Cohen) çıkmadı diye arkadaşlarla hayıflanıyoruz bazen. Katılır mısınız?

Vallahi aslında çok yetenekli müzisyenlerimiz, aranjörlerimiz, müzik insanlarımız var. Fakat işte çıkış noktamızın Türkiye olması belki de engeldi. Yani eğer bizden birisi Amerika’dan çıkıp, İngiltere’den çıkıp dünyaya mal olmuş olsaydı, bunları söylemiyor olacaktık. Biraz pazarlama işi. Ama tabii ki farklı kültürlerle büyüyoruz. Ben Türk Sanat Müziği ile büyüdüm mesela. Ben yedi yaşında Sevim Tanürek şarkıları söyleyerek şarkıcılığımı geliştirdim. Ne alaka? Sonra kötü yola düşüp popçu oldum. Ama o arada tabii bir dolu Türk sanat müziği, halk müziği, solo koro çalışmalarım, beste çalışmalarım, bir dolu enstrüman denemişliğim ve tiyatro çalışmalarım var. Ondan sonra popüler anlamda yola koyulmaya, gençlik hevesi olarak da şöhret olmaya koyuldum, yol aldım. Şimdi eğer ben Leonard Cohen dinleyerek büyüseydim, yani ne olurdum bilmiyorum. Onun taklidi mi olurdum yoksa ona yeni bir boyut katarak Türkiye’de ne kadar alıcı bulurdum, onu bilemiyorum açıkçası. İlle de Cohen çıkması gerekmiyor. Bizden de çok önemli sesler ve yetenekler var çıkan. Cohen de gelsin Türk müziği söylesin hadi bakalım.. (kahkahalar)

Cohen’in orada doldurduğu yeri Türkiye’de Türkiyeli bir şekilde doldurmak anlamında söyledim.

Yo ben anlıyorum ne demek istediğinizi. Anlıyorum da öyle klasikleşen popüler müzik insani? Yani Özdemir Erdoğan’ımız vardır bilirsiniz. O klasikleşmiş bir sanatçıdır. Onun gibi kaç kişi sayabilirim, şu anda, çıkaramadım doğrusu.

Halkı aptal yerine koya koya hepimizi aptal ettiler

Playback ile ilgili de birkaç şey okudum hakkınızda, ekşi sözlükten. Mesela bir programında zaten playback diye mikrofonu bırakmanız..

Televizyonda değil mi? Yahu en gıcık kaptığım da o. Zaten playback yapılıyor. Elimize hemen mikrofon tutuşturuluyor. Eskiden biz TRT’de öyleydik.  Playback yaptığımız belli. Bu kadar sahtekârlığın da anlamı yok, diyorum, kötü oluyorum sonra. Herkesin eline bir mikrofon tutuşturuyorlar. Yahu playlback yapılıyor yani. Ben de mecburen kırmayalım, hani, uydum hazır olan imama yapıyorum ama, yine mırıldanmadan da yapamıyorum açıkçası. Öyle birkaç kere yaptım. Çok bozuldular, şarkı albüm de çıkarmışım, tanıtmak da zorundayım. Birkaç kısmetten olmayalım diye.. (kahkahalar)

Evet, anlıyorum.

O kadar abuk ki her şey şu ülkede…O kadar trajikomik şeyler var ki. Televizyonlar zaten Sodom ve Gomore’nin son günleri gibi hissettiriyor bana. Ya onu bari yapma. Playback yapıyoruz işte aslanlar gibi. Ne mikrofon tutuşturuyorsun. Halk bu kadar aptal yerine konur mu ya? Halkı aptal yerine koya koya hepimizi aptal ettiler zaten.

Singapur Havayolları eczanemin komşusuydu. Gel de gitme!

Şimdi seyahat ile ilgili de size biraz sorular sormak istiyorum. Gerçi önceki röportajlarınızda ve bloğunuzda bu konudan bol bol bahsetmişsiniz.

Bloğum var, evet. 21 ana yazı var, 12 tane de kısa yazım var orada. Rahatlıkla onları izleyebilirsiniz. Benim orijinal yazılarım onlar. Tabii Hürriyet’te de yayınlandı birçoğu. Fakat yayınlanan şekliyle değil, orijinal şekliyle. Çünkü editörler kesiyor biçiyor ya biliyorsunuz, o sayfaya sığdırmak için daha kısaltıyoruz yazıları. Fotoğrafları da bir benden bir oralardan tercihlerini kullanıyorlar. Ama bloğumda tamamıyla orijinal yazılarım, tarihleri ile birlikte ve orijinal çektiğim fotoğraflar var.

Gezgin kimliğinize dönersek, onunla ilgili: Zaten gezgin olanlara ve gezmek isteyenlere ilham versin diye birkaç soru sormak istiyorum. Sizce iyi bir gezgin olmanın altın kuralı nedir?

Her şeyi göze alarak yola çıkmaktır. Yani gözü pek olmalıdır tabii ki. Yolda olmayı sevmektir. Bir hedefe kitlenebilirsiniz ama o hedefe gitmeseniz bile yolda olmak sizi mutlu etmeli..

(Sessizlik)  Soruyu bir daha alayım (kahkahalar)

Klişe bir soru olduğunu kabul ediyorum. İyi bir gezgin olmanın altın kuralı…

Benim için gezginliğin ne demek olduğunu anlatsam daha kolay olacak. Farklı coğrafyalarda, farklı kültürlerde, farklı soluklar alarak zenginleşmek, ruhunu yüceltmek adına, dünyanın bütün kısır döngülü hesaplarından kurtulmak adına, her şeyi göze alarak yola çıkan, her türlü koşulu göze alarak yola çıkan, keşfetmek için yola çıkan insan demek gezgin. Gerekirse yerde parkta yatacaktır, gerekirse çadırda, gerekirse de beş yıldızlı otel, fark etmez. O gün koşullar neyi gerektiriyorsa. Şu anlamda benim için gezginliğin önemi var: Ben ilk 1987’de başladım.

2

Orada bir şey sorabilir miyim? İlk seyahatiniz bir kaçış mıydı?

İçimdeki enerjinin açığa çıkmasıydı. İmkân meselesi tabii bu da. Önce normal turistik şeylerle başlıyor, sonra öğrendikçe, yazdıkça gördükçe bilinçleniyorsunuz. Bilinçlendikçe de o farklı konseptlere yönelip, klişelerden uzaklaşmaya başlıyorsunuz. İçinizdeki bu enerji varsa tabii. Zaten önemli olan insanın içsel yolculuklarla kendi formülünü keşfetmesi. Ben nasıl daha iyi olurum, nasıl kendime ve etrafa faydalı olurum ya da daha iyi hissederim kendimi, sorularının cevabı yine içimizde. İş ki biz içsel yolculuklarla, bu formülü çekip çıkarıverelim dışarı. Ama bunun için de tabii uzun bir süreç var. Bitmiyor okumalar. Okuma, üniversite falan, çalışma, işte müzik, üretme, besteler, sözler, koşturmalar, düşmeler, kalkmalar, sonunda diyorsun. Bir de evlendim falan. O da ayrı bir macera. Sonra bütün bu dayatmalardan kurtulmak istiyorsunuz. Bunun da formülü dediğim gibi, içinizde oluyor.

1987’de çıktım dediniz ilk defa.

Evet, gezgin anlamında. Yoksa konserler için oraya buraya gidiyorduk. Amerika’ya bile konserlere gitmişliğimiz var. Oradaki yarışmalar var. Oralarda aldığım dereceler var. İlk bilinçli olarak evet, odur. O da Singapur havayolları yeni açılmıştı Türkiye’de. O da benim eczanenin komşusuydu. Şimdi gel de gitme. (kahkahalar).Harbiye’de. Tahrik unsuru var. Neyse işte gördüm ki, farklı coğrafyalarda, farklı kültürlerde yeni soluklar almak, içine düştüğüm çıkmazların en iyi ilacı olmaya başladı. O kısır döngülerden kurtaran, lokalize hesapların kurbanı olmaktan kurtaran en önemli reçete olduğunu gördüm. Haliyle müthiş bir şey. Hem öğreniyorsunuz, hem bilgileniyorsunuz, hem bilgilenirken eğleniyorsunuz. Tabii ki orada müze ve kütüphaneye gitmekle kalmıyorsun, batakhanesinden müzesine kadar her şeyini öğrenmeye çalışıyorum. Kendi başına olmaktan çok keyif alıyorum. Kendi başınalığı seviyorum. Bu kendi başınalık benim için özgürlük demek. Onun için yalnızlığı göze alarak yaşıyorum zaten.

Zor iş.

Çok mu uzun cevap verdim? Bir dokun bin ah işit oldu galiba.

Yoo. Onları duyalım diye soruyorum zaten.  Dünya mutfağı ile aranız nasıl gittiğiniz yerlerde?

Daima sokaktan yiyorum. Uzak doğu mutfağını çok seviyorum. Tayland’ın Tom Yum çorbasına bayılıyorum. Hep onu yerim sabah öğlen akşam onu yerim. Bayılırım ona. Acılı ekşili çorbaya bayılırım uzak doğunun. Kötü beslenirim. Sokaktan yerim. Yeter ki başka işlere dalayım. Yemeğe ayrılacak zamana bile acırım zaman zaman.

Peki hiç gezdiğiniz yerlerden birine yerleşmeyi düşündünüz mü?

Çok. Tayland’a mesela. Samui’ye çok düşündüm.

Neden yerleşmediniz?

Burada bağlantılarım vardı. Düşünmekle yapmak aynı şeyler değil. Ne düşündüğümüz şeyler var yapamadığımız. İsteyip de yapamadığımız şeylerle doluyor hayat. Ben bir ölçüde isteklerimi hayata geçirebildiğim için şanslıyım. Eczanem vardı. Şu bu. Burada düzenim var. Para lazım. Buralarda bir şey satmam lazım ki orada yerleşeyim. Biraz herhalde üç ayda oradan da sıkılırım diye düşündüm sonra. J J

Zaten evinizi gezdiğiniz yerlerden parçalarla doldurmuşsunuz.

Evet dünya ile birlikte yaşıyorum. Onun enerjisi beni iyi tutuyor. Öyle işte lunaparkım bu benim.

Yerleşmediniz ama oralardan bir parçayı..

Hepsi hepsi oralardan. Benim lunaparkım işte bunlar.

Dünya Mirası Çalışmaları

4

Peki, dünya mirası çalışmalarınızdan da biraz bahsetmek istiyorum. Doğa aşığı olduğunuzu söylüyorsunuz.  Dünya vatandaşlığı duygusunu taşıdığınızı söylüyorsunuz ve dünya mirasını korumak üzere çalışmalar yapıyorsunuz. Neler yapıyorsunuz?

Teklif götürülüyor. Mesela Bergama ile Cumalıkızık bizim UNESCO Dünya mirası gezginlerinin gayreti ile girdi. Bakanlık seviyesinde uğraşıldı. Bizim başkanımız, adaşım Atilla Ege, çok uğraştı dünya mirası ile ilgili. Ve sonunda Bergama’yı önce aday göstermek lazım. Ve ilk defa bu sene, bu mirasa karar veren yirmi bir kişilik ekip içerisinde bir öğretim üyemiz var. Karar verenler arasında bir Türk var bu sene. Bu da iyi bir gelişme. Ama bütün bunlar için dikkati çekmek, bu konu ile ilgili hem bakanlığımızın hem UNESCO’nun çalışmalarına katılmak adına, bizim o derneğin çok faydası oldu.

Özellikle şu aralar, Türkiye’de pek çok bölgede Türkiye’de hem doğal kaynaklara yönelik hem de doğa mirasına yönelik diyelim, çok da özenli olmayan şekilde, çok büyük yatırımlar başladı. Belki sizin yaptığınız bu çalışmalar, bu yatırımları biraz daha dikkatli, belli hassasiyetleri gözeterek planlamak konusunda da bir farkındalık yaratacaktır.

Tabii. Çünkü dünya mirası listesine girmek o kadar avantajlı bir şey ki. Müthiş bir turist potansiyeli kazandırıyor. Oranın bütün korumasını bakımını da üstleniyor UNESCO. Ve tabii başka adaylarımıza da dikkati çekmeyi sağlıyor. UNESCO dünya mirasına girmek, milyonlarca turist potansiyeli demek. Bunun için zaten Çin’de fuarlar düzenleniyor. Macao denilen bir kent var. Orada her sene fuar düzenleniyor. Orada her sene Çin’deki dünya miraslarına tur yapan acenteler davet ediliyor. Ve o bölgedeki otel lokantaların sahipleri de davet ediliyor. Oraları tanıtmak ve satış yapmak için. Türkiye’den de bizim katılmamız gerekiyor ki bizdeki dünya miraslarını orada tanıtalım ve tur satabilelim.

Bergama biliyorsunuz altın işletmeciliği sebebiyle, çevre mücadelesinde de özel anlam taşıyan bir yerdir.

Bu Bergama antik şehri tabii bu mirasa giren. Ama orada altın madeni var tabii etrafta.

Bunları herhalde çok da ayrı düşünemeyiz. Orada yaşayan insanlarla hiç sohbet etme şansınız oldu mu? Bu kültür mirasının ve madenin bir arada olması ile ilgili insanların verdiği tepkiler nasıl?

Vallahi birkaç sene önce gittiğimiz bir zaman sorduk tabii. Kimi memnun orada,  iş potansiyeli olduğu için. Altın madenciliğini yapan insanlar çevreyi de ağaçlandırıyorlarmış. Önlemler, kontroller sıkı bir şekilde yapılıyormuş. Birçok gence iş imkânı doğuyormuş.

Bilmiyorum ki zaten ben altının dünyaya ne faydası olduğunu henüz anlamış değilim. Bu takılar makılar. Taşları severim, doğal taşlar hoşuma gider ama. İşte insanoğlunun bitmek bilmeyen hırsı, abukluğu. Altın bilimde kullanıldığı kadarıyla kalsa tabii daha iyi olur diye düşünüyorum. O da ne kadar kullanılıyor? Ama vahşi kapitalizmin neticesi olarak maalesef insanlar dünyayı sömürmeye devam edecekler.

Aklınızda yapmak istediğiniz bir şey var mı?

Hiçbir şey yok. Gelen, gelecek tüm tekliflere açığım. Bundan sonra gezmeyi tozmayı düşünüyorum. Daha çok sürtmeyi düşünüyorum.

Siz anladığım kadarıyla hayatı akışına bırakmış, çok da peşinden koşmamış ama yine de şanslı birisiniz.

Kötü bir starım olmadığı için (astrolojik profilinden bahsediyor) , para hırsım olmadığı için, ya da sade bir yaşamı yeğlediğim ve ondan mutlu olduğum içindir. Doğal yaşamı sevdiğimdendir. Ama müzik adına çok uğraşlar vermiş ve çok hayal kırıklıkları da yaşamış birisiyim. Bütün bunları tolere edebilmem için kendimi geliştirmem gerekiyordu. Yani ruhen, fikren. Bu anlamda işte gezilerin bana çok faydası oldu. Dünyayı gördükçe, buradaki insanların ne kadar kısır olduğunu öğrendim. Yoksa ben elimden geleni yapıyorum.

Peki, benim soracaklarım bu kadardı. Sizin eklemek istediğiniz bir şey var mı?

Yoo, şimdi kahve içelim. J

Not: Röportaj 29 Haziran 2014 tarihinde gerçekleştirilmiştir.

Aysen Ataseven

 

Röportör: Aysen Ataseven

(Yeşil Gazete)

Önemli bir sergiye dair: go gri! go ARAF!

Siyahların ve Beyazların duruşlarımızı tarifte kifayetsiz kaldığı bir ortamdayız. “Yeşil” Gazete’de “Gri” başlık atma riskini almak istiyorum yine de. Çünkü yeşil olmadan hiçbir renkli rengi koruyamayacağımız gibi, griler olmadan da siyah beyazlara kamplaşmak zorunda kalacağız. İşte bu meseleyi kalbinden hedeflemek istemiş küratör Canan Bayrak

“Araf’ta Üç Bakış” isimli resim ve minyatür sergisi; Lütfü Kaplanoğlu, Sema Yekeler Yurtseven ve Osman Yılmazer’i bir araya getirmiş. 20 Aralık 2014 Cumartesi gününe kadar Beşiktaş’taki Dolmabahçe Sarayı Sanat Galerisi’nde ziyaret edebileceğiniz bu sergi bence çok önemli açığımızı görüyor ve kapamaya çalışıyor: Ara Tonları…

Alzheimer hastalarına adanan sunum, saatin tersi istikameti takip ettiğinizde, Yılmazer’in kırmızı ve mavi tonlardaki hapsolmuş iç dünyamıza adeta açık görüş yapmış işleri ile açılıyor. Sema Yekeler Yurtseven, minyatür sanatından örnekler sergilerken ipek kâğıt üzerinde kayboluşumuzu resmediyor. Kaplanoğlu ile “birbirine uzak” batı ve doğuyu kombinliyoruz.

9 Yilmazer

YILMAZER – Vicdan Azaplarının Çözülmesi 

10 Yurtseven

YURTSEVEN – Uçuş 

8 Kaplanoglu

KAPLANOĞLU – Arf 

Serginin proje sahibi ve küratörü Sayın Canan Bayrak ile bir söyleşi yapma fırsatı da bulduk:

Kendisinin ve içsel yolculuğunun farkında olan kişi, gerçekte olan bitenin de farkında olur

Yeşil Gazete: Bu coğrafyanın insanları olarak; doğuya karşı batı, bireye karşı toplum ya da iç dünyamız, reel yaşantımız ve metafizik algımızın uçları arasında tanımsız bir yerlerde salınıyoruz… “Araf’ta Üç Bakış” sunumunuz, bu yerini arama arayışını mı yansıtıyor? Proje nasıl bir mesaj vermek üzere gelişti?

Canan Bayrak: Evet, bu sergideki yola çıkış amacımız tüm bu ifadelerinizi içermektedir. Biz birçok açıdan bu konuyu ele almaya çalıştık. Bu proje, farkındalığımızı arttırarak insanlara yardım edebilmek üzerine gelişti. Çünkü kendisinin ve içsel yolculuğunun farkında olan kişi, çevresinde gerçekte olan bitenin de farkında olur.

YG: Serginiz Alzheimer hastalarına ithaf ediliyor. Bu farkındalık katkınızın nasıl ortaya çıktığından ve projeyle ilişkisinden bahsedebilir misiniz?

CB: “Araf” çağımızda bir yaşam şekline dönüşmeye başladı. Felsefe altyapısı ve proje ile ilgili çalışmalarından sonra sergimiz aynı zamanda sosyal sorumluluk mesajı da vermeliydi. Alzheimer hastalarının da bir unutup bir hatırlayarak, hem burada hem orada oluşlarıyla Araf’ı yaşadıklarını hissettik. Bu nedenle çalışmalarımızı Dernek’le (Alzheimer Derneği) beraber yürüttük. Yüzyıllardır tüm kültürlerde var olan Araf konusunu günümüzde de ele almak istedim. Dolayısıyla serginin sanatsal niteliğinin yanı sıra, sosyal sorumluluk projesi olması da gerekiyordu.

YG: Lütfü Kaplanoğlu, Sema Yekeler Yurtseven ve Osman Yılmazer daha önce ortak projelerde yer almışlar mıydı? Nasıl bir araya geldiler?

CB: Sanatçılarımız daha önce ortak projede yer almadılar. Araf gibi soyut bir kavramı soyut olarak anlatmaktı amacım. Bu yüzden uzun süredir izlediğim bu sanatçıların projeme en uygun kişiler olduklarını düşünerek, çağdaş sanatlarla klasik sanatları özgün yorumla bir araya getirdim.

Röportajımız burada sonlanırken Bayrak bir de iyi bir haber verdi: “Yeni proje hazırlıklarımız tabii ki var.”

Bu yazıyı okur okumaz Beşiktaş’taki bu ücretsiz sergiye göz atmanızda fayda var…

 

Sanat ve barışla kalın…

Yeşil Avrupa tehlikede mi? – Duygu Kutluay

2014 yılı Uluslararası Çevre Müzakerelerinde başı çeken Avrupa Birliği için çevre konularında bir dağılmaya sahne oluyor.

Geçtiğimiz Mayıs ayında gerçekleşen Avrupa Parlamentosu seçimlerinde AB entegrasyonuna karşı olan AB- şüphecileri (Euro-sceptics) Parlamentonun çeyreğine yakın üye çıkararak daha önce AB tarihinde görülmemiş bir başarı sağlamıştı.

Parlamento Başkanlığına, 2012 yılından beri bu görevi yürüten Alman Sosyal Demokrat Parlamenter Martin Schulz yeniden seçildi. Avrupa Parlamentosu Genel Kurulunda yapılan oylamada Lüksemburg eski başbakanı Jean-Claude Juncker ise Avrupa Komisyonu Başkanlığına seçildi.

21

Jean Claude Juncker, Avrupa Parlamentosu seçimlerinde muhafazakar partilerin AB Komisyonu Başkanı adayı olarak seçime girmişti. Juncker’in çevre konularının çok da agresif bir savunucusu olmayacağı 15 Temmuz’da seçim öncesi yayınladığı siyasi belgesinden hissedilebiliyordu. Belgede çevre kelimesi sadece 4 kere geçmekte, bunların üçü yatırım çevreleri ve iş çevreleri olarak kullanılmaktaydı. Belgede ayrıca, Juncker komisyonunun önceliği iş yaratma ve ekonomik büyüme konularına vermiş olduğu görülmekteydi.

Juncker, seçimin ardından Avrupa Komisyonu yapısında da değişikliklere giderek Çevre ve Balıkçılık Genel Direktörlükleri’ni birleştirdi, ve İklimi, Çevre Genel Müdürlüğünden alarak Enerji Genel Müdürlüğü ile birleştirdi. Genel Müdürlüklerin başına geçecek yeni Komisyonerler atanırken, Çevre Genel Müdürlüğüne bir aday çıkmadığından, başına Balıkçılık Genel Müdürlüğüne aday olan Malta Turizm Bakanı Karmenu Vella getirildi. Kuş ve Habitat yönetmeliklerine uyumda sorun yaşayan Malta’dan ve Çevre konusunda hiçbir deneyim ve ilgisinin olmadığını defalarca dile getiren bir bakanın Çevre Genel Müdürlüğüne getirilmesi kafalarda soru işareti oluşturdu.

Aynı şekilde İklim ve Enerji Genel Müdürlüğüne fosil yakıt yatırımları ile olan ilgisinden dolayı oldukça tartışmalı İspanyol Miguel Arias Cañete getirildi.

Türkiye’yi ilgilendiren konularda da Juncker Komisyonu olumlu mesajlar vermedi. İlk açıklamalardan biri önümüzdeki 5 yıl içinde AB genişlemesinin olmayacağı ve yeni üye alınmayacağı oldu. Yeniden yapılanma sürecinde Genişleme ve Avrupa Komşuluk Genel Direktörlüğü’nün ismi değiştirilerek Avrupa Komşuluk ve Genişleme Müzakereleri Genel Direktörlüğü kuruldu. Bu küçük değişiklik ile  AB’nin genişlemesinden ziyade müzakere sürecinin önemi vurgulanmakla yetinildi. Yeni atanan Komisyonere Juncker tarafından gönderilen görev mektubunda Aday ülkeler arasında Türkiye’nin adı geçmedi.

Avrupa Komisyonu’nun yeni yapısı Avrupa Çevre STKları ve Parlamento’nun Yeşiller ve Avrupa Birleşik Solu gibi kanatlarında oldukça büyük endişe yaratmakta. Gelen eleştirilere cevaben Juncker, Başkan Yardımcılığına getirilen Hollandalı Frans Timmermans’ın sorumluluklarına sürdürülebilirlik eklendi.

Bir önceki Komisyon görev süresi sona ererken Çevre Komiseri Potocnik, üzerinde anlaşma sağlanamayan Toprak ve Yargıya Erişim Direktif önerilerini geri çekmişti. Juncker komisyonun da ilk önerileri Hava Kalitesi ve Atık Paketlerini geri çekmek oldu.

16 Aralık tarihinde Avrupa Parlamentosuna sunulan 2015 Bütçesi ve 2014 Bütçe Değişiklikleri kabul edildi. Sunulan Çalışma Programı ise Parlamento ve Konsey tarafından eleştiriliyor.

17 Aralık tarihinde gerçekleşen Çevre Konseyi toplantısında da birçok Bakan, Döngüsel ekonomi ve Hava Paketlerinin geri çekilmesine tepki gösterdi. Bu tepkilerden sonra paketlerin geri çekilmek yerine değiştirileceği öngörülüyor. Şimdi Avrupa Parlamentosu’ndan da benzer tepkiler umuluyor.

Çıkan sonuç ne olursa olsun, Avrupa Çevrecilerini zorlu bir mücadele dönemi bekliyor gibi gözüküyor.

1

 

 

 

 

Duygu Kutluay

“Araf’ta üç bakış” sergisi Dolmabahçe Sarayı Sanat Galerisi’nde

Küratörlüğünü ve proje yöneticiliğini Sanat Danışmanı Canan Bayrak’ın  yapmış olduğu ve 36 eserin Dolmabahçe Sarayı Sanat Galerisi’nde  yer aldığı “Araf’ta üç bakış” sergisi 20 Aralık Cumartesi akşamı sona eriyor.

23
Serginin tanıtım filmini Kerem Yükseloğlu yazdı ve yönetti

Sergide, Türkiye’de ilk kez Geleneksel Sanatlar ile Çağdaş Resim, farklı bakış açılarıyla ve tek temada bir araya geliyor.

Sergi ziyaretçileri Anadolu gizemini Batı imgeleriyle karşılaştırmalı olarak betimleyen Lütfü Kaplanoğlu, ressam Osman Yılmazer ve minyature özgün bir bakış getiren Sema Yekeler Yurtseven’in eserlerini görme imkanına sahip.

Alzheimer hastaları için tasarlanan sosyal sorumluluk projesiyle dikkat çeken “Araf’ta üç bakış” sergisinde ayrıca herkesin kendi Araf’ının cevabıyla yüzleşeceği bir Video Art odası da yer alıyor.

(Yeşil Gazete)

Ekrem Dumanlı serbest, Hidayet Karaca tutuklandı

14 Aralık operasyonu kapsamında gözaltına alınan Zaman Gazetesi Genel Yayın Müdürü Ekrem Dumanlı Samanyolu Yayın Grubu Başkanı Hidayet Karaca’nın da olduğu 12 kişi hakkında karar açıklandı.

20...

Zaman Gazetesi Genel Yayın Müdürü Ekrem Dumanlı ve 7 kişi serbest bırakıldı. Dumanlı’nın yeterli delil bulunamadığı için serbest bırakıldığı açıklandı. Mahkeme, üzerine atılı suçu işlediği yönünde bu aşamada tutuklamayı gerektirecek ölçüde kuvvetli suç şüphesine dayalı somut deliller bulunmadığından, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın Dumanlı’nın tutuklama talebinin reddine karar verdi. Ancak mahkeme, Dumanlı’nın, yurtdışına çıkış yasağı ile adli kontrol altına alınmasını karara bağladı.

Samanyolu Yayın Grubu Hidayet Karaca’nın da bulunduğu 4 kişi tutuklandı. Tutuklanan diğer isimler şöyle: Tufan Ergüder, Ertan Erçıktı, Mustafa Kılıçaslan…

(Zaman)

Maraş’ta Alevilerin acılarına izin yok

1978 yılında 150’yi aşkın insanın katledilmesine yol açan Maraş olayları aradan geçen 36 seneye rağmen Alevilere acı vermeye devam ediyor. Alevilere yönelik saldırıları anmak isteyen kuruluşların miting yapma talepleri Kahrmananmaraş Valiliği tarafından engellenirken katliamı kutlamak isteyen grupların afişleri Kahramanmaraş sokaklarında boy gösterdiği, el ilanlarının dağıtıldığı bilgileri geliyor.

Gelişmeler üzerine bir açıklama yayınlayan Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi Kahramanmaraş valisinin görevden alınmasını talep etti ve Hükümeti Alevi açılımı konusunda samimi olmaya çağırdı.

ysgpYSGP açıklaması şöyle:

Alevilerin Acıları İle Dalga Geçemezsiniz!

Kahramanmaraş’ta 19 Aralık 1978 tarihinde başlaıan ve 26 Aralık tarihine kadar devam eden Alevilere yönelik kirli tertip ve katliamda 150’den fazla insan ölmüş, yüzlerce ev yıkılmış, iş yerleri tahrip edilmiş, Alevilerin canlarına mallarına ve namuslarına yönelik yapılan katliam sonrası Maraş adı Alevilerin acı tarihlerine bir acı daha eklemiştir.

Daha birkaç ay evvel Ankara Ağır Ceza Mahkemesinde sonlandırılan 12 Eylül darbesini yapan paşaların yargılandığı davada, iddianame ve kararda da darbeyi hazırlayan tertiplerden biri olduğu hükme geçen, devletin kirli ellerinin de bulaştığı bu katliamın Alevilerin hafızasından silinmesinin beklenmesi mümkün değildir.

Bir yandan açılım adı altında Alevi yurttaşları ile iletişim kanalları açtığını sanan hükümet, somut olarak hiçbir konuda adım atmadığı gibi, açılımdan kastettiğinin Alevilerin Sünnileştirilmek sureti ile asimilasyonu olduğunu da her pratik adımı ile ortaya koymaktadır.

Samimiyetsiz propaganda siyasetinin inandırıcılığı yoktur. İkiyüzlü siyaset bir an önce terk edilmelidir.

Kahramanmaraş Valiliği Alevi yurttaşların düzenlemek istedikleri ölülerini yâd edecekleri anmayı yasaklamış, 21 Aralık’ta yapılacak mitinge izin vermeyerek Alevilerin sesine bir kez daha kulaklarını kapatmıştır.

Devletin aymazlığı umursamazlığı burada bitmiş değildir. Bugün basına girilen haberlerde, kim olduğu bilinmeyen grupların 19 Aralık günü için kutlama çağrısı yaptıkları, ilin çeşitli yerlerine toplanma ve kutlama içerikli afişler astıkları bilgisi yer almıştır.

Şuyu vukuundan beter bu olayda; Vali anmayı yasaklamış, kutlamaya izin vermiştir. Derhal görevinden alınmalıdır. Devlet, Kahramanmaraş ‘ta suç ortaklığından bir an önce vazgeçmeli ve insanların acılarına saygılı olmalıdır. Aleviler devletin oyuncağı değildir, acıları ile bu şekilde alay edilmesine izin vermeyelim.

Siyasetin vurdumduymazlığının ülke vatandaşlarının da kirlenmesine yol açacağı aşikârdır, halklar yine bir vicdan sınavına sokulmaktadır

Tüm ülke kamuoyunu, ayıplarımızla ve ayıplarımızda ısrarla bizi yaşatmaya devam edilmesine karşı ses çıkarmaya davet ediyoruz.

Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi Eş Sözcüleri

Sevil Turan & Naci Sönmez

19 Aralık 2014