Ana Sayfa Blog Sayfa 3744

Hepimiz her gün Özgecan’ız işte…- Özge Işıkçı

14 Şubat’ın ilk saatlerini sinir, öfke ve nefret içinde uyku tutmayarak “kutladım”. Sevgiliden gelecek hediyeyi değil, Özgecan’ı düşündüm. Onun evine gitmek üzere bindiği minibüste tecavüzcü bir katille yalnız kalışını, yaşadığı ilk gerilimi, çaresizliğini. Minibüsün evinin yoluna değil başka bir yola saptığı ilk an kalbini ağzında hissedişini. Belki yalvarışını. “Tekrar evimde olabilecek miyim, bir mucize olacak mı, biri bana yardım edecek mi, kurtulacak mıyım?” diye son ana kadar umuşunu. Bütün konuşulmuş olabilecekleri, bütün düşünülmüş olabilecekleri… Gözlerimde, kalbimde ve tüm bedenimde aynı korkuyu, çaresizliği, yardım umudunu duyumsayarak.

Özgecan’ın 20 yaşında, sadece evine gitmek isteyen masum gencecik bir kadın oluşu, öfkemizi onun yerinde olması çok mümkün başka bir kadını hikayenin kurbanı olarak düşünsek arttırır mı? Kurbana üzülmek için kriterleriniz değişebilir, ama katile duyacağımız öfke ve nefreti değiştirmemeli. Çünkü hiçbir bahanesi olmadan, her kadın Özgecan’ın yerini alabilir; aldı; korkarak söylemek mümkün ki alacak.

Minibüste kalan son kişi olmanın yaşattığı gerginliği biliyorum. Gözlerimizi bir kere bile şoför koltuğundaki erkekle kesiştirmemek için camdan dışarıya endişeyle bakarken, kulağımızdaki kulaklığın sesini yükseltip “Bitsin şu yol” diye beklerken hepimiz her gün Özgecan’ız işte.
ozgecanAslan
On sene kadar önce bir arkadaşımla son otobüsü kaçırmış, öğrencisi olduğumuz fakültenin kampüsünde sabahlamaya karar vermiştik. Kızılay’dan Cebeciye kadar yürüdüğümüz yol boyunca istisnasız tacize maruz kalmıştık. Kurtuluş Parkı’ndan geçerken bir tanesi, boyu olayın gidişatına asla etki etmeyecek olan eteğimin altından ellerini sokarak taciz ettiğinde, tek silahım küçüklüğümden beri inanılmaz desibellere ulaşabilen avazım olmuştu. Velhasıl, tacizci yolun karşısına doğru kendini atarak bize dönüp kıs kıs gülmeye başladı. İşte o an fark ettim ki, niyeti bir kadının teşhir ettiği bir şeyin üzerine tahrik olmasıyla yaşamak istediği herhangi berbat bir şey değildi, niyeti bir kadına o berbat anı yaşatmak ve ardından verdiği rahatsızlığın keyfiyle kıs kıs gülmekti. Bu ikinci andı yaşamak istediği. Sabaha kadar rezalet ellerini hissetmeye devam edecektim. Yolun devamında yanımızdan yürüyüp bize aldırmadan geçip giden iki adamın arkasından “Siz ne mübarek insanlarsınız!” diye seslenmek isteyecek kadar çok tacize uğramıştık. Bir-iki sapkın değildi yani taciz eden. Ne o gün o saatte o adamları tacizci kılan, ne Özgecan’ı öldüren üç ayrı adamı o an o iğrenç eyleme iten, ne küçük yaşta bir kıza sırayla tecavüz eden bir köy dolusu erkeğin “bahanesi” olan ortak nokta, akıl almayacak bir tesadüf eseri sapkınlık, hastalık falan olabilir. Ortak nokta, sadece erkek olmalarıdır.

Özgecan’a dair haber ve paylaşım altlarındaki yorumları okurken bir kez daha canım yandı. Yaşanan olayın acısı içini kavuran pek çok insan, yine ana avrat küfürlere, Özgecan’ın yaşadığı tecavüzün aynısının katillere yaşatılması hayaline sarılmıştı. Öfkeyi anlıyorum, ancak Özgecan’ı katleden bu erkeklik algısının ta kendisi. Cinsellik ile cezalandırmayı, tehdidi, öfkeyi, tahrik olunca saldırmayı kendine hak gören o şey, erkek egemen zihniyetten başka bir şey değil, başka yerde boşuna aramayın o yüzden. Bahaneleriniz farklı, ama yönteminiz aynı. Bu yöntem, bu araç var olduğu sürece, kadınlar sırayla tacize, tecavüze, katliamlara maruz kalacak. Erkeklerin bir kısmı aynı araçla başka erkekleri cezalandırmak isterken, bazı erkekler de kadınlara tecavüz etmeye devam edecek. Ve biz hangi erkeğin ne olduğunu, hangisinin sokakta da fail, hangisinin “sadece” evinde karısının kızının karşısında fail olduğunu bilmeden hepinizden korkmaya, kaygı içinde yaşamaya ve egemenliğinize kurban edilerek ölmeye devam edeceğiz.

Bunun örneğine yine dün Özgecan’ın katledilişinden haberdar olmadan hemen önce bir TV dizisinde denk geldim. Dizinin adını da vereyim “Asla Vazgeçmem”. İki adam, bir kadına ıssız bir yerde tecavüze yeltenirken; kadını kurtaran başka bir adam, kadın kendisinden uzak durmasını isterken onu zorla, ite kaka arabasına bindirip ıssız yerden kurtarıyor. “Ne yapsaydı, bıraksa mıydı o ıssız yolda kadıncağızı?” demeyin, zorla, gerekirse şiddet kullanarak, yine aynı erkekliğin yöntemleriyle kadını kurtarma görevini yerine getirmesi için o sahneyi yazan senaristin göstermeye çalıştığı şey bu söylediğimden başkası değil. O sahne o kadını zorla kurtaracak, muktedir olan erkekliği kutsamak için yazılıyor. Dizinin ilerleyen dakikalarında bu ikinci “yiğit” erkek, kendi oğlundan söz vermesini isterken “Erkek sözü ver.” diyor; çünkü tutulacak sözlerin gücü erkekliğin bir takım niteliklerinden mütevellittir. Senaristimizin hangi batakta olduğu çok açık değil mi?

Bu sene bugünü, 14 Şubat’ı, Özgecan’a yapılanı unutmadan geçirin. Bu sene sizin heteronormatif ilişkilerinizin dışında kalan başka kadınlar, erkekler ve trans bireylerin hikayelerine bir kere kulak verin. Erkek egemen ve homofobik zihniyetin katlettiği trans bireylerin acısını da Özgecan’ın acısına ekleyin ki dönüp öfkeleneceğiniz failin aynı olduğunu göreceksiniz. Bu ricam “Sevgilinize tek taş alın.” diyen reklamların hitap ettiği kitleye yani erkekleredir. Biz sizden hediye falan istemiyoruz. O tek taşı parmağımıza geçirip huzurla, endişesiz çıkabileceğimiz bir sokak yok. Hediye edeceğiniz kıyafetleri üzerimize geçirdiğimizde birilerini “tahrik etmek” suçlamasından kurtulamıyoruz. Alacağınız hiçbir hediye bizi mutlu etmeyecek, para verip alacağınız hiçbir hediye bizi aşkı doya doya yaşayacak kadar özgür kılmayacak. Öyleyse, bu sene bize bambaşka bir hediye verin, bu sene sevdiğiniz kadın için içinizdeki erkeği öldürün.

 

Özge Işıkçı – Kaos.gl

Özgecan’ı öldürdüler – Ümit Kıvanç

Şu yüze bakınca ne görüyorsunuz? Gençliğin o biraz da -olması gerektiği gibi- mesnetsiz, uçsuz bucaksız kendine güveni. “Bekleyin beni, geliyorum!” havası. Takınılmaya çalışılan o hafif mesafeli, ne yaptığını bilir edâyı, zincirlerinden boşanıverip anında dağıtabilecek bir saklı muziplik ve hoplayıp zıplama güdüsü. Hayatın bir anda, korkunç bir şekilde bitebileceğine dair bir ihtimal görüyor musunuz bu bakışlarda? Yok. Ne görüyorsunuz? Ben, tek kelimeyle toparlarsak, gelecek görüyorum; uzun, upuzun bir geleceğe bakıyor Özgecan. Aksini niye düşünsün? Sorunlar, okullar gibidir gençler için; birşeyler yaparsın, halledemiyorsan etrafından dolanırsın, çözülmezlerse aşılırlar. Ucu bucağı olmayan o yola bakıyor Özgecan. O kadar gençken hangi yolun sonu niye gözüksün? O kadar gençken nasıl kavrasın, burası neresidir…

Özgecan Aslan yirmi yaşındaydı. Tarsus’ta, Çağ Üniversitesi’nin Psikoloji Bölümü’nde okuyordu. 11 Şubat 2015 günü her zamanki gibi okuldan çıktı, bir arkadaşıyla, muhtemelen her zaman yaptıkları gibi, bir alışveriş merkezinde dolaştı, sonra, yine hep yaptığı gibi, Tarsus-Mersin minibüsüne bindi. Evine gitmek üzere. Gidemedi. İkisi baba-oğul, öteki oğlanın arkadaşı üç erkek, Özgecan’ı bıçaklayarak öldürdüler, sonra yaktılar ve dereye attılar. Bütün haberlerde bu korkunç işi niye yaptıklarına dair laf edilmeyişinden anlıyoruz ki, korkunç bir tecavüz ve cinayetle karşı karşıyayız.

ozgecanAslan
Kadınlara karşı şiddet hem dozca artıyor hem yaygınlaşıyor. Bunda hem kadınların bütün engellere rağmen toplumsal hayatta giderek daha etkin oluşuna karşı erkeklerin vahşice tepkilerinin rolü var hem de son yıllarda özellikle “açık” kadınlara karşı nefreti körükleyen söylemlerin yaygınlaşmasının. Kadınların etkinliğine karşı özel nefret besledikleri her hallerinden belli olan siyasetçilerin, yöneticilerin tavırlarının saldırganları yüreklendirdiği açık.

Buna karşılık, Türkiye Cumhuriyeti’nde, kadınlara karşı işlenen suçlarda polis ve yargı sisteminin meseleye hemen her zaman daha baştan kadınlar aleyhine müdahale ettiği, saldırganları koruduğu, kolladığı, sokağın ortasında bir kadının onlarca defa bıçaklanışını polislerin izlediği, dayak yiyen, işkence gören kadını bunu yapan kocasının yanına geri gönderdiği, şiddet yüzünden boşanmak isteyen kadına her türlü müşkülatı çıkardığı da unutulmamalı. Esas vahimi, tecavüzcülerin uzun yıllar boyunca yararlandığı indirimler listelense, aklı başında her insanı çıldırtabilecek ayrıntılar dökülür önümüze. (Yazının sonuna bir kaba liste ekledim.)

(Ara not: Twitter’da bu son faslı hatırlattığım için, “bugünün eleştirilmesini önlemek”le, “AKP’yi savunmak”la, “ukalâlık”la, “bilgiçlik”le suçlandım. Şahsen, bu meselenin son dönemdeki artırıcı, derinleştirici etkenlerle -birtakım siyasetçilerin münasebetsizlikleriyle, nefret yaymalarıyla- sınırlı olarak ele alınmasının problemi çözeceğine inanmıyorum. Onun başlıbaşına -daha küçük- bir sorun ve mücadele konusu olduğuna inanıyorum. Öte yandan, Özgecan’ın başına gelen dahil, her türlü durumda bugünün yöneticileri elbette doğrudan sorumludur, bunu belirtmeye bile gerek görmüyorum. Şunu ise eklemek lazım: Geceyarısı olmuştu, hâlâ herhangi bir yönetici, kaymakam, vali veya siyasetçi, ilçe başkanı, il başkanı, parlamenter, şu bu, iktidarı temsil eden tek bir kimse bu hunharca cinayete dair tek söz etmemişti. “Üzüldüm” diyeni bile duymadık.)

Sona, 13 Şubat gecesi Twitter’da çok dolaşan bir tweet’ler serisini ekleyeyim. @miailayda tarafından derlenmiş döküm, “Türkiye nedir?” sorusunun cevapları arasında seçkin yerini alıyor:

“Kadın programında, “babam bana tecavüz etti” diyen kızını öldürüp, “babasını kamuoyunda mahcup etti” indirimi alan var.
Eşini katledip, “kot giyiyordu, piercing takıyordu, çantasında doğum kontrol hapı buldum” indirimi alan var.
Tanımadığı birine saati soran eşini delik deşik ederek öldürüp “cilve yaptı” indirimi alan var.
Tecavüz edip, hamile bırakan, sonra da “zaten bakire değildi” indirimi alan var.
Ormanda saldıran, döve döve çırılçıplak soyan, ancak, astım trizi geçirerek bayılıp yakalanınca, “isteseydim yapabilirdim” indirimi alan var.
Üvey kızına tecavüz edip, “kızın ruh sağlığı bozulmadı raporu”yla indirim alan var.
Tecavüzünü kameraya kaydeden sapık “eski sevgilisiymiş” indirimi aldı. Tecavüzde bağırmıyorsa, rıza göstermiş sayılır indiriminden fayralanan var.
Tecavüz ederken suçüstü yakalanan adam, henüz tecavüz gerçekleşmediği için “yarım kaldı” indirimi aldı bu memlekette.”

Ümit Kıvanç – riyatabirleri.org

Benim Tatlı Varilim

Bu 13-14 Şubat, fosil yakıtlardan yatırımını geri çekme günleri. Başlarda her şey ne kadar karanlık gözüküyordu. Sağ köşede tüm azametiyle ağır sıklet, 130 kilo, 2.20 boy ve kol açıklığıyla fosil yakıt (kömür, petrol, gaz) şirketleri. Sol köşede ise tıfıl iklim hareketi. İklim hareketi çok fena dayak yiyecekti, beklenti buydu. Zaten 130 kiloluk canavar, zayıf rakibini ciddiye almıyordu. Zil çaldıktan sonra bile kafasını çevirip rakibine bakmıyordu. Daha da fenası tarafsız olması gereken hakem fosil yakıt şirketleri tarafından satın alınmıştı. O da bir eliyle şirketlerin sırtını sıvazlıyor, bir yandan da sanki aralarındaki ortak bir şakaya gülüyordu.

Bu metaforik görüntü fosil yakıt şirketlerine karşı ‘divestment’ yani ‘yatırımını geri çek’ kampanyasının başladığı 2012 senesinden. Kampanya çok kısaca yatırımcıların fosil yakıtlara yatırımdan imtina etmeleri veya yaptıkları yatırımları geri çekmeleri esasına dayanıyor:

 

 

Tarihsel olarak en fazla bilinen yatırımları geri çekme kampanyası 1970 ve 1980’li yıllarda Güney Afrika’daki ayrımcılık rejimine karşı yürütüldü. Kampanyanın mali etkileri belirsiz olsa da G. Afrika’daki ayrımcılığı uluslararası gündemin ilk sıralarına yerleştirmede epey önemli bir rol oynadı.

Yine de 2012’de 350.org fosil yakıt şirketlerine karşı yatırımları geri çekme çağrısı yaptığındaki (bu çağrının arka planına ilişkin bu uzun ama önemli makaleyi tavsiye ederim) görüntü giriş paragrafındakinden çok farklı değildi. Fosil yakıt şirketleri kampanyayı ciddiye almıyor, üzerine konuşmaya lûtfedenler ise dalga geçiyordu. Siyaset de bu şirketlerin korkunç kâr marjları tarafından esir alınmıştı. Fosil enerji şirketlerinin parasıyla kampanya yapan siyasetçiler iktidara gelince aynı şirketlere senede en az 1.9 trilyon (rakamla 1,900,000,000,000) doları bulan destek (bağlantı İngilizce) aktarıyordu. Fosil yakıt şirketlerinin sağ cebinden çıkan para sol ceplerine giriyordu.

Yatırımını geri çek hareketi de aslında bu durum karşısındaki çaresizlikten doğdu. İklim hareketinin içinde olanların senelerdir söylediği deyişe göre ‘para onlarda, sayılar bizde’dir. Ancak, bu sistem içinde sayıların da bir önemi kalmıyordu. İktidara kim gelirse gelsin neticede parayı veren düdüğü çaldığı için ahlaki veya demokratik argümanlarla gidişat engellenemiyordu. O zaman fosil enerji şirketlerinin önemsediği tek şey hedefe alınmalıydı: Yani kâr. Kuzey Amerika’da başlayan kampanya kısa sürede Avrupa’ya ve oradan Doğu Asya’ya yayılmaya başladı. Amaçlardan ilki fosil yakıt şirketlerinin yatırımcı bulabilmesini zorlaştırmak, hatta uzun vadede imkansız kılmak ve bu sayede bu şirketleri dönüşmeye zorlamak. Ancak, belki de daha önemli olanı bu şirketlerin iklim değişikliğinin baş sorumlusu oldukları gerçeğinin iyice yerleştirilmesi.

16490033136_44204e9e60_z

Kampanya iki temel sav üzerine oturuyor. Bunlardan ilki gerçek anlamda yaşamsal: Küresel ısınmayı dünya üzerindeki yaşamın nispeten öngörülebilir biçimde uyum sağlayabileceği seviye olan 2 santigrat derecenin altında tutmak için dünyadaki bilinen tüm fosil yakıt rezervlerinin yaklaşık %80’inin hiç kullanılmaması gerekiyor.

İkinci ve bağlantılı argüman ise ekonomik. Bugün fosil yakıt şirketlerinin tümü, dünya üzerindeki yaşamın bildiğimiz şekliyle devam edebilmesinin bir gereği olarak asla çıkarmamaları gereken bu rezervleri varlıkları arasında gösteriyorlar. Örneğin, banka kredisi alacakları zaman bu rezervleri teminat olarak gösteriyorlar. Bu açıdan bakıldığı zaman bu rezervler bugün dünyadaki en büyük ve en tehlikeli ekonomik balonu teşkil ediyor. Dünyadaki yaklaşık 1500 petrol ve gaz şirketinin toplam değeri 5 trilyon dolar, 275 kömür şirketinin değeri ise 230 milyar dolar civarında (bağlantı İngilizce). Ayrıca bu şirketlerin yüz milyarlarca dolar da borcu bulunuyor. Bilinen fosil yakıt rezervlerinin %80’inin hiç çıkarılmaması gerektiği için bu şirketler basit bir hesapla, gerçek değerlerinin beş katı üzerinde listeleniyorlar. Dolayısıyla, portfolyolarında bu şirketlerin hisselerini bulunduran yatırımcılar aslında ciddi bir kayıpla karşı karşıyalar.

16329257540_491aaa813c_z

Bu arada, bu değerlendirmeyi yapanın fosil enerji şirketlerine karşı kampanya yürütenler olduğunu sanmayın. Dünyanın en büyük yatırım kurumlarından HSBC Bankası (bağlantı İngilizce) ve Deutsche Bank (bağlantı İngilizce) bu konuya dikkat çeken finans kuruluşlarından sadece bazıları. Aralarında Uluslararası Enerji Ajansı, IMF, Dünya Bankası ve pek de ‘radikal’ sayılamayacak bir ton diğer kurum ve kuruluş bunu defaatle dile getirdi.

Kaldı ki bunu sadece iklim değişikliği aktivistleri ve büyük finans kuruluşları söylemiyor. Dünyanın en büyük petrol üreticisi Suudi Arabistan’ın eski petrol bakanı Şeyh Yamani, 2000 yılında verdiği bir mülakatta (bağlantı İngilizce) konuyu şöyle özetliyordu:

Bundan otuz sene sonra büyük miktarda petrol olacak ama alacak kimse olmayacak. Petrol çıkarılmayacak, yer altında bırakılacak. Taş devri, taş bittiği için sona ermedi. Petrol devri de petrol bittiği için sona ermeyecek.”

Bu mülakattan yola çıkan bazı analistler düşen petrol fiyatlarına rağmen petrol üretimini inatla düşürmeyen Suudi Arabistan’ın tam da ‘tasfiye satışı’ mantığıyla hareket ettiğini ileri sürüyorlar. Hatta fosil yakıt şirketlerinin yöneticileri bile dolaylı olarak bu gerçeği kabul ediyorlar. karbon ‘yakalama ve depolama’ teknolojileri artık bu şirketler tarafından en fazla dile getirilen (bağlantı İngilizce) konular arasında. Bu teknolojiler ile fosil yakıtlar yakıldığında ortaya çıkan ve iklim değişikliğine neden olan karbon dioksit gazının atmosfere karışmadan yakalanması ve yerin kilometrelerce altında depolanması hedefleniyor. Ancak, bu teknolojinin etkinliği maalesef son derece şüpheli (bağlantı İngilizce). Ne yazık ki bir şey gerçek olamayacak kadar iyiyse genelde gerçek olmuyor.

Karbon balonu ve bununla bağlantılı yatırımını geri al kampanyasının hızlı ilerleyişi–Oxford Üniversitesi’nin yaptığı bir araştırmaya göre fosil yakıt şirketlerine karşı yürütülen yatırımını geri çek hareketi tarihte en hızlı büyüyen kampanya oldu–karşısında abandone olan fosil yakıt şirketlerinin bugünlerde sıklıkla dile getirdiği bir diğer konu ise yoksulluk.

Bu iddiaya göre, fosil yakıtlardan vazgeçilmesi halinde dünyada enerjiye erişim azalacak, yoksulluk artacakmış. Fosil enerji şirketlerinin yoksulluk konusundaki ve yoksul insanlara karşı duyarlılığı epey yeni sayılabilir. Ama işin bu boyutunu bir kenara bırakalım, fosil yakıtların ucuz enerji anlamına geldiği iddiası tümüyle yanlış. Halen elektriğe erişimi olmayan 1.2 milyar (bağlantı İngilizce) insan yaklaşık 200 yıldır fosil yakıtların yaygın olarak kullanıldığı bir dünyada yaşıyorlar sonuçta. Kaldı ki fosil yakıtların bolca çıkarıldığı yerlerde yaşayan ve elektriğe erişimi olmayan birçok insan bulunuyor (bağlantı İngilizce). İkincisi, fosil yakıtların en ucuzu (ve en kirlisi) kömürde dahi elektriği olmayan yerlere elektrik götürmek için ciddi dağıtım ağı yatırımına ihtiyaç duyuluyor. Kıyasla, bu bölgelere yapılacak ve merkezi olmayan yenilenebilir enerji üretim tesisleri çok daha ucuza geliyor (bağlantı İngilizce). Bir de işin içine fosil yakıtların devletlere yarattığı sağlık ve toplumlara yarattığı vicdan maliyeti eklendiğinde mesele iyice kıyas kaldırmaz hale geliyor.

İşte bu şirketler kendi savlarının geçersizliğini kavramış olacaklar, başta küçük gördükleri yatırımını geri çek kampanyasını birden ciddiye almaya başladılar. Hatta bu çerçevede ‘Büyük Yeşil Radikaller’ – bu üç kavramdan diğer ikisine benzemeyeni bulunuz – adı altında bir paravan kuruluş üzerinden adı ‘Doktor Kötülük’e (bağlantı İngilizce) çıkmış bir adamın PR şirketine büyük paralar yedirerek şu aşağıda görmüş olduğunuz şaheser animasyonu hazırlattılar:

Animasyonda kısaca Joe adında bir genç, pembe fiyonklu bir petrol variliyle olan gönül ilişkisini, yatırımını geri çek kampanyasını dinleyerek sona erdiriyor. Joe başına gelen türlü beladan sonra pişman oluyor ve petrol variline geri dönüyor (bu arada petrol varilinin de hiç kendine saygısı yokmuş). Joe ve varil öpüşüyorlar ve mutlu son…

“Önce görmezden gelirler. Sonra gülerler. Sonra savaşırlar. Sonra kazanırsın…” demişti Gandhi. Belli ki fosil yakıt şirketleri artık savaşma evresine geçtiler. İşin ilginç yanı bu evre herkesi güldürüyor.

Kadınlar 14 Şubat’ta Özgecan Aslan için eyleme çağırıyor

Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu Mersin’de yakılarak öldürülen Özgecan Aslan için yarın saat 13:00’te Taksim’de Fransız Konsolosluğu’ndan Galatasaray Meydanı’na yürüyecek.

B9v1XQ9IMAAzKnRMersin’de Çağ Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi öğrencisi Özgecan Aslan’ın Alman Mezarlığı’na yakın bir mesafede yakılmış bedenine ulaşılmıştı.

Dün akşam saatlerinde Tarsus-Mersin-Adana arasında yolcu taşımacılığı yapan 33 B 8756 plakalı minibüs sürücüsü 26 yaşındaki Suphi Altındöken ve yanında bulunan Fatih Gökçe’ten şüphelenilmiş,  takibin ardından sorgulanan Altındöken ve Gökçe, Arslan’ı öldürüp yaktıklarını itiraf etmişti.

Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu Özgecan Aslan’ın cinayetinin peşinde olduğunu duyurdu. Açıklamada, “Suçlarını itiraf eden katilleri hak ettiği cezayı alana kadar da peşinde olacağız. Şunu unutmasınlar ki kadınlar bu memlekette kadın cinayetlerini durdurmak için yalnızca protesto etmiyor. Meclis’e de gidiyor, çözüm de öneriyor. Devlet yetkililerine düşen görev çözüm önerilerimiz hayata geçrimek için bir an önce harekete geçmektir. Üniversite öğrencisi, hayatının daha başında öldürülen kadınların haberlerini almayı artık istemiyoruz” denildi.

Açıklamada, Özgecan’ın ailesine de seslenilerek, “Yalnız değilsiniz. Özgecan için adalet sağlanana dek sizinle birlikte yürüyecek olan binlerce kadın sizin yanınızda. Birlikte mücadele ederek Özgecan’ların hayatlarını kurtacağız” ifadesi kullanıldı.

Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu hükümetin çözüm önerilerini derhal dikkate alması gerektiğini vurgulayarak önerilerini yeniden sıraladı:

1)      6284 Sayılı koruma kanunu etkin uygulanmalı, kadınların korunmasındaki tüm bürokratik engeller kaldırılmalı.

2)      Kadın katillerine indirimler uygulanmamalı, hafifletici sebepler aranmamalı, caydırıcı ceza verilmeli.

3)      Şiddet gören kadınlara mali destek sağlanmalı, kadınların korunması için bütçeden yeterli pay ayrılmalı.

4)      İstanbul Sözleşmesinin uygulanması sağlanmalı.

(Diken)

Vapur ve sokak müzisyenleri ses çıkartıyor

1 Ocak itibariyle şehir hatları vapurlarına getirilen özel güvenliğin ilk icraatı vapurda müziği engellemek oldu. Buna paralel olarak iskele meydanında sokak müziği yapan sanatçılara İBB zabıtaları polis eşliğinde müdahale etmeye başladı. Müdahale sırasında sanatçıların enstrümanlarını  ya kırdılar ya da el koydular. Dayanağı belirsiz bu uygulamalara ek olarak Kadıköy Belediyesi’nin daha önce uygulamaya koyduğu sözde ‘özgürlük alanı’ olan mavi noktalarda zabıta, sanatçıları 17:00-19:00 aralığına sıkıştırıyor; bu saatler dışında müzik yapanlara fiili olarak müdahale ediyor.

sokak müzisyenleriVapur ve sokak müzisyenleri müzik yaparak hayatta kalmanın oldukça az yolu varken birinin daha yok edilmeye, sanat sokaktan, vapurdan, kamusal alanlardan koparılmaya çalışıldığını savunuyor. Ortak yasam alanlarına yapılan bu saldırılara karşı vapurlarda, sokaklarda, metro girişlerinde herhangi bir engelleme olmadan müzik yapmaya devam etmek istediklerini söylüyorlar.

Müzisyenler vapurlarda martılara simit atarken, sokakta yürürken müziklerini dinlemeye devam etmek isteyen, bu saldırılara karşı olan herkesi 14 Şubat Cumartesi saat 13.00’te Kadıköy Boğa’ya bekliyorlar.

 

Vapur ve Sokak Müzisyenlerinin programı şu şekilde: 

13.00 – Boğa’da toplanma ve müziklerle iskele meydanına yürüyüş

14.15 – Kadıkoy’den Beşiktaş vapuruna biniş

14.45 – Beşiktas’tan Kadıkoy vapuruna binerek geri dönüş

15.30 – Kadıkoy İskele Meydanı’nda basın açıklaması

Yeşil Gazete

Türkiye kalkınıyor! – Ferhat Kentel

Türkiye kalkındıkça dünyada onu çekemeyenlerin sayısı artıyor; normaldir… Tabii bunun üzerine komplo üzerine komplo yapıyorlar; ama memleketin bütün kaleleri zapt edilse bile damarlarındaki asil kanla beslenenler, düşmanların inlerine girer, oracıkta o hainleri berhava ederler…

Türkiye kalkınıyor… Kalkınmak için hiçbir masraftan kaçınmıyor ağaoğulları, beyoğulları, yeğenler, kuzenler ya da (Müslüman değil miyiz?) Cuma hutbesinde bile vaz’edildiği şekilde akrabalar… Onlar ellerini taşın altına sokmuşlar; Emirganları, köprüleri, Çamlıca tepelerini, havaalanlarını Validebağ’ları sırtlanarak, sınıf iktidarlarını tahkim edip, gücün tadını çıkarıyorlar…

“Cuma günleri twitter’dan sallanan bir-iki ayet”, “paralel”e çakılacak ve artık “farz” kategorisine giren bir-iki tokat “kalkınma”ya inanmayan müşriklere, karşı-devrimcilere doğru yolu gösteriyor… Kendi kendine gaz veren ve hamasetten geçilmeyen (bu yüzden de epey komikleşen) “kalkınıyoruz” retorikli bir “total ikna” propaganda makinası çalışıyor.

Aslında bir açıdan doğru; kalkınıyoruz… Ama kapitalistlerin çıkarlarına bağlı olarak kıra döke kalkınıyoruz ve bir gün devasa beton tarlaların içinde sararmış soluk benizlerimizle “Vatanımız, vatanımız! Beton vatanımız!” marşımızı besteleyip, söyleyeceğiz… Biz dünya lideri olmaya ahdetmiş Türkler ve biz “bizim neyimiz eksik?” diyen Kürtler falan… ayrı ayrı ve birlikte…

Muhafazakar Sünni, solcu, seküler, Kürt ya da Alevi… Başta delikanlı politikacılarımız “batının kültürü bizi bozar” derken; duydukları aşağılık kompleksi nedeniyle de, batının teknolojisini, işe giderken koltuğuna rahatlıkla kuruldukları BMW’leri, Mercedes’leri, 4X4’leri, beton dökme makinelerini almakta hiçbir beis (ve utanç) görmüyorlar…

Bu “Batı gibi kalkınacağız!” dilli kalkınmacı familya, ne tabiat bıraktı, ne doğa…

Geçenlerde İstanbul’un Riva nehrinde ölü balıkları gördük… Çünkü kalkınmacı bir yaratık suya atıklarını boşaltmış. O kadar kalkınmacı ki, şerefiyle çıkıp, “ben döktüm, ne var lan!” bile diyemiyor… Televizyonlarda “verimli tarım arazilerine fabrika, yapı mapı kondurmayın” diye vaazlar; evlerde “su ve elektrik tasarrufu yapın arkadaşlar” diye gaz verilirken, 50-60 katlı, çok kalkınmışların gökdelenlerinde binlerce ampulden oluşan rengarenk ışıklar ahenkle dans ediyorlar ve gecelerimizi aydınlatıyorlar!

Diğer yanda da Türkiye’nin en verimli arazilerinin bulunduğu Trakya’nın Ergene ovasının içi kararıyor… Çünkü Ergene can çekişmekten öte bitti… öldü yani sadece öldü!

Ergene nehrinden siyah, mor boyalı sular akıyor; gündöndüler (yani soframızdaki çiçek yağı) zehirleniyor, artık çocuklar suya girip serinleyemiyorlar. Romanların sulara girip karşıladıkları Hıdrellez şenlikleri de artık doğru dürüst yok. Çünkü kalkınmacılara göre kalkınmak için bunlara gerek yok.. (Meraklılarına hassaten not, hassaten meraklanın hatta: Nejla Demirci’nin muhteşem belgeseli “Gündöndü – Bir Nehrin Hikayesi: Ergene”yi izleyin lütfen…)

Ama başka bir kalkınma(ma) daha var… Bazı şirketler, çok ama çok kalkınırken, onların kalkınmalarının, “Yeni Türkiye kalkınmasının” neşet ettiği yerlerden biri olan Kayseri’de o kalkınmada alın teri olan işçilerin (“halk” sayılır herhalde değil mi?) bir gıdım bile kalkınamadıkları anlaşılıyor.

Türkiye’de sayıları milyonlara varan ve bir türlü kalkınamamış işçilerden 2000 kişi –“medar-ı iftihar” vesilesi bir fabrikada Boytaş’ta- işi bıraktılar. 13 sene çalışıp sadece 1200 TL ücret aldıkları için; şirket devamlı büyürken, onlar 2008 krizinden beri hep fedakarlık yapmaya devam ettikleri için ve o yere göğe konulamayan kalkınmadan biraz da onlar pay almak istedikleri için…

Muhafazakar burjuvaların bizi inandırmaya çalıştıkları “total söz”ün cilasını döküveriyor Kayserili işçiler.

 

Ferhat Kentel – basnews.com

Mısır aynı Mısır, Ortadoğu aynı Ortadoğu – Vahakn Keşişyan

Bu hafta Mısır’ı ziyaret eden Rusya Cumhurbaşkanı Vladimir Putin, Mısır Cumhurbaşkanı Abdel Fattah Sisi’ye hediye olarak, yanında bir Kalaşnikov AK-47 götürdü. Bunun ne anlama geldiği, Lübnanlıların dediği gibi “iki kişinin konuşmasına bile değmez”. Putin’in götürdüğü bir diğer hediye de, bir nükleer santralin ön anlaşması. Mısır’ın en büyük sorununun elektrik sektöründe olduğu bir yıldır konuşuluyordu zaten; Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve Kuveyt’ten gelen yardımlarla bu sorunun çözülemeyeceğinin ipuçları da ortaya çıkmaya başlamıştı. Mısır gibi her anlamda büyük bir ülkenin sürdürülebilir bir enerji sektörüne sahip olmaması, dünya çapında felaketlere yol açacağı da biliniyor.
Top atışlarıyla ve tüm Kahire’yi kaplayan afişlerle karşılanan Vladimir Putin, çok hassas bir zamanda yapıyor bu ziyareti. Mısır, Amerika’nın bitmeyen baskıları ve Sina Yarımadası’nda devam eden sorunlarla, Arap Baharı sonrasındaki en zor dönemini yaşıyor. Merkezî hükümetin egemenlik alanının neredeyse tamamen dışında kalan Sina Yarımadası’nda, Muhammed Mursi döneminde de büyük sorunlar yaşanmış, bu sorunlar Mursi’nin ve dolayısıyla Müslüman Kardeşlerin iktidarının çökmesinde önemli bir rol oynamıştı. Mursi döneminde, Suudi Arabistan’ın, Müslüman Kardeşler hükümetine karşı Sina’daki Selefi birliklerini kullanarak, istikrarı bozmayı amaçladığı yönünde tahminlerde bulunulmuştu. Bugün ise, Sina’da Sisi hükümetine karşı çıkan her harekete, geçen hafta bir askerî konvoya yapılan saldırı örneğinde olduğu gibi, Suudi Arabistan hemen tepki veriyor.

Suudi Arabistan ile Mısır birlikte askerî manevralar düzenleseler de, dedikodulara göre, aralarındaki ilişkiler iyi değil. Çünkü Mısır’ın, kalkınma projeleri için Suudi Arabistan’dan isteyeceği çok şey var; ancak görünen o ki, Suudi Arabistan mesafeyi korumak istiyor. Amerika da, başka nedenlerle, Mısır’la mesafesini koruyor. Amerika, ülke içindeki güç dengelerini kendi çıkarına kullanabilmek için, Müslüman Kardeşler’in güçlü olmasını istiyor, ancak bu, en azından şimdilik, Sisi hükümetinin kabul edebileceği bir istek değil.
Enerji için maddi kaynağa ihtiyaç duyan Mısır, bunu Amerika veya Suudi Arabistan’dan alamazsa, bir nükleer santral inşa etmesi için Vladimir Putin’e başvuracak. Geçen yüzyılın ortalarında da aynı şey olmuştu. Nil Nehri üzerinde bulunan Aswan Barajı’nın (‘El Aali’, Yüksek Baraj) büyük masraflarını karşılamak için, o günün cumhurbaşkanı Cemal Abdül Nasır, Amerika’dan, İngiltere’den ve Dünya Bankası’ndan yardım istemişti, ancak Batılıların Mısır’dan bir talebi vardı: Doğu’dan silah almayacak ve devlet bütçesinin idaresinde Dünya Bankası’na olağanüstü yetkiler verecekti.

Cemal Abdül Nasır bu şartları kabul etmedi, Arap milliyetçiliğine başvurdu, yüzünü Sovyetler Birliği’ne döndü. Tabii ki, bu işler bu kadar basit yürümüyor. Doğrudan Sovyetler Birliği’ne gidemeyeceğini, önce Amerika’ya karşı bir düşmanlık durumu yaratması gerektiğini bilen Abdül Nasır, işe Süveyş Kanalı’nı devletleştirip, Batı’nın ve İsrail’in gemilerine kapamakla başlamıştı. 1956 Sina Savaşı bu şekilde çıkmıştı. Savaşın hikâyesi çok uzun, ama sonuç olarak Sovyetler Birliği ve Amerika Mısır konusunda anlaşmaya varmıştı. Anlaşmaya göre, Amerika, Aswan Barajı’nın Sovyetler tarafından inşa edilmesine itiraz etmeyecekti.

Aswan Barajı 1970’te açıldı. 45 yıl sonra bugün, Rusya yine bir nükleer santralin inşası için devreye girdi; ilk aşama olan ön anlaşmalar yapıldı bile. Bu ‘tarihsel tekerrür’, bize Ortadoğu hakkında ne söylüyor? Öncelikle, buradaki ülkelerin, yarım asır sonra, hâlâ, kendi başlarına bir enerji projesini hayata geçiremediklerini gösteriyor. Bu da, bölgenin dış etkilerden hâlâ kurtulamadığına, bu etkilerin birbiriyle çatışacağına ve sonuç olarak burada savaşların devam edeceğine işaret ediyor.

 

Vahakn Keşişyan – AGOS

Mor Bayraklı CHP’li belediyeler kampanyası

CHP, toplumsal cinsiyet eşitliği için mücadele eden belediyelerine mor bayrak asacak, yerel işletmeleri de değerlendirecek.

17.chpmorbayrak2

Kreş/çocuk bakımevi/kadın sağlık merkezi/hasta bakımevi/yaşlı bakımevi/sığınma evi sayısı; kadın belediye başkan yardımcısı; kadın yönetici sayısı; kadın çalışan sayısı; cinsiyete duyarlı bütçe oluşturmak gibi kriterleri yerine getiren CHP’li belediyeler, “mor bayrak” almaya hak kazanacak.

“Mor Bayrak Projesi” hakkında CHP Genel Başkan Yardımcıları Veli Ağbaba, Sezgin Tanrıkulu, Parti Meclisi Üyesi ve Manisa Milletvekili Özgür Özel, Erzincan Milletvekili Muharrem Işık ve Yerel Yönetimler Gen. Bşk. Yardımcısı Yrd. Ayça Akpek TBMM’de bir basın toplantısı düzenledi. Projenin detaylarını kamuoyuyla paylaştı.

Toplantıda verilen bilgilere göre proje kapsamında belediyelerde cinsiyet eşitliğini teşvik edecek olan CHP, belediye ilçe sınırları içindeki kamu kurumları da dâhil tüm işyerlerini değerlendirmeye tabi tutacak. İşyerlerindeki kadın çalışan; kadın yönetici sayısı; kadın-erkek çalışanların ücretleri; kreş; emzirme odası olup olmadığına göre değerlendirme yapılarak işyerlerine de mor bayrak verilecek.

CHP, 2019’da tüm CHP’li belediyelerin mor bayraklı olacağı sözünü de verdi.

(Kaos GL)

Kadınlar, erkek şiddetine karşı 5. kez meydanlarda

Mersin Kadın Platformu üyesi kadınlar 12 Şubat Perşembe saat: 18:00’de “ 8 Mart’a Kadar Her Perşembe Alanlardayız” eylemi kapsamında beşinci kez Forum AVM köprü altında toplanarak havuzbaşına yürüyüşe geçtiler.

12

Erbaneler eşliğinde yürüyüşe başlayan kadınlar “Şiddetinizle barışmayacağız”, “Öldüren sevgi istemiyoruz”, “Kadın, yaşam, özgürlük”, “Erkek adalet değil gerçek adalet” sloganlarını attılar.

“Emeğimiz hiçbir alanda görülmezkenaşkımız ne kadar “uyumlu””

Havuzbaşında toplanan kadınlardan basın metnini okuyan Kampus Cadıları’ndan Manolya Sayın “14 Şubat geliyor. Emeğimiz hiçbir alanda görülmezken, ev işleri, yemek, çamaşır, bulaşık, yaşlı ve çocukların bakımı gibi tüm işler karşılıksız olarak biz kadınlar tarafından yapılıyorken, aşkımız ne kadar “uyumlu”, ne kadar “anlayışlı” olduğumuzla, hayatımızı ne kadar feda ettiğimizle ölçülürken eşit bir sevgiden söz edilebilir mi?” dedi.

14

Ocak ayında gerçekleşen kadın cinayetlerine sıralayan Sayın “Telefona gelen bir mesaj, tayt giymek, ayrılmak istemek, etek boyu, ya da kapıyı geç açmak gibi gerekçeler erkeklerin kadınları öldürmesine yetiyor. Aynı gerekçeler, kadın düşmanı yasalarca da kabul ediliyor ve bu yasalar katil erkekler için tahrik indirimi uyguluyor. Devlet kadınların katledilmesine, katil erkeklere tahrik indirimi uygulayarak, kadın katliamlarının önüne geçecek kanunları yapmayarak destek veriyor.  Türkiye’nin her yerinde, her yaş, meslek ve statüden erkeklerin, kadınlara fiziksel, psikolojik, cinsel, ekonomik ve duygusal şiddet uyguladığını yakınlarımızdan, kapı komşumuzdan, kendimizden biliyorken “sevgililer günü”nü olağan bir biçimde kutlayabilir miyiz?  Şiddetin gerekçesinin sevgi olduğunu kabul etmiyoruz.” dedi.

13

Basın metni okunduktan sonra kadınlar “Gelsin baba, gelsin koca, gelsin devlet, gelsin jop. İnadına isyan, inadına özgürlük” sloganını atıp alkışlarla eylemi sonlandırdı.

Haber: Özgecan Aşlamacı Şahin

(Yeşil Gazete)

 

Bu Pazar nükleere karşı Mersin’deyiz, “Anne oyuncağımı aldın mı?”

Mersin Nükleer Karşıtı Platform (NKP) Pazar günü (15 Şubat) Akkuyu Nükleer Santraline karşı miting düzenliyor.

9

“Akkuyu, Çernobil olmasın!” şiarına uygun olarak Çernobil Nükleer Santral kazasının ardından hayatını kaybeden, oyuncakları ile bir kez daha oynama şansları ellerinden sonsuza kadar alınmış çocukların yaşadığı durumun Mersin ve çevresinde yaşayan akranlarınca yaşamamasına vurgu yapılarak mitingin başlığı, “Anne, oyuncağımı aldın mı?” olarak belirlendi. Miting sonunda Akdeniz’e sembolik olarak nükleer kazalar sonucunda yaşamını yitiren, sakat kalan çocukların anısına oyuncaklar bırakılacak.

İki ayrı noktadan Tevfik Sırrı Gür Stadı’na

15 Şubat Pazar günü iki ayrı noktada, Özgür Çocuk Parkı ve Mersin Forum AVM önünde saat 13:oo’de buluşacak nükleer karşıtları Mersin’in iki ayrı noktasından Tevfik Sırrı Gür stadı önüne kadar yürüyecekler.

14:30’da stad önünde biraraya gelecek nükleer karşıtları saat 15:00 itibarı ile başlaması planlanan Praksis ve Aryen gruplarının konseri sırasında ne Türkiye’de ne de dünyanın herhangi bir köşesinde nükleer santral istemediklerini şenlikli bir protesto eşliğinde dile getirecek.

10

Mersin’deki nükleer karşıtı buluşmaya Cumartesi günü biraraya gelen Ekoloji Meclisi bileşenlerinin yanısıra Karadeniz İsyandadır Platformu, Loç Vadisi Koruma Platformu, Arhavi Doğa Koruma Platformu, Fatsa-Ünye Doğa Koruma Platformu da katılacak.

Kıbrıs’ta eş zamanlı Nükleer Karşıtı buluşma

Mersin’deki buluşma ile eş zamanlı olarak Akkuyu Nükleer Santrali’nde bir kaza olması durumunda ilk etkilenecek bölgelerin başında gelen Kıbrıs’ta da bir buluşma gerçekleştiriliyor.

11

Mersin’deki eyleme paralel olarak Pazar günü saat 14.30’da Girne Kordon Boyu’ndaki çocuk parkı yanında yapılacak basın açıklamasının ardından aynen Mersin’de olacağı gibi nükleer kazalar sonucunda yaşamını yitiren, sakat kalan, hasta olan çocukların anısına ve Akdeniz’li çocukların da benzer bir felaket yaşamaması için sembolik oyuncaklar deniz kenarına bırakılacak.

(Yeşil Gazete)