Ana Sayfa Blog Sayfa 3688

İnkar, şımarıklık, kötülük… – Yetvart Danzikyan

İyi direndin. Bravo sana. 100. yılda diasporaya, Ermenistan’a hakettiği cevapları verdin. Onlara göz açtırmadın, lafları ağızlarına tıkadın. Çizginden milim  sapmadın. Bu vartayı da atlattın.  Bir kulağımızdan girer öbür kulağımızdan çıkar dedin, deporte ederiz ama etmedik dedin, ne sorunları var canım dedin, goygoyculuk yapmayın dedin, ortak  acı dedin, adil hafıza dedin, bilerek isteyerek soykırım yapmadık dedin, tehcir yaptık ama bir sor niye yaptık dedin, Ermeniler yüzbinlerce Müslümanın kanına girip tehcir kapısını araladı dedin, İstanbul’un en zenginleri Ermenilerdir dedin. Her şeyi söyledin. Zaten 24 Nisan’a bir Çanakkale anmasını çok önceden koymuş, tedbirini almıştın. Yetmedi, son olarak da “24 Nisan’da Ermenistan’da  kendileri çalıp kendileri oynayacaklar” dedin. Beri yandan uzun uzun taziye mesajları yazdın, teşekkürler, sağolasın, ama öyle bir mesaj yazdın ki az kalsın biz özür dileyecektik, bununla da yetinmedin dedelerimizi yayalarımızı nasıl, ne şekilde anacağımızı bize öğretme alicenaplığını gösterdin, “Türkiye ve Ermenistan’ın birlikte kendilerine yakışır bir törenle Osmanlı  Ermenileri’ni anmaları çok daha anlamlı olurdu” dedin, “Tarih siyasete alet edilmediğinde bu olgun ve erdemli duruşun gerçekleştirileceğine inanıyoruz” dedin, neyin olgun, neyin erdemli olacağına da karar verdin, durmadın “Her şeyi tek bir kelimeye indirgeyerek sorumluluğu genellemeler yoluyla sadece Türk milletine yüklemek, hatta bunu bir nefret söylemiyle birleştirmek vicdanen ve hukuken de sorunludur” dedin.
Bir taziye mesajında bile dereden tepeden su getirdin, taziyenin usul, adap ve erkanını da yerle bir ettin, taziye evine gidip öleni çekiştirmeye vardırdın işi, bir yandan da Patrikhane’nin düzenlediği ayine de temsilci göndermeye karar verdin, orada da olayım dedin. İpin her tarafında oynamak istedin, her zaman yaptığın gibi.

Ne diyorduk. Bravo, başardın. 100. yılı hasarsız atlattın. Çok tedirgin olmuştun çünkü. Belli oluyor. Kendini oradan buradan gelecek tazyiklere şartlamıştın. “Karşılık vermeliyiz” diye bir sürü hazırlık yapmıştın. Ama aslına bakarsan diaspora ve Ermenistan’dan beklediğin “çıkış”lar gelmedi. Ama yine de huzursuzdun. Ya hepsi Ermenistan’a giderse, ya ben burada yalnız kalırsam diye. Ya o kelimeyi kullanırlarsa? Evet ya o kelimeyi kullanırlarsa? Mazallah ne olurdu o zaman?

Neyse geçiyorum artık buraları. Edilen laflar edildi. Artık geri alınamaz. Merak ettiğim şu: bütün bunları ne için yaptın? “Soykırım” dediler diye mi? Soykırım olmadıysa neden bu kadar, neden böylesi hesaplanmış bir cinnet içinde girdin? Ama asıl önemlisi o kötülüğü yapanlarla senin aranda neden böylesi kuvvetli bir bağ var? Kimse bunu bir “millet”e atfetmiyor, kimse bunu bir dine atfetmiyor. O yıl ve devamında olup bitene, yaşananlar ve sonuçları itibariyle bir ad koymaya çalışıyor. O kötülükle hesaplaşmaya, yüzleşmeye çalışıyor. Üstelik senin de kendine geniş bir mesafe koyduğun bir zihniyetin yaptıklarından bahsediyoruz. O zihniyete her yerde mesafe koyuyorsun da burada niye mesafe koyamıyorsun? O gelenekle seni birleştiren şey nedir? Nerede buluşuyorsunuz?

Bu hesaplanmış cinnet hali ister istemez şunu düşündürtüyor. Yoksa sonuçlarından sen de memnun musun? Ermenilerin bu ülkede bir avuç kalmasından, temsilci konumunda olanların seninle iyi geçinmek zoruna olmasından, o hiyerarşik düzeni sağlama almış olmaktan, memnun musun? Öbür türlüsünü düşünmek zor mu geliyor? Çünkü düşünsene o “şey” olmasaydı bugün bu ülkede binlerce kilise, binlerce okul, milyonlarca Ermeni olacaktı. Belki de, sadece sen değil tabii, şu ülkedeki 90 küsur yıllık iktidarı temsil eden –düşman- kardeşin de bu şeyin sonuçlarından memnundur? Öyle ya, o şey olmasa zaten o kadar mal mülke de el konmayacak, ekonomi belki de bir türlü “milli”leşmeyecekti.

Dolayısıyla tebrik ederiz. Tamam, tam da bu yıl, o şeyi kabul etmeni ben de beklemiyorum ama işe bir yerinden başlanabilirdi. 100 yıl önce bu topraklarda Ermenilere ne yapıldığını konuşmaya başlayabilirdik, devlet eliyle bizzat yaratılan Ermeni düşmanlığının kökenlerine inebilirdik, 100 yıldır bu ülkede tedirgin  bir halde ismini bile söylemekten korkar halde yaşayan Ermenileri konuşabilir hale getirmek için yollar düşünebilir, velhasıl tedavi olmak ya da birbirimizi tedavi etmek için çareler arayabilirdik.

Yapmadın. 100. yılı, bu kritik dönemeci, resmi görüşünün sıcak ve rahat kollarında geçirmeyi tercih ettin, hatta orada kalmayıp çığrından çıkmayı, esmeyi, bentlerinden taşmayı, dalga geçmeyi, şımarmayı, kötülüğün bin bir halinden pasajlar sunmayı…

Ha, duyduk ki Obama da o şeyi demeyecekmiş zaten. Al sana iyi haber. Neyse. Bu sene de iyi direndin. Bravo sana.

Yetvart Danzikyan – AGOS

Bir Ermeni olarak ne istiyorum? – Rober Koptaş

Ermeniyim. Öyle gururla filan değil. Hasbelkader Ermeni… Kainatın vâkıf olmadığım birtakım sırları sonucu Hagopcan’dan ve Maritsa’dan doğmuşum. Hasan ve Melike’den de doğabilirdim ya da Hans ve Marta’dan ya da Haim ile Maia’dan… O zaman hikâyem herhalde biraz farklı olurdu ama öyle olmadı. Beni Hagopcan ve Maritsa dünyaya getirdi. Türkiye’de, İstanbul’da… Ermeniyim. Öyle gururla filan değil. Hasbelkader.

Ermeniyim. Yani kimine göre ne istesem “çok”, ne istesem “ne haddime!”, ne istesem “Hadi oradan!”, ne istesem “Ben kim oluyorum ki!”…

Bunları biliyorum, yaşadım, gördüm. Ama işte, insan evladı çiğ süt emmiş, istedi mi istiyor. Ben de o hesap… Bir şeyler istiyorum. Hayal ediyorum. Hayal etmek istiyorum.

Bu, kişisel bir yazı. 24 Nisan 2015’in, yani yüz yıl önceki o “Gide, bir daha gelmeye” denilen kara günlerin yüzyıldönümünün bir gün öncesinde, ondan, bundan, şundan, kendimden ne istediğimi yazmak istedim. Aslında sadece yükten –Ermeni olmanın yükünden– biraz sıyrılabilmek, biraz ferahlayabilmek, önümdeki geleceğe biraz daha hafifleyerek bakabilmek için.

Bu, kişisel bir yazı. Ne kimseyi temsil etmek, ne de yazarı dışındaki Ermenilerin düşüncelerini, duygularını yansıtmak gibi bir iddiası var. İstanbul’da, Kurtuluş’ta, kökleri Anadolu’da olan bir Ermeni ailede doğup büyümüş bir fani olarak yaşadıklarımdan, içinde bulunduğum ortamlardan, yaptığım işlerin penceresinden, kendi hayat tecrübemden süzülmüş bir fikir özeti bu.

Yazının hareket noktasını başlığı belirtiyor. Bir Ermeni olarak, olduğum kişi olarak, 1915’te yaşanan felaket bağlamında gelecekten ne bekliyorum? Bu meselenin taraflarından ne istiyorum?

Bu soruların yanıtlarını, olabildiğince net ve sade bir şekilde vermeye çalışacağım. Biraz uzun olacak, kusuruma bakmayın.

Başlarken, 1915’te ve takip eden birkaç yılda bu topraklarda yaşayan Ermenilerin başına gelenin, uğranan insan kaybının ve bununla bağlantılı her türlü kaybın, “geri döndürülemez bir şekilde” yitip gittiğini düşündüğümü söylemek isterim.

Ölenler öldü, çile çekenler çilelerini çektiler, sahip oldukları her şeyden mahrum kaldılar. Hayatları, yurtları, evleri, meslekleri, şarkıları, okulları, kiliseleri, sesleri, emekleri, yemekleri, tarihleri, bellekleri, aklımıza gelebilecek her şeyleri ellerinden alındı. Yok oldular, kayboldular, yeryüzünden silindiler.

Bu yok oluş, bu kayıp, yarın her ne yaşanırsa yaşansın, ister soykırım tüm boyutlarıyla kabul edilsin, ister dilenebilecek en sahici özür dilensin, ister milyarlarca liralık tazminat ödensin, ister en güzel barış günleri gelsin, ister yaşamaya devam her Ermeni’nin önüne kırmızı halılar serilsin, ortadan kaldırılamaz, geri döndürülemez.

Şunu demek istiyorum: Bu yazıda “şöyle olmasını istiyorum” diye dile getireceğim her şey yerine gelse bile, geçmişe dair hiçbir şeyi telafi etmesi mümkün değil. 1915’te yaşanan, bu topraklarda yeri doldurulması asla mümkün olmayan kayıplara neden oldu. Siz, biz, onlar, bugün ve yarın ne yaparsak yapalım bu gerçek değişmeyecek. Nokta.

Bu nokta, herhalde yeryüzüne dağılmış her Ermeni’nin benliğinde taşıdığı, bizleri biraz hüzünlendiren, ama çokça çıldırtan, anlatılması ve tanımlanması herhalde imkânsız bir genetik bilgi. Ben de daha fazla anlatmaya çalışmayacağım. Sadece, Ermeniler söz konusu olduğunda, bu türden anlatılamayan ve elle tutulamayacak bir deliliğin, gücünü derin bir hüzünden alan bir deliliğin bir yerlerde olduğunu hatırda tutmak gerekir diye yazıyorum. (Ve bu hali, bu halleri, elbette ki 1915’te yaşananlar, ama ondan da çok, o gün yaşananların 100 yıldır inkâr edilmesi yarattı diye tahmin ediyorum. Ama bu delilik meselesi bambaşka bir tartışma, burada girmeyeceğim.)

Geçmişe dair bir telafi mümkün değil, evet, ama sonuçta hayat, 1915’te hayatta kalabilenler için nasıl devam ettiyse, bugün de bir şekilde devam ediyor ve özellikle Türkiye’nin bu tarihi hakkıyla hatırlayabilmesi, onunla yüzleşebilmesi, bugün ve yarın nasıl bir hayat yaşayacağımızı belirlemek açısından hayati önem taşıyor. İşte bu yüzden, 1915, salt geçmişin değil, aynı zamanda geleceğin meselesi.

Bu bilinçle, Türkiye’den, her şeyden çok, bu tarihi, insani kaybı, acıları kabul eden; bunları çarpıtmayan, meşrulaştırmayan, bahane bulmayan, mağdurun kendisini suçlamayan, pazarlık yapmayan bir yeni duruş istiyorum. Bugüne kadar yapılanın tam tersini yani… Samimi bir yüzleşme, gerçeklere uygun bir tarih yazımı ve bunların sonucu olacak bir tür hüzün, bir tür mahcubiyet; suçluluk değil ama bir tür sorumluluk hissi ve bu türden duyguların devamı olan bazı somut adımlar.

Kısaca, şuna benzer bir cümle dizisini duymak istiyorum (bunu çok istiyorum): “1915’te bu topraklarda Ermeniler (ve Süryaniler), vatandaşı oldukları devlet, onu yönetenler ve komşuları olan insanlar tarafından öldürüldü. Stop. Tek suçları etnik ve dini kimlikleriydi. Stop. Bu büyük bir insanlık suçuydu. Stop. Bu suçu mahkûm ediyoruz. Stop. Tekrarlanmaması ve gelecekte bir arada barış içinde yaşayabilmek için üzerimize düşenleri yapma sözü veriyoruz. Stop. Bundan böyle, cinayetlerin faillerini değil, kurbanları ve onları kurtarmaya çalışan atalarımızın anısını yücelteceğiz. Full stop. ”

Bu kadar. İşte ben, şu cümleleri hiçbir ‘ama’ya yer bırakmadan sarf edebilecek bir aklı, vicdanı ve siyasi duruşu hayal ediyorum. (Ve garip bir şekilde, 37 yıldır yaşadığım hayat tam tersini gösteriyor olsa da, bir gün bu cümlelerin işaret ettiği değerlerin hâkim olacağı bir Türkiye’ye ulaşacağımıza inanıyorum.)

Biliyorum, yazıyı okuyan bazılarının aklına hemen, son iki yılın nisan ayında Erdoğan ve Davutoğlu’nun yayımladığı taziye mesajları gelecek, “Ama zaten Türkiye artık ölenlerin anısına taziye diliyor ve üzüntü beyan ediyor? Daha ne istiyorsun?” sorusu sorulacak. Bu sorunun sorulmasını anlayabiliyorum ama kast ettiğim tam olarak bu değil.

Evet, son iki yıldaki açıklamalar, Türkiye’nin, İttihatçılardan bugüne kadar gelen “Hiçbir şey olmadı. Olduysa da Ermeniler yaptı. Savaş tedbiriydi. Mukateleydi. Kimse öldürülmedi. Ölenler hastalıktan öldü” cümleleriyle özetlenebilecek resmi pozisyonunda önemli bir değişikliği ifade ediyor. Ediyor, çünkü resmi ağızda ilk kez Ermenilerin kayıpları ve acıları hakkında saygılı bir dil geliştiriliyor. Bu saygılı dil, yine geçmişten beri hayal ettiğim bir şeydi ve bunun önemsiz olduğunu iddia edemem.

Ancak, eksik olan bir şeyler var. Aslına bakarsanız, bir şey değil, çok şey var eksik olan. Koskoca şeyler var.

Anlatayım…

Evet, söz konusu taziye mesajları bugüne kadarki söylemde temel ve önemli bir değişiklik yapıyor, ölenler hakkında saygılı bir dil kullanıyor. Ancak, bazı şeyleri de hiç değiştirmiyor. Mesela hâlâ, Ermenilerin başına geleni I. Dünya Savaşı’nın diğer kayıpları arasına sıkıştırıyor. Bu kayıplara, hâkim bir devletin kendi vatandaşlarına karşı işlediği suç olarak yaklaşmıyor. Ermenilerden, onlar adeta bir doğal felaket sırasında ölmüşler gibi söz ediyor. Böyle yaptığı için de gerçeği muğlaklaştırıyor. Muğlaklaştırdığı ölçüde de, geçmişte resmi tarih yazıcıları tarafından üst üste dizilmiş yalanlardan ayrışmıyor.

Mesela, bu açıklamalarda, Ermenilerin başına gelen şeyin ne olduğu açık seçik tasvir edilmiyor, şu ya da bu şekilde tanımlanmıyor. “Ne oldu?” sorusu yine muğlak ifadelerle geçiştiriliyor.

Mesela, faillerin kim olduğu belirtilmiyor. “Kim yaptı” sorusunun yanıtına hiç değinilmiyor.

Mesela, yapılanlar ve yapanlar mahkûm edilmiyor, lanetlenmiyor.

Mesela, taziyenin doğal sonucu olması gereken bazı adımlar konusunda hiçbir taahhüde girilmiyor.

Bu gibi hususları çoğaltabilirim ama demek istediğim şu: 2014 ve 2015 taziyeleri, bana, geçmişe dair gerçek bir yüzleşmeden çok, “Ne yapalım da şu lanet meseleden en hafif zararla çıkalım?” mantığından doğmuş gibi görünüyor.

Oysa, gerçek bir taziye, üstten bir dile hiç yeltenmeden, ölenlerden dolayı üzüntü beyan etmenin yanı sıra, bu taziyeye yol açan tarihsel aktörlerin kınanmasını ve onların eylemlerinden dolayı mağdur olan insanların anısına gelecekte yapılması planlananları da içerirdi.

Ve elbette ki, bu, çok derin, çok çetrefil, çok boyutlu bir mesele olduğu için de, geliştirilecek yeni yaklaşım, yılda bir kez yayımlanacak taziye beyanlarına sığmayacak kadar geniş, uzun vadeli, titiz, ölçülü bir programın ürünü olabilirdi. Bugün ortada bu türden bir program olmadığını ise hepimiz yaşıyor ve görüyor olmalıyız. Sadece şu son on günde, 1915’le ilgili olarak Türkiye’yi yüzleşmeye davet ettiği için Batı kamuoyuna gösterilen tepkideki şiddete bakarsanız, ortada böyle iyi niyetli ve bütüncül bir yaklaşım olmadığını, aslında “yeni” denebilecek pek bir şey de olmadığını görürsünüz.

Peki, olsaydı, böyle bir programın içinde neler olurdu?

Misal, en basitinden, ders kitaplarındaki her türden ırkçı ve milliyetçi ifadenin kaldırılması olurdu herhalde. Misal, orada, bundan böyle her zeminde Ermenilerle ilgili doğru bir tarihsel anlatıyla yer verileceği beyan edilirdi herhalde. Misal, İttihatçı liderlerin adlarının resmi bina, yapı ve yer adlarından kaldırılacağı gibi birtakım somut adımlardan bahsedilirdi herhalde. Bunlar gibi şeyler işte… Aklınıza ne gelirse buraya koyabilirsiniz.

Bunun yanı sıra, Ermenilerin bugüne kadar yok edilen ve yok sayılan kültürel varlıklarının görünür kılınması ve yaşatılması için bir irade beyan edilirdi herhalde. İbadethanelerin yeniden ihyası, her birinin kuruluş amaçlarına uygun kullanımı için gerekenin yapılacağı taahhüt edilirdi herhalde. Gasp edilen tüm mallarla ilgili bir iade ve tazmin mekanizmasının oluşturulacağı duyuruldu herhalde…

Burada anlatmaya çalıştığım, 1915’e ve Ermenilere dair, savunmacı olmayan, gerçekçi, her türlü milliyetçi kompleksten arınmış, kökten bir bakış açısı değişikliği gerekliliği… İşte ancak bunun sonucunda, Ermenistan’a ve tüm dünyadan Ermenilere, “Biz bu acıyla gerçekten yüzleşmek istiyoruz ve bunun için yapılması gerekenleri görüşmek üzere Ermenilerle bir masa etrafında dostane bir şekilde yan yana gelmeye hazırız” denilebilir. Yani, denilecekse, eğer denilmek gerçekten isteniyorsa, bu şekilde denilmeli. Yani, “Biz zaten size neler neler lütfettik, siz hâlâ anlamıyorsunuz namertler!” tavrıyla yüzleşme de, barış da olmaz, demek istiyorum.

Ancak bu tür adımlar atıldığında Ermeniler ve tüm dünya Türkiye’nin bu konudaki ciddiyetine inanabilir. (Bakın, bilhassa samimiyet demiyorum, ciddiyet diyorum.)

Ancak bu tür adımlar atıldığında Ermeniler ve Türkler, daha doğrusu Ermenilerin ve Türklerin temsilcileri, iyimser bir ruhla bir araya gelip, nasıl bir ortak gelecek inşa edeceklerine karar verebilirler.

Şunu da söyleyeyim: Ermeniler demek Ermenistan demek değildir. Ermenistan elbette ki Ermeni gerçekliğinde büyük bir role ve öneme sahiptir. Ancak, hele hele 1915’le ilgili, barışla, uzlaşmayla ilgili tartışmalarda, onyıllardır tu kaka edilen diaspora en az Ermenistan kadar taraftır, söz sahibidir. Bugün diasporada, dünyanın dört bir tarafında, Ermenistan’da yaşayan Ermenilerin üç katı kadar Ermeni yaşıyor ve diasporayı dışlayarak, onları şeytanlaştırarak Türk-Ermeni barışı inşa edilemez.

Burada açılan Diaspora kanalıyla Ermenilerden ne istediğime geleceğim, ama bir parantez açıp, üçüncü taraflardan, özellikle de Batı’dan ne istediğimi anlatayım.

Batı’nın Türkiye’yi 1915 konusunda yüzleşmeye çağıran açıklamalarını şüphesiz ki önemsiyorum. Ancak bu çağrıların çoğu zaman riyakâr ve hesapçı olduğunu, dürüstlükten uzak olduğunu düşünüyorum. Büyük Batı devletlerinin pek çoğunun, I. Dünya Savaşı’nda akan kana dair büyük bir vebali var. Bugün de dünyanın dört bir yanında oluk oluk akan kanın müsebbibi olan emperyalizm olgusu bir yalandan ibaret değil ve dönemin büyük devletlerinin her biri, Fransasından Britanyasına, Rus Çarlığı’ndan Osmanlılara, Almanya’dan Avusturya-Macaristan’a tüm güçler, bu emperyal mücadelenin bir parçasıydı. Bugün Türklere geçmişle yüzleşme çağrısı yapanlar, bu çağrıyı, kendi benzer suçları ve suç ortaklıkları için yapmadıkları sürece, Türkiye ve Türkler tarafında yaratmayı arzuladıkları olumlu etkiyi yaratamazlar. Oysa, Türklerle Ermeniler arasında barış çağrısı yapan herhangi bir aktörün sorumluluğu, elbette ki Ermenilerde, ama şüphesiz ki Türklerde de olumlu bir değişime yol açabilecek hakiki bir tutum içinde olmaktır. Bu tutumun yolu da, en başta, Türklere sorumluluk çağrısı yaparken, kendi sorumluluğunu halının altına süpürmemekten geçer.

Almanya genelkurmayı İttihatçıların silah arkadaşıydı. Genç Alman subaylarının çoğu Holokost öncesinde stajlarını 1915’te, Anadolu’da yapmıştı. Almanlar, tehcir ve katliamların düzenlenmesinde önemli bir rol oynamış, bu suçun ortağı olmuşlardı. Fransa, İngiltere, Rusya, tıpkı savaşa tutuştukları karşıt cephedeki Almanlar ve Osmanlılar gibi, kendilerinin olmayan topraklar üzerinde hak iddia etmiş, buralara dair paylaşım planları yapmış ve bunun için de milyonlarca insanın ölümüne sebep olmuşlardı. Ermeniler Anadolu’da öldürülürken, şüphesiz ki bir avuç vicdanlı Alman, Amerikalı, Danimarkalı, Norveçli ve başka halklardan insanlar bu büyük cinayetin önlenmesi için çalışmıştı; peki ya onların devletleri ve diğer Batı ülkeleri ne yapmıştı? II. Dünya Savaşı sonrasında, bölgeyi bir ateş topuna çevirmek pahasına İsrail’in kurulmasını sağlayan Batı, daha otuz yıl önce Ermenilere neden sırt çevirmişti? Peki ya o devletlerin askerlerinin, savaştan sonra Antep’te, Urfa’da, Maraş’ta, İstanbul’da ne işi vardı? O zaman da mı bir yerlere demokrasi götürülüyordu?

Bu soruların yanıtlarına ve bu yanıtların ruhuna, bu ruhun gerektirdiği sorumluluğa sahip olmayan “yüzleşmeye çağrı” bildirileri, parlamento kararları, yüksek perdeden tiratlar, dürüst, hakiki, samimi olabilir mi? Batı, bu suçların yükünden, sadece tanıma kararları ve Türkiye’ye yaptığı çağrılarla kurtulabilir mi?

Benim gördüğüm o ki, İslam ve göçmen karşıtlığının ve başka bazı siyasi ihtirasların ortasında Ermenilerin acısı, pek çok Batılı devlet için, Türkiye’ye karşı kullanabilecekleri bir koz olarak değer taşıyor çoğu zaman. İyi niyetli, dürüst ve sorumluluk sahibi insanlar, aktivistler, siyasetçiler şüphesiz ki var; ancak Batı’nın Ermeni meselesindeki bugüne kadarki genel tavrının, yüce birtakım değerler ve hakikate ulaşma arzusundan değil, o kerameti kendinden menkul “ulusal çıkar” arayışından kaynaklandığına inanıyorum. İnanıyor değil, yaşıyor ve bunun böyle olduğunu görüyorum. Eğer Türkiye’den gelecek bir askeri ihaleden dışarıda bırakılmak tehdidi karşılığında Fransa, Mersin’de bir Rus askeri üssü açılabileceği salvosu karşısında ABD Ermenilerle ilgili adalet çağrılarından geri adım atıyorlarsa, hangi dürüstlükten, hangi hakikatten bahsedilebilir?

Dünyaya dağılmış olan ve bugün kültürlerini, dillerini, benliklerini ve siyasi davalarını yaşatmaya çalışan Ermenilerden de isteklerim var şüphesiz. Bunların en tepesinde ise, çok iyi bildikleri, beşiğinde kavruldukları acılarının, aile tarihlerinin, nine ve dedelerinin hatıralarının üzerine titrerken, geleceği inşa edecek bir perspektifi gözden kaçırmamaları geliyor. Başkaları başka türlü düşünüyor olabilir, ama ben bunun yolunun her türlü milliyetçi tuzaktan uzak durmak olduğuna inanıyorum. Türk devletiyle Türkleri birbirinden ayırabilmek bu açıdan hayati. 1915’te olandan ve sonrasındaki inkârdan insanların ve halkların değil, devletlerin ve onların temsilcilerinin sorumlu olduğu görebilmek gerek. Türkleri, her bir Türk’ü, Türk devletinin suçlarının, yalanlarla örülen tarihinin mağduru olarak tahayyül etmek gerek. Belki Hıristiyanca bir yaklaşımı hiç akıldan çıkmamak, “Bilmiyorlardı. Bilseler hiç öyle (ve böyle) yaparlar mıydı?” diye düşünmek gerek. Anlatabilmenin yollarını, barışçı ve yaratıcı yollarını aramak gerek.

Geçmişte yaşanana ve bugün dayatılana duyulan öfke orada, her Ermeni’nin yüreğinde. Ama bu öfkenin bizi çürütmesine, bizi kötücülleştirmesine, bizi kültürümüze yuva olan topraklara ve yüzyıllarca birlikte yaşadığımız insanlara düşmanlaştırmasına izin vermemek önemli. Acımız kabul görecek, tanınacak diye, birtakım çıkarcı siyasilerin hesaplarıyla aynı dalga boyunda buluşmamak önemli. Her birimizin ailesinde muhakkak var olan kurbanların hatırasına saygının gereği olarak, acıyı ve belleği olumsuz değerlerle yan yana getirmemek değerli.

Pek çok Ermeni için kabul etmesi çok zor, biliyorum, ama ben, Türkler için iyi olanın, Ermeniler için de iyi olduğuna inanıyorum. Türkiye’de daha fazla demokrasi Türkler için iyidir, Ermeniler için de iyidir. Ancak demokratik bir Türkiye’yle 1915 üzerine konuşabilirsiniz. Ancak halkların bir arada barış içinde yaşadığı bir Türkiye’de Ermeniler için bir gelecek ihtimali vardır. Ancak müreffeh bir Türkiye Ermenilerle barış yapmayı düşünebilir. Dolayısıyla, Türkiye’nin kötülüğünü değil iyiliğini istemek Ermeniler için hayırlıdır. Bu, Türklere ve Türkiye’ye teslim olmak, geçmişi unutmak değildir. Türkiye’de var olan demokrasi mücadelesini yakından takip etmek, onun açtığı kanallarda ilerleyerek hem Türklere hem Ermenilere yarayacak bir dönüşümün güç kazanmasını sağlamaya çalışmak, hem geçmişe saygılı, hem de geleceği inşa eden bir tavırdır. Bu da, misal, Türkiye’yi AB’nin dışında tutmaya çalışmakla olmaz; Türkiye’yi boykot etmekle olmaz; Türklerin hiçbir şekilde değişmeyeceği gibi ırkçı bir inanca bağlanmakla olmaz.

Ermeniler Türkiye’den son yüz yılda neredeyse sadece zulüm, baskı, şiddet gördüler. Saygısızlık, iftira, hakaret gördüler. Bu tutumun Ermenilerde yarattığı öfkeyi anlamamak, insanı anlamamaktır. Ancak öfkenin benliği ele geçirmesine izin vermek ya da vermemek, eninde sonunda kişisel bir tercihtir. Öfkeyi mücadele azmine dönüştürmek, bu mücadele azmini olumlu değerlerle taşımak, gelecek hayalini, eninde sonunda kendi ulusal çıkarını düşünecek olan birtakım devletlerin birtakım hesaplarına bağlamamak ve kendi göbek bağını kesmek, hem Ermenilerin hem de Türklerin birlikte onur kazanacağı bir gelecek için uğraşmaktan söz ediyorum. Cezalandırmak değil, birlikte yüzleşmek, birlikte arınmak, yola birlikte devam edebilmekten…

Benim Ermenilerden beklentim ve isteğim kabaca bunlar. Mevcut resme baktığımızda bu manzaradan uzak olduğumuzu ise biliyor ve görüyorum. Ancak Ermenistan ve diasporada insanların bu türden bir zihinsel dönüşüme doğru –en çok da Hrant Dink sayesinde– günden güne ilerlediklerini de görüyorum ve bu konuda umutluyum.

Bizler, biz Ermeniler, tarihin gördüğü en büyük cürümlerden birinin muhatabı olduk. Bu cürmün kabul edilmediğini, ret ve inkâr edildiğini, suçlularının yüceltildiğini gördük. Ölülerimizi hakkıyla gömemedik. Gömemediklerimizin yasını tutamadık. Tutulamayan yas benliğimize büyük bir yük yükledi. Yaşadıklarını anlatmaya çalışmanın lanetiyle lanetlendik. Öldüğümüzü, acı çektiğimizi ispatlama gaddarlığıyla yaşamak zorunda bırakıldık. Bu, bir halka layık görülebilecek en ağır varoluş şekliydi. Çıldırmışlığımız, deliliğimiz bundan.

Ama yaşadık, devam ettik, var olduk. Acımızla ve bize layık görülen lanetle, bize özgü deliliğimizle yol yürüdük. Kaybetmiştik ama bir şeyleri de başardık. Ermeniceyi öyle veya böyle koruduk. Alfabemizi, şarkılarımızı, okullarımızı, kiliselerimizi, edebiyatımızı koruduk. Ermeni olmaktan vazgeçmedik. Olabildiğimiz kadar dünyalı da olduk. Büyük bir mücadele azmi gösterdik. Kafkasya’da, taşlardan ibaret bir coğrafyada küçük de olsa bir yurt yarattık. Türkiye’de her türden baskıya karşı Ermeni kaldık; Ermeni olmayanlara “Hepimiz Ermeniyiz” dedirttik. Diasporada dilini hiç bilmediğimiz ülkelerde yeni hayatlar kurduk; yok olmadık; ürettik, yaşadığımız ülkelerin kültürüne katkıda bulunduk. Yaşadık.

Yani, plan başarısız oldu.

Yani Enver, Talat ve Cemal; yani onların adamları yanıldı.

Bir halkı ortadan kaldırabileceklerini ve bunun yanlarına kâr kalacağını sananlar yanıldı.

Katledilenler yitip gittiler ama onların anısını yaşatmak isteyenlerin mücadelesi son bulmadı. Ermeniler, bundan birkaç yıl önce edebiyat âşığı Halepli bir ihtiyar Ermeni’nin kulağıma fısıldadığı gibi, “Türk devletinin boğazında bir kılçık olarak kaldılar.” Üstelik, adalet arayışlarında onlara Türkler, Kürtler ve başka halklardan insanlar da katıldı.

Onlar başaramadı. Bizler ve bizim gibiler başardı.

İhtiyar dostum, “Boğazlarında kılçık olduk, koskoca ülke onların oldu ama huzur bulamıyorlar” demişti. Haklıydı. Ama ben artık boğazdaki kılçık olmak istemiyorum.

Tüm dünyadan, Türklerden, Ermenilerden, Kürtlerden, herkesten isteğim budur: Beni boğazımdaki kılçıktan, birilerinin boğazındaki kılçık olmaktan kurtarın.

*

Yazı aslında burada bitti, ama şunu da söylemem gerek. Fark edenler olmuştur, şu kadar sayfa boyunca soykırım kelimesini kullanmadım. Yaşananların bir soykırım olmadığını düşündüğümden değil. Aksine, eğer soykırım diye bir tanım varsa, Ermenilerin başına gelenler, o tanımın birebir örneğidir. Bunda tartışmaya açık bir taraf yok. Ancak benim için mesele, olan bitenin soykırım olarak tanımlanıp tanımlanmayacağı değil. Olanın ne olduğunu, adımın Rober olduğunu bildiğim kadar iyi biliyorum ve şu yukarıda anlatmaya çalıştıklarım bir gerçekleşsin, soykırım kelimesini sonsuza dek unutmaya hazırım.

Evimizde bu meseleler hiç konuşulmazdı. Ama 7-8 yaşlarında bir çocukken, Sivas’ta doğmuş, Ermenice bilmeyen babamdan tek bir kelime duydum. “Çart” dedi. Sonradan öğrendim, “Kesim” demekmiş. Bir insanın boğazına kamayı dayayıp kesmek anlamında. Daha geniş bir anlamda da “Kırım” demekmiş. Soykırım kavramını reddedenlere sormak isterim, “Çart” sizce daha mı hafif soykırımdan?

Rober Koptaş – yenifikirsokagi.com

 

Japonya’da yargı ikiye bölündü: Sendai Nükleer santrali haziranda açılıyor!

Japonya’da Kagoshima Eyalet Mahkemesi 22 Nisan Çarşamba günü şehrin sakinlerinin hassasiyetini, tepkisini bir kenara iterek Kyushu Elektrik şirketi tarafından işletilen Sendai Nükleer santalinin tekrar çalıştırılmasına onay verdi.

Kagoshima'daki Sendai Nükleer Santrali
Kagoshima’daki Sendai Nükleer Santrali

Böylece, 4 yıl önceki Fukuşima felaketinden sonra sürekli nükleer santrallerin tekrar açılması için baskı yapan Japon hükümetinin arzusuna uygun olarak ilk kez bir mahkeme bir nükleer  santralin Haziran ayında tekrar faaliyete geçirilmesine karar vermiş oldu. Halkın çoğunluğu ise Fukuşima’da yaşananlara benzer bir melt down (erime) vakasının yaşanmasından duydukları endişeyle ülke genelinde nükleer santrallerin tekrar çalıştırılmasını istemiyor.

Japonya’nın güney batısındaki Kagoshima kıyısında yer alan Sendai reaktörleri hakkında  Japonya Nükleer Düzenleme Kurulundan bir yetkili  Temmuz 2014 civarında Reuters muhabirine  operasyonlara başlanması için nihai onay alımına çok yakın olduklarını söylemişti.

Halk Hayal Kırıklığı içinde

“Bu karar gösteriyor ki Kyushu Elektrik tarafından işletilen Sendai Nükleer santrali daha güvenlidir” diyor Kyushu Elektrikten bir yetkili.

Sendai Nükleer santralinin tekrar çalıştırılmasına karşı çıkan yerel halk ise Nükleer Düzenleme Kurulu yetkililerinin bölgedeki yanardağın faaliyete geçmesi olasılığını da düşünmeyerek meseleyi küçümseyip geçiştirme çabası içinde olduğunu, yetkililerin risklere karşı operasyonel tahliye planları bile yapmadığını iddia ediyor.

Yeşil Gazete olarak Kagoshima’nın Sakurajima ‘ya yakın olmasının nasıl bir endişe yarattığını Ekim 2014 tarihli haberimizden http://yesilgazete.org/blog/2014/10/01/japonyadaki-volkanik-patlama-nukleer-santraller-acisindan-endise-yaratiyor/ hatırlayacaksınız .

Geçen hafta Japon yargısı Kansai Elektrik şirketi tarafından işletilen Takahama Nükleer santrali ile ilgili kararıı açıkladığında soncu merakla bekleyen halk zafer çığlıkları atmıştı, Sendai nükleer santralinin yargı sürecinde ise sonucu bekleyenler büyük bir hayal kırıklığına uğradı .

Öte yandan “bu kararı Fukuşima öncesi yargı kararlarıyla karşılaştırırsanız yargının önceden daha eleştirel yaklaştığını görebilirsiniz” diye durumu açıklıyor eski bir yargıç olan ve Japon hukuk sistemi üzerine kitapları bulunan Hiroshi Segi ve ilave ediyor “Hükümet yanlısı karar alan yargıçlar azınlıktaydı”.

Başbakan Abe, nükleer santrallerin tekrar çalıştırılmasıyla elde edilecek enerjinin, 31Mart’ın bitimi itibariyle başlayan fakat geçmiş dönemden 65 milyar dolarlık bir doğal gaz gümrük vergisini yüklenen yeni dönemde, ekonominin kaybettiği kanı geri toplayacağına inanıyor.

Durum değerlendirmesi yaparsak  Abe:1- Halk: 1

Yargı 2 ayrı yönde karar vermiş durumda. Bir tarafta “Bir ufacık ihtimalin, tolere edilmeyen sonuçların” yaşanmasını anlamsız bulan bir mahkeme kararı doğrultusunda  Kansai Elektrik’e ait Takahama nükleer santrali açılmıyor diğer tarafta Kyushu Elektrik’e ait Kagoshima kıyısında hem de bulunan hem de Yanardağ bölgesindeki Sendai nükleer santrali çok yakın bir tarihte açılıyor  . Bakalım diğer santrallerle ilgili gelişmeler ne yönde olacak, izleyip göreceğiz.

Pınar Demircan

(Reuters,Yeşil Gazete)

 

İklim Değişikliği nedeniyle tüm mercan resifleri 2015’te renklerini kaybedebilir

Sophie Yeo tarafından RTCC‘de yayınlanan haberi Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni Mine Tekman‘ın çevirisiyle sunuyoruz.

* * *

ABD federal ajansı 2015’te küresel ısınma sebebi ile tüm dünyada mercan resiflerinin toplu ölümlerini öngörüyor.

2015 yılında tarihte mercanların global ölçekte üçüncü kez beyazlamasını görebiliriz. Bu seferki beyazlama El Nino’nun yaşanmadığı bir yılda meydana gelen ilk vaka olacaktır.

NOAA (National Oceanic and Atmospheric Administration-Ulusal Okyanus ve Atmosfer Yönetimi)’nın renkli mercan resiflerinin karşı karşıya olduğu tehditi tahmin etmek üzere kurduğu son modele göre yapılan son öngörü bu şekilde.

29

NOAA’nın Mercan Resifleri izleme koordinatörü Mark Eakin: ‘Bu durum 2014’te başladı – Temmuz’dan Ekim’e kadar kuzey Marianas’ta ve kuzeybatı Hawaii Adaları’nda ciddi boyutta, Guam’da ise kötü beyazlamalar yaşandı. Hawaii Adaları’nda yaşanan beyazlamalar bu bölgede toplu halde yaşanan ilk vaka oldu’ şeklinde açıklama yaptı.

‘Daha sonra renk kayıpları güneye doğru ilerleyerek Marshall Adaları’nda ciddi boyutlara vardı ve güneybatı Pasifik’in diğer birçok bölgesine ulaştı. Renk kayıpları şu anda Amerika Samoa Adaları’nda görülmeye başlıyor. Bu kayıplar Fiji’de de başladı ve Solomon Adaları’nda da yaşanıyor. Hali hazırda büyük bir olay yaşamaktayız.’

Beyazlama mercanların ışık, besin ya da sıcaklık gibi değişimler sonucunda strese girmesiyle yaşanır, ancak bu büyüklükteki bir beyazlama sadece sıcaklık değişimi sonucunda gerçekleşebilir. Bu kayıplar mercanların bünyelerinde yaşayan algleri bırakması sonucunda renklerini yitirmelerine ve bazı durumlarda ölmelerine sebep olur.

Yaşanan vaka oldukça nadir. Geniş kapsamlı beyazlama 1983 yılında ve akabinde küresel ölçekte ilk kez 1998’de kaydedildi. İkinci küresel dalga ise 2010 senesinde yaşandı.

Bu son küresel ölçekteki beyazlama daha önceki iki olayın izlediği seyirde yaşanıyor. Pasifik’te başlayıp Hint Okyanusu, güneydoğu Asya ve Karayipler’e doğru yayılıyor.

Şimdiye kadarkilerin en kötüsü mü?

Geçen sene görülmeye başlanan beyazlamanın 2015 yılında da devam etmesi bekleniyor, diye ekliyor Eakin.

NOAA bu hafta Mercan Resifleri İzleme Programı’nın okyanus ekosistemlerinin yüksek sıcaklıklardan nasıl etkileneceğine dair dört aylık tahminlerini içeren güncellenmiş bir versiyonunu yayınladı.

Normal şartlar altında, bu tahminlerde beyazlama beklenmemesi gerekirdi. Ancak 2014 boyunca yaşanan ve 2015’te de devam eden yüksek deniz suyu sıcaklıkları beyazlamanın büyük ölçekte gerçekleşeceğinin öngörülmesine yol açıyor.

Bu olay, deniz suyu sıcaklıklarının yükselmesine sebep olan ve doğal bir olgu olan El Nino bu yıl beklendiği gibi gelişmemesine rağmen yaşanıyor.

Bunun yerine, küresel ısınma nedeniyle gerçekleşen deniz suyu sıcaklığının yükselmesi buna sebep oluyor.

Birleşmiş Milletler Uluslararası İklim Değişikliği Paneli’ndeki bilim insanları, 1971 ve 2010 arasında gezegende biriken enerjinin %90’ının okyanuslarda depolandığını belirtiyor.

2014 senesinde okyanuslar şimdiye kadarki kayıtlı en yüksek sıcaklıklara ulaştı.

Eakin ‘Okyanuslarda depolanan ısı ve devam eden küresel ısınma büyük El Nino olayları olmadan bile mercanların beyazlamasına sebep olacak kadar sıcaklık artışına sebep oluyor’ diye belirtti.

NOAA tarafından Şubat-Haziran dönemi için yayınlanan beyazlama tahmin haritaları güney yarımküredeki yaz mevsimini yaşayan neredeyse tüm mercan resiflerinde %60 ihtimalle strese bağlı değişimler öngörüyor.

3031323334

Eakin, modellerdeki tahminler henüz Kuzey Yarımküre’yi kapsamıyor olsa da bu eğilimin mevsimlerdeki değişikliklere bağlı olarak Kuzey Yarımküre’ye yayılmasını bekleyebileceğimizi belirtiyor.

‘Beyazlama 1998 yılında yaşanandan daha kötü olmayabilir, hatta 2010’dakinden bile daha az kapsamlı görülebilir ama henüz bilmiyoruz. Ancak durumun bazı bölgelerde daha kötü duruma geldiğini gözlemliyoruz. Marianas Marshall ve Kuzeybatı Hawaii Adaları’nda şimdiye kadarki en kötü durum yaşandı’

Büyük beyazlama olaylarında bu durum onlarca yıl kalıcı olabilir ve hatta bazı durumlarda resifler bir daha asla eski haline dönmeyebilir. Bu resifler hastalıklara daha açık hale gelebilirler.

Ancak NOAA’nın dört aylık tahminleri resif yöneticilerini hazırlıklı olmaya ve hangi resiflerin daha dirençli, hangilerinin yaklaşan büyük ölçekteki beyazlama için daha fazla korumaya ihtiyacı olduğunu anlamaya yardımcı olabilir.

 

Haberin İngilizce Orjinali

Haber: Sophie Yeo

Yeşil Gazete için çeviren: Mine Tekman

(Yeşil Gazete, RTCC)

Göçmen Dayanışma Mutfağı’ndan öldürülen göçmen kadınlar Jesca ve Amina için açıklama

Göçmen Dayanışma Mutfağı‘nın bu sene öldürülen göçmen kadınlar Jesca Nankabirwa ve Amina Tau Cady için kaleme aldığı açıklamayı paylaşıyoruz

* * *

Jesca Nankabirwa, Ugandalı bir kadındı, tekstil işçisiydi ve iki çocuk annesiydi. Cansız bedeni Eylül 2014’te, İstanbul Yenibosna Hastanesi’nde teşhis edildi. Bir yanda medya’nın sesi, bir yanda arkadaşlarının ifadeleri yer aldı. Medya cinayete dair farklı bilgiler veriyor. Arkadaşları Jesca’nın bir telefon çağrısı aldığı ve birileriyle buluşmak üzere evden ayrıldığını söylüyorlar. Onlara göre, Edirnekapı’da bir yerlerde bir dairede önce birkaç erkek tarafından tecavüze uğradı ve pencereden itilerek hayatına son verildi.

27.Jesca NankabirwaKomşulardan birinin polise verdiği bilgiye göre dairede bir kavga çıktı. Sonra, aynı komşu merdivenlerde Enver Dursun ile karşılaştı, Enver Dursun kadını pencereden dışarı ittiğini kabul etti. Dursun tutuklandı. Kısa bir süre sonra Jesca’nın kaza sonucu ya da intihar sonucu öldüğü iddiasıyla salıverildi. Duruşma 16 Nisan’da başladı. Bununla birlikte Dursun, Jesca Nankabirwa’yı pencereden ittiğini kabul etmiş bulunuyor. Savcı Dursun için müebbet hapis talebinde bulundu.

Jesca Nankabirwa erkeklerin öldürdüğü birçok kadından biri.

Biz bu davanın detaylarının belirginlik kazanmasını ve katil(ler)in mahkum edilmesini istiyoruz. Duruşma aynı zamanda başka bir önemli soruya da ışık tutmalı: Bu ırkçılıkla ilgili bir cinayet mi? Bu zaten güvencesiz hayat koşulları altında çalışan bir (kayıtsız) göçmenin  kurban gittiği bir cinayet miydi?

Kayıtsız göçmen kadınlar saldırıya çok açık bir grup ve çoğu zaman sömürü, taciz ve şiddete karşı hayatlarının her alanında mücadele veriyorlar. Güvencesiz ikamet  koşulları sebebiyle polise yapılacak ihbar bir tercih olmuyor. Bu sebeple arkadaşları ve “Sınır Tanımayan Kadınlar” tarafından organize edilen cenaze yürüyüşünde Sivil Kriz Merkezi’ne acilen duyulan ihtiyaç üzerinde duruldu.

Biz göçmen kadınların cinsel şiddet veya taciz durumlarında şikayette bulunma imkanlarının olmasını talep ediyoruz. Bunu birçok dilde yapabilmelerini talep ediyoruz. Ayrıca sağlık, barınma ve yasal destek konularında sınırdışı edilme ya da oturma izni durumlarından dolayı korku duymadan başvuru yapabilmelerini talep ediyoruz.

Biz Göçmen Dayanışma Mutfağı olarak bu davaya destek veriyoruz.

Jesca Nankabirwa’nın ölümü kadına ve özellikle göçmen kadınlara gösterilen şiddetin her gün gördüğümüz örneklerinden sadece biri.

Amina Tau Cady, Kamerunlu bir kadındı ve sığınmacıydı. Bu yıl ocak ayı başlarında İzmir’de geri gönderme merkezinde öldü. Çok yakın bir zamanda doğum yapmıştı ve çok ciddi sağlık sıkıntıları vardı. Amina ve yeni doğmuş bebeği  tecritte yaşamaya mahkum edildi. Özel tıbbi bakıma ihtiyaçları vardı ama bu ihtiyaçlar giderilmedi. Aynı tecritte her ikisi de insanlık dışı koşullar sebebiyle öldüler.

Bu tür vakalar belli politik tercihlere ve ilgili politikalara dikkat çekmenin ne kadar önemli olduğunu gösteriyor. Bu sadece insan haklarını hiçe saymak ve yasal süreçlere ve adalet adalet sistemine erişimi engellemekle ilgili değil. Böyle vakalarda kişilerin yaşam hakları bile yadsınıyor.

Biz herkesin yaşam hakkını ve sömürüden uzak bir hayat sürme hakkını savunuyoruz. Herkesin sağlıklı bir hayat sürme ve güvenli bir çevrede yaşama hakkı vardır. Kimsenin cinsiyet ve vatandaşlık sebebiyle haklarından mahrum bırakılamayacağını savunuyoruz çünkü kimse diğerinden daha az değerli değildir.

Tarlabaşında bir mutfak var
Başka mutfaklara hiç benzemeyen bir mutfak. Ne bir şefi var ne de müşterisi. Burada herkes birer aşçıdır ve pişen yemeği herkes paylaşır. Burası mahallenin mutfağıdır; herkesler hoşgelir.

26.göçmen dayanışma mutfağı

Yerel pazarlar, dükkânlar, kuruluşlar, çiftçi kooperatifleri ve farklı kolektifler sundukları sebze, tahıl, bakliyat, yağ ve çeşitli malzemelerle mutfağa katkı sağlar. Mutfağa gelen herkes kaynayan tencereye koyacak bir şeyler getirir, tencereyi karıştırır, her işin ucundan tutar. Mutfakta para ya da kredi kartı değil de dayanışma ve işbirliği geçer. Burası yemeğin, emeğin, fikirlerin, gündelik hayatın ve hikâyelerimizin paylaşıldığı bir yerdir. Burada sadece yemek yenmez. İsteyen herkes atölyeler açarak bilgi, yetenek ve deneyimlerini paylaşır. Çünkü birimizin herhangi bir yeteneği bir başkasının işine yarayabilir. Başlangıç olarak Türkçe ve İngilizce dersleri, göçmenler için hukuki danışmanlık, çocuklar için aktiviteler ve herkes için elişi çalışmalarının olacağı mutfağa herkes katkı sunabilir. Bu mutfak bizi birbirimizden ayıran her türlü sınıra karşı dayanışmanın ve paylaşmanın mutfağıdır.
Dünyanın bütün mideleri birleşin!

Karabiga’da Akdeniz Fokunun güncel durumu ve tehditler çalıştayı

Nesli tükenmekte olan Akdeniz foklarını kıyılarımızda bekleyen tehlikelere dikkat çekmek için 14-15 Nisan tarihlerinde Çanakkale 18 Mart Üniversitesi’nde, Kuzey Ege ve Marmara Denizi’nde Akdeniz Fokunun Güncel Durumu ve Tehditler Çalıştayı yapıldı. ODTÜ,  İstanbul Üniversitesi ve Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi’nde Akdeniz foku üzerine araştırma yapan bilim insanlarının hazırladığı sonuç raporuna göre alarmın rengi kırmızı. Çanakkale’nin Biga ilçesindeki Karabiga kıyılarında planlanan termik santrallerden geri adım atılmaz, fokların yaşam alanları koruma altına alınmazsa,  Marmara Denizi’nde yaşayan son foklar da yok olacak.

Çalıştay sonrası biraradayız
Çalıştay sonrası biraradayız. Soldan sağa Ayşe Çınar Küçüksöylemez, Ünsal Önder, Dr. Özgür Emek İnanmaz, Dr. Serdar Sakınan, Dr. Meltem Ok, Doç. D. Ali Cemal Gücü ve muhabiriniz, ben, Güneş Dermenci

Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi Deniz Bilimleri ve Teknoloji Fakültesi ev sahipliğinde, ODTÜ Deniz Bilimleri Enstitüsü işbirliği ile gerçekleşen çalıştayda, Ege ve Güney Marmara kıyılarında sayıları gittikçe azalan tür için yapılması gerekenler masaya yatırıldı. Türkiye’de Akdeniz foku araştırmalarının, türün yok olma sebeplerinin, insan faaliyetleri, balıkçılık ve termik santrallerin foklar ve yaşam alanları üzerindeki etkilerinin ortaya konduğu buluşmada, fokların korunmasına yönelik acilen Tür Eylem Planı hazırlanması gerektiği sonucuna varıldı.

20.fok karabiga

En büyük tehdit, termik santraller

Dünyada 600 civarında kaldığı tahmin edilen Akdeniz fokları, simge tür olarak kabul ediliyor. Yani Akdeniz foklarının varlığı, o bölgedeki ekosistemin düzgün çalıştığını gösteriyor. Dolayısıyla Akdeniz foklarını korumak, Marmara Denizi’ni ve Akdeniz’i de korumak anlamına geliyor. Akdeniz foklarının yaşam alanlarındaki en büyük tehdit, termik santraller. Türün yaşaması ve çoğalması için çok sayıda elverişli mağaranın yer aldığı Çanakkale’nin Karabiga’dan Aksaz’a kadar olan kıyı şeridinde 7 adet termik santral yapılması planlanıyor. Bilim insanları, Karabiga kıyılarının Marmara’nın el değmemiş son deniz alanı olduğunu ve bir an evvel harekete geçilmezse, fokların izini kaybettireceğini savunuyor.

Son yıllarda yapılan araştırmalar, Karabiga kıyılarında Akdeniz foklarının varlığını kanıtlamıştı. Bilim insanlarının ve ilgili kamu kuruluşlarının bölgenin Akdeniz foku yaşam alanı olduğunu bildirmesine rağmen, Akdeniz foklarının bölgedeki varlığını gösteren simge, Balıkesir-Çanakkale 1/100 bin Ölçekli Çevre Düzeni Planı haritasından çıkarıldı. Karabiga’da termik santral ve liman inşaatına hızla devam eden Cenal Elektrik şirketi de ÇED raporlarında Akdeniz foklarını yok saydı. Fok çalıştayının ikinci ayağında, Karabiga kıyılarında saha çalışması yapıldı ve kağıt üzerinde görmezden gelinen Akdeniz foklarının yaşam alanlarına fotokapan cihazı yerleştirildi.

Karabiga’da tespit edilen dört birey

Biri yavru, en az dört bireyin Karabiga sularında yaşadığını tahmin eden ODTÜ’lü akademisyenler, fokları yakından izlemek için fotokapan yerleştirdikleri mağarada, taze bir fok izine rastladı. Doç. Dr. Ali Cemal Gücü, çalıştayın anlamını ve saha çalışmasından edindikleri izlenimleri anlattı:

23.fok mağara 2

Cihaz yerleştirdiğimiz mağara fokların yaşaması için çok uygun. Yakın zamanda da kullanılmış. Bir sürü termik santral yapılacağını duyduk. Bu şartlarda fokların burada yaşaması mümkün değil. Termik santral yapılırsa, muhtemelen bir dahaki gelişimizde hiçbiri kalmayacak. Karabiga tam bir kontrast. Bir taraf cennet gibiyken bir taraf cehenneme dönüştürülüyor. Bu bölge muhakkak korunmalı. Yakın zamana kadar Marmara Denizi’nde fok olduğunu bilmiyorduk. Son çalışmalar burada fok olduğunu, dahası yavru olduğunu gösterdi. Bu çok önemli. Demek ki burada yaşayan bir koloni var. Bu çalıştayı yapmamızın sebebi de bu koloninin üzerindeki büyük risklere dikkat çekmek. Bırakın buraya termik santral yapmayı, bu güzel yarımadanın ekolojik olarak hassas alanlar içinde ele alınması gerekiyor. Türkiye’nin uluslararası sözleşmelere imza koyarak türü korumaya söz verdiği de düşünülecek olursa Orman ve Su İşleri Bakanlığı Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü, bilim adamlarına en kısa zamanda Karabiga için tür eylem planı hazırlatmalı. Çalıştayın birinci mesajı bu. İkincisiyse, kamuoyunun dikkatini çekmek istiyoruz. Fokların Karabiga’yı terk etmesine yol açan etkenler, bölgedeki balıkçılık, hayvancılık, organik tarım gibi uğraşların da yapılamaz hale gelmesine de neden olacak. İnsanların yaşam alanları gibi geçim kaynakları da ellerinden alınacak. Fok bu aşamada hepsinin simgesi. Fokun gitmesi, yok olması demek, geleceğin yok olması demek.

ODTÜ Deniz Bilimleri Enstitüsü’nün Mersin Yeşilovacık’da Akdeniz foku araştırmaları yaptığı bölgeyle Karabiga’daki mağaraları Dr. Meltem Ok karşılaştırdı:

Fotokapan yerleştirdiğimiz mağara çok büyük ve güzel, burada iki üç fok yaşayabilir. Cihazı, fokun yattığı yerde bıraktığı izin üzerine kurduk, heyecanla bekliyoruz. Bu bölge Akdeniz foklarının yaşaması için çok elverişli. Kara ve su altı girişli çok sayıda mağara var. Bu  kıyılar, özel çevre koruma alanı olabilecek kadar kıymetli. İskele yapımını görmek bizi üzdü. Mersin Yeşilovacık’da da buna benzer bir termik santral inşaatı var. O bölgede de çok kıymetli bir Akdeniz foku üreme mağarası var. Mücadele ettik ama bizi dinlemediler, sonuç alamadık. Limanı kurdular. Oradaki mağarayı dört senedir izliyoruz, inşaat faaliyetleri başladıktan sonra fokun mağarayı kullanmasında ciddi düşüşler gözledik. Ayrıca mağaralardan birinde doğan yavru aşırı zayıf bir halde ölü bulundu. Bundan sonraki süreçte mağaranın tamamen terk edileceğini düşünüyoruz. Termik santrallerin, fabrikaların soğutma suyunu denizden almaları bizi endişelendiriyor. Su sıcaklığının yarım derece artması bile tüm dengeyi bozmaya yeter. Fokların yaşam alanlarının korunması gerekiyor.

Çalıştayın düzenleyicilerinden Deniz biyoloğu Dr. Özgür Emek İnanmaz, deniz üzerinde liman inşaatının sürdüğü Karabiga’daki son durumu anlattı:

Limanın inşaat aşamasında denize kazıkların çakılmasından, ses kirliliğine, termik santralin faaliyete geçmesi halinde ortaya çıkacak sonuçlara kadar her şey foklar için tehdit oluşturuyor. Liman işlek hale gelince karada ve denizde büyük bir trafik olacak. Kömür atıkları, santralin kirleteceği hava… Karada da denizde de biyolojik çeşitlilik çok zengin. Foklar da caretta carettalar da olumsuz yönde etkilenecek.  Karabiga kıyıları Marmara Denizi’nin el değmemiş tek bölgesi. Umarız doğa kazanır, tarih kazanır. Fokların yaşaması için başka alternatif yok.

Fok mağarasına yerleştirilen cihazdan gelecek sonuçlar, devam eden termik santral inşaatının Karabiga’da yaşayan Akdeniz foklarını ‘şimdilik’ nasıl etkilediğini belgeleyecek. Fok çalıştayından çıkan sonuçlara göre bundan sonra izlenecek adımlara gelince,

Türün kullanımına uygun kıyı mağaralarının envanteri çıkarılacak, bölgeyi kullanan Akdeniz Foku popülasyon büyüklüğü ve demografik yapısı tespit edilecek. Bu bilgiler ışında türün maruz kaldığı ve kalacağı riskler ortaya konulacak. Bu çalışma, Çanakkale Kemer – Kapıdağı arası, Mola Adaları ve Gökçeada’yı kapsayacak. Bölge halkının Akdeniz foklarının varlığından ve öneminden haberdar edilmesi için üniversite ve sivil toplum örgütleriyle işbirliği halinde çalışılacak.

 

Haber: Güneş Dermenci

(Yeşil Gazete)

Küresel Isınma nükleer reaktörler ve barajları tehdit ediyor

Christine Dell’Amore tarafından National Geographic News‘de yayınlanan yazıyı Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni Özge Geyik’in çevirisiyle sunuyoruz.

* * *

Uzmanlar, yerküre üzerindeki su döngüsünü de etkileyen iklim değişikliği ile dünya genelinde var olan enerji altyapısının sıcak sularda boğulabileceğini söylüyor.

Himalayalar’daki hidroelektrik santrallerden Batı Avrupa’daki nükleer santrallere kadar tüm enerji kaynakları halihazırda seller, ısı dalgaları, kuraklıklar ve benzeri etmenlerden payına düşeni almış durumda (küresel ısınmanın etkilerine dair senaryoların bulunduğu interaktif bir harita için burayı tıklayın).

18
Eski ABD Başkanı Bill Clinton St. Louis, Missouri yakınlarında bulunan sel altında kalmış bir enerji santraline bakarken. 17 Temmuz 1993

 

Elektrik santralleri ve diğer enerji tesisleri genel olarak uzun ömürlü yapılardır. Yaklaşık olarak 1936’da inşaa edilen Nevada’daki Hoover Barajı hala ABD’de bulunan başlıca hidroelektrik santrallerinden biri.

Yapıldığı zamanın koşullarına göre makul gibi görünen bir proje, hızla ısınan dünyamız göz önüne alındığında elli yıl sonrasında çok farklı koşullara maruz kalabilir. Örneğin, Kuzey Kutbu’nda tiyal (donmuş toprak) üzerine kurulacak bir santral buzulların erimesi sonucu yıkılabilir.

19Londra Uluslararası İlişkiler Kraliyet Enstitüsü’nde çevre güvenliği uzmanı ve Küresel Savaş kitabının yazarı Cleo Paskal, ‘Çevre üzerinde yarattığımız etkileri araştırma gerekliliği gittikçe daha çok kabul gören bir anlayış’ diyor.

Buna rağmen, ‘değişen çevrenin bizim üzerimizdeki etkileri aynı derecede bahsi geçen bir konu değil.’

Amerika Birleşik Devletleri Tehlikede

Birleşmiş Milletler Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’nin 2007’de yayımlanan raporuna göre iklim değişikliğinin deniz seviyelerini 7 ile 23 inç (18 ve 59 cm) arttırması beklenmekte.

Paskal’a göre en çok etkilenecek alanlardan biri olan ABD, yerleşim şekli itibariyle özellikle tehlike altında. ABD nüfusunun yarısından fazlası ve haliyle enerji santralleri de yükselen deniz seviyesinden en çok etkilenmesi beklenen kıyı şeritleri boyunca yer almakta.

Örneğin güçlü gel-gitler deniz seviyesinin üç metreden daha az yükseğinde yer alan Washington D.C. ve New York’taki pek çok enerji şebekesini ve küçük ölçekli altyapıyı sular altında bırakabilir.

Aslına bakarsak Nijer’den Singapur’a kadar pek çok büyük petrol ve gaz üretim merkezi deniz seviyesinin yalnızca biraz üzerinde kurulu.

ABD Körfez Kıyısı açık denizde ve kıyıda olmak üzere pek çok enerji üretim tesisine ev sahipliği yapıyor. Örneğin ABD petrol üretiminin çeyreğinden fazlası ve doğal gaz üretiminin yaklaşık %15’i Meksika Körfezi’nde gerçekleşiyor. Ancak bu kıyı şeridi iklim değişikliği sebebiyle sıklığı ilerleyen senelerde daha da artması beklenen sel ve aşırı hava olaylarına karşı hassas bir bölge.

Paskal ayrıca, 2005 senesinde körfez kıyısındaki 450 petrol boru hattına ve 113 platforma zarar veren Katrina Kasırgası’yla petrol üretiminin yarıya düşüp küresel petrol fiyatlarında fırlama gerçekleştiğini de belirtiyor.

Isınan Sular

‘Deniz, göl veya nehirlerden su çekilerek reaktörleri soğutulması gereken nükleer enerji santralleri bu mantıkla su kaynaklarının yakınlarına inşaa edilir. Bu durum da bu santralleri yükselen su seviyelerinin tehlike arz ettiği bölgelere konumlandırmak anlamına geliyor’ diye ekliyor Paskal.

Su taşkınları halihazırda ABD, Fransa ve Hindistan gibi ülkelerdeki pek çok santralde üretimi etkilemiş durumda. Örneğin, 1992 yılındaki meydana gelen Andrew kasırgası Florida, Biscayne Vadisi’ndeki Turkey Point Nükleer Enerji Santrali’ne ciddi zararlar verdi.

Birleşik Krallık’taki iklim araştırma merkezi Met Office Hadley Center, 2040’ta Avrupa genelinde yaygınlaşması beklenen ısı dalgalarının nükleer santraller açısından daha büyük bir sorun olacağını belirtiyor ki bu tarih santrallerin öngörülen yaşam süresi içinde kalıyor.

Normal koşullar altında yakındaki bir kaynaktan alınan soğuk su, santrali soğutmak üzere yaptığı devridaimler sonrasında daha yüksek sıcaklıkta salınır, diye belirtiyor Paskal.

Fakat bir ısı dalgası sırasında ısınan hava, soğutucu olarak alınacak suyu daha santrale girmeden ısıtır. Bu yüzden atık su çevreye salındığında yayıldığı ekosistemleri yok edecek sıcaklığa ulaşabilir.

Bu durum Fransa hükümetinin nükleer santrallerden dışarı verilecek suyun sıcaklığı için 24°C üst limitini koymasına sebep olmuştur. Bu kurala göre eğer atık su bu sıcaklıktan yüksek bir dereceye sahipse, örneğin bir ısı dalgası sırasında, reaktörler ya kapatılmalı ya da gücü düşürülmelidir, ki bu da santralin daha düşük seviyede enerji üretmesi anlamına gelir.

Her şeye rağmen, hükümetler bazı durumlarda geçici de olsa atık su üst limit derecelerinin aşılmasına izin vermek zorunda kalacaklar. Örnek vermek gerekirse, 2003 yılında gerçekleşen rekor seviyedeki ısı dalgası Fransa hükümetinin limiti 30°C’ ye çıkarmasına sebep oldu.

2003’te gerçekleşen bu olayın ardından Fransa 408 milyon ABD dolarına (yaklaşık 300 milyon euro) mal olan kararı verdi, ülke genelinde 17 nükleer santral kapatılacak. Yakın geçmişe bakacak olursak, 2009’daki ısı dalgası ülke genelindeki santrallerin üçte birinde üretimin durmasına ve Fransa hükümetinin Birleşik Krallık’tan enerji ithal etmesine sebep oldu.

Değişen Oyun Kuralları

Uzmanlar önceleri tahmin edilebilir olan su akım trendlerine güvenerek altyapı inşaa etmenin de sorunlu olduğunu ifade ediyor.

Örneğin Hindistan, Nepal, Çin ve Avrupa Alpleri’nde yaygın olan buzul erimesine dayalı hidroelektrik santraller, eriyen buzul sularının mevsimsel akışına bağlıdır. Bu da, temelde, sezonluk yağış miktarına bağlı olarak işleyen barajlarla aynı mantıktadır.

Uzmanlar iklim değişikliğinin bu düzeni bozduğunu söylüyor. Küresel ısınma yüzünden eriyen buzullar barajların taşıma kapasitesinden daha fazla miktarda suyun akışına sebep oluyor.

Düzensiz yağışlar büyük hasarlara sebep oluyor: 2006 senesinde Hindistan’ın Surat kentinde meydana gelen aşırı yağışlar hidroelektrik barajın taşmasına ve yüzlerce insanın hayatını kaybetmesine sebep oldu. Buna karşın, 2008 ve 2009 yıllarındaki kuraklık ise aynı barajdaki enerji üretiminin %9 seviyelerine düşmesine sebep oldu.

Washington D.C’deki Uluslararası Woodrow Wilson Araştırma Merkezi Çevre Değişimi ve Güvenliği Program başkanı Geoff Dabelko  ‘Alışılmadık olan veya istisnai olarak gördüğümüz olaylar kaide halini alabilir’ diye belirtiyor.

‘Belirli  bir su miktarına alışığız ve değişimleri çok fazla göz önünüde bulundurmuyoruz’ diye ekliyor. ‘Tesisler daha sıcak bir dünya ve bunun getireceği değişimler düşünülerek tasarlanmalı.’

Miyop Enerji Planları

Uzmanlar bu tarzdaki değişken su döngülerinin, yenilikçi projelerin yenilenebilir enerji teknolojilerine yönelmesine katkı sağlayabileceğini söylüyor.

Kaliforniya, Oakland’daki Pasifik Kalkınma, Çevre ve Güvenlik Enstitüsü kurucu ortak ve başkanı Peter Gleick ‘Eski tip enerji sistemlerini kurmak için yeterli miktarda su kaynağımız olduğunu düşünmemiz daha fazla mümkün değil. O noktayı çoktan geçtik.’ diye belirtti.

‘Güneş enerjisi dahil alternatif kaynakların dahi kendilerine has sıkıntıları var. Sadece sera gazı salımını göz önüne alırsanız güneş enerjili termik santraller uygun bir çözüm gibi görünebilir, fakat düşünmemiz gereken diğer çevresel etkiler var ki bunlardan biri su sorunu.’ diye ekliyor Gleick.

Bu durum, Kaliforniya menşeili güneş enerjisi firması BrightSource Energy gibi firmaların kuru soğutma denilen yöntemle ilgili araştırma ve deneyler yapmasının nedenlerinden biri. Kuru soğutma sürecinde buhar tribünleri soğutucu kondansatöre giren gazı yaratır ve böylece buhar halinden yoğunlaşarak sıvı hale dönüşen su kazana geri döner. Bu sistem santrali soğuturken temiz su ihtiyacını azaltır.

BrighSource, Mojave Çölü’nde yapılmasını planladığı Ivanpah Güneş Enerjisi Üretim Santrali projesinin su ihtiyacını ıslak soğutma sistemine göre %90 oranda azaltabileceğini belirtiyor. Ivanpah Santrali’nde yalnızca aynaları yıkamakta kullanılacak su miktarı bölgedeki 300 hanenin yıllık su tüketimine eşit.

Her şeye rağmen, güneş enerjisi gibi yenilenebilir enerji kaynakları da doğanın gücünden muaf değil diye ekliyor çevre güvenlik uzmanı Paskal. Iowa eyaletine bağlı Cedar Rapid şehrindeki güneş enerjisi tesisinin 2008 taşkınlarında sular altında kalması bu gerçeğin yalnızca bir örneği.

‘Taşkın yatağına güneş panelleri yerleştirmenin hiçbir manası yok.’

Paskal ayrıca bu gibi geleceği öngöremeyen enerji altyapı yatırımlarının ABD’de yaygın olduğunu ve bu sebeple milyarlarca doların, olası afetler hesaba katılmadan yeni enerji projelerine akıtıldığını belirtiyor.

Son olarak, ‘Acı bir şekilde, aslında ne kadar savunmasız olduğumuz gerçeğini hafife alıyoruz’ diye ekliyor Paskal.

 

Yazının İngilizce Orjinali

Yazar: Christine Dell’Amore

Yeşil Gazete için çeviren: Özge Geyik

(Yeşil Gazete, National Geographic News)

Birlikte yaşamayı yeniden düşünmek – İhsan Can Asman

Yapılan bir araştırmaya göre[1], pek çok kişinin korkulu rüyası olan köpek balıkları senede yaklaşık on insanın ölümüne yol açıyor. Hatta Viyana doğa tarihi müzesinde sergilenen bir başka araştırmanın sonuçları da ortaya koyuyor ki tüm köpek balığı türlerinin %80’i bugüne kadar tek bir insan dahi öldürmemiş. Başka rakamlar göz önüne alındığında insanlar için hindistan cevizinin, köpek balıklarından daha tehlikeli olduğu gerçeğiyle karşı karşıya kalıyoruz. Her sene yirmi beş insan ağaçlardan düşen hindistan cevizleri yüzünden hayatını kaybediyor[2]. Buna mukabil her sene yaklaşık 100 milyon köpek balığının insanlar tarafından öldürülmesi, bu hayvanların soylarını tükenme noktasına getirmiş durumda. Bu 100 milyon köpek balığının büyük bir bölümü yüzgeçleri kesilerek geri denizlere bırakılıyor[3] ve denizin dibine battıktan sonra ya boğularak ya da başka etobur canlılar tarafından yenilerek ölüyorlar. Milyonlarca köpek balığının öldürülmesinin sebepleri, köpek balığı yüzgeçlerinin çorbasının yapılması yahut bu yüzgeçlerin cildi gençleştirmek gibi kozmetik kaygılarla tüketilmesi ve hatta afrodizyak etkisi olduğuna inanılarak kullanılması olarak çeşitlilik gösteriyor[4].

İnsan, Sivrisinekten sonra en çok insan öldüren ikinci hayvan

16

Bu araştırmalar aslında şu anki zaman ve mekân algısıyla tarif ettiğimiz ‘insan’ın doğayla ve doğada bulunan diğer türlerle olan ilişkisini çok açık bir şekilde ortaya koyuyor. Kendisi dışındaki canlılara kulağını tıkayan, onları görmeyen ve onlarla konuşmayan, bu duymama, görmeme ve konuşmama hali üzerinden de doğayı ve onun barındırdıklarını kurgulayan tek sesli bir ilişki halinden söz edebiliriz. Yine de belirtmek gerekir ki insan sadece kendisinden farklı türlere zarar vermiyor: Sağlık Örgütü’nün 2013 yılında açıkladığı rakamlara göre insan, sivrisinekten sonra en çok insan öldüren ikinci hayvan. Bir yılda insanlar tarafından öldürülen insan sayısı 475 bin olarak veriliyor[5].  Demek ki kendisinden farklı insan toplulukları söz konusu olduğunda, onlarla da konuşmayan bir insan tarifinden söz ediyoruz.  Doğanın bir parçası olduğunu unutan, diğer türlerle bayat bir üstünlük ilişkisi kuran ve yeri geldiğinde kendi türüne dahi tahammül edemeyen, birlikte yaşamak dediğimiz şeyi oldukça güç kılan bir tarif bu.

Üzerinde yaşadığımız dünyaya ve onun içindekilere müdahale edip onları dönüştürürken neden bu kadar rahatız? Bu müdahaleci tavrı bir kenara bırakıp, birlikte yaşamayı başarmak mümkün mü? Belki cevapları aramaya, yukarıda tarifini verilen insanın algısında dünyanın zamansal olarak neye tekabül ettiğini anlamaya çalışarak başlayabiliriz. Dünyanın geçmişini dipsiz bir kuyu olarak görmek, geleceğini ise hiç gerçekleşmeyecekmiş gibi düşünmek sık düşülen bir yanılgı. Evrim gerçekten yavaş meydana geliyor olsa bile, bu durum bazı büyük olayların aniden gerçekleşebileceği ihtimalini değersiz kılmıyor. İklim değişikliğine bağlı olarak tükenecek gıdalar, aniden oluşan hortumlar gibi. Halbuki bu türden olaylar yaşanmadıkça bu ihtimal dikkate alınmıyor. Dünyanın sonu gelecekse dahi, bu bahsedilen yavaşlığın yarattığı rahatlıktan olsa gerek, kimse kendisini dünyada felaketlere tanıklık edecek kadar kalıcı hissetmiyor. Bu algıya göre, bir insanın ortalama yaşam süresi tüm dünyanın sona ermesini gerektirecek uzunlukta bir yıkım sürecinden muaf hale geliyor. Yani aslında bu algıdan beslenen kişiler, sadece kendi türünü ön plana çıkarıp insanı diğer canlıların karşısında ayrıcalıklı kılmış olmuyor; aynı zamanda kendilerinden sonra gelecek başka insanların yaşam şartlarına da duyarsızlaşmış oluyor.

Bill McKibben bize farklı bir şekilde düşünmeyi öneriyor

17Daha sonra dünyayı nasıl boyutlandırdığımız meselesi var elbette: Dünyanın büyüklüğü ve genişliği bize hislerimizin ötesinde bir yerlerde ve algılanamaz görünür. Ne de olsa, ne kadar gezersek gezelim daima görülecek yerler, keşfedilecek gizler vardır. Oysa Bill McKibben bize farklı bir şekilde düşünmeyi öneriyor: Uçsuz bucaksız çölleri, sonu olmayan okyanusları düşünmek yerine yirmi beş dakikalık bir bisiklet yolculuğunu yatay değil de dikey yaptığımızda aslında yaşam alanımızın birazcık üzerinde bulunan ozon tabakasına ulaştığımızı yani yaşam alanımızın sonuna yirmi beş dakikalık bir bisiklet yolculuğu sonunda geldiğimizi gösteriyor[6]. Kısacası dünya sandığımız kadar da büyük değil. Eylemlerimizin zararlı etkilerini okyanuslara, kara parçalarına yayarak küçültmek belki mümkündür; ancak yirmi beş dakikalık bir bisiklet yolculuğunu akılda tutarak dünyanın sınırlarını düşünmek, tahribatın aslında bize yirmi beş dakikalık bir bisiklet yolculuğu kadar yakın olduğunu anımsatır.

Bu yaygın algılar doğaya, içerisinde bulunan diğer insan topluluklarına ve türlere karşı davranışlarımızı belirlemiş, çeşitli kurgular yaratmış ve buralardan, bugün artık yerleşik hale gelmiş bir takım alışkanlıklar ve pratikler doğurmuştur. Bu pratikler doğaya, farklı insan topluluklarına ve insan dışı türlere olumlu veya olumsuz temas ederler. Yazının başında sözü edilen hadise olan kozmetik tasalarla köpek balıklarının yüzgeçlerini çalmamız, beslenme alışkanlıklarımız, mesela yoğun olarak dana eti tüketiyor oluşumuz, seyahat ve hareket çılgınlığımız -hem kendi bedenlerimizi hem de muhtelif ürünleri oradan oraya uçaklarla hareket ettiriyoruz – sözü edilen pratiklere örnektir. Köpek balıklarını keyfi bir şekilde avlamakla ekosistemi bozuyoruz, hiç olmadığı kadar büyükbaş hayvan yetiştirip fazladan metan gazına ve uzun uçak yolculuklarımızla karbon salınımına yol açıyoruz. Bugün aşırı tüketim diye şikayet edilen meseleyi ve buna bağlı olarak yaşanan iklim değişikliğini bu pratikler gerçekleştiriyor.

Peki bu pratiklerin değişmesi yahut alternatiflere sahip olması düşünülebilir mi? Her ne kadar gündeliğin bir parçası olan, çoğu kişinin bilinçsizce her gün yeniden tatbik ettiği bu kendinden menkul insan olma hali değişimi zor kılıyorsa da, pratiklerin kurgusallığına dikkati çekebilirsek belki bir şeyleri değiştirmek mümkün olabilir. Mesela daha az dana eti tüketebileceğimizi göstermenin yolu aslında bu tüketimin bir kurgudan ibaret olduğunu göstermekten geçiyor. Eğer mevcut beslenme alışkanlıklarımız bir dönem birileri tarafından kurgulanmış şeyler ise, doğaya ve insan dışındaki diğer türlere daha az zarar verebilecek ya da etkileyebilecek farklı beslenme alışkanlıkları da pekâlâ kurgulanabilir. Pratiklerin kurgusallığıyla ilgili tarihten bir örnek vermek istiyorum: Amerika tarihinde sığır eti diğer et türlerinin arasından nasıl sıyrılmıştır? Elbette buffaloların yaşadığı toprakların ‘temizlenip’ yerine sığır çiftliklerinin kurulmasıyla.  Sadece on sene gibi kısa bir sürede, Amerika’da 1870 ile 1880 yılları arasında milyonlarca buffalo öldürülmüştür[7]. Hadisenin Kızılderililerle ilgili boyutunu düşündüğümüzde, yazı boyunca sözünü ettiğim, insanın sadece farklı türlere değil kendi türünün içinde bulunan farklı topluluklara da ne denli zarar verdiği meselesine dönmüş oluruz. Buffalolar Kızılderililerin gündelik hayatlarında önemli bir yer kaplıyordu: Buffalolarla dolu toprakları ‘temizlemek’ sadece hayvanları kapsamıyordu; aynı zamanda Kızılderililerden de kurtulmuş oluyordu beyaz adam. Görüldüğü gibi sığır etinin Amerika’da yaygınlaşmasıyla sonuçlanan bu hadisenin arka planında belirli hayvan ve insan topluluklarının yok edilmesini hedefleyen bir kurgusallık söz konusudur . Aynı kurgusallıklar köpek balığı yüzgecine duyduğumuz vazgeçilmez ihtiyaç ve bir hafta içinde beş farklı ülkeye gitme gerekliliği için de geçerlidir.

Toparlamak gerekirse, sahip olunan yanıltıcı algılardan yola çıkılarak tarihsel olarak kurgulanmış ve bu sürecin sonucunda kültüre içkin bir duruma gelen pratiklerle büyütülmüş bir tüketim alışkanlığımız var. Yazı boyunca Avrupa’yı ve Kuzey Amerika’yı besleyen hattı tasvir ettim; ancak Türkiye de söz konusu tüketim alışkanlığının dışında değil. Bu durumu kanıtlayan onlarca örnek var önümüzde. Hasılı, bu tüketim hali, hem farklı insan topluluklarıyla hem de diğer türlerle olan ilişkimizde ne kadar bencil bir izlek yarattığımızı gösteriyor ve aynı zamanda yaşanan iklim değişikliğinin sebeplerini açıklamaya yarıyor. Bunun  yaratmakta olduğu sonuçlar dünyanın sonunu getirmese de, yeni bir şeylerin başlangıcına sebebiyet verecek gibi görünüyor. Bu yeni başlangıçlara, pratiklerini değiştirmekte isteksiz yahut çaresiz kalan bugünün insanı da boyun eğmek zorunda kalacak. Yeni şartlara uyumun ön koşulu ise toplumsalın yeniden inşa edilmesi olarak gözükmektedir: Yaşadığımız dünyayı bütünlüklü ele alan ve diğer türlere yaşam alanı tanıyan bir toplumsallık mümkün. Bu tanım etrafında birlikte yaşamayı, tüm türler ve diğer insan topluluklarıyla beraber, bu dünyanın içerisinde ve onun kaynaklarının sınırlı olduğunu da unutmadan, yeniden düşünmeye başlamamız gerekiyor.

Kaynakça

[1]                     Radikal Hayat (2014), ‘Dünyanın en ölümcül canlıları arasında insanlar 2 numara’, http://www.radikal.com.tr/hayat/dunyanin_en_olumcul_canlilari_arasinda_insanlar_2_numara-1202768

[2]                     Onion, Amanda (2002),ABC News, ‘Coconuts Called Deadlier Than Sharks’, http://abcnews.go.com/Technology/story?id=97993

[3]                     National Geographic Türkiye (2014) ‘Çorbadaki Köpekbalığı’http://m.nationalgeographic.com.tr/makale/kesfet/corbadaki-kopekbaligi/34

[4]                       Buckley, Louis (2007), ‘End of the line'(PDF), Wildaid s.8-11

[5]                     Radikal Hayat (2014), op.cit

[6]                     Mckibben, Bill (2003), ‘A New Atmosphere’ in The End of Nature: Humanity, Climate Change and the Natural World, s. 6-7

[7]                     Robbins, Richard (1999), ‘Environment and Consumption’ in Global Problems and the Culture of Capitalism, s.210

15.İhsan Can Asman

 

 

İhsan Can Asman

Ekoloji mücadelesi HDP’siz olmaz – Pelin Cengiz

7 Haziran seçimlerine az bir zaman kaldı. Nasıl bir Türkiye vaat ettikleriyle ilgili AKP, CHP ve HDP’nin seçim bildirgelerinin detayları açıklandı. MHP’ninki de Mayıs başında belli olacak. Seçim beyannamelerinde pek çok konuyu ilgilendiren sözler verilmiş, AKP, “yaptıklarımız yapacaklarımızın teminatıdır” diyerek 13 yıllık iktidarlarının bilançosunu da çıkarmış.

Kamuoyunda AKP ile CHP’nin seçim vaatleriyle ilgili “kaynak tartışması” süredursun, Türkiye’de artık muhalefetin temel dinamiklerinden birinin çevre ve yaşam alanları mücadeleleri olduğunu söylemek yanlış olmaz. Türkiye’nin farklı coğrafyalarında benzer mücadeleler sürüyor.

Deresinin üzerine HES yapılmasına karşı koyduğu için jandarmadan dayak yiyen Karadenizli kadınlar da, sanayi atıklarının zehirlediği Ergene Havzası’ndaki suyla üretimini devam ettirmeye çalışan çiftçi de aynı mücadeleyi veriyor. Akkuyu’da, Gerze’de, Munzur’da, Loç Vadisi’nde, Yırca’da, Hasankeyf’te, Sinop’ta, Kuzey Ormanları’nda, Solaklı’da nükleer ve termik santraller, köprüler, madenler, barajlar yaptırmamak için direnenler de.

Partilerin çevre ve enerjiyle ilgili ne söylediklerinin hepsine yer vermek zor ancak birkaç noktaya değinelim. Zira, sadece insanın yaşam hakkından bahsedip doğal varlıkların yaşam hakkını hiçe sayan bir siyaset modelinin demokrasiden, herkes için adil, özgür ve eşit bir gelecekten bahsetmesi mümkün değildir.

Ekoloji mücadeleleriyle ilgili en net destek cümlesi HDP’nin vaatleri arasında: “HDP, yaşamı ve yaşam alanlarını korumak için verilen mücadeleyi emek ve sınıf mücadelesinden ayrı düşünmez. Kırda ve kentte, doğa ve yaşam haklarını savunma ve koruma mücadelesi verenlerin taleplerini yükseltir ve sahiplenir.”

CHP’nin vaatlerinde ise şöyle bir cümle var: “Çevre davalarında mahkeme masrafı almayacak, bilirkişi masraflarını Hazine üzerinden karşılayacağız.”

Türkiye’de en sıcak gündem maddelerinden biri enerji. AKP, seçim beyannamesinde, “Yerli ve yenilenebilir enerji kaynaklarını mümkün olan ve en üst düzeyde değerlendirmeyi ve nükleer teknolojiyi elektrik üretiminde kullanmayı öngörmekteyiz” diyor. Beyannamede, Mersin ve Sinop’un ardından üçüncü nükleer santral için görüşmeler yapıldığı da ifade edilmiş.

CHP’nin bu konudaki durumu ilginç. Nükleere karşı toplantılarda, eylemlerde CHP’li milletvekillerini görmeye de alışığız. Üstelik, “Çevre ve toplumla uyumsuz, yerel paydaşların karşı çıktığı projeleri uygulamaya koymayacağız” cümlesinin yer aldığı bildirgedeki şu ifadeleri anlamak mümkün değil: “Nükleer teknolojiye, kategorik olarak karşı olmamakla birlikte, mevcut nükleer enerji teknolojilerine dayalı sorunlarını giderememiş riskli santrallerin kısa vadede ülkemizde kurulmasına izin vermeyeceğiz.”

Nükleere hayır diyememiş utangaç bir ifade…

HDP’nin ise bu konudaki tavrı net: “Sermaye birikimi için yapılan HES, termik, nükleer vb. enerji projelerine, ekolojik yıkıma yol açan maden işletmeciliğine, endüstriyel atık ve kirlilik sonucunda yaşam alanlarının tahribine yol açan uygulamalara son verilecek. Nükleere ve radyoaktiviteye dayalı üretim ve yeniden dönüşüm yapılanmasına, tarım alanlarının, meraların, ormanların, kıyıların nükleer atık sahası olmasına izin verilmeyecek.”

AKP’nin fosil yakıtlarla ilgili duruşu aynen devam: “Kömür aramalarına hız verecek ve rezervleri artıracağız. Linyit kömürü ve jeotermal gibi yerli kaynakların potansiyelinin tespitine yönelik arama faaliyetlerini azami düzeye çıkaracağız.”

CHP’nin vaatleri de AKP’den farksız: “Önemli kömür alanlarının, havza madenciliği kavramı temelinde yeniden projelendirilerek yapılandırılmasını sağlayacağız. Linyit kaynaklarımızın, öncelikle elektrik enerjisi amaçlı değerlendirilmesini sağlayacağız.”

Kömüre bakış açısından da AKP ile aralarında pek fark yok gibi…

Türkiye’de yeşil siyasetin müktesebatını programına iyi şekilde dâhil etmiş parti sadece HDP gözüküyor. Ekoloji hareketinin taleplerini seçim bildirgesine taşımış tek parti HDP. Barajı geçmesi hâlinde ekoloji mücadelesi verenlerin yüzünü güldürmeleri mümkün.

Pelin Cengiz – Taraf

 

[Özel Haber] Kıbrıs’ta ikinci tur öncesi nabız yüksek atıyor

Bu hafta Kıbrıs’ta Cumhurbaşkanlığı seçimleri sebebiyle halk ikinci tura hazırlanırken çeşitli kesimlerden çeşitli açıklamalar geliyor.

26 Nisan’da yapılacak ikinci turda eski Cumhurbaşkanı Bağımsız aday Derviş Eroğlu ve eski Toplumcu Kurtuluş Partisi Genel Başkanı Bağımsız aday Mustafa Akıncı halkın karşısına çıkacaklar.

13Derviş Eroğlu, Kıbrıs AdaTV’de katıldığı programda,

 

“Bazı kişisel kırgınlıklar sandığa yansımış olabilir. Mühim olan bunu telafi etmektir. Hatalar olabilir. Ama konu devletse bir dakika derim. Kıbrıs Türk halkının geleceğidir. Hatalar bugün için bir tarafa bırakılır. Ben de geçmişte hatalar yapmış olabilirim tabii ki. Hatasız kul olmaz. Ama şu an konu devlettir.” diyerek mevcut devletin devamllılığına vurgu yaptı.

Mustafa Akıncı ise Cumhurbaşkanlığına adaylığını açıklarken 4 önemli vizyonun altını çizerek programını açıklamıştı.

12

Birincisi; Kapalı maraş bölgesinin açılması karşılığında Kuzey Kıbrıs’a serbest uçuşların sağlanması, hava trafiğindeki sıkıntıların giderilmesi.

İkincisi; Türkiye ile ilişkilerde karşılıklı saygı çerçevesinde alt-üst hiyerarşisi olmadan sağlıklı bir iletişimin gerekliliği.

Üçüncüsü; cumhurbaşkanının tarafsızlığı, partilerüstü ve toplumu bölücü değil birleştirici rolünü üstlenmesi gerektiği.

Dördüncü ve son vizyonu hakkında da Cumhurbaşkanlığı’nın halkın iç sorunlarında öncülük yapması gerektiğini, çevre, çalışma hayatı, trafik kazlarını önleme, hayvancı ve üreticilerin sorunları üzerinde “toplumsal rehberlik” ve “topluma öncülük yapabilmesi” gerektiğine inandığını söylemişti.

Akıncı’yı destekleyenler;

Akıncı’nın Kibris Türk toplumunu uluslararası arenada temsil edebilecek bir lider olması sebebiyle ve siyasi gecmisindeki ilkeli-dik durusuyla sahip oldugu donanımla Kıbrıs’ın kurumlarına  sahip çıkabilecek bir cumhurbaskanı adayı olduğu görüşünü ve adaletli bir kişilik, temiz siyaset öncüsü olduğunu savunuyor ve inanıyorlar.

14Kıbrıs’ta toplumbilimci Niyazi Kızılyürek ise Yeni Düzen’deki  Barış İttifakı ve Tarihi An adlı makalesinde; “Tarihin bu anında hem adamızın hem de Doğu Akdeniz’in bir istikrar havzasına dönüşmesi Kıbrıslı Türklerin elindedir. Bu imkan yitirilmemelidir.” sözleriyle çözüm odaklı Akıncı’nın siyasetine destek vererek gerek toplumun gerekse bulunduğumuz coğrefyanın huzuru yakalayabilmesi için pazar günü yapılacak seçimlerde Kıbrıslı Türklerin elinde büyük bir fırsat olduğunu belirtti.

Kuzey Kıbrıs’ta iktidarda bulunan Cumhuriyetçi Türk Partisi’nin adayı Sibel Siber ilk turdaki seçimlerde ancak 3. sırayı alınca, partinin genel başkanı Özkan Yorgancıoğlu partinin genel başkanlığından istifa edeceğini belirten mektubu parti yönetim kuruluna sunacağını açıklamıştı.

Kıbrıs’ın Güney toplumu da 26 Nisan pazar günü yapılacak seçimleri merakla beklerken adanın Kuzey toplumundan çeşitli sendika ve sivil toplum kuruluşları Bağımsız Aday Mustafa Akıncı’ya destek vereceklerini açıkladılar.

Haber: Yelda Çubukçu

(Yeşil Gazete)