Ana Sayfa Blog Sayfa 3687

Yüzüncü yılda soykırımla yüzleşme ve tarihçinin görevi meselesi – Bülent Bilmez

1915’te yaşanan Medz Yeğern’in üzerinden tam yüz yıl geçti. Türkiye’de sessizlik, inkâr ve çarpıtma yöntemlerini seçmiş savunmacı tarihçiliğin hâkim olduğu bir yüz yıl…

32 tarih_vakfi_logo

Ermenicede daha çok “Büyük Suç” anlamında soykırım için kullanılsa da genellikle “Büyük Felaket” şeklinde çevrilen Medz Yeğern kavramı kullanılınca Türkiye’de daha çok “tahammül edilebilecek” bir isimlendirmeyle dile getirilmiş olan, ama çoğu zaman eskiden olduğu gibi “tehcir” ve hatta “mukatale” isimlendirmesiyle inkâr edilegelen bu “insanlığa karşı işlenmiş suç”un özellikle hukuken soykırım olarak adlandırılıp adlandırılamayacağı gibi dar bir çerçevede, devleti koruma göreviyle gerçekleştirilen bu uğraşılar ve kullanılan savunmacı dil, entelektüel ve akademik dünyamızın üzerine kara bir bulut gibi çökerken, konuyu bağımsız aydın hassasiyeti, meslek ahlakı ve evrensel ilkeler çerçevesinde ele almak uzun süre olanaksız kılınmıştır.

Neyse ki kendini devletin memuru, avukatı, diplomatı veya temsilcisi olarak gören bu tarihçilik anlayışının yanı sıra, bilimsel akademik ahlak ve evrensel ilkelerden vazgeçmeyen bağımsız aydınlar da hep olmuştur bu ülkede… Bedeller ödenerek gerçekleştirilen çalışmalar sayesinde bugün gelinen noktada bu konuda önemli bir mesafe katedilmiş olsa da, soykırım tartışmalarının ve bu konudaki araştırmaların akademyada ve genelde entelektüel kültürel dünyamızda rahatça gerçekleştirilen şeyler olduğunu iddia etmek mümkün değildir. Bazen linç kampanyaları, bazen dolaylı devlet müdahaleleri, bazen de açık ve dolaysız baskı sonucu bu faaliyetlerin kriminalize edilmesi ve engellenmesi hâlâ mümkün olabilmektedir.

Oysa gerçek toplumsal barış ve demokrasi için bu ülkenin öncelikli ihtiyacı, (özellikle akademyada) bilimsel araştırma-tartışma ve genelde düşünce özgürlüğüdür. Ancak tartışmayı savaş olarak gören ve bu yüzden farklı düşünceleri/tezleri siyasi, iktisadi ve sosyal silahlarla bastırmaya çalışan anlayış yerine, ortaya atılan her tezi belli bir seviyenin altına düşmeden tartışan, akademik araştırma-inceleme sayesinde bu tartışmaların kalitesini yükseletecek olgusal bilgi birikimini her gün artıran bir anlayış gereklidir.

Diğer yandan, bu özgürlüğü kısıtlama veya uygulatmama yönünde hiçbir çabanın hâkim sessizlik veya inkar rejimine karşı mücadeleyi tam olarak durduramayacağı da anlaşılmış olmalıdır artık…

Kendisini 1915 sonrası süreçte Ermenisizleştirilmiş olan Anadolu toprakları üzerinde kurulmuş ulus-devletin gerçek sahibi olarak gören, “çoğunluk” konumundaki Müslüman halkların ve aydınlarının içinde yaşadıkları bu sessizlik ve inkâr denizinde yaşamak, ne o halkların mutluluğuna yaramıştır ne de yaşanan soykırımı veya sorumlulularını unutturmuştur. Üstelik Cumhuriyet tarihinde devlet veya “çoğunluk” tarafından azınlıklara ve genelde mazlumlara yaşatılan haksızlıklar, mağduriyetler ve katliamlar da bu tarihin bir parçası olarak görülmüştür her zaman.

Özellikle son birkaç onyılda, tarihin yeniden gözden geçirilmesi yönünde ürkek çabalardan, geçmişle gerçekten yüzleşmeye ve adalet arayışına kadar farklı arayışlar, Türkiye’de tarihçilik ve genelde entelektüel ve kültürel faaliyetler için ümit kaynağıdır. En önemlisi, ülkede gerçek barış ve demokrasi için kaçınılmaz bir adım olarak tarihle yüzleşme ve hesaplaşma, birincil gereklilik olarak her gün daha çok öne çıkmaktadır.

Elbette bütünlüklü bir yaklaşımla ele alınması icap eden ve son yüzyılın tüm tartışmalı meseleleri için geçerli olan bu gereklilik, en fazla Ermeni soykırımı için geçerlidir. Bu yüzleşme/hesaplaşma sürecinde dünyada ve Türkiye’de örnek alınacak çok sayıda aydın bulunduğu gibi, bizzat bu suçun işlendiği sırada birçok Müslümanın bu topraklarda sergilediği vicdanlı tavır da önemli bir dayanak oluşturmaktadır. Bugün bu “ortak suç”la gerçek anlamda “yüzleşme”, hiçbir şey olmamış gibi akıtılmış kanın ve el konulmuş zenginliğin üzerinde oturan ve koca bir medeniyeti yok etmenin günahıyla yaşayan bu halkların rehabilitasyonu, vicdanların temizlenmesi ve gerçek barış ve demokrasi için zorunludur. Ancak 1915 ve sonrası süreçte insanlığa karşı işlenmiş bir suç söz konusu olduğundan, yüzleşme/hesaplaşma, asıl adalet için gereklidir. Bu adalet sonrasında ulaşılabilecek uzlaşı (reconciliation) ve barış sayesinde Türkiye’de gerçekten eşit ve kardeşçe bir yaşam ve Ermenistan’la gerçekten dostça ilişki mümkün olacağından, 1915 araştırmaları ve tartışmaları, bu adaleti amaç edindiği oranda anlamlıdır.

Diğer yandan, 1915’te yaşananların soykırım olup olmadığı kararının siyasiler tarafından tarihçilere bırakılması, hele bu amaçla iki ülkeyi “temsil edecek” tarihçilerden oluşacak bir komisyondan medet umulması, samimi bir yüzleşme ve hesaplaşmadan kaçmanın başka bir yoludur. Tarihçiler çok iyi bilir ki onların işi, tek ve mutlak anlatıyı (doğruyu) bulmak değildir. Üstelik o ana kadar edinilen bulgulardan yola çıkılarak, tarihçi tarafından belli bir anda doğru olduğu savunulan bir anlatının (tezin) doğru olduğu konusunda, herkesi her koşulda ikna edecek araçların mevcut olmadığı da çok iyi bilinir. Belgeler ve retorik sayesinde herkesin kabul edeceği, tek/mutlak doğru olarak kabul edilecek bir tarih anlatısını arzulayan naif tarihçiler de, baskıcı rejimlerde herkesin kabulünü devlet zoruyla almış olan resmi tarihçiler de bugün çok iyi bilirler ki bu “başarı”, tamamen siyasi ve kültürel bir meseledir! Tarihçinin görevi, tarihi bir sorunu çözecek nihai veya gerçek anlatıyı bulmak olamaz. Bu bağlamda soykırım konusunda çözümü (en doğru anlatıyı) bulmakla görevlendirlemezler. Soykırım gibi bir konuda sorumluluk tarihçiliğe veya tarihçiler komisyonuna yüklenemez.

Tarihçilerin görevi, yaşanmış bu süreci tüm detaylarıyla ortaya çıkarma çabalarına katkı sunmak ve farklı bakış açılarıyla analiz etmektir. Uzun zaman sessizlik ve/ya inkâr cenderesine sıkışan Türkiye tarihçiliği, bir süre de yaşananın soykırım olmadığını kanıtlama yönünde misyoner tarihçilik faaliyetleriyle sınırlı kalmıştır. Telif ve çeviri eserlerle son birkaç onyıl içinde bu paradigmada önemli gedikler açan öncü akademisyenler, aydınlar, aktvistler ve sivil kurum-kuruluşlardan sonra, değişik dillerde özgün kaynaklar kullanarak bu süreci mikro ve makro düzeyde eleştirel gözle detaylı çalışmaya başlayan Türkiyeli genç bir akademisyen kuşak, ülke tarihçiliği için en büyük umuttur.

Ancak bireylerin ve toplumların tarihi gerçekleri görmeleri için, en ikna edici belgelerden ve en sağlam tarihyazımından önce, kafa ve gönül açıklığı gereklidir. İyi tarihçiyi, iyi entelektüeli ve hatta iyi yurttaşı belirleyen özelliklerden biri de zihinsel ve duygusal körlüğün söz konusu olup olmadığıdır. Bu konuda en önemli görev ise tarihçilerden önce siyasilere, medyaya, kanaat önderlerine ve sivil toplum aktivistlerine düşmektedir: Soykırımın konuşulabilmesi ve farklı anlatıların rahatça tartışılabilmesi için uygun ortamın (düşünce özgürlüğünün) sağlanması görevi zaten siyasilerin bilinen görevidir ki bu görevin yerine getirildiğini söylemek mümkün olmadığı gibi, kafası ve yüreği açık bir toplum için gerekli olan samimi, barışçıl, insani, adil ve eleştirel zihniyetin yerleşmesi konusunda siyasilerin kendi üstlerine düşen görevi yerine getirdiklerini söylemek de maalesef mümkün değildir. Aynı olumsuz tablo (istisnalar dışında) maalesef medya, akademya ve kanaat önderleri için de geçerlidir. Bugün bu demokratik kültürün yerleşmesinde ve bu bağlamda Türkiye’de geçmişle yüzleşme konusunda söz konusu olacak küçük de olsa her kazanımda en büyük pay, sivil toplum aktivistlerine ve ne yazık ki bir avuç akademisyen ve aydına düşmüştür. Ancak eleştirel anlayış, vicdanlı birey ve geçmişle yüzleşme ve hesaplaşma konusunda, tarihçiler başta olmak üzere akademisyenlere ve genelde kültür dünyasının tüm aktörlerine bugün her zamankinden daha fazla sorumluluk düşmektedir.

Sessizlikle veya sessizleştirmeyle de inkâr veya çarpıtmayla da soykırım kavramı etrafında hukuki söz cambazlıklarıyla da koca bir insanlık suçunun örtülemeyeceği görülmelidir artık. Yüzüncü yılında hükümet başta olmak üzere tüm siyasilerin omuzlarına yüklenen bu sorumluluktan, ne Çanakkale’nin yüzüncü yılı gibi önemli bir olayın vicdansızca araçsallaştırılmasıyla, ne Çanakkale anmalarının tarihleriyle oynamak gibi kurnazlıklarla, ne de bugüne kadarki resmi veya gayri resmi baskılar ve linç kampanyalarıyla kurtulmak mümkündür.

Geçmişle yüzleşmek isteyenleri ve/ya toplumu geçmişle yüzleşmeye davet edenleri hedef alan herhangi bir adım, gerçeğin peşinde olan veya vicdanlarının sesini dinleyen Hrant Dink gibi insanlardan “kurtulmak” veya toplumu bu anlatılardan uzak tutmak için etkili olabilir; ancak böyle insanların bu ülkede asla eksik olmayacakları ve hatta sayılarının her gün artacağı da belli olmuştur artık.

Kendini “çoğunluk”un parçası olarak görenler de dahil olmak üzere, tüm Türkiyelilerin daha mutlu ve huzur içinde yaşaması için geçmişle yüzleşme/hesaplaşma, adalet ve uzlaşı önemli koşullardır. Gerçekten eşit yurttaşlar olarak yaşamak için zorunlu olan toplumsal barış ve demokrasi, ancak bu koşullar yerine getirildiği zaman inşa edilebilecektir.

 Bu yazı tarihvakfi.org.tr/ den alınmıştır

33.Bülent Bilmez

 

Bülent Bilmez

Tarih Vakfı Başkanı

Türkiyeli Ermeniler’den soykırımın 100. yılında, “Bak, gör, duy kardeşim” çağrısı

Nor Zartonk, Ermeni Soykırım’ının 100. Yılında bir çağrı yayınladı.

“Bak kardeşim” başlığı ile yayınlanan çağrıyı aynen paylaşıyoruz;

Bak Kardeşim,

24

Ermeni Soykırımı’nın üzerinden 100 yıl geçti. Bir halk, ninenin, dedenin birlikte yaşadığı bir halk, devlet tarafından sistematik olarak katledildi. Bundan 100 yıl önce sokakta karşılaşacağın beş kişiden biri Ermeni iken bugün sokakta Ermenilere rastlamak o kadar kolay değil. Ne oldu onlara? Sor kardeşim…

Dur kardeşim kızma hemen dinle…

Devlet Baba bizi hain ilan etti, lanetli ilan etti, bir canavarmışız gibi bahsetti bizden. “Farklılıklarımızı fıkralaşacakken” farklılıklarımız bizi birbirimizden ayırma aracına dönüştü. Okulda okuduk, medyada gördük, evde dinledik… Sahte bir tarih ile kandırıldık hepimiz. Nefret ettik birbirimizden. Sistem ne zaman ”error” verse milliyetçilik kapladı ortalığı. Örttü sorunun üstünü. Düştük birbirimize…

Gör kardeşim, duy canım kardeşim…

Devlet, suçu ile yüzleşmiyor. 100 yıl önce biz birbirimize tıpatıp benzeyelim diye işlediği suç ile yüzleşmiyor. Yüzleşmedikçe ve suç yargılanmadıkça olanlar yapanın yanına kâr kalıyor. Böyle bir ülkede mi yaşamak istiyorsun kardeşim? Öldürenin suçunun yanına kâr kaldığı, adaletsizliğin ödüllendirildiği bir ülke de mi yaşamak istiyorsun? Nerede Hrant’ın azmettiricileri? Nerede Sevag Balıkçı’nın, Maritsa Küçük’ün failleri? Dışarıda, hepsi dışarıda. Yanımızdan ellerini kollarını sallayarak geçiyorlar kardeşim…

Niye Kardeşim?

Niye onlar ellerini kollarını sallayarak özgür bir biçimde dolaşıyor? Biz 1915 ile hesaplaşamadık, yargılayamadık kardeşim. 1915’te Ermeni öldüren cezasını bulmadı, bulmadıkça da bu durum kendini tekrarladı ve halen devam ediyor. Yüzleşmedikçe biz öldürülüyoruz kardeşim. Biz artık öldürülmek istemiyoruz. Evlerimizden, okullarımızdan, kiliselerimizden, iş yerlerimizden korkarak çıkmak; “başımıza bir şey gelir mi?” diye adımızı gizlemek, saklanmak istemiyoruz. Bu ”güvercin tedirginliği” nereden çıktı sanıyorsun kardeşim? Yüzleşmedikçe, suça ceza vermedikçe suçlar çoğalıyor. 1915’te Ermeni’ye Süryani’ye olan, Trakya pogromunda Yahudi’ye, 6-7 Eylül’de Rum’a, Sivas’ta Alevi’ye, Diyarbakır zindanında Kürt’e, 1 Mayıs 77’de ve bugün hâlâ işçi cinayetleriyle işçilere yapıldı, hepimize yapılıyor. Failleri nerede kardeşim? Niye sormuyoruz? Niye Kardeşim?

Sen onlardan değilsin kardeşim…

Senin yerin bizim yanımız canım kardeşim. İnkar soykırımın son aşaması. Sen inkar edip bu soykırıma ortak olanlardan değilsin. Görüyorsun yokluğu, bir halkın buharlaşmasını. Görmezden gelmiyorsun, umursuyorsun ninenin, dedenin komşusuna yapılanı. Geleceğin için umursuyorsun, adalet için umursuyorsun, kendi çocukların için umursuyorsun kardeşim. Kendi çocuklarına adil bir ülke bırakmak için umursuyorsun…

Sorumluluğun yok mu kardeşim?

Sen soykırımcı değilsin kardeşim. 1915’te hayatta değildin ve o cinayetleri işlemedin. Bize kardeşin olarak baktın biliyoruz. Ama hiç mi sorumluluğun yok kardeşim. Bu toprağın insanları olarak, adil bir gelecek inşa edebilmek için inkar politikalarına destek olmamak gibi bir sorumluluğumuz yok mu? İnkarcı partilere oy veriyorsan, inkar edenlere destek çıkıyorsan, yapma kardeşim. Tekrar tekrar öldürme bizi canım kardeşim. Soykırımı sürdürenlere ortak olma…”

Adalet, Eşitlik, Kardeşlik
NOR ZARTONK / ՆՈՐ ԶԱՐԹՕՆՔ”

(Nor Zartonk.org)

Yeşiller Partisi’nden soykırımı tanıma çağrısı

Almanya Cumhurbaşkanı Joachim Gauck’un 1915 olaylarının 100’üncü yılı vesilesiyle yapacağı konuşma öncesinde Yeşiller ve Sol Parti, açık bir şekilde soykırım nitelemesinin kullanılması çağrısı yaptı.

Yeşiller Partisi Eş Başkanı Cem Özdemir, Neue Osnabrücker Zeitung’a verdiği demeçte “Geçmişin çarpıtılmasına artık son verilmeli” şeklinde konuştu.

23

Özdemir, Almanya Başbakanı Angela Merkel ve Dışişleri Bakanı Frank-Walter Steinmeier’in soykırım ifadesinin kullanılmasının Türkiye ile Ermenistan arasındaki normalleşme sürecini zedeleyebileceği şeklindeki görüşüne ise “Alman hükümeti hangi süreçten bahsediyor?” sözleriyle karşı çıktı.

Özdemir, buna Erdoğan’ın Türkiye’de yaşayan Ermenileri sınır dışı etme imasını ve Türkiye-Ermenistan sınırını açmaya yanaşmamasını örnek gösterdi.

Özdemir, cuma günü Alman meclisinde 1915 olaylarının 100’üncü yılı dolayısıyla yapılacak parlamento açıklamasıyla ilgili olarak ise Hristiyan Birlik Partili ve Sosyal Demokrat Partili milletvekillerini “artık Türkiye’deki cesur sivil toplumun tarafında durmaya” ve katliamı açık bir şekilde soykırım olarak adlandırmaya çağırdı.

Sol Parti üyesi Marika Tändler-Walenta da Berlin hükümetine “Ermenilere yapan soykırımı dolandırmadan dile getirme” çağrısı yaptı.

Türkiye’nin zorunlu tehcir olarak nitelediği olaylar sırasında 1,5 milyon Ermeni’nin hayatını kaybettiği belirtiliyor.

(Deutsche Welle Türkçe)

GDO’lu ürünlerin sağlık etkilerinin tipik örneği Arjantin

Dr. Joseph Mercola tarafından Mercola.com‘da yayınlanan yazıyı Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni Kübra Köprülüoğlu‘nun çevirisiyle sunuyoruz.

 ***

Roundup Ready soya, dünya çapında gittikçe artan büyük bir oranda ekilmekte. Buna Roundup Yabani Ot İlacı (Herbisit) kullanımındaki artış da eşlik ediyor. Monsanto’nun “Roundup Ready” soya fasulyelerinin genetiği, şirketin Roundup Yabani Ot İlacı içindeki aktif içerik olan öldürücü olabilecek dozda glifosata karşı dayanıklı olmak üzere değiştirilmiştir.

Bu durum Monsanto için çift taraflı bir kazanımken herkes için bir kayıp. Çevre sağlığı için, bu ürünleri yiyen insanlar, hayvanlar için ortaya çıkan sağlık tehlikesinden bahsetmiyoruz bile.

Arjantin’in Kötü Tohumları

Genetiği ile oynanmış soyadan en çok etkilenen ülkelerden biri yabani ot ilaçlarının yoğun kullanımıyla beraber nüfusu hastalanmış olan Arjantin. Glifosat, Roundup’ın ana içeriği. Yıkıcı doğum kusurlarının yanı sıra kanser artışından da sorumlu tutuluyor.

Film yapımcısı Glenn Ellis, People and Power — Argentina: The Bad Seeds adlı filminde genetiğiyle oynanmış soyanın artan kullanımıyla yıkıcı ve sağlığa zararlı eğilimlerin arasındaki ilişkiyi araştırıyor. Ellis filmde Cordoba’da, Alternatif Nobel Ödülü sahibi Profesör Raul Montenegro ile artan böcek ilacı (pestisit) kullanımının bağlantılı olduğu problemler ile ilgili konuşuyor.

Ellis, “Montenegro, bölümünde öncü dünyaca tanınmış bir biyolog. Haki renk tişörtü ve orman botlarıyla kapıyı açar açmaz ‘Benim içimde de böcek ilacı var’ dedi. ‘Toprak onunla dolu olduğu için burada hepimizin vücudunda böcek ilacı var ve bu büyük bir problem. Arjantin’de biyoçeşitlilik azalmakta. Milli parklarda bile, çünkü pestisitler milli park sınırlarını algılayamazlar.’” diye yazıyor.

Arjantin’de 300 milyon litreden fazla böcek ilacının püskürtüldüğü 18 milyon hektarlık bir alan geneğiyle oynanmış soya ile kaplı. Araştırmalar gösteriyor ki, bu ürünlerin içinde bulunan glifosat kansere ve doğumsal şekil bozukluklarına sebep oluyor. Bunula birlikte kısırlık ve düşükler de artmakta. Uzmanlar, Arjantin’de önümüzdeki 10 ila 15 yıl arasında kanser oranı, kısırlık ve endokrin yetmezliğinin yıkıcı seviyelere ulaşacağı ile ilgili uyarıda bulunmakta.

Arjantin tarım merkezlerinde hızla artan doğum sakatlıkları

Ellis ayrıca Cordoba çocuk hastanesi başhekimi yeni doğan uzmanı Dr. Medardo Vasquez ile de buluştu ve Dr. Vasquez ona şunları anlattı:

Sakat olan bir çok yeni doğan görüyorum. Bu tarım metotları yüzünden çocuklarının öldüğünü ailelere söylemeliyim. Arjantin’in bazı bölgelerinde 1 yaş altı çocuk ölümlerinin başta gelen sebebi bu sakatlıklar.

Dr. Vasquez Ellis’e ayrıca iki dikey tırmanış gösteren grafik gösterdi. Biri son 15 yılda yükselen soya ekimi, diğeri ise aynı dönemde il genelinde artan doğum bozuklukları. Soya tarlaları ile çevrili Arjantin Malvinas köyündeki düşük oranı ulusal ortalamanın 100 katı.

Kimyasal ilaçlamanın yanı sıra genetik olarak geliştirilmiş ürünler durumun yıkıcılığını arttıran başka bir faktör. Kimyasal olarak işlenmiş mahsul kirlenmiş toz üretir, bu toz yerel halk tarafından filtresiz olarak, rüzgarla açık havada yayıldığından dolayı solunur.

Aksi kanıtların tamamına rağmen Monsanto hala masum olduğunu iddia ediyor. Ellis’e gönderilmiş yazılı bir açıklamada şirket konuyla ilgili şunları söyledi:

Roundup markalı tarımsal herbisitlerin etiket üzerinde yazılı talimatlara uygun kullanıldığında güvenli olduğuna dair tüm dünyada 100’den fazla ülkede uzun bir geçmişi vardır. Yapılan kapsamlı toksikolojik araştırmalar Roundup’ın etken maddesi glifosatın doğum kusurları veya üreme sorunlarına sebep olmadığını göstermiştir.’

Çarpıcı Rapor GDO’lu Mısırın Tehlikeleri ve Ortaya Çıkardığı Beslenme Eksikliklerine Dair Örnekler Veriyor

İlgili bir haberde, De Dell Tohum Şirketi (Kanada’nın tek GDO’suz mısır tohum şirketi)’nin bir çalışanı tarafından MomsAcrossAmericaya verilen bir rapor, GDO’lu ve GDO’suz mısır arasındaki besin değeri farklılıklarına dair çarpıcı bir resim sunuyor. Açıkça görülüyor ki GDO’lu ürünler onaylanırken söz verildiğinin aksine, ikisinin besin değeri eşdeğer değil. İşte 2012 beslenme analizinde bulunan besin değeri farklılıklarına dair küçük bir örnekleme:

  • Kalsiyum: GDO’lu mısır = 14 ppm // GDO’suz mısır = 6130 ppm (437 kat daha fazla)

  • Magnezyum: GDO’lu mısır = 2 ppm // GDO’suz mısır = 113 ppm (56 kat daha fazla)

  • Manganez: GDO’lu mısır = 2 ppm // GDO’suz mısır = 14 ppm (7 kat daha fazla)

Araştırmada ayrıca GDO’lu mısırın 13 ppm glifosat içerdiği bulunmuştur. GDO’suz mısır glifosat içermez. Amerikan su kaynaklarındaki glifosat miktarı için ABD Çevre Koruma Ajansı tarafından belirlenen standart 0,7 ppm’dir. Avrupa’da izin verilen maksimum düzey ise 0,2 ppm. Hayvanlarda organ hasarı 0,1 ppm kadar düşük seviyelerde oluşmuştur… GDO’lu mısırda aynı zamanda formaldehidin de son derece yüksek seviyelerde ihtiva ettiği bulunmuştur. Doktor Huber’e göre, en az bir çalışmada, mideye alınan 0,97 ppm formaldehidin hayvanlar için toksik olduğu ortaya koyulmuştur. GDO’lu mısır şaşırtıcı bir şekilde bu miktarın 200 katını içerir! Belki de seçenek verildiğinde hayvanların genetik olarak müdahale edilmiş yiyeceklerden vebadan kaçar gibi kaçmasında şaşılacak bir şey yok.

Genetiği Değiştirilmiş Mahsuller Dünyada ‘En Çok Test Edilmiş’ Ürünler DEĞİLDİR!

Genetiği değiştirilmiş gıdaların nesiller boyuncaki etkisini bırakın, bir insan ömrü süresince tüketiminin güvenliğinin kanıtlanmadığını bilmek önemlidir. Monsanto ve savunucuları genetiği değiştirilmiş ekinlerin ‘dünyanın şimdiye kadar gördüğü en çok test edilmiş gıda ürünü’ olduklarını iddia ederler. Ancak size söylemedikleri şunlardır:

  • Araştırmaların sektör tarafından finanse edilmesi çıkacak sonuçları da etkiler. Bu birçok bilimsel makale tarafından doğrulanmıştır. Sektör araştırmayı finanse ettiğinde sonuçların olumlu olması neredeyse garantidir. Bu sebeple bağımsız araştırmaların yapılması ve çoğaltılması gerekir.

  • Hayvan besleme üzerine yapılmış sektör tarafından finanse edilen en uzun araştırma 90 gün sürmüştür, yapılan son araştırma bunun çok kısa bir süre olduğunu kanıtlıyor. Dünyanın ilk hayat boyu beslenme bağımsız araştırması hayvanlarda 13. aydan sonra organ hasarları ve kanser de dahil olmak üzere büyük sağlık sorunları baş gösterdiğini ortaya koymuştur.

  • Monsanto ve Syngenta gibi şirketler patent yasaları çerçevesinde hukuki koruma altında olan patentli tohumlarını bağımsız araştırmacıların erişimine ender olarak açarlar. İşte bu sebeple bağımsız araştırma yapmak çok zor, neredeyse imkansızdır. Bağımsız araştırmacılar bir çiftçiden araştırma için tohum aldıklarında şirketler hemen onlara dava açarlar. Ayrıca tüm tarımsal akademik çalışmalar Monsanto’nun kontrolü altındadır. Monsanto bu bölümlerin nerdeyse tamamını finanse eder, dolayısıyla akademi fon kaybetme riskini almak istemez.

  • Var olan hiçbir güvenlik izlemesi yoktur. Bunun anlamı genetiği değiştirilmiş ürünler bir kez onaylandıktan sonra dünya üzerinde hiçbir ülkede bu ürünlerin sağlık üzerine etkilerinin izlenemeyecek olmasıdır.

Obama Neden Monsanto Koruma Yasası’nı imzaladı?

Bir çok Amerikalıyı kızdıran bir şekilde, Obama yakın zamanda Monsanto’yu kanun üzerine koyan bir harcama pusulasına imza attı. Salon Magazine‘in bildirdiğine göre:

HR 933 adındaki bu tasarı, ağırlıklı olarak ABD hükümetinin çalışmalarını askıya alarak tüm zorunlu olmayan federal hizmetleri kapatmasının önlenmesi ve federal hükümetin önümüzdeki altı ay boyunca faturalarını ödemeye devam etmesinin mümkün kılınmasını sağlamayı amaçlamıştır. Ancak gıda ve kamu güvenliği savunucuları ve bağımsız çiftçiler, Obama’ya Monsanto Şirketi ve genetiği değiştirilmiş organizmalar (GDO) veya genetik mühendisliği ( GE ) ürünü tohum ve bitkileri üreten diğer şirketlere bir hediye olarak düşünülen bu yasayı imzaladığı için öfkeli.

ProtestolarFood Democracy Now’ adlı gıda savunma grubunun Obama’nın HR 933’ün 735. Bölümü’nü ‘ Monsanto Koruma Yasası’ lakaplı bölümü- veto etmesini talep eden imza kampanyasını 200.000’den fazla kişi imzaladı. Ancak Obama bunu gözardı etti ve bunun yerine – bu ürünlerin tüketimi kaynaklı ortaya çıkabilecek sağlık sorunlarını dikkate almadan- GDO veya genetik mühendisliği ürünü olan bitki ve tohumların satışı veya dikimini durdurmak için federal mahkemelerin önüne engel çıkaran bir tasarıyı imzalamayı tercih etti.

Yasa, masumca Çiftçi Güvence Yasası olarak adlandırılsa da karşıt görüştekiler ona ‘Monsanto Koruma Yasası’ lakabını taktılar. Çünkü bu yasa, sağlık tehdidi ile alakalı somut deliller ele geçirildiği durumlarda bile, hakimlerin Monsanto’yu ve GDO’lu ekin eken çifçilerin ekim ve üretimini durdurma yetkisini sınırlıyor. Özünde, sizi ve çevreyi korumak için kendi anayasal sorumluluklarını gerçekleştiren yargıçların görevlerini yapmalarını engellerken, riskleri bilinmeyen genetik mühendisliği ürünü olan bitkileri üreten biyoteknoloji şirketlerini rakipsiz olarak özgür bırakıyor. Kurbanlarının – çiftçilerin veya tüketicilerin – yasal haklarını elinden alarak.

Salon ‘ Tasarıyı imzaladığı için Obama’ya kızgın olanlar aynı zamanda Senatör Barbara Mikulski’ye de kızgın ve onu başarısız olmakla suçluyorlar.’ diye yazıyor.

Gıda Güvenliği Merkezi’nin direktörü Andrew Kimbrell yaptığı açıklamada ‘Bu gizli anlaşma ile Senatör Mikulski, Monsanto gibi biyoteknoloji şirketlerinin kurumsal refahı için tüketiciye, çevreyi ve çiftçiyi korumaya sırtını döndü. Bu liderlik, kamunun senatörden veya senatodaki demokrat çoğunluktan beklediği şekilde bir liderlik değil, gücü kötüye kullanmadır’ dedi.

Şaşırtıcı değil ama bu işte Monsanto’nun parmağı var. İlave yasa lahiyasının en büyük destekçilerinden biri olan Senatör Roy Blunt, tasarı dili üzerinde Monsanto ile beraber çalıştı. Blunt’ın Politico’ya anlattığına göre Yasa diyor ki, yasal olarak ekilmesi uygun olan bir bitkiyi ekiyorsanız, onu hasat edebilirsiniz. Ama bu tasarı sadece bir yıllık koruma sağlıyor.’

‘Sadece’ bir yıllık bir koruma olsa bile bunun Monsanto ve diğer benzer biyoteknoloji şirketleri için milyonlarca dolar kar değerinde olduğunun farkında olmalısınız. Bundan daha rahatsız edici olan şey kurumsal yarar lehine anayasal ilkelerin askıya alınmasıdır. Bu fazlasıyla çirkindir ve bunu meşrulaştırıcak yeterince iyi hiçbir bahane yoktur. Aynı zamanda şüphesiz olarak kötüye kullanılacak ve istismar edilecek tehlikeli bir emsal teşkil eder.

Haberin İngilizce Orjinali

Haber: Dr. Joseph Mercola

Yeşil Gazete için çeviren: Kübra Köprülüoğlu

(Yeşil Gazete, Mercola)

Deepwater Horizon Petrol Kazası’ndan beş yıl sonra felakete her zamankinden daha yakınız

András Tilcsik ve Chris Clearfield tarafından The Guardian‘da yayınlanan yazıyı Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni Özge Geyik‘in çevirisiyle sunuyoruz.

***

2010’dan bu yana değişen onca şeye rağmen petrol ve gaz endüstrisi Meksika Körfezi’nde meydana gelen büyük petrol kazasından hiçbir ders almadı.

Deepwater Horizon batmadan önce dünyadaki en derin petrol ve gaz kuyularından birini açmıştı. Fotoğraf: Lee Celano/Reuters
Deepwater Horizon batmadan önce dünyadaki en derin petrol ve gaz kuyularından birini açmıştı. Fotoğraf: Lee Celano/Reuters

Deepwater Horizon Petrol Kazası’nın üzerinden geçen beş seneye rağmen petrol ve gaz endüstrisi güvenlik önlemlerini gözden geçirmiş değil. Bunun aksine teknoloji ufkunu daha da genişleterek sondaj teknolojileri ve kaçınılmaz insan hataları ile derin deniz ekosistemi arasındaki karmaşık ilişkiyi öngörüsü daha da zor hale getirdi.

Deepwater Horizon, batmadan önce en derin petrol ve gaz kuyularından birinde sondaj çalışması yapıyordu. Kazadan bu yana bu derinlik çoktan aşıldı ve petrol keşifleri yeni sınırlara dayandı. Şimdi ise Hollanda’lı Shell, Deepwater Horizon yakınlarında tarihin en derin açık deniz petrol sahasını geliştiriyor. Hazar Denizi’ndeki mega proje çerçevesinde uluslararası bir heyet Kashagan petrol ve gaz sahasını araştırıyor. Kuzey Kutbu petrol avının gerçekleştiği bölge yaşamın en zor olduğu sulardan biri.

Deepwater Horizon kazasıyla ilgili yapılan pek çok araştırma üç önemli etkeni ortaya çıkardı: petrol sondajının genel olarak karmaşık bir süreç olması ve kendiliğinden taşıdığı risk, insan ve kurum faktörleri ve kanuni sıkıntılar. Aradan geçen beş sene boyunca bu alanlarda neredeyse hiçbir gelişme olmadı ve dahası tekrarlanacak bir kazanın etkileri çok daha yıkıcı olabilir.

Açık denizlerde yapılan sondaj öngörüsü ve anlaşılması zor ve teknik arızalara oldukça meyilli, karmaşık bir işlemdir. Sondaj işlemi kolay kolay hata kabul etmez, sistemin bir noktasında meydana gelen herhangi bir arıza hızla yayılabilir ve operatör çözüm bulmak için kuyuyu öylece kapatamaz.

Yale Üniversitesi’nden sosyolog Charles Perrow’un yıllar süren araştırmasında da belirttiği üzere, ne yazık ki, bu tür karmaşık sistemlerde büyük çaplı kazalar kaçınılmazdır.

İnsan ve kurum faktörleri bu tarz sorunları daha da yoğunlaştırıyor. Karar verme mekanizmalarının pek çok araştırmada ortaya konan ve esas tehlikeyi yaratan en büyük eğilimi ise bulguları mevcut koşulları destekleyici biçimde yorumlamalarıdır.

Deepwater Horizon kazasında da etmenlerden biri buydu, saha çalışanları kazanın olduğu gece hayati önem taşıyan güvenlik test sonuçlarını yanlış yorumladı. Ne bekliyor ve istiyorlarsa onu gördüler sonuçlarda. Buna ek olarak, kuyu betonlama sürecinin yolunda gittiğini varsayıp çimento testini yapmadılar ve böylece BP’ye 128.000 ABD doları (345.000 TL) kazandırıp operasyon süresini de kısaltarak ek kira bedellerinden kurtulmayı umdular. Böylesi hatalar münferit olaylar değildi elbette. Aksine, felakete davetiye çıkarmak pahasına maliyeti minimuma indirip yalnızca meslek hastalıklarına odaklanma kültürünün bir parçası hepsi.

Belli başlı sorunları çözmek üzere birtakım mühendislik çözümleri bulunmasına ve ek düzenlemeler önerilmesine ragmen temelde yatan kültürel ve kurumsal etmenler dikkate alınmadı. Bu, afet durumlarında sıklıkla karşılaştığımız bir durum. Felaketi yaratan kurum içerisinde pek fazla değişikliğe gidilmezken semptomları tedavi etmek üzere hızla teknik çözümler üretilir. Sonrasında ise kaza sonrası aşırı dikkat süreci yerini zamanla aşırı güvene bırakır, ta ki bir sonraki kazaya kadar.

2010’dan bu yana yasa düzenleyiciler cephesinde önemli değişimler olsa da bunların hayata geçme hızı oldukça düşük. Madenlerin Yönetimi Hizmeti gelir idaresi ve yasal yönetim arasındaki çıkar çatışmalarını ortadan kaldırmak için farklı kurumlara ayrıldı. Yasal varise dönüşen Güvenlik ve Çevre İnfaz Bürosu (BSEE) sondaj güvenliğini sağlamak amacıyla daha geniş kapsamlı araştırma gerekliliği gibi önemli değişikliklere gitti fakat hala teftiş ve sıkı kurallara bel bağlamaya devam ediyor. Halbuki, açık denizlerde sondaj üzerine yapılan araştırmalar daha verimli teftiş uygulamalarının her zaman kaza ihtimalini düşürmediğini ortaya koyuyor. Bunun sebeplerinden biri teftişlerin genelde ezbere yapılan ziyaretler olması ve topyekün sistem güvenliği üzerinde çok az etkisi olmasıdır. Gerçek anlamda güvenlik bilgi paylaşımı gerektirmesine rağmen ceza sistemine dayalı önlemler, cezalandırılma korkusundan hataları saklamak suretiyle bu tarzda bir çalışma kültürünün oluşmasını engellemektedir.

BSEE, bilgi paylaşımını desteklemek üzere kıl payı atlatılan kazaları takip edecek, sektörel çapta, güvenilir bir takip sistemi kurdu. Böylesi bir sistemin kazandıracağı anlayış sektörel güvenliği arttırmada elle tutulur sonuçlar sağlayabilir. Ne yazık ki, öngörülen tarihin üzerinden altı ay geçmiş olmasına rağmen sistem hala faal durumda değil.

Son zamanlarda gerçekleşen kazalar ve kıl payı atlatılanlar karanlık bir tablo çiziyor. 2012 Kasım’ında, Meksika Körfezi’ndeki petrol platformunda ölümcül bir patlama ve yangın meydana gelmişti. Yalnızca birkaç hafta sonra Shell’in sondaj kulesi Kulluk, Alaska kıyılarında karaya oturdu ve ABD Kıyı Emniyeti bu durumu ‘yetersiz risk değerlendirmesi ve yönetimi’ olarak nitelendirdi. 2013 Temmuz’unda ise Louisiana eyaleti kıyısında bir sondaj kulesi doğalgaz kuyusu patlaması sonucu kısmen yıkıldı.

Felaketin üzerinden beş sene geçti. Petrol ve gaz endüstrisinin temelde gerçekleştirmesi gereken kurumsal ve yasal değişiklikler olmadıkça her geçen gün bir sonraki felakete biraz daha yaklaşıyoruz.

Haberin İngilizce Orjinali

Haber: Andras Tilcsik, Chris Clearfield 

Yeşil Gazete için çeviren: Özge Geyik

(Yeşil Gazete, The Guardian)

Acı acı ağlıyorum – Rakel Dink

Bu yazıyı okuduğunuz gün 24 Nisan. Ağır ve çok acılı bir yas günü. Bugün sizler için kendi hikâyemi Tanrı’nın yardımıyla kısaca yazmaya çalışacağım.

15

1959’da şimdi Şırnak’a bağlı olan Ermeni Varto Aşireti’nde doğdum. Adı şimdi Yolağzı Köyü olarak değişmiştir. Varto, babamın dedesinin adı, Vartan’dan gelir. Büyük dede Vartan zamanında Van’dan gelmiş oraya. Cudi Dağı’nın güney eteğinde bulunur. Irak ve Suriye sınırına yakın. Cudi Dağı bizim oradan bakarken çok heybetlidir. Bize komşu Hasana köyünden ise kanatlarını üzerine germiş gibi görünür. Şimdi ise ne Hasana Köyü ne de Ermeni Varto Aşireti var. 1915’te yok etme fermanı gelir. Bizde Kürtçe “Fermana Me Xatibi” derlerdi. Bizimkiler bu fermandan “Tayanlar” olarak bildiğimiz Arap Müslüman bir aşiretin yardımıyla Cudi’nin içinde, yükseklerdeki kaya kovuklarında, mağaralarda uzun yıllar saklanarak hayatta kalmışlar. “Cudi bir azizin adı. Mesih onun adı hatrına bizi sakladı” derler. Hatta efsane olmuştur; o zamanki mağaralar aslında yokmuş…

Kurt mu yedi kuş mu?

1915’te kaçarlarken akrabalardan birinin yeni doğmuş ağlayan çocuğu susturulamaz. Kayınvalide “Siz yürüyün, biraz bana ver kızım onu” diyerek alır ve Ben telaffuz edemiyorum, siz tahmin edin. Bebek anneannemin ablasının çocuğu. Başka biri kız çocuğunu artık taşıyamamış ve gözünü bağlayarak bir ağacın altına koymuşlar. Eline bir kuru ekmek parçası tutuşturmuşlar. Gözlerini bağlamışlar ki bir zarar gördüğünde korkmasın. Her anlattıklarında “Kurt mu yedi, kuş mu” der ağlarlar. Kim bilir? Belki bir yerlerde birinizin anneannesidir…

Babam Siyament’in soyadı Vartanyan iken Soyadı Kanunu’yla Yağbasan olmuş. Annem Delal. İkisi de becerikli, yaptıkları her işi en iyi şekilde yapan, cesur, dürüst insanlardı. Ekmeğini taştan çıkaran bu insanlar, kimsenin malına göz dikmediler, yalan solumadılar, her zaman hakkı, doğruyu, adaleti savundular. Zulme karşılık bile. Bize de kendilerinde olanı yaşayarak verdiler, öğrettiler. Annem 35 yaşında hastalandı. Ben sekiz yaşındaydım. Rahmete kavuştu. O yıl içinde bir grup hayırseverin yolu bizim köye de düştü. O zamanki Patriğimiz Şnork Srpazan’ın teşvikiyle Anadolu’daki köyleri gezip kılıç artıklarını buluyorlardı. Anadolu’da tek bir Ermeni okulu kalmadığı için yaşı okula uygun çocukları alıp İstanbul’a getirmekti amaçları. Hrant Güzelyan ve Orhan Yünkes, babamla birlikte 12 çocuğu İstanbul’a getirdiler. İkinci gruptuk biz. Dilimizi, dinimizi öğrenmemiz, eğitim almamız için yatılı okula yerleştirildik.

Babamız nöbet tutardı

Köydeyken çok geceler babalarımız nöbet tutardı. Köpekler ulurdu. Bir korku ruhu sanki gezinirdi. Tabii ki çocuklara hissettirmemeye çalışırlardı ama tavırlardan, kadınların fısır fısır durmadan dua etmelerinden sezer, tedirginliği görürdünüz. Farklı zamanlarda iki kere çobanlarımız öldürüldü. Geride son kalanların İstanbul’a göç etmesinden önceki hafta bir başka Hıristiyan köyü olan komşu Hasana Köyü’nden bir adamı öldürüp her bir parçasını bir tarafa atmışlardı. Korku gittikçe arttı. Babama kiracı olan komşu Dadar Köyü ağası sahte tapu icat edip mahkemeye vermişti babamı. Babam 40 yıl bu davaların, toprak keşiflerinin peşine düştü. Çok kez yaralandı, yoruldu ama vazgeçmedi. Babam 72 yaşında Brüksel’de, sizin deyiminizle “Diyaspora” olarak “toprak talebi” sürerken rahmete kavuştu. Dava hâlâ devam ediyor.

16

1978’de kamp yöneticimiz Güzelyan’ı vurdular. Yaralı kurtuldu. 1979’da Ermeni militan yetiştiriyor diye hapse attılar. İki çocuklu biz, yazları kampta yönetici olarak sorumluluk aldık. Hrant bir taraftan üniversitede öğrenci, bir taraftan da süren bir ekmek kavgası. 1986’da üçüncü çocuğumuz doğdu. Ve Tuzla Kampı’na el kondu. Bugün yıkık dökük duruyor. Keşke hayırlı bir amaç için kullansalardı. Alıp eski sahibine geri verdiler. Sonra kaç el değiştirmiş. Hiçbir sahibine hayır getirmedi.

Kışın İstanbul’da çocukların kaldıkları yerler ise o dönemde birer birer kapatıldı.

Bugün bu bilgi çağında aslında hiç kimsenin bilmiyorum demeye hakkı yok. Benim veya başkasının hayat hikâyeleri… O dönem hayatta kalanların her birinin mucizeyle hayatta kaldıklarını görüyor insan.

Bugün bu bilgi çağında aslında hiç kimsenin bilmiyorum demeye hakkı yok. Benim veya başkasının hayat hikâyeleri… O dönem hayatta kalanların her birinin mucizeyle hayatta kaldıklarını görüyor insan.

Canım Çutağım… O, sizi incitmeden, kendinizin sonuçları görme, anlama büyüklüğüne, onuruna erişmenizi istiyordu. Çünkü çok iyiydi. Sizi çok seviyordu. Size yardım etmekti isteği ve amacı. Irkçılığın insanlıktan nasibini almamış, körleşmiş, gözleri dönmüş çok hallerini gördük. Mahkemenin ortasında resmen ölünün üzerinde tepiniyorlardı. Hem tehditlerle yaşarken hem de cinayetten sonra. Bu soykırım zihniyeti değil mi?

Öyle, “Kimse kalmadı… Gittiler işte”, “Keşke gitmeselerdi. Gittiler, bereket de gitti”, “Aramız iyiydi, dış güçler nifak soktular” demeyle olmuyor. Samimiyetle, yaşanılan vahşeti, ölü soyuculuğunu, mahremiyetlerin hepsinin yerle bir edilmiş olma kötücüllüğünü, o kul hakkı dediğiniz bütün hakların çiğnendiğini, malın mülkün, haysiyetin yok edildiğini, hiçbir hakkın korunmadığını ikrar etmek gerekli.

Bildiklerim, duyduklarım, yaşadıklarım belki cüzi. Belki bir bütünün azıcığı. Ama bütünün ne kadar büyük olduğunu hangi akıl, hangi yürek kavrayabilir?

Şimdi seyrediyorum. İnkâr libası ne kadar komik duruma düşürüyor, gülünçleştiriyor insanlığı. Benimkisi acı bir gülümseme. Acılaşmış, gözyaşı dolu bir gülümseme. Biraz da öfkeyle beklenti dolu bir gülümseme.

17

1915’teki dünyayı seyrediyorum. Bütün insanlığa, politikalarına acı acı ağlıyorum. 2015 insanlığını seyrediyorum, ruhum inliyor içimde. Canım çekiliyor. Ülkemi seyrediyorum. Utanıyorum. Ağlıyorum. Boğazım düğümleniyor. Yutkunmakta zorlanıyorum. Sesimi koyveriyorum. Bağrımdan dökülüyor gözyaşlarım. Tanrı’yla konuşuyorum, dertleşiyorum. Biriciğinin adında Hisus’ta yalvarıyorum. İnsanlığa merhamet etsin diye. Yürekleri tövbeye yönlendirsin diye. O zaman Tanrı yere iner, insan da içtenlikli ikrarla devam eder. Yürekler birleşir, yaralar merhem bulur, şifa ve sevinç gelir. Eski kokuşmuş zihniyet de kirli, paçavra bir elbise gibi sıyrılıp atılır. İnsan billurlaşır, kurtulur, hafifler, özgürleşir tarihin kementlerinden.

Ben bugün, önce Balıklı’da Çutağımın mezarında, sonra Şişli’de Sevag’ın mezarında, sonra da 1915 soykırımında ölenlerimizi anmak için Taksim Meydanı’nda sessizce bu ülkenin özgürleşmesini bekleyeceğim.

* Cumhuriyet gazetesinin 24 Nisan 2015 tarihli nüshasından aynen alıntılayan T24.com.tr’den alınmıştır

 

Rakel Dink

100 yıl geçse de acılar… – Hasan Cemal

100 yıl geçse de acılar unutulmuyor.
100 yıl geçse de tarih tarih olmuyor.
100 yıl geçse de geçmiş geçmiş olmuyor.
Hazin ama öyle.
Tarihle, geçmişle yüzleşmediğin, yüzleşemediğin vakit acılar insanoğlunun peşini bırakmıyor.
Geçmiş bir türlü geçmek bilmiyor.
Tarih dün değil bugün olmayı sürdürüyor.
Belki bir başka deyişle:
Tarih paçalarımızdan çekmeye devam ediyor.
24 Nisan IN MEMORIAM konserinde bu gerçekleri bir kez daha düşünüyorum, anlamaya, duyumsamaya çalışıyorum.
100 yıl öncesinin acılarını şarkı olarak, müzik olarak, nağme olarak, şiir olarak yüreğimde hissediyorum.
Kim bilir kaçıncı defa not düşüyorum.
Tarih korkusu insanı karanlıkta bırakıyor.
Tarih korkusu insanı tutsaklaştırıyor.
Tarih korkusu insanı yalanda yaşatıyor.
Çünkü, tarih korkusu nedeniyle insan kendi beynini, aklını ‘resmi yalanlar’ın emrine verebiliyor.
‘Tarih korkusu’ndan kurtulmak ve tutsak aklı özgür kılmak, barış ve demokrasiye açılan yollarda yürümektir, tüm farklılıklarımızla huzur içinde yaşamanın kapılarını açmaktır.
Bir noktayı belirtmek istiyorum.
Bu sözlerim, derine giden acıların anıldığı, paylaşıldığı, hissedildiği bir günde, “24 Nisan’da ne yapacaklar, kendileri çalıp kendileri oynayacaklar” diyebilecek kadar duyarsızlaşanlara değil elbette.
Onları geçiyorum.

14

 

ÖLÜM YOLCULUĞU

Ve 22 Nisan 2015 günü İstanbul Kongre Merkezi’nde verilen IN MEMORIAM konserinin kitapçığındaki şu satırlarla yazımı noktalıyorum.

Yüz yıl önce bu gece İstanbul’daki Ermeni aydınlar yataklarında son defa uyudular, ertesi gece yarısı kapıları vuruldu ve ölüm yolculuklarıbaşladı.
Bu tarihten sonra, acı ve endişe geride kalanların da tüm hayatlarını esir aldı.
Biz bu gece, yüz yıl önce tutuklanarak ölüme gönderilen aydın, yazar ve şairlerin seslerini duymaya ve duyurmaya çalışacağız.
Yüz yıl önce savaş vardı.
Bütün Avrupa, Kafkasya ve Ortadoğu, nüfuz ve paylaşım mücadelesinin acılarını çekti, siyasi liderlerin başlattığı savaşlarda her ırktan ve inançtan insanlar hayatlarını kaybettiler.
Savaştan sonra yeni sınırlar çizildi, yeni devletler tarih sahnesine çıktılar.
Yeni sınırlar içinde yaşamaya başlayan toplumlar yaralarını sarmaya çalıştılar.
İki bin yıldır Anadolu’da yaşayan, bu topraklarda sosyal, kültürel, iktisadi değerler yaratan bir halk, onunla birlikte Batı Ermeni kültürü bu süreçte dağıtıldı, yok edildi.
Sağ kalanlar için geri dönme, ülkelerinde yaşama kapıları açılmamak üzere kapatıldı.

ÖLDÜRÜLMESELERDİ…

‘Tarih korkusu’ndan kurtulmak ve tutsak aklı özgür kılmak, barış ve demokrasiye açılan yollarda yürümektir, tüm farklılıklarımızla huzur içinde yaşamanın kapılarını açmaktır.

Ermenilerle birlikte İstanbul’da, Trabzon’da,Harput’ta, Diyarbakır’da ve Van’da, bu toprakların bizi besleyen en güçlü kültür katmanlarından birisi yok oldu.
Öldürülmeselerdi, memleketimizin farklı köşelerinde daha fazla yazar, şair, mimar, sanatçı yetişecekti.
Bu topraklardaki hayat sadece Ermeniler için değil, Ermeni olmayanlar için de daha renkli, daha huzurlu, daha yaşanır olacaktı.
Ve geçmişle gerçekten hesaplaşılsaydı, 6-7 Eylülolmayacaktı, Dersim’de, Kahramanmaraş’ta,Sivas’ta katliamlar yaşanmayacaktı.
Ermenilerin malını gaspetmenin helâl olduğuna inanılmasaydı, hak ve hukuk normlarının sadece çoğunluk için değil, herkes için geçerli olmasıgerektiğini çok daha öncesinden anlayacaktık.

1915  İŞLENEN  SUÇLAR…

İnsanların farklılıklarıyla birlikte eşit yaşadığı, hukukun hükmettiği, özgürlüklerin sürekli tehdit altında bırakılmadığı bir memleket isteyen aydınlar, yazarlar, sanatçılar olarak, 1915’de işlenen suçların sonuçlarını ve bu ülkede Ermenileri kaybetmiş olmanın boşluğunu her gün daha fazla hissediyoruz.
Bu duygu ve yapılanlardan duyduğumuz utanç, onlar için ve ülkemiz için adaleti aramak yolunda bizi daha fazla sorumlu kılıyor, bize daha fazla güç veriyor.
Bizi kendi gerçeğimizle yüzleştiren, bize kendi hikayemizi anlatan Ermeni aydınlarının anıları önünde saygıyla eğiliyoruz.

Bu yazı t24.com.tr/ den alınmıştır

13.Hasan Cemal

 

Hasan Cemal 

Bilgi Üniversitesi öğretim üyelerinden Ermeni soykırımı konferansı için açıklama

Bilgi Üniversitesi‘nden 100 öğretim üyesi bugün bir açıklama yayınlayarak Ermeni soykırımı konferansının üniversitelerinde yapılmasının engellenmesinden duydukları üzüntü ve kaygıyı ifade ettiler. “Ermeni Soykırımı ya da başka bir konuda vakıf ya da devlet üniversitelerinde yapılacak herhangi bir akademik faaliyete siyasi, idari veya ekonomik erk sahiplerinin herhangi bir engelleyici müdahalesini akademik ve demokratik özgürlükler açısından kabul edilemez buluyoruz” denen açıklamada, Bilgili akademisyenlerin olarak aynı konuda ve Bilgi’de yeni bir akademik toplantı düzenleme sürecine girdikleri de ilan ediliyor.

konferans_boun

Tarih Vakfı ve University of California Los Angeles (UCLA) tarafından düzenlenen ve Boğaziçi Üniversitesi’ne alınan konferans 26 Nisan günü yapılacak.

Açıklamanın tam metni şöyle:

Biz aşağıda imzası bulunan İstanbul Bilgi Üniversitesi akademisyenleri olarak kamuoyuna duyurmak isteriz ki:

• 26 Nisan 2015 tarihinde üniversitemizin Tarih Bölümü, University of California at Los Angeles (UCLA) ve Tarih Vakfı’nın üçlü ortak akademik etkinliği olarak üniversitemizde gerçekleştirilmesi planlanmış olan “The Armenian Genocide: Concepts and Comparative Perspectives” [Ermeni Soykırımı: Kavramlar ve Karşılaştırmalı Perspektifler] başlıklı konferansın, bütün hazırlık ve başvuru sürecinde şimdiye kadar diğer akademik konferanslar için uygulanan prosedürler izlenmiş olmasına rağmen ve eğer bir eksiklik görüldüyse bu eksiklikleri tamamlamak için yeterince süre varken, Bilgi’de yapılmasının engellenmiş olmasını derin bir üzüntü ve kaygı ile karşıladık. (Doyurucu bir açıklama yapması için 73 akademisyenimizin imzalamış olduğu bir dilekçeyi rektörlüğümüze sunmuştuk.)

• 2005 yılında Türkiye’de bu konuda ilk eleştirel konferans olan ve Boğaziçi, Bilgi ve Sabancı üniversiteleri işbirliği ile düzenlenen “İmparatorluğun Çöküş Döneminde Osmanlı Ermenileri: Bilimsel Sorumluluk ve Demokrasi Sorunları” başlıklı konferansın Boğaziçi Üniversitesi’nde yapılması idari mahkeme kararı ile engellenmişti. O dönemde akademik ve demokratik özgürlükleri korumak adına ve birçok risk üstlenerek bu konferansın Bilgi’ye taşınarak gerçekleştirilmesi mümkün olmuştu. On yıl sonra yine baskılar neticesinde bu konferansın Bilgi Üniversitesi’nde yapılamıyor olması ve tersine bir göç yaşamak zorunda kalması, üniversitemizin kurumsal kimliği ve akademik özgürlükler karnesi açısından hiç şüphesiz ki bir geriye gidiştir ve tamiri gerektiren bir hasar yaratmıştır.

• Bu konferansın engellenmesine yönelik baskının, ABD’deki kimi derneklerden kaynaklanarak üniversitemizin uluslararası idari mekanizmaları üzerinden üniversitemize ulaştığı yönündeki iddianın açıklığa kavuşturulmasını, doğru değilse tekzip edilmesini elzem buluyoruz.

• Ermeni Soykırımı ya da başka bir konuda vakıf ya da devlet üniversitelerinde yapılacak herhangi bir akademik faaliyete siyasi, idari veya ekonomik erk sahiplerinin herhangi bir engelleyici müdahalesini akademik ve demokratik özgürlükler açısından kabul edilemez buluyoruz. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin 27 Mayıs 2014’de Mustafa Erdoğan ve diğerleri davasında belirttiği gibi: “… araştırma ve eğitim özgürlüğü, ifade özgürlüğünü, bilgi yayma, hiçbir kısıtlama olmaksızın araştırma yapma ve doğruları paylaşma özgürlüğünü güvence altına almalıdır (…) Bu özgürlük sadece akademik veya bilimsel araştırma ile sınırlı değildir, aynı zamanda akademisyenlerin araştırma ve profesyonel uzmanlık alanlarında tartışmalı veya benimsenmeyen fikirleri bile özgürce ifade edebilmesine kadar uzanır.” Özetle akademik özgürlük, tam da tartışmalı ve genel kabul görmeyen konuların tartışmaya açıldığı anda en üst düzeyde korumayı gerektirir.

• Bu bakış açısıyla, Bilgi’nin kurumsal web sitesinde de yer alan “Akademik Özgürlük” bildirgesine sahip çıkıyoruz: “Üniversite’nin akademik kadrosu ve öğrencileri, hâkim öğretinin dayattığı sınırlamalara tâbi olmaksızın, öğretme, tartışma, akademik ve yaratıcı çalışma ve hizmet özgürlükleri ile araştırma yapma ve bu araştırmanın sonuçlarını yayma ve yayımlama özgürlüklerine, dolayısıyla, kişisel görüşlerini açıklama, kurumsal sansürden korunma veya temsili nitelikte akademik kurullarda yer alma özgürlüğüne sahip olma hakkını kapsayan akademik özgürlüklere sahiptir.” Söz konusu konferansa ilişkin olarak Bilgi Üniversitesi Yönetimi’nin almış olduğu tavır, maalesef akademik özgürlüklerden yana değil, hâkim öğretinin dayattığı sınırlardan yana olmuştur.

• Önümüzdeki haftalarda Bilgili akademisyenler olarak aynı konuda ve Bilgi’de yeni bir akademik toplantı düzenleme sürecine girmiş bulunuyoruz.

İmzalar (Alfabetik sırayla):

1. Ahmet Tonak (Prof. Dr.)
2. Alev Çavdar (Yrd. Doç. Dr.)
3. Ali Alper Akyüz (Yrd. Doç. Dr.)
4. Ali Nesin (Prof. Dr.)
5. Alper Kırklar (Yrd. Doç. Dr.)
6. Aslıhan Demirtaş (Öğ. Gör.)
7. Ayhan Aktar (Prof. Dr.)
8. Ayhan Kaya (Prof. Dr.)
9. Ayşe Beyazova (Öğ. Gör.)
10. Ayten Zara (Doç. Dr.)
11. Başak Tuğ (Yrd. Doç. Dr.)
12. Belin Benezra (Ar. Gör.)
13. Berrak Çolak (Ar. Gör.)
14. Bora Mutlu (Öğ. Gör.)
15. Burak Serin (Ar. Gör.)
16. Burcu Kütükçüoğlu (Yrd. Doç. Dr.)
17. Burcu Oy (Öğ. Gör.)
18. Bülent Bilmez (Doç. Dr.)
19. Bülent Somay (Öğ. Gör. Dr.)
20. Cemal Bali Akal (Prof. Dr.)
21. Cemil Boyraz (Yrd. Doç. Dr.)
22. Chris Stephenson (Öğr. Gör.)
23. Daniel Ohanian (Ar. Gör.)
24. Dicle Öztürk (Ar. Gör.)
25. Eda Sancakdar (Öğr.Gör.)
26. Elif Göcek (Yrd. Doç. Dr.)
27. Elif Kendir (Öğ. Gör. Dr.)
28. Emre Altürk (Yrd. Doç. Dr.)
29. Erdoğan Onur Ceritoğlu (Ar. Gör.)
30. Erkan Saka (Yrd. Doç. Dr.)
31. Esra Arsan (Doç. Dr.)
32. Esra Gökçen Akdağ (Ar. Gör.)
33. Evren Hoşgör (Yrd. Doç. Dr.)
34. Ferda Keskin (Doç. Dr.)
35. Feride Çiçekoğlu (Prof. Dr.)
36. Gökhan Tan (Öğ. Gör.)
37. Gülenbaht Şentürk (Öğ. Gör.)
38. Hale Bolak (Prof. Dr.)
39. Hande Serdar Tülüce (Öğ. Gör. Dr.)
40. Harald Schmidbauer (Doç. Dr.)
41. Hasan Cemal (Öğ. Gör.)
42. Hatice Nihal Bursa (Öğ. Gör. Dr.)
43. Hüseyin Sinan Omacan (Öğ. Gör.)
44. Itır Erhart (Yrd. Doç. Dr.)
45. İdil Işık (Yrd. Doç. Dr.)
46. İdil Işıl Gül (Yrd. Doç. Dr.)
47. İhsan Bilgin (Prof. Dr.)
48. İnan Rüma (Yrd. Doç. Dr.)
49. Jale Parla (Prof. Dr.)
50. Kenan Çayır (Doç. Dr.)
51. Kezban Ayça Alangoya (Öğ. Gör. Dr.)
52. Kudret Çobanlı (Ar. Gör.)
53. Laden Yurttagüler (Öğ. Gör.)
54. Lale Duruiz (Prof. Dr.)
55. Levent Yılmaz (Prof. Dr.)
56. Mahmure İdil Özkan (Ar. Gör.)
57. Mehmet Ali Tuğtan (Yrd. Doç. Dr.)
58. Mehmet Kütükçüoğlu (Öğ. Gör.)
59. Meltem Yılmaz Şener (Yrd. Doç. Dr.)
60. Murat Belge (Prof. Dr.)
61. Murat Özbank (Yrd. Doç. Dr.)
62. Murat Paker (Yrd. Doç. Dr.)
63. Mustafa Emek Gül (Öğ. Gör.)
64. Müge Ayan Ceyhan (Öğ. Gör. Dr.)
65. Narod Erkol (Ar. Gör.)
66. Nazan Aksoy (Prof. Dr.)
67. Nevzat Sayın (Öğ. Gör.)
68. Nurbin Paker (Doç. Dr.)
69. Ogan Yumlu (Ar. Gör.)
70. Ohannes Kılıçdağı (Öğ. Gör.Dr.)
71. Oya Arca (Öğ. Gör.)
72. Ömer Turan (Yrd. Doç. Dr.)
73. Özlem Köseoğlu Örnek (Öğ. Gör.)
74. Pınar Uyan (Doç. Dr.)
75. Rona Serozan (Prof. Dr.)
76. Roy Manukyan (Öğ. Gör.)
77. Sarper Durmuş (Ar. Gör.)
78. Sema Bayraktar (Yrd. Doç. Dr.)
79. Sevdeğer Çeçen (Öğ. Gör.)
80. Sevengül Sönmez (Öğ. Gör.)
81. Sezai Ozan Zeybek (Yrd. Doç. Dr.)
82. Sibel Halfon (Yrd. Doç. Dr.)
83. Sinan Logie (Öğ. Gör.)
84. Sinan Sayıt (Öğ. Gör. Dr.)
85. Süha Oğuzertem (Öğ. Gör. Dr.)
86. Tansel Korkmaz (Doç. Dr.)
87. Tolga Tüzün (Doç. Dr.)
88. Tolga Zafer Özdemir (Yrd. Doç. Dr.)
89. Tuğçe Tokuş (Ar. Gör.)
90. Ümit Akırmak (Yrd. Doç. Dr.)
91. Vehbi İnan (Öğ. Gör.)
92. Volkan Yılmaz (Öğ. Gör. Dr.)
93. Yelda Yücel (Yrd. Doç. Dr.)
94. Yeşim Atamer (Prof.)
95. Yonca Demir (Yrd. Doç. Dr.)
96. Yörük Kurtaran (Öğ. Gör.)
97. Yudum Akyıl (Öğ. Gör.)
98. Zafer Akay (Öğ. Gör.)
99. Zeynep Çatay (Yrd. Doç. Dr.)
100. Zeynep Yeşim Gökçe (Ar. Gör.)

(Yeşil Gazete)

24 Nisan’da kim, nerede? İşte Ermeni soykırımı anma etkinlikleri

Bugün Ermeni soykırımının 100. yılı çeşitli etkinliklerle anılıyor. İki ayrı platform tarafından yapılan* ve Agos gazetesinde toplu olarak yer verilen etkinliklerin listesi şöyle:

5b28f48ced011fc04be950095172835a

1915’de öldürülen Ermeni gazetecilerin isimleri açıklandı

Tutuklu Gazeteciler Dayanışma Platformu’ndan Necati Abay 1915 Ermeni soykırımında öldürülen Ermeni gazetecilerin isimlerini yayımladı.

“Sosyalist bir gazeteci olarak, 1915 Ermeni Soykırımıyla yüzleşmek amacıyla, 1998 yılı itibariyle 1915’te katledilen Ermeni gazetecileri araştırmaya başladım” diyen Abay, araştırmalarını “Birkaç yıllık bir araştırmayla 32 Ermeni gazeteci ve yazarın isimlerine ulaşabildim. Aslında sayının daha fazla olduğunu düşünüyorum. Soykırım kurbanı Ermeni gazeteciler, ya gözaltına alındıktan bir süre sonra cesetleri bulundu ya da kendilerinden bir daha haber alınamadı. Halen mezarlarının nerede olduğu da bilinmiyor” şeklinde özetliyor.

24 Nisan 1915 de tutuklananlardan ve öldürülenlerden bir grup
24 Nisan 1915 de tutuklananlardan ve öldürülenlerden bir grup

Bilindiği gibi İstanbul’daki önce gelen Ermeni aydın ve gazetecilerin tutuklanarak sürgüne gönderildiği 24 Nisan 1915 tarihi soykırımın başlangıç günü olarak kabul ediliyor.

Abay’ın yayımladığı liste şöyle:

  • Kevork Ferid, Tasvir’i Efkar gazetesi, İstanbul 24 Nisan 1915 sürgünü, akıbeti bilinmiyor.
  • Hovhannes Kazancıyan, gazeteci-yazar, İstanbul 24 Nisan 1915 sürgünü, akıbeti bilinmiyor.
  • Krikor Torosyan, Dizağik mizah dergisi, İstanbul 24 Nisan 1915 sürgünü, Akıbeti bilinmiyor
  • Sarkis Minasyan, Azadamard (Özgürlük Savaşımı) gazetesi, İstanbul 24 Nisan 1915 sürgünü, Ayaş, 5 Mayıs 1915
  • Sarkis Suin (Süngücüyan), İravunk (Hak) gazetesi, 1 Haziran 1915’te tutuklandı. Akıbeti bilinmiyor.
  • Nerses Papazyan, (Özgürlük Savaşımı) gazetesi, İstanbul 24 Nisan 1915 sürgünü, Ankara 1915
  • Harutyun Şahrigyan, Azadamard (Özgürlük Savaşımı) gazetesi, milletvekili, İstanbul 24 Nisan 1915 sürgünü, Ankara 1915
  • Garabed Paşayan Khan, yazar, doktor, milletvekili, İstanbul 24 Nisan 1915 sürgünü, Ankara 1915
  • Levon Larents, Tsayn Hayrenyats (Vatanın Sesi) gazetesi, Murc (Çekiç) gazetesi, İstanbul 24 Nisan 1915 sürgünü, Ankara 1915
  • Simpad Pürad, Pünig gazetesi, Kağapar (Fikir) dergisi, İstanbul 24 Nisan 1915 sürgünü, Ankara 1915
  • Hampartsum Hampartsumyan, Azadamard (Özgürlük Savaşımı) gazetesi, İstanbul 24 Nisan 1915 sürgünü, Ankara 1915
  • Keğam Parseğyan, Azadamard (Özgürlük Savaşımı) gazetesi, İstanbul 24 Nisan 1915 sürgünü, Ankara 1915
  • Şavarş Krisyan, Marmnamarz (Beden Eğitimi) gazetesi, İstanbul 24 Nisan 1915 sürgünü, Ankara 1915
  • Siamanto (Adom Yarcanyan), Azadamard (Özgürlük Savaşımı) gazetesi, İstanbul 24 Nisan 1915 sürgünü, Ankara 1915
  • Armen Doryan, yazar, İstanbul 24 Nisan 1915 sürgünü, Ankara 1915
  • Sarkis Parseğyan (Şamil), Aşkhadank (Emek) gazetesi, Ankara 1915
  • Yervant Srmakeşhanlıyan (Yerukhan), gazeteci-yazar, Harput, 1915
  • Tılgadintzi (Hovhannes Hanıtyunyan), gazeteci-yazar, Harput 1915
  • Gagik Ozanyan, Merzifon Halguni dergisi, İstanbul 24 Nisan 1915 sürgünü, Sivas 1915
  • Mardiros H. Kundakçıyan, Ceride-i Şarkiye gazetesi, İstanbul 24 Nisan 1915 sürgünü, Kayseri’de idam edildi.
  • Vıramyan (Onnig Tertsagyan), Azadamard (Özgürlük Savaşımı) gazetesi, Van, 1915
  • Dikran Odyan (Aso), Yergir (Ülke) gazetesi, 1915
  • Khajag (Karekin Çakalyan), yazar, Diyarbakır 1915
  • Rupen Zartaryan, Azadamard (Özgürlük Savaşımı) gazetesi, İstanbul 24 Nisan 1915 sürgünü, Diyarbakır 1915
  • Karakin Gozikyan (Yesalem), Manzume gazetesi, NorGyank (Yeni Hayat) dergisi, Trabzon sürgünü, 1915
  • Agnuni (Khaçadur Malumyan), Azadamard (Özgürlük Savaşımı) gazetesi, İstanbul 24 Nisan 1915 sürgünü, Diyarbakır, 5 Mayıs 1915
  • Krikor Zohrab, gazeteci-yazar, milletvekili, İstanbul 20 Mayıs 1915 sürgünü, Urfa, 15 Temmuz 1915
  • Mihran Tabakyan, yazar, İstanbul 24 Nisan 1915 sürgünü, Yozgat, Ağustos 1915
  • Hagop Terziyan (Hagter), gazeteci-yazar, İstanbul 24 Nisan 1915 sürgünü, Yozgat 24 Ağustos 1915
  • Diran Kelegyan, Sabah gazetesi yayın yönetmeni, İstanbul 24 Nisan 1915 sürgünü, Çankırı, 26 Ağustos 1915
  • Taniel Varujan, yazar-şair, İstanbul 24 Nisan 1915 sürgünü, Çankırı, 26 Ağustos 1915
  • Rupen Sevag, (Çilingiryan), Azadamard (Özgürlük Savaşımı) gazetesi, İstanbul 24 Nisan 1915 sürgünü, Çankırı, 26 Ağustos 1915

tutuklugazeteciler.blogspot.com.tr sitesinden yararlanılmıştır.

 

(Yeşil Gazete)