Köşe Yazıları

Birlikte yaşamayı yeniden düşünmek – İhsan Can Asman

0

Yapılan bir araştırmaya göre[1], pek çok kişinin korkulu rüyası olan köpek balıkları senede yaklaşık on insanın ölümüne yol açıyor. Hatta Viyana doğa tarihi müzesinde sergilenen bir başka araştırmanın sonuçları da ortaya koyuyor ki tüm köpek balığı türlerinin %80’i bugüne kadar tek bir insan dahi öldürmemiş. Başka rakamlar göz önüne alındığında insanlar için hindistan cevizinin, köpek balıklarından daha tehlikeli olduğu gerçeğiyle karşı karşıya kalıyoruz. Her sene yirmi beş insan ağaçlardan düşen hindistan cevizleri yüzünden hayatını kaybediyor[2]. Buna mukabil her sene yaklaşık 100 milyon köpek balığının insanlar tarafından öldürülmesi, bu hayvanların soylarını tükenme noktasına getirmiş durumda. Bu 100 milyon köpek balığının büyük bir bölümü yüzgeçleri kesilerek geri denizlere bırakılıyor[3] ve denizin dibine battıktan sonra ya boğularak ya da başka etobur canlılar tarafından yenilerek ölüyorlar. Milyonlarca köpek balığının öldürülmesinin sebepleri, köpek balığı yüzgeçlerinin çorbasının yapılması yahut bu yüzgeçlerin cildi gençleştirmek gibi kozmetik kaygılarla tüketilmesi ve hatta afrodizyak etkisi olduğuna inanılarak kullanılması olarak çeşitlilik gösteriyor[4].

İnsan, Sivrisinekten sonra en çok insan öldüren ikinci hayvan

16

Bu araştırmalar aslında şu anki zaman ve mekân algısıyla tarif ettiğimiz ‘insan’ın doğayla ve doğada bulunan diğer türlerle olan ilişkisini çok açık bir şekilde ortaya koyuyor. Kendisi dışındaki canlılara kulağını tıkayan, onları görmeyen ve onlarla konuşmayan, bu duymama, görmeme ve konuşmama hali üzerinden de doğayı ve onun barındırdıklarını kurgulayan tek sesli bir ilişki halinden söz edebiliriz. Yine de belirtmek gerekir ki insan sadece kendisinden farklı türlere zarar vermiyor: Sağlık Örgütü’nün 2013 yılında açıkladığı rakamlara göre insan, sivrisinekten sonra en çok insan öldüren ikinci hayvan. Bir yılda insanlar tarafından öldürülen insan sayısı 475 bin olarak veriliyor[5].  Demek ki kendisinden farklı insan toplulukları söz konusu olduğunda, onlarla da konuşmayan bir insan tarifinden söz ediyoruz.  Doğanın bir parçası olduğunu unutan, diğer türlerle bayat bir üstünlük ilişkisi kuran ve yeri geldiğinde kendi türüne dahi tahammül edemeyen, birlikte yaşamak dediğimiz şeyi oldukça güç kılan bir tarif bu.

Üzerinde yaşadığımız dünyaya ve onun içindekilere müdahale edip onları dönüştürürken neden bu kadar rahatız? Bu müdahaleci tavrı bir kenara bırakıp, birlikte yaşamayı başarmak mümkün mü? Belki cevapları aramaya, yukarıda tarifini verilen insanın algısında dünyanın zamansal olarak neye tekabül ettiğini anlamaya çalışarak başlayabiliriz. Dünyanın geçmişini dipsiz bir kuyu olarak görmek, geleceğini ise hiç gerçekleşmeyecekmiş gibi düşünmek sık düşülen bir yanılgı. Evrim gerçekten yavaş meydana geliyor olsa bile, bu durum bazı büyük olayların aniden gerçekleşebileceği ihtimalini değersiz kılmıyor. İklim değişikliğine bağlı olarak tükenecek gıdalar, aniden oluşan hortumlar gibi. Halbuki bu türden olaylar yaşanmadıkça bu ihtimal dikkate alınmıyor. Dünyanın sonu gelecekse dahi, bu bahsedilen yavaşlığın yarattığı rahatlıktan olsa gerek, kimse kendisini dünyada felaketlere tanıklık edecek kadar kalıcı hissetmiyor. Bu algıya göre, bir insanın ortalama yaşam süresi tüm dünyanın sona ermesini gerektirecek uzunlukta bir yıkım sürecinden muaf hale geliyor. Yani aslında bu algıdan beslenen kişiler, sadece kendi türünü ön plana çıkarıp insanı diğer canlıların karşısında ayrıcalıklı kılmış olmuyor; aynı zamanda kendilerinden sonra gelecek başka insanların yaşam şartlarına da duyarsızlaşmış oluyor.

Bill McKibben bize farklı bir şekilde düşünmeyi öneriyor

17Daha sonra dünyayı nasıl boyutlandırdığımız meselesi var elbette: Dünyanın büyüklüğü ve genişliği bize hislerimizin ötesinde bir yerlerde ve algılanamaz görünür. Ne de olsa, ne kadar gezersek gezelim daima görülecek yerler, keşfedilecek gizler vardır. Oysa Bill McKibben bize farklı bir şekilde düşünmeyi öneriyor: Uçsuz bucaksız çölleri, sonu olmayan okyanusları düşünmek yerine yirmi beş dakikalık bir bisiklet yolculuğunu yatay değil de dikey yaptığımızda aslında yaşam alanımızın birazcık üzerinde bulunan ozon tabakasına ulaştığımızı yani yaşam alanımızın sonuna yirmi beş dakikalık bir bisiklet yolculuğu sonunda geldiğimizi gösteriyor[6]. Kısacası dünya sandığımız kadar da büyük değil. Eylemlerimizin zararlı etkilerini okyanuslara, kara parçalarına yayarak küçültmek belki mümkündür; ancak yirmi beş dakikalık bir bisiklet yolculuğunu akılda tutarak dünyanın sınırlarını düşünmek, tahribatın aslında bize yirmi beş dakikalık bir bisiklet yolculuğu kadar yakın olduğunu anımsatır.

Bu yaygın algılar doğaya, içerisinde bulunan diğer insan topluluklarına ve türlere karşı davranışlarımızı belirlemiş, çeşitli kurgular yaratmış ve buralardan, bugün artık yerleşik hale gelmiş bir takım alışkanlıklar ve pratikler doğurmuştur. Bu pratikler doğaya, farklı insan topluluklarına ve insan dışı türlere olumlu veya olumsuz temas ederler. Yazının başında sözü edilen hadise olan kozmetik tasalarla köpek balıklarının yüzgeçlerini çalmamız, beslenme alışkanlıklarımız, mesela yoğun olarak dana eti tüketiyor oluşumuz, seyahat ve hareket çılgınlığımız -hem kendi bedenlerimizi hem de muhtelif ürünleri oradan oraya uçaklarla hareket ettiriyoruz – sözü edilen pratiklere örnektir. Köpek balıklarını keyfi bir şekilde avlamakla ekosistemi bozuyoruz, hiç olmadığı kadar büyükbaş hayvan yetiştirip fazladan metan gazına ve uzun uçak yolculuklarımızla karbon salınımına yol açıyoruz. Bugün aşırı tüketim diye şikayet edilen meseleyi ve buna bağlı olarak yaşanan iklim değişikliğini bu pratikler gerçekleştiriyor.

Peki bu pratiklerin değişmesi yahut alternatiflere sahip olması düşünülebilir mi? Her ne kadar gündeliğin bir parçası olan, çoğu kişinin bilinçsizce her gün yeniden tatbik ettiği bu kendinden menkul insan olma hali değişimi zor kılıyorsa da, pratiklerin kurgusallığına dikkati çekebilirsek belki bir şeyleri değiştirmek mümkün olabilir. Mesela daha az dana eti tüketebileceğimizi göstermenin yolu aslında bu tüketimin bir kurgudan ibaret olduğunu göstermekten geçiyor. Eğer mevcut beslenme alışkanlıklarımız bir dönem birileri tarafından kurgulanmış şeyler ise, doğaya ve insan dışındaki diğer türlere daha az zarar verebilecek ya da etkileyebilecek farklı beslenme alışkanlıkları da pekâlâ kurgulanabilir. Pratiklerin kurgusallığıyla ilgili tarihten bir örnek vermek istiyorum: Amerika tarihinde sığır eti diğer et türlerinin arasından nasıl sıyrılmıştır? Elbette buffaloların yaşadığı toprakların ‘temizlenip’ yerine sığır çiftliklerinin kurulmasıyla.  Sadece on sene gibi kısa bir sürede, Amerika’da 1870 ile 1880 yılları arasında milyonlarca buffalo öldürülmüştür[7]. Hadisenin Kızılderililerle ilgili boyutunu düşündüğümüzde, yazı boyunca sözünü ettiğim, insanın sadece farklı türlere değil kendi türünün içinde bulunan farklı topluluklara da ne denli zarar verdiği meselesine dönmüş oluruz. Buffalolar Kızılderililerin gündelik hayatlarında önemli bir yer kaplıyordu: Buffalolarla dolu toprakları ‘temizlemek’ sadece hayvanları kapsamıyordu; aynı zamanda Kızılderililerden de kurtulmuş oluyordu beyaz adam. Görüldüğü gibi sığır etinin Amerika’da yaygınlaşmasıyla sonuçlanan bu hadisenin arka planında belirli hayvan ve insan topluluklarının yok edilmesini hedefleyen bir kurgusallık söz konusudur . Aynı kurgusallıklar köpek balığı yüzgecine duyduğumuz vazgeçilmez ihtiyaç ve bir hafta içinde beş farklı ülkeye gitme gerekliliği için de geçerlidir.

Toparlamak gerekirse, sahip olunan yanıltıcı algılardan yola çıkılarak tarihsel olarak kurgulanmış ve bu sürecin sonucunda kültüre içkin bir duruma gelen pratiklerle büyütülmüş bir tüketim alışkanlığımız var. Yazı boyunca Avrupa’yı ve Kuzey Amerika’yı besleyen hattı tasvir ettim; ancak Türkiye de söz konusu tüketim alışkanlığının dışında değil. Bu durumu kanıtlayan onlarca örnek var önümüzde. Hasılı, bu tüketim hali, hem farklı insan topluluklarıyla hem de diğer türlerle olan ilişkimizde ne kadar bencil bir izlek yarattığımızı gösteriyor ve aynı zamanda yaşanan iklim değişikliğinin sebeplerini açıklamaya yarıyor. Bunun  yaratmakta olduğu sonuçlar dünyanın sonunu getirmese de, yeni bir şeylerin başlangıcına sebebiyet verecek gibi görünüyor. Bu yeni başlangıçlara, pratiklerini değiştirmekte isteksiz yahut çaresiz kalan bugünün insanı da boyun eğmek zorunda kalacak. Yeni şartlara uyumun ön koşulu ise toplumsalın yeniden inşa edilmesi olarak gözükmektedir: Yaşadığımız dünyayı bütünlüklü ele alan ve diğer türlere yaşam alanı tanıyan bir toplumsallık mümkün. Bu tanım etrafında birlikte yaşamayı, tüm türler ve diğer insan topluluklarıyla beraber, bu dünyanın içerisinde ve onun kaynaklarının sınırlı olduğunu da unutmadan, yeniden düşünmeye başlamamız gerekiyor.

Kaynakça

[1]                     Radikal Hayat (2014), ‘Dünyanın en ölümcül canlıları arasında insanlar 2 numara’, http://www.radikal.com.tr/hayat/dunyanin_en_olumcul_canlilari_arasinda_insanlar_2_numara-1202768

[2]                     Onion, Amanda (2002),ABC News, ‘Coconuts Called Deadlier Than Sharks’, http://abcnews.go.com/Technology/story?id=97993

[3]                     National Geographic Türkiye (2014) ‘Çorbadaki Köpekbalığı’http://m.nationalgeographic.com.tr/makale/kesfet/corbadaki-kopekbaligi/34

[4]                       Buckley, Louis (2007), ‘End of the line'(PDF), Wildaid s.8-11

[5]                     Radikal Hayat (2014), op.cit

[6]                     Mckibben, Bill (2003), ‘A New Atmosphere’ in The End of Nature: Humanity, Climate Change and the Natural World, s. 6-7

[7]                     Robbins, Richard (1999), ‘Environment and Consumption’ in Global Problems and the Culture of Capitalism, s.210

15.İhsan Can Asman

 

 

İhsan Can Asman

İlginizi çekebilir

Comments

Comments are closed.