Ana Sayfa Blog Sayfa 3689

AİHM, “Cem Evleri ibadethanedir” kararını onadı

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM), Cumhuriyetçi Eğitim ve Kültür Merkezi Vakfı (CEM Vakfı) tarafından açılan davada Türkiye’nin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) ayrımcılığı yasaklayan 14. maddesini ihlal ettiğine yönelik kararına Ankara’nın yaptığı itiraz reddedildi.

49

 

Cemevlerinin ibadethane olduğunun ilk kez resmen vurgulanması ve Türkiye’nin Alevilere din temelinde ayrımcılık yaptığının altını çizilmesi açısından büyük önem taşıyan karara Ankara tarafından yapılan itiraz AİHM’nin temyiz organı olarak görev yapan Büyük Daire’nin ilgili paneli tarafından değerlendirildi. Yapılan değerlendirmede konunun Büyük Daire önüne taşınmasına gerek olmadığına karar verilerek itiraz herhangi bir gerekçe gösterilmeksizin geri çevrildi. İtirazın reddedilmesiyle birlikte AİHM’nin 2 Aralık 2014’te aldığı karar kesinleşmiş oldu

Çok sayıda cemevinin bağlı olduğu vakfın açtığı dava, Türk yasalarının “yasa tarafından tanınan dinlerin ibadethaneleri” için elektrik faturası ödememe hakkından yararlanma talebinin reddedilmesine dayanıyor. Cem Vakfı, 2006’da Diyanet İşleri Başkanlığı’na başvurarak, aynı çatı altında vakfın merkezinin ve diğer birimlerinin yanı sıra bir de cemevi barındıran Yenibosna’daki kültür merkezinin elektrik faturalarından muaf tutulması talebinde bulunmuştu.

Türk yargısı nezdindeki sürecin olumsuz şekilde sonuçlanması üzerine konu AİHM’ye taşınmıştı. Strasbourg’a yapılan başvuruda, Türkiye’nin AİHS’nin ayrımcılığı yasaklayan 14. maddeyi ve bu maddeye kombine edilen düşünce, inanç ve din özgürlüğünü garanti altına alan 9. maddeyi ihlal ettiği tezi işlenmişti.

AİHM aldığı kararda, Yenibosna’daki merkezdeki cemevinin statüsünün Türk yasaları nezdinde, devlet tarafından tanınan diğer ibadethanelerden farklı olduğunu gözlemlediğinin altını çizmiş ve Alevilerindin özgürlüğünün AİHS’nin 9. maddesinin koruması altında olduğunu vurgulamıştı.

(Hürriyet)

Seçim Bildirgelerinin sayısal analizi: HDP

Seçim sathı mailine girildiğinde seçmenler bir bilgi bombardımanına maruz kalıyorlar. Liderlerin ve adayların şeklen ne dedikleri ve aslında ne demek istedikleri arasında bir fark olduğu algısı hâkim. Bu noktada devreye siyaset analistleri, köşe yazarları ve tartışma programları giriyor. Ancak bu kaynaklar için de siyasi kutuplaşma nedeniyle nesnellik eleştirisi söz konusu.

Biz seçim bildirgeleri gibi temel metinler üzerinden nicel bir analiz yapalım istedik. Partilerin seçim bildirgelerini kullanılan kavramların nicel sıklıkları üzerinden yorumlamaya çalıştık. Sayısal veriler mutlak olsa da yorumlar da neticede bizim naçizane kanaatimiz ile sınırlı. Ancak siz bu sayıları kendi satır aralarınızı okumak için kullanabilirsiniz. İlk çalışmayı HDP için yürüttük.

47

İlk tahlilde uzun kelime gruplarındaki sıklığı gözden geçirdik. “Uygulamasına son verilecek” en çok karşılaşılan üç sözcüklü kelime grubu olarak 8 kez yer alıyor, Halkların Demokrasi Partisi seçim bildirgesinde. Bu mevcut uygulamalardan duyulan memnuniyetsizlik sonucu radikal bir değişiklik niyetini işaret ediyor. Nitekim “son verilecek” sözcük grubu en yakın ikili sözcük grubundan 21 adet fazla kullanılmış. HDP tam 34 kez bir şeylere “son veriyor”.

Üçlü kelime grupları incelendiğinde “kültür ve sanat” 7 kez yer alıyor. Bu vurgu, Parti’nin, Türkiye’nin batı kentlerindeki sol-liberal çizgiye yakın orta sınıfına, kültürel değerlerin korunması yönündeki kaygıları üzerinden seslenme izlenimi veriyor.

Tekil sözcükler analiz edildiğinde “sosyal” ifadesi her on bin kelime içinde 59 kez kullanılmış. Bu, bağlaçlar gibi anlamsal değeri zayıf kelimeleri çıkardığınızda, en fazla kullanılan kavram. “Sosyal” kelimesinin retorik olarak tamamlayabileceği kavramları düşündüğümüzde, gelir dağılımı, eşitlik ve adalet gibi öncelikli toplumsal ihtiyaçları gözeten mesajların sunulduğu akla geliyor. Bu kelime o kadar sık kullanılmış ki “HDP” ifadesinden bile on binde 4 puan daha çok rast geliyoruz metinde.

“Demokratik” terimi sıklık sıralamamasında 20nci basamakta iken, “kadın” 28nci, “eğitim” 35nci, “özgür” 62nci sırada geliyor. “Özgür” kelimesinin beklenenden daha gerilerde kalması ilginç görünürken, “kadın” vurgusunun bu kadar ön planda olması, eş-başkanlık yapısıyla işleyen HDP için olumlu algılanabilir. Bedensel kavramlarda “sağlık” 39ncu, “spor” 57nci, “engelli” ise 66ncı sıralarda. Bir farkındalık var ama bağırıyor değil gibi.

“Sanat” 75nci sıradaki iken “tarım” onu 3 basamak geriden takip ediyor. Bu kırsal önceliklerle kentsel önceliklerin dengelenmesi olarak okunabilir. Oysa “işçi” kelimesi tam 107nci sırada! Bu, HDP ile ilişkilendirilmesi daha muhtemel olan klasik sosyalist-sol söylemin önceliklerinden vazgeçilerek ortaya daha yakın bir sol söyleme dönüldüğünün göstergesi olabilir.

Mütedeyyin Kürt kesimlerden oy isteyeceği değerlendirilen HDP’nin seçim bildirgesinde “din” sözcüğü sıklık sıralamasında 134ncü basamakta yer alıyor. Eğer gerçekten bu hedef kitle ile bir iletişime girecekse, bunu laik bir çizgide ifade edebileceği ya da sahada, bildirge metnindeki ağırlığından daha farklı bir sözlü iletişim kurabileceğini gösteriyor olabilir.

Şüphesiz en çarpıcı “Kürt” ifadesinin 8567 kelimelik Halkların Demokrasi Partisi 2015 Seçim Bildirgesi’nde sadece 6 kez kullanılmış olması. Bu, oy potansiyelinin güçlü olduğu bölgelerdeki verili durumunu daha da vurgulamak yerine, HDP’nin, barajı aşmak için gözüne kestirdiği batıdaki kitlelere hitap etmek istediğini gösteriyor. Hatta bu niyetin adeta vesikalık resmini çekiyor.

Analizlerimize diğer siyasi partilerle devam edeceğiz…

 

 

(Yeşil Gazete)

Diyarbakır Belediyesi’nden güneş enerjisi santrali

DİYARBAKIR Büyükşehir Belediyesi, Karacadağ Kalkınma Ajansı’nın da mali desteğiyle yılda 800 MW elektrik üretecek Güneş Enerjisi Santrali’ni devreye soktu. Sümerpark ortak yaşam alanının enerjisinin yüzde 85’nini karşılayacak Güneş Enerji Santrali ile yılda 300 bin liralık elektrik tüketimi gideri ortadan kalkacak.

46

Dha’dan Ramazan Yavuz- Serdar Sunar’ın haberine göre Güneş Enerji Santrali, Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Gültan Kışanak, vekili Fırat Anlı tarafından törenle faaliyete sokuldu. Yılda 800 MW enerji üretecek olan Güneş Enerji Santrali, parkın yıllık 300 bin liralık elektrik tüketim giderini ortadan kaldıracak. Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Gültan Kışanak, projenin bölgede bir ilk olduğunu belirterek şunları söyledi:

“Sümerpark ortak yaşam alanında kullandığımız tüm elektrik enerjisini, kurduğumuz güneş santralinden elde ediyoruz. Bu bir ilk proje ve Diyarbakır için ön açıcı bir projedir. İlk kez bu kentte artık DEDAŞ bize elektrik satmıyor, biz onlara elektrik satıyoruz. Bunu giderek büyütmek ve yaygınlaştırmak temel hedefimizdir. 45 gündür santralimiz çalışıyor ve güneş enerjisi panellerimizden enerji üretiyoruz. Bu santralin çalışması bize şunu gösteriyor. Biz doğayı tüketmeden de, enerji kaynaklarını tüketmeden de enerji ihtiyacımızı karşılayabiliriz. İnsanlık, dünya yenilenebilir enerjiyle, kirletmeden ve hiç tükenmeyecek enerji kaynaklarına sahiptir ve kullanabilir”

Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanvekili Fırat Anlı da, DEDAŞ’la bu yıl yaşadıkları sorunların kendilerini bu projeyi hazırlamaya ittiğini belirterek, güneş enerji santralinden herkes ve her kesimin fayda göreceğini söyledi. Anlı, “Bizi bu projeyi yapmak konusunda teşvik eden DEDAŞ’a özellikle teşekkür etmek istiyoruz. Eğer oların yaptıkları olmasaydı belki biz bu kadar bu projeyi hızlandırmayacaktık. Yılda 800 Megavatlik enerji, bizi yılda 300 bin liralık elektrik parasından kurtaracak. Bulabildiğiiz her yerde buna benzer çalışmalarımızı sürdüreceğiz.” diye konuştu.

Büyükşehir Belediye Başkanı Gültan Kışanak ile Fırat Anlı daha sonra santralin açılışını yaparak, güneş panellerini inceledi.

(DHA)

 

Avusturya, Ermeni Soykırımı’nı tanıdığını ilan etti

Avusturya Parlamentosu’nda bulunan altı grup, 100 yıl önce Osmanlı İmparatorluğu’nun Süryani, Ermeni, Pontus Rumlara yaptığı soykırımı resmi olarak kabul etti.

45

Avusturya Parlamentosu tarafından yayınlanan açıklamada Hıristiyan halklara karşı yapılan soykırımı kabul etmenin Avusturya’nın sorumluluğu olduğunu belirtildi.

“1915 yılında Osmanlı İmparatorluğu tarafından yapılan bu insanlık dışı suçları şiddetle kınıyoruz” denilen açıklamada Türkiye devletinin milyonlarca Hristiyan’ı soykırımdan geçirdiği, yüzbinlerce insanın göç etmesine sebep olduğu ve dönemler boyunca inkar ettiği bu tarihi inkar etmekten vaz geçmesi gerektiği de belirtildi.

Böylece Avusturya Süryani Soykırımını kabul eden altıncı ülke oldu. Daha önce Süryani Soykırımını (Seyfo) kabul eden ülkeler ise; İsveç, Ermenistan, Hollanda, Vatikan, Çek Cumhuriyeti.

Ermeni Soykırımı’nı kabul eden 21 ülke bulunuyor.

(Agos)

Japon Hükümetine insansız hava araçlı “Nükleere Hayır” mesajı

0

Japonya Başbakanı Shinzo Abe’nin Tokyo’da bulunan başbakanlık ofisinin çatısına kimliği henüz belirlenemeyen kişiler tarafından üzerinde radyasyon simgesi bulunan bir insansız hava aracı (drone) indirildi.

44

Olayı soruşturan polis birimleri tarafından edinilen bilgiye göre insansız hava aracında üzerinde simgeyi doğru çıkaracak şekilde radyasyon bulunmakla birlikte radyasyon miktarı insana zarar verecek düzeyde değil.

Japon Devlet Televizyonu NHK’nin bildirdiğine göre bomba imha uzmanlarının bölgeden uzaklaştırdığı insansız hava aracının üzerinde bir dijital kamera ile su şişesi de bulundu.

Polisin soruşturmasının devam ettiğini belirten hükümet sözcüsü Yoshihide Suga, hedefin Japon Hükümet Binası olduğunu teyit ederken her türlü tedbirin alındığını ifade etti. Suga ayrıca olayın Ocak ayında ABD Hükümet Binası Beyaz Ev’e (White House) iniş yapan insansız hava aracı ile benzerlik taşıdığına inandıklarını da sözlerine ekledi.

Japonya Hükümet Binasında bu hadise gerçekleşirken Başbakan Shinzo Abe ise Asya Afrika zirvesi nedeniyle Endonezya’da bulunuyor.

İnsansız hava aracı eyleminin amacı kesinkes bilinmemekle birlikte Japonya Mahkemesi tarafından bugün (22 Nisan Çarşamba) onaylanan ülkenin güneybatısında bulunan bir nükleer santralin yeniden faaliyete geçme kararının bu eyleme yol açtığı düşünülüyor.

(Yeşil Gazete, Reuters)

Çözüm merkezsizleştirilmiş yenilenebilir enerji

Distributed-generation-from-renewables31 Mart günü İran’dan elektrik alan iki şehir dışında tüm Türkiye’yi durduran elektrik kesintisi Türkiye’nin yoğun gündemi içerisinde kendine yer bulabildiği kadar tartışılacak ve değerlendirilecek. Herkesin gündelik yaşamını en ince noktasına kadar etkileyen ama bir o kadar da teknik bir olayla karşı karşıyayız. Hem hayatımızın tam içinde, hem de gündelik bilgimizin oldukça dışında… Kesintinin nedenini ilgili bakan, Başbakan ya da hepsinin “bağlı olduğu” Cumhurbaşkanı, aradan günler geçmesine rağmen açıklayabilmiş değil. Böyle olunca iş daha da karmaşık ve politik bir hal alıyor. Üstüne üstlük kimi il ve ilçelerde 10 saate yaklaşan kesintinin tamamen bitmesinin üzerinden 10 saat bile geçmeden önce Cumhurbaşkanı’nın 3. Nükleer Santral’den bahsetmesi, arkasından da TBMM’nin 2. Nükleer Santral için onay vermesi de olaya başka bir boyut katıyor.

Aslına bakılırsa devlet komplo teorilerine yaslanmayı ve işin arkasındaki gerçeği görmemeyi seçmiş durumda. Siber saldırı gibi insanı ilk duyduğunda etkileyen bir teori üzerinde durmayı tercih ettiler. Fakat burada da önemli bir terslik var. Yaşanan kesintilere bakıp komplo teorilerine sığınıyorlar, daha sonra da gidip nükleere sarılıyorlar. “Enerji dağıtımının fiziksel değil yazılımsal güvenliğini sağlayamadıklarını bir bahane olarak önümüze koyanlar nükleer santral gibi bir yapının, hele de sahte imzalarla ilerlediği ortaya çıktıktan sonra, fiziksel ve yazılımsal güvenliğini nasıl sağlayacaklar?” sorusu devletin sığındığı komplo teorisi ile sunduğu çözüm yolunun birbirini sıfırladığını bize gösteriyor.

Peki, kesinti neden oldu? Teknik ayrıntılar bir yana, kesintinin temel nedeni sistemsel sorunlar. Bu hem enerji sisteminin, hem de ekonomik sistemin sorunlarının birleşmesiyle yaşanmış bir kesinti. Ülkenin bir ucundaki bir santralin devreden çıkması ile başlayan, sonrasında doğru bilgi ve zamanda müdahale edilmemesi ile büyüyen ve özelleşmiş santrallerin kendilerini tarifenin pahalı olduğu ana saklaması ile engellenemeyen bir kriz. Sonuç olarak da metroların çalışmaması, trafik ışıklarının durması, bir süre sonra suyun ve iletişimin de, ya durması ya da yavaşlaması… Yani yanlış planlama ve kar hırsı sonucu günlük yaşamın felç olması…

Peki, çözüm gerçekten nükleer santral(ler) mi? Hayır. Bir kere şunu ortaya koymak gerekiyor. Türkiye’de büyüme düşük, üretim düşüyor. Yani büyük bir enerji talebi yok ortada. Zaten nükleer santral de hem maliyeti, hem de inşa süresi düşünüldüğünde böyle bir talep olsa dahi buna yanıt verebilecek bir seçenek değil. Bu talebin düşük olması, enerji geçişinin acil gereklilikler olmadan yapılabilmesine olanak tanıması bakımından Türkiye adına bir şans. Nasıl bir enerji geçişi? Merkezi olan ve kömür, nükleer ya da doğa düşmanı barajlardan, merkezsizleştirilmiş yenilenebilir enerjiye geçiş. Çözüm bu. Eğer ülkenin bir ucunda yaşanan bir arıza bütün ülkeyi durdurabiliyorsa, yapmanız gereken tüm ülkenin enerji ihtiyacını, enerji arzını daha da merkezi hale getirecek nükleer santrallere bağlamak değildir. Yapmanız gereken enerjiyi de demokratikleştirmek ve üretim-tüketim arasındaki mesafeyi olabildiğince azaltıp, enerji bölgeleri oluşturmaktır. Elektriğini merkezden değil, İran’dan alan iki şehrin kesintiden etkilenmemesinin bir sebebi de budur. Enerji konusundaki eğilimlere bakıldığında da enerjinin merkezden üretilmesi bir yana enerjinin oldukça çok alanda dağınık üretiminin (Distributed Generation) öne çıktığı görülmekte. Bu faydalarının yanında geçişle iletim kaybının azaltılması, dağıtım maliyetlerinin düşürülmesi ulaşılabilecek hedefler arasına girecektir. Nükleer Santral pahalıdır, nükleer santralde üretilen elektriğin merkezden dağıtılması da pahalıdır. Tabi tüm bunları yaparken de, yenilenebilir enerjiyi tek seçenek olarak görmek gerekir. Yenilenebilir enerji doğa dostu olduğu kadar, uranyum için bir ülkeye, petrol için başka ülkeye, doğalgaz için bir başka ülkeye sizi bağlamayacağı için sizi başka krizlerden de koruyacaktır. Kaynak dağılımı itibariyle de enerji üretimini demokratikleştirecektir.

Sonuç olarak bu kesintiden çıkarmamız gereken ders, güneş doğduğu, rüzgâr estiği sürece eğer elektrik kesiliyor ise yanlış kaynaklardan enerji elde etmeye çalıştığımızdır.

Yeşil Gazete yazıları ve diğer yazılar için: http://www.urbarli.net

https://twitter.com/Urbarli

Resmî karmanyola! – A. Turan Alkan

İki gün sonra, bizim tabirimizle Ermeni Tehciri 100 yaşına basmış olacak. Papalık ve Avrupa Parlamentosu’nun “Evet bu bir soykırımdır” şeklindeki açıklamalarına içerde büyük tepki gösteriliyor ve şimdiden bellidir ki Soykırım tartışması seçim sürecinde iç siyaset malzemesi olarak bolca kullanılacak.Bunları geçiyorum; Soykırım nedir, ne değildir, İttihat ve Terakki yönetiminin kararı bu kavrama uyar mı meselesini de geçiyorum; daha basit, anlaşılır ve hakikaten tarihçilere, arşiv uzmanlarına ve özellikle maliye tarihiyle uğraşanlara havale edilmesi gereken basit bir noktaya işaret ediyorum.

-Velev ki büyük bir talihsizlik oldu, tehcire gönderilen Ermeni nüfusunun başına istenmeyen şeyler geldi, bazı kazâlar oldu vesaire… Hiç değilse şimdi bu insanların geride bıraktığı menkul ve gayrimenkul cinsinden servetin hesabını verelim! Bu soruya, konunun uzmanı bir tarihçinin verdiği cevabı okumak isterseniz, Nevzat Onaran’ın, “Emvâl-i Metrûke Olayı-Osmanlı’da ve Cumhuriyet’te Ermeni ve Rum Mallarının Türkleştirilmesi” adlı esere bakmanız gerekiyor. Bende bu kitabın 2010 baskısı (Belge Y.) var; zannediyorum daha sonra iki cilde bölünerek eklerle yeniden basıldı.

Onaran’ın Meclis zabıt cerideleri gibi devletin resmî kaynaklarını kullanarak bu soruya verdiği cevabın özeti şu: Sürgüne gönderilen Ermenilerin malları hakkında ne gibi işlem uygulanacağını tesbit için 10 Haziran 1915 tarihinde Dahiliye Vekaleti talimatname yayınlıyor; buna göre hak sahiplerinin isim ve haklarını belirten tutanaklardan iki nüsha tertiplenerek ilkinin ilgili vilayette, öteki Emval-i Metrûke komisyonunda bulundurulması öngörülmüştür. O tarihlerde Tehcirle ilgili 33 vilayette komisyon kurulduğu hesaba alınarak en az 66 kayıt defteri bulunması gerekiyor.

Bu defterler yoktur! Bu konuyu beş yıl önce de yazmış ve aynı sorular üzerinde durmuştum. O günden bu yana tatminkâr bir cevap verildiğini duymadım. İyi kayıt tutmasıyla övündüğümüz devletimiz bu konuda birşey söyleyemiyor çünkü satır aralarından anlaşıldığına göre bu defterler çoktan imha edilmiş olmalıdır.

Hiçbir mal, insan canıyla mukayese edilmez; “Soykırımı bırakın, Emvâl-i Metruke daha önemli” demeye de getirmiyorum; sadece devletin ikide bir “Arşivlerimizi açtık, gelmediler; işbirliğine yanaşmıyorlar” yaklaşımının ne kadar samimi olduğunu merak ediyorum. 1915’te ‘talihsiz’ şeyler cereyan etmiş olabilir lâkin, başına ‘tesadüfen talihsizlik’ gelen Ermeni ve Rumların geride bırakmak zorunda kaldığı malların âkıbeti aynı kelimeyle açıklanamaz; buna talihsizlik diyemiyoruz. Ne diyeceğiz? Gasp demeye dilim varmıyor; “Ganimet” olur mu peki veya Müsadere, yeni Türkçeyle ‘Zor-alım!’

“Arkadaşlar, harptir, zaruret halidir, olur böyle şeyler; fazlaca eşelemeyelim!” deyip küllediğimiz bu konu, devletin nâmusuna emanet edilmiş yüzbinlerce insanın kaderidir; âkıbetlerinin hesabını veremiyoruz, bari geride kalan malları konusunda 100 sene sonra olsun tatminkâr bir açıklama yapalım. Birbirimize, ‘Elmayı iğneyle delip suyundan tatmıştım; haram lokmadır, istiğfar ediyorum’ edebiyatı yaparken, o günün parasıyla milyonlarca liralık servetin hesabını kalem kalem gösterebilmeliyiz en azından. O mallar, paralar ne oldu, kimin kursağına girdi; kimin kanında irinleşip ahlâk genetiğini bozdu? Bir devletin kendi vatandaşının malını resmen karmanyolaya getirmesi helâl, hak mıdır, revâ mıdır? Hadi İttihatçılar Farmasondu, zındıktı diyorsunuz; sizler ki yıllarca buz gibi umûr-ı devlet görmüş İslâmcılarsınız bugüne bugün! Verin artık şu 100 yıllık gasbın hesabını…

Yaşı 70’i geçmiş olanlar bu malların âkıbetini biliyor ve hâlâ ortalık yerde söylemekten çekiniyorlar; bu, herkesin bildiği bir ‘Sır’dır; biraz kapağını aralayanın yüzü kızarır.

A. Turan Alkan – Zaman

Gövdeye sızan devlet: Bu gidişle misyoner pozisyonuyla yetineceğiz – İştar Gözaydın

Kamu hukuku alanına derinlemesine dalmaya çalıştığım neredeyse 35 yıldır iki kavram beni özellikle irkiltir: kamu yararı ve genel ahlak. Tamam, devlet başlı başına bir belalı bir mesele, ama bu ikisi ayrıca bir muğlak.

Kamu yararını şimdilik bir kenara bırakıp ‘genel ahlak’ çıkışlı olarak aklıma takılan bir dizi soruyu paylaşmak istiyorum.

Yüksek yargı ahlakı

Devlet-hukuk-genel ahlak ilişkisini dert etmeme bu kez de Anayasa Mahkemesi’nin (AYM) 1 Nisan 2015 tarihli bir kararı yol açtı: Türk Ceza Kanunu’nun ‘müstehcenlik’ başlıklı 226. maddesinin 4. fıkrası bir davaya konu olunca, bu fıkrada geçen ‘doğal olmayan yoldan yapılan cinsel davranışlar’ ifadesi önce AYM’de, sonra medyada tartışılmaya başladı.

Tabii beraberinde hemen bu düzenlemeyle korunmak istenen hukuki menfaat sorusu geldi. Bu vesileyle AYM’nin genel ahlak hakkındaki kanaati de ortaya dökülmüş oldu: “Genel ahlak, belirli bir dönemde doğru, makul ve adil düşünceye sahip toplum genelinin benimsediği ahlak ve edep anlayışıdır.” Yargıtay içtihatlarında da karşılıklı rızaya dayalı olsa bile, ‘anal, oral, grup seks, lezbiyen, eşcinsel ilişki, ensest ilişki’, doğal olmayan yoldan yapılan cinsel davranış olarak nitelendirilmekte.

Özel hayat, özgürlük meselesi, insan hakları hukuku

Oysa ensest hariç, cebir-şiddet içermeyen ve rızaya dayalı tüm bunlar, ‘özel hayatın gizliliği’ koruması altında. Dahası bunun bir özgürlük meselesi oluşturduğu Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) yerleşik kararlarıyla ortaya konmuş durumda. Yani bu tür cinsel davranışlara kamu gücü tarafından müdahale edilemez. Cinsellik alanının ve kişinin cinsel tercihlerinin, özel hayatın en önemli ve mahrem alanı olduğu hususunda Avrupa insan hakları hukuku bakımından tereddüt yok.

Bu arada, dikkat etmekte yarar var; Türkiye’nin yürürlükteki ceza hukuku, bu şekilde tanımlanan davranışları değil, bunlara ilişkin yazı, ses veya görüntüleri içeren ürünleri üreten, ülkeye sokan, satışa arz eden, satan, nakleden, depolayan, başkalarının kullanımına sunan veya bulunduran kişiler için öngörülen yaptırımları kapsar.

Burada özellikle takıldığım husus ‘bulunduran’ nitelemesi; yani kişisel kullanım da suç haline getirilmiş. Oysa ‘doğal olmayan yoldan yapılan’ olarak nitelendirilen cinsel davranışları içeren ses, yazı ve görüntülerin, kişilerin mahremiyet alanında kaldığı ve toplumla paylaşılmadığı sürece, kanunla korunmak istenen toplumu ve özellikle çocukları müstehcenlikten koruma amaçlı hukuki yararı haleldar etmesi mümkün değil.

Sınırlama ölçütü, demokratik toplum düzeni

Peki, bu tür haklar sınırsız mı? Değil, ama Türkiye’nin tarafı olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) ve bu sözleşmeyi uygulamaktan sorumlu AİHM’in ilgili durumlarda kullandığı sınırlama ölçütü ‘demokratik toplum düzenine ilişkin davranışlar.’

Gelgelelim AYM çoğunluk gerekçesinde bu ölçütü içini bomboş ederek lafzen kullanmış: ‘demokratik toplum düzenlerinde doğal yol olarak kabul edilmesi mümkün olmayan, demokratik toplumun ahlaki standartları üzerinde olumsuz etkisi bulunan, hatta bizatihi kendisinin suç kabul edildiği düzeye ulaşmış cinsel davranışlar.’

Neresini düzeltmeli!

Bu gerekçenin neresinden başlamalı?

‘Toplumun ahlaki standartlarına uygun olmayan yol’ diye nitelenen bir davranışın toplumda yaygınlık kazanmasını ceza tehdidiyle önlemeye çalışmasından mı? Bunu formüle edenlerin demokrasi mefhumuyla en ufak bir alakalarının olmadığından mı? Böyle bir gerekçenin, kişilerin özel yaşamlarının gözetlenmesi, teşhir edilmesi ve çoğunluğa uymayanların cezalandırılması şeklindeki müdahaleleri meşru kılabileceğinden mi? Bunun, referansı dinsel olsun ya da olmasın, ahlaken de caiz olmadığından mı? Bireyin en mahrem alanlarından biri olan cinsellikte, rızaya dayalı ilişkide neyin ‘doğal’ neyin değil olduğunu ceza hukuku alanına sokmanın insan hakları hukuku bakımından kabul edilemez olduğundan mı?

Adıyla sanıyla toplum mühendisliği

Devletin, bireylerin ve toplumun nasıl olması gerektiğine dair bir tasavvuru olması ve bu yolda eğitimin yanısıra yasamayı, yürütmeyi ve yargıyı da kullanarak tahayyül ettiği toplumu yapılandırmaya çalışması, adıyla sanıyla toplum mühendisliği. İnsan aklının, din/inanç referansının yerini aldığı modern zamanlarda, devletin yapıştırıcı unsur olarak tektipleştirmeyi kullanması, gerektiğinde uğruna savaşacak/ölecek, sorun yaratmayacak sadık, makbul, makul vatandaşlar ve bunlardan oluşan bir ‘sürü’ elde etmesinin yolu bu.

Kontrol altında tutmayı sabit fikir haline getirmiş bir yapıda, beden üzerinden en geniş kullanımıyla siyaset yapma çabası devlet aklı açısından anlaşılır. Mesele, ‘sürü’nün bir parçası olmayı reddedenlerin kendi dilini üretmesi… haklar/özgürlükler ekseninde hukuk düzenlemeleriyle, gerektiğinde sivil itaatsizlikle, yaratıcı ve barışçıl her tür ifade tarzını geliştirerek.

Yoksa en mahrem alanımızda dahi misyoner pozisyonuyla iktifa etmek zorunda kalırız…

 

İştar Gözaydın – diken.com.tr

Yakaköy’de çocuklara şenlik var!

Muğla Yakaköy’de bu sene ilk defa düzenlenecek olan Yakaköy Kır Çocuk Şenliği, çocuk tiyatroları, masal anlatımı, yerel gıdalar ve arkeoloji kazı atölyeleriyle renkleniyor.

23 Nisan’da Atölye Deneme Sanat ve Ekolojik Çalışmalar Derneği” tarafından düzenlenecek olan şenliğe Seydikemer Belediyesi ve Kaymakamlığı, Fethiye Müze Müdürlüğü, Tlos Kazıları Başkanlığı ve Tangala Proje Platformu destek veriyor.

Etkinliğe Seydikemer ilçesine bağlı Yakaköy ve Bağlıağaç mahallelerinden 500 çocuğun yanısıra civar mahallelerden de en az 200 kişinin katılması bekleniyor.

Şenlikteki görsel etkinlikler antik Tlos kentindeki 30 metrekarelik bir sahnede gerçekleşecek . Etkinlikte Fama’nın Evi Hikaye Anlatıcıları İstanbul’dan gelerek çocuklara masallar anlatacaklar. Tiyatro Acele Sanatlar grubu “küçük kara balık” öyküsünden esinlenerek hazırladıkları “Hayalim Masal” oyununu sergileyecekler.

Yakaköy Kır Çocuk Şenliği

 

Etkinliğin gerçekleşeceği, Likya’nın önemli kentlerinden olan Tlos Antik kentinde oluşturulan kum havuzlarda gömülü çömlekleri bulup, arkeologların asistanlığında parçaları temizleyip birleştirecek olan çocuklar, ortaya çıkan eserleri alanda kurulu olan Fethiye Müze Müdürlüğü’ne ait masada Fethiye Müze Müdürü Emirhan Süel’e envanter çalışması için teslim edecekler ve karşılığında “teşekkür belgesi” alacaklar. Tlos Kazı Başkanı Prof.Dr.Taner Korkut ve asistanları çocuklarla antik şehri gezerken bir yandan kentin ve bölgenin tarihçesini anlatacaklar.

Çocuklar yerel gıdalardan hazırlanan gözlemeler, ayranlar, meyveler ve sandviçlerden de diledikleri gibi yiyebilecekler.

Atölye Deneme Sanat ve Ekolojik Çalışmalar Derneği Seydikemer Şubesi Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı Cem Aybek, bu şenliği ilerideki yıllarda kalıcı hale getirmek istediklerini söylüyor. Dernek başkanı Buket Ulukut ise “23 Nisan’ın çocuklara adanmış bir gün olduğunu hatırlamakla yetinmeyip, bir gün olsun dünyaya çocukların gözüyle bakabilmeyi diliyoruz” diyor.

(Yeşil Gazete)

Tabiplerden Nükleer reklamlarının kaldırılması talebi

nükleere karşı hekimlerTürk Tabipleri Birliği, Halk Sağlığı Uzmanları Derneği ve Nükleer Tehlikeye Karşı Barış ve Çevre İçin Sağlıkçılar Derneği, Akkuyu Nükleer Güç Santrali ile ilgili reklamların yayımlanmasının hukuken ve etik olarak uygun olmadığı gerekçesiyle ve kaldırılması talebiyle Reklam Kurulu’na başvurdu.

Konuyla ilgili olarak bugün (21 Nisan 2015) TTB’de düzenlenen ortak basın toplantısında, “Nükleer tesisin faaliyete geçirilmesinin halk sağlığı açısından çok ciddi olumsuz sonuçları ortaya çıkabilecek iken bunun görmezden gelinerek reklamlarla halkın yanıltılmaya çalışılması kabul edilemez. Bizler halkımıza ve insanlığa karşı tarihi sorumluluğumuzu yerine getirmeye kararlıyız” denildi.

Toplantıya TTB Genel Sekreteri Prof. Dr. Özden Şener, Halk Sağlığı Uzmanları Derneği adına Doç. Dr. Cavit Işık Yavuz ve Nükleer Tehlikeye Karşı Barış ve Çevre İçin Sağlıkçılar Derneği adına Dr. Derman Boztok katıldılar. Doç. Dr. Cavit Işık Yavuz tarafından okunan ortak açıklama şöyle:

Geçtiğimiz günlerde enerji alanında yaşanan özelleştirmeler nedeniyle ortaya çıktığı açık seçik belli olan elektrik kesintisi yeni nükleer anlaşmaların gerekçesi olarak kullanıldı. Nükleer santraller bizi enerjide dışa bağımlılıktan kurtaracaktı!

Söylenenlere göre Akkuyu Nükleer Güç Santrali dışa bağımlılıktan bizi kurtarmada ilk adımdı. Yetmezdi bir tane daha gerekirdi, belli ki o da yetmeyecekti.

Seçim günü elektrik kesintisini “trafoya kedi girdi” biçiminde oldukça bilimsel bir biçimde açıklayan Enerji Bakanı’nın ağzından Türkiye Akkuyu için güvence aldı ve içi rahatladı.

Soma’da yaşanan katliamda iş güvenliğini “fıtrat teorisi” ile açıklayan Hükümet “trafo ve kedi” teorisinden sonra Akkuyu ve nükleer santral için de teoriler bulurdu elbet, buluyordu da!

Son günlerde nükleer enerji konusu hepimizin gündemini daha fazla işgal ediyor. Çünkü 1970’li yıllarda yeri Mersin-Akkuyu olarak belirlenen nükleer enerji santrali, kurulma aşamasına geldi. 10. Kalkınma Planı’nda yer bulan Akkuyu Nükleer Güç Santrali’nde, hızla ihale aşaması tamamlandı. Geçtiğimiz hafta santralin temeli atıldı.

Bu arada da televizyonlarda, internette, yollarda ve köprülerdeki reklam panolarında Akkuyu Nükleer Güç Santrali ile ilgili reklamları gördük. Akkuyu Nükleer A.Ş. çeşitli “tema ve simgelerle” bize “Güçlü Türkiye’nin yeni enerjisi: Akkuyu Nükleer” diyerek sesleniyordu. Nükleer enerjiyle ilgili oluşturulmaya çalışılan “güllük gülistanlık” bu manzara ile algılarımıza sesleniliyordu. Ama bu reklamlarda sözü edilmeyen o kadar çok şey vardı ki!

Bu reklamlarda;

Nükleer santrallerin; geniş alanlarda, uzun yıllar boyunca çevre ve insan sağlığı sorunlarına yol açan kaza risklerinden, çözülememiş radyoaktif atık sorunundan, ekonomik ömrünü doldurduktan sonra yüksek söküm maliyetlerinden, herhangi bir kazaya bağlı olmaksızın çevresinde yaşayanlarda; özellikle de çocuklarda sağlık sorunlarına yol açtığından ve bu nedenlerle terk edilmeye başlandığından söz edilmiyor.

Bu reklamlarda;

Nükleer santrallerin yakıt açısından dışa bağımlı olduğu, dünya elektrik üretimi içinde nükleer santrallerin payının, ülkelerin nükleer santrallerden vazgeçmeleri nedeni ile sürekli düşmekte olduğuna değinilmiyor.

Bu reklamlarda;

Dünya elektrik üretiminin 1993 yılında yaklaşık %17’si nükleer santrallerden karşılanırken, 2012 yılında bu oranın %10’a kadar gerilediği, Almanya’nın 2022 yılına kadar ülkesindeki tüm nükleer santralleri kapatacağını açıkladığı, İtalya ve İsviçre gibi birçok ülkenin yeni nükleer santral yapma projelerinden vazgeçmiş olduğu bilgilerine yer verilmiyor.

Bu reklamlar nükleer santralin çevreye ve sağlığa etkilerine dair bilgi içermiyor.

Bu reklamlarda nükleer santrallerin risk potansiyelleri bilimsel kurallara uygun, dürüst bir biçimde ortaya konulmuyor.

Bu reklamlar Türkiye’de geçerli mevzuata aykırılıklar içeriyor.

Bu kapsamda Türk Tabipleri Birliği, Halk Sağlığı Uzmanları Derneği ve Nükleer Tehlikeye Karşı Barış ve Çevre İçin Sağlıkçılar Derneği olarak Akkuyu Nükleer Güç Santrali Şirketi tarafından radyo, televizyon, internet, billboardlar ve benzeri mecra üzerinden yayımlanan reklamların tedbiren yayınının durdurulması ve ilgili mevzuata göre şirkete ceza verilmesi talebi ile Reklam Kurulu Başkanlığı’na başvurmuş bulunuyoruz.

Akkuyu NGS ÇED Raporu halk sağlığı açısından birçok yönüyle ciddi sorunlar, eksiklikler ve hatalar içeren bir değerlendirme sunmakta iken ve bu sorunlarla bir nükleer tesisin faaliyete geçirilmesinin halk sağlığı açısından çok ciddi olumsuz sonuçları ortaya çıkabilecek iken bunun görmezden gelinerek reklamlarla halkın yanıltılmaya çalışılması kabul edilemez.

Bizler halkımıza ve insanlığa karşı tarihi sorumluluğumuzu yerine getirmeye kararlıyız.

Türk Tabipleri Birliği

Halk Sağlığı Uzmanları Derneği

Nükleer Tehlikeye Karşı Barış ve Çevre İçin Sağlıkçılar Derneği

 

Yeşil Gazete