Ana Sayfa Blog Sayfa 3678

Almanya’da greve devam kararı

Almanya’da Tren Makinistleri Sendikası (GDL), Deutsche Bahn Başkanı Rüdiger Grube’nin açıklamalarına rağmen greve devam etme kararı aldı.

21

Alman Demiryolları İşletmesi’nin (Deutsche Bahn) Başkanı Rüdiger Grube “uzlaşma için yeni bir teklifleri olduğunu” duyurmuş ve durumun bu şekilde devam edemeyeceği uyarısında bulunmuştu.

Yük ve yolcu taşımacılığını kapsayan grevin pazar gününe kadar devam etmesi planlanıyor. Grev nedeniyle ortalamada her üç yolcu treninden sadece biri çalışıyor.

Birçok kişinin karayolu ulaşımını tercih etmesi ise pek çok noktada trafik sıkışıklığına ve ulaşımda aksamalara neden oldu.

Deutsche Bahn toplu sözleşme görüşmelerinin yeni turunda ücretlerde yüzde 4,7’lik artış teklif etmişti. İki kademede yürürlüğe girmesi beklenen zam, GDL’i tatmin etmemiş, sendika, “uzun süreli yeni iş bırakma eylemleri düzenleneceğini” duyurmuştu.

GDL yaklaşık 10 aydır devam eden anlaşmazlık boyunca bundan önce yedi kez greve gitmişti. Kasım ayında 100 saat sürecek bir greve başlayan sendika, 60 saat sonra grevi sona erdirmişti.

(Deutsche Welle Türkçe)

Tuzla Çocuk Kampı, “Kamp Armen” tüm itirazlara karşın yıkıldı

Kamp Armen olarak bilinen Tuzla Çocuk Kampı, yıkılmaması için düzenlenen kampanyalara rağmen bu sabah saatlerinde yıkıldı. Sabat saat 10.00 sularında Tuzla Kampı’na giren iş makineleri kamp binasını yerle bir etti.

20

Ermeni toplumunun devlet tarafından el konan mülkleri arasında, sembolik anlamı en güçlü olan yerlerden biri olan kamp, 1915 sonrasında Anadolu’da Ermeni okulu kalmayınca İstanbul’un yollarını tutan, yoksul Ermeni çocuklarına yuva olmuş,  aralarında Hrant Dink, Rakel Dink ve milletvekili Erol Dora’nın da bulunduğu, yaklaşık 1500 çocuğa ev sahipliği yapmıştı.

Son dönemde kendi haline terk edilen kamp, bir süredir yıkım tehlikesiyle karşı karşıyaydı.

Tuba Çandar’ın kaleme aldığı Hrant Dink biyografisi “Hrant”da Kamp Armen’in hikayesi tüm yönleri ile aktarılmıştı.

Agos Gazetesi geçen haftaki manşetinde #KampArmenYıkılmasın başlığıyla kampın hikayesini ve hukuk mücadelesini yazmıştı.

(Agos, Yeşil Gazete)

YSK’dan HDP’nin Cumhurbaşkanını şikayet başvurusuna ret

Yüksek Seçim Kurulu (YSK), HDP’nin, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın “seçim yasaklarını açıkça ihlal ettiği gerekçesiyle uyarılması” istemiyle yaptığı başvuruyu oybirliğiyle reddetti.

19

Kurul, HDP’nin yaptığı başvuruyu görüşerek karara bağladı. YSK, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın “seçim yasaklarını açıkça ihlal ettiği gerekçesiyle uyarılması” istemiyle yaptığı HDP tarafından yapılan başvuruyu oybirliğiyle reddetti. HDP, “milletvekili genel seçiminin düzen içinde ve dürüstlük ilkelerine uygun olarak yapılmasının sağlanması” amacıyla YSK’ya başvurmuştu.

Başvuruda, “Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın seçim yasalarını açıkça ihlal” ettiği iddia edilerek, YSK’nın “seçimin düzen içinde ve dürüstlük ilkelerine uygun yapılmasının sağlanması amacıyla cumhurbaşkanlığı makamının uyarılması ve yayın ilkelerine uygun davranılmasının sağlanması için gerekli önlemleri alması” istenmişti.

Erdoğan’ın açıklamalarından örnekler verilen açıklamada, “Sayın Cumhurbaşkanı, uzunca bir süredir, Anayasal tarafsızlığına ve tarafsızlık yeminine aykırı olarak iktidar partisi yöneticisi gibi davranmakta, Devletin ve dolayısıyla halklarımızın olanaklarını kullanarak açılışlara katılmakta, mitingler düzenlemekte, partimiz ve Eş Genel Başkanımız Sayın Selahattin Demirtaş ile diğer muhalefet ve ana muhalefet partileri ve genel başkanlarının (adlarını ve programlarının içeriğini de anarak) aleyhine açıklamalarda bulunmakta, kutsal dini duyguları istismar edecek biçimde dini semboller kullanmaktadır” denilmiş ve tüm açıklamalar belirtilmişti

 

ODTÜ Türk Halk Bilimleri Topluluğu’ndan “Dilek Ağacı”

ODTÜ Türk Halk Bilimleri Topluluğu (THBT) mezunları 9 Mayıs 2015 günü İş Sanat’ta gerçekleştirecekleri gösteride ‘insan – doğa’ ilişkisine odaklanıyorlar.

‘İnsan-doğa yabancılaşması’ çelişkisi ve ‘doğa için mücadele etme’ ironisinden hareketle kurgulanan gösteri, tarih öncesinden başlayarak insanın mutluluğunu, aşkını, üzüntüsünü, derdini doğa üzerinden nasıl ifade ettiğini, bu ilişkinin kendiliğindenliğini hatırlatmayı amaçlıyor.

1961’de ODTÜ’nün ilk öğrenci topluluklarından biri olarak kurulan ve üyeleri ODTÜ’den mezun olduktan sonra da THBT fosili olarak birlikte oynamaya ve söylemeye devam eden THBTliler, her yıl güncel bir temayı sahneye koyuyorlar.

9 Mayıs’ta gerçekleşecek olan 2015 yılı gösterisi ‘doğa’yı konu alan Dilek Ağacı.

Neden Doğa? Neden Dilek Ağacı?

Temel ihtiyaçlar açısından doğadaki herhangi canlıdan farkı olmayan, doğayla beslenen insanoğlu önce uygarlık adına doğayı tüketti; şimdilerde yine uygarlık adına doğayı kurtarmak için mücadele ediyor.
Oysa Anadolu kültürü bu yakın ilişkiyi ortaya koyan türkü, halk oyunu, mani ve köy seyirlik oyunlarıyla dolu. Baharın gelişiyle yaşadığı mutluluğu türküsüyle, tarlada rüzgarla dalgalanan buğdayları halk oyunlarıyla, eğlencesini ördeklerin hareketleriyle anlatan Anadolu insanı doğadan uzaklaştı, kuş sesini, söğüt altını, pınar başını, sarı yıldızı unuttu; üstelik yerine koyduklarını sürekli kılmak için doğayı tüketmeye devam ediyor.

Şaman ritüellerindeki ağaç-insan ilişkisinden başlayarak doğa sevgisinin Anadolu insanının ortak duygusu ve ifade aracı olduğunu türküler, danslar ve seyirlik köylü oyunlarıyla hatırlatan gösteri; kaybolan değerlerin altını çiziyor ve bu değerleri yeniden bulmayı diliyor. Bu dilekler, oyuncu ve seyircilerin, Anadolu kültürünün en önemli unsurlarından olan “Dilek Ağacı”nda ete kemiğe bürünüyor; doğa için mücadeleyi anlamlandırıyor.dilek ağacı2, jpg

9 Mayıs’ta İş Sanat Kültür Merkezi, İş Kuleleri’nde sahnelenecek olan “Dilek Ağacı”gösterisine, çevre için mücadele eden ODTÜLÜLER ve mücadele alanlarını anlatan bir sergi eşlik edecek.

Gelirinin ODTÜ THBT’li öğrencilerin eğitimlerinde kullanılacağı gösterinin biletleri Biletix’ten temin edilebilir.

Tarih: 9 Mayıs 2015 Cumartesi
Saat: 20:00
Adres: İş Sanat Kültür Merkez”, İş Kuleleri, 34330, Levent/İstanbul
Biletler: http://www.biletix.com/etkinlik/SODTU/TURKIYE/tr

Yeşil Gazete

Mülteciler için ve yabancı düşmanlığını önlemek için – Dr.Angelika Claussen / Dr.Alper Öktem

Nisan ayı ortalarında Antep ve Hatay’da Suriyeli mültecilere hizmet veren ve farklı kuruluşların idaresinde bulunan toplum merkezlerini ziyaret ettik. Kimi merkezler Türkiye merkezli derneklere bağlı iken, ki bunların finansmanı gene uluslar arası kaynaklarla mümkün, kimi merkezler ise doğrudan uluslararası kuruluşların Türkiye şubesi gibi.

Merkezlerin ortak özellikleri Suriyeli mültecilere sundukları kurslar, ki bunlara yerli halk da katılabiliyor, ve çocuklar için boş zaman programları. Ayrıca zor durumda olan mültecilerin izlenmesi ve yardım edilmesi, buna hastane / sağlık alanında yardım dahil. Kimi merkezlerde psikolojik / psikiyatrik yardım da veriliyor. Bu arada savaşın ruh sağlığı açısından esas kurbanlarının çocuklar olduğunu öğrendik.

Basına yansıyan çeşitli ürkütücü haberleri bu gezimizde biz de duyduk. Genç kızların ve çocuk yaştaki kızların yerli halktan erkeklere satılması, mülteci konumundaki insanların savaşçı grupların asker devşirme alanı olması gibi.

Fikri Sağlar’ın verdiği bilgilere göre* “Sığınmacılar, Türkiye’nin sınır bölgesindeki 9 kente öncelikle göç etmiştir.” Toplam rakam 1 Milyon 700 bin olarak tahmin edilmekte. “Yoğunluk Mersin, Adana, Gaziantep, Hatay, Şanlıurfa ve Kilis illerine dağılmıştır. Bu kentlerde müthiş bir kaos yaşanıyor.” Mersin ve Gaziantep’te 250’şer bin sığınmacı olduğu söyleniyor. “Barınma merkezlerinde 270 bin kişi yaşamaktadır.

Buraları ziyaret etmek imkansız gibi. Toplum merkezleri ise o şehir ve kasabalarda ev tutabilen Suriyelilere hitap ediyor.

Sığınmacılara yardım edenler: Türkiye’nin çağdaş, hümanist yüzü.

Toplum merkezlerinde hemen tamamı büyük şehirlerden gelen genç insanlar canla başla çalışıyorlar. Aynı zamanda toplum merkezleri Suriyeli personel çalıştırmakta, örneğin kurs öğretmenleri (bilgisayar, Arapça, Türkçe, İngilizce, meslek kursları).

Çalışanlar yaptıkları işi yalnızca bir iş olarak görmüyorlar, aynı zamanda dünya görüşlerinin bir parçası olarak mülteciler için bir angajman olarak değerlendiriyorlar. Kimisi büyük şehirlerde daha önce bu alanda gönüllü çalışmış, kimisi bölgeye gelmesini bir tercih olarak ifade ediyor. Toplum merkezleri arasındaki, örneğin süpervizyon benzeri toplantılar, tecrübe alış verişleri ve kimi zaman iş paylaşımları gibi yaklaşımlar çalışmalarının verimini arttıracağı gibi bu idealist insanları güçlendirecektir diye düşünüyoruz.

Mültecilere yönelik çalışma insan hakları mücadelesinin bir parçası.

Mültecilerin kimi işkence görmüş, kimi en yakın akrabalarının öldürüldüğünü görmüş. Bu insanların barınma, sağlık, eğitim, yeme içme gibi temel ihtiyaçlarının ve temel haklarının karşılanması insan hakları çalışması demek. Travma tedavileri sığınmacılar sorunsalının ana öğelerinden biri. Yukarıda belirttiğimiz büyük rakamlara ulaşan mülteci sayısı göz önüne alındığında bu alanda verilebilen hizmetin çok küçük olduğu görülüyor. Beri yanda Türkiye İnsan Hakları Vakfı’nın Ezidi mülteciler için daha doğuda toplum merkezi ve tedavi merkezleri kuracağı bilgisi aynı günlerde ulaştı. Dışardan bir gözlemci olarak mevcut toplum merkezleri ve yardım çalışmalarının TİHV’nin gerek insan hakları (çocuk haklarının özellikle altı çizilmeli) gerekse travma tedavisi konusundaki 25 yılı bulan tecrübesi ile kooperasyonunun faydalı olacağını düşünüyoruz. Böyle bir işbirliğinde tabii ki diğer insan hakları kuruluşları, IHD. Mazlum Der ve Tabip odası da yer almalı.

Büyük gerginlik

Fikri Sağlar ‘Mersin sokaklarında dolaştığınızda size en çok şikâyet edilen konunun “Suriyeliler” olduğunu görürsünüz’ diyor. Biz de Antep ve Hatay’da benzeri gözlemler yaptık. Fikri Sağlar Mersin için ‘Orta kesimde ekonomik, alt kesimde güvenlik krizi yaşanıyor’ uyarısında bulunuyor.

Bizce yabancı düşmanlığı hele hele şiddete başvurabilecek yabancı düşmanlığına (Antep’te yaşadığımız gibi) karşı çok daha güçlü önleyici toplumsal çalışma gerekiyor. Gezdiğimiz alanda   Toplum Merkezleri ile yerel sivil   toplum kuruluşları arasında hatırı sayılır bağlar görmedik. Sivil toplum kuruluşlarının kentlerınde faaliyet gösteren ve Suriye’li mültecilerle dolup taşan Toplum Merkezlerinin çalışmaları hakkında genellikle bilgi sahibi olmadıklarını görmek şaşırtıcı idi.

Prevensiyon

Bir kaç günlük bir gezi mülteci sorununu kapsamlı bir şekilde ele almak için elbette yeterli değil.       2 milyona yaklaşan bu mülteci kitlesinin kendi içinde asla homojen olmadığını bilmek gerekiyor. Ama biz genellikle “Suriyeliler” diye kestirip atıldığını gördük. Aynı tecrübeyi Almanya ve diğer Avrupa ülkelerinde de edinmiştik, Türkler yahut Ruslar vb kestirip atılır, hepsi aynı kefeye konur. Kollektif suçlamaların ilk basmağı galiba bu yüzeysel   tanımlama ile başlıyor ve önyargının kaynağını oluşturuyor.

Gerek bu büyük mülteci akınının ev sahibi ülke Türkiye’de yol açtığı problemler ve gerekse de                 mültecilerin problemleri hakkında   tüm ülkenin bilgilenmesi gerekiyor. Mültecilere yardım eden çevrelerin bir yandan kendi içinde, beri yandan   yerel     demokratik güçlerle işbirlliğine girmesi önemli. (Buna farklı bir alandan da olsa şu örnek verilebilir: TİHV Diyarbakır şubesi 25 yıldan beri yerel insan hakları savunucuları ve hekimlerle çalışıyor) Ev sahibi halkın mültecileri tanıması başlıbaşına bir prevensiyon çalışması ve bu konuda geniş bir koalisyona ihtiyaç var bu görevi üstlenecek, köprüler kuracak   bir koalisyon. En büyük yanlışlık herhalde kafayı kuma gömmemiz ve   sanki problemi çözecek mucizeyi beklememiz.

Mülteciler arasında muhakkak demokrat, aydın, toplumsal duyarlılık taşıyanlar vardır. Bunlar da prevensiyon çabalarına katılabilirler. Yani evsahibi halkın şiddete dek uzanabilecek gerginliğini azaltmaya, ırkçılığı engellemeye , tanımaya tanıştırmaya özetle prevensiyon çalışmasına ihtiyaç var.

Toplum merkezlerinde çalışan başı açık ve ufku kadın erkek eşitliğine ulaşan ve anadillleri yanında Arapça, İngilizce, Türkçe bilen Kürt kızları. Başı örtülü   bilgisayar   yahut kuaför kursu öğretmenleri, vatandaşları Araplara Türkçe kursu veren Suriyeli Türkmenler. Bu arada kısa bir süreden beri türkçe öğrenme eğiliminin güçlendiğini öğrendik.   İltica bazen göçün ilk adımı oluyor işte. Bize göre sosyal konut yapımı politikası Türkiye’nin atması gereken en acil adım, çılgın rakamlara ulaşan kiralar ve sokaklarda uyuyan yoksullukla, evsizlikle mücadeleyi seçim kampanyasına sokmalı.

Dr.Angelika Claussen / Dr.Alper Öktem

*    ( BirGün 30 Nisan 2015)

Aşağılık davranış – aşağılık insan – Ümit Kıvanç

Hesaplaşılmamış kitle katliamlarıyla dolu yakın tarih mi herkesi hasta ediyor ve ne kadar aşağılık bir iş yaptıklarını anlamalarını imkânsızlaştırıyor? Yoksa bir şekilde yoğurulup insanî özellikleri öğütülünce, törpülenince insanlar artık iflah olmaz aşağılık yaratıklar haline mi geliyorlar?

Çok sevdiğim bir filmde (“High Fidelity”, Türkçesi: “Sensiz Olmaz” > http://goo.gl/dCH7e4), adam kadından, “Canı sıkılmışsa sıkıntısını sana yüklemez” diye sözediyordu. “Karakter sahibi olmak böyle bir şeydir.” (Mealen aktardım haliyle.)

Bunu duyduğumdan beri, zaman zaman, karakter sahibi olma, karakterli olma nasıl tarif edilir diye düşünürüm. “Karakter”e belli ki kafadan olumlu anlam vermişiz. İyi karakter – kötü karakter de var, ama biz “sade” olanını da iyi kabul etmişiz: “karakterli” diyoruz, yetiyor.

Karakter, bir insanı başka insanlar için sağlam bir dayanak, tutamak, hattâ bir pusula haline getirebileceği gibi, benmerkezcilik ve yanılmazlıkla örülüp, başlıbaşına varoluşun anlamı ve yegâne tatmin kaynağı haline gelebilir, etrafını yakıp yıkan, korkunç bir güce de dönüşebilir. Bunun muhteşem bir örneği de doğrudan doğruya “Karakter” adı konmuş Hollanda filminde (> http://goo.gl/VfvxV1) çizilmişti. Öyle bir karakter vardı ki karşınızda, sinemada seyirciye makineli tüfek dağıtılmasını ve o herifi tez elden topluca delik deşik etmeyi dayanılmaz bir şekilde arzuluyordunuz.

Daha çok tek tek bireyler hakkında düşünürken gündeme gelmesi beklenen karakter meselesi, niyeyse, benim aklıma daha çok kalabalıklar, gruplar, kitleler üzerine akıllar fikirler yürütürken, en çok da, kalabalık halinde yapılan kötülükleri anlamaya çalışırken düşer. İnsanların nasıl olup da linç kalabalığına katıldıklarını anlayamam kolay kolay. O an için, yanındakilere uyup, gaza gelip bir halttır etmelerini gözönüne getirmek zor değil. Yine de bizzat kendi gözlerinin önünden gitmeyecek korkunç sahneleri görüş alanlarından çıkarmayı nasıl becerirler? Bunlardan zevk almayı mı öğrenirler? Akşam gidip yataklarına yattıklarında kendilerini nasıl hissederler, nasıl bir pişmanlık duyarlar? Duyarlar mı, yoksa altından kalkamayacakları suçluluk duygusu tersine dönüp onları daha da mı pişkinleştirir, şirretleştirir? (Muhayyel sorulardan çok cemiyet tasviri gibi oldu ya, neyse…)

İşte efendim, karşılarındakini, kurbanlarını insan olarak görmüyorlar da şu da bu da… Bunların hiçbiri o kalabalığa karışıp bilerek kötülük yapan tekil bireyin iç dünyasını anlamamı sağlayamıyor.

Hepimize yine eski usûl, aynı şekilde zehir ettikleri 1 Mayıs’ta yaşanan bazı özel durumlar, memleketin pek çok yerinde faşistlerin rüşt ispat aracı haline getirilen HDP’ye saldırılarla birleşip, beni bir defa daha, deminden beri açıkça ortaya koymaya fırsat bulamadığım o soruya götürdü:

İnsanlar nasıl bu kadar aşağılık olabiliyorlar?

“Aşağılık” uygun sıfat mı emin değilim. Belki daha iyisi bulunur. Tartışmayayım, “aşağılık”, şu anda münasip görünüyor.

Zaten binlerce polisin insanlara nefes aldırmamak üzere bariyerleriyle, tomalarıyla, gaz tüfekleriyle, coplarıyla vaziyet ettiği, tekme tokadından hakaretine, yerde sürüklemekten ters kelepçesine bin türlü zulmün yapılacağının aşikâr olduğu bir günden sözediyoruz. Bütün bunları göze almış, gösterici kitleye katılmak üzere biryerlere ulaşmaya çalışan iki insana, zaten birazdan polisçe itilip kakılacak, kimbilir başlarına neler gelecek iki insana, esnaf olduğu söylenen birkaç kişi, ellerinde demir sopalarla saldırıyor.

Soru elbette şu: Bunu niye yapıyorlar?

Dükkânlarının önüne öfkeli göstericiler toplanmış, polisle çatışıyorlardı, camları malları mülkleri tehdit altındaydı, mazallah, göstericilerden birine bir şey dediler, o da dönüp küfretti, bunlar da öfkelerini zaptemediler… falan mı? Sonradan uydurmuşlar böyle şeyler. Fakat hepimiz biliyoruz ki, olan bitenin uzaktan yakından böyle vaziyetlerle alâkası yok. İki insan var, hiçbir şekilde üstlerine vazife değilken demirlerle ona saldıran birileri var.

Yine sorarım: Bunu niye yapıyorlar?

Peki, daha basit yerinden girişelim.

Nasıl yapabildiklerini biliyoruz. Bu ülkenin en tepesindeki insandan başlayarak, iktidar mensupları ve propagandacıları, sürekli olarak kendilerini destekleyen kalabalıkları, esnafı, “düşmana” saldırsınlar diye kışkırtıyorlar. Polis, her türlü toplumsal muhalefeti düşman, ona karşı harekete geçen her türlü saldırganı müttefiki, doğal yardımcısı görüyor. HDP binalarına saldıranları gördüğü gibi.

Nitekim, bu tür saldırganlar, eylemlerinden sonra, polisle sarmaş dolaş, gülüşerek olay yerinden ayrılırlar.

Bu sıcacık münasebet olmayabilirdi de. Belirleyici olan şu: Saldırdıkların Kürt’se, solcuysa, işçiyse, Alevi’yse, yeni dönem için: “Gezici” ise, başına bir şey gelmeyeceğini, polisten, devletten (buna savcısı falan da dahil) yardım-destek göreceğini, korunup kollanacağını biliyorsun.

Bu, aslında onyıllardır değişmeyen Türkiye Cumhuriyeti kuralı, orası da ayrı mevzu. Ama işin devletle ilişkili kısmı değil, burada sorun etmeye çabaladığım. Sırt sıvazlayan polis-asker, elbette aşağılık davranışı kolaylaştıran, hattâ çoğu zaman mümkün kılan bir etken. Lâkin şu esas soru hâlâ cevapsız: Bunu niye yapıyorlar? Üç kişi, eline demirleri alıp bir adama vururken nasıl bir tatmin, nasıl bir haz, nasıl bir zevk… nasıl bir ne elde ediyorlar? Gidip bir HDP bayrağını ele geçirip, neresinden nasıl tutuşturalım diye kafa kafaya vermiş on kişi, çevrelerini sarmış elli kişi… Alt tarafı başkasına ait bir şeyi çalmışsın, kalabalık olduğun, devlet de seni koruduğu için engel olamamış insanlar, çalabilmişsin, yiyeceğin herze büyük incelik gerektirirmiş gibi inceliyorsun. “Ne yapıyorum!” diyen, utanan sıkılan çıkmaz mı aralarından?

Eğer birileri bunu sürekli yapıyorsa veya bunun sürekli ve yaygın şekilde yapılabildiği bir yerde yaşıyorsak, “aşağılık davranış” değil “aşağılık insan”ların varolduğuna mı hükmedeceğiz? Bu adamlar evde çocuklarını severken herkesten farklı, sapık veya aşağılık mıdır? Muhtemelen hayır. Yine de Özgecan olayını unutmamalıyız.

Tekrar tarif etmek istiyorum: “Delikanlılık” diye bir efsanenin bu kadar revaçta olduğu bir ülkede, başına iş gelmeyeceğini, korunacağını kollanacağını bilerek, buna güvenerek, senden sonra da devletin tepesine bineceğinden emin olduğun, yani sana göre güçsüz ve avantajsız birine saldırmak, düpedüz “aşağılık” davranışın tarifi değil midir? Baştaki karakter tarifi gibi, bunu da karaktersizlik tarifi diye sunsak kabul görmez mi?

Hesaplaşılmamış kitle katliamlarıyla dolu yakın tarih mi herkesi hasta ediyor ve ne kadar aşağılık bir iş yaptıklarını anlamalarını imkânsızlaştırıyor? Yoksa bir şekilde yoğurulup insanî özellikleri öğütülünce, törpülenince insanlar artık iflah olmaz aşağılık yaratıklar haline mi geliyorlar?

Doğrusu buna inanmak hem kolay değil hem de hiç istemem bu ihtimalin daha güçlü olmasını. Ancak aşağılık davranışların yaygınlığı, belki de ekonomiden, özgürlüklerden, dış politikadan önce başka meselelerle uğraşmamız gerektiğini gösteriyordur.

Halbuki tam tersine, mevcut cumhurbaşkanının mutlak iktidar sürdürme uğruna oynadığı en tehlikeli oyun da bu sahada.

Linç fırsatı bulduğunda ağzından salyalar akıtarak günah işlemeye koşan bu esnaf cinsinin pespaye örnekleri, gazetecilere kendilerini savunmuş ve, artık şaşılaşacak şey mi, hayret ötesi mi, pişkinliğin, terbiyesizliğin alabileceği en üst biçim mi, bilemiyorum, mağdur edildiklerini söylemişler! Bu millî hasleti de geçiyorum, konuyu dağıtmamak için. Şuna geleyim: O aşağılık davranışı göstermiş insanlar, kendilerince en güçlü gördükleri temel direğine yaslanmaya kalkışmışlar: “Biz Müslüman insanlarız, onlar terörist” demişler.

Mitingde Kur’an-ı Kerim sallamanın başka türlüsü yani.

 

Ümit Kıvanç – Radikal

Mimar Sinan’da Felsefe Öğrencileri Birliği Kongresi, “Agora’dan Kürsü’ye Felsefe”

15.Türkiye Felsefe Öğrencileri Birliği Kongresi geçtiğimiz haftasonu Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Fındıklı Kampüsü’nde gerçekleşti. Değişik üniversitelerin katılımıyla gerçekleşen kongrenin teması Ankara çalıştayında oy birliğiyle “Agora’dan Kürsü’ye Felsefe” olarak belirlendi.

14

15 senedir geleneksel bir şekilde devam eden kongre, bu kapalı kapıların ardında neler konuşulduğunu öğrencilerin gözünden aktarmaya çalışıyor. Öğrencilerin akademiye, otoriteye karşı bir duruş sergileyebildiği bu kongrede üretim de öğrencilerin elinde. İki gün süren kongrede 13 ayrı üniversiteden ellinin üzerinde sunum vardı ve toplamda iki kongre salonu ve bir sınıf olmak üzere 3 ayrı mekanda sabah 10’dan akşam 18.30’a kadar sunumlar devam etti.

15

Konuşmaların arasında Kürtçe felsefe yapmanın imkanından Ermeni Soykırımı’nın anıılmasına ve başkanlık sisteminin eleştirilmesine kadar giden sunumlardı ve her sunumun temelinde felsefi bakışın olmasına özen gösterildi. Sunumlardan sonra konuları devam ettirmek isteyen öğrenciler Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Fındıklı rıhtımında oturup muhabbet edip şarkılar söyleyip halaylar çektiler.
Kongre bildirisi şu şekilde:

16Türkiye Felsefe Öğrencileri Birliği (Tüföb) olarak ülke çapında her yıl bir üniversitede yapılmak üzere düzenlediğimiz kongrelerimizin 15.sini MSGSÜ’inde gerçekleştirmiş olduk. Çabalarımız, en başından beri bir parçası olduğumuz akademik alanın sevenleriyle hemhal olmak ve bu alanın dinamiklerini kullanıp geliştirmektir. Bu çerçevede Tüföb kongrelerini amaçlarımızın, dertlerimizin ve sorunlarımızın tartışılabileceği, açıklanabileceği ve elimizden geldiğince çözmeye çalışılacağı başlıklar altında kolektif dayanışmayla gerçekleştirmekteyiz. Her bir kongrede o yıl içerisinde vuku bulan önemli toplumsal ve akademik sorunları başlığına taşımıştır. Bu başlık altında yapılan tartışmalar sonucunda kongrenin temel içeriğini ve ürünlerini bir duyuru metniyle ortaya konulmaktadır. Bu yıl da bu çerçeveye sadık kalarak son yıllarda iyice artan akademik mobbing, siyasi kadrolaşma ve işlevsizleştirme sorunlarını gündeme taşımaya ve bunlara dair müdahil bir söylem geliştirmeye çaba gösterdik.

Buna uygun olarak halihazırda bir olay olan Akdeniz Üniversitesi Araştırma Görevlilerinden Sercan ÇALCI’ya karşı son 2 yıldan bu yana yürütülmekte olan yıldırma,  engelleme ve yok sayma tutumları somut örnek olarak karşımızdadır. Arkadaşımızın ülkenin yakıcı problemlerinden bir haline gelen bu durumun muhataplarından biridir. Biz sözü daha fazla uzatmadan onun şahsında bütün akademik yıldırma ve engellemeler karşısında müdahil tavrımızı ve hiçbir ideoloji altında emek ve yaşam sömürüsüne boyun eğmeyeceğimizi bildirmek istiyoruz. Ayrıca öğretmen atamalarında yapılan sistematik adam kayırma ve usulsüzlüklerden dolayı Felsefe Bölümü mezunlarının istihdamı sağlanmayıp yerine felsefeyle alakası olmayanlar atanmaktadır. Aynı şeyin üniversitelerin felsefe bölümlerinde de geçerli olduğunu hatırlatmaya gerek duymamaktayız. Ancak Tüföb olarak bu zihniyete karşı mücadelemizi hiç eksiltmeden devam ettireceğimizi buradan bir kez daha yüksek sesle yinelemek istiyoruz.”

Bir sonraki sene belirlendiği üzere Mersin Üniversitesi’nde olacak kongre herkese açık olup,bu metin de felsefe öğrencilerinin ağzından bir davetiyedir.

Haber: Belemir Canbek

(Yeşil Gazete)

Suudi Arabistanlı tutsak bloggera ifade özgürlüğü ödülü

İfade özgürlüğü hakkında yazılar yazdığı blog sebebiyle mahkûm edilen Raif Bedevi Deutsche Welle’nin ifade özgürlüğü ödülüne layık görüldü. Ödül, Yeşil Gazete’nin de Türkçe’de Halkın Seçimi kategorisinde aday gösterildiği ve üçüncü olduğu  en iyi online aktivizm yarışması The Bobs kapsamında verildi. Deutsche Welle Genel Müdürü Peter Limbourg Bedevi için “ifade özgürlüğü hakkını cesurca, korkusuzca desteklemektedir.” dedi.

Raif Bedevi

 İfade özgürlüğü için yazdı, mahkûm edildi

17 Haziran 2012’de “Suudi Arabistanlı Liberaller” isimli internet sitesini kurduğu ve İslam’a hakaret ettiği gerekçesiyle tutuklandı. Mahkeme Bedevi’yi 7 Mayıs günü “din değiştirme” suçundan mahkûm etti. 1000 kırbaç cezası, 10 yıl hapis ve yaklaşık 1 milyon Suudi Arabistan Riyalı (yaklaşık 623,000 TL) para cezasına çarptırıldı. Bedevi, 8 Mayıs’ta Cidde’de bir cami meydanında halkın gözleri önünde 15 dakika boyunca 50 kez kırbaçlandı.

16 haftadır kırbaçlanmıyor

Bedevi’nin her hafta 50 kez kırbaçlanacağı ilan edilmişti. Uluslararası insan hakları örgütlerinden ve insan hakları savunucularından yükselen sesler mi etkili oldu bilinmez ama Bedevi o ilk 50 kırbacın ardından 16 haftadır hiç kırbaçlanmadı. Ancak Bedevi hala özgür değil.

Uluslararası Af Örgütü acil eylem başlattı

kaynak: https://twitter.com/CooperCeline/status/595214274953351169
kaynak: https://twitter.com/CooperCeline/status/595214274953351169

Cezanın ilan edilmesinin hemen ardından Uluslararası Af Örgütü’nün İstanbul da dahil olmak üzere birçok şubesi Raif Bedevi için acil eylem başlattı. Örgütün İstanbul’daki aktivist ekibi mart ayından bu yana 3 perşembe, günü İstanbul Levent’teki Suudi Arabistan Konsolosluğu önünde mumlar bırakıp Raif Bedevi’ye özgürlük çağrısında bulundu.

Uluslararası Af Örgütü aktivistleri 12 mart günü konsolosluk önünde fotoğraf: pelin atakan
Aktivistler konsolosluk önünde mumlar yakıp “Raif’e özgürlük” dediler. fotoğtaf: pelin atakan

Bedevi’ye özgürlük çağrısı için 7 Mayıs’ta Suudi Arabistan İstanbul Konsolosluğu’na

Şimdi, cezanın ilan edilmesinin üzerinden 1 yıl geçmiş olmasına istinaden yine Suudi Arabistan Konsolosluğu önünde 7 Mayıs günü saat 14.00’te Bedevi’ye, ifade özgürlüğüne özgürlük çağrısı yapılacak. Çağrının detaylarına şuradan ulaşabilirsiniz. İstanbul’da yaşamayan ya da bu saatlerde eyleme katılamam diyenler için Uluslararası Af Örgütü’nün acil eylem kanalından Raif Bedevi’ye, sosyal medya üzerinden eyleme destek vermek bir alternatif.

 

Haber: Pelin Atakan

(Yeşil Gazete, Deutsche Welle)

Bağımsız Seçim İzleme Platformu, ilk bölge toplantısını Mersin’de gerçekleştirdi

Bağımsız Seçim İzleme Platformu Mersin bileşenleri 2 Mayıs Cumartesi günü Nobel Oteli’nde biraraya geldi.Eşit Haklar​ Derneği’nin organize ettiği toplantıda 7 Haziran Genel Seçimleri sırasında yapılacak bağımsız izleme çalışmalarının ilk bölgesel toplantısı gerçekleştirildi.

Nejat Taştan’ın, Eşit Haklar için İzleme Derneği (ESHID) koordinasyonunda bundan önceki seçimlerde gerçekleşen bağımsız seçim izleme çalışmaları hakkında bilgi vermesi ile başlayan toplantı; Nurcihan Temur’un seçim izleme faaliyeti sırasında kullanılacak Oy Verme Yeri İzleme ve Oy Verme İşlemi İzleme formları hakkında yaptığı ayrıntılı açıklama ile devam etti.

19

Bağımsız Seçim İzleme Platformu’nun 2011 seçimlerinde 10 ilde, 2014 Yerel seçimlerinde 15 ilde, Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde ise 14 ilde bağımsız izleme yaptığını kaydeden Taştan, 2014 Yerel seçimlerinde tekrar edilen Yalova ve Ağrı seçimlerini de izleme kapsamına aldıklarını ve toplamda 17 ilde seçim izleme faaliyetinde bulunduklarını belirtti.

Platform, 22 ilde seçimleri izleyecek

7 Haziran Genel seçimlerinde ise 22 ilde bağımsız seçim izleme faaliyetinde bulunacaklarını aktaran Eşit Haklar için İzleme Derneği’nden (ESHID) Nejat Taştan, bu seçimlerde Almanya, Fransa ve Hollanda’da da bağımsız seçim izlemesinde bulunma planları olduğunu söyledi.

18

İç güvenlik yasasının geçmesinin ardından bu seçimlerde yaşanabilecek sıkıntıların artmasından endişe edildiğini vurgulayan Taştan, Bağımsız Seçim İzleme Platformu olarak dezavantajlı bireylerin seçme ve seçilme hakkına tam olarak erişimini sağlamak amacıyla yola çıktıklarını belirtti.

15

Engelliler, Yaşlılar, LGBT Bireyler, Romanlar, Türkçe dışında bir dil bilenler, Okuma Yazması olmayanlar, Azınlıklar vsr gibi dezavantajlı grupların Türkiye’de seçme ve seçilme hakkına erişimde sıkıntıları olduğunu sözlerine ekleyen Nejat Taştan, dezavantajlı bireylerin seçim sırasında erişim problemi ile karşı karşıya bulunduğunu ve her seçim öncesi YSK’ya (Yüksek Seçim Kurulu) bu konuların düzeltilmesi ile ilgili yapılması gerekenler hakkında başvuruda bulunmalarına rağmen henüz bir gelişme kaydedilmediğini aktardı.

Seçimlerde bağımsız izleme yapmak isteyenler ESHID’in web sitesi üzerinden de başvuru yapma imkanına sahip.

Bağımsız Seçim İzleme Platformu’na üye olan Sivil Toplum Kuruluşları:

•ANADOLU TÜM ENGELLİLER DERNEĞİ – TRABZON
•ADANA KADIN DANIŞMA MERKEZİ VE SIĞINMA EVİ DERNEĞİ -ADANA
•AKDENİZ GÖÇ-DER – MERSİN
•AKDENİZ KADIN KÜLTÜR İŞLETME KOOPERATİFLERİ BİRLİĞİ – ADANA
•BAŞAK KÜLTÜR VE SANAT VAKFI – İSTANBUL
•BUCA ENGELLİLER DERNEĞİ – İZMİR
•CEZA İNFAZ SİSTEMİNDE SİVİL TOPLUM DERNEĞİ – İSTANBUL
•ÇİĞLİ EVKA 2 KADIN KÜLTÜR EVİ DERNEĞİ (ÇEKEV)- İZMİR
•DİYARBAKIR GÖRME ENGELLİLER SPOR KLÜBÜ
•EDROM – EDİRNE
•EĞİTİM-SEN DİYARBAKIR ŞUBESİ
•ERDEM-DER – VAN
•EŞİT HAKLAR İÇİN İZLEME DERNEĞİ
•FİZİKSEL ENGELLİLER DERNEĞİ – MERSİN
•GENÇ ENGELLİLER SPOR KULÜBÜ -ADANA
•GÖZ-DER – İSTANBUL
•HASTA VE HASTA YAKINI HAKLARI DERNEĞİ – İSTANBUL
•İHAD
•İNSAN HAKLARI DERNEĞ (İHD) GENEL MERKEZİ
•İNSAN HAKLARI DERNEĞİ (İHD) ADANA ŞUBESİ
•İNSAN HAKLARI DERNEĞİ (İHD) ADIYAMAN ŞUBESİ
•İNSAN HAKLARI DERNEĞİ (İHD) DİYARBAKIR ŞUBESİ
•İNSAN HAKLARI DERNEĞİ (İHD) HATAY ŞUBESİ
•İNSAN HAKLARI DERNEĞİ (İHD) MERSİN ŞUBESİ
•İNSAN HAKLARI DERNEĞİ (İHD) İZMİR ŞUBESİ
•İNSAN HAKLARI DERNEĞİ (İHD) TRABZON ŞUBESİ
•İNSAN HAKLARI DERNEĞİ (İHD) URFA ŞUBESİ
•İNSAN HAKLARI DERNEĞİ (İHD) VAN ŞUBESİ
•İSTANBUL GÖÇ-DER
•İZMİR ROMANLAR DERNEĞİ
•KA-DER ADANA ŞUBESİ
•KARADENİZ KADIN DAYANIŞMA DERNEĞİ – TRABZON
•KÜRDİ DER GENEL MERKEZ – DİYARBAKIR
•KÜRDİDER URFA ŞUBESİ
•KÜRDİDER VAN ŞUBESİ
•MERSİN ORTOPEDİK ENGELLİLER DERNEĞİ
•MERSİN FİZİKSEL ENGELLİLER DERNEĞİ
•MERSİN ENGELLİ HAKLARI VE ENGELSİZ GELECEK DERNEĞİ
•ÖZÜRLÜLER VAKFI – İSTANBUL
•SELİS KADIN DERNEĞİ – DİYARBAKIR
•TRABZON İŞİTME ENGELLİLER DERNEĞİ
•TÜRK KADINLAR BİRLİĞİ TRABZON ŞUBESİ
•URFA YAŞAM EVİ KADIN DAYANIŞMA DERNEĞİ
•VAN KADIN DERNEĞİ
•VAN GÖÇ-DER

 

Haber: Alper Tolga Akkuş

(Yeşil Gazete)

Fenerbahçe’nin efsaneleri kütüphanelerde yaşayacak

Kendilerini, başka türlü bir taraftarlığın ve tribün kültürünün oluşturulabileceği iddiasıyla yola çıkan; din, dil, ırk ve cinsiyet ayırımı yapmadan, ötekileştirmeden küfre, şiddete ve holiganlığa karşı demokratik, katılımcı, şenlikli bir taraftar grubu olarak hayata, spora ve dünyaya soldan bakan Fenerbahçe sevdalısı bir taraftar grubu olarak tanıtan Sol Açık, Fenerbahçe’nin efsanelerini kütüphanelerde yaşatmak amacıyla çocuklar için kütüphaneler kurmaya devam ediyor.

Selçuk Yula Kütüphanesi

 Van Depremine yardım kampanyası, Ezidilere destek ve IŞİD zulmünden kaçanlara topladıkları yardım malzemelerini ulaştırma gibi geçmiş senelerde de çeşitli sosyal sorumluluk ve yardım kampanyalarına imza atan Sol Açık, kurulduğundan beri her türlü toplumsal muhalefetin yanında olmaya çalıştığını ifade ediyor. Gerek sokakta, gerek tribünlerde tüm güçleriyle emekten, adaletten, ezilenlerden ve iktidarca ötekileştirilenlerden yana saf tuttukları söyleyerek, Gezi Ruhu’nu statlara taşıdıklarını belirtiyorlar. Sadece taraftar grubu değil, duyarlı insanların bir araya geldiği bir oluşum olarak, sosyal sorumluluk duygusuyla, Afyon’da Lefter Küçükandonyadis’in, Zonguldak’ta Selçuk Yula’nın adını taşıyan kütüphaneler açtıktan sonra, şimdi de Salihli Uğur Kiremit Okulu’nda “Can Bartu Kütüphanesi”ni hayata geçirmek için çalışmalarına devam ediyorlar.

13 Ocak 2012 tarihinde aramızdan ayrılan Lefter Küçükandonyadis’in ölüm yıl dönümüne denk getirilen Afyonkarahisar’ın Şuhut ilçesindeki bir köy okulunda açmış oldukları Lefter Kütüphanesi, Zonguldak’ın Çaycuma ilçesinde Muharremşah İlk ve Ortaokulu’na kurdukları Selçuk Yula kütüphanesinden sonra Manisa Salihli’de Can Bartu Kütüphanesi kurmak için kolları sıvadılar. Kütüphane çalışmalarında seçtikleri yerlerin köy okulları veya kenarda kalmış, maddi durumları iyi olmayan ve olanakları kısıtlı ilköğretim okulları belirterek, tüm duyarlı insanlara çağrıda bulunuyorlar.

Can Bartu Kütüphanesi-1

Sol Açık, 30 Mayıs 2015 tarihinde açacakları Can Bartu Kütüphanesi için hangi takıma gönül verirse versin, renklerin kardeşliğine inananların kitap yardımlarını bekliyor.

Kitapların toplanacağı adresler:

İstanbul Anadolu – Kadıköy:

Serbülent Oğuz – Rasimpasa mah. Rıhtım cad. İzzettin sokak No:1 D:7 Kadıköy / İSTANBUL

İstanbul Avrupa – Beyoğlu:

Toprak Türkü Evi – Hasnun Galip Sk. No:17/A Beyoğlu / İSTANBUL

Cenk Navruz : 0.533. 726 9942 – Sevgi İlgezdi :  0.535. 571 0331 

İzmir – Konak:

Sk. No: 16 (Diş Hastanesi Arkası) Konak / İZMİR

Arif Sarıoğlu: 0.537.771 36 78 – Onur Koçbulut : 0.530.561 86 22

 

Haber: Mehmet Fırat Pürselim

(Yeşil Gazete)